Archive for türk ekonomisi

Türkiye üzerinde oynanan büyük oyunlar

Türk ekonomisi ve siyaseti ile her zaman yakından ilgilenen Yahudilerin, neden Türkiye’yi Ortadoğu ateşinin içine çekmek istediklerini anlamak için bu yazıyı iyi okumanızı öneririz.

1880 yılında İstanbul’a gelen ve burada öğretmelik yapan Bertrand Bareilles’in 1917 yılında kaleme aldığı “İstanbul’un Frenk ve Levanten Mahalleleri” adlı kitabında Türkiye’de yaşayan Yahudilere geniş yer ayırıyor. Bareilles kitabında, Yahudilerin Filistinle birlikte hedefleri arasında Türkiye’nin de bulunduğuna işaret ediyor.

Türkiye’de Yahudi cemaati gelişmektedir, ama düne kadar bu gelişme sadece manevi düzeydeydi. Zaten maddi gelişmeden söz etmek yersiz olurdu. Çünkü Fransa’nın gönderdiğinden başka parası olmayan bu ülkede kimse servet yapamıyordu. Ayrıca Yahudi, kökleri bizim büyük Devletimiz’den çıkan liberal kurumlara uzanan bir toplumsal konumdan yararlanıyordu. Bunu, Evrensel İsrail Birliği’nin kurucusu Charles Netter’e, birçok yönden Tevrat’ta ki yargıçlarınkine benzer bir politikanın temellerini atan Hirsch’lere, Rotschild’lere borçluydu. Birlik okulları Yahudiliğin gelişimine büyük katkılarda bulundu. Yahudi, önyargıların ve kötü niyetlerin kendisini hapsettiği aşağı konumdan yavaş yavaş çıktı. Türkiye’de Yahudi milleti içinde özellikle iş alanındaki becerileriyle sivrilen çok sayıda insan bulunmakta ve bunların politikası, dünya çapındaki bir politikayla uyum içinde işlediğinden etkili olmaktadır. Bugün Yahudi ırkı sınır farkı tanımayan bir aile gibidir. Diğer milletler birer aileler toplamı iken Yahudilerin bir kardeşler toplumu olduğunu söyleyen Pascal, her zamankinden çok doğrulanmaktadır.

Yahudiler herkesle iş yapar, ama dostlukları sadece kendi içindedir. Dışlayıcı ve kendi içlerine kapalıdırlar; kuşkusuz bunda dinlerinin de payı vardır. Ama ırksal içgüdülerinin en önemli göstergelerinden birine dönüşen kendini savunma gereksinimi de unutmamak gerekir. Dünyada daha etkili bir dayanışma ruhuna sahip, insanların birbirine daha çok omuz verdiği başka bir cemaat yoktur. Öyle ki onları ilgilendirebilecek her olay bu cemaatte önemli yankı bulur. Alışkın bir göz insanların tavırlarındaki heyecandan bu olayları ve yankılarını ayırt edebilir. Bu gözlem kuşkusuz diğer cemaatler içinde yapılabilir, ama Yahudilerde iş çok daha belirginleşir. Kendilerini etkisi olmayacak her şeye karşı ilgisiz kalırlar; olaylarla ancak kendi hedeflerine ya da çıkarlarına uydukları oranda ilgilenirler. Gerek koşullardan yararlanmak, gerekse sorumluluktan kaçmak konusunda çok beceriklidirler; kimi zaman hiç belli etmeden yabancı aracılar kullanarak işlerine gelecek kimi olayları kışkırttıkları bile görülür.

Politikaları hep aynıdır; ama önlerine koydukları hedefe olaşmak için başvurdukları araçlar ve formüller sadece koşullara göre değil, aynı zamanda bir ülkeden diğerine ve ortamdan ortama değişebilir.

Türkiye’de nüfuz merkezleri Selanik ve eylemlerinin temel dayanağı dönme denen müslüman Yahudilerdi. Dönme İsraillinin onu kendinden kabul edeceği kadar Sami kalmış ama türkün güvenini kazanacak kadar da Müslümanlaşmıştı. Cahit’ler ve Cavit’ler dönmedir.

Şu arada Yahudilerle Türkler arasında süren ateşkes döneminde, Türkler Siyonist girişimin hedeflerinden habersiz değildir. Her zaman iyi haber alan Türk etrafında olup biten her şeyi bilir; çünkü ayakta kalabilmek için, maddi kaynaklarından çok, incelik ve kurnazlığın eşit dozlarda kullanıldığı diplomatik yeteneklerine güvenir. Rusya’nın ezilmesi ve bugüne kadar kendisine hizmet eden ama artık bağımsızlıktan başka bir şey düşünmeyen ırkların kökten yok edilmesi sonucunda, İsrail halkı daha hedefini gerçekleştiremeden kendi emellerine ulaşabileceğini hesaplamaktadır. İsrail halkının bu emellerine göz yumar görülmekte böylece bekleyiş döneminde Yahudiliğin çeşitli güçlerinden yararlanma olanağı bulmaktadır. Bu anlaşma, kendisine ayakta tutan hayaller yaşadıkça sürecektir.

Bugün Abdülhamid’i deviren darbenin örgütlenmesinde ve Türk işlerinin yönetiminde Yahudilerin oynadığı rolü herkes biliyor. İttihat ve Terakki Cemiyeti dönmelerden oluşuyordu. Resmi yayın organı Tanin, bir dönme olan Hüseyin Cahit tarafından yönetiliyordu. Cemiyetin diğer yayın organı olan ve Fransızca basılan Jeune Turc, Siyonizm tarafından finanse ediliyor ve içinde Yahudiler de çalışıyordu. Düzenbaz Cavit de en az diğerleri kadar dönme idi. En çeşitli yetkilerle donatılmış ve daha önce işitilmemiş bir şekilde, Yıldız’a gidip Halife’ye milletin artık kendisi istemediğini bildiren parlamento heyeti içinde de yer alan mebus Karasu da Yahudi idi. 1914’den beri, yazı işleri müdürlüğünde kalan Hüseyin Cahid’in yerini alan ve Tanin’in başyazarı olan Salomon Efendi’nin de bir Yahudi olduğunu belirtelim.

Tüm giz perdeleri henüz kaldırılmamıştır. Ama 8 Temmuz 1908 darbesinden beri Türkiye’de yaşanan olayların öncesinde ve sonrasında yer alan entrikalar bunların gerçekleştirilmesinde Yahudi-Alman girişimlerinin payı hakkında bir fikir vermektedir. Times ‘ın Viyana muhabiri Mr. Steed bu anlaşmanın en önemli olayının Reval görüşmesinin ertesinde, 1908in haziran başında Çar ve Kral Edward’ın yanlarında Isvolsky ve Sir Charles Hardinge ile birlikte, genel bir vali atanmasını öngören Makedonya reform programı üzerinde anlaşmaya varmalarıyla yaşandığını söyleyecektir. “Almanya’nın” ve Avusturya-Maceristan’ın Alman-Yahudi basını bu görüşmeyi mevcut statükoya karşı bir komplo olarak suçladı ve sultanın egemenlik haklarına ve toprakları üzerindeki idari otoritesine karşı, püskürtülmesi gereken bir saldırı olarak niteledi. Jön Türklerin Abdülhamid’e karşı örgütlenmesinde toplantı yeri olarak kullanılan Selanik ve Makedonya’nın tüm mason localarında Reval görüşmesi hakkında bu Avusturya-Alman yorumu yaygınlaşmıştı ve Osmanlı imparatorluğu’nu tehdit eden bu yeni tehlike karşısında eylemi hızlandırmak gerektiğinden söz ediliyordu. 24 Temmuz’da Türk isyanı patladı. Barutu ateşleyen fitil, Abdülhamid’in komployu ortaya çıkarması oldu.

Ama günü gününe izlenebilen birbirini destekleyen ilk olaylara dönelim. 1896’da Dr. Herzel Berlin’de Siyonist Cemiyeti’ni kuruyordu. Ertesi yıl Kayzer o gürültülü Doğu gezisini gerçekleştiriyordu. Bunun hemen ardından Yahudi kolonizasyon tasarılarının gerçekleşmesi için çalışmalar başlıyor, ama bunu ilke olarak kabul eden Abdülhamid o kuşkulu kişiliyi ile tasarının hayat geçirilmesini engellemeye uğraşıyordu. Tüm vaatlerine karşın, yavaş yavaş tarım kolonileri kurulan Hayfa ve Saron bölgelerine Rusya’dan ve Galiçya’dan akın etmeye başlayan Yahudilere toprak satılmasına karşı çıkıyordu. Özellikler bu toplulukların kendi seçtikleri noktalarda büyük kalabalıklar halinde yığılmasına izin vermeyi reddediyordu. Sultanın Panislamist propagandayı yürüten Arap şeyhlerinin temkinli önerilerine kulak verdiğini biliyorum. Ama bu durum söz konusu girişimi hazırlayanların işine gelmiyordu. Türk yetkililere, “göçmenlere bireylerin ve ailelerin ayrılmasının şart koşulmaması gerektiğini çünkü bir Yahudi’nin dini görevlerini yerine getirmek için kendi dindaşları arasında yaşamak zorunda olduğunu” anlatabilmek için müdahale etmeleri gerektiğine inandılar. Jön Türkler iktidara gelince her şey değişti. Siyonist önderler daha büyük bir dayatmacılıkla bu sorunu gündeme getirdiler, ama şimdi tartışmasız bir güce dayanan bir örgüte uygun düşecek bir otorite ve haber alma kaynaklarına sahip olduklarını gösteren bir güven ile konuşuyorlardı. Babıali’ye gönderdikleri bir notada, Türkiye eğer Yahudi göçüne izin verirse “başka ülkelerde yüksek mevkilerde bulunan dindaşlarımız, kendi ülkelerine karşı görevlerini aksatmamak koşulu ile tüm nüfuzlarını Meşruti Osmanlı hükümetinin siyasal ve ekonomik ilerlemeleri hizmetine sunabilir. Yahudiler ile Türkiye arasında bu ittifakın kurulmasını kurulmasına girişecek olan Osmanlı devlet adamları, milletimizin şükran ve minnetini elde edebileceklerinden emin olabilirler. Yahudi dünyasının bağlılığı ve dostluğu konusunda gerekli sözleri ve güvenceleri verebiliriz; bizim tavsiyelerimizin ve dileklerimizin bu dünyayı yöneten kişiler ve çevreler tarafından olumlu karşılanacağına eminiz.” Bu çağrıya kulak verildi ve Yahudilerin yeni koloniler kurmak üzere hemen Filistin’de toprak satın alma pazarlıklarına giriştikleri görüldü. Taberiye kentinden Safed’e kadar uzanan bir bölgede, Taberiye gölünü çevreleyen ve Ürdün nehri boyunca Eriha’ya kadar inen bir alanda hatırı sayılır toprakların sahibi olacaklardı. Savaş arifesinde yeterli halkın özellikle de Dürzilerin tüm muhalefetine karşı, topraklarını Suriye’ye doğru genişletmişlerdi.

Bu derneklerin ne olduğunu, kredilerinin nereden kaynaklandığını, kimler tarafından yönetildiklerini bugün artık herkes biliyor. Yinede bunların Alman Yahudilerinden oluştuğunu belirtelim ve aidiyetin onların yüksek mevkilerde bulunan diğer ülkelerin Yahudileri adına, onları yöneten çevreler tarafından kendilerine karşı çıkılmayacağına güvenerek, yabancı bir hükümetle anlaşmaya girmelerini engellemediğinin de altını çizelim. Her yerde kolları olan bu dernekler –sadece Amerika’dan söz edecek olursak- gerçekten de Kahn, Loeb Kumpanyası ve onların denetimindeki Felix Warburg, James Speyer gibi güçlü mali kuruluşlara dayanıyorlardı. İngiltere’de Banker Cassel’e ve Jön Türklerin çıkarlarına bağlılığıyla dikkat çeken Adam Block’a ve Rusya’nın güçlü Musevi örgütlerine dayanıyordu. Bu ittifak Babıali’ye bir ayağının Alman müttefikinde diğerinin de olası rakiplerinde olması avantajını sağlıyordu. Bilgenin dediği gibi, dostlarınızın sayısını asla yeterli bulmamalısınız.

Siyanist emellerin Jacobson’lara Eikus’lar ve Morgenthau’lar tarafından temsil edilen yürütme organları da uluslararası nitelikte idi. İstanbul’da elçi olan Morgenthau, 1 Temmuz 1916’da şu haberi yayınlayan Le Peuple Juif gazetesine bakılacak olursa, zamanını boşa harcamıyordu: “Morgenthau, 21 Mayısta Cincinnati’de yaptığı bir konuşmada, savaştan sonra Filistin’in Siyonistlere bırakılması sorununu kısa bir süre önce Osmanlı hükümeti ile görüştüğünü açıkladı. Açılımları Türk nazırları tarafından çok olumlu karşılanmıştı. Rakamlar önerildi ve bir Filistin cumhuriyeti kurmanın yararları tartışıldı.” Ve gazete konuşma haberinin ardından şu yorumu yapıyordu: “tüm dünya Yahudileri güncel olayları diğer halklardan daha umutlu bir şekilde izlemekte haklıdır; çünkü tam bağımsız bir vatana kavuşma şansları oldukça yüksektir.” Morgenthau bu konuşmayı yaparken, savaşta taraf olan bir devletin top atışlarıyla imzaladığı bir anlaşmanın yazgısından pek kaygılanmadığı anlaşılıyor; ama Wilson sahneye çıkınca herhalde kendine sormuştur. Zaten başka etkenler de bu konuda imdada yetişti. Jön Türk hareketini yönettikleri sürece her türlü Siyonist gösteriden sakınan Selanik Yahudileri, Yunan uyruğuna geçtikten sonra bu temkinli tutumu bir yana bırakıp, General Sarrail’in iyi niyetli süngülerinin gölgesinde geçek kimliklerini ortaya koyabileceklerini düşündüler.

Bu kentin bir gazetesinde çıkan habere göre, “17 Nisan 5677’de (9 Nisan 1977)” yıllık Yom Aşokel bayramını kutlamak için toplanan 3000 kadar Selanikli Siyonist içinde bulunan günlerin İsrail halkının hak etmediği felaketlerin sona ermesinde ve binlerce yıllık umutlarının gerçekleşmesinde ne kadar büyük bir önem taşıdığının bilincinde olarak, halkların en eskisine karşı olan adalet borcunun ödenmesi, Yahudi milletinin tarihsel toprakları olan Filistin’de dirilmesi için Yahudi olmayan dünyanın tüm seçkin yüreklerinin sıcak desteğini bekliyorlar.” Bundan iyisi can sağlığı; ama bu çağrının elçinin tek yanlı oyunlarının biraz fazla küçümsediği İtilaf güçlerini yumuşatmayı hedeflediği açıktır. “seçkin yürekler”in desteği istenmektedir. Çünkü hedeflerin gerçekleştirilmesinde artık sadece Almanya’nın gücüne dayanarak başarı sağlanamayacağı anlaşılmıştır. Bu hedeflerin Müslüman önyargılarını ayaklandırmaktan öte sadece Fransa’nın değil –sadece Fransa olsa pek önemli sayılmazdı- İngiltere’nin de çıkarlarına ters düşeceği, Hint Okyanusu’na açılan büyük ulaşım yolları üstüne Töton kültüründen gelme unsurların yerleşmesini İngiltere’nin hoş karşılamayacağı düşünülmüştü. Yaşlı kıtaların göbek deliğini oluşturan Suriye ve Mezopotamya’nın, Ön Asya’nın geri kalanının çok daha önemli olduklarını, tüm kapıların bu anahtarlarla açıldığını İngiltere, Fransızlardan daha iyi bilir. Üstelik İngiltere, bu tasarıyı kabullenmek istese bile, müttefiki olduklarını açıklayan Arapların duygularını incitmeyi göze alabilir mi? Tevrat çağına dek uzanan bir hakka sahip olduklarını ileri süren bir takım yabancıların gelip –Kızılderililere yapıldığı gibi- topraklarını ellerinde almaları karşısında Araplar susacak mıdır? Ve niye toprakları ellerinden alınacaktır? O kadar uzun süre başkalarının yanında yaşayan İsrail, sonuçta kendi ırkından bir başka unsurun yanında yaşamasını niye hoşgörüyle karşılamayacaktır ? Filistin’e geri dönüşün mutlaka Amuriyelilerin ve Moabitlerin sürülmesiyle birlikte mi düşünmek gerekir?

Siyonizmin Türkiye’yi, sonucu ne olursa olsun, ancak tabut içinde çıkabileceği bir savaşa itmesinin altında Davud’un tahtının yeniden kurulmasının İslam için de yaratacağı güçlükleri aşma öngörüsü yok mudur? Güçlü sermayelerin kullanılması ile nüfusu ve kendisi yenilenecek bir Türkiye, Yahuda topraklarında kurulacak bir Yahudi cumhuriyetine geçiş yolu olacaktır. Planları hazırlayanlar Siyonist sorunu bu şekilde çözülmesini düşünmüş olmalıdır. Yahudi’nin toprakta çalışmaktan tiksinmesi gibi diğer engelleri bir yana bırakacak olursak, bu çözümün en azından tüm dünyaya dağılmış durumdaki on iki milyon Yahudi’yi Yahuda krallığı dar çerçevesi, içine sokmanın olanaksızlığından kaynaklanan güçlükleri –Yahudi karşıtları bu güçlükleri ustaca istismar etmektedir- aşma avantajı sağladığı kabul edilmelidir. Kimi olgularca da inanılır kılınan bazı söylentilere bakılırsa Siyonist, sadece Tapınağını kuracağı ve iki bin yıllık bir aradan sonra Tanrı’ya yeniden sunmaya başlayacağı yakılmış kurbanların dumanlarının tüteceği kayalık Filistin’i değil, kullanılmamış zenginlikleriyle, stratejik noktalarıyla, Akdeniz’in bir Güney Baltık denizine dönüşmesini engelleyen ulaşım yollarıyla tüm Türkiye’yi istemektedir.

Bununla birlikte, kendi evinde oturmak istemesine karşı başkalarının yanında yaşamayı sürdüren bir ulusun ebedi sorunu muhalefetleri artırarak çözülemeyeceğini görmek gerekir. Bu oyunda İsrail, sadece eski, zararsız ve zaten hayırseverlik bilinci ile yumuşatılmış önyargılardan değil, hiçbir zaman affetmeyen yeni kıskançlık ve kinlerden beslenen acı düşmanlılar yaratmıştır kendine. Gerçi Almanya, İsrail’in artık işine yaramadığını düşündüğü, bu nedenle zaten ilk işaretini ve örneğini de kendisinin verdiği Yahudi karşıtı duyguları canlandırma kararı aldığı gün Yahudilerin durumu iyice kötüleşecektir. Çünkü Almanya’nın hoşgörüsü sadece koşullara bağlıdır ve kısa vadede tüm dünyayı önünde diz çöktüreceğini düşündüğü anlaşmalara dayalı kısa bir ateşkesten başka bir şey değildir.

Bu makale Bertrand Bareilles’in Güncel Yayıncılık tarafından basılan “İstanbul’un Frenk ve Levanten Mahalleleri” adlı kitabından özetlenerek alıntılanmıştır.

Comments (1)

Türkiye bir sanayi devi

TOBB Başkanı Hisarcıklıoğlu, Türkiye’nin bölgesinde bir sanayi ve ekonomi devi olduğunu söylediTürkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu, Türkiye’nin bölgesinde bir sanayi ve ekonomi devi olduğunu söyledi. Hisarcıklıoğlu, Türk-Amerikan Ticaret ve Sanayi Odası (TACCI) tarafından düzenlenen “Türkiye-ABD İlişkileri ve Özel Sektör Açısından Ekonomik Beklentiler” konulu yemekli toplantıda yaptığı konuşmada, Türk ekonomisinin son 25 yılda muazzam bir değişimden geçtiğini ve bunun da Türk özel sektörünün başarısını ortaya koyduğunu söyledi. Türkiye’de bugün 600 bin şirket, 40 bin ihracatçı olduğunu kaydeden Hisarcıklıoğlu, ihracat miktarının 85 milyar dolara çıktığını ve ihraç edilen ürünlerin yüzde 90’nının sanayi ürünleri bulunduğunu ifade etti. Hisarcıklıoğlu, 400 milyar dolarlık milli gelire sahip Türkiye’nin bugün AB’nin 7. dünyanın ise 19. büyük ekonomisi olduğunu belirterek, Türkiye’nin bölgesinde sanayi ve ekonomi devi olduğunu söyledi. Amerikan Kongresine sunulan sözde Ermeni soykırım tasarıları konusunda Türk kamuoyunun haklı olarak, son derece hassas olduğunu belirten Hisarcıklıoğlu, siyasetçilerin tarihi yeniden yazma işinden kaçınmaları gerektiğini sözlerine ekledi.

Yorum Yapın

Kız Vermekle Banka Satmak arasındaki 4 benzerlik

Göster/ Gizle

Yabancıya banka satmakla kız vermek arasındaki 4 benzerlik ve 1 fark

Yabancıya banka satma tartışmaları şu aralar yine gündemde. Peki yabancıya banka satmakla kız vermek arasında benzerlikler var mıdır? Araştırdık ve sadece 4 tane benzerlik değil, 1 tane de fark tespit ettik..

Geçtiğimiz yılın en çok konuşulan konularından birisi hiç kuşkusuz yabancılara yapılan banka satışlarıydı. Bankaların yabancılara satışına toplumun çeşitli kesimlerinden çok farklı tepkiler geldi. Kimisi ‘parayı veren düdüğü çalar’ dedi, kimisi ‘o zaman al parayı çal düdüğümü’ diye serzenişte bulundu. (Not: Çıkan kavgada 8 kişi öldü 36 kişi yaralandı..) Halkımızın ise her zamanki gibi konuyla ilgili ne fikri ne de zikri bulunmaktaydı ( Fikri olanlar yer altında geliyor ), zira satılan bankalar kendilerine ait olmadığı için, halk, iyi mi kötü mü diye araştırma gereği bile duymamaktaydı. Bu tartışmalar yıl sonuna doğru bir süre durduysa da şu sıralar Halkbank’ın satılacağına ilişkin haberlerle birlikte bankaların yabancılara satılması tartışmaları, tekrar alevlendi.

Bu aralar piyasada ‘düdük’ söylemleri yeniden aldı başını gidiyor. ‘Düdük çalma’ hassas mevzu, konu da ‘Halk’bank olunca halk arasında ‘sen kime düdük dedin lan’ infiali yaratmamak için konuyu bir de halk dilinde anlatmaya çalışalım dedik. İyi mi ettik, kötü mü ettik bilmem ama sürçü lisan ettiysek şimdiden affola.

Başlıktan da anlaşılacağı üzere bankamızı yabancıya vermekle, kızımızı vermek arasında ‘şimdilik’ 4 benzerlik ve 1 fark tespit ettik.

1)

Yerli bankayı alan yabancı banka, kar etmeye dönük bir zihniyetle çalışırsa ve bankayı daha da büyütürse hiç kuşkusuz bizim ülkenin ekonomik büyümesine de katkısı olacak ve bizim ülke insanları için iş olanakları yaratacaktır.

Kızımızı verdiğimizde de durum benzerdir. Kızımız yabancı herif sayesinde uluslararası tecrübe kazanacak, dil öğrenecek ve iş dünyasında daha çabuk yükselecektir. Böylece hem kendi gelirini artıracak hem de çalıştığı şirkete kardeşi ya da kuzeni olacak haytaları da aldırarak ailedeki işsizliği azaltacaktır.

2)

Yabancı banka bizim bankayı aldığı zaman, söz konusu bankanın bizim ülkenin taşıyla, toprağıyla, çimentosuyla yapıldığı gerçeği değişmez; ama tüm nimetlerinden faydalanma hakkı (kullanım hakkı) artık yabancıya aittir.

Yabancıya gönlünü kaptıran kızımızın da DNA’sına bakarsanız anasının babasının genlerini görürsünüz, değişmez.. Ama gelin görün ki kızımızın kullanım hakkı artık kocası olacak yabancı herife aittir.

3)

Gönlünü kaptırmak demişken; kızımızı verirken tabii ki kalbini de veririz, hatta kalbini daha önce kızımız kendi zaten vermiştir. Vücuda kan pompalayan, kızımıza hayat veren işte o kalptir. Yabancıyla aralarında ilerde bir problem olursa kızımızın kalbi kırılır, ve belki de ‘Allah Korusun’ kalp krizi filan geçirir.

Bankalar da bir ülkenin kalbidir. Para pompalar ekonomiye ve hayat verir ticari hayata. İlerde bir problem olursa yabancı da diyebilir ki ben para pompalamayı bıraktım, memlekete gidiyorum. İşte o zaman elimizdeki bankaların çoğunu verdiysek ticari hayat durur ülkede, ve bugüne kadar görülmemiş bir ekonomik kriz ortaya çıkar.

4)

Yabancı bankaların kendi ülkelerini yöneten devlet adamlarıyla sıkı ilişkileri vardır. Bu bankalar bir şirket gibi kar etme amacıyla değil de kendi ülkelerinin politikası doğrultusunda da hareket edebilirler, engeleyemezsiniz. Ve bankalar ekonomide söz sahibidir. Bu yüzden yabancı bankanın üzerinde etkisi olan yabancı devlet adamlarının, bizim ülke üzerinde de söz sahibi olması kaçınılmazdır. Bağımsızlık elden gitmiştir.

Yabancı damatların da yakın ilişki içerisinde oldukları aile büyükleri vardır ve bu aile büyüklerinin çoğu 2. Dünya Savaşını yaşamış milliyetçi tiplerdir. Kızımızın üstünde bizim yabancı damat aracılığıyla baskı kurup bizim aileyi bile yönetebilirler arada kızımız varken ‘Ceddin Deden Neslin Baban’ bile işe yaramaz.

Ve bir FARK

Bankamızı yabancıya sattığımızda düdüğü çalan, parayı veren yabancıdır.

Kızı verdiğimizde ise düdüğü yabancı çalmaz…

Kim mi çalar??

Valla bu örnekte kim çalar bilmem, ama yakından tanıdığım bir ülkede düdüğü hep ülkenin halkı çalar..

Kalın sağlıcakla..

Not: Metindeki benzetmelerden dolayı hanım kızlarımızın ‘mizah-ül affına’ sığınıyor, dünyanın hiç bir yerinde kadınlara mal olarak bakılmadığı asırlar diliyoruz..

Kaynak

Yorum Yapın

MÜSİAD 50 MİLYAR DOLARI İSTANBUL’A GETİRİYOR

MÜSİAD, 22-26 Kasımda iki uluslararası organizasyona ev sahipliği yapacak. MÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Ömer Bolat, “İpek Yolu” misyonununu canlandırmayı hedeflediklerini söyledi.

MÜSİAD 11’inci Uluslararası Fuarı, 22 Kasımda 10’ucu Uluslararası İş Forumu (IBF) Kongresi’yle İstanbul’da başlıyor. MÜSİAD’dan yapılan açıklamaya göre, iki yıllık aradan sonra düzenlenen güçbirliği organizasyonunun açılışının Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından yapılması bekleniyor. Dış Ticaretten Sorumlu Devlet Bakanı Kürşad Tüzmen, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, Hazineden Sorumlu Devlet Bakanı Ali Babacan, Enerji Bakanı Hilmi Güler, Maliye Bakanı Kemal Unakıtan ve çok sayıda üst düzey yetkili de 10’uncu IBF Kongresi’ne katılacak.

Grand Cevahir Oteli’nde düzenlenecek olan ve 55 ülkeden bin 500’ü aşkın yatırımcının yanı sıra çok sayıda ülkeden bakan ve üst düzey konuğun da katılacağı 10’uncu IBF Kongresi’nde “Küresel Pazarlar İçin Yatırım Ortaklıkları” Zirvesi gerçekleştirilecek. “İslam dünyasının Davos toplantıları” olarak da adlandırılan IBF Kongresi’nde İKT üyesi 57 ülkenin ekonomik işbirliği ve ortak yatırımların önündeki engellerin nasıl kaldırılabileceği ele alınacak.

Pakistan ve Suriye’den başbakan düzeyinde katılımın beklendiği kongrede, İslam Kalkınma Bankası Başkanı Muhammet Ali, İslam Ticaret ve Sanayi Odaları Başkanı Şeyh Salih Kamil ve İKÖ Genel Sekreteri Ekmeleddin İhsanoğlu, Mısır Sanayi ve Ticaret Bakanı Muhammet Raşid, Cezayir Devlet Bakanı Ebucerrah Sultani, Fas Dış Ticaret Bakanı Mustafa Meşhuri, KKTC Ekonomi ve Turizm Bakanı Enver Öztürk, BAE Abu Dabi Elektrik ve Su Bakanı Şeyh Diab Bin Zayed Al Nahyan, Filistin Ekonomi Bakanı Alaaddin El-Araç konuşma yapacak.

“50 MİLYAR DOLARLIK BULUŞMA”

MÜSİAD Başkanı Ömer Bolat, düzenlenecek güçbirliği organizasyonuyla İpek Yolu’nun tarihi misyonunu günümüze taşımayı hedeflediklerini belirterek, “50 milyar dolarlık buluşmayla Anadolu Kaplanları dünyayı küçültecek, işleri büyütecek” dedi. İslam ülkeleri arasında tarihi “İpek Yolu” misyonunu canlandıracak organizasyonla Türkiye’nin adını uluslararası gündeme taşımaya hazırlandıklarını kaydederek, toplamda 50 milyar dolara hükmeden yabancı yatırımcılarla Türkiye’nin ihracatının yüzde 10’unu gerçekleştiren Anadolu Kaplanları’nın, küresel partnerliklere imza atmak amacıyla bir araya geleceğini ifade etti. Bolat, “Hedefimiz bu buluşmayla Anadolu Kaplanlarının işlerini büyütmeleri, daha fazla ihracat yaparak ülkeye daha büyük katma değerler sunmalarıdır” dedi.
Ömer Bolat, organizasyonun ilk ayağını 10 ülkeden bakan ve başbakanların beklendiği Uluslararası İş Forumu (IBF) Kongresi, ikinci ayağını ise 85’i yabancı 435 firmanın gövde gösterisi yapacağı uluslararası “güç birliği fuarı”nın oluşturduğunu kaydetti. İslam Konferansı Örgütü (İKÖ) ve İslam Kalkınma Bankası’nın (İKB) yanı sıra, DTM, İhracatçı Birliklerinin ve KOSGEB desteğiyle gerçekleştirileceğini vurgulayan Bolat, organizasyonla ülke tanıtımına büyük bir katkı sunacaklarını, fuar dolayısıyla yapılacak ticaret ve yatırım bağlantılarıyla en az 2 milyar dolarlık iş hacminin tetikleyeceğini ifade etti.

Yorum Yapın

TÜRK EKONOMİSİNİN GELİŞME TARİHİ

Türk Ekonomisinin Gelişme Tarihi aşağıda belirtilen devirlerle kısaca özetlenebilir:

1. Devrim ve savaş yılları: 1908 – 1922

· Osmanlıdan miras kalan yarı sömürgeleşmiş bir toplum ve yönetim yapısı
· Tarımsal üretime dayalı
· Ticaret, bankacılık, sigortacılık ve ulaşım gibi hizmetler ve kısmen madencilik ve enerji alt sektörleri azınlık ve yabancı sermaye egemenliğinde

2. Açık ekonomi koşullarında yeniden inşa: 1923 – 1929

· İzmir İktisat Kongresi
· Serbest ticaretçi açık ekonomi özelliği
· Bu dönemde, ekonominin sahip olduklarıve olmadıkları belirlenmiş, ekonomik hedefler tayin edilmiş, karma ekonomi modelinin temelleri hazırlanmıştır.

3. Korumacı – devletçi sanayileşme: 1930 – 1939

· Devlet yatırımcılığı, işletmeciliği ve öncülüğünde dikkatli ve temkinli adımlarla ilerleme
· Tarımdan elde edilen gelirle sanayileşme konusunda ilk ciddi adımlar
· Dışa kapalı ekonomi

4. Bir kesinti – İkinci Dünya Savaşı: 1940 – 1945

· Savaş ile ithalat yarıya düşmüş, yetişkin nüfusun büyük bölümünün askere alınması nedeniyle üretimde azalma
· Savunma harcamalarına verilen ağırlık
· İktisadi gerileme dönemi

5. Dünya ekonomisi ile farklı bir eklemlenme denemesi: 1946 – 1953

· Çok partili hayata geçiş ile başlar
· 1930’dan beri izlenen içe dönük iktisat politikaların gevşetildiği, ithalatın serbestleştirilerek arttırıldığı, dış yardım, kredi ve yabancı sermayeye dayalı ekonomik yapıya geçiş
· Tarıma, madenciliğe, altyapı yatırımlarına ve inşaat sektörüne öncelik
· Hızlı büyüme: Savaş yılarını kapsayan gerilemenin telafisi ve esas olarak tarıma dayalı

6. Tıkanma ve yeniden uyum: 1954 – 1961

· 1954’e kadar dış yardım ve krediler, savaş sırasında biriken döviz rezervleri gibi geniş olanakları kullanan Türkiye’nin dış ödemeler bilançosu bu tarihten sonra büyük açıklar vermeye başlamıştır.
· Bir dizi önlem alınmış ancak dış borcun, içeride fiyatların yükselmesinin, karaborsanın önüne geçilememiştir.
· Develüasyon ile bir rahatlama olsa da planlamanın gerekliliği ortaya çıkmıştır.

7. Planlı Dönem: 1962 – 1980

· Devlet planlama teşkilatının kuruluşu – beş yılık kalkınma planları, ithal ikameci sanayileşme
· Özel sermaye ile kurulamamış sektör ve tesislerin devlet eli ile kurulması amaçlanıyor.
· Sanayide kamu kesimi göreceli olarak daralma eğilimine giriyor.

Uygulanan ithal ikame politikası ile iç sektör korunuyor ama özel sermayenin düşük olması ve rekabetin olmaması dolayısıyla tekeller oluşuyor. Bu da pahalı ve kalitesiz mal üretimini getiriyor. 1979’a kadar devam eden bu politika ile dış açık giderek büyüyor. Bu nedenle, 1978/1979 kriz yıllarıdır.

8. 24 Ocak Kararları: 1980 ve sonrası

· 24 Ocak Kararları ile ana hedef ve politikalar iç talebin kısılması, kemerlerin sıkılması, uygun döviz kurları ile dış ödemeler dengesinin düzeltilmesi ve üretimin arttırılmasıdır.
· Ekonomik büyüme önemli ölçüde dış kaynaklara dayandırılmış, dış borç yükü giderek artmıştır.

Yukarıda adı geçen dönemler ana hatları değişmemekle beraber, farklı kaynaklarda farklı olarak da sınıflandırılmışlardır. Ben sınıflandırmayı Korkut Boratav’a göre yaptım. Özetlemek için ise Emre Kongar’ın tanımını kulanacağım: “1923 – 1930 arası “liberal” dönem, 1930 – 1939 arası “devletçi” dönem, 1939 – 1947 arası “savaş” dönemi, 1948 – 1960 arası “liberal” dönem, 1960 – 1980 arası “planlı dönem” ve 1980’den bu yana geçen zaman yine “liberal” dönem diye adlandırılabilir.”

KAYNAKLAR

· Korkut BORATAV, Türkiye Tarihi 4. Cilt – İktisat Tarihi (1908 – 1980), s. 297 – 378, Cem Yayınevi, 6. Basım, 2000.

· Emre KONGAR, 21. Yüzyılda Türkiye – Bölüm V, Remzi Kitabevi, 23. Basım, 1999.

· Ahmet KILIÇBAY, Türk Ekonomisi, Türkiye İş Bankası Yayınları, 5. Basım, 1994.

· Yakup KEPENEK & Nurhan YENTÜRK, Türkiye Ekonomisi, Remzi Kitabevi, 8. Basım, 1996

· Büyük Larousse – Cilt 23, Interpress Basın ve Yayıncılık A.Ş., 1986.

Yorum Yapın

Dış ticaret pay artışında Türkiye Dünyada 4’üncü

24 Aralık 2006

Türkiye, dünya ticareti içindeki payını 15 yılda yüzde 78,4 oranında artırırken, payını en fazla yükselten 4. ülke oldu.
Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) verilerini baz alarak yapılan hesaplamaya göre, 1990 yılında dış ticaret hacminin toplam dünya ticareti içindeki payı yüzde 0,51 olan Türkiye, 2005 sonu itibariyle, bunu yüzde 0,91’e taşımayı başardı. Türkiye’nin bu dönemdeki pay artışı yüzde 78,4 olarak gerçekleşti.
Bu artış, OECD ülkeleri içinde 1990 yılında 29’uncu sırada bulunan Türkiye’yi 5 basamak yukarı taşıdı ve 24’üncülüğe yükseltti.ÇİN LİDER
Bu dönemde, dünya ticareti içindeki payını en fazla artıran ülke ise Çin oldu. Çin yüzde 396’lık bir pay artışı yapmayı başarırken, sıralamada da 13’üncülükten 3’üncülüğe oturdu.
Aynı dönemde Tayvan yüzde 135,5 artışla 8 sıralık bir yükseliş yaşarken, AB üyesi olan Polonya da yüzde 129’luk pay artışıyla 8 sıra birden yukarı çıktı.

GELİŞMİŞ ÜLKELERİN PAYI DÜŞÜYOR
Bu arada, 1990-2005 döneminde, ilk 10 sırada bulunan tüm gelişmiş ülkelerin dünya ticareti içindeki payı geriledi. Bu dönemde en yüksek gerileme yüzde 41 ile İsviçre’de görülürken, bu ülke 15 yılda 5 sıra geriledi. Dünya ticareti içinde en fazla payı yine ABD alırken, Almanya’nın ikinciliği de değişmedi.

A.A

IMF , Amerika , AB ve Statükocu ( Yeniliklerden korkan – aklı güzeli görmeye müsait olmayan -) ‘larla bu kadar olmus.

Daha yapılacak çok sey var. Daha tam Üretemiyoruz bile ki , yöneten olmamız lazım !

Yorum Yapın