Archive for türk girişimciler

Dedesinin doğduğu köyü zeytinyağı markası yaptı

Tavukçuluk sektörünün önde gelenlerinden Keskinoğlu Şirketler Grubu, Ravika markalı zeytinyağlarını Balkanlar’da pazarlamak için atağa geçti. Çıkış noktası olarak da şirket kurucusu İsmail Keskinoğlu’nun doğum yeri olan ve zeytinyağı markasına ismini veren Yunanistan’ın Drama Kasabası’na bağlı Ravika köyünü seçti.
Keskinoğlu, Balkanlar’daki en iyi zeytinyağı markası olmayı hedefliyor.

Keskinoğlu Şirketler Grubu Pazarlama Grup Başkanı Keskin Keskinoğlu, dedesinin köyü olan Ravika’ya yaptığı ziyarette hedeflerinin Osmanlı bakiyesi olan bu topraklardaki tüketiciye ulaşmak olduğunu vurguladı. Keskinoğlu, Tariş’in son yıllardaki yurtdışı atağında en önemli isimlerden olan ve bir süre önce Keskinoğlu grubuna katılan Savaş Özaltun ile Ravika’yı tanıttı. Grup başkanı, hedeflerini, “Ailemizin kökeni olan Balkanlar’da bir numaralı zeytinyağı markası olmak istiyoruz.” sözleriyle açıkladı. Halen İsrail, Amerika, Kanada, Azerbaycan, Kosova, Bosna-Hersek, Bulgaristan ve Makedonya’ya ihraç edilen Ravika, çok yakında Balkanlar’daki tüm süpermarketlerden kolayca alınabilecek. Keskinoğlu, pazarlama stratejisinin bir parçası olarak Balkanlar’da kaybolmakta olan çok renkli kültürün bazı kesitlerini de kullanacaklarını, böylece kamuoyunu da aydınlatacaklarını söyledi. Tüm Balkanlar’daki zeytinyağı pazarının masaya yatırıldığı toplantıya katılan köy halkı ise, Ravika’nın kuruluş hikâyesinden etkilendiklerini belirterek, Keskinoğlu ailesine geçmişlerini unutmayıp köylerinin ismini büyük bir markada yaşattıkları için teşekkür etti. Drama, Zaman

Yorum Yapın

Özel şirketler de özelleşiyor!

AKP, devletin elindekileri yabancı sermayeye satarken, desteklediği özel sermayeyi de yabancılara satmaya mı zorluyor? Ülker ve Boydak’a ait Türkiye Finans’ın satılışı da bu yüzden mi? Prof. Esfender Korkmaz iyibilgi için yorumladı. iyibilgi özel

Fedakar bankacı temalı reklamlarında traktör tamir ederken yüzüne yağ sıçrayan personeliyle belleklerimize kazınan, Türkiye Finans Bankası halka fedakarlığını gösterdi. Family Finans ve Anadolu Finans’ın birleşmesi ile kurulan Türkiye Finans’ın satışında önceliği halka değil yabancı ortaklara vereceklerini söyleyen Boydak, tepki topladı. Bu kararı iyibilgi için yorumlayan Prof. Dr. Esfender Korkmaz çarpıcı tespitlerde bulundu. Bu grupların AKP ile olan ilişkilerinden yola çıkan Prof. Korkmaz, “Hükümet, devletin elindekileri yabancılara sattı. Şimdi de desteklediği özel sermayeyi, elindekileri yabancı sermayeye satmaya itiyor. AKP’nin kendine yakın sermayeyi buna zorlayışını nedeni ise bu yazıda.

Türkiye Finans nasıl doğdu? Kimler yönetiyor?

Kayserili Boydak ailesi İstikbal ve Bellona şirketleri ile Türk halkına sattığı mobilyalarla Türkiye’nin en hızlı büyüyen girişimcilerinden oldu. Muhafazakar kesimin faizin haram olması nedeniyle bankalara yatırmak istemedikleri paraları kendilerine çekmek için 1991 yılında Ankara’da %100 yerli semaye ile kurulan ilk finans kurumu olan Anadolu Finans ise 1999 yılında Boydak Grubu’na geçti. Kuruluş dindar kesimin desteği ile büyüdü. Özel finans sektörünün okulu olarak kabul edilen ve Türkiye’nin ilk finans kurumu olan, 1985 yılında kurulan Faisal Finans’ın merkezi İstanbul’da. 2001 yılında Ülker Grubu’na geçen kurumun adı Family Finans olarak değişti. Zaten ismin İngilizce’ye evrimi halkın büyüttüğü kurumun, halkın elinden koparılacağının işaretçisi gibiydi. Bakın Anadolu Finans ekibinin son açıklamaları ne oldu:

Hangi stratejinin ortağı olacaksınız ?

Türkiye’nin önde gelen iki büyük grubunun finans kurumları Anadolu Finans ve Family Finans birleşerek Türkiye Finans Katılım Bankası oldu. Bu yıl ise, yabancı ortak arayışına girdi. Türkiye Finans Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Boydak, kendilerine ulusal ve uluslararası ölçekte güç katacak “stratejik bir ortaklık” konusunda tekliflere açık olduklarını söyledi. Türkiye Katılım Bankası’nın 2006 sonuçları ve 2007 hedefleri, Çırağan Sarayı’nda düzenlenen bir basın toplantısıyla kamuoyuna açıklandı. Toplantıya Türkiye Finans Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Boydak, Türkiye Finans Genel Müdürü Yunus Nacar, Türkiye Finans Yönetim Kurulu İyesi Atila Kurama ve Boydak Holding Yönetim Kurulu Üyesi Bekir Boydak katıldı.

Halka arza erteleme

Bankanın sermaye kârlılığının yüzde 55, sermaye rasyosunun ise yüzde 16 olarak gerçekleştiğini, şube sayısının 108’den 125’e çıkarıldığını, çalışan sayısının 2 bin 250’ye ulaştığını kaydeden Boydak, yabancı ortak arayışı içinde olduklarını söyledi. Türkiye Finans’a bu konuda gerek Körfez ülkelerinden gerekse dünyanın diğer yerlerinden çok sayıda teklif geldiğini ifade ederek, “Ancak henüz tam olarak müzakare sürecine başlamış değiliz. Dolayısıyla bir isim vermek istemiyorum. Teklifleri değerlendiriyoruz” diye konuştu. Boydak, tekliflerde önceliği kendileri ile aynı doğrultuda faaliyet gösteren kurumlara vereceklerini de sözlerine ekledi. Daha önce halka arz üzerinde durduklarını, ancak bankanın Türkiye ve Türkiye dışında büyümesi için önceliği yabancı ortağa verdiklerini dile getiren Boymak, “Daha sonra yine sermaye piyasalarına dönebiliriz” dedi.

Önce büyütüp sonra satmak ne demek oluyor?

Boydak, olası ortaklığın Boydak ve Ülker ile eşit hisseye sahip olabileceğini veya yüzde 50’ye kadar çıkabileceğini vurgulayarak, şunları söyledi: “Türkiye’de reel sektöre verdiğimiz desteği daha da artırmak ve gücümüzü dünya ile paylaşmak istiyoruz. Yabancı ortak kararı katılım bankaları arasında bir ilktir. Bu adımımızın sektöre de bir heyecan ve dinamizm getirmesini umuyoruz. Özellikle Ortadoğu, Avrasya ve Afrika’da katılım bankacılığı konusunda büyük fırsatlar var. Bu alanlar çok bakir. Biz de bilgi birikimimize ve deneyimimize güveniyoruz.”

AKP, yabancı sermayeyi tampon olarak kullanmayı hedefliyor

Ülker ve Bodyak grubunun halktan aldığı destekle kurduğu finans kurumlarını halktan kaçırıcasına, yabancı sermayeye satma kararını değerlendiren Prof. Esfender Korkmaz şöyle değerlendirdi: ” AKP, kendi stratejisi doğrultusunda, devletin elinde bulunan bankaları ve işletmeleri satıyor. Özel sektörden de kendine yakın olan şirketleri de yanına alarak, onları da bankalarını ve kuruluşlarını yabancılara açmaya zorluyor. Ülker ve Boydak grubu bunlardan sadece iki tanesi. AKP’nin bu satışlardan kazancı ne olacak? İktidarda kalmak isteyen AKP, kendilerine tepki veren kesimlere tampon olarak yabancı şirketleri, küresel sermayeyi dolayısıyla da ABD, AB ve Arap ülkelerini yanına almak istiyor.

Türkiye Finans, stratejik olarak Arap ülkelerine gider

Bu bağlamda planlı hareket ediyor. İslami kesimden nemalanan bu şirketlerin Hristiyan menşeli şirketlere satılması yerine Arap sermayesini tercih edecek. Bu finans kurumlarını büyüten zenginleştiren kesim de bunu hoş karşılayacak. AKP, seçim sonrasında da iktidarda kaldığı takdirde, satılan kurumlar aracılığı ile ülkede kriz çıkarmaması adına, tavizlere devam etmek zorunda kalacak. Bu çok tehlikeli. Bankalar çok önemli lobilerdir. Reel sektörü de yönetirler çünkü. Hem iç politika, hem de dış politikada verilen bu tavizler bizi yıkıma sürükleyecek. Ekonomi şimdi enerji biriktiren bir fay hattı gibi. 2007’de bu deprem yaşanacak. Kırılma noktası Mart ayında gerçekleşecek.”

Yunanistan’ın kuzusu mu olacağız?

AKP’nin kendi desteğini verdiği özel firmaları yabancı sermayeye açmak istemesinin bir nedeni daha olduğunu belirten Prof. Korkmaz bu nedeni şöyle açıklıyor: “Hükümet gittikçe önü alınamaz hale gelen cari açığı kendi sattıkları ile kapatamıyor. Ekim sonu itibariyle 34.4 milyar dolar olan cari açığı finanse etmek zorunda olduğu için de firmaları satışa zorluyor.” Prof. Esfender Korkmaz, bankaların satılmasının ülkeyi ipotek altında bırakmak olduğunu bir kez daha vurguladıktan sonra gergin bir siyasi ilişki içinde olduğumuz Yunanistan ile ilişkilerimizin çıkmaza gireceğini öngörüyor. Korkmaz bu öngörüsünü Yunanlı sermayenin Türk bankalarından önemli bir pay almasına dayandırıyor ve ekliyor: “Artık Yunanistan’ın çıkışlarına tepki verirken çok daha dikkatli olacağız.”

iyibilgi.com

Ciddi bir yazı , doğruluk payı varsa insan vatansever akıllı biri yok mu diye düşünüyor. Küçük beyinler , dar düşünceler , geçmişe dayanan kişisel amaçlar ! , Osmanlıyı yaşatmalıyız. Osmanlının dengelere yansıyacak büyük bir etken olduğunu kabul etmeli , ettirmeli ve startejilerimi bu bağlamda geliştirmeliyiz. Elbet Sonunda hak yerini bulacaktır !

Yorum Yapın

Otokar: 100 milyon dolarla savunmada ihracat lideriyiz

100 milyon dolarla savunmada ihracat lideriyiz Otokar, 2006’da gerçekleştirdikleri 100 milyon dolarlık ihracatla savunma sektöründe ihracat lideri oldu. Şirket, bu yılki ihracatta da 53 milyon dolarlık bir anlaşmayla kapıyı açtı.

Otokar’dan yapılan açıklamada, “53 milyon dolarlık anlaşma, 2007 ihracat hedeflerimizi gerçekleştirmede önemli bir adım” denildi. Savunma Sanayii İmalatçıları Derneği’nin (SASAD) 2006 faaliyetlerinin genel profilini çizmek amacıyla yaptığı anket sonuçlarına göre, Otokar geçen yıl ihracat yapan Türk savunma sanayi şirketleri arasında en yüksek tutara ulaşarak, sektörün ihracat lokomotifi oldu.

YEPYENİ PAZAR GELİŞİYOR: Otokar Genel Müdürü Serdar Görgüç, “2007 yılı için savunma sanayinde yeni pazarlara açılmayı hedeflemiştik. Bu hedefimiz doğrultusundaki çalışmalarımızın sonuçlarını almaya başladık. Aldığımız yeni siparişlerin bir kısmı, yepyeni bir ihraç pazarından geliyor. Bu, zırhlı araçlarımızın hem uluslararası başarısına, hem de dünyanın birçok ülkesinde giderek benimsendiğine ve yaygınlaştığına işaret ediyor” dedi.

ÖNDE GELEN ÜSLERDENİZ: Türkiye’de savunma sanayinde kilit teknoloji ve ürünlerde dışa bağımlılığın giderek azaldığını ve bunun savunma sanayi adına mutluluk verici bir gelişme olduğunu belirten Görgüç, Otokar’ın zırhlı araç alanında dünyanın önde gelen tasarım ve üretim üsleri arasında yer aldığını aktardı. Görgüç, “Zırhlı araçlarımız Türkiye dahil olmak üzere 15’ten fazla ülkenin silahlı kuvvetlerinde aktif olarak kullanılıyor. Bu başarımızı tasarımdan üretime tamamen bize ait araçlar geliştirme vizyonumuza borçluyuz. Bu başarıya fikri mülkiyet hakları Otokar’a, yani Türkiye’ye ait olan ürünlerle ulaşmak ve yurt dışında Türk savunma sanayini başarı ile temsil etmek bizim için büyük bir gurur kaynağı” görüşünü dile getirdi.

Comments (1)

Casper: Dev fabrika tamam, ihracat başlıyor

Dev fabrika tamam, ihracat başlıyor Masaüstü ve dizüstü bilgisayar üreticisi Casper, 40 milyon dolarlık yatırımla Avrupa ve Ortadoğu’nun en büyük tesisi olarak nitelendirilen yeni fabrikasını İstanbul Ümraniye’de açtı.

Yılda 1 milyon bilgisayar üretme kapasitesine sahip olan Casper’ın yeni binası dış görünüş olarak bilgisayarlarda bulunan sabit disk şeklinde tasarlandı. Üniversiteden mezun üç genç girişimci tarafından 1991’de, 40 metrekarelik alanda kurulan Casper, yeni yatırımıyla Türkiye dışında sekiz ülkede de var olmayı hedefliyor. Casper’ın resmi açılışı ise, cumartesi günü Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından yapılacak.

ÇEVRE ÜLKELERE AÇILACAĞIZ: Casper Yönetim Kurulu Başkanı Altan Aras Fakılı, 34 bin 500 metrekare alana kurdukları yeni montaj hatlarıyla yıllık üretim kapasitelerini 1 milyon adete çıkartacaklarını belirterek, geçen yıl 149 bin bilgisayar sattıklarını yeni tesisleriyle bu yılki satış hedeflerini yüzde 70 artırarak, 250 bine çıkardıklarını kaydetti. Çevre ülkelere de açılmak istediklerini aktaran Fakılı, ilk olarak komşu ülkelerde Casper markasıyla Türkiye’nin adını duyurmayı amaçladıklarını, Gürcistan’da açtıkları ilk mağazalarında iki hafta içinde ilk satışlarını yapacaklarını vurguladı. Ar-Ge’ye çok önem verdiklerini ve her yıl pazara 50 yeni ürün sunduklarını dile getiren Fakılı, 20’ye yakın bilgisayar modelini her geçen gün sayıları artan Casper Store’larda satışa sunduklarını belirtti.

PAZAR PAYI YÜZDE 10’A ÇIKACAK: Casper, 2013 yılında, yılda bir milyon bilgisayar satışı yapmayı ve Türkiye’den çıkan bilgisayar markası olmayı hedefliyor. Yeni üretim tesisiyle Casper 322 olan çalışan sayısını da yılsonuna kadar 400’e çıkartacak. Casper’ın yeni üretim tesisinde günlük bilgisayar üretim kapasitesi 5 bin adet olacak. Tesiste, 140 metrekarelik iki adet online ve iki adet offline üretim bandı bulunuyor. Casper Genel Koordinatörü Yalçın Yıldırım ise, Türkiye’de üç binin üzerinde nüfusu olan her yerde mağazalarının bulunduğu bilgisini vererek, Casper’ın Türkiye dışında da gelecekte büyük bir firma olacağına inandıklarını söyledi. Soruları da yanıtlayan Altan Aras Fakılı, Gürcistan ve Suriye dışında var olmak istedikleri 15 ülke bulunduğunu belirtti. Yeni tesisleriyle büyük verimlilik sağladıklarına işaret eden Fakılı, yeni tesisle Türkiye’de yüzde 7 olan pazar paylarını yüzde 10’a çıkartacaklarına dikkat çekti.

Bugüne kadar 600 bin bilgisayar sattı

ÜÇ üniversite öğrencisi tarafından 1991’de kurulan Casper, bu tarihten beri Türkiye’de toplam 600 bin bilgisayar üretip sattı. 2006 ylında 149 bin bilgisayar satışı yapan şirketin geçen yılki cirosu 134 milyon dolar oldu. Casper, 2007 yılı sonuna kadar 250 bin adet bilgisayar satışı gerçekleştirmeyi ve 210 milyon dolarlık ciro elde etmeyi hedefliyor.

Comments (2)

Patentin Ekonomik Anlamı ve Ekonomideki Yeri

Dünyada birçok ülkede yeni yüzyılın baskın yönelimi haline gelen bilgi ekonomisine geçiş ve bilgi toplumuna dönüşüm söz konusudur. Dünyada yaşanan iletişim teknolojilerindeki hızlı gelişmelerin, bilgi ekonomisinin oluşmasında rol alan etkenler ile çok yakından ilgili olduğu bilinmektedir. Bilginin kesintisiz, hızlı ve uluslararası ölçekte entegre ağlar üzerinde dolaşımı ve paylaşımının ekonomik değer yaratması üzerine kurulu olan bir dünyada yaşıyoruz. Bilgiye ulaşılabilirliğin geçmişe nazaran çok kolay olması ve bilginin daha hızlı bir şekilde işlenmesi teknolojik yeniliklerin geçmişle karşılaştırılamayacak kadar hızlı bir şekilde artmasına yol açmıştır. Bu ortaya çıkan teknolojik yenilikleri araştırma geliştirme faaliyetleri ile emeği geçenlerin faydalanmasını sağlamaya yönelik en önemli araç patent hakları olmaktadır.

Patent geçici bir süre ile diğerlerini buluş konusu ürünü üretmekten, kullanmaktan, satmaktan ve ithal etmekten belirli süre ile men eden tekel hakkıdır.

Patentin olmadığı bir ekonomik düzende, buluş sahibi ve rakipleri üretim maliyetlerini esas alacaklar ve rekabetçi bir fiyatta bir malı satarak yarışacaktırlar. Bununla beraber sadece buluş sahibi buluş yapmak için bir maliyete katlanmış olacaktır. Buluş maliyetini karşılayamaması onun üretim yapmasını engelleyecektir. Buluş teknolojik ilerlemeyi ifade etmektedir. Buluşun olmaması ekonomik refahı olumsuz olarak etkileyecektir. 18. yüzyıla kadar olan dönemde yapılan buluşlarda kazanç elde edilmesini sağlayacak bir teşvik sisteminin olmaması nedeniyle teknolojik ilerlemenin oldukça durağan olduğu görülmektedir.

Ancak 19. yy. ile birlikte patent haklarının tanımlanması ve buluş yapanların bu şekilde ödüllendirilmesi buluş faaliyetlerinde önemli oranda artış sağlamıştır. Buluş faaliyetlerindeki artışın ise, bu yüzyıldan sonra ülkelerin kalkınmasında son derece önemli etkiye sahip olduğu göz ardı edilemez bir gerçektir.

Bilgi Ekonomisi Temel Özellikler:

Ülkelerin dinamizminin altında yatan en önemli unsur bilgi üretimine dayalı bir ekonomidir. Bu ekonomide ham maddeye sahip olarak elde edilen zenginliğin yerini, yeni fikirlerin ortaya koyulması almaktadır. Bu fikirler önemli oranda teknolojik yeniliklerde kendini göstermektedir.

Dolayısıyla bilgi ekonomisinde “yenilikçilik”, ülkelerin refah seviyelerini yükseltmesini sağlamada en önemli kalkınma güdeleyicisi rolünü üstlenmektedir.

Bilgi ekonomisi olarak nitelendirebileceğimiz günümüz ekonomik düzeninin dört temel özelliği içerdiği söylenebilir. Dijitalleşme (internet ekonomisini, yoğun olarak da elektronik ticareti bu kapsamda değerlendirmek mümkündür), araştırma geliştirme faaliyetlerinin artması, küreselleşme ve insan kaynakları profilinde yaşanan radikal değişim (kurumların insan kaynaklarına dayalı yeniden yapılanması).

İnsanı, üretim faktörlerinden sadece biri olarak sayan 20. yüzyıl ekonomik sistemlerinin aksine, bilgi ekonomisinde fikirlerin çıkış noktası olan “insan” merkeze oturmaktadır. Bir başka deyişle, bireylerin zihinsel aktiviteleri neticesinde ortaya koydukları fikirler bu ekonomik sistemin temel unsuru durumundadır. Fikirlerin bu kadar ön plana çıktığı bir sistemde, bu fikirler sonucunda ortaya çıkan değerin korunması patent yoluyla sağlanabilmektedir.

Bir Hak Koruma Mekanizması: Patent

Bir firmanın gizlilik içinde bir ürün geliştirdiğini ve bunu pazara sunduğunu düşünelim. Bu durumda rekabet yeni ürün üzerindeki karlılığı birden yok edecektir. Böyle bir durumda herkes karlılığın ortadan kalkacağını göreceği için çok az kaynak buluş yapmak için araştırmaya ayrılacaktır. İşte bu olumsuz durumu ortadan kaldırmak amacıyla patent bir hak olarak ortaya çıkmaktadır.

Geçici süre ile tekel hakkının buluş sahibine verilmesi ve diğerlerini bu buluşu üretmekten, kullanmaktan, satmaktan ve ithal etmekten belirli süre ile men etmek olarak patent, bir bakıma buluş sahibine ödül olarak verilen bir hak olarak tanımlanabilir. Bu anlamda patent buluş yapmak için yeterli güdü sağlarken, sınırlı süre ile tanınan hak olması nedeniyle rekabetin ve dolayısıyla rekabete bağlı olarak oluşan yararların ortadan kalkmasını önlemektedir. Bir başka deyişle patent, ekonomik sistemde hem buluş sahibini korumakta, ortaya koyulan çabayı ödüllendirerek teknolojik gelişmeyi güdülemekte, diğer yandan sınırlı bir süre ile verilen bir tekel hakkı olmakla rekabetin gerekliliği kamu yararına korunmaktadır. Patent böylece kişi ve kamu haklarının birlikte gözetildiği bir birbirini dengeleyen bir hak olarak görülmelidir.

Tekel Hakkı Olarak Patent:

Ancak patentin tekel hakkı sağlaması ve tekel hakkının liberal ekonomide çok olumlu bir kavram taşımaması ve fiyatları, rekabete dayalı bir ekonomik düzendekinden daha yüksek tutması nedeniyle eleştiri konusu olmuştur.

Patent sadece tekelin belirli karakteristiklerini, özellikle pazarda satılan bir ürüne ilişkin teknolojinin münhasır hakkını elde etmeyi içermektedir. Burada patentin, bir ürünün tekel hakkının elde edilmesine olanak sağladığı ancak pazar tekeline olanak sağlamadığı göz önünde bulundurulmalıdır.

Patentin Ekonomik Anlamı ve Buluşların Ticarileştirilmesi:

Bilginin ticaretini geleneksel mallara göre yapmak çok daha zordur. Alıcı elde etmek istediği malı görmek isteyecektir. Görülmeyen ve dokunulmayan bir değere ödemede bulunmak ise alıcı için çok zordur. Bu açıdan patent buluş olarak çıkan bir fikrin ticarileştirilmesi anlamına gelmektedir. Kullanılabilme işlevine sahip olmayan bir buluş, pratikte hiçbir anlam ifade etmeyecektir. Buluştan yararlanan toplum için buluş kullanılarak ürünler üretilmeli ve tüketilmelidir.

Ticarileştirme güdüsü bu anlamda patentler için en önemli argüman olarak ortaya çıkmaktadır. İronik olarak, ticarileştirme güdüsü patentleri haklı gösteren en önemli
neden olmakla beraber, patentlerin en fazla eleştirildiği konu olması açısından da ilginçtir. Eleştirilmesininedeni patentin kendisinin ticareti yapılabilir bir mal olarak ortaya çıkmasıdır. Buna en güzel örnekler “patent troll” olarak adlandırılan patent alım-satımı yapan teşebbüslerdir. Ancak bu eleştirilerin çok haklı olduğu kabul görmemektedir. Nedeni ise, patentin ticarileştirilmesi ve satışa sunulmasının, bir avukatın, doktorun ya da bankacının yapmış olduğu işten çok farklı görülmemesi gerektiğidir.

Patent ve Teknolojik Gelişme:

Patentin bilgi ekonomisinin en önemli girdisi olan teknoloji üzerindeki etkisi ise teknolojik gelişmeyi desteklemesi dolayısıyla olumlu bir nitelik taşımaktadır. Patentin teknolojik gelişme üzerindeki bu etkililiği ekonomide önemli sonuçlar doğurmaktadır. Bu anlamda son on yılda teknolojik gelişmeye katkıda bulunanları belirli bir sürede korumayı amaçlayan patente dayalı fikri mülkiyet hakları politika yapıcıları, şirketler ve çıkar grupları için anahtar bir faktör olmuştur.

Patentin teknolojik gelişmeye etkisine bir örnek olarak, ABD’deki 1970 tarihli Bitki Türlerinin Patentle Korunması Kanunudur. 1960’larda ABD’de yaklaşık 150 yeni bitki türü geliştirilmiştir. 1970’lerde ise patent korumasının sağlanması ile birlikte 3000’nin üzerinde yeni bitki türü geliştirilmiştir. Bu da patentin yenilikçiliğin (innovasyon) tohumlarını attığını açıkça göstermektedir.

Buluşun olmadığı yerde patent olmayacaktır ve teknik ilerleme olmaksızın buluş olmayacağı da açıktır. Bu günün dünyasında, teknolojinin güvenlik ve refahın ön şart olduğu düşünüldüğünde, toplum ve ekonomide teknolojik gelişmeyi güdüleyen patentin önemi daha iyi anlaşılacaktır. Uzun dönemde düşünüldüğünde teknolojik gelişmenin olmaması üretimin olmamasına, üretimin olmaması büyümenin olmamasına yol açacaktır. Büyümenin olmamasının ise refah kaybına yol açacağı açıkça görülecektir.

Teknoloji, ülke ekonomilerinde tüm değişimlere yönelik en büyük belirleyici unsur olarak ortaya çıkmaktadır. Teknolojiye dayalı iş yapma yöntemleri ekonomik büyümeye yol açmaktadır. İşte teknolojinin iş hayatındaki bu önemine bağlı olarak patentin önemi geçtiğimiz on yılda git gide artmıştır.

Bu günün teknolojiye dayalı ekonomisinde patentler, rekabet avantajı getiren bir hak olarak görülmektedir. Özellikle 2. Dünya savaşı sonrasından bu yana GATT (Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması) görüşmeleri çerçevesinde, ülkeler arasında ticareti engelleyici unsurların kaldırılmasında önemli oranda aşama kat edilmiştir. Buna bağlı olarak kaynakların dağılımında etkinliği artıran ve en yararlı teknolojinin kabul edilmesini teşvik eden pazar ekonomisi girişimciler için çok olumlu bir çevre oluşmasını sağlamıştır.

Patent Hakları ve Gelişmekte Olan Ülke Ekonomilerine Etkisi:

Bu paralelde, patente dayalı koruma sisteminin gelişmiş olması ve nihayetinde etkin bir yaptırım uygulamayı sağlayan gelişmekte olan ülke ekonomilerine doğrudan yabancı yatırım yapılmasının önemli oranda arttığı gözlemlenmektedir. Patent haklarının sıkı bir şekilde korunması yabancı yatırımlarda önemli oranda artışa yol açmakta ve bu yatırım artışları yenilikçilik kapasitesinin yükselmesinde önemli bir rol oynamaktadır. Bu şekilde ülkeler arasında dinamik bir rekabet ortamı oluşmaktadır. Yenilik üreten ülkeler ise yeni teknolojiler üretmek için önemli oranda güdülenmekte ve kendi teknoloji üretim yeteneklerini arttırabilmektedirler. Bu mekanizma sürekli teknolojik ilerlemeye yol açmakta ve dolayısıyla ekonomik büyümeyi beraberinde getirmektedir.

Yüksek koruma sağlayan bir patent sistemi o ülkeye doğrudan yatırım yapacak yabancı firma için güven verici olacaktır. Yapılan bilimsel çalışmalar göstermektedir ki, yüksek oranlı patent koruması sağlayan ülkelere yabancı firmaların doğrudan yatırım yapma eğilimleri artmaktadır.

Hızlı büyüyen ülkelerin sıkı bir patent koruma sistemi oluşturmaları önemlidir. Bunun nedeni bu ülkelerin genel olarak taklit edilen teknolojilere bağlı olarak gelişme göstermiş olmalarıdır. Ancak geliştikçe, bu ülkeler daha sıkı patent koruma sistemi oluşturmak durumundadırlar. Bunun nedeni en ileri teknolojiyi kendilerine çekme ve kendi iç yenilikçi (innovasyon) atılımlarını teşvik etmektir.

Patentler ve Teknoloji Transferi:

Patentler mevcut bilgiyi topluma ifşa etmektedir. Buluşlar patent dokümanlarında ayrıntılı bir ekilde açıklanmaktadırlar. Bu dokümanlarda teknolojinin mevcut durumu tanımlanmakta, evcut problem ortaya koyulmakta ve bu problemin üstesinden nasıl gelindiği ayrıntılı bir şekilde ifade edilmektedir. Böylece buluş sahibi buluşun ayrıntılarını toplumla paylaşmak karşılığında belirli bir süre buluşu üzerinde tekel hakkı elde etmektedir. Bu anlamda patent toplum ile birey arasındaki bir alış verişi ifade etmektedir. Bu bilgi diğer firmalar tarafından yeni ürünlerin geliştirilmesi amacıyla kullanılabilmekte ve yenilik faaliyetlerine önemli katkıda bulunmaktadır. Daha fazla patent başvurusu yapılması, mevcut bilginin diğerleri tarafından alınmasına yol açmakta ve böylece küresel anlamda daha başka yeniliklerin yapılmasına olanak sağlamaktadır. Patent yoluyla ciddi oranda teknolojik bilginin yayılmasının mümkün olduğu görülmektedir. OECD (Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü) ülkelerinin patentler yoluyla önemli oranda bilgi ithal ederek büyümelerine katkı sağladıkları ölçümlenmiştir. Burada teknoloji transferinin önemi özellikle vurgulanmalıdır. Teknoloji transferi üretimdeki kazançların önemli bir miktarını kapsamaktadır.

Patentler yoluyla teknolojinin ifşa edilmesi, teknolojinin rakiplere yayılmasına çok kısa sürede olanak sağlamaktadır. Böylece teknoloji, orijinali ile rekabet edebilecek yeni ürünler geliştirmek için kullanabilmekte ve dinamik bir rekabet ortamı oluşmasını sağlamaktadır. Patentler firmalar için daha belirli bir ortam sağlamakta, teknolojiyi transfer etme maliyetlerini düşürmekte ve lisans faaliyetlerinin gözlemlenmesini kolaylaştırmaktadır. Bu bakış açısından uzun dönemli büyüme ve etkililik sağlamaktadır.

Teknolojik ilerlemenin vazgeçilmez şartı olan buluş faaliyetlerinin korunmadığı ve teşvik edilmediği riskli bir ülkede yerli teknoloji üretiminin gerçekleştirilemediğini ve yabancı yatırımcının da yeni teknolojiye dayalı yatırım yapmak ve araştırma-geliştirme faaliyetlerinde bulunmak için böyle bir ülkeyi tercih etmediği görülmektedir. Yabancı yatırımcının bir ülkeye yatırım yapmasında, patente dayalı koruma haklarının etkin olmasının önemli bir teşvik nedeni olduğu gözlemlenmektedir.

Patent Hakları ve Rekabet Üstünlüğü:

Yeni teknolojiye olan ihtiyaç ve yabancı sermayeli doğrudan yatırımların teknoloji transferi konusundaki etkinliği göz önünde bulundurulduğunda, ülkeye yabancı sermayeli şirketlerin yeni teknolojileri transfer edebilmeleri için güvenli bir ortamın hazırlanmasında patente dayalı olarak buluş haklarının korunması önemlidir.

Teknoloji ve know-how transferini teknolojide yetkinleşmek ve bilgi ekonomisinde rekabet üstünlüğü elde etmek için kullanmak isteyen ülkelerin, bu teknolojilerin ve “know-how”’ yaratıcılarının haklarını patentle etkin şekilde koruyarak, onları ülke içinde yatırım yapmaya teşvik ettikleri görülmektedir.

Patentler rekabet üstünlüğün korunması açısından önemli bir rol oynamaktadır. Rekabetin kızıştığı küresel ekonomide, firmaların patente verdikleri önem artırmaktadır. Bu şekilde rakiplerine karşı üstünlük sağlamaya çalışmaktadırlar.

Sonuç olarak patent sisteminin ekonomiye bir bütün olarak etkide bulunduğunu ve bilgi ekonomisinin temel anahtar kurumu olduğunu söyleyebiliriz. Buluş bir kez kamu ile paylaşıldığında, yeni buluş ilgili alandaki tüm ekonomiye mal olmakta ve böylece ilgili alandaki tüm taraflara faydalar sağlamaktadır. Patent, araştırma maliyetine katlanan buluş sahibine münhasır hak sağlamakta ve araştırma maliyetlerinin giderilmesini (buluş için yüksek fiyat uygulamak, buluşu kullanmak isteyenler lisans vererek gelir elde etmek gibi) garanti altına almaktadır.

Kaynaklar:

1. http://www.patenthawk.com/blog/archives/2005/04/the_economics_b.html
2. http://en.wikipedia.org/wiki/Economics_and_patents
3. Global Economic Prospect, Trade, Regionalism, And Development, 2005
4. Intellectual Property and Development

Yorum Yapın

Vestel 5 Yeni Fabrika Birden Açtı

turk.internet.com Haber Merkezi – haber@turk.internet.com
05-02-2007

Avrupa’nın en büyük üretim üssü olan Vestel City’deki beş yeni fabrika, 3 Şubat 2007 Cumartesi günü Başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın katıldığı törenle hizmete açıldı.

Açılış töreninde yaptığı konuşmada Zorlu Grubu olarak, her zaman, ‘Büyük Ülkeler, Büyük Hayallerden Doğar’ düsturuna inandıklarını söyleyen Zorlu Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Zorlu, “Vestel City gibi bir yatırımı tasarlarken, sadece ‘Türkiye’ ölçeğinde düşünmek mümkün değildi. Çünkü küresel rekabet ortamında, küresel düşünmeyen şirketlerin ‘büyük oynama’ şansı olmaz. Küreselleşmenin doğal sonucu olarak dünya devleri ile rekabet içinde olmak zorundasınız. İşte bu yüzden, Vestel City’yi , Avrupa’nın en büyük üretim, teknoloji ve Ar-Ge üssü haline getirdik. İşte bu yüzden, Vestel’de yalnızca araştırma ve geliştirme konusunda 1100 mühendis durmaksızın çalışıyor. İşte bu yüzden, Vestel, yalnızca burada Manisa’da değil, İzmir’de, İngiltere’de, ABD’de ve Hong-Kong’da Ar-Ge yatırımları yaptı” dedi.

Vestel’in dünya pazarlarındaki başarısının ardında Ar-Ge, üretim gücü ve esnek çalışma modelinin yattığını belirten Vestel Şirketler Grubu İcra Kurulu Başkanı ve Yönetim Kurulu Üyesi Ömer Yüngül ise

Elde ettiğimiz bu başarı ile Vestel Şirketler Grubu olarak Türkiye ile aynı saat diliminde olan ülkelerde markalaşma yoluna giderek pazar payımızı ve Vestel markasının gücünü artırmayı hedefliyoruz.

şeklinde konuştu. Vestel’in 1994 yılında yıllık 360 bin adetle başladığı üretim, 2006 yılında 22 milyona ulaştı. Geçen 12 yılda toplam 120 milyon cihaz üretildi. Son 4 yılda ise 500 milyon dolarlık yatırım yapılan Vestel City, Avrupa’nın en büyük üretim tesisi haline geldi.

Toplam 600 bin metrekare kapalı alana sahip olan Vestel City, tek alan üzerinde üretim yapan bir tesis olarak Avrupa’nın en büyük, dünyanın ikinci büyük endüstri kompleksi konumunda. Üretiminin büyük kısmını ihraç eden Vestel, elektronik eşya üretiminde dünya toplam üretiminin yüzde 6’sını, Avrupa toplam üretiminin yüzde 29’unu gerçekleştiriyor. Avrupa beyaz eşya üretiminin yüzde 11’i ise yine Vestel tarafından Vestel City’de gerçekleştiriliyor.

Vestel’in Manisa ve İzmir’de bulunan toplam 10 fabrikasında üretilen günde ortalama 120 konteyner dolusu ürün, 20 farklı gemiye yüklenerek başta Avrupa ülkeleri olmak üzere toplam 108 ülkeye ihraç ediliyor. Vestel, son 12 yılda gerçekleştirdiği 12,5 milyar doları aşan ihracatı ile dayanıklı tüketim malları sektöründe 7 yıldır üst üste ihracat birinciliğini kimseye bırakmıyor.

Vestel’in 2006 yılında hayata geçirdiği ve Avrupa’nın tek laptop üretim tesisi olan fabrikası ise yıllık 500 bin adet üretim kapasitesine sahip. Dünyanın en büyük mikro işlemci üreticisi Intel’in teknolojik desteğiyle hayata geçirilen Vestel laptop fabrikasında anakart tasarımı ve üretimi tamamen Türk mühendisler tarafından gerçekleştiriliyor. Öte yandan dünya laptop üretiminin yüzde 80’inin Avrupa’ya çok uzak mesafedeki Tayvan’da yapılıyor olması Vestel’e bu pazarda önemli bir avantaj sağlıyor. Uzakdoğu’dan gelen ürünler üretildikten sonra en az üç haftada Avrupa’ya ulaşabilirken Vestel’in ürettiği ürünlerde bu süre birkaç gün ile sınırlı kalıyor.

Yeni nesil TV’ler Vestel City’de üretiliyor
Avrupa televizyon pazarında lider olan Vestel’in, tüplü televizyonlardan LCD ve plazma TV’lere olan yönelimi görerek kurduğu LCD ve plazma fabrikası yıllık dört milyon adet üretim kapasitesi ile Avrupa pazarındaki en önemli oyunculardan biri olarak konumlanıyor. Vestel mühendisleri tarafından geliştirilen ileri teknoloji ürünü yeni nesil LCD ve plazma televizyonlar başta Avrupa olmak üzere tüm dünya geneline ihraç ediliyor.

Başbakan Recep Tayip Erdoğan tarafından açılışı yapılan fabrikalar ile Vestel’in beyaz eşya üretimi yapan fabrikalarının ürün gamı da tamamlanmış oluyor. Buzdolabı, Çamaşır Makinesi ve Klima fabrikalarına eklenen bulaşık ve pişirici cihaz fabrikaları ile Vestel, Avrupa beyaz eşya pazarında çok daha güçlü bir konuma geliyor. Vestel’in bu fabrikalarda ürettiği beyaz eşyaların yüzde 77’si dünyanın 108 farklı ülkesine ihraç ediliyor.

Vestel City Fabrika Yıllık Üretim Kapasiteleri (adet)

Buzdolabı 1 2.000.000
Buzdolabı 2 1.500.000
Çamaşır Makinesi 2.500.000
Bulaşık Makinesi 1.000.000
Fırın 1.000.000
Klima 700.000
LCD ve Plazma TV 4.000.000
Dijital 12.000.000
Laptop 500.000
Tüplü televizyon 10.000.000
Toplam 35.200.000

Vestel’in Ürettiği Ürünler

Buzdolabı, çamaşır makinesi, bulaşık makinesi, fırın, klima, LCD TV, plazma TV, tüplü TV, dijital uydu alıcı, DVD oynatıcı – DVD yazıcı, ev sinema sistemleri, laptop , masaüstü bilgisayar, uydu alıcılı TV, kablosuz TV, DVD kaydedicili uydu alıcı gibi entegre cihazlar.

Vestel Hakkında

Son 4 yılda 500 milyon doları aşan yatırımla büyüyen ve 8 fabrikası ile 600.000 m² alana ulaşan Vestel City, dünyanın ikinci, Avrupa’nın tek alan üzerinde üretim yapan en büyük tesisi

Dünya elektronik eşya üretiminin % 6’sını, Avrupa elektronik eşya üretiminin % 29’unu ve Avrupa beyaz eşya üretiminin % 11’ini Vestel gerçekleştiriyor

Vestel, Rusya’da kurduğu 100 milyon $ tutarındaki televizyon ve beyaz eşya fabrikalarının yanı sıra; Rusya, Fransa, Almanya, İtalya, İspanya, İngiltere, Finlandiya, Hollanda, Balkanlar, Türki Cumhuriyetler, Benelux ve İberya’da kurduğu şirketler ile faaliyette bulunuyor.

Vestel, son 12 yılda, 108 ülkeye gerçekleştirilen ve 12,5 milyar doları aşan ihracatı ile dayanıklı tüketim malları sektöründe 7 yıldır üst üstte ihracat birincisi oluyor

Türkiye’nin televizyon ihracatının % 53’ünü, klima ihracatının % 60’ını Vestel gerçekleştiriyor

Ürettiği dijital ürünlerin % 90’ını, beyaz eşyaların % 77’sini dünyanın 108 ülkesine ihraç ediyor.

Vestel’de 14 bin kişi çalışıyor. 2 bin satış noktası, 650 servis noktası ve yan sanayi kuruluşlarındaki binlerce çalışanıyla Vestel, 60 bin kişiye gelir kaynağı yaratıyor.

Comments (1)

AFRİKA’DA TÜRK OKULLARI- SİYAH AFRİKA’YA ANADOLU’DAN DESTEK

Bu seyahatte gördüğümüz Türk okullarının en etkileyici olanı Cape Town Star International School idi. 1999 yılında kurulan okul, öğrencileri yuvadan alıp liseden mezun edecek kapasiteye sahip.

Sınıfları, spor olanakları ve diğer tesisleriyle Cape Town’a yakışan bir okul. Koridordan geçerken askıların üzerine yazılı olan öğrenci isimlerini not ettim: Raees, Miguel, Uthmaan, Abraar, Zoe, Muazzam, Aaaliyah, Saarah, Yusrah, Sakeen, Fareed, Aqeelah, Aqeel, Laeeq, Muzair, Riyaadh, Monia, Shaquel, Kayla, Ammaarah, Tasleem, Furkan, Fatimah… İsimler, okulun çokkültürlü niteliğini yansıtıyordu.

GAC-Türkiye arasındaki ticaret hacmi giderek büyüyor, fakat potansiyelin çok altında. GAC başkenti Pretoria’daki büyükelçiliğimizin ticaret müşaviri Ali Toptan Bey’den edindiğim verilere göre durum şöyle: 2000 yılında 240 bin dolar düzeyinde olan ticaret hacmi 2006’da 2,2 milyara ulaşarak, 6 yılda 10 kattan fazla arttı. Güney Afrika’dan başlıca altın ve taşkömürü ithal ederken, akaryakıt, otomobil, beyaz eşya ve kağıt ürünleri ihraç ediyoruz. Ne var ki ticaret dengesi sürekli olarak aleyhimize gelişmekte. Oysa 10 milyon dolayındaki yüksek alım gücüne sahip nüfusuyla GAC Türk işadamları için çok cazip bir pazar. Coğrafi uzaklık ve GAC’ın uyguladığı % 5-40 aralığındaki gümrük vergileri ticaretimizi engelleyen başlıca etkenler. 2010 yılına kadar AB ile GAC arasında ticaretin serbestleşmesi, gümrük birliği nedeniyle ihracat imkanlarının artması imkanını getirecek. 2003 Mart ayında THY’nin İstanbul-Joburg-Cape Town seferlerine son vermesi, kargo taşımacılığında maliyetleri yükseltmiş ve ticari ilişkileri sınırlandırmış. GAC’da kömür çıkarıp Türkiye’ye gönderen Sumo şirketinin yöneticileri Şemsettin Çalışkan ve Vuslat Bayoğlu beylere göre, ticaretin artması için daha çok çaba harcanması gerekiyor. Bu arada, Türkiye’de iş bulmakta güçlük çeken jeoloji, metalürji ve maden mühendislerine GAC’da büyük talep olduğunu söylediler. Hiç tecrübesi olmayanlar ayda 1.500 dolar, 5 yıllık tecrübesi olanlar 4 bin dolar aylıkla iş bulabiliyormuş.

O akşam Horizon International High School’a yapacağımız ziyaretten önce 1908-15 yılları arasında burada Osmanlı Devleti’nin konsolosluğunu yaparken, 46 yaşında iken vefat eden Muhammed Remzi Bey’in kentin merkezindeki Braamfonten mezarlığında bulunan kabrini ziyaret ettik. Osmanlı’nın bundan yüzyıl önce Güney Afrika’ya ilgi duyması ilginçti.

Soweto ziyareti

İstanbul’a dönüş yolunda Joburg’da bir gün daha geçirdik. Mandela’nın doğup büyüdüğü 1 milyon 300 bin nüfuslu Soweto’yu (South Western Township’in kısa adı) gördük. Belediye başkanını, ırk ayrımına karşı mücadele ettiği için 1976-85 arasını hapiste geçiren Patrick Lephanya’yı ziyaret ettik. Anlattıkları sarsıcıydı: Halkın büyük çoğunluğunu eğitimsiz, dolayısıyla sabit iş bulması imkansız siyahlar oluşturuyor. Ortalama gelir 200-250 dolar düzeyinde. Nüfusun yaklaşık dörtte biri evli olmayan anneler ve çocuklarından oluşuyor. İşportacılık ve muhtelif küçük hizmetler esas geçim kaynağını oluşturuyor. Eroin ve kokain tüketimi artıyor. AIDS ve kalp hastalıklarından ölenlerle nüfus giderek azalmakta… Soweto’da büyük yoksulluk ve yoksunluk var, ama yine de Nairobi’nin Kibera’sı ile karşılaştırıldığında mürefah sayılabilir…

Lephanya, ırk ayrımına karşı siyasi mücadele dönemiyle ilgili anılarından da söz etti. ANC’ye mensup gençlerin beyazlarla müzakere ve uzlaşmaya kesinlikle karşı olduklarını; fakat Mandela’nın büyük otoritesiyle onları ikna etmeyi başardığını ve ırk ayrımından demokrasiye evrimci yoldan geçişi mümkün kıldığını anlattı. 29 Ocak günü sabah erkenden GAC’ın Hint Okyanusu kıyısındaki ikinci büyük kenti, güney yarımkürenin en büyük limanı, yaklaşık 4 milyon nüfuslu Durban kentine uçtuk. Gandhi’nin Güney Afrika’daki yıllarının büyük bölümünü geçirdiği Durban, bitki örtüsü ve havasıyla tam bir Akdeniz kentini andırıyor. Ocak sonunda Nairobi ve Joburg’da 24-25 derece olan ısı burada 29-30 dereceye yükseldi. Kuru havanın yerini, nemli bir hava aldı. Otele yerleştikten sonra kentin bir miktar dışındaki Star Educational Trust/Yıldız Eğitim Vakfı tarafından işletilen “Star College/Yıldız Koleji” adlı Türk lisesine ulaştık. Giriş kapısında duran okul armasının altında Türkçe olarak “Akıl, beden ve ruh” yazıyordu.

Bizi Boğaziçi Üniversitesi Eğitim Fakültesi matematik bölümünden mezun bir genç olan Okul Müdürü Faruk Türkmen ve yine hemen hepsi Türkiye’nin önde gelen üniversitelerinden mezun genç öğretmenler karşıladı. Güney Afrikalı öğretmenlerin bazılarıyla da tanışma fırsatı bulduk. Okulun ağaçlarla kaplı, yemyeşil avlusunda hazırlanan öğlen yemeğini yerken Faruk Bey, bize okulun öyküsünü anlattı. Daha önce İngilizler tarafından işletilen okul, 1997’de vakıf tarafından satın alınmış. 200 dolayında siyah, melez ve Hint asıllı öğrencinin okuduğu lisede öğrencilerden yılda 2.000 dolar civarında ücret alındığını, ücret gelirlerinin % 10’uyla burs verildiğini öğrendik. Bir grup öğrenciyle sohbet ettim. Okulda verilen eğitimden ve öğretmenlerden ziyadesiyle memnun olduklarını; spor imkanlarının biraz kısıtlı olmasından başka bir kusur bulmadıklarını söylediler.

Okul ziyaretinden sonra yine minibüse binip “PheZulu Safari Park”ına yollandık. Bu tabiat parkında önce 102 yaşında, 4,5 metre boyunda ve 600 kg ağırlığındaki yaşlı timsah Junior ile eşi 60 yaşındaki Juliette’i ve çocuklarını ziyaret ettik. Sonra temsili bir Zulu köyünde, Zulu kabilesinden kızlı erkekli gençlerin sergilediği danslı şarkılı gösteriyi izledik. Gösteri, Zulu kabilesinden gençlerin nasıl tanışıp anlaştıkları ve köyün büyücüsünün uygun görmesi üzerine evlendiklerini anlatıyordu. Gösteriyi izlerken kendimi Zulu yaşamına öylesine kaptırdım ki, gösteriyi sunan gençlerin işleri biter bitmez modern giysilerine bürünüp şehre gitmek üzere otomobillerine atlamaları bana bir an için inanılmaz göründü. 31 Ocak günü yine sabah erkenden, bu defa dünyanın incilerinden biri olan, Afrika kıtasının güney ucunda, Atlantik ve Hint okyanuslarının buluştuğu yerde duran kente doğru yola çıktık. Pırıl pırıl güneşli ve bulutsuz bir yaz sabahı, dillere destan Masa Dağı’nın (Table Mountain) üzerinden uçarak Cape Town’a indik. Yaklaşık 4 milyon nüfuslu, Western Cape eyaletinin başkenti olan Cape Town’da bir milyona yakın genellikle Hindistan, Malezya ve Endonezya kökenli Müslüman yaşıyor. Malezya ve Endonezya kökenlilerin tarihi 17. yüzyılda buraya Hollandalı sömürgeciler tarafından getirilen kölelere dayanıyor.

Gemerek’ten Cape Town’a…

GAC’daki en başarılı Türk işadamlarından biri olan Levent Şenol Bey bizi evinde ağırladı. Masa Dağı’nı ve Atlantik Okyanusu’nu cepheden gören görkemli villasında kahvaltı sırasında Levent Bey yaşam öyküsünü şöyle anlattı: “Sivas’ın Gemerek ilçesinde doğdum. Ailem Çerkes kökenlidir. Lise 1’e kadar okuyabildim. Sonra Suudi Arabistan’daki bir Türk inşaat firmasına satın alma şefi olarak girdim. 1985-89 arasında dört yıl orada çalıştıktan sonra, rahmetli olan bir arkadaşımın çağrısı üzerine Cape Town’a geldim. II. Abdülhamid’in, Müslümanlar arasında çıkan bir ihtilafı çözmek üzere buraya gönderdiği Kadı Ebubekir Efendi’nin efradından olan eşimle tanışıp evlendikten sonra buraya yerleşmeye karar verdim. Hedefim bir iş kurmaktı. Önce Türkiye’den deri eşya, burada çok kullanılan eşarplar, sonra battaniyeler getirmeye başladım. Çok para kazanınca, battaniye üretimine başladım. Bugün entegre battaniye fabrikası sahibiyim. 400 dolayında işçi çalıştırıyor, komşu ülkelere ihracat yapıyorum. Türkiye’den akrilik elyaf ithal ediyorum. İşlerim çok şükür, çok iyi. “Levent Bey, GAC’da asgari ücret olduğunu, fakat vergi ya da sosyal sigorta primi ödenmediğini, enerjinin ucuz olduğunu, dolayısıyla yatırıma çok elverişli bir ortam bulunduğunu anlatıyor. İlgilenecek Türk yatırımcılara, uzaktan kumanda ile iş yapılamayacağını, buraya yerleşmek ve pazarlama becerisine sahip olmak gerektiğini söylüyor.

Sonra bu seyahatte gördüğümüz Türk okullarının belki en etkileyici olanına, Star International Primary and High School’a yollandık. Okulun müdürü, ODTÜ’de biyoloji okumuş genç bir öğretmen olan İlhami Demirtaş, bize okulu baştan aşağı gezdirdi ve öteki öğretmenlerle birlikte ayrıntılı bir brifing verdi: 1998’de GAC’da ilk açılan Türk okulu olan Star International’da bugün 250 dolayında öğrenci okuyor. Çoğu Hıristiyan melez, yarıya yakını Asya (Endonezya) kökenli Müslüman ailelere mensup. Karma öğretim yapılan okulda kız öğrencilerin oranı % 40 dolayında. GAC’da üniversiteye girebilmek için 11 resmi dilin en az ikisinden sınav vermek zorunluluğu olduğu için Star hem İngilizce hem de Afrikaans dilinde öğretim yapıyor. Öğrencilerden alınan ücret ilköğretimde 1.500, lisede 2.000 dolar dolayında. Bütün okullar gibi Star da devletin öğrenci başına 250 dolar dolayındaki mali yardımından yararlanıyor.

“Ubuntu”: Ahlâkî değerler

Yurtdışındaki bütün Türk okullarında olduğu gibi burada da yalnızca fen dersleri ve (seçmelik ders olan) Türkçe, Türkiye’den gelen öğretmenler tarafından, öteki dersler çoğu hanım yerli öğretmenler tarafından veriliyor. GAC okullarında din ya da din bilgisi dersi verilmiyor, ama yurttaşlık bilgisi okutuluyor. “Ubuntu” yani sahip olunması gereken değerlerin ele alındığı yurttaşlık dersinde yıl boyunca işlenen konular şöyle sıralanıyor: Sorumluluk, sorumlu davranış, sorumlu çalışma ahlakı, hoşgörü, bağışlayıcılık, işbirliği, kendine saygı, aileye saygı, topluma saygı, ülkeye saygı, dürüstlük, güvenilirlik, hesap verme, iyiyi düşünme, sebat, şefkat, dayanışma… Bu dersin sorumlusu olan yerli öğretmenlerden Bay Boonzaaier, öğrencilere birbirlerinin inançlarına saygılı olmalarını sağlamak için okulda mevcut bütün dinler hakkında az da olsa bilgi verildiğini anlattı. Ve şöyle dedi: “Evet, çocukların biraz kafaları karışıyor, yeterli de olmuyor, ama anayasaya uymak zorundayız…” Yurttaşlık dersi yanında, Afrika’da hayati bir konu olan cinsellik konularının işlendiği bir “yaşam” dersi verildiğini de öğrendik.

GAC’da tümüyle dini okullar var. İslami okulların yöneticileri önceleri Star yöneticilerini “Müslümanları laikleştiriyorsunuz!” diye eleştirmişler; fakat sonradan laik eğitim verilmesinin doğru olduğunu kabul etmişler. Şimdilerde “Haklısınız; çünkü artık dünya küçülüyor, insanların birbirlerini tanıması gerekiyor.” diyorlarmış. Demirtaş, GAC yönetiminin, yakın geçmişe kadar geçerli olan apartheid rejimi hatırlanacak olursa ayrımcılık konusunda haklı olarak büyük bir duyarlılık gösterdiğinin altını çizdi. “Burada din, dil, ırk, cinsiyet ayrımı yapılan okullar hemen kapatılır.” dedi. Demirtaş, Türkiye’ye ilgi konusunda şunları söylüyor: Galatasaray futbol takımını ve Hasan Şaş’ı tanımayan çok az… (Öğretmenlerin çabasının sonucu olmalı…) Müslüman öğrenciler daha ilgili. “Türkiye niye AB’ye girmek istiyor?.. Hrant Dink neden öldürüldü?.. Cumhurbaşkanı kim olacak?” gibi sorular soruyorlar. (İşte size küreselleşme!)

Yorum Yapın

Older Posts »