Archive for ordu

Demokrasi şehidi Adnan Menderes’in adı Aydın’daki camide yaşayacak


Eski başbakanlardan Adnan Menderes adına Aydın’da yaptırılan cami, Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu tarafından hizmete açıldı. Açılışta konuşan Başkan Bardakoğlu, camilerin içinde yaş, cins, ırk ve dilin önemini kaybettiğini vurguladı.

Camilerin akıl, bilim ve kültürün buluşma noktası / iyi güzel de icraat yok /olduğunu kaydeden Bardakoğlu, “Camilerde 21. yüzyıla uygun din eğitimi verilmelidir / kim vercek onu /. Böylece olmadık yanlış dinî bilgiler ve hurafelerden kurtulmuş oluruz . Sadece camilerde görev yapan imam hatip ve müezzinler değil, toplumun her kesimi elbirliğiyle bu yanlışlıklarla mücadele etmelidir.” dedi. Türkiye’nin modern İslamiyet anlayışı ve yaşantısı ile Batı ve İslam ülkelerine iyi bir örnek teşkil ettiğini kaydeden / ya bana bakın bırakın bu ağızlarla konuşmaları , doğu batı köprü , uzlaşma , modernlik falan. YAPILACAK Çok şey var gülüm onları bir yapalım. Sonra yorumlarız , o dediğin türlerden. İŞ YAPALIM İŞŞŞ , do you understand me ? Almışındır sen mesajı / Bardakoğlu, şunları söyledi: “Diyanet İşleri Başkanlığı olarak bu durumumuzu devam ettirmek istiyoruz. Camilerimiz bir toplumda kadın, erkek, genç ve çocukların hep birlikte olması gereken yerlerdir. Ülkemizde camilere gelen kadın ve gençlerin sayısının az olduğunu görüyoruz. Bu eksikliğimizi tamamlamak için bu 4 unsurdan eksik kalanların da camilere gitmesini sağlamalıyız.” Ülkede her şeye olduğu gibi demokrasiye de ihtiyaç duyulduğunu anlatan Bardakoğlu, kendisinin laiklik kadar demokrasiye de önem verdiğini duyurdu. Yapılan bu camiye demokrasi şehidi olan Adnan Menderes’in adının verilmesinin bu yönde olumlu bir karar olduğunu beyan eden Bardakoğlu, Adnan Menderes’i hatırlamakla Aydınlıların büyük bir kadirşinaslık örneği gösterdiğini dile getirdi.

Aydın’da hizmete açılan Adnan Menderes Camii’nin duvarlarında ayetlerin Arapça ve Türkçesi yan yana yer alıyor. / Ya bunu okudum da. Bizim öz türkçemize geçmişimize de bir bakalım, Devlet büyüklerimizi de bir görelim. Onların çözümlerini de hatırlayalım Bir miktar, Kaç kişi bilir hadavendigarın dualarını, Hangi komutan görür Alpaslanın hitabını ? /

George Bush gibiler , cok alakasız ama 🙂 , ilgilensinler , şehit yöneticilerimizin hayatlarıyla… Gelecek de bir gün geçicek .

Mehmet Barlas, Aydın

Kaynak :http://www.zaman.com.tr

Comments (2)

CNN işkembesinden bildiriyor!

Artık tadını kaçırdılar! CNN, açıkça Türklere hakaret eden bir program yayınladı. Bir yandan Türk Başbakanını Usame bin Ladin kadar tehlikeli gösterirken öte yandan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin artık laikliğin koruyucusu olmadığını söyledi. ( Çokta Dikkate alınıyorlar ya ! Amerikanın kaybettiği itibarın bir göstergesidir açıkça.. Zavallı Ahmaklar , Etkiniz yok buralara Geliyoruz Adımızla Sanımızla gelmişimizle Geçmişimizle …)

Dünyaca ünlü haber kanalı CNN öyle bir skandal imza attı ki, Başbakanından, Generallerine, laik yaşayanından, müslümanlığını yaşamaya çalışanına kadar her Türk’ün kanına dokunacak…

Zira, programda Türkiye aşağılanmakla kalmadı, ABD için İran’dan daha tehlikeli bir düşman gibi gösterildi. İşte skandal programda yaşananlar…

New York Times’daki makale

Önceki hafta New York Times Gazetesi’nde yayınyalan bir araştırma makalesinde İslam Dünyası’nın Irak’ta yaşanan savaşa bakış açısı değerlendirilmişti. Bu makalede Ortadoğu’da dünyanın ve bölgenin süper gücü olma iddası taşıyan iki ülke vardı. Biri ABD’ye kafa tutan İran, diğeri ise “Ilımlı islamcı ülke” Türkiye’ydi. ( Biz Osmanlıyız ! , Olacağız )

Bu tam sayfalık makale Türkiye’de hiç konuşulmasa da ABD ve Ortadoğu ülkelerinde büyük yankı uyandırmıştı.

“Türkiye dost mu, düşman mı?”

İşte bu makaleden yola çıkan dünyaca ünlü haber kanalı CNN, eski bir teröristin de verdiği bilgilerle “Türkiye dost mu, Düşman mı?” sorusunu, tüm dünyada milyonlarca izleyicisi bulunan “Gerçek Hikaye” programında geçtiğimiz hafta tartışmaya açtı. Programın ilk bölümünde 2002 seçimleri ve Erdoğan’ın başbakan olmadan Bush ile görüşmesi, ABD askerlerinin Irak’a girmek için Türkiye’ye üs kurmasını sağlayacak tezkerenin meclisten geçmemesi ve Irak’ta 11 Türk askerinin başına çuval geçirilmesi ile patlak veren kriz ve ardından ortaya çıkan Kurtlar Vadisi Irak filmi eleştirildi.

“Türklerin ABD düşmanlığı”

4 Temmuz 2003 yılında Irak’ta Türk askerinin başına çuval geçirilmesi ile patlak veren kriz Türkiye’de büyük yankı uyandırmış, durum uluslararası boyutta Türkiye için utanç kaynağı olmuştu. Program sunucusuna göre bu kriz Türklerde oldukça büyük bir ABD düşmanlığı oluşturdu ve Kurtlar Vadisi Irak filmi ile Türkler intikam sinyalleri vermişti. Önceki hafta Başbakan Erdoğan’ın Buş ile yaptığı görüşmede “PKK konusunda bize yardımcı olmazsanız başımızın çaresine bakarız” açıklaması da başlı başına bir tehdit olarak algılanmalıydı.

“Hitler sevdalısı Türkler”

Çuval krizinin ardından bastırılan “ABD Ortadoğu’dan elini çek” afişleri 1938 yılında Almanya’da bastırılan “İsrail Almanya’dan elini çek” afişleri ile benzerlik göstermesi ve Adolf Hitlerin “Kavgam” adlı kitabının ülkemizde 100 bin adet satması “Türkler Hitler sevdalısı” damgasını yemesine yetti

“Türkiye Irak’a girmemeli

Programın ikinci bölümünde ise Türkiye’nin Irak’a girmesi durumunda neler yaşanabileceği anlatıldı. Sunucu, “Eğer Türk birlikleri Kuzey Irak’a konuşlanırsa bu ABD’nin Irak’taki tüm planlarını bozacaktır. Üstelik Ortadoğuda yaşanan süper güç savaşında Türkiye güç kazanacak ve ABD için çok güçlü bir tehdit konumuna gelecektir. Bu yüzden Türkiye’nin Kuzey Irak’a girmesinin önüne geçilmelidir” değerlendirmesini yaptı.

“Rest değil, tehditdi”

Geçtiğimiz hafta hem Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, hem de Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Bush ile yaptığı görüşmelerde “PKK konusunda bize yardım etmeyecekseniz, biz de başımızın çaresine bakarız” sözlerinin aslında bir restleşme değil, açık bir tehdit olduğunu savunan sunucu, daha sonra bombasını patlatarak program konuğunu açıkladı. Eski İslami Cihad Örgütü Üyesi Terörist Walih Shoebat.

“Muhafazakar Erdoğan, Ladin kadar tehlikeli”

Program konuğu bir terörist olunca hakaret ve zırvaların ardı arkası kesilmedi. Eski İslami Cihad Örgütü Üyesi Terörist Walih Shoebat’a yöneltilen “Türkiye neden ABD için tehdit unsurudur?” sorusuna; “Erdoğan Türkiye’de başbakan olmadan önce ‘Camiler kışlamız, Minareler süngümüz’ şiirini okumuş, açıkça ‘Muhafazakar İslamcı’ olduğuna işaret etmiştir. Erdoğan da tıpkı Ortadoğu’daki ABD düşmanları (Bin Ladin’i kastediyor) gibi, ABD için bir tehdittir. Erdoğan’da onlar gibi ABD’ye karşı ayakta durabilmek için tek bağlayıcı gücün İslam olduğuna inanıyor. Erdoğan’ın karısının da türbanlı olduğunu unutmamak gerekiyor. Laik bir ülkede bir başbakan eşinin türbanlı olması tehdit olarak algılanmalıdır.” yanıtını verdi.

“Ordu artık laikliğin garantisi değil”

Terörist Shoebat, Türkiye’de laikliğin can çekiştiğini, askerin artık laikliğin koruyucusu olamadığını savundu. “Türkiye’deki generaller Erdoğan iktidarına kadar ülkede laikliğin teminatı olarak görülüyordu. Ancak, bu iktidar ile beraber generaller de laikliğin yumuşamasına izin vermiş, devlet politikalarının islama yakınlaşmasına seyirci kalmıştır. Artık Türkiye’de batılı işadamları değil, Arap işadamları boy gösteriyor. Dışişleri sürekli olarak Arap ülkeleri ile görüşmeler yapıyor. Araplar ülkedeki özelleştirme ihallerinde baş tarafa oturtulup, onlara öncelik tanınıyor. ABD artık ‘Türkiye laiktir’ rüyasından uyansın. Türkiye laik değil, Ortadoğu’nun süper gücü olmayı hedefleyen açık bir düşman ve islam devletidir”

“Ortadoğu’nun süper gücü olma savaşı”

Ortadoğu’da büyük bir “süper güç” savaşı yaşandığını hatırlatan Eski İslami Cihad Örgütü Üyesi Terörist Walih Shoebat, Türkiye’nin bölgedeki tek süper güç olmak için İran ve İsrail ile bu alanda yarıştığını ve bu yarışın savaşa dönüştüğünü söyledi. Terörist Walih Shoebat, “Biz müslümanlar gelenekçiyiz. Osmanlı hilafet devleti ve halifelik ile İslam dünyasının önderiydi. Şimdilerde yine İslam dünyası Türkleri lider olarak görmek istiyor. Geçen hafta Filistin’nin Gazze şehrinde yapılan gösterileri tüm dünya izledi. Yüzbinlerce kişi gösteri yaparak, Türkiye’den yeniden hilafetin başına geçmesini istedi. Türkiye’de buna hazırlanıyor. Eğer İslam dünyasına liderlik edecekseniz, İslama daha yakın olmalısınız. Ortadoğu’da süper güç olmanın birinci şartı İslam dünyasına yakın olmaktan geçiyor. Öyle görünüyor ki, Türkiye’de laikliğin yumuşaması ile birlikte İslama yakınlaşma başladı. Buda şu demek oluyor; ‘Ortadoğunun süper gücü biziz.’ Eğer Türkiye’nin bu yükselişinin önüne geçmek istiyorsak, İsral, Ermenistan ve Rumlara destek vermeliyiz.

Programın kapanışında ise kendince hatırlatma yapan Eski İslami Cihad Örgütü Üyesi Terörist Walih Shoebat “Türkiye Cumhuriyeti, tarihi boyunca 10 milyon insanın doğrudan ölümünden sorumludur” iddiasında bulundu. CNN televizyonu bu skandal programdan haz almış olacak ki, önümüzdeki ay yayınlanacak programda konu daha da genişletilecek ama programa Türk konuk alınmayacak.
Haber34

Yorum Yapın

"Ordunun içinde ordu hatta ordular var!"

Prof. Dr. Mümtaz’er Türköne’den şok açıklamalar! “Ordunun içinde ordu var… Hatta ordular var.” diyen Türköne, yeni ulusalcıların ciddi operasyon gücü olduğunu anlatıyor. İşte Türköne’nin sarsıcı tespitleri…

İşte Türköne’nin Neşe Düzel’in sorulaına verdiği yanıtlar….

1980 darbesiyle ve onun anayasasıyla kurulan bu sistem kimin sistemi?

1980 öncesi de var bu sistemin. Kastettiğim o. Aslında Soğuk Savaş yıllarındaki sistem Türkiye’de hâlâ devam ediyor. Soğuk Savaş dünyada devletleri ve orduları çok ön plana çıkardı. ‘İllegal örgütlenmeler ve ideolojik savaş dahil, ordulara daha önce sahip olmadıkları kadar geniş bir hareket alanı açtı. Ve bizde ordu, Türk siyasi kültüründeki çatlaklardan da yararlanarak burada bir sistem kurdu ve bu sistemin ilk ürünü 27 Mayıs darbesi oldu. Bu sistem 27 Mayıs’la iyice yerleşti. İşte Türkiye hâlâ 27 Mayıs darbesiyle açılan o kulvarda ilerliyor. Ama biz, bir hata da yapıyoruz. Orduyla ilgili çok kolay genellemelere varıyoruz. Oysa ordu içinde ordu var. Hatta ordu içinde ordular var.

Ordu içinde ordu var ne demek?

27 Mayıs darbesi yapıldığında bir teğmen Genelkurmay başkanını tekmeliyor. Genelkurmay Başkanı Rüştü Erdelhun darbeciler tarafından tutuklanıyor, hakarete uğruyor. Generaller genç bir teğmenin önünde ‘hazır ol’da duruyorlar. Bir yanda emir-komuta zincirine sahip bir kurum, bir ordu var. Diğer yanda, aralarında çete oluşturmuş ve darbe yapan bir grup subay var. Bu iki karşı şey Silahlı Kuvvetler’in içinde yer alıyor. Bu durum, bizim ‘ordu’ diye genellediğimiz, yekpare bir kurum gibi algıladığımız kurumun öyle olmadığını gösteriyor.

Bir ordu yekpare olmak zorundadır. Bir orduyu ordu yapan şey emir-komuta zincirinin işlemesidir, hiyerarşidir, disiplindir. Hiyerarşisi ve disiplini bozulmuş bir ordu çok tehlikeli değil midir?

Elbette çok tehlikeli bir şey bu. Zaten bu tehlikeli şey 27 Mayıs’ta Türkiye’nin başına geldi. Tabii ki ordu içinde orduların olması anormal bir durumdur. Zaten bu durum bize, bugün Türkiye’nin çektiği sıkıntıların sebebini ve sakatlığın nerede olduğunu gösteriyor. Ordu içinde ordunun, orduların olması Soğuk Savaş’ın eseridir. Nitekim 28 Şubat da Soğuk Savaş’ın mantığı, ideolojisi ve refleksleriyle yapıldı. 28 Şubat da, 27 Mayıs gibi ordu içindeki bir ordunun, yani bir çetenin, bir cuntanın yaptığı bir darbeydi. O zaman şu çıkıyor ortaya…

Ne çıkıyor?

Bizde bu çeteler 27 Mayıs’la başlayan bir gelenektir. Bu tür oluşumlar ordunun içinde her zaman var. Çünkü Soğuk Savaş’ın gergin ortamı Amerikan şemsiyesi altında askerlere özgür bir hareket alanı sağladı. İllegalite, kontrgerilla, gayrinizami savaş konsepti, Amerika ve NATO tarafından desteklendi ve bu durum, ordunun içinde bu tür çetelere, çeteleşmelere kanal açtı. Şimdi bu kanalın hâlâ var olduğu görülüyor işte.

Dünyada Soğuk Savaş bitti. İllegal güçler, kontgerilla Türkiye hariç bütün NATO ülkelerinde açığa çıkarıldı, tasfiye edildi. Türkiye’de kontrgerilla bitmedi mi? Ordu içinde ordular, çeteler bitmedi mi?

Geçen yıl gayrinizami savaş, Özel Harp Dairesi ve Özel Kuvvetler Komutanlığı’yla ilgili bir tartışma yaşandı. Genelkurmay resmi bir açıklama yaptı. ‘Bu birim, Soğuk Savaş yıllarında özellikle Sovyet yayılmasına karşı, gayrinizami savaşı örgütlemek için kurulmuştur. Çok önemli görevler yerine getirmiştir’ dedi. ‘Ama niye hâlâ var’ sorusunun cevabını vermedi Genelkurmay. Varlığını ve devam ettiğini kabul etti, gerekçesini de Soğuk Savaş’la açıkladı. ‘Peki kardeşim Soğuk Savaş bitti. Bugün bunun ne işi var’, sorusu cevaplanmadı. Silahlı Kuvvetler, Soğuk Savaş yıllarındaki kurumsal yapıyı devam ettiriyor. Yani çetelerin nefes alacağı, yerleşebileceği alanları içine alan bir sistemi sürdürüyor.

Evren’e dönersek… Baskıcı rejimin kendi kurucusundan bile şüphe etmesi aslında paranoyak bir yapıyı gösteriyor. Neden bu kadar büyük bir güvensizlik, korku var?

Çünkü Soğuk Savaş yıllarında oluşmuş, kurumlaşmış bu yapının ve alışkanlıkların artık tükendiği bir evrim yaşanmaya başladı Türkiye’de. Bu ideolojiyle ve araçlarla yol almak, siyaseti yönetmek, toplum üzerinde askeri bir vesayet kurmak imkânsız hale geldi. Bir istihbarat devleti kurmayı tasarlıyorlar ama bugünkü dünyada yapılamıyor bu. 28 Şubat sürecinde Batı Çalışma Grubu kanalıyla fişlemeler yapıldı, olmadı. Şimdi en son gazetecilerle ilgili hazırlanmış bir andıç ortaya çıktı. Bütün bunlar, bugünkü hayatın aklına da aykırı, zamana da aykırı. Hayat bugün öyle karmaşık ve zengin ki… Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi insanların ‘dostlar ve düşmanlar’ şeklinde sınıflandırılabileceği bir dünya değil bugünün dünyası. Bu iktidarı sürdürmek için ‘bölücülüğü ve irticayı’ araç olarak kullansanız da, bu askeri vesayet sistemini Soğuk Savaş yıllarındaki gibi sürdürmek imkânsızdır.

Niye?

Çünkü bugün böyle bir istihbarat devletini kurmanız ve yaşatmanız mümkün değil. 28 Şubat’ta bu yapılmak istendi. Hâlâ bu yapılmak isteniyor. Ortaya çıkan andıçlar bu zihniyetin sürdüğünü gösteriyor. Savaş meydanında tatbikat yaparken kuvvetleri ‘mavi kuvvetler-kırmızı kuvvetler’ diye ayırırsınız ve bunları savaştırırsınız ama bir toplumu mavi ve kırmızı diye ayıramazsınız. Ayırmaya kalktığınızda bile bunun için ciddi bir donanımızın olması gerekir. Askerlerde bu donanım yok. Olmadığı da gazetecilerle ilgili andıcı okuduğunuzda görülüyor zaten. 28 Şubat sürecinde yapılan fişlemelerde de durum aynıydı. Onların mantığıyla o kadar çok sosyal demokrat mürteci olarak fişlendi ki… Ayrıca 28 Şubat darbesi toplumu ikna etmek için kendisine ideolojik araçlar aradı ve ortaya tam anlamıyla Alman tarzı bir nasyonal sosyalizm çıktı.

Nasıl çıktı bu?

SS subaylarının kasaturalarında ve flamalarında yer alan ‘Sadakat şerefimizdir’ sözünü bile, bu Nazi sloganını bile taklit ettiler. İstanbul’da ordunun kışlalarının duvarlarına ‘Orduya sadakat şerefimizdir’ diye yazdılar. Böylece topluma, ‘Orduya sadakat göstermeniz lazım’ mesajını verdiler. Ordu sadakat odağı olamaz. Ordu devlete, vatana, millete, Anayasa’ya, demokrasiye sadakat göstermelidir. Onun varlık nedeni budur. Ama sistem bu işte…

Korkan ve korkutan bir sistemle mi karşı karşıyayız biz? Buradaki bütün toplumsal ilişkiler korkuya mı dayanıyor?

Toplum üzerinde baskı yaratan, insanları tehdit eden, korkutan illegal savaş teknikleri kullanan bir aparat çok güçlü bir şekilde hâlâ işliyor. Ve ordunun içinde iki eğilim çatışıyor. Bir yanda, statükoyu devam ettirmek isteyenler var. ‘Aman PKK siyasallaşmasın, elinde silah bulunsun ve arada sırada da eylem yapsın. Eylem yapsın ki, biz silahlı önlemlerle, askeri tedbirlerle Türkiye’nin bölünmesine engel olabilelim’ diye düşünenler var. Bu, statükoyu sürdüren bir düşünce. Şemdinli olayında yaşanan da buydu zaten.

Şemdinli olayı, PKK’yla savaş sürsün, askeri çözüm devam etsin diye mi yaşandı?

Eğer Şemdinli basit bir olay değil de iddia edildiği gibi bir organizasyonun eseriyse… Şemdinli olayı, ‘Eğer PKK yapmıyorsa, PKK terörünü de biz yaparız, PKK terörünü bile biz yaratırız’ şeklinde bir mantığın eseriydi. Türkiye’nin Kürt politikası iflas etti. Askerlerin eseri olan Kuzey Irak politikası da iflas etti. Bu politikalarla hiçbir yere gidilmiyor. Bu iflası da belgeleyen aslında PKK’nın kendisi oldu. Ateşkes ve ardından silah bırakma tartışmaları, herkesin mevcut durumu, statükoyu sorgulamasına yol açtı. Eğer siz Kürt sorunu için ‘askeri çözüm’ diye direniyorsanız, PKK’nın silahlı kalkışmaya devam etmesi lazım. Yoksa öbür tarafta siyasetin konuşulduğu, Kürtlerin barış ortamında taleplerini, farklı siyasi çözümleri önerdiği bir evre geliyor.

Orduda iki eğilim çatışıyor dediniz. Diğer eğilim ne diyor?

Diğer yanda, bu statükoyla vatanın ve milletin korunamayacağını, ordunun gücünü, itibarını muhafaza edemeyeceğini görenler var. Genelkurmay’da hazırlanan andıçın, 28 Şubat’taki andıç gibi gazetecilere sızması bu çatışmanın sonucu olsa gerek. Evren, ‘Artık Soğuk Savaş kurgularından vazgeçip yeni şartlara ayak uydurmak, açılımlar yapmak gerekir’ diyor. MİT Müsteşarı da Evren gibi statükoyu eleştiriyor. ‘Bugüne kadar izlenen politikaları gözden geçirmek gerektiğini’ söylüyor. Bu arada MİT’in doğrudan PKK’yla mücadele etmiş emekli müsteşar yardımcısı Cevat Öneş de devletin Kürt politikasının yanlış olduğunu, değişmesi gerektiğini açıklıyor. Mehmet Ağar ‘dağdakilerin düz ovada siyaset yapmasını’ istiyor. Birbirine benzeyen bu çıkışlar tesadüf değil.

Peki, Evren’i bile korkutan bu sistemin temsilcisi kim? Kim bu yapıyı temsil ediyor?

Statükoyla birlikte yaşayan karanlık bir bölge bu. Soğuk Savaş döneminde gayrinizami savaş tekniklerini kullanmak için kurulan, örgütlenen ve kendisini hukukla pek sınırlı saymayan ve kanun dışı yöntemleri hâlâ kullanabilen bir yapı bu…

Kontrgerillayı, Özel Harp Dairesi’ni tarif ediyorsunuz siz.

Özel Harp Dairesi… Özel Kuvvetler… Muhtemeldir ki, bunun istihbarat teşkilatında da uzantıları var. Bu gücün hâlâ ciddi bir operasyon yeteneği var. Nitekim Kuvayı Milliye dernekleri diye yapılar ortaya çıkarıyorlar. Bunların ‘yeni ulusalcılık’ diye bir ideolojisi var. Yeni ulusalcılık, bu gayrinizami yapının, bu çeteleşmenin ürediği yapının ideolojisidir. Toplum içindeki gerginlikleri, kutuplaşmaları, düşmanlıkları kullanan, psikolojik harekâtlarla toplum mühendisliği projeleri yapan ve sivil uzantıları da olan güçler bunlar. Şunu hatırlayın… 28 Şubat’ın öne çıkan bütün generalleri karargâh subaylarıydı. Sahada kıtalara komuta eden, PKK’yla mücadele eden muharip sınıftan general yoktu aralarında.

Bu, neyi gösteriyor?

Orduda iki farklı dinamiğin işlediğini ve bunlar arasında ayrışma olduğunu gösteriyor bu. Ordunun bir asıl bünyesi var. Bir de illegaliteye açık olan karanlık bir bölgede ordunun kurumsal kimliğini kendi iktidarı için kullananlar, statükoyu sürdürenler var. Şemdinli’de, Atabeyler, Ergenekon, Sauna gibi çetelerde ortaya çıkan hep bu yapı işte.

Bu ülkede, devletin en tepesindekiler de dahil kendini güvende hisseden kimse var mı?

Yok. Yaşadıklarımıza bakarsak, kimse kendini güvende hissedemez.

Askerler Soğuk Savaş’ın bittiğinin farkında değiller mi?

Soğuk Savaş 18 yıl önce bitti ama asker için bitmedi. Asker için bitmediği için bizim için, Türkiye için de bitmedi Soğuk Savaş. Totaliter bir ideolojiye yaslanan, otokratik, hiyerarşik bir yönetimi kurgulayan, istihbarat devleti ile varlığını sürdürmeye çalışan Soğuk Savaş anlayışı hâlâ devam ediyor. Askerler Soğuk Savaş’ın alışkanlıklarından vazgeçemiyorlar. Bu alışkanlıkların sürdüğünü, fişlemelerde, istihbarat devleti kurma teşebbüslerinde görüyoruz. Çünkü Soğuk Savaş, devletin tek sahibi olma, siyasal alana ve topluma müdahale etme, ideolojiler üretme imkânını sağlıyordu onlara. Oysa askerin siyasete karışmasını önlemek, Atatürk’ün en titiz olduğu konuydu.

12 Eylül ülkedeki güvensizlik ortamını iyice sağlamlaştırdı. Ama daha önce de büyük bir güven yoktu toplumda. Bizim toplumumuz nerede sakatlandı?

27 Mayıs’ta sakatlandı. Halk aşağılandı, devletle halk arasına mesafe girdi. Ülkede geliştirilen demokratik tecrübe bıçakla kesildi. Halka dönüp, ‘senin seçtiğini biz asarız’ dediler. 27 Mayıs, halka verilen bir mesajdı. Türkiye’de birçok şeyin dönüm noktası 27 Mayıs’tır.

Toplumu doğal mecrasından çıkardı.

Devlet, hiçbir vatandaşına güvenmiyor mu?

Silahlı gücün mantığı şudur. Siz bir düşman ve tehlike olduğu için silahlı güce ihtiyaç duyarsınız. Dolayısıyla silahlı güç de kendi durumunu meşrulaştırmak için habire düşman üretir. Askerler hep ‘Cumhuriyet tarihinin en tehlikeli dönemecinden geçiyoruz’ derler. Genelkurmay Başkanı daha yeni Amerika’da söyledi bunu gene. Bu söz, kalıp halinde her yıl, her ay tekrarlanır bu ülkede. Askerin memleket her an bölünebilir, parçalanabilir retoriğine, edebiyatına şiddetle ihtiyacı var. Çünkü kendi varlığını meşrulaştıracak bir altyapıyı kurması lazım. Düşman üretmesi lazım, sonra da bu düşmanın olduğuna inanması lazım.

Yeni bir fikir nasıl cezalandırılıyor bu toplumda? Sadece yargı yoluyla mı yoksa başka metotlar da var mı? Evren neden korktu mesela? Yargıdan mı yoksa başka bir şeyden mi?

Evren’inki cezalandırılma, öldürülme korkusu değil. İtibarını, saygınlığını kaybetme korkusu bu. 28 Şubat’ta Doğan Güreş’e yaptılar bunu. Genelkurmay’dan telefonla arayan askerler, Genelkurmay Başkanlığı yapmış bir orgenerale ‘Doğan bey’ diye hitap ettiler. Mesela yeni fikirlerin ortaya çıkacağı yer olan üniversitelerde de, eğer tuzunuz kuru değilse, yeni bir fikir ileri süremezsiniz. Sürdüğünüzde, Prof. Atilla Yayla’nın başına gelenler başınıza gelir. Vatan haini, bölen, parçalayan ilan edilirsiniz.

Yeni fikirlere böyle tepki duyarak dünyayla nasıl ilişki kuracağız?

Statükonun, bu askeri vesayet düzeninin kendisi için artık denizin bittiğini fark etmesi gerekiyor.Yaşanan sıkıntı da bu zaten. Bazı şeyler çöküyor işte… Türkiye’nin Kuzey Irak politikası, Kürt politikası iflas etti. Kıbrıs, Annan Planı çerçevesinde hükümet bir açılım yaptı da bir nefes alma şansına sahip oldu. Statükonun ürettiği çözümler, demek ki Türkiye’yi bir yere götürmüyor. Sadece zaman ve enerji kaybettiriyor. Bu korku iktidarıyla artık Türkiye’nin ulusal çıkarları korunamıyor. Sistemin çöktüğünü sistemin parçaları söylüyor. Evren söylüyor, MİT Müsteşarı söylüyor. Mehmet Ağar söylüyor. Bu düzeni devam ettirmek mümkün değil. Ben bu konuda çok umutluyum.

Niye umutlusunuz?

Türkiye’de milletin ve devletin çıkarlarını koruyan güçlü bir ‘devlet aklı’ var. Türkiye bu statükoyu devam ettirerek çıkarlarını koruyamaz. İşte devlet aklı bunu görür. Ayrıca Tayyip Erdoğan ya da AK Partili birinin Cumhurbaşkanlığına seçilmesi de, bu statükonun değişmesi ve hükümetle uyumlu bir politika üretecek olması açısından önemli bir fırsat olacak.

Neşe Düzel-Radikal

Yorum Yapın

TSK seçme özgürlüğünü kullanmıştır ( bir de seçimler islam , tarih karşıtlığına dayanmasa ! )

Göster/ Gizle

TSK’nın medya raporunu ilk duyduğumda aklıma Uğur Mumcu’nun ‘Sakıncalı Piyade’ si geldi.

12 Mart döneminin sakıncalı piyadesi olan Uğur Mumcu, acaba bugün yaşıyor olsaydı ‘bu medya raporundan nasibini alır mıydı?’ diye düşündüm sonrasında.

Ve TSK’nın raporunun basına yansıyan kısmını okudum gazetelerden.

Şaşırdım…

TSK’nın, basının yapısını bu kadar objektif bir şekilde yansıtan bir rapor çıkarabileceğini düşünmemiştim. Sanki Türk basının fotoğrafını çekmişti de onu gösteriyordu bizlere. Hangi gazete objektif yayın yapar, hangisi sansasyonel; hangi gazetenin okuyucu kitlesi kimdir gibi konuları, herhangi bir itiraza olanak vermeyecek şekilde tek tek gözler önüne seriyordu.

Bir de gazetecilerle ilgili değerlendirmeler vardı tabii.

Bazı gazeteciler TSK yanlısı bazıları ise TSK karşıtı olarak nitelendirilmiş ve bu doğrultuda TSK karşıtı varsayılan bazı gazetecilerin askeri faaliyetleri izlemesinin engellenmesi gerekliliği savunulmuştu.

Burada dikkati çeken nokta TSK karşıtı olarak nitelenen gazetecilere karşı katı bir tutum geliştirilmemiş olmasıydı. Nitekim, TSK karşıtı yazılar yazmasına karşın bazı gazetecilerin akreditasyonları iptal edilmemişti. Çünkü asıl kriter TSK’yı eleştirmek değil güvenilir olmaktı.

Zaten TSK da, hazırladığı rapora ‘güvenilirlik raporu’ diyordu. Yani uyanıklık yapıyordu TSK. Çünkü görevi iç ve dış tehditlere karşı korumaktı ülkeyi. ( Kısaca istediklerini yapıyorlar )

Bana göre TSK’nın yaptığı, ne siyasete müdahele, ne de basın özgürlüğüne darbeydi. Sadece risk almıyordu, hepsi bu. ( Kendilerince haklılar )

Bugün, benim ilgiyle izlediğim gazeteciler de dahil, birçok gazeteci TSK’nın raporunu antidemokratik bir uygulama olarak eleştiriyordu.

Benim anladığım kadarıyla birisi bu raporu basına sızdırmıştı, ama basına o raporu sızdıran kişiden kimse bahsetmiyordu. ( Sızdırılamayan yolsuzluklar araştırılsa …)

TSK, stratejilerini, faaliyetlerini, teknolojisini dileyen herkese ‘hele de bu dönemde’ anlatmak zorunda olan bir kurum değildi. Bugün halka açık şirketlerin bile birçok stratejisini kamuyla paylaşma zorunluluğu yokken, TSK’nın paylaşması beklenemezdi. TSK gizlisi saklısı en fazla olması gereken kurumdu belki de. Bugün bu raporu basına sızdıran kişinin, yarın TSK ile ilgili daha gizli belgeleri basına sızdırmamasını bekleyebilir miydik?

İçinde bile bilgi ve belgeleri sızdıranların bulunduğu bir TSK, güvenilir bulmadığı kişilere karşı önlem almakta haksız mıydı?

Ama bu konu basını 3 gündür manşetlerden meşgul ediyordu.

Aynı basın, neden başbakanın uçağına binemediği zamanlarda üç gün manşetten veremiyordu konuyu.

Asıl şeffaf olması gereken kurum başbakanlık değil miydi?

Basının, TSK’nın çifte standartlarını eleştirmeden önce, kendi içindeki çifte standartları temizlemesi gerekmez miydi?

Uğur Mumcu, 12 Mart döneminde ‘ordu uyanık olmalıdır’ dediği için gözaltına alınmış ve 7 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı.

Ordu, bölgenin siyasi haritasının değiştirilmeye çalışıldığı bu dönemde daha da uyanık olmalıdır.

Ve bana göre bu rapor o uyanıklığın küçük bir göstergesidir sadece.

Yorum Yapın

Savaş Sanatı (Sun Tzu)

Dünyanın en eski savaş stratejileri kitabı sanırım. Sunumunda “Savaş Sanatı barışın kitabıdır” sözü geçmekte. Bunun sebebi iyiliğe iyilikle, kötülüğe yine iyilikle karşılık vermeyi öğütleyen taoizm felsefesi. Yaşamın, birbiriyle sürekli çelişen güçlerin karışımı olduğunu öneren taoizm, maddesel ve zihinsel gelişmeyi öne çıkarır, teknolojik gelişmeyi vurgularken aynı gelişmelerin yaratacağı tehlikelere de dikkat çeker. Tarihteki liderlerin çoğunun el kitabı olmuştur “Savaş Sanatı”. Adil Demir’e yararlı çevirisi için teşekkür etmek gerek.

Notlar;

  • Savaş sanatında stratejinin anlaşılmazlığı en önemli unsurdur. Duruş belirsiz, hamleler belirsiz öngörülmez olunca, hamleye hazırlık yapmak imkansızdır. Bir komutanı savaşta yenilgiden uzak tutup, zafer kazandıran şey öngörülemeyen akılcılığı ile izi algılanamayan hareket tarzıdır.
  • Yalnızca durumu bilinmeyene etki edilemez. Bilgeler öngörülmezlik pelerinine saklanır, böylece duyguları algılanamaz; belirsizlik içinde hareket ederler, o zaman yolları kesilemez.
  • Askeri harekat aldatmacayı içerir. Gücünüz varken kendinizi güçsüz gösterin. Etkiliyken etkisiz durun. En büyük ustalık beceriksiz ve zayıf görünmektedir. Savaşta verimliliğin ve zaferin yegane ilacı olan sürpriz faktörü karşı taraf hakkında tam bilgiye sahip olurken bilinmez olmaya bağlıdır. Bu nedenle sır tutma ve düşmanı yanlış yönlendirme becerileri ana sanatlardandır.
  • Sun Tzu, düşmana doğrudan saldırarak üstün gelmeye çalışmaktan çok, geri çekilme yöntemleriyle düşmanın kanatları arasındaki dengeyi bozmaya, düşmanın maneviyatı ile oynayarak düşmanın öfkesini, kızgınlığını kendisine karşı kullanmaya önem verir.
  • İyi savaşçılar yenilmelerinin olanaksız olduğu yerde konuşlanırlar.
  • Anafikir düşmanın enerjisini tüketirken kendi enerjisini koruma becerisidir. İyi savaşçılar düşmanın ayağına gitmezler, düşmanın kendi ayaklarına gelmesini sağlarlar.
  • Zihinsel hazırlığı olmayan fiziksel güç, zaferi garanti etmek için yeterli olamaz.
  • Yalnız sana yararı olacağını görüyorsan harekete geç, aksi takdirde hareketten vazgeç. Öfke neşeye, gazap sevince dönüşebilir. Ancak yok olmuş bir ülke varlığına asla kavuşamaz, ölüler yeniden canlanamaz.
  • Bir ordunun yapısının kuruluşundaki mükemmellik ordunun yapısız olması ile tamamlanır. O zaman kimse karşınıza bir strateji ile karşınıza çıkamaz.
  • Komutanlığın en üst meziyeti düşman planını çözüp kırmaktır. En iyi ikinci meziyet düşman güçlerinin birleşmesini engellemektir. Üçüncüsü ise düşman ordusuna savaş meydanında taarruzda bulunmaktır.
  • Bir komutan yapacağı üç hatayla ordusunun başına felaket getirebilir. (1) Orduya ilerleme veya geri çekilme emri verdiğinde ordunun bu emri uygulayamayacağının farkında olmaması. Buna orduyu topallaştırma da denir. (2) Ordudaki koşulları düşünmeksizin orduyu krallığını yönetir gibi yönetmeye kalkması. Bu askerin zihninde huzursuzluk yaratır. (3) Zor koşullara uyum askeri prensibini göz önüne almaksızın, subay seçimi. Bu askerin güvenini sarsar.
  • Yenilgiden kendimizi korumak bizim ellerimizdedir. Ancak, düşmanı yenme fırsatını bize düşman verir.
  • Çalışılmış düzensizlik, disiplinin; çalışılmış korku cesaretin; çalışılmış zayıflık güçlülüğün hazırlayıcısıdır. Düzenliliği düzensizlik pelerininin altına saklamak kısaca bir bölme meselesidir. Cesareti ürkeklik gösterisi ile örtmek, ilerisi için enerji biriktirmektir. Gücü zayıflık maskesi altına almaksa savaş taktik manevrasıdır.
  • Savaş alanına gelip düşmanını bekleyen dinç kalır; sonradan gelip, gelir gelmez savaşa girense daha savaşın başında tükenir.
  • Zafer esnasında uyguladığım taktikleri herkes görebilir, ancak kimsenin göremediği zafer yolunu açan stratejilerimdir.
  • Çok fazla ödül düşmanın kaynaklarının tükendiğini, çok fazla ceza ise aşırı sıkıntı koşullarının varlığını gösterir.
  • Usta savaş taktisyeni çıngıraklı yılana benzer. Kafasına saldırırsan, kuyruğundaki zehirle saldırır; kuyruğuna saldırırsan dişleirini geçirir; gövdesine saldırırsan hem dişleri ile hem de kuyruğu ile saldırır.
  • Askerlerine planı değil görevi söyle. Sonucu parlaksa göster. Durum sıkıntılıysa sakın bir şey söyleme.
  • Düşmanın açığını buluncaya kadar yeni gelin gibi çekingen ol; açığını bulduğun an yaban tavşanı gibi fırla. Düşman için artık çok geçtir.
  • Beceriyle uygulanan dolaylı taktikler hava ya da yeryüzü gibi tükenmez; nehir ya da ırmakların akışı gibi durmaz; güneş ya da ay gibi yeniden doğmak için batar; dört mevsim gibi geri gelmek üzere gider.
  • Saldırıda başarılı komutan neyi savunduğunu bilmeyen düşmana saldırır; savunmada başarılı olan komutan ise neye saldırdığını bilmeyen düşmana karşı mevzilerini savunandır.

Kitapta Sun Tzu’nun 384 savaş taktiğinin yanında 11 savaş filozofunun yorumları da bulunmakta. Bunlardan bazıları;

  • Bir komutan ne cennetten ne dünyadan ne de aradaki insanlık tarafından kontrol edilebilir. Askerliğin ölümün kehaneti olmasının nedeni budur. Komutan ölüm subayıdır. – Du Mu –
  • Yetki devretmeyi bilenler zeki, cesur, açgözlü ve aptalları göreve getirirler. Zekiler becerilerini göstermekten mutlu olurken, cesurlar içindeki hırsı ortaya koyarlar. Açgözlüler kar elde etme peşine düşerken, aptallar ölüme meydan okurlar. – Haung Shigong –
  • Herkesin bildiği şeyler zaten çoktan gerçekleşmiştir. Gerçek bilgenin bildikleri ise henüz gerçekleşmemiştir. – Zhang Yu –
  • Sıradan insanlar zaferin anlamını bilseler de zaferi getirecek koşulları bilemezler. – Wang Xi –
  • Sıradan insanlardan bireysel güç beklemek zordur, ancak moment gücü ile insanları hareketlendirmek daha koladır. Lidere düşen, doğru kişileri seçip moment gücünün işi yapmasını beklemektir. – Mei Yaochen –
  • Düşmana bir yaşam yolu gösterin ki düşman size karşı ölümüne savaşmasın. O zaman düşmanı yenmek kolaylaşacaktır. – Du Mu –
  • Başarılı komutanlar başka türlüdür: Ne ölümüne koşarlar, ne de yaşamak için beklenti içinde olurlar. Olaylara göre kendilerini değiştirir, öfkeye kapılmaz, kendilerine hiçbir zaman hakaret edilmiş hissetmezler. Harekete geçmeleri ya da savunmada kalmaları tümüyle strateji gereğidir, asla memnun olmaz, asla öfkelenmezler. – Chen Hao –
  • Güçlüyken zayıf dur. Cesur olduğunda ürkmüş numarası yap. Düzenli olduğunda dağınık, tam teçhizatlı olduğunda ise kendini yokluk içinde göster. Düşman senin akıllı olduğunu değil aptal olduğunu sansın. – Wang Xi –
  • Ordunun. tıpkı suyun belirgin bir yapısı olmaması gibi, belirgin bir formu olmamalı. Düşmana önceden ne yapacağınızı anlama fırsatı vermeden bulunduğunuz koşullara uyum göstererek saldırın. Kısaca, düşmanın hareket senaryosu kafanızda, durumun izlenmesi ise gözlerinizdedir. – Çao Çao –

Yorum Yapın

İSLAMİYETTEN ÖNCE TÜRK DEVLETLERİ

TÜRKLERİN ANAYURDU:
Türklerin tarih sahnesine çıkışları Orta Asya’dır. Orta Asya’nın sınırları; Doğuda Kingan Dağları,
Batıda Hazar Denizi, Güneyde Himalaya Dağları, Kuzeyde Sibirya’dır.
GÖÇLERİN SEBEPLERİ:
1)- Nüfus artışı ve toprakların yetersiz kalışı,
2)- Olumsuz iklim şartları(Kuraklık, şiddetli kışlar)
3)- Kendi aralarında ve diğer kavimlerle olan mücadeleler
4)- Salgın hastalıklar
5)- Türklerin Cihan hakimiyeti düşüncesi(Güneşin doğduğu yerden, battığı yere kadar her yeri fethetme arzusu)

GÖÇ YÖNLERİ:
Kuzeye Gidenler; Sibirya’ya
Doğuya Gidenler; Çin ve Uzakdoğu ülkelerine
Güneye Gidenler; Hindistan, Afganistan ve Çin’e
Batıya Gidenler; İki yol izlememişlerdir. Bir kısmı Hazar Denizinin kuzeyinden Karadeniz’in
kuzeyine ve Avrupa’ya; Diğer kısmı ise Hazar Denizinin güneyinden İran,
Irak, Suriye, Mısır ve Anadolu’ya göç etmişlerdir.

GÖÇLERİN SONUÇLARI:
1)- Orta Asya kültür ve Medeniyeti dünyanın değişik bölgelerine taşınmıştır.
2)- Göç etmeyip, Orta Asya’da kalan Türkler, ilk Türk Devleti olan “Asya Hun Devleti” ni
kurmuşlardır.
3)- Göç eden Türk boyları gittikleri yerlerde yeni Türk Devletleri kurarlarken, oralardaki bazı
devletleri de yıktılar.

TÜRK ADININ ANLAMI VE KÖKENİ:
1)- Ziya Gökalp’e göre; Töre kelimesinden gelir. Buna göre Türk demek “Türeli=Nizamlı,geleneklerine
bağlı” demektir.
2)- Danimarkalı Bilgin WAMBERY’e göre Türemekten(Türük) gelir. Buna göre Türk demek TÜREMİŞ,ÇOĞALMIŞ
demektir.
3)- Kaşgarlı Mahmut’un “Divan-ı Lügatıt Türk” adlı eserinde Türk demek “OLGUNLUK ÇAĞI” demektir.
4)- Genel olarak Türk demek, GÜÇLÜ,KUVVETLİ manasında kabul edilir.

ASYA HUN DEVLETİ (BÜYÜK HUN DEVLETİ) (MÖ. 220-MS.300)
* Kurulduğu tarih kesin olarak bilinmemektedir. Tarihte bilinen İLK TÜRK DEVLETİ’dir.
* Bilinen ilk hükümdarı TUMAN(Teoman)’dır. Teoman’dan sonra yerine oğlu METE HAN geçmiştir.
* Asya Hun devleti METE HAN zamanında en geniş sınırlarına ulaşmıştır.
* Çinliler Türk akınlarına karşı koymak için ÇİN SEDDİ’ni yaptılar.

NOT: Tarihte ilk defa bütün Türkleri tek bayrak altında toplayan Türk Devleti Asya Hun devletidir.
* Büyük Hun Devleti VERASET SİSTEMİ ve ÇİN SİYASETİ nedeniyle Doğu ve Batı Hun Devleti diye ikiye
ayrıldı.
Batı Hunları ARAL GÖLÜ civarına göç etmek zorunda kaldılar. Doğu Hunları ise Kuzey ve Güney
olarak ikiye ayrıldı. Ve daha sonra Çinliler tarafından ortadan kaldırıldı.

TÜRKLERDE VERASET SİSTEMİ NASILDI?
Türklerde devlet hükümdar ailesinin ortak malı sayılırdı. Ve ülke hükümdarın sağlığında oğulları
arasında paylaştırılırdı. Her prensin(TEKİN) hükümdar olma hakkı vardı.

NOT: Bu anlayış Türk devletlerinde sık sık taht kavgalarının çıkmasına ve Türk devletlerinin
parçalanmasına sebep olmuştur.

TÜRKLERE KARŞI ÇİN SİYASETİ(POLİTİKASI) NASILDI?
Çin bozkır göçebe hayatı yaşayan ve savaşçılıkları gelişmiş olan Türk Ordusu karşısında çaresiz
kalıyordu. Hatta Türk Akınlarını durdurmak için ÇİN SEDDİ’ni yaptırmıştı. Buna rağmen Türkleri
durduramamıştı. Bu durum karşısında çaresiz kalan Çin şu siyaseti takip etti:
1- Çin prenslerini Hun Hakanlarıyla evlendirerek, prensesin yanında Hun sarayına çok sayıda hizmetkar
gönderdiler. Bu hizmetkarlar casusluk faaliyetinde bulunarak,Türkler hakkında bilgi topladılar.
2- Türk Beylerine hediyeler göndererek, onları kendilerine bağlamaya ve ekonomik olarak Çin’e bağımlı
yaşamaya alıştırdılar.
3- Hediyeleri ve ekonomik yardımları birden keserek, Türkleri itaat altına almaya çalıştılar.
4- Türk Beylerini birbirlerine karşı kışkırtarak, Türk devletinin parçalanmasını sağladılar.

ÖRNEK:
Bu konuda en iyi örneklerden biri, Asya Hun Devleti’nin Batı ve Doğu Hun Devleti diye ikiye ayrılması
olayıdır.
Bu dönemde Hun Devletinin başına geçen HUANYEH, Çin’in ekonomik yardımları kesmesi üzerine, kurultayı
toplayarak, Çin’e bağlanmayı teklif etti. Ancak kardeşi ÇİÇİ “Bağımsızlığımız herşeyden önce gelir.”
diyerek, Huanyeh’e karşı çıktı. Böylece Hunlar ikiye ayrıldı. Çin ile birleşen Huanyeh, kardeşi Batı
Hun Hakanı Çiçi üzerine giderek, Batı Hun Devletini ortadan kaldırdı. Batı Hun Halkı Aral gölü
çevresine göç etmek zorunda kaldı.

AVRUPA(BATI) HUNLARI VE KAVİMLER GÖÇÜ

KAVİMLER GÖÇÜ(375):
Çiçi’ye bağlı Batı Hunları Çin’in ve Doğu Hunları’nın baskısıyla Aral Gölü civarına göç etmişlerdi.
Burada 200 sene hayatlarını sürdüren Batı Hunlarının nüfusları arttı. Toprakları yetersiz kalmaya
başladı. Ve başka Türk Boylarının katılmasıyla güçlendiler. MS. 374 yılında VOLGA (İTİL) nehrini aşarak
Batı’ya (Avrupa’ya) doğru ilerlemeye başladılar. Türklerin bu ilerlemeleri karşısında önlerinde bulunan
Vizigot, Ostrogot, Vandal, Sakson, Frank, Germen gibi bir çok kavim hareketlenerek Türklerden kaçmaya
başladılar.
Böylece Batı Hun Türklerinin, sebep olduğu bu olaya tarihte KAVİMLER GÖÇÜ adı verilir.(375)

KAVİMLER GÖÇÜNÜN SONUÇLARI:
1)- Roma İmparatorluğu; Doğu ve Batı Roma İmparatorluğu olmak üzere ikiye ayrıldı.(395). Batı Roma
İmparatorluğu 476 yılında bu Germen kavimleri tarafından yıkıldı.
2)- Avrupa’nın ETNİK yapısı değişti. (Germen kavimlerinin Avrupa’daki yerli kavimlerle karışması
sonucu yeni milletler ortaya çıktı.)
3)- Türkler Avrupa’da BATI HUN DEVLETİ’ni(AVRUPA HUN) kurdular.
4)- İngiltere, Fransa gibi Avrupa devletlerinin temeli atıldı.
5)- Avrupa’da FEODALİTE (DEREBEYLİK) rejimi ortaya çıktı.
6)- İlk çağ kapandı, Ortaçağ başladı.

AVRUPA HUN (BATI HUN) DEVLETİ

Kavimler göçünü başlatan Batı Hunları tarafından kurulmuştur. İlk hükümdarları BALAMİR, en önemli
hükümdarları ATTİLA’dır.

NOT: Anadolu’ya ilk Türk akınları Avrupa Hunları tarafından yapılmıştır.

ULDIZ’IN ROMA SİYASETİ: Balamirden sonra Batı Hunlarının başına geçen Uldız, Roma İmparatorluğuna
karşı akılcı bir siyaset izlemiştir. Hunların düşmanları Germen Kavimleri ile savaştığından, Batı
Roma İmparatorluğu ile iyi geçinmiş, Doğu Roma’yı(Bizans) ise baskı altına almaya çalışmıştır.
ATTİLA DÖNEMİ
Attila başlangıçta ULDIZ’ın siyasetini takip etmiş ve Bizans’ı baskı altına almak üzere Balkan seferleri düzenlemiştir. Bizans’ı MARGUS ve ANATOLYUS antlaşmaları ile ağır ve vergilere bağlamıştır. Bizans’ı dize getiren Atilla daha sonra Batı Roma üzerine yönelmiştir.
ATTİLLA’NIN BATI ROMA SEFERLERİ:

1)- Galya Seferi: Batı Roma Ordusuyla KATALON savaşını yaptı. Kesin sonuç alınamadı.(451)
2)- İtalya Seferi: Bir yıl sonra 452’de Attila ikinci sefere çıktı. Bu defa Roma ordusu Attila’nın
karşısına çıkmaya cesaret edemedi. Romalılar Papayı Attila’ya elçi olarak gönderdiler.
Papayla görüşen Attila Roma’ya girmekten vazgeçerek geri döndü.

Attila’nın ölümünden sonra Avrupa Hun Devleti eski gücünü koruyamayarak dağıldı.

I. GÖKTÜRK DEVLETİ
552 yılında BUMİN KAĞAN tarafından Orta Asya’daki AVAR hakimiyetine son verilerek kuruldu. Başkenti ÖTÜGEN’dir. Bumin KAĞAN kardeşi İSTEMİ YABGU’yu ülkenin batı topraklarına gönderdi.
İSTEMİ YABGU’NUN BATI SİYASETİ:
İstemi Yabgu İpek yolunu kontrol etmek amacıyla AKHUNLARA karşı İran’daki SASANİ devletiyle işbirliği yaptı. Bu işbirliği sonucu Akhun Devletinin toprakları Sasaniler ve Göktürkler tarafından paylaşıldı.
İstemi Yabgu; bu defa Sasanilere karşı BİZANS ile işbirliği yaparak, Sasani devletinin zayıflamasını sağladı.

NOT: Göktürk- Bizans işbirliğinin Sasanileri zayıflatması, Hz. Ömer Devrinde İslam Ordularının
Sasanileri yenmesini kolaylaştırmıştır.

GÖKTÜRK DEVLETİ’NİN İKİYE AYRILMASI VE YIKILMASI:
Bumin Kağan’dan sonra yerine sırasıyla oğlu Ko-Lo, Mukan(En parlak devir), Tapo ve İşbara geçti. Bu
süre içinde Batı Yabgusu İstemi Yabgu daima doğudaki hakana bağlı kaldı. Ancak İstemi Yabgu’nun
ölümünden sonra yerine geçen oğlu TARDU aynı itaati göstermedi. Çin’in kışkırması ile I. Göktürk Devleti
Batı ve Doğu Göktürk Devleti olarak ikiye ayrıldı. Her ikisine de daha sonra Çinliler son verdi.

II. GÖKTÜRK DEVLETİ(KUTLUK DEVLETİ)
(682-744)
I. Göktürk devletinin parçalanıp yıkılmasıyla, Çinin egemenliğinde yaşayan Türkler, 50 yıl süren bir
esaret dönemi yaşadılar. Bu süre içinde defalarca Çine karşı ayaklandılar. Ancak başarılı olamadılar.
682 Yılında KUTLUK KAĞAN’ın başlattığı ayaklanma başarılı oldu. Türkler Çinlileri topraklarından atarak
yeniden bağımsızlıklarına kavuştular.(682). II. Göktürk Devleti’ne kurucusundan dolayı KUTLUK
DEVLETİ de denir.

NOT: Kutluk Kağan Çine karşı “Ulusal Kurtuluş Savaşına” girişerek II. Göktürk devletini kurmuştur. Bu
özelliği ile Kutluk Kağan Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran M.Kemal Atatürk’e benzer.

II. Göktürk Devleti en parlak devrini BİLGE KAĞAN zamanında yaşamıştır. Bilge Kağan ülkeyi kardeşi
KÜLTİGİN ve veziri TONYUKUK ile yönetmiştir. Bilge Kağan’dan sonra zayıflayan Devlet; Karluk, Basmil
ve UYGUR Türkleri tarafından 744 yılında yıkılmıştır.

GÖKTÜRK DEVLETİ’NİN TÜRK TARİHİNDEKİ ÖNEMİ:
1)- Tarihte ilk defa Türk adıyla kurulan devlet, Göktürk Devleti’dir.
2)- Orhun Anıtlarını dikerek (II.Göktürk zamanında) Türk tarihi ve Türk edebiyatının ilk yazılı
kaynaklarını oluşturmuşlardır.
3)- Milliyetçilik duygusu, Fransız ihtilalinden 1000 yıl önce Göktürkler döneminde en yüksek seviyede
yaşanmıştır.
4)- Asya Hun Devleti’nden sonra Türkleri tarihte ikinci defa tek bayrak altında toplamayı
başarmışlardır.

UYGUR DEVLETİ (Orhun uygur devleti)

Turfan(Doğu Türkistan) Kansu(Sarı Uygur) Devleti
Uygur Devleti
ORHUN UYGUR DEVLETİ:
Karluk ve Basmiller’le birleşerek II. Göktürk Devletini yıkan UYGURLAR Orhun bölgesinde UYGUR
DEVLETİ’ni kurdular.(745)
Kurucuları KUTLUK BİLGE KÜL KAĞAN, merkezleri Ordubalık (Karabalsagun)’dur.

NOT: Kutluk Bilge Kül Kağan Türklerin şehir kuran ilk hükümdarıdır. İlk Türk şehri Ordubalıkdır.

Bilge Kül Kağan’dan sonra MOYENÇUR başa geçmiş, onun döneminde Müslüman Araplar(Abbasiler) ile
Çinliler arasında Talas Savaşı yaşandığından, Abbasilere yenilen Çinliler güç kaybına uğramışlardı. Bu
durumdan yararlanan Uygurlar Çinin TARIM havzasını ele geçirdiler.Moyençur’dan sonra başa BÖGÜ KAĞAN
geçti.

BÖGÜ KAĞAN DEVRİ: Bu devirde Uygur Türkleri ile çin arasında iyi ilişkiler kuruldu, ticaret gelişti.
Bögü Kağan Çine yardım amacıyla “Tibet Seferine” çıktı.

Tibet Seferi ve Sonuçları:
Bögü Kağan tibet seferi sırasında iki MANİ(MANİHEİZM) rahibini yanına alarak ülkesine geri
döndü. Bu rahipler Uygur Türkleri arasında Mani dininin yayılmasına sebep oldular. Ayrıca
Türkler arasında Budizm’de yayılmaya başladı.

Mani Dininin Özelliği: Avlanmayı, et yemeyi ve savaşmayı yasaklayan bir dindir.

Mani Dininin Uygurlar üzerindeki Etkileri:
1- Uygurlar Savaşçılıklarını kaybettiler.
2- Yerleşik hayata geçtiler. (Türklerde ilk defa yerleşik hayata Uygurlar geçmiştir.)
3- Yerleşik hayata geçmeleriyle Uygurlar ticaret,bilim, sanat ve edebiyat gibi bir çok alanda
geliştiler.

UYGUR DEVLETİ’NİN (ORHUN BÖLGESİ) YIKILIŞI:
840 yılında bir başka Türk kavmi olan KIRGIZLAR Uygur Devletine son verdiler. Kırgızlar’ın Orhun
Bölgesinden kovmalarıyla Uygurlar, Kansu ve Turfan bölgelerine göç etmek zorunda kaldılar.

NOT: Kırgızlar; Orhun Bölgesinden Uygurları kovarak, buradaki Türk nüfusunun azalmasına sebep
olmuşlardır. Bu yüzden bu en eski Türk Yurdu, daha sonra Kırgızları yenen Moğolların eline geçerek
kolayca Moğollaşmış, MOĞOLİSTAN olarak anılmıştır. ¦

TURFAN( DOĞU TÜRKİSTAN) UYGUR DEVLETİ:
Kırgızlar tarafından kovulan Uygurların bir kısmı Turfan Bölgesi’ne gelerek, burada yeni bir devlet
kurdular. Bu devletleri de Moğollar tarafından 1207’de yıkıldı. Uygurlar günümüzde Doğu Türkistan diye
anılan bu bölgede Çin’e bağlı özerk bir devlet olarak yaşamaktadır.

KANSU(SARI UYGUR) DEVLETİ:
Kırgızlardan kaçarak Kansu Bölgesi’ne gelen Uygurlar tarafından kurulan bu devlete Sarı Uygur Devleti
de denilmektedir. 1209’da Moğolların hakimiyetine girmiştir.

UYGURLARLA İLGİLİ DİĞER ÖNEMLİ HUSUSLAR:
* 18 harfli Uygur Alfabesini hazırladılar.
* Cengiz Han’ın egemenliğine girmelerine rağmen medeniyette geliştiklerinden Moğollar’ı devlet
teşkilatı, ticaret, bilim, sanat, alfabe gibi konularda etkilediler.
* Moğolların Türkleşmesinde önemli bir rol oynadılar. (Özbek ve Çağatay Türkleri)
* İlk Müslüman Türk Devleti Karahanlılar’la savaştılar.(Sebep Uygurların Budizmi, Karahanlıların
İslamiyeti yaymak istemeleri.)
* Tahta harflerden MATBAA’yı oluşturdular, pamuktan KAĞIT yaptılar.
* Uygurlar Yerleşik hayata geçen ilk Türk topluluğudur.

DİĞER TÜRK DEVLETLERİ VE TOPLULUKLARI

1)- İSKİTLER(SAKALAR): MÖ. VII. yüzyılda batıya doğru göç ederek Karadeniz’in kuzeyinden
Tuna nehrine kadar uzanan topraklara yerleştiler. Batı kaynakları bu topluluğa İskitler, İranlılar ise
Sakalar adını vermişlerdir. Medler, Persler, Asurlular ve Urartularla savaşmışlardır. Anadolu, Suriye
ve Mısır’a kadar akınlarda bulunmuşlardır. İskitlerin yönetici kesimi Türklerden meydana
geliyordu. Yaşayış ve inanışları Türklerle aynıydı. En önemli edebiyat eserleri ALPER TUNGA
DESTANI’dır.

2)- AKHUNLAR (EFTALİT) DEVLETİ: Hun soyundan gelmektedirler. Afganistan’ın batısında MS.350
yıllarında kurulan bu Türk Devleti HEFTAL isimli hükümdarından dolayı EFTALİT DEVLETİ diye de
anılır.
* Akhunlar Sasani Devletinde başlayan MAZDEK İSYANI’nı bastırmakta etkili oldular.
MAZDEK: Sasani Devletinde yaşayan Mazdek,kadın ve servetin ortak olması durumunda
her türlü huzursuzluğun ortadan kalkacağını savunan bir kişiydi.
* Göktürk Devleti’nin Batı Bölgelerini idare eden İSTEMİ YABGU ipek yoluna egemen olmak için,
Sasanilerle ortak hareket ederek Akhun Devleti’nin yıkılmasını sağladı. Akhun Devleti’nin
toprakları Sasani ve Göktürk devleti arasında paylaşıldı.

3)- BAŞKIRTLAR(BAŞKURTLAR): X. yüzyılda İtil(Volga) nehri civarında oturmakta idiler. Moğol istilası
sırasında Moğol egemenliğine girdiler.

4)- SABARLAR (SİBİRLER=SABİRLER): Önceleri Hun devletinin egemenliğinde yaşayan Sibirler,
VI. yüzyıl başlarında Avarların baskısıyla batıya göç ederek Ural dağlarının güney doğusuna yerleştiler.
* Sasanilerle anlaşarak, Bizans’a karşı savaştılar. Anadolu’ya akınlar yaptılar.

NOT: Anadolu’ya ilk Türk akınları Avrupa Hunları tarafından, ikinci akın Sibirler tarafından yapılmıştır.
* Bugünkü SİBİRYA adı Sibir Türklerinden gelir.
* Avarlara yenilince Hazar Türklerine karıştılar. Hazar Devletinin asıl kitlesini oluşturdular.

5)- TÜRGEŞ DEVLETİ: I. Göktürk Devletine bağlı olan Türgişler 630 yılında Göktürk devletinin
yıkılmasıyla serbest kaldılar. BAGA TARKAN Türgiş Devleti’ni kurdu. Kendi adına para bastı.
II. Göktürk devletinin kurulmasıyla yeniden Göktürk egemenliğine girdiler. II. Göktürklerin son
dönemlerinde yeniden serbest kalan Türgişlerin başına SU-LU KAĞAN geçti. Su-lu Kağan Emevilere
karşı mücadele etti.

NOT: Türgişler Emevi ordularını durdurarak, Orta Asyanın Araplaşmasını önlediler.

766 yılında Türgiş Devletine Karluklar son verdi.

6)- KARLUKLAR: II. Göktürk Devletinin yıkılmasında Basmil ve Uygurlar’la birleşerek rol oynadılar.
* Talas savaşında Çin’e karşı Arapları destekleyerek Orta Asyanın Çinlileşmesini ve İslamiyetin
yayılmasını kolaylaştırdılar.
* İslamiyeti kabul eden ilk Türk boylarındandırlar. (İlk boy Kıpçaklar’dır.)
* İlk Müslüman Türk Devleti olan KARAHANLILAR’ın kurulmasında etkili oldular.

7)- KIRGIZLAR:
* 840 Yılında Ötügen’i alarak Uygur Devletine son verdiler.

NOT: Kırgızlar; Orhun Bölgesinden Uygurları kovarak, buradaki Türk nüfusunun azalmasına sebep
olmuşlardır. Bu yüzden bu en eski Türk Yurdu, daha sonra Kırgızları yenen Moğolların eline geçerek
kolayca Moğollaşacak ve MOĞOLİSTAN olarak anılacaktır.

* 1207 yılında Cengiz Han tarafından yıkılmıştır.

NOT: Kırgızlar, Cengiz Han’a bağlanan ilk Türk Kavmidir.
* Daha sonra Rusların egemenliğine girmişlerdir.
* 1916’da Ruslara karşı MİLLİ İSYAN adı verilen bir ayaklanma başlatmışlar, ancak Rus Çarı tarafından
ağır bir şekilde cezalandırılmışlardır.
* 1936’da Sovyetler birliğinin 15 Cumhuriyetinden biri olmuşlar, 1991’de Sovyet Rusya’nın
dağılmasıyla Bağımsız KIRGIZISTAN DEVLETİ kurulmuştur. Başkenti BİŞKEK’dir.

8)- KİMEKLER: Batı Göktürk topluluklarındandır. İrtiş ırmağı civarında yaşıyorlardı. XI. yüzyıla doğru
diğer Türk topluluklarıyla kaynaşarak, yok oldular.

KARADENİZ’İN KUZEYİNDE KURULAN VE AVRUPA’YA YÜRÜYEN
TÜRK TOPLULUK VE DEVLETLERİ
Bunlar Avrupa Hunları, Sabirler, Avarlar, Bulgarlar, Hazarlar, Macarlar, Peçenekler,
Kumanlar(Kıpçaklar) ve Oğuzlar(Uzlar)’dır.

1)- AVARLAR:
552 yılında Orta Asya’daki Avar İmparatorluğuna Göktürkler son verince, batıya doğru ilerleyerek
Romanya’ya giren AVARLAR merkezi MACARİSTAN olan yeni devletlerini kurdular.
* Çin kaynakları Avarlara JUAN- JUAN demektedir.
* 619 yılında tek başına, 629 yılında da Sasanilerle ortaklaşa İstanbul’u kuşattılar.

NOT: İlk defa İstanbulu kuşatan Türkler, Avarlardır.

* Slav topluluklarının göç etmesine neden olarak, bunların doğu Avrupa ve Balkanlara inmesini
sağladılar. Böylece Balkanların Slavlaşmasında etkili oldular.
* 805 yılında Franklar tarafından yıkıldılar.

2)- BULGARLAR:
Batı Hunları ve Ogur Türklerinin karışmasıyla ortaya çıkan Türk topluluğuna BULGAR denir. (Bulgar
kelimesi karışmak anlamındadır.)

BÜYÜK BULGARYA DEVLETİ
| |
Tuna Bulgar Kama(Volga=İtil)
Devleti Bulgar Devleti

* Karadeniz’in kuzeyinde Göktürk Devletinin yıkılmasıyla “Büyük Bulgarya Devleti” kuruldu. Ancak
kurucusu KUBRAT’ın ölümüyle Hazarlar tarafından yıkıldı. Bulgarların bir kısmı Tuna nehri, bir
kısmı da Volga nehri kıyılarına göç etmek zorunda kaldı.

Tuna Bulgar Devleti: Büyük Bulgarya Devleti’nin yıkılmasından sonra Tuna boylarına (Bugünkü
Bulgaristan) göç eden Bulgar Türkleri burada Tuna Bulgar Devletini kurdular.
* KURUM HAN zamanında Bizans’ı kuşattılar. (Avarlardan sonra Bizans’ı kuşatan
2. türk kavmidir.)
* Bu bölgedeki halkın çoğu Slav olduğu için Türkler zamanla Slavlaşmaya
başladılar. Boris Han zamanında Hırıstiyanlığı kabul ettiler.
* Daha sonra ortaya çıkan bugünkü Bulgaristan Devleti Türk değil Slav
devletidir.
* Bugünkü Bulgaristan’da yaşayan Türkler, Osmanlılar zamanında balkanlara
yerleştirilen Türklerdir.
Kama Bulgar Devleti: Büyük Bulgarya Devletinin yıkılmasından sonra Volga=İtil kıyılarına giden
Bulgarlar burada Kama Bulgar Devletini kurdular.
* Hükümdarları Almış Han zamanında(X. yüzyıl) müslüman oldular.
* 1236’da Moğolların egemenliğine girdiler. Altınorda Devletinin
parçalanmasıyla kurulan KAZAN HANLIĞInın esas kitlesini oluşturdular.
(Kama Bulgarlarına bugün KAZAN TÜRKLERİ denilir.)

NOT: İtil(Kama) ulgarları benliklerini bugün de koruyarak varlıklarını sürdürmüşlerdir. Ancak
Tuna Bulgarları Slavlar arasında yok olup gitmişlerdir. Bunda İtil Bulgarlarının
İslamiyeti, Tuna Bulgarlarının ise hırıstiyanlığı kabul etmesinin payı büyüktür.

3)- HAZARLAR:
Kuzey Karadeniz ve Kafkaslar arasındaki bölgede Göktürk Devletinin yıkılmasıyla HAZAR KAĞANLIĞI
kuruldu.
* Ticarette geliştiler.
* Hazar yöneticileri Museviliği benimsediler. Halk arasında Hırıstiyanlık ve müslümanlık yayılmıştı.
* Hazarlar ülkelerinde farklı dinleri içinde bulundurduklarından yüksek bir HOŞGÖRÜ vardı.

4)- MACARLAR:
* Fin Ugor kavmi ile OGUR Türklerinin karışmasıyla MACAR kavmi ortaya çıkmıştır.
* 896 yılında kendi adlarını verdikleri MACARİSTAN’a gelerek devletlerini kurdular.
* X. yüzyılda Hırıstiyanlığın Katolik mezhebini benimsediler. (Bundan sonra Türklük özelliklerini
kaybetmeye başladılar.)
* Almanların (Germenlerin) doğuya doğru yayılmasını engelleyerek, Balkan topluluklarının(Slavların)
Germenleşmesini önlediler.

5)- PEÇENEKLER:
* Karadeniz’in kuzeyinde Don ve Dinyesper nehirleri arasındaki bölgeye yerleştiler.
* Kiev Prensliğini yenerek, Rusların Karadeniz’e inmelerini engellediler.
* 1071 Malazgirt Savaşına Bizans ordusu içinde ücretli asker olarak katıldılar. Ancak Selçukluların
kendileri gibi Türk olduklarını anlayınca Selçuklu ordusu saflarına katıldılar.
* Edirne ve Trakya’nın Marmara kıyılarına kadar olan toprakları Bizans’tan aldılar.
* İzmir Beyi ÇAKA BEY Peçeneklerle temas kurdu. Buna göre Çaka Bey Peçeneklerle birlik olarak Anadolu
ve Rumeli’den İstanbul’u kuşatmak istiyordu. Ancak Bizans kurnaz bir politikayla, yine bir Türk
topluluğu olan KUMANLAR’ı Peçenekler üzerine saldırtarak, Peçeneklerin dağılmasına sebep olmuştur.

6)- KUMANLAR (KIPÇAKLAR):
* Volga’yı aşarak Avrupa’ya ve Balkanlara girmişlerdir.
* Kıpçakların Karadeniz’in kuzeyinde hakim oldukları topraklara “KIPÇAK BOZKIRLARI” denilmektedir.
* Macaristan’a giden Kıpçaklar ROMEN devletinin kurulmasında etkili olmuşlardır.
* Kıpçakların Oğuz Türkleriyle yaptığı mücadeleler DEDE KORKUT HİKAYELERİ’nin ortaya çıkmasına sebep
olmuştur.
* CODEX CUMANİCUS(Kodeks Kumanikus); Kıpçak Türk şivesi ile yazılan Latin, Fars ve Kuman dilleri
üzerine yazılmış bir sözlüktür.

7)- UZLAR (OĞUZLAR):
* Tarihte türk Milletinin siyasi, kültür ve medeniyet alanında en büyük rolü oynayan koludur.
* Oğuzlara; Bizanslılar UZ, Ruslar TORKİ veya TORK, Araplar GUZ demişlerdir.
* 24 Oğuz Boyu vardır.
* Hazar denizinin kuzeyinden bir kolu “UZ” adı ile Avrupa ve Balkanlara göç etti.
* Balkanlara gelen UZLAR Bizans ordusunu ve Bulgarları yendi. Ancak Peçenek akınları, soğuklar,
salgın hastalıklar yüzünden dağılıp yok oldular.
* Uzların bir kısmı Malazgirt Savaşı sırasında Bizans Ordusu saflarından, Selçuklu Ordusuna geçtiler.

KARADENİZ’İN KUZEYİNDEN AVRUPAYA YAPILAN TÜRK GÖÇLERİNİN
SONUÇLARI:
Avrupa Hunları, Bulgar, Avar, Macar, Peçenek, Kuman ve Uz Türklerinin Avrupa’ya yaptığı göçler olumlu
sonuçlar getirmedi. Bu Türkler Avrupa’daki diğer halklar arasında silinip gittiler.
SEBEPLER:
1)- Hırıstiyanlık dinine girmeleri, onları Türklük özelliklerinden ayırdı.
2)- Anayurttan gelen göçlerle beslenemediler, bu yüzden kalabalık Slav toplulukları içinde milli
benliklerini kaybederek eridiler.

NOT:Türklerin Avrupa’da kurduğu yukarda saydığımız devletler, Avrupada sonradan
meydana gelen bir çok olayı sebep ve sonuçlarıyla etkilemişlerdir. Bugünkü
Avrupa’nın siyasi ve etnik yapısını büyük ölçüde bu Türk Devletleri etkilemişlerdir.

İLK TÜRK DEVLETLERİNDE KÜLTÜR VE MEDENİYET

1)- DEVLET YÖNETİMİ
A) DEVLET: İslamiyetten önce Türkler devlete İL veya EL demişlerdir.
Hükümdarların Ünvanları: Türkler Hükümdarlarına Şanyü,Tanhu, Hakan, Han, Yabgu, İlteber, İdi-kut,
Erkin gibi ünvanlar vermişledir.

Türk Hükümdarlarının Tahta Çıkışı Tarih Boyunca Kaç Değişik Şekilde Meydana Gelmiştir?
1- Hanedan üyeleri arasında siyasi ve askeri mücadeleyi kazanan hükümdar olarak tahta
çıkıyordu. (En sık rastlanan durum)
2- Hükümdarın rakipsiz aday olması(Bu durumda taht kavgası olmadan başa geçiyordu.)
3- Seçim Usulü (Kengeş, toy veya kurultay denilen devletin ileri gelenlerinden oluşan meclisin
toplanarak hanedan üyelerinden birini tahta geçirmesi.
4)-Ekber ve Erşed(En yaşlı ve Olgun) olanın başa geçmesi. (Bu yöntem III. Ahmet zamanından
itibaren sadece Osmanlı Devletinde uygulanmıştır.

Kimler Türk Devletlerinde Hükümdar Olabilirdi?
Hanedandan olan bütün erkeklerin hükümdar olma hakları vardı. (Kardeşler, kardeş çocukları, amca,
amca çocukları ve diğer hanedan üyeleri.)

Kut Anlayışı Nedir?
Türkler devleti yönetme yetkisinin TANRI tarafından verildiğine inanıyorlardı. Tanrı tarafından
verilen bu yönetme hakkına KUT diyorlardı.KUT’un kan yoluyla hükümdarın tüm erkek çocuklarına
geçtiğine inanıyorlardı.

Kut Anlayışı Türk Devletlerini Nasıl Etkilemiştir?
Bütün hanedan üyelerinde KUT olduğundan kendine siyasi ve askeri bakımdan güvenen kişi TAHT
KAVGASINA girebiliyordu. Bu durum Türk devletlerini ya iç savaş sonucu istkrarsızlığa, yada
bölünmeye götürüyordu.

NOT: Türk töresinde ana-babaya itaat esas olmasına rağmen, hükümdar bunun dışında tutulmuştur.
Devletin devamı için baba-oğul veya kardeşlerin birbirleriyle mücadelesi normal karşılanmıştır.
Çünkü bu sayede en güçlü ve en yetenekli kişi devletin başına geçecektir.

İkili Yönetim(Çifte Krallık) Nedir?
Türk Devletlerinde hükümdar yönetimi kolaylaştırmak için ülkeyi SOL(Doğu) ve SAĞ(Batı) olmak
üzere ikiye ayırırdı. Ortada (Merkezde) ise asıl hükümdar bulunurdu. Sağ ve Solda ise Hanedan
üyelerinden YABGU’lar bulunurdu.

B) MECLİS VE HÜKÜMET: Türk Meclislerine TOY, KURULTAY veya KENGEŞ denilirdi.
Kurultay’da devletin ana meseleleri görüşülür, hükümdarın ölümü, savaş veya milli felaketlerde
kurultay toplanırdı.
AYGUCI : Hükümet başkanı(başbakan)
BUYRUK : Bakan
TAMGACI: Dış siyaset işlerini yürüten görevliler
Eski Türk Devletlerinde diğer devlet görevlileri şunlardı:
TİGİN: Hükümdar çocukları (Tekin)
ŞAD : Diğer Hanedan mensupları
Bunların dışında İnal, inanç, tarkan, bağa, tudun, çor, külüğ, apa, ataman gibi devlet görevlileri de vardı.

2)- TOPLUM TAPISI:
Türk toplumu; Oguş : Aile
Urug : Soy-Aileler birliği
Bod :Kabileler
Budun : Millet denilen birimlerden oluşuyordu.
Boyların başında bulunan BEY’ler, töreye göre boyu idare ederlerdi. Boyların bir araya gelmesiyle
Devlet(İL) kurulurdu.

Türk Toplumunun Özellikleri:
Halk hürdü. Herkes aynı işi yaptığından(hayvancılık) aralarında kesin
olarak SINIF’ların ortaya çıkması imkansızdı. Yaşam biçimleri GÖÇEBE
olduğundan savaşta elde ettikleri esirleri çalıştırmaya elverişli değildi.
Bu yüzden Türk toplumunda KÖLE sınıfı yoktu. Din adamları
diğer toplumlarda olduğu gibi imtiyazlı değillerdi.

3)- ORDU:
Türk Ordusunun başlıca özellikleri şunlardı:
a)- Türk ordusu ücretli değildi.
b)- Türk Ordusu daimiydi. (Kadın-erkek her an savaşa hazırdı.)
c)- Türk Ordusunun temeli ATLI askerlerden meydana geliyordu.

NOT: Türk ordu teşkilatını ilk kuran METE HAN olmuştur. Mete Orduyu 10’luk sisteme göre
teşkilatlandırmıştı. Onluk sistem daha sonra tüm Türk devletlerinde kullanılmıştır.
(Türk ordusu; Çin, Roma,Bizans, Rus ve Moğol Ordu teşkilatı üzerinde etkili olmuştur.)

Türk Ordusunu Silahları: Ok, yay, kement, kılıç, kargı, süngü, kalkan vb…

4)- HUKUK:
Türklerde yazılı olmamakla beraber, gelişmiş bir hukuk anlayışı vardı. Bu hukuk kurallarına
TÖRE(Türe) denilirdi.
Hükümdarın başkanlık ettiği ve siyasi suçlara bakan yüksek mahkemeye YARGU adı verilirdi.
YARGANLAR(Yargucu) idaresindeki mahkemeler ise adi suçlara bakarlardı.

5)- DİN VE İNANIŞ:
İslam öncesi Türklerin din ve inanışlarını şu 4 grupta toplayabiliriz:
1- Tabiat Kuvvetlerine İnanma: Dağ,ağaç, göl, kaya gibi varlıkların gizi güçlere sahip olduklarına
inanırlardı.
2- Atalar Kültü: Ölmüş büyüklere ve atalara ait hatıralar kutsal sayılır ve saygı gösterilirdi.
3- Şamanizm: Kam veya Şaman adı verilen kişilerin, kötü veya iyi ruhlarla temas sağladıklarını
inanılarak, bunların büyücülük ve sihir özelliklerine başvururlardı. Şaman inançları
Anadolu’da hala varlığını sürdürmektedir. Örneğin; Gelinlerin üzerine buğday veya para
atmak, Eşikten atlamanın uğursuz kabul edilmesi, kurşun dökmek gibi…
4- Göktanrı Dini: Türklerin İslamiyetten önceki dini Göktanrı diniydi. Bu dine göre Türkler;
* Tek bir Tanrının evreni yarattığına ve gökte oturduğuna inanıyorlardı.
* Öldükten sonra dirileceklerine inandıklarından, ölülerini atı,eşyaları ve silahıyla birlikte
gömüyorlardı.
* Cennet’e UÇMAĞ, cehenneme ise TAMU diyorlardı.
* Mezarlara ölünün,sağlığında öldürdüğü düşman sayısı kadar BALBAL adı verilen küçük heykeller
dikerlerdi. İnanışa göre, yeniden dirilecek kişi atıyla cennete gidecek, ve öldürdüğü
düşmanlar sonraki yaşamında ona hizmet edeceklerdir.
* Ölüleri içöin YOĞ adı verilen cenaze törenleri yapar, ve ardından yas tutarlardı.

Türkler arasında ayrıca Maniheizm(Mani dini), Budizm, Musevilik, Hırıstiyanlık gibi dinlerde
yayılmıştı.

6)- EKONOMİK HAYAT:
Göçebe bir hayat yaşayan Türkler belirli iki merkez arasında (yaylak-kışlak)
hayatlarını sürdürürlerdi.
* Hayvancılık temel geçim kaynağıydı. Koyun, keçi, at en çok beslenen hayvanlardı. Bunun dışında
sığır, katır ve deve de yetiştirilirdi. Beslenme ve giyimde hayvan ürünlerinden yararlanır ve
bunları satarak geçimlerini sağlarlardı.
* Tarım da gelişmişti. Arpa, buğday, darı gibi tahılları yetiştiriyorlardı.
* Savaşlarda elde edilen ganimetler ve devletlerden alınan vergiler gelir kaynaklarıydı.
* Ticaret önemli bir gelir kaynağıydı. Türk ülkeleri İPEK YOLU üzerindeydi.

NOT: Çin-Türk mücadelesinin temel nedeni İpek Yoluna hakim olmaktı.

* Ayrıca Hazar ve Bulgar ülkelerinden başlayıp, Ural, Sibirya ve Altaylar üzerinden Çin’e giden yola
KÜRK YOLU deniliyordu. Türkler bu yolun üzerinde de olduklarından sanar, samur, kunduz, vaşak gibi
av hayvanlarının kürklerinin ticaretini yapıyorlardı.

7)- YAZI, DİL VE EDEBİYAT:
Türkler tarih boyunca Göktürk, Uygur, Soğd, Brahmi, Süryani, Arap, Kiril ve Latin alfabelerini kullanmışlardır.
Göktürk (Orhun) Alfabesi: 38 harften meydana gelir. Göktürk yazısına ilk defa Orhun Nehri
kıyısındaki kitabelerde rastlandığı için ORHUN ALFABESİ de denir.
Uygur Alfabesi: 18 harften meydana gelir. Uygurlar bu alfabeyi Soğd alfabesinden yararlanarak
hazırlamışlardır.
Başlıca Türk Destanları:
Hunların(Oğuzların)–> Oğuz Kağan Destanı
İskitlerin (Saka)——> Alper Tunga Destanı
Göktürklerin———-> Ergenekon Destanı
Uygurların————> Göç ve Türeyiş Destanları
Kırgızların————-> Manas Destanı

Orhun Yazıtları (Göktürk Kitabeleri):
Türklerin en eski kitabeleri VI. yüzyıla ait YENİSEY kitabeleri ile, VIII. yüzyıla ait ORHUN
KİTABELERİ’dir. Yenisey kitabeleri Kırgızlar’ın mezar taşlarına yazdıkları yazılardı. Orhun
Kitabeleri II. Göktürk Devleti zamanında Bilge Kağan, Kültigin ve vezir Tonyukuk adlarına
dikilmişlerdir. YOLLUĞ TİGİN isimli bir Türk prensi tarafından yazılmışlardır. Bu yazılar 1893
yılında Danimarkalı Bilgin THOMSEN tarafından okunmuştur.
Orhun Yazıtlarının Önemi:
a)- Türk Tarihinin ve Türk Edebiyatının ilk yazılı belgeleri olmaları bakımından önemlidir.
b)- Bu kitabelerden Türklerin o günkü yaşayışlarını, inançlarını öğreniyoruz. Ayrıca kitabeler
gelecekteki Türk Milleti içinde çarpıcı öğütler vermesi bakımından önemlidirler.
8)- BİLİM VE SANAT:
* Türkler 1 yılı 365 gün 6 saat olarak hesaplayarak, 12 hayvanlı Türk Takvimini oluşturmuşlardır.
* Uygurlar tahta harflerden matbaayı ve pamuktan kağıdı yapmışlardır.
* Madencilikte özellikle de demircilikte ileri gitmişlerdir. (Kazakistan’ın başkenti Alma Ata
yakınlarında bir kurgandan çıkarılan “Altın Adam Heykeli” Türk maden sanatının ne kadar
geliştiğini gösterir.)
* Eşya ve binalarda HAYVAN USLUBÜ denilen, hayvan figürlerini kullanmışlardır.
* HALI Türklerin Dünya medeniyetine bir katkısıdır. (Altaylarda Pazırık Kurganı’nda bulunan halı
dünyanın en eski halısıdır.)

TÜRK KÜLTÜRÜNÜN ÇEVRE KÜLTÜRLERLE MÜNASEBETLERİ:
1)- Türklerin Çin Kültürüne Katkıları:
a)- Askerlik alanında
b)- Devlet Teşkilatında
c)- At kültüründe(Atı evcilleştirmede)
d)- Gök Tanrı inancıyla… Çinlileri etkilemişlerdir.
2)- Çinlilerin Türkleri Etkilediği Alanlar:
a)- Tarım ve yerleşik kültür
b)- Felsefe( Taoizm, Konfiçyüs ve Budizm)
c)- Giyim … konularında Çinliler Türkleri etkilemişlerdir.
3)- Türklerin Moğol Kültürüne Katkıları:
Askerlik alanında, Devlet teşkilatında , Dil ve Alfabede (Uygurca ve Uygur Alfabesini
kullandılar.), Kımız yapmayı öğrettiler, Türk Töresi ve geleneklerinden, Göktanrı dininden….
etkilendiler.

Comments (1)

Devlet Teşkilâtı, Kültür ve Medeniyet-II

Fetihlerin genişlemesiyle gönüllülerin, fethedilen yerlere iskânla da Türkmen bey ve kuvvetlerinin katılmasıyla asker miktarı artıp, teşkilatlanmaya gidildi.

Ordu: Osmanlı ordusu, kuruluşundan 20. yüzyılın başına kadar, kara ve deniz kuvvetleri olmak üzere teşkilatlanmıştı. 1909-1910 yıllarında Avrupa ordu teşkilatına giren hava kuvvetleri, 1912’de de Osmanlı Devletinde kuruldu.

Osmanlıların kuruluşunda ordu, aşiret kuvvetlerinden meydana geliyordu. Fetihlerin genişlemesiyle gönüllülerin, fethedilen yerlere iskânla da Türkmen bey ve kuvvetlerinin katılmasıyla asker miktarı artıp, teşkilatlanmaya gidildi. Beylik, akıncı ve gönüllü kuvvetlerine ilaveten, 1361 yılında yaya (piyade) ve müsellem (süvari) olmak üzere düzenli ve daimî ordu teşkilatı kuruldu. Osmanlı kara kuvvetleri; piyade, süvari eyalet askerleri ile teknik ve yardımcı sınıflardan oluşurdu. Piyadeler; acemi, yeniçeri, cebeci, topçu, top arabacıları, lağımcı, humbaracı ocakları olmak üzere yedi ocağa ayrılırdı. Süvariler de; sipahi, silahtar, sağ ulûfeciler, sol ulûfeciler, sağ garipler, sol garipler bölükleri olmak üzere altı bölüğe ayrılırdı. Eyalet askerleri; timarlı sipahiler ve yerli kulu teşkilatı olmak üzere ikiye ayrılırdı. Timarlı sipahiler, Osmanlı ordusunun en önemli kısmı olup, timar sahipleriyle, bunların beslemek ve yetiştirmekle yükümlü oldukları cebelülerden meydana gelirdi. Yerli kulu teşkilatı; yurtiçi, geri hizmet ve kale kuvvetleri olmak üzere üç bölümdü. Yurtiçi teşkilatı; belderanlar, cerahorlar,derbendciler, martaloslar, menzilciler, voynuklar gruplarından; geri hizmet teşkilatı, yaya ve müsellemler ile yörüklerden; kale kuvvetleri teşkilatı ise, azaplar, gönüllü ve beşlilerden oluşurdu. Akıncılar, Osmanlı ordusunun öncü gücü olup, kuruluşuna, gelişmesine ve genişlemesine çok hizmetleri geçmiştir.

Deniz Kuvvetleri (Donanma): Osmanlı deniz kuvvetleri, Karesi, Menteşe, Aydın gibi denizci beyliklerin hakimiyet altına alınmasıyla sahip olunan gemi ve personeliyle kuruldu. İlk zamanlarda Karamürsel, Edincik ve İzmit’teki gemi inşa tezgâhları, Yıldırım Bayezid Han zamanında (1386-1402) Gelibolu, Yavuz Sultan Selim zamanında (1512-1520) Haliç, Kanunî Sultan Süleyman zamanında (1520-1566) Süveyş ve zamanla Rusçuk, Birecik tersaneleri kuruldu. Bu tersanelerde kürekli ve yelkenli gemiler imal ediliyordu. Buharlı gemilerin keşfiyle 1827’de donanma, buğu denilen bu gemilerle de donatıldı. Kürekli gemi çeşitleri olarak; uçurma, karamürsel, aktarma, üstüaçık, çete kayığı, brolik, celiyye, çamlıca,şayka,firkate, mavna, kalite, gırab, şahtur, çekelve, kırlangıç, baştarde ve kadırga kullanıldı. Yelkenli gemi çeşitlerinden de; ateş, ağrıpar, barça, brik, uskuna, korvet, kalyon, firkateyn, kapak ve üç ambarlı kullanıldı. Donanmanın başı, 1867 yılına kadar kaptan-ı derya, bu tarihten sonra da bahriye nazırı unvanını taşıdı. Osmanlı donanması; muazzam teşkilatı, kuvvetli harp filosu, cesur, üstün kabiliyetli kaptan ve leventleriyle, Karadeniz, Ege Denizi, Akdeniz ve Kızıldeniz’e hakim olup, Hind ve Atlas Okyanuslarında Osmanlı sancağı ve armasını dalgalandırıp temsil ediyorlardı. Osmanlı donanmasının 27 Eylül 1538 tarihinde, müttefik Avrupa devlet ve kavimlerinden meydana gelen Haçlı donanmasına karşı kazandığı Preveze Deniz Zaferi, bugün de Deniz Kuvvetleri Günü olarak kutlanmaktadır.

Maliye: Osmanlı Devletinin gelir ve giderlerine 1838 yılına kadar defterdar, bu tarihten sonra ise maliye nazırı ve teşkilatı bakardı. Defterdar, Divan-ı hümayun yani bakanlar kurulu üyesiydi. Başdefterdar, padişahın malî işlerde vekilidir. Başdefterdarın, şıkk-ı sanî ve şıkk-ı salis olmak üzere iki yardımcısı vardı. Önceleri tek olan defterdar sayısı, devletin genişlemesiyle birlikte arttı.

İslam hukukuna göre alınan vergiler; Uşr (aşar, öşür), haraç ve cizyedir. Halkın öşür dediği uşr, toprak mahsullerinden alınan onda bir nispetindeki zekâttı. Uşr, dört çeşit zekât malından, toprak ürünleri zekâtı ile hayvan zekâtına ve “âşir” denilen zekât memurlarının ithalatçı tüccardan topladığı zekâta denirdi. Emval-i batına denilen diğer zekât mallarının zekâtını, Müslüman zengin bizzat kendisi hesaplar ve emredilen yerlere verirdi. Bu bakımdan uşr ve zekât ibadet olup, diğer vergiler gibi bir vergi değildir.

Haraç; zor ile alınıp da, gayr-i müslim vatandaşlara bırakılan veya sulh (anlaşma) ile alınıp, onların olan topraktan alınan beşte bir, üçte bir veya yarıya kadar olabilen toprak mahsullerinden alınan vergidir. Cizye ise, ehl-i kitap (Hıristiyan ve Yahudi) gayr-i müslim erkeklerden alınırdı.

Örfî vergilere avârız vergileri de denirdi. Bunlar tekâlif-i divaniye ile ihtisap, ağnam, yâva, madenler, otlak ve kışlak resimleridir. Tekâlif-i divaniye, devletin ihtiyaç duyduğu zamanlarda aynî veya para olarak; avârız akçesi, nüzul bedeli, sürsat bedeli, kürekçi bedeli gibi çeşitleri vardı. Mülk olup vergiye tâbi olan toprakların çoğu öşürlü, çok azı haraçlı idi. Memleket topraklarının çoğu mîrî idi. Önceleri kiraya verilen mîrî toprakların çoğu, sonradan vatandaşa satılarak veya vakfedilerek öşürlü hâle gelmiştir. Vakıf topraklarından da uşur alınırdı. Mîrî toprağın kiraları asker ve subayların olurdu. Bunlara dirlik denirdi. Askerin toprağına timar, subayın toprağına zeâmet, general düzeyindeki kişilerin toprağına has denirdi. Bunların yıllık gelirleri ise yaklaşık şöyleydi: Timar, 3000-20.000 akçe arası; zeâmet, 20.000-100.000 akçe arası; has, 100.000 akçeden fazla. Osmanlı parasına akçe denirdi. Osmanlılarda sikke, mangır, metelik, kuruş, pul, para gibi para birimleri kullanılmıştır. Belirli bir miktar para anlamında ise kese tabiri kullanılmıştır. Osmanlı Devletinde gelirler; merkeze gönderilenler, eyaletlerde bırakılan mahallî belde gelirleri olarak sınıflandırılabilir. Olağandışı gelirlerden olan ganîmet de varsa da devamlı değildir. Devlet, aldığı vergilerle; vatandaşın canını, malını, şerefini, hakkını, vicdan hürriyetini, ticaret hürriyetini korumakta, millî savunma ve asâyişi sağlamaktaydı. Pek çok dinî, sosyal, bayındırlık ve eserleri çok iyi işleyen vakıf kurumunca yapılıp, bu hususlarda devlet bütçesine çok büyük katkıda bulunuyorlardı.

İktisadî Hayat, Sanayi ve Ticaret: Bunlar, devlet ve özel sektörce yapılırdı. Genellikle, önemli ve büyük işletmeler devletçe, küçük ve daha çok piyasa ihtiyacı olan işletmeler, özel sektörce yürütülürdü. Devlet sektörü; millî savunma, devlet ve saray ihtiyaçlarını karşılardı. Silah sanayii ve harp malzeme ve levazımatı devletçe yapılırdı. Harp gemileri devlet tersanelerinde yapılmasına rağmen, özel sektörce işletilen tersaneler de vardı. İhracat malları, özel sektörce üretilirdi. Osmanlı silah sanayii çok ileri olmasına rağmen, ihracatı yasaktı. Üstün teknik ve ateş gücü ile kaliteli malzemeden üretilen Osmanlı silahlarına sahip olmak, Avrupalıların meraklarından olup, çeşitli yollardan sağlananlar da, çok fahiş fiyatlarla alınırdı. Ticaret; kara ve deniz yoluyla yapılırdı. Kara ticareti kervan ve kafilelerle, deniz ticareti de ticaret filolarıyla gerçekleştirilirdi. Osmanlı karayolları, dünyanın en bakımlı yolları olup, granit taş döşeliydi. Granit yollar, ordu, kervan ve yayaların geçmesi içindi. Sürüler, granit yolun iki tarafında tesviye edilmiş iki toprak şeritten geçerdi. Tesviye edilmiş toprak yollar da vardı. 19. yüzyıldan itibaren de pek çok demiryolu döşendi. Tüccar, devletin himayesinde olup, serbest, huzur ve emniyet içerisinde hareket ederdi. Türk armatörlere ait ticaret filoları olup, bu armatörlerin gemileri, ticaret hanları ve çok büyük servetleri vardı. Şehirlerde büyük ticaret merkezi mahiyetinde kapalı çarşılar vardı. Bunların en iyi bilineni, halen kullanılan İstanbul kapalı çarşısıdır.

Ticaret hanları, toptancı tüccarın hem yazıhane, hem depo olarak kullandığı iş hanlarıydı. İstanbul, dünyanın en büyük iş ve ticaret merkeziydi. Esnaf loncalar halinde teşkilatlanmıştı. Esnafın iş kolları çok çeşitli olup, kalite ve temizlik esastı. İpek, pamuk, kıl ve yünden çeşitli kumaşlar dokunurdu. Ak alemli, Ankara sofu, Malatya sofu, abâyî, nefs-i halep, muhayyir, seranik, berek, boğası, kutnî, mukaddem, menevşeli, nakışlı, sali, çatma, binişlik, çakşırlık astar, kadife ve ibrişim dokumaları meşhurdu. Şap, demir, kurşun, gümüş madenleri işletilirdi. Osmanlı ihraç malları; ipek, ipekli kumaşlar, yün ve yünlü kumaşlar, pamuk ve pamuklu dokumalar, yapağı, tiftik yünü, mazı, halı, şaptı idi. İhracı yasak olanlar; zahire, bakliyat, at, silah, barut, kurşun, bakır, kükürt, sahtiyan ve gön (deri) olup dışarıya çıkarılmazdı. Çuha, sülyen,zeybak, bakır tel, sarı teneke, üstübec, kâğıt, cam, sırça, boya, iğne, boncuk, makas, ayna, kürk, balık dişi, ithal edilirdi. Osmanlı ticarî işlem yaptığı önemli ticaret ve iskele merkezlerinden, İstanbul, İzmir, Selanik, Avlonya, Draç, Payas, Trablusşam, Sayda, İskenderiye, Basra, Kalas, Kefe, Sinop, Trabzon limanları ile İstanbul, Edirne, Gümülcine, Filibe, Sofya, Üsküp, Manastır, Yanya, Bosna-Saray, Budin, Bursa, Ankara, İzmir, Konya, Diyarbekir, Mardin, Erzurum, Halep, Şam, Kahire, Bağdat ve Musul başlıca ticaret merkezleriydi. Yabancıların haberleşmesini sağlayan sâi enilen posta teşkilatı ve bunların başında sâibaşılık adıyla posta müdürlüğü teşkilatı vardı. İhracat ve ithalat, zamana göre mevcut devletlerle yapılırdı. Bunlar; Ceneviz, Venedik, Dubrovnik, Floransa, Bizans, Milano, Napoli, Katalonya (İspanya), Lehistan (Polonya), Roma, Rusya, İngiltere, Prusya, Avurturya, Almanya, İran ve Mısır Memlûkları idi. Devlet, tüccara ve üreticiye her bakımdan destek olurdu. Osmanlı iktisadî ve ticarî sisteminde faiz yoktu.

Toprak İdaresi: Osmanlılarda beş türlü toprak vardı: 1) Mülk; milletin mülkü olan topraklar olup, pek azı haraçlı, çoğu öşürlü idi. Mülk plan toprak dört türlüydü. Birincisi, köy, şehir içindeki arsalar veya köy yanında olup, yarım dönümü geçmeyen yerlerdir. Bunlar mîrî toprakken devletin izniyle, millete satılmış yerlerdi. İkincisi, devletin izniyle millete satılan mîrî tarla ve çayırlardı. Buraların mahsulünden uşr verilirdi. Üçüncüsü uşrlu, dördüncüsü haraçlı topraklardı. Bu dört çeşit toprağı, sahibi, satabilir, vasiyet edebilir, varislerine miras hukukuna göre taksim olunurdu. Mîrî toprağı kiralayan kimse, her şey ekebilir veya kira ile başkasına ektirebilirdi. Üç sene üst üste boş bırakılan toprak başkasına verilirdi. Kiracı, mîrî toprağa izinsiz ağaç, asma, vb. dikemezdi. İzinsiz bina yapamaz ve mezarlık haline getiremezdi. Kiralayan kişi ölünce, toprağın, varisine verilmesi âdet haline gelmişti. 2) Mîrî topraklar. Ülkenin çoğu böyle olup kiraya verilirdi. Sonraları çoğu, millete satıldı, öşürlü oldu. 3) Vakıf toprakları olup, öşürlü idi. 4) Umuma terk edilen meydanlar, çayır ve benzeri yerlerdir. 5) Beyt-ül-malın (hazinenin) ve hiç kimsenin olmayan dağlar, ormanlar gibi yerler olup, buraları işletip ürün alan Müslüman ahali , öşür verirdi. Öşürlü veya haraçlı toprağın sahibi ölüp, hiç vârisi kalmazsa, bu toprak hazinenin olurdu.

Osmanlılarda fetih veya sulh yoluyla hakim oldukları yeni ülkelerin arazisini tespit etmek için tahrir yapılırdı. Tahrir, nüfus ve arazinin genel olarak deftere kaydedilmesine denirdi. Bir yerin tahriri yapılacağı zaman, ‘muharrir-i memleket’ veya kısaca muharrir denen memur ve yardımcıları görevlendirilirdi. Arazi; padişahlara mahsus hâslar, vezirlere ve sancakbeylerine mahsus hâslar, zeâmet ve timarlar, padişahlara mahsus vakıflar, diğer vakıflar, mülkler olarak çeşitli türlere ayrılırdı. Sonra muharrir, şehir, kasaba ve köyleri birer birer dolaşarak, buralarda oturan vergi mükelleflerini, künyelerini, içlerinde ödemeyecekler varsa, hangi vergilerden ne sebeple muaf tutulduklarını kaydederdi. Ayrıca topraklı ve topraksızları, evlileri, bekârları, ihtiyarları, sakatları, zanaat sahiplerini ve ilmiyeye dahil olanları tespit ederdi. Sonra her köyün merası, kışlağı, yaylağı, korusu, ormanı, çayırı, cins cins gösterilmek şartıyla, buğday, arpa, mısır, nohut, ceviz, üzüm,bal, sebze, meyve, pirinç gibi ürünlerin yılık miktarlarıyla, verilmesi gereken vergi belirlenirdi. Bütün bu bilgilerin toplandığı deftere ‘mufassal’ denirdi. Mufassal defterdeki bilgilere göre; idarî teşkilatla köy isimlerini ve yıllık gelirleri gösteren icmal defterleri çıkarılırdı. Çok ince bilgilere göre tutulan bu defterler, tapu hükmündeydi. Bu tahrirler; günümüzde de, Türkiye ve dışarıda kalan Osmanlı toprakları için değerini korumakta, hudut ve arazi meselelerinin halline yaramaktadır. Osmanlı Devletinin toprak idaresini ve sisteminin uygulamasını, devrin başka bir devletinde görmek mümkün değildir.

Sosyal Hayat: Osmanlılarda sınıfsız toplum hayatı vardı. Köle vardı, fakat Osmanlı ülkesinden alınmazdı. Kölelik devamlı değildi, âzad edilip hürriyete kavuşarak, devlet kademelerinde görev alabilirdi. Kölelikten yetişme veya köle çocuğu pek çok devlet adamı, yüksek memuriyetlerde bulunurdu. Kölelikten yetişme sadrazamlar da vardı. Bunlardan Koca Yusuf Paşa, Yusuf Ziyaeddin Paşa, İbrahim Edhem Paşa, Reşid Mehmet Paşa, Hurşid Ahmed Paşa, Şahin Ali Paşa, Silahtar Süleyman Paşa, Siyavuş Paşa gibi sadrazamlar, kölelikten yetişerek, devlet kademelerinde yükselen şahsiyetlerdir. Köylü hür olup, serflik yoktu. Köylüler ve kasabada oturan halk, üretici durumundaydı. Şehirlerde esnaf, imalatçı, sanatkâr, idareci ve ilmiye teşkilatı mensupları otururlardı. Askerliği Müslüman halk yapardı.Bütün ülke halkı Osmanlılık bilinci taşır, milliyet ayrımı yapılmazdı. Gayrimüslimler askerlik yapmayıp, erkekleri cizye verirlerdi. Müslümanların temsilcisi halifeydi ve 1516 tarihinden itibaren Osmanlı padişahları bu sıfatı da taşımışlardır. Hıristiyanlardan Ortodoks mezhebinin merkezi İstanbul’dadır. Ermeni patrikliği de İstanbul’da olup, merkezleri de Osmanlı hakimiyetindeki Revan (Erivan) idi. Osmanlı topraklarında Katolikler de bulunmakla birlikte, merkezleri Vatikan’dı. Museviliğin doğuş yeri ve merkezi, Osmanlı toprağı idi. Avrupalıların zulmünden kaçan Yahudileri de Osmanlılar himaye ediyordu. Osmanlı vatandaşı olan Müslüman ve gayrimüslim topluluklar (Rum, Ermeni, Yahudi, Gürcü, Sırp, Bulgar, Macar, Rumen, vs.) kendi din ve dillerinde mabed, okul açıp, ibadetlerini yapabilme hürriyetine sahiptiler. Türk olmayan Müslümanlar, devlet kadrosunda ve orduda görev alırdı, fakat gayrimüslimler, Tanzimat’ın ilanına kadar bu hakka sahip değildi. Bu tarihten (1838) sonra, devlet memuru olma ve orduya girme hakkı kazanmışlarsa da, askerlik yapmak istemediklerinden silah altına alınmamışlardır. Serbest meslekle uğraşırlardı. Gayrimüslimler tarafından işlenen hırsızlık, yol kesme, gasp, soygun, adam öldürme, devlet makamına zarar verme, İslam dinine karşı hareketler, devlet tarafından konulan yasaklara uymama, casusluk ve bunlara benzer suçlar devletçe, bunun dışındakiler ise kendi kilise ve havralarında bakılırdı.

Sosyal Müesseseler: Bunlar herkesin faydalanabildiği, çoğu hayır kurumlarıdır. İmaret, kalenderhane, kervansaray, han, tabhane, dârüşşifa denen hastane, kütüphane, çeşme, sebil, köprü ve ayrıca hayır için cami, mescit, mektep, medrese, tekke, zaviye yaptırılarak halk yararına vakfedilmiştir. Bu kurumların ihtiyaçlarının karşılanması, bakımı ve devamı için muazzam geliri olan vakıfları da kurulurdu. İmaret; medrese talebelerine, fakirlere ve her isteyene bedava yiyecek dağıtmak üzere kurulan aşevleriydi. Padişah, sadrazam, vezir, beylerbeyi ve diğer devlet adamları ve eşleri ile hayırsever zenginlerin yaptırdığı pek çok imaret, aslî veya başka gayelerle hâlâ kullanılmaktadır. Kalenderhane; şehirlere gelen yabancıların, seyyahların ücretsiz kalıp yemek yedikleri yerdir. Han ve Kervansaray; yol üzerinde veya kasabalarda yolcuların konakladıkları ve hayvanlarının barındığı binalardır. Yolcular; milliyet, din, dil, inanç ayırımı yapılmaksızın, üç gün ücret ödemeden kalabilirdi. Han ve kervansaraylar, emniyetli ve sağlıklı yerler olup, muhafızı ve reviri vardı. Tabhane; fakirlerin barındığı hayır eseridir. Tabhanelerin yiyeceği, imaretlerden karşılanırdı. Darüşşifa; hastaların tedavi edildiği hastane ve tıp mezunlarının pratik ve tatbikat yaptıkları tıp fakültesi mahiyetindedir. Bu tedavilerin yapıldığı, bulaşıcı hastalıklar, akıl ve kadın hastalıkları için ayrı bölümler vardı. Osmanlı başkentlerinden Bursa, Edirne, İstanbul ve diğer şehirlerde muazzam darüşşifalar yapıldı. Bursa dârüt-tıbbı, Edirne Cüzzamhanesi, Fatih Darüşşifası, Edirne Bîmaristanı, Üsküdar Cüzzamhanesi, Süleymaniye Darüşşifası ve Darüt-tıbbı, Toptaşı Bîmarhanesi, Bezm-i Âlem Valide Sultan Vakıf Gureba Hastanesi, Gülhane Hastanesi, Gümüşsuyu Hastanesi, Zeynepkâmil Hastanesi gibi daha pek çok hastane yapıldı. Kütüphane: Padişah, sadrazam, vezir ve diğer devlet adamları, onbinlerce kıymetli ve nadide eserin toplandığı kütüphaneler yaptırdılar Külliyeler içinde, Fatih, Süleymaniye, Selimiye, Topkapı Sarayında Üçüncü Ahmed, Ayasofya, Nur-u Osmaniye, Köprülü, Mahmutpaşa, Bayezid, Şemsi Paşa, Ragıp Paşa, Hüsrev Paşa, Âtıf Efendi kütüphaneleri meşhurlarındandır.

Eğitim ve Öğretim: Her seviyede eğitim ve öğretim yapılırdı. Sıbyan mekteplerinden üniversite mahiyetindeki dârülfünun ve medrese ile medrese-i mütehassısîn denilen ihtisas kurumlarına kadar teşkilatlıydı. Devletin bütün memlekete şamil eğitim ve öğretim kurumlarının yanısıra, gayrimüslim ve bazı yabancıların da okulları vardı. Rum, Ermeni, Yahudi, Fransız, İtalyan, Avusturyalı, Amerikan, Ortodoks, Gregoryen, Katolik, Süryani, Musevî gibi azınlıkların, çeşitli dil, din ve yabancıların, başta İstanbul olmak üzere Selanik, İzmir ve diğer merkezlerde okulları vardı. Okulların kitap ve araç-gereçleri ülke içinde hazırlanıp imal edildiği gibi, dışarıdan getirilip tercüme de edilirdi. Eğitim ve öğretim her devirde yaygın olmakla birlikte, II. Abdülhamid Han (1876-1909) zamanında daha artıp, mükemmelleşti. Ülkenin her köşesine aynı şekil ve değerde liseler yaptırdı. Bunların bazıları hâlâ sağlam olup, eğitim-öğretim seviyesi bakımından Türkiye’nin en tanınan liselerindendir.

Edebiyat: Yedi yüz yıla yakın ayakta kalan ve uzun süre dünyanın en büyük devleti olan Osmanlı Devleti; pek çok şâir ve edebiyatçı yetiştirdi. Dünyanın en verimli lisanlarından olan Osmanlıca yazı ve dilini geliştirdi. Yazma ve basma, pek çoğu Türkiye kütüphane ve arşivlerinde olmak üzere, dünyanın her tarafında pek çok Osmanlıca eser vardır.

Güzel Sanatlar: Mîmarî, çinicilik, minyatür, hat gibi sahalarda muhteşem ve nadide eserler verildi. Mimarlık sahasında, kendine has, estetik açıdan mükemmel sanat eserleri yapıldı. Bunu sivil, askerî, dinî, mülkî, adlî, sosyal ve kültürel eserlerde en güzel şekilde, başta İstanbul olmak üzere, ülkenin her yanında görmek mümkündür.

Ahlâk: Ülkede herkes ahlâk kurallarına ve örfe uymak zorundaydı. Vatanseverlik, Osmanlılık şuuru, vakar, büyüğe hürmet, küçüğe şefkat, vefa ve sadakat, hayırseverlik, cömertlik, merhamet ve müsamaha (hoşgörü), tevekkül, namus, temizlik, hayvan ve bitki sevgisi gibi ahlâk ölçülerine uyulurdu. Bu sayede uzun bir emniyet ve huzur dönemi yaşandı. Bu ahlâkı gören, devrin sefir (elçi) ve seyyahları, yazdıkları kitaplarda bundan gıpta ile söz etmekte ve okuyanları imrendirmektedirler. Edmondo de Amicis, Constantinople (İstanbul) 1883 adlı eserinde şöyle yazmaktadır: “Paşasından sokak satıcısına kadar, istisnasız her Türk’te vakar, ağırbaşlılık ve asillik ihtişamı vardır. Hepsi derece farkları ile, aynı terbiyeyle yetiştirilmişlerdir. Kıyafetleri farklı olmasa, İstanbul’da bir başka tabakanın olduğu belli değildir… İstanbul’un Türk halkı, Avrupa’nın en kibar ve nâzik toplumudur. En ıssız sokaklarda bile bir yabancı için, küçük bir hakarete uğrama tehlikesi yoktur… Fuhuşla ilgili en küçük bir tezahüre tanık olmak imkân dışıdır. Sokaklarda bir yerde birikmek, yolu tıkamak, yüksek sesle konuşmak, çarşıda bir dükkânı lüzumundan fazla meşgul etmek, ayıp sayılır.”

Yorum Yapın

Older Posts »