Archive for oğuzlar

Hazarların Müslümanlığı

İslam orduları hemen bütün cephelerde başarılı neticeler alarak ülkeler feth ederken Hazarlar ile girişilen savaşlarda aynı neticeler alınamamıştır. Gerçi Arap orduları bazı seferlerde galip geldiler ise de toprak kazanamadılar. Halife Ömer zamanında başlayıp Harun el-Reşid devrine kadar fasılalarla devam eden Arap-Hazar mücadelelerinde her iki taraf da ezici bir üstünlük sağlayamamıştır.

Hazarlar arasında Müslümanlığın yayılması bu karşılıklı savaşların sona ermesinden sonra başlayan sulh devresinde ve bilhassa ticari münasebetlerin gelişmesinden sonra gerçekleşmiştir. Mervan b. Muhammed’in (737) yılında Hazar başkenti İtil’i zaptıyla neticelenen seferinin sonunda, Hazar hakanının Müslümanlığı kabul etmesi şartıyla ülkeyi terk edeceğini bildirmesi üzerine hakan çaresiz bu teklifi kabul etmek zorunda kalmıştır. Ancak Mervan çekildikten sonra hakan sözde kabul ettiği Müslümanlığı terk etmiş olmalıdır. Çünkü IX. asrın ilk yıllarında hakan ve ailesi Museviliği kabul etmişlerdir. (Sktğimin Salakları )

Bununla beraber yapılan anlaşmanın bir şartına göre Mervan, Nuh b. Sabit el-Esedî ile Abdurrahman el-Hulânî adında iki fakihi Hazarlara İslam dinini öğretmeye memur ederek İtil’i bıraktı. Bu iki fakih az da olsa Hazarlar arasında Müslümanlığın yayılmasına hizmet etmişlerdir.

X. asrın ilk yıllarında (903) eserini yazmış olan İbn Rusteh, Hazar başkenti İtil’de çok sayıda Müslüman, mescid, imam ve müezzinler bulunduğunu belirtmektedir. İbn Fadlan ise bu bilgilere ilâve olarak hakanın Müslümanları himâye ettiğini ve onların işlerini takip etmek için hususî memurlar tâyin ettiğini bildirmektedir. Hakan ve devlet erkânının Musevi olmalarına rağmen diğer din mensuplarına da müsamahalı davranmaları neticesinde, X. asrın ikinci yarısında Hazar başkentinde 30 câmi ve 10.000 kadar Müslümanın bulunduğu, onların davalarına iki Kadı’nın baktığı devrin kaynaklarınca ifade edilmektedir. Fakat aynı yıllarda kuzeyden gelen Rusların devamlı saldırıları Hazar Devleti’nin zayıflamasına ve daha sonra da yıkılmasına sebep olmuştur. Rus idâresine girmeği kabul etmeyen Müslümanlar diğer İslam ülkelerine göç etmişlerdir.

Türklerden İslâmiyeti kabul eden ikinci büyük grup ise Karahanlılardır.
Karahanlıların sonra üçüncü Müslüman Türk devleti, başşehri Gazne olan Gazneliler Devleti’dir. Bu devlet Sâmânîlerin kumandanlarından Alp-Tegin tarafından 963 yılında kurulmuştur.

X. asrın başlarında Oğuzların elinde bulunan Yenikent, Huvâre ve Cend gibi şehirlerde ve ayrıca Kârlukların idaresinde bulunan bazı şehirlerde Müslüman kolonileri bulunuyordu. Bu koloniler bulundukları bölgelerdeki Türkler ile iyi münasebetler kurmuşlardı. Oğuzlar, medenî seviyesi yüksek olan bu Müslümanlardan İslam dininin esaslarını öğreniyorlardı. Diğer taraftan Mâveraünnehr ve Harezm’den büyük ticari kervanların en uzak ülkelere seyâhat edebilmesi için bir Türk ile dostluk kurması gerekiyordu.

Yorum Yapın

Türk Boyları ve göçler " Bozkırın Uyanışı "

Göçebe toplumlarda hayatın ilk ve tek kaynaığıydı bozkır; oynak ve belirsiz, bazen bereket bazen afet saçan bir doğa… Her on yılda bir su kaynakları kuruyan, otlakları yok olan, hayvanları ölen, kıtlığın, kuraklığın pençesinde kıvranan göçebeler için bereketli bölgelere göç etmek, işlenmiş topraklara, zengin yerlere akınlar düzenlemek,büyük imparatorluklar kurarak zenginlik ve refaha hükmetmek bu doğanın kanunuydu. Bozkır kavimlerinden biriydi Türkler ve bozkırın uyanışı onlarla başladı. Üç bin yıl önce meçhullüğün karanlığını yırtarak ansızın ortaya çıktılar ve asırlar süren göçler ,savaşlar, zaferler ve felaketlerle örülü, şiddet ve kan kokan, vahşi ve eşsiz bir serüvene atıldılar.

En eski göçler

İlk göçler bazen kesintiye uğrasa da yüzlerce yıl devam etti. İÖ 1700’lü yıllarda Sayan Dağları’nın güney batısından Altay ve Tanrı Dağları ‘na doğru bir göç oldu. Kuzey Çin ve bugünkü Moğolistan’daki Türklerin varlığı ise daha gerilere,Neolitik Çağ’a kadar gider. Yakutlar Sibirya’nın doğusuna yöneldi, Çuvaşlar da Ural Dağları’nın güneyine doğru çekildi. Bir başka Türk grubu İÖ 1000-800 yıllarında Çin’in kuzeyindeki Ordos ve Kansu bozkırlarına yerleşti. Bunlardan ayrılan bir grup Baykal Gölü civarına göç etti. İÖ 1000’li yıllarda Altaylar ve Sayanbölgesini terk eden bir başka grup bugünkü Kazakistan bozkırlarına girip Maveraünnehir ve Kuzey Hindistan’a ulaştı.

Oğuzlar

Çin’de Sarı Nehir önünden başlayıp Manş kıyılarına uzanan Hun hareketi gibi Oğuzlarınki de en büyük ve sonuçları itibarıyle en önemli göç hareketlerinin başında gelir. Oğuzların 8.yüzyılda başlayan ve üçyüzyıl süren yürüyüşü önce Orhun bölgesinden Seyhun Nehri kenarlarına ve sonra Maveraünnehir üzerinden İran’a ve Anadolu’ya ulaştı.

Ogurlar

Oğuzların bir kolu olan Ogurlar, 5. yüzyılda Güneybatı Sibirya’dan Güney Rusya’ya göç etti. Uzlar ise 9. yüzyılda Hazar’ın kuzeyinden Doğu Avrupa ve Balkanlar’a yöneldi.

Hunlar

Hunların bir bölümü batıya, Aral Gölü havzasına, bir bölümü de Hazar’ın kuzeyine göç etti. Asya’nın kuzeyindeki Hun bölgelerinin 150’li yıllarda Sien-piler tarafından işgali üzerine Güney Kazakistan ve Başkırt bölgesine doğru yeni bir Hun göçü gerçekleşti.

Akhunlar

Altay bölgesinden ayrılan Akhunlar(Eftalit)5. yüzyıldan itibaren Maveraünnehir, Afganistan ve Kuzey Hindistan’a yerleşti.

Avrupa Hunları

Hazar’ın kuzeyinde bulunan Batı Hunların 350’yi izleyen yıllarda Orta Avrupa’ya doğru ilerlerken, bunlardan ayrılan bir grup da Kafkasyadan Anadolu’ya ve oradan da Kudis’e inip geri döndü.

Avarlar

Göktürklerin baskısı ile batıya yönelen Avarlar, diğer Türk boylarıyla da kaynaşarak Azak kıyılarından geçti ve Aşağı Tuna’ya kadar ilerledi.

Bulgarlar

Kafkasya’nın kuzeyinde bulunan Ogur Bulgarlarından Otuz-Ogurlar, Büyük Bulgar Devleti’nin yıkılmasından sonra kuzeye göçtü. On-Ogur Bulgarları ise Kafkasya’da kaldı.Bir başka Bulgar kolu da Balkanlara geçerek buraya yerleşti.

Macarlar

Macarlar,bazı Türk boylarıyla birlikte Orta Avrupa’ya göç etti. Macaristan’a verilen “Hungary” isminin, onları teşkilatlandıran On-Ogurlardan geldiği söylenir.

Uygurlar

Orhun-Selenga boylarında oturan Uygur oymakları, 8 .yüzyılın ortalarında Göktürk İmparatorluğu’nun yerini alarak iç Asya’ya doğru yayılmaya başladı. İmparatorluk 840 yılında yıkılınca Tarım’ın kuzeyindeki vahalara dağıldılar. Sarı Uygur adıyla tanınan bir başka Uygur topluluğu ise Çin’in içlerinde Batı Kansu’ya yerleşti.

Peçenekler ve Kıpçaklar

Peçenekler,Hazarların ve Oğuzların baskısıyla Azak Denizi’nin kuzeyine çekildi. Tuna’yı 1036’da aşıp İstanbul önlerine kadar ilerlediler. Bir başka Türk boyu Kıpçaklar ise Oğuzları da önüne katarak 11. yüzyıln ortalarında Avrupa’ya doğru göç etmeye başladı.

Yorum Yapın

Hun – Oğuz Destanı

Oğuz Kağan destanı M.Ö. 209-174 tarihleri arasında hükümdarlık yapmış olan Hun hükümdarı Mete’nin hayatı etrafında şekillenmiştir. Bütün Türk destanlarında olduğu gibi bu destanın da ilk şekli günümüze ulaşmamıştır.

Bugün, elimizde Oğuz destanının üç varyantı bulunmaktadır.

XIII ile XVI yüzyıllar arasında Uygur harfleriyle yazılmış ve islâmiyetten önceki inancı yansıtan varyantın ilk örneği temsil ettiği kabul edilebilir.

XIV. yüzyıl başında yazıldığı bilinen Reşîdeddîn’in Câmi üt-Tevârih adlı eserinde yer alan Farsça Oğuz Kağan Destanı İslâmi varyantların ilkini temsil etmektedir.

Oğuz Kağan Destanının üçüncü varyantı ise XVII. yüzyılda Ebü’l-Gazî Bahadır Han tarafından Türkmenler arasındaki sözlü rivayetlerden ve önceki yazmalardan faydalanarak yazılmıştır.

Oğuz Kağan Destanının İslâmiyet Öncesi Rivayeti Ay Kağan’ın yüzü gök , ağzı ateş, gözleri elâ ,saçları ve kaşları kara perilerden daha güzel bir oğlu oldu. Bu çocuk annesinden ilk sütü emdikten sonra konuştu ve çiğ et ,çorba ve şarap istedi. Kırk gün sonra büyüdü ve yürüdü.

Ayakları öküz ayağı , beli kurt beli, omuzları samur omzu, göğsü ayı göğsü gibiydi. Vücudu baştan aşağı tüylüydü. At sürüleri güder ve avlanırdı. Oğuz’un yaşadığı yerde çok büyük bir orman vardı. Bu ormanda çok büyük ve güçlü bir gergedan yaşıyordu. Bir canavar gibi olan bu gergedan at sürülerini ve insanları yiyordu. Oğuz cesur bir adamdı.

Günlerden bir gün bu gergedanı avlamağa karar verdi. Kargı, yay, ok, kılıç ve kalkanını aldı ve ormana gitti. Bir geyik avladı ve onu söğüt dalı ile ağaca bağladı ve gitti. Tan ağarırken geldiğinde gergedanın geyiği almış olduğunu gördü. Daha sonra Oğuz, avladığı bir ayıyı altın kuşağı ile ağaca bağladı ve gitti. Tan ağarırken geldiğinde gergedanın ayıyı da aldığını gördü. Bu sefer kendisi ağacın altında bekledi. Gergedan geldi ve başı ile Oğuz’un kalkanına vurdu. Oğuz kargı ile gergedanı öldürdü. Kılıcı ile başını kesti. Gergedanın barsaklarını yiyen ala doğanı da oku ile öldürdü ve başını kesti.

Günlerden bir gün Oğuz Kağan Tanrıya yalvarırken karanlık bastı. Gökten bir gök ışık indi. Güneşten ve aydan daha parlaktı. Bu ışığın içinde alnında kutup yıldızı gibi parlak bir ben bulunan çok güzel bir kız duruyordu. Bu kız gülünce gök tanrı da gülüyor, kız ağlayınca gök tanrı da ağlıyordu. Oğuz bu kızı sevdi ve bu kızla evlendi.

Günler ve gecelerden sonra bu kız üç oğlan çocuk doğurdu. Çocuklara Gün, Ay ve Yıldız isimlerini verdiler.

Oğuz ormanda ava çıktığı günlerden birinde göl ortasında bir ağaç gördü. Ağacın kovuğunda gözü gökten daha gök, saçı ırmak gibi dalgalı, inci gibi dişli bir kız oturuyordu. Yeryüzü halkı bu kızın güzelliğini görse dayanamaz ölüyoruz derlerdi. Oğuz bu kızı sevdi ve onunla evlendi. Günlerden gecelerden sonra Oğuz’un bu kızdan da üç oğlu oldu. Bu çocuklara Gök, Dağ ve Deniz isimlerini koydular.

Oğuz Kağan büyük bir toy(şenlik) verdi. Kırk masa ve kırk sıra yaptırdı. Çeşit çeşit yemekler,şaraplar, tatlılar, kımızlar yediler ve içtiler. Toydan sonra Beylere ve halka Oğuz Kağan şunları söyledi:

Ben sizlere kağan oldum
Alalım yay ile kalkan
Nişan olsun bize buyan
Bozkurt olsun bize uran
Av yerinde yürüsün kulan
Daha deniz, daha müren
Güneş bayrak gök kurıkan
Oğuz Kağan bu toydan sonra dünyanın dört bir tarafına elçilerle şu mektubu gönderdi:” Ben Uygurların kağanıyım ve yeryüzünün dört köşesinin kağanı olmam gerekir. Sizden itaat dilerim. Kim benim emirlerime baş eğerse, hediyelerini kabul eder ve onu dost edinirim. Kim baş eğmezse, gazaba gelirim. Onu düşman sayarım. Onunla savaşır ve yok ettiririm”.

Yine o zamanlarda sağ yanda bulunan Altun Kağan, Oğuz Kağan’a pek çok altın gümüş ve değerli taşlar hediye etti ve ona itaat ederek dostluk kurdu. Oğuz Kağanın sol yanında ise askerleri ve şehirleri çok olan Urum Kağan vardı. Urum Kağan Oğuz Kağanı dinlemezdi. Oğuz Kağan’ın isteklerini gene kabul etmedi. Oğuz Kağan gazaba geldi, bayrağını açtı ve askerleriyle birlikte Urum Kağana doğru yürüdü. Kırk gün sonra Buz Dağın eteklerine geldi. Çadırını kurdurdu ve sessizce uyudu. Tan ağarınca Oğuz Kağanın çadırına güneş gibi bir ışık girdi .O ışıktan gök tüylü gök yeleli büyük bir erkek kurt çıktı. Kurt: ” Ey Oğuz, sen Urum üzerine yürümek istiyorsun; Ey Oğuz ben senin önünde yürüyeceğim.”dedi. Bunun üzerine Oğuz çadırını toplattırdı ve ordusuyla birlikte kurdu izlediler. Gök tüylü gök yeleli büyük erkek kurt itil Müren denizi yakınındaki Kara dağın eteğinde durdu.

Urum Hanın ordusu ile Oğuz Kağanın ordusu arasında büyük savaş oldu. Oğuz Kağan savaşı kazandı, Urum Hanın hanlığını ve halkını aldı. Oğuz Kağan ve askerleri Gök tüylü ve gök yeleli kurdu izleyerek itil ırmağına geldiler. Oğuz Kağan’ın beylerinden Uluğ Ordu bey itil ırmağını geçmek için ağaçlardan sal yaptı ve böylece karşıya geçtiler. Oğuz’un bu buluş hoşuna gittiği için bu Uluğ Ordu Bey’e “Kıpçak” adını verdi.

Gök tüylü gök yeleli kurdu izleyerek yeniden yola devam ettiler. Oğuz Kağan’ın çok sevdiği alaca atı Buz Dağa kaçtı. Oğuz Kağanın çok üzüldüğünü gören kahraman beylerinden biri Buz Dağa çıktı ve dokuz gün sonra alaca atı bularak geri döndü. Oğuz Kağan atını ve karlarla örtünmüş kahraman beyi görünce çok sevindi. Atını getiren bu beye: ” Sen buradaki beylere baş ol. Senin adın ebediyen Karluk olsun.” dedi. Bir süre ilerledikten sonra gök tüylü ve gök yeleli erkek kurt durdu. Çürçet yurdu adı verilen bu yerde Çürçetlerin kağanı ve halkı Oğuz Kağana boyun eğmeyince büyük savaş oldu. Oğuz Kağan, Çürçet Kağını yendi ve halkını kendisine bağladı.

Oğuz Kağan, ordusunun önünde yürüyen bu gök tüylü gök yeleli erkek kurdla Hint, Tangut, Suriye, güneyde Barkan gibi pek çok yeri savaşarak kazandı ve yurduna kattı. Düşmanları üzüldü, dostları sevindi. Pek çok ganimet ve atla evine döndü.

Günlerden bir gün Oğuz Kağanın tecrübeli bilge veziri Uluğ Bey rüyasında bir altın yay ve üç gümüş ok gördü. Altın yay gün doğusundan gün batısına kadar uzanıyordu. Üç gümüş ok da kuzeye doğru gidiyordu. Oğuz Kağan bu rüyayı dinleyince yurdunu oğulları arasında paylaştırdı.

Yorum Yapın

ARSLAN BEY

Anadolu’da Selçuklu Sultanlığı’nı kuran Oğuz Türkmenleridir. Bu gün Anadolu’yu dolduran Türklerin ataları da Oğuzlardır. Oğuzlar X. yüzyılda Müslümanlığı kabul edince, Türkmen adı ile anıldılar.

Oğuzların ana yurdu, ormanlarla kaplı olan Tanrı Dağı’dır. Oğuzlar bu dağa “Gökmen Adağı” derlerdi. Atalarımız Orta Asya’da bulunan bu ilk Türk yurduna (Ortaçağ), doğusuna (Hatay), batı illerine de (Horasan) adını vermişlerdi. Oğuzlar, Ortaç Elinde 34 boy olarak yaşamakta idiler. Sağ tarafa düşen on iki kabileye (Bozoklar), sol taraftaki on iki kabileye (Üçoklar) denilmekteydi. Bozoklar, Oğuz Atanın (Günhan), (Ayhan), (Yıldızhan) adı oğullarından türediler. Üçoklar ise Oğuz Atanın (Gökhan), (Dağhan), (Denizhan) oğullarından çoğaldılar.

Oğuzların Üçok’larından (Kınık) boyu başbuğlarından Selçuk, XI. yüzyılda Büyük Selçuklu İmparatorluğunu kurmaya muvaffak oldu. Selçuk’un babası Dakak, Uygur Türkleri ülkesinde yaşamakta idi. Ölümünden sonra oğlu Selçuk, Uygur Hükümdarı Beyğu Han’ın hizmetine girerek subaşılık rütbesine kadar yükseldi. Fakat Han’ın karısı, Selçuk’u öldürtmek istediğinden, o maiyetindeki Oğuzlarla beraber Seyhun Nehri kenarında bulunan Cent şehrine gelerek yerleşti.

Selçuk, civarındaki kavimlerle muharebeye girişerek az zamanda bir şöhret kazandı. Cesur olduğu kadar kuvvetli bir ahlaka da sahipti. Onda devlet kuruculuğu vasfı da bulunduğundan kısa bir zamanda Horasan Elleri Türkmenleri, Selçuk’un etrafında toplandılar. Selçuk’un han seçilmesi hakkında şu tarihî rivayet vardır:

Günlerden bir gün, Oğuz Beyleri, okdanlıklarından birer ok çıkartıp bir yere toplandılar. Bir çocuğun gözlerini bağlayarak bu oklardan bir tanesini ona çektirdiler. Bu ok, başbuğlardan Selçuk’a aitti. Selçuk’u han seçtiler. Onu Oğuz töresince bir ak keçeye oturtup dokuz defa havaya kaldırıp ordugahta dolaştırdılar. Sonra, önünde diz çöküp bakır kaplarla kımız içtiler. Bütün Başbuğlar:

“Selçuk, devletin kutlu olsun! Seni han tanıdır.” Diye and içtiler.

Ozanlar kopuzlarıyla Oğuzname’den parçalar okudular. İşte bu suretle Selçuk, Selçuklu Devletini kurmuş oldu.

Selçuk’un (Arslan, Mikail, Musa, Yunus) adında dört oğlu vardı. Selçuk bu oğullarından en fazla Mikail’i seviyordu. Mikail bir kale muhasarasında şehit düştü. Bundan sonra Selçuk’un Mikail’in oğulları olan (Çakır) ile (Tuğrul)’a karşı sevgisi fazlalaştır. Fakat oğullarından en ulusu Arslan Bey’di.

O sıralarda Samanoğulları hükümdarı, Selçuk’tan yardım istedi. Selçuk da oğlu Arslan Bey’i bir kuvvetin başında bunlara gönderdi. Arslan Bey, çok cesur ve yiğit bir kumandandı. Yaptığı savaşlarda büyük muvaffakiyetler gösterdi. Maveraünnehir’in asayişini bozan kavimleri birer ikişer mağlup ederek sindirdi.

Bir müddet sonra Selçuk Han, 1030 tarihinde yüz yedi yaşında olduğu halde vefat etti.

Artık devletin idaresi Arslan Bey’e kalmıştı. Fakat Arslan Bey’in kuvvetlerinden, o devirde devlet kurmuş olan Samanoğulları, Karahanlılar ve bilhassa Gazneliler korkmaya başladılar.

Gazneli Mahmut, kendi devletine bir tehlike olarak gördüğü Arslan Bey’le dostluk içinde geçinmenin çarelerini aramaya başladı.

Bir gün Gazneli Mahmut, Arslan Bey’e bir elçi gönderdi. Arslan Bey de bu elçiye lazım gelen saygıyı gösterdi. Elçi, Arslan Bey’e, Gazneli Mahmut’un selamını söyledikten sonra şunlara tebliğ etti:

Gazne Sultanı diyorlar ki, biz daima Hindistan’a doğru sefer ediyoruz. Bize birçok Müslüman devletler yardım etmek dileğinde bulunuyorlar. Hayret ettiğim şudur ki, hiçbir gün Selçuk Oğullarından bir bölük olsun bizimle birlikte cenge iştirak etmiyor. Eğer sizler de Hindistan seferlerine iştirak etme arzusu gösterirseniz, Gazne’ye gelip benimle görüşürsünüz!.

Arslan Bey elçiye şu sözü verdi:

Eğer sultanınız, biz Selçuk Oğullarından faydalanmak arzu ediyorlarsa, biz kavgadan hiçbir zaman kaçmayız. Derhal Hint seferlerine iştirak ederiz. Bu hususu görüşmek üzere Gazne’ye geleceğim!

Hakikaten, bir müddet sonra, Arslan Bey, yavuz delikanlılardan oluşmuş ve her türlü teçhizatı tamamlanmış olan 10.000 kişilik Türkmen alayı ile Horasan’dan kalkıp bu günkü Kabil şehri civarında bulunan Gazne şehrine gitti. Gazneli Mahmut bu büyük kuvvetin başkentine yaklaştığını duyunca korktu. Bu kuvvetler, Gazne civarında ordugah kurup konakladılar. Bundan telaşa düşen Gazneli Mahmut Arslan Bey’e hemen bir adamı ile şöyle bir haber gönderdi:

Hind’e henüz bir seferimiz yoktur. Kuvvetlerinizi geri çekiniz Yalnız kumandanlarınızı sarayımda misafir edeceğim.

Arslan Bey, Sultanın bu arzusunu kabul ederek kuvvetlerini geri çekip yalnız 300 yiğitle Gazne şehrine girdi. Küheylan atlar üzerinde birbirinden güzel bu yiğit delikanlıların Gazne sokaklarından geçişi büyük heyecan uyandırdı. Oğuzlar simaca pek güzel insanlardı. Beyaz tenli, al yanaklı ve kumral saçlı, iri vücutlu idiler. Oğuzlar, Türk kavimleri içinde en cesurları ve en zekileriydi. Oğuzların güzelliği dillere destan, hele ahlakları bütün Asya kavimlerince hürmete şayandı.

Arslan Bey, yanında oğlu Kutulmuş olduğu halde Gazne Sultanı’nın muhteşem sarayına gitti. Saray ağaları, Arslan’ı karşılayarak Sultan Mahmut’un huzuruna çıkardılar.

Bu saray o devirde, dünyanın en zengin saraylarından biriydi. Gazneli Mahmut, sarayında devrinin en yüksek alim ve sanatkarlarını toplamış, meşhur Şair Firdevsî bile Gazne sarayında Şehname’sini yazıp bitirmişti. Sultan Mahmut, altın bir taht üzerinde oturmuş, vezirleri de sağında ve solunda el pençe divan durmakta idiler.

Arslan Bey, salona girince gayet terbiyeli bir tavırla ilerleyerek eğilip yeri öptü. Arslan’ın bu terbiyeli hali Sultan Mahmut’un çok hoşuna gitti. Bunun üzerine Arslan Bey’e ikramlarda bulundu. Kendi tahtının yanına altından bir kürsü konulmasını emretti. Derhal sultanın yanına alın kürsü konuldu. Gazneli Mahmut, misafirini yanına oturttu. Bir müddet Arslan’la görüştükten sonra dernek kurulmasını emretti. Birçok vezirler ve ağalar yerlerine oturarak, divan toplantısı yapıldı. Gazneli Mahmut, Arslan Bey’in de bu dernekte bulunmasından dolayı hoşlandı. Biraz sonra Gazneli Mahmut, seçkin misafirine dönerek dedi ki:

Eğer ihtiyacımız olursa bize ne kadar askerle yardım edebilirsiniz?
Arslan Bey, yanında bulunan okdanlıktan bir ok çıkartıp Sultana gösterdikten sonra:
Her zaman bu oku oymağıma gönderirseniz size derhal 10,000 sipahi gönderebilirim! diye cevap verdi.
Bu vaadden son derece bahtiyarlık duyan Sultan:
Tekrar asker istersem?
Diye sordu. Arslan ikinci bir ok çıkardı:
Bu ok da 10,000 askere muadildir.
Sultan Mahmut hayretle:
Daha istersem? diye sordu.
Arslan Bey, bir üçüncü ok çıkardı:
Bu da 10,000 askere işarettir.
Sultan Mahmut’un gözleri açıldı ve divanda bulunanlar hayretlerini gizleyemediler. Sultan Mahmut misafirini sonuna kadar yoklamak kararında idi:

Bu askerler kafi gelmezse?
O zaman Arslan Bey, omuzunda asılı olan yayı çıkararak vakur bir sesle:
Ne zaman bu yayı oymağımıza gönderirseniz, dedi; derhal 30,000 asker emrinize gelir!
Bu sözleri duyan Sultan’ın tavrı derhal değişti. İçine bir korku ile beraber bir de kin düştü. Dernekte bulunanların da tavırları değişti. Sevgi ile başlayan bu görüşme bir kinle sona erdi. Biraz sonra Arslan Bey oğlu Kutulmuş’u alarak sultanın huzurundan ayrıldı. Gazneli Mahmut, vezirlerine döndü:

Bir adam ki üç ok ve bir yayla 60,000 kişiyi silah erzak ve mühimmatı ile toplayabiliyor; onu küçümsememek lazımdır.

Vezirler hep bir ağızdan cevap verdiler:
Bu adam, devletimiz için büyük tehlikedir.
Bunun üzerine Gazneli Mahmut, Arslan Bey hakkında kötü şeyler düşünmeye başladı:
Mademki Arslan elimize düşmüştür; onu sağ bırakmayalım.
Sultanın fikri vezirler tarafından hemen benimsendi. İçlerinden biri:
Arslan ve kumandanlarını bir nehre atıp boğalım! diye bir teklifte bulundu.
Önce Gazneli Mahmut, kendisine misafir gelen bir adamın boğulmasına rıza göstermedi; fakat:

Arslan’ı yakalayıp, Hint hududundaki “Kalincer” kalesine hapsedebiliriz dedi ve gerekli emri verdi. Zavallı Arslan Bey, misafir kaldığı bu sarayın altın yaldızlı bir odasında oğlu ile beraber uykuda bulunuyordu. Sabaha karşı birden bire odasının içine ellerinde kılıçlarıyla on tane saray muhafızı girerek uykuda bulunan Arslan ve oğlunun üzerine saldırdılar. İkisini de kıskıvrak bağladılar.

Arslan Bey, ne olduğunu ve neye uğradığını bilemedi. Tanrı misafiri bulunduğu bu sarayda bir hıyanete kurban gittiğini anladıysa da iş işten geçmiş bulunuyordu. Gazneli muhafızlar, onu, elleri bağlı olduğu halde, Hint hududundaki bir dağ üzerinde bulunan kalın duvarlı Kalincer kalesinin karanlık bir odasına hapsettiler.

Selçuk’un büyük oğlu Arslan Bey, Gazneli Mahmut’un hilesinin kurbanı olarak bu karanlık taş odada ömrünü tamamladı.

Fakat Türkler, Gaznelilerden bunun intikamını almaya ant içtiler. Nihayet Selçuk’un torunlarından Çakır ile Tuğrul beyler, Gazneli Mahmut’un oğlu Mesud’u “Dandanakan” sahrasında mağlup ederek, Gazneli Devletini tarihten sildiler. Gazneli Mahmut, Arslan’ın oğlu Kutulmuş’u serbest bırakmıştı. Kutulmuş’u da saltanat kavgası yüzünden Alpaslan öldürttü. Fakat Kutulmuş’un oğlu Süleyman, Anadolu Selçuklu Devletini kurmaya muvaffak olarak Oğuz Türkmenlerinin Anadolu’da ebediyen yaşamalarını sağlamış oldu.

Yorum Yapın

Kırım’da Türk izleri

Kırım; 18 Mayıs 1944’te Stalin’in emri ile bir gecede evlerinden alınarak sürgüne gönderilen kardeşlerimin ülkesi. Öğrencilik yıllarımda gıyabında cenaze namazını kıldığımız büyük dava adamı Mustafa Cemiloğlu’nun yurdu.

Kırım’da Türk izleri

Tarih boyunca Türklerin anayurdu olmuş bu güzel ülkeyi görmek için 2 Eylül 2006’da başkent Akmescit’e doğru yola çıktım. Kırım’daki Türk izlerini anlatmadan önce bölgenin tarihi sürecine bakmakta yarar var.

Kırım önceleri Deşti Kıpçak diye anılan ancak daha sonra büyük Tataristan denilen bölgenin bir parçasıdır. Karadeniz kıyılarından başlayan bu topraklar kuzeyde Rusya, doğuda Orta Asya bozkırlarına ve batıda Macaristan içlerine kadar uzanan çok geniş bir alanı kaplar. Bölge Orta Asya’nın yerinde duramayan kavmi Türklerin 4. yüzyıldan itibaren batıya geliştirdiği akınların ilk durağıdır.

Sırasıyla Hunlar, Avarlar, Hazarlar, Bulgarlar, Macarlar, Peçenekler, Oğuzlar, Kıpçaklar ve son olarak da Tatarlar bölgenin sahibi oldular.
Kısa süreli hâkimiyetler hariç 13. yy başlarına kadar bölgeye Kıpçak Türkleri hâkim idi. 1224’te Moğol İmparatoru Cengiz Han Kıpçak Türk Hanlığına son verdi. Dağılan Kıpçakların bir kısmı Macaristan bölgesine gitti ancak bunların akıbetlerini bilen olmadı. Kuzeye doğru gidenler ise Volga Bulgarları ile karışarak bu günkü Kazan Türklerinin atalarını oluşturdular.

Tarihçilere göre Moğollarla Türkler beraber yaşamış akraba kavimlerdi. Moğol İmparatorluğunu Moğollar ve Türkler oluşturuyordu. Cengiz Han’ın harbe giden ordularında Türklerin Moğollara oranı 7 kat fazla idi. İmparatorluğun batı bölgesinin halkı tamamen Türk idi. Kısaca bunlar Tatar Türkleri idi. Cengiz Hanın torunu Batu Han Kıpçaklardan sonra Altın Ordu Devletini kurdu ve bölge artık Büyük Tataristan olarak anılmaya başlandı.
Altın Ordu uzun yıllar Büyük Tataristan’da hüküm sürdü. 1395’te Timur bu hâkimiyete son verdi. Artık Büyük Tataristan parçalanmaya başlamış ve Rus Prensliği rahatlamıştı. Büyük Tataristan 15. yy. ortalarına doğru Kırım, Kazan, Astrahan ve Sibir Hanlıklarına bölündü. Timur sonrada Osmanlıya saldırdı ve 1402’de iki Türk Devleti Ankara’da karşılaştı.

Yıldırım Bayezid yenildi. Timur Altın Ordu ve Osmanlıya saldırmasa idi bu gün Türklerin dünyadaki konumu farklı olabilirdi. Türkler birbiri ile savaş değil işbirliği içinde olmalıdır.
Cengiz Han soyundan gelen Hacı Giray 1440’da dağılan Tatarların bir kısmını etrafına alarak Kırım Hanlığını kurdu. Kırım liman kentleri Cenevizlilerin elinde idi. Hacı Giray iyi bir siyaset izleyerek Cenevizlilere karşı Osmanlıyla ittifak yaptı. Daha sonra Gedik Ahmet Paşa 1475’de Cenevizlileri yenerek liman kentlerini ele geçirdi. Kırım Hanlığını da Osmanlıya tabi oldu.

Ancak Türklerin Kırım kıyılarına seferleri daha da eskiye dayanır. 1222’de Anadolu Selçuklular Sudak kalesini ele geçirdiler ve bir süre bölgeye hâkim oldular.
Artık bu topraklarda Ruslarla Türkler arasında bir hâkimiyet mücadelesi başlamıştır. Osmanlı Kırım Hanlığı ile birlikte Rusların Karadeniz’e hâkimiyetini ve yayılmacı politikalarının önünü kesmeyi amaçlamıştır. Bu nedenle Kırım Türkleri 1571 yılına kadar birkaç kez Moskova’ya kadar ilerleyerek kenti yaktılar. Buna rağmen Rus yayılması durdurulamadı ve nihayet 1552’de Kazan Hanlığı ve 1556’da da Astrahan Hanlığı Rusların eline geçti.

Bu korkunç İvan dönemidir. 1783’de ise kuzeydeki son Türk kalesi Kırım Hanlığı da Rusların eline geçti. Burada parçala ve yut politikasının ne kadar etkili olduğunu bir daha görüyoruz.
1783 Kırım Türkleri için zor yılların başlangıcıdır. Önce liman kentlerinde yaşayan Türkler iç kesimlere sürüldüler. Daha sonra belli merkezlere toplanmaya zorlandılar. Baskı gittikçe dozunu arttırdı. Bunun tek amacı Türkleri yüzyıllardır yaşadıkları bu topraklardan çıkarmaktı.

İstenen sonunda oldu ve Türkler Osmanlı topraklarına göç etmeye başladılar. 1854 Kırım Harbinden sonra bir göç dalgası daha yaşandı. Osmanlı’dan kalan mimarının büyük çoğunluğu tahrip edildi. Camiler, saraylar, hanlar, hamamlar yakıldı yıkıldı.
Kalan Türkler ise çok büyük sıkıntılar çekti. Bu dönemde büyük Türkçü Gaspıralı İsmail Bey “dilde, fikirde ve işte birlik” sloganıyla milliyetçi direnişi başlattı. 22-04-1883’te de Bahçesaray’da Tercüman gazetesini çıkarmaya başladı. Tercüman gazetesi direnişin simgesi oldu.

Bağımsızlık için Vatan adında bir gizli örgüt kuruldu ve Osmanlıdan da destek gördü. 1917’de Çarlık çöktü ve Kırım Türkleri bağımsızlıklarını ilan ettiler. Kızıl Ordu Kırım’a girdi ve Bolşevikler dedelerini aratacak uygulamalarla yeni bir göç dalgasını başlattılar. Türklerinin bir kısmı da böylece Anadolu’ya göçtü ve nüfus oldukça azaldı.
Hiç bir sürgün ve göç 18/04/1944 gecesi olan kadar acımasız olmadı. Stalin II. Dünya Harbinde Kırım Türklerinin Almanlarla işbirliği yaptığını düşünerek sürgünü başlattı. Bu düşünce doğru değildi.

İşbirliği Stalin’in büyük bir yalanıydı. 18 Nisan gecesi Türkler 2 saat içinde evlerinden alınıp hayvan vagonlarına doldurularak bilinmeyen bir yolculuğa çıkarıldılar. Günlerce süren yolculuktan sonra hiç görmedikleri Sibirya, Ural, Kazakistan ve Özbekistan çöllerine bırakıldılar. Bu tam bir soykırımdı. Yaklaşık 200 bin Kırım Türkü hayatını kaybetti. Kalabilenler yeniden hayat mücadelesine başladılar. Bu çalışkan insanlar çölleri gül bahçelerine çevirdiler.

Ancak vatanlarını hep özlediler. 1967’de Kırım Türklerinin ihanet yapmadıklarına karar verildi. Böylece anayurda dönüş mücadelesi başladı ve Lideri de Mustafa Cemiloğlu oldu. Cemiloğlu’nun hayatı hapishanelerde geçiyordu. O küçücük vücudunda dev bir iman taşıyor ve Rusyayı sallıyordu. Benim üniversite yıllarımdı. Hatta bir ara Cemiloğlu’nun hapiste öldürüldüğü haberi geldi. Ülkücüler yürüyüşler yaptı ve gıyabi cenaze namazları kılındı.

Ancak Sovyetler dağılana kadar hakları olmasına rağmen yurtlarına dönemediler. Nihayet 1987’de Türkler eski topraklarına dönmeye başladı ve bugüne kadar sayı 300 bine ulaştı. Kalan 200 bin Kırım Türkü dönüş için yardım bekliyor. Kırım Türkü yeniden vatan kuruyor. Kırım Türkleri ve Gürcistan’daki Ahıska Türkleri için hepimizin gayret etmesi gerekir. Kırımın tarihçesini kısaca özetledikten sonra bu güzel topraklarda tespit ettiğim izlenimleri sizlerle paylaşacağım.

Kırım Ukrayna sınırları içinde 27 bin km kare Trakya’dan biraz büyük bir yarımadadır. Nüfusun yüzde 40 Ukraynalı, yüzde 40 Rus ve yüzde 12 kadar Türk, kalanı ise diğer unsurlardır. Tatarların tamamı dönebilirse oranları yüzde 25’e çıkacak. 2/9/2006 Cumartesi günü saat 1’de havalanan uçağımız 1.30 saat sonra başkent Akmescit’e indi. Vize işlemlerimiz tamamlandıktan sonra hemen Akmescit’e geçtik. Burada 10 bin kadar Kırım Türkü var.

Yolda Türkiye Diyanetinin yaptırdığı camiyi geziyoruz. Türkiye Kırım’da 14 cami yaptırmış. Akmescit’in en eski camisi Cami-i Kebir’i ve Kırım Diyanet İşleri Başkanını ziyaret ediyoruz. Başkan komünistlerin eski tarihi camilerin çoğunu yıktıklarını, bugün 250 cami ve 7 Medrese açıldığını ve bunlardan birinin de kız medresesi olduğunu bize aktarıyor.

Akmesçit’te 2000 kişilik bir caminin yapımını da Türkiye üstlenmiş. Başkentte kısa bir şehir turundan sonra Sivastopol’e doğru yola çıkıyoruz. Çünkü Akmescit’in çok fazla tarihi bir özelliği yok.
Akşama doğru Sivastopol’e (Akyar) giriyoruz. Heyecanımız oldukça artıyor. Çünkü bu şehir Türk tarihi açısından çok önemlidir. “Sivastopol önünde yatar gemiler” şarkısında söylendiği gibi Rusya’nın ve Ukrayna’nın bu günde en önemli savaş ve ticari gemi limanlarından biri Sivastopol’dur.

Kırım harbinin yapıldığı bölge burasıdır. Gezi esnasında Dr. Haluk Dursuın Kırım harbinin çıkış nedenlerini anlatıyor. Rus Çarı Nikola Osmanlı’dan Kudüs’de Hz. İsa’nın doğduğu ve öldüğü Kıyam kilisesi arasında Hıristiyanlar için kutsal olan bölgenin idaresinin kendilerine verilmesini ister. Teklif kabul görmez. Rusya bu durumu savaş nedeni sayar. Osmanlı Fransız ve İngilizlerle ittifak yapar. İngiliz ve Fransız gemilerinden oluşan müttefik donanması Gelibolu’yu geçerek İstanbul’a gelir. Müttefik donanmaya Osmanlıdan çok az gemi katılır.

Osmanlı denizden çok kara harbi yapar. Müttefik donanma Rusların Sinop baskınına misilleme olarak Odesa’yı bombalar. Odesa kuzeyden gelen hacıların ilk konaklama yeri olduğu için seçilmiştir. Odesa’dan sonra hedef Sivastopol’dur. Şehir kuşatılır. Osmanlı orduları karadan çevirme yapar. Ruslar savunma harbi yapar ve şehri çok iyi savunurlar. Ruslarda Sivastopol’e karşı Silistre’yi muhasaraya alırlar.

Kırım savaşında deniz harbi Sivastopol önünde, kara harbi ise Sivastopol ile Gözleve arasındaki geniş alanda yapılır. Cephe gerisi ise İstanbul’dur ve yaralılar İstanbul’a getirilir. Savaş ve salgın hastalıklardan çok fazla asker şehit olur ve bir ara Selahattin camileri hastane gibi kullanılır. Aynı dönemde Osmanlı Kafkas cephesinde de Ruslara karşı büyük başarılar elde eder ve Şeyh Şamil’de bu dönemin eden efsane kahramanlardandır.
Ruslar yenilir ve yapılan Paris konferansında Kars alınarak yerine Sivastopol verilir. Tuna boyları Ruslardan tamamen arındırılır. Osmanlı bu savaşla donanmanın bir devlet için ne kadar önemli olduğunu anlar ama iş işten geçmiştir. Bunları neden yazıyorum. Hasbelkader birileri okurda ders alır diye.

Kırım harbinin bu kazanımlarının yanında negatif etkileri de olmuş ve Osmanlının parçalanmasında etkin rol oynamıştır. Bu harpte İstanbul’a gelen subaylar ve özellikle İngiliz generaller boğazda yalılar kiralamışlar ve sosyal yaşama katılmışlardır. Bununla birlikte bol para harcayan bu guruplar İstanbul’da batılı bir yaşam tarzının kabul edilmeye başlanmasına sebep olmuş ve israf artmıştır.

Ufukotesi.com/Dr. Orhan Gedikli

Yorum Yapın

Orta Asya Türk Tarihine Genel Bir Bakış

Altın Orda hanı Özbek’in neslinden gelenler tarafından yeni bir hanlık kurulmuş, bu hanlığa katılanlara Özbek adı verilmişti. Yeni oluşum Ebul Hayr Han idaresinde iken doğudan gelen Kalmuk ve Oyrat gibi kabilelerin hücumuna uğramış, bu saldırıların birinde ölünce birlik bir an tehlikeye girmişse de torunu Muhammed ?eybani, 1500 yılında Buhara merkezli hanlığını kurmayı başarmıştır. Doğudaki Çağatay siyasi varlığı tamamen ortadan kalkarken, Timur oğulları da siyasi mücadeleyi kaybederek Hindistan çekilmişler, orada Babür Devletini kurmuşlardır. İran’daki bir başka Türk asıllı devlet olan Safevilerin ve kuzey doğularından Kırgızların baskıları üzerine çok kısa zamanda büyük alana yayılmış olan ?eybani Hanlığı, 1510’da Muhammed ?eybani’nin ?ah İsmail ile yaptığı bir savaşta ölümü üzerine zayıfladı. Hatta Harezm bölgesinde aynı hanedan üyeleri, bir kısım Türkmen grubunu(Yamud) da yanına alarak Hive Hanlığını tesis ettiler(1511). Böylece Batı Türkistan’da iki Özbek devleti hüküm sürmeye başladı.

1450’lerden itibaren Özbeklerden ayrılarak bozkırlarda ayrı bir siyasi ve etnik oluşum meydana getiren Kazaklar, 1520’lerde Kasım Han’ın önderliğinde Volga ve Hazar ‘a kadar bütün kabileleri bünyelerine almışlardı. Onların da kuvvetlenmelerini Kalmuklar engelliyordu. Diğer taraftan XV. asrın ikinci yarısından itibaren iyice zayıflayan Altın Ordu Devletinin mirasçısı hanlıkların(Kasım,Kazan,Kırım, Astrahan ve Sibir gibi) birbirleriyle mücadele etmesi, III.Roma İmparatorluğu fikriyle ortaya çıkan Rusların işini kolaylaştırıyordu. 1552’de Kazan 1556’da Kasım hanlıklarını işgal ederek, doğu yönüne doğru harekete geçti. Daha sonra Kalmuklarla işbirliği yaparak Kazak topraklarına doğru ilerledi. Kalmuk baskısı üzerine zor durumda kalan Kazakların Küçük Cüz’ünün hanı Ebul Hayr’ın işbirliği ve yardım talebini iyi değerlendiren Ruslar, geniş Kazak bozkırlarında ilerlemeye başladılar.

Buhara ve Hive hanlıklarının yanında Fergana bölgesinde kalan Özbekler 1710 yılında Hokand Hanlığı adı verilen bir siyasi oluşum meydana getirdiler. Bu birliğe Rusların baskına uğramamış olan Kazakların Ulu Cüz’ü ve Altaylardan Tanrı Dağlarına gelen Kırgızların da önemli bir kısmı katılmıştı.

Orta Asya’nın genelinde Kalmuk, Cungar istilaları kendi aralarında geçinememeleri gibi dertlerle uğraşırken, Ruslar, 1580-1600 arasında Sibir Hanlığını ortadan kaldırdıktan sonra Sibirya istikametinde çok rahat bir şekilde ilerlemişlerdir. Bu arada Kossakların Rus hakimiyetini kabul etmeleri, onlara büyük katkı sağlamıştı. Nitekim bundan sonra 1714 ve 1716 yılları arasında Orta Asya’nın derinliklerine keşif heyetleri gönderdiler. Fakat, ilk keşif heyetleri Hive hanı tarafından etkisiz hale getirilmiştir.

Bu arada İran’daki idare Safevilerden bir başka Türk hanedan ailesi Afşarlara geçti. Nadir ?ah, Buhara ve Hive hanlıklarını teker teker işgal etti. 1747’de ölümü üzerine adı geçen hanlıklar tekrar bağımsızlıklarına kavuştular. Bundan sonra özellikle Merv ve Horasan bölgeleri için başlayan mücadele bu bölgelerde yaşayan Türkmenlerin zarar görmesine sebep olmuştur. XIX. Yüzyılın başlarında başlayan Buhara ile Hive rekabeti eskisinden daha kuvvetli bir düşmanlığa dönüştü. Neticede her iki hanlık da aşırı derecede yıprandı. 1820’lerde Türkmen bölgesinden Hive’ye doğru yolculuk yapan Muravyev’in maksadını dahi anlayamadılar. Ruslar artık hazırlık yapıyorlardı. Orta Asya’yı işgal edeceklerdi.

Buhara Hanı Haydar ?ah (1801-1826) İstanbul’a elçiler göndererek Padişaha biat ettiğini Osmanlı hakimiyetine girdiğini bildirerek yardım istemiştir. Osmanlılar ise Ruslardan çekindiği için uygun bir dille kabul edemeyeceğini bildirmiştir. Ayrıca Hive ve Hokand’lılarla Rus tehlikesine karşı iyi geçinmesini tavsiye etmiştir.

Rus İstilası

Kırım Savaşında (1854-56) Rusların güneye doğru ilerlemesi durdurulunca Ruslar, alt yapısını hazırladıkları Türkistan işgaline ağırlık verdiler. 1847’den 1852’ye kadar Irgız ve Turgay boylarındaki bir çok kaleyi alan Ruslar, 1852’de Gulca anlaşması ile Orta Asya’nın istilası için gerekli hazırlıkları tamamladılar. 1852’deki Rusların Akmescit (Kızılorda) hücümu Hokandlılardan Yakub Bey tarafından başarı ile önlendi ise de daha sonra fazla kuvvet ve özellikle topçu ateşi sayesinde Perovski tarafından işgal edildi. Bundan sonra Akmescit Rus kuvvetlerinin toplandığı önemli bir üs olarak kullanılmaya başlandı. Kırım Savaşından başarısız bir şekilde çıkan Ruslar, Kafkas orduları kumandanı Baryatinski, Milyutin’in de yardımları ile askeri reformlar yaparak ordularını Türkistan’ı işgale hazır hale getirdiler.

Hanlıklar kendi aralarında gereksiz mücadeleye devam ediyorlardı. Bu sırada Hokand Buhara rekabeti kızışmıştı. Dolayısıyla yaklaşan Rus tehlikesinin farkına varamadıkları gibi güçlerinin çok önemli kısmını kaybettiler. Özellikle Buhara Emiri Muzaffereddin (1861-1885), Hokand Hanlığının topraklarının bir kısmını işgal ve ilhak etti.

Askeri hazırlıklarını tamamlayan Ruslar, savaş için bahane yaratarak 1 Mayıs 1864’te harekete geçtiler. Ekim 1864’te Çimkent düştü. Arkasından 23 Haziran 1865’te Taşkent’i ele geçirdiler. 22 Mayıs’ta Alim Kul’un yaralanması üzerine hanlık kuvvetleri çözülmüştü. Ertesi günü yapılan anlaşma ile Hokand Hanlığı Rusya’nın egemenliğine girdi. Hokand’lıların vaktinde yardım talebini kabul etmeyen Buhara Emiri Muzaffereddin, paniğe kapıldı. Petersburg’a gönderdiği elçiler yolda tutuklandı. Kendisi de Rus elçilerini tutuklamıştı. Bunun üzerine harekete geçen Rus kumandan Çernyayev, Çizak’da başarısız olunca görevinden alındı ve yerine General Romanovski atandı. 8 Mayıs 1866’da ansızın bir hücuma kalkan Ruslar, önce Hocend’i işgal ettiler. Buhara Emiri barış teşebbüsünde bulunmasına rağmen Ruslar durmadılar. Ağır bir tazminat ödenmesini talep edince Buhara hanı kabul etmediği gibi İstanbul’a ve Hindistan’daki İngiliz Valiliğine elçilerle mektuplar göndererek yardım istemiş, ancak gerekli cevabı alamamıştır.

Rus işgali hızla devam ederken 1866 yılının Ağustos ayında Petersburg’da bir seri toplantılar sonucunda işgal ettikleri toprakları Rusya’ya ilhak ettiklerini açıkladı. Bir sene sonra da Türkistan Genel Valiliği kurulup başına General Kaufman tayin edildi. Bu valiye 1868 baharında Buhara Emiri yeniden barış teklifinde bulundu ise de yine anlaşma şartları çok ağır olduğu için kabul edilmedi. Savaş yeniden başlayınca 2 Haziran 1868’de Buhara kuvvetleri ağır bir yenilgiye uğradı. Bunun üzerine Emir Rusların isteklerine boyun eğmek zorunda kaldı. 1860’da İranlıları bozguna uğratan Türkmenlerin lideri Kuşid Han , son Rus hücumunu önlemek için harekete geçmiş; fakat, Buhara kuvvetlerinin yenildiğini duyunca geri dönmüştür. Yapılan anlaşmaya göre 500 bin ruble savaş tazminatı ödenecek ve Buhara topraklarının üçte ikisi Ruslara geçecekti. Ayrıca Buhara Emiri’nin kontrol ettiği topraklarda başta ticaret olmak üzere her türlü Rus faaliyeti serbest olacaktı.

Buhara Hanlığı’nın düşmesinden sonra sıra Hive’ye gelmişti. Hive, aslında her zaman Rusların önünde önemli bir engel teşkil etmiştir. Çünkü Hazar Denizi ile Aral Gölü arasında etrafı çöllerle çevriliydi. Ayrıca, üzerlerine tertiplenen birkaç Rus seferi başarı ile önlenmişti. Hazırlıklarını tamamlayan Ruslar, Hive hanı Said Muhammed Rahim (1864-1910)’in barış teklifine aldırmadan dört koldan harekete geçtiklerinde , han İstanbul’a ve Hindistan’a elçi göndermiş, o da Buhara Hanı gibi gerekli desteği alamamıştı. Mart 1873’te başlayan Rus hücumları Hive’ye ulaştı ve Mayıs sonunda şehir kuşatıldı. Fazla direnemeyen şehire giren Ruslara, Yamud Türkmenleri teslim olmayıp geri çekildiler. Bunun üzerine onları takip eden Rus kuvvetleri kadın çoluk çocuk demeden binlerce Türkmen’i katlettiler. Bununla yetinmeyen Ruslar, Hivelileri ve Türkmenleri savaş suçlusu görerek 2 milyon 2 yüz bin gibi çok ağır bir savaş tazminatını ödettirdiler.

XI. yüzyılda Oğuzların büyük kısmının Selçuklular idaresinde batıya doğru kaymasından sonra geride kalanlar, eskiden olduğu gibi kabileler halinde Türkmenler olarak yaşamaya devam ettiler. XIII. Yüzyılda Moğol istilası sırasında epey zayıflasalar da Hazar’ın kuzey doğusunda hayatlarını devam ettirenler rahat bir dönem geçirdi. Horasan ve Maveraünnehir’de yaşayan Türkmenler, Moğol ve Timurlular idaresinde girerken Mangışlak civarındaki Türkmenler yol üzerinde olmadıkları için XVII. Yüzyıl ortasına kadar rahat hayat sürdüler. Kalmuk hücumlarından onlar da zarar gördü. Bir kısmı Hive Hanlığına bağlanırken, Nadirşah’a tabi olan önemli kütleler de vardı.

XVIII. yüzyılın ikinci yarısndan sonra yine İran’daki ve Hive’deki Türk kökenli devletler tarafından baskılara maruz kaldılar. 1835’ten itibaren Merv bölgesine doğru yayılmaya başladılar. Hive ve İran’daki Kaçar hanedanının sürekli hücumlarına maruz kalan Türkmenler, 1855’te Hive hanının ağır bir baskınına uğramışlardı. Ancak, Türkmenler, Hive hanını öldürdüler ve galibiyet elde ederek, onların hakimiyetinden kurtuldular. Müstakilliğe kavuştular. Fakat, İran’daki Kaçar hanedanının hücumları 1860’a kadar sürmüş, bu yılda onları da yemişlerdir.

Hive’nin de düşmesinden sonra Rusların egemenliğine girmeyen 1860’tan beri bağımsız yaşayan Türkmenler kalmıştı . Kırım Savaşı sonrası Orta Asya’ya yönelen Rusların, 1859 yılında hazar’ın doğu sahilindeki Balkan körfezinde kale kurduklarını görmekteyiz. Bu kaleyi üs olarak kullanan Ruslar, ileri hareketle bir çok Türkmen yerleşim yerini tahrip etmişlerdir. Daha sonra Hokand ve Buhara’nın işgali ile uğraştıkları için Türkmenlere fazla baskı uygulayamadıkları anlaşılmaktadır. 1869’da bu hedeflerine ulaşınca Türkmenler üzerine yöneldiler. 1871’e kadar Hazar’ın bütün doğu kıyılarını zaptettiler. 1873’de Hive’ye doğru yapacakları sefer için yol üzerindeki bütün Türkmen kale ve köylerini yakıp yıktılar. Nur Verdi Han, Hive’ye gidip Ruslara karşı Seyyid Muhammed Rahim Han ile görüşmüş ise de onların hücumlarını durduramamışlardır. Hive’nin işgalinin tamamlanması üzerine Yamud Türkmenleri üzerinde büyük katliam yapan Ruslar, 1874’de Kafkas Ötesi Valiliğini kurdular. Valiliğe getirilen Lomakin’in uyguladığı kurnaz politika sonucu bazı Türkmen beyleri Rus hakimiyetini kabul etmeye başladı. Bunun üzerine Kuşid Han ile Nur verdi Han Ruslarla savaşa karar verdiler. Rus Generali Lomakin, 1878 sıralarında Göktepe’ye doğru Kızıl Avrat kalesine kadar ilerlemişti. Türkmenler geri çekilerek hücumlarını boşa çıkarmışlardır.

Bu arada Kuşid Han ölünce Nur Verdi Han, Türkmenlerin başına getirilmişti. Toplanan meclis sonuna kadar Ruslarla mücadele kararı verdi. General Kaufmann’ın doğudan hücum ihtimalinin belirmesi üzerine Nur Verdi Han, Merv’de kalmış, oğlu Berdi Murad Han’ı Göktepe’de görevlendirmişti. 1879’da Ruslar, Ermeni asıllı General İ. D. Lazaryev’i başkumandan olarak atadılarsa da adı geçen şahsın Türkmenistan içlerine ilerlerken ölmesi üzerine üzerine yardımcısı eski kumandan Lomakin geçmiştir. Lomakin ileri harekatla aynı yılın haziranında Göktepe yakınlarındaki Bendesen kalesini ele geçirdi. Nihayet 9 Eylül 1879’da Göktepe’ye korkunç bir hücum başlattılar. Ağır top ve makineli tüfek atışlarıyla sivil halkı katleden Ruslar, Türkmenlerin ani hücumu üzerine zor durumda kaldılarsa da Berdi Murad Han’ın bir top mermisi ile parçalanması üzerine kaçabildiler. Zaten topçu ve mitralyöz atışları ile ağır kayıplar vermişlerdi. Dolayısıyla Ruslar savaş meydanından rahatça kaçabildiler ve Hazar kıyısına kadar çekildiler. Göktepe’deki Türkmen başarısı Orta Asya’daki Rusların yenilmezlik unvanını yok etmişti. Bu başarı Avrupa başkentlerinde ve İstanbul’da yankı uyandırmıştır.

Merv’de doğuda Kaufmann tarafından gelebilecek bir saldırı için kalan Nur Verdi Han, İzgent’te savaş meclisi toplamış ve alınacak tedbirleri görüşmüştü. Ticaret yollarının üzerinde olan ve varlığı ile diğer Türk kökenli topluluklara örnek olabilecek Türkmen ülkesini ele geçirmekten Ruslar asala vazgeçmek niyetinde değillerdi. Yeni hazırlıklara başlayıp komuta değişikliğine gittiler. General Skobelev atandıktan sonra ilk iş olarak Kafkaslardan yeni birlikler getirdi ve Nisan 1880’de Hazar’ı geçerek Türkmen topraklarına girdi. Bu arada Nur verdi Han, 5 Mayıs’ta ölünce oğlu Mahtum Kulu han seçildi. Tıkma Serdar idaresinde Türkmen ordusu karşı koymaya çalıştı ise de topçu ateşi altında bir şey yapamadılar. Ekim başlarında Bami’ye gelen Skobelev, 1 Ocak 1881’de harekete geçerek Yengi Kale’yi aldılar. Göktepe’ye mayın ve toplarla saldıracaktı. Rusların döşediği mayınların çok geç farkına varan Türkmenler ağır zayiat verdiler. Ama yine yılmamışlardı, ne varki 25 Ocak’taki hücumda çok büyük bir katliama uğradıktan sonra Göktepe’yi düşmanlarına kaptırdılar. Kaçan Türkmenler, 1884 yılında Rus tabiyetine girmeyi kabul etmişti. Türkmenlerle daha fazla mücadele eden Ruslar onları çok sıkı kontrol etmişlerdir. Derhal geniş topraklarında pamuk ekimine başlandı.

Tarihleri M. Ö. 201 yılına kadar giden Kırgızlar, asırlarca varlıklarını devam ettirmişler, genellikle Orhun bölgesinde kurulan büyük Türk devletlerine bağlanmışlardır. 1700’lü yıllarda Kalmuk, Cungar , Oyrat baskılarından dolayı Altay’ların kuzeyindeki yerlerini terk ederek Tanrı Dağlarına göç ettiler. Bugünkü torpaklarına yayıldıkları gibi az sonra burada kurulacak olan Hokand Hanlığına bağlandılar. 1855 yılında Kazakistan’ı en doğu ucuna kadar istila eden Ruslar, bugünkü Almatı şehrini Vernıy adıyla kurmuşlardı. Dolayısıyla yakınlarındaki Kırgızlarla da temas ettiler. Ruslar, Kazaklara Kırgız adını verdiği için gerçek Kırgızlara Kara Kırgız demişlerdir. Hokand hanlığı Rusları eline düşünce Kırgızlar da Rus tabiyetine girmek zorunda kalmışlardır.

Çarlık Rusyası İdaresinde Orta Asya

Rusları Orta Asya’yı kolayca istila etmelerinin şüphesiz pek çok sebebi sayılabilir. Fakat, bunların en önemlisi bölgede yaşayan Türk topluluklarının merkezi bir devlet kuramamalarıdır. Osmanlı İmparatorluğunun birlik ve beraberlik için yaptığı telkinleri hiç dikkate almamışlardır. Birbirleri ile uğraşarak zayıf kalmalarına yol açmışlardır. Ayrıca etrafı düşman devletlerle çevrili olduğu için ticari açıdan gelişemediler. Avrupa ve diğer dünyadaki ilerlemelerden haberdar olamadılar. Dolayısıyla bu kapalı kalış gerekli atılımların yapılmasını engelledi. Neticede cehalet ve fakirlik disiplinsizlik yüzünden, üstün silahlarla donanımlı Rus orduları karşısında kahramanca çarpışmalarına rağmen başarılı olamadılar.

Türk ülkelerini işgal eden Ruslar önce idari sistemlerini değiştirdi. Önce Başkırt ve Kazak ülkeleri yeni uygulamalara maruz kalmıştır. Orenburg’da merkez valiliği kuran Ruslar, Kazak ve Başkırt idari sistemlerini düzenlediler. İdarecileri kendileri tayin ediyordu. Özellikle Rusya’ya hizmet edecek kişileri seçiyorlardı. Zaten ekonomik açıdan perişan halde olan halk, onların koyduğu ağır vergilerle daha da zor duruma düşürüldü. Ayrıca binlerce Rus göçmeni getirerek yerleştirmeye başladılar. Rus idaresine karşı ilk ayaklanma Kazaklar arasında 1783 yılında Sırım Batur önderliğinde patlak verdi. On beş sene süren ayaklanma Rusların daha fazla müsamaha ve işgali durduracaklarına dair söz vermeleri üzerine sona erdi. Aslında yine de kolonileştirme bütün hızıyla devam ediyordu. Onbinlerce kilometre karelik alanlarda kaleler inşa ediliyordu. Rus Kossakları(Kazaçik)nın yerleştirilmesi üzerine halk yine ayaklanmaya başladı. Kenasarı ‘nın isyanı 1836’da patlak vermiş on yıldan fazla sürmüştür. Kahramanca savaşlar veren Kenasarı, kendi soydaşları tarafından mağlup edilip öldürülmüştür.

1867’de kurulan Türkistan Genel Valiliği ile de Ruslar yine kendi menfaatlerine hizmet edecek kişileri işbaşına getirmişlerdir. Nitekim Rus taraftarı Hokand Hanı Hudayar’ın ağır vergiler toplaması üzerine 1876’da Abdurrahman Abtabacı önderliğinde isyan çıkmış; iki aydan fazla sürmüştür.

Buhara, Hive ve Türkmen’ler üzerine de aynı politikayı uygulayan Ruslar, yine ağır vergiler topluyorlardı. Ağır bir sömürge siyaseti yürütülüyordu. Rus valilerin ve diğer idarecilerin acımasız tutumu üzerine Çarlık yönetiminin kendisi dahi dayanamamış, 1882’de Veretennikov başkanlığında bir teftiş heyeti göndermişlerdir. Heyetin çıkardığı yolsuzluklar giderilemedi. 1898’de Andican’da İşan Muhammed Sabıroğlu isyan etmiş, ancak kanlı bir şekilde bastırılmıştır. Rusya’da 1905 ihtilalinin patlak vermesi Orta Asya Türk toplulukları üzerinde nisbeten bir rahatlama getirmiştir.

Türk Dünyasında Kültürel Uyanış

Türkistan’ın kültürel uyanışına en büyük katkı Kazan ve Kırımlılar tarafından yapılmıştır. Uzun süre Rus hakimiyetinden kurtulamayan Kazan ve Kırım Tatarları kendilerini ticarete vermişler ve ekonomik açıdan kalkınmışlardır. Zenginlik onlara modern eğitim ve ilim kapılarını açmıştır. Kendilerindeki bu gelişmeyi Türkistan’a da aktarmışlardır. Böylece Tatar Türkleri, Orta Asya’da yaşayan diğer Türk kökenli topluluklarının modern dünyaya açılan penceresi olmuştur. XIX. Yüzyılın ikinci yarısında Rus işgalinin akabinde dini ilimler yanında modern ilimleri de öğreten Usul-ü Cedid (Yeni Metod) mektepleri de açılmaya başlanmıştır. Buhara’da kurulan Genç Buhara’lıların Ahmed Daniş, Hive’de kurulan Genç Hivelilerin İsmail Hoca liderliklerinde faaliyete geçirdikleri bu mekteplerin sayısı kısa zamanda 5 bini buldu. İsmail Gaspıralı’nın Dilde ,Fikirde İşde Birlik parolası bütün Türk Dünyasında yayılmaya başlamıştı. Neticede Pan-Türkizm ve Pan-İslamizm akımları Türk toplulukları arasında doğdu. Gaspıralı’nın yayınladığı Tercüman ve Orenburg’da Kazakların yayınladığı Vakit Gazeteleri geniş bir sahaya yayıldı.

Bağımsızlık Mücadeleleri

Kültürel uyanma, siyasi uyanmayı da getirdi. Siyasi alandaki bu teşkilatlanma onlara 1905’te Rusya’da kurulan Duma(Meclis)’ya temsilciler gönderme fırsatını verdi. Fakat Ruslar, derhal her türlü önlemi almaya başladılar. Dini, siyasi ve kültürel baskı uygulamaya koyuldu. Ancak, Türk toplulukları Rusya Müslümanlar İttifakı’nı kurarak hakları için mücadeleye devam etmekte kararlı olduklarını gösterdiler. Abdürreşid İbrahim başkanlığındaki bir heyet Rus hükümetine başvurarak siyasi ve kültürel haklarının tanınmasını istemiş, ancak, bu istek Ruslar tarafından reddedilmiştir. Bunun üzerine Kazanlı Yusuf Akçura Bey başkanlığında, Azerbaycanlı Hüseyinzade Ali, Kırımlı Mehmet Esad Çelebizade ve Buharalı Mükimüddin Begcan’dan oluşan bir heyet, Rusya Müslüman Türk Kavimlerinin Haklarını Koruma Cemiyetini” kurarak uluslar arası platformda haklarını aramaya çalıştılar. Stockholm’de kurulan Rusya’daki Yabancı Milletler Cemiyeti’nin Rusya Müslümanları temsilcisi seçilen Abdürreişd İbrahim ile Yusuf Akçura, I.Dünya Savaşının başında Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Wilson’a bir muhtıra göndererek Rus hükumetini şikayet ettiler ve hürriyetlerinin tanınması için aracılık yapmasını rica ettiler. Yusuf Akçura’nın başkanlığında aynı komite üyeleri Budapeşte, Viyana, Berlin ve Sofya’yı ziyaret edeerek Rus baskısını Avrupa kamuoyuna duyurmaya çalıştılar. Yusuf Akçura ayrıca verdiği konferanslarla Türklerin durumunu ve arzularını dile getirerek bağımsızlıklarının tanınmasını talep etmiştir. Onların bütün bu faaliyetlerine rağmen Rus baskısı devam edince 1916 yılında Milli İstiklal ayaklanması patlak verdi.

I. Dünya Savaşının başlangıcında umulmadık yenilgilere uğrayan Çarlık hükumeti bir kararname yayınlayarak yarım milyon kişiyi askere almaya karar verince, Türk toplulukları büyük bir infialle karşıladı. Daha önce onbinlerce Türkmen ve Azeriyi zorla askere götürmüşlerdi. Sıra kazak ve Özbeklere gelmişti. 1916 Temmuzunda başlayan isyan kısa zamanda bütün Türkistan’a yayıldı. Fakat, ayaklanma teşkilatsız ve lidersizdi. Münevver Kaari, Pehlivan Niyaz, Osman Hoca, Kaari Kamil ve Abidcan Mahmud’un birlik için bir araya gelip toplanmaları bir sonuç vermemiştir. Üstün makineli silahlara sahip olan Ruslar ayaklanmayı 1917 başlarında bastırdığında 673 bin insan hayatını kaybetmişti. 168 bini Sibirya’ya sürülmüş, 300 bine yakını da Doğu Türkistan’a kaçmak zorunda kalmıştı. Bu insanların toprakları Rus göçmenlerine dağıtıldı.

Şubat 1917’deki Bolşevik ihtilali, Türk topluluklarını çok sevindirdi. Fakat, ihtilal idaresinin bütün memurları yerinde bırakması sevincin kısa sürmesine sebep oldu. Getirilen onbinlerce göçmen bu emir ile yerinde kalıyordu. Türkistan’daki Rus idarecileri ihtilal hükümetinin emri ile İşçi, Asker ve Köylü ?urası kurarak, ülkeyi askeri rejimle idareye devam ettiler. Arkasından Geçici Hükümet Encümeni’ni teşkil ederek idareyi sürdüreceklerdi. Bu yeni kurula Türklerden sadece Sadri Maksudi, Muhammedcan Tınışbay ve Ali Han Bökey han’ı kabul ettiler. Azınlıkta oldukları için Türk kökenli üyeler Ruslara hiçbir kararı kabul ettiremediler.

Kongrelerin Etkisi

Bundan sonuç alamayan Türkistanlılar Nisan 1917’de bir Türkistan Müslüman Kongresi düzenledi. Ellerinden zorla koparılan toprakları geri almak, Rus akınını durdurmak ve Müslümanların haklarını aramak için Türkistan Müslüman Merkez ?urasını kurdular. Daha sonra adını Milli merkez olarak değiştirdi. Bu merkez bütün Türkistan’a yayılarak şubeler açtı. Ahmet Zeki Velidi, Kebir Bekir, Efendi Zade Rusça bilen şahıslar olarak Türklerin haklarını Ruslara anlatmakla görevlendirildiler. 4. Duma’da Müslümanları temsil eden Türk liderleri önderliğinde 14 – 24 Mayıs 1917’de Moskova’da Rusya Müslümanları Kongresi yapıldı. Nasıl bir takip edileceğinin tartışıldığı kongrede kendi aralarında büyük anlaşmazlıklar çıktı. Sonunda birleşmiş Rus devletinin içinde bütün Müslümanlara kültür muhtariyeti verilmesi tezini savunanları, Türkler için belirli bir ülke bütünlüğüne sahip olanlara milli muhtariyet ve toprak bütünlüğüne sahip olmayanlara da milli kültür muhtariyetini savunanlar oylama sonunda 271’e karşı 446 oy ile mağlup ettiler. Bu sonucun alınmasında Azerbaycanlı Mehmet Emin Resulzade ile Ali Topçubaşı, Buharalı Ubeydullah Hoca ve Başkırt lideri A.Z.Velidi rol oynadılar. Aynı kongrede bir de Milli Merkezi ?ura kuruldu.

Milli Merkezi ?ura kongrenin kararlarını Ağustos 1917’de Petrograd’da Rus hükümetine ilettiği zaman red cevabı aldı. Bunun moral bozukluğu içinde Türk toplulukları arasında ihtilaflar çıktı. Önceleri Başkırt-Tatar Federasyonu kurmak niyetinde olan bu iki grup ihtilaf yüzünden birbirlerinden ayrıldı. Bunun üzerine Zeki Velidi, diğerlerinden ayrılarak tek başına Muhtar bir Başkurt hükümeti kurma yolunu seçti.

Türkistan’daki İşçi Asker Köylü ?urası temsilcisi Nikora, ihtilalin Rus işçileri ve askerleri tarafından gerçekleştirildiğini, dolayısıyla Türkistan’da idarenin kendi elinde olduğunu, yerli halkın onların verdikleri ile yetinmeleri gerektiğini söylüyordu.

Ekim 1917’de Rus ihtilalcilerinin Kerenski hükümetini devirdikten iki hafta sonra Türkistan’da o ana kadar iş başında bulunan Çarlık ve Kerenski devresi Rusları (asker ve subaylar) Taşkent’te kendi kendilerine bir komünist darbesi yaptılar. Böylece eski mevkilerini orumak istiyorlardı. Aslında komünist fikirlere ilgi duyan Türkistan’da sadece Rus demiryolu işçileriydi. Dolayısıyla Türkistan halkı komünist Rusların Taşkent’teki ihtilaline pek katılmadılar. Ruslar, 15-22 kasım 1917 tarihleri arasında yaptıkları kongre sonunda Türkistan Sovyet Komiserliğini kurduklarını ilan ettiler. Bu komiserliğin tek destekçileri Rus askerleri ile demiryolu işçileri oldu. Bu komünist iktidar temsilcileri Türkistan üzerinde kontrol ve idarenin sadece kendilerinde olduğunu ileri sürüyorlardı.

Halbuki bu durum Lenin ve Stalin’in 2 Kasım 1917’de yayınladıkları, bütün halkların eşitlik ve egemenlik hakkı, halkların kendi kaderlerini kendilerinin tayin etmeleri, halkların milli ve dini inançlarının serbestçe uygulanması, Rusya’daki milli azınlıklara kendi devletlerin serbestçe kurabilme haklarının olduğunu kabul ve ilan etmeleri şeklindeki beyannameye uymuyordu. Sovyetler aslında yayınladıkları beyanname ile Rus olmayan milletleri oyalamışlardı. Böylece Türkistan muhtariyet girişimlerini önlemek istemişlerdir. Nitekim Tükistan’daki Sovyetler Rus Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyetleri merkez komitesinden aldıkları emir ile 1 Mayıs 1918 de yaptıkları kongrede Sovyetlere bağlı Türkistan Otonom Sovyet Sosyalist Cumhuriyetini kurduklarını ilan ettiler.

Sonradan Türkistan’lıların bu Sosyalist Cumhuriyetlerin idaresi ortak olma teklifini reddettiler. Bu nevi otonom oyunları ile Sovyetler milli haklarına sahip çıkmak isteyenlere büyük darbe indirdiler. Ancak Türkistan Türkleri milli haklarından vazgeçmeyerek mücadeleye devam etmeleri Rusları yeni önlemler almaya sevk etti. Sovyet yönetimi hükümet ve Komünist Partisi adına 8 Ekim 1919’da Türkistan komisyonu kurarak acilen Türkistan’a gönderdi. Bu komisyon sahip olduğu diktatörce yetkilerle faaliyetini Ekim 1919’dan 1923’ün ortalarına kadar özellikle Sovyet iktidarını kuvvetlendirmeye, Türkistan’ın kesin olarak Rusya’ya bağlanmasına ve Rus ile Sovyet aleyhtarı Türkistan milli hareketini yıkmaya sevk etti.

Sovyetleri hedeflerini gerçekleştirmek için Türkistan’da seçtikleri ikinci yol Türkistan Komünist Partisini kurmak oldu. (17 Haziran 1918) Türkler arasında hiçbir komünist bulunmadığı için Türkistan Komünist Partisinin bütün üyeleri tamamen Ruslardan meydana gelmiştir. Birçok kongre düzenlenerek Türkistan’da kalmış yabancı savaş esirleriyle Türklerden komünizm fikrine inanan bazı kişiler parti üyeliğine alındılar.

Komünizme Karşı Örgütlenme Çabaları ve Mücadele

Buna karşı Türk kökenliler hakları için mücadele etmek maksadıyla Müslümanlar bürosu kurarak isteklerini dile getirmeyi düşündüler. Bu hareket kısa zamanda gelişerek Türkistan ve Rus Komünist Partilerinin rakibi ve halkın ümidi haline geldi. Bunun üzerine bir kısım Türk Komünizmin ne olduğunu bilmeden Müslüman Bürosuna destek olmaya ve Komünist partisine girmeye başladılar. Yeterli çoğunluk sağlandıktan sonra 12-18 Ocak 1920’de ki Komünist Partisi kongresinde Türkistan Otonom Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin adını Türk Cumhuriyeti ve Türkistan Komünist Partisinin adını da Türk Komünist Partisi olarak değiştirmeyi başardılar. Sovyet yönetimi Türkistan Cephesi kumandanı Frunze’nin uyarısı üzerine reddetti. Ayrıca 8 Mart 1920’de Rus Komünist Partisi Merkez Komitesi bu kararı hükümsüz saydı.

Bunun üzerine Eylül 1920’de yapılan bir kongreyle bütün partilerin birleştirilip bir Türkistan Komünist partisi kurulmasına ve bu partinin merkez komitesi nezdinde milli şubenin kurulmasına karar verildi. Kısa zamanda Buhara ve Hive’de Komünist Partisini şubeleri açılarak Komünizmin bütün Türkistan’da yayılmasına çalışıldı. Kazakistan’da ise Nisan 1920’de kurulan Komünist Partisi ise Rus Komünist Partisinin bir şubesi olarak faaliyet gösteriyordu. Bu gaye ile Başkırt ve Tatar illerinde de Komünist Partisi kuruldu. Komünist partisine giren Türklerin sayısı günden güne çoğalıyordu. Bunlar Komünizmi bildikleri için değil sadece kendi milli menfaatlerini korumak maksadıylaydı. Çünkü Türk ülkelerin de kurulan Komünist Partileri üyeleri arasındaki Rus şovenizmi ile Türkler arasındaki Milli cereyanları bertaraf edememiş ve komünist yönetim ile bu iki tarafın ve görüşlerin çekişmesi uzun müddet devam etmiştir.

Rusya’da komünistlerle komünist olmayanlar arasında bir iç savaşın başlaması ve Türkistan’daki Rus komünistlerinin zulmü altında inleyen Türklere bağımsızlıkları için yeni bir fırsat yaratmıştı. Türkistan’da kurulan İslam Şurası ve Ulema Cemiyeti çalışmalarını hızlandırdı. Özellikle İslam Şurası’nın gayretleri Hokand merkez olmak üzere Sovyet aleyhtarı bütün milliyetçiler bir araya gelmeye başladılar. Taşkent’te Rusların asker ve polis kuvveti bulundurarak çalışma imkanı vermemeleri üzerine Hokand merkez seçilmişti. Hokand’da başlayan bu hareket Kazakistan ve Başkurdistan’a uzandı. 1917 ihtilal beyannamesi dahilinde Hokand’da bir halk şurası kurularak Türkistan’ın bir Mahalli Muhtar Cumhuriyet ilanına karar verildi. Şir Ali Lapin başkanlığındaki halk şurası 11 Aralık 1918’de hükümet görevini ifa edecek on kişilik icra komitesini seçti. Halk Şurası ayrıca aldığı bir karar ile Başkırt ve Alaş Orda Kazak hükümetlerinin katılacağı federasyon kurulacağını ilan etti.

Bu karara Başkırt lideri A. Zeki Velidi katılacağını bildirmiş, ancak, Alaş Orda hükümet başkanı Ruslarla işbirliği ümidi taşığı için olumlu cevap vermemiştir. Alaş Orda ve Hokand hükümetlerinin dış işleri bakanlıklarını yürüten Mustafa Çokay ile Alaş Orda’nın içişleri Hokand’ın hükümet başkanlığını yapan Tınışbay’ın bütün çabalarına rağmen Alaş Orda liderinin tavrı değişmemiştir. Bunun üzerine Zeki Velidi ayrı bir Muhtar Başkırt Cumhuriyeti kurmak durumunda kalmıştır. Bu olumsuzluğa rağmen Hokand’da hükümet ve halk Milli Muhtar Cumhuriyeti güçlendirmeye çalıştı. Endişeye kapılan Taşkent’teki Sovyet Komiserliği Ermenilerle takviyeli bir Rus kuvvetini Hokand üzerine gönderdi. 11 – 22 şubat tarihleri arasında süren çarpışmalarda yaklaşık 10 bin Hokandlı katledildi. Neticede ayaklanma kanlı bir şekilde bastırılmış oluyordu.

1906’da Kazakların kurdukları Kazak Anayasal Demokratik Partisi ile şubat 1917 ihtilaline kadar halk arasında milli uyanışa ve ellerinden alınan toprakların geri verilmesine çalışmışlardır. Mir Yakup Duğlat adlı şairin faaliyetlerinin Kazakların uyanışında etkili olduğunu söylemek mümkündür. Temmuz 1917’de Kazak Anayasal Demokratik Partisi’nin adını Alaş Orda olarak değiştiren Kazaklar, Ali Han Bökey Han başkanlığında Muhtar Kazak Hükümetini kurdular (26 aralık 1917). Yukarıda da söylediğimiz gibi Bökey Han, Başkurt Tatar ve Hokand Muhtariyeti ile birlikte hareket etmeyi kabul etmemişti. Ocak 1918’de Moskova’da Stalin ile görüşen Baytursun başkanlığındaki Alaş Orda heyeti Kazak-Kırgız Muhtar Hükümetinin tanınacağına dair teminat aldı. Aslında Stalin, Rusya’daki iç savaşı düşünerek bu şekilde onları oyalamış, heyet Moskova’dan ayrıldıktan sonra Rus köylü ve işçiler şurasına telgraf göndererek, Kazak milliyetçilerine karşı hareket etmelerini istemiştir. Arkasından Stalin’in emri doğrultusunda kızıl birlikler Alaş Orda hükümetini devirmişlerdir.

Buhara Emirliği Mart 1918’e kadar iç işlerinde serbest olarak Rusya hakimiyeti altında kalmıştı. Genç Buharalılar adlı yenilikçi grup 1917 ihtilalini fırsat bilerek Emir Mir Ali Han’ı devirmek için harekete geçti ise de başarısız kalınca bu yenilikçiler Sovyet Komiserliğinden yardım istediler. Emir, onların ortak hareketini de başarı ile önledi. Bunun üzerine Sovyet hükümeti Buhara’nın bağımsızlığını tanımayı kabul etti. Yeniliçiler ikiye ayrıldı bir kısmı Sovyetlerle tam işbirliğine giderken, Osman Hoca liderliğindeki diğer grup reformcu ve milliyetçi Buhara Cumhuriyeti’ni kurmaya kalktı.

Buhara Cumhuriyetinin varlığı Türkistan’daki Sovyet komiserliğini ve ve kızıl ordu kumandanı Frunze’yi son derece tedirgin etti. Nihayet 28 Ağustos ile 2 Eylül 1920’de Buhara’yı işgal etti. 6 Ekim 1920’de Buhara Halk Kongresi toplanarak Buhara halk Cumhuriyeti ilan edildi. Sovyetler dahi 4 Mart 1921’de bu cumhuriyeti tanımak zorunda kalmıştı. Fakat, Buhara mutlaka sovyetleştirilmesi gerektiğini düşünen Ruslar baskıya devam ettiler. Sovyetler karşı daha sert direnme politikası sergileyen M.A.Muhiddin zorla istifa ettirilerek yerine daha ılımlı olduğu düşünülen Osman Hoca getirildi. Fakat, Osman Hoca da Sovyetlere hiç taviz vermediği gibi Türkistan’a gelmiş olan Enver Paşa ile işbirliği yaparak Ruslara karşı mücadeleyi hızlandırdı. Bu mücadele 1924 yılına kadar sürmüştür.

Hive Hanlığı da Buhara Hanlığı gibi konumunu sürdürüyordu. 1917 ihtilali patlak verdiğinde Hive hanı ile Genç Hiveliler işbirliği yaparak yenilikçi demokratik bir idare tarzını kurmuşlardı. Bu arada Özbekler ile Yamud Türkmenleri arasındaki eski rekabetin yeniden ortaya çıkması durumu değiştirdi. Aralarındaki problem çözülmeyince Türkmenlerin önderi Cüneyd Han Hive’yi kuşattı. Bunu fırsat bilen Sovyetler, bir ordu göndererek kuşatmanın kaldırılmasını sağladılar. Halk Rusların yerine Hive’yi kuşatan Cüneyd Han’ı tercih ediyordu. Nitekim daha sonra onun Ruslarla işbirliği yapan İsfendiyar Han’ı öldürmesine ses çıkarmamıştır. Daha sonra Cüneyd Han’ın kendisi de Sovyetlerle anlaşmak zorunda kalmıştır. Cüneyd Han’a muhalif Özbeklerle Rus askerleri Hive ihtilal taburu kurarak , Kızıl Ordu’yu Hive’ye davet ettiler. Neticede Sovyetler 25 Aralık 1919 ile 25 Ocak 1920 arasında Hive’yi işgal etti. Önce Harezm Halk Cumhuriyeti kuruldu. 13 Eylül 1920’de söz konusu cumhuriyet ile ittifak anlaşması imzalayan Sovyetler, önce Genç Hivelileri iktidardan uzaklaştırdılar ve Ekim 1921’de komünist hükümet kurarak tamamen ele geçirdiler.

Türkmenler de, diğer Türkistan halkları gibi, 1916 ayaklanmasında hareketlenmişlerdi. Yamud Türkmenlerinin önderi Cüneyd Han’a kahramanlığından dolayı Hiveliler dahi yakınlık gösteriyorlardı. Daha sonra Cüneyd Han’ın kendisi de Ruslara yenilmekten kurtulamadı. Buna rağmen Karakum’a çekilen Cüneyd Han, Sovyetlere karşı mücadeleye yeniden başladı. Bu seferki faaliyetlerine diğer Türkmen grupları ve Sovyetlerden kaçan Hiveliler de katılıyordu. Bu arada eski ünlü kumandan Tıkma Serdar’ın oğlu Oraz Serdar, Rus ordusunda albaylığa yükselmişti. Bolşevik ihtilalini fırsat bilerek o da emrindeki Türkmenlerle isyan etti. Fakat başarılı olamadı. Cüneyd Han ise içinde bulunduğu zor şartlara rağmen 1931 yılına kadar Rusları uğraştırdı. 1927 yılındaki son savaşı kaybeden Cüneyd Han önce İran sonra da Afganistan’a gitti. Mücadelesine 1938 yılında ölümüne kadar devam etti. 1918 sonlarında kurulan Türkmenistan Komünist Partisi bünyesinde Türkmenler diğer Türk grupları gibi mücadeleye karar verdiler ve 1924’te Türkmen Sovyet Soyalist Cumhuriyeti ortaya çıktı.

Kırgızlar da 6 Ağustos 1916’da Bişkek’te isyan hareketini başlatmışlardır. Ayaklanmanın liderliğini son Manap’ı yapıyordu. Rus göçmenler silahlandırılmak suretiyle Kırgızlar üzerine saldırtıldı. 673 bin Kırgız’ın öldürüldüğü bilinmektedir. Kırgızlar daha sonra Fergana havalisindeki isyanlara katıldılarsa da diğerleri gibi ağır bozgunlara uğradılar. 1924 yılında Muhtar cumhuriyet statüsü kazanan Kırgızlar 1936 yılındaki düzenleme ile Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti oldular.

Tatarların da 1917 Bolşevik ihtilalinden sonra Muhtar Tatar Cumhuriyeti kurmak için mücadeleye atıldılar. Ancak, ön komünist aleyhtarı, daha sonra kızıl ordu tarafından işgal edilerek bağımsızlık mücadeleleri sonuçsuz bırakılmıştır. Bunu üzerine Başkurtlar ile birleşerek Muhtar Tatar Başkurt Cumhuriyeti kurmayı denedilerse de aralarında liderlik yüzünden anlaşmazlık çıktı. Sonunda Sovyet modelinde kurulan Tatar Komünist Partisi’nin idaresinde muhtariyeti kabul etmek zorunda kaldılar.

Başkırtların mücadelesi de hedefine ulaşamamıştır. Ruslar tarafından alınan toprakların iadesi ve Muhtar Başkırt Cumhuriyeti kurmak gibi hedefi olan hareketin liderleri A.Zeki Velidi ve daha sonra aşırı komünist olan Manat idi. Manat kısa süre içinde Stalin ile işbirliği yapıca Zeki Velidi tek kalmıştır. Onun önce kurmak istediği ordunun silahları Ruslar tarafından toplatılmış, çaresiz kalan Zeki Velidi, komünist liderle anlaşmak zorunda kalmıştı. Kazak liderlerinden de işbirliği konusunda yardım alamayan Zeki Velidi, tekrar Sovyetlere dönmüş, Başkurt Muhtar Cumhuriyetinin varlığının garanti edilmesi karşılığında 150 arkadaşıyla birlikte Başkırt Komünist Partisi’ni faaliyete geçirdi. 19 Mayıs 1920’de Sovyetler Muhtar Başkırt Cumhuriyeti’ni fesh ettiler. Bu sırada Zeki Velidi, Moskova’da idi. Ümidi kalmayınca Basmacı hareketine katılmak üzere Moskova’yı terk etti.

Basmacılık ve Son Silahlı Mücadeleler

Milli Muhtariyet girişimlerinin birer birer Sovyetler tarafından ortadan kaldırılması Türkistan’da bağımsızlık ateşini durduramadı. Nitekim Rus ve Sovyet karşıtı çok sayıda kişi silahını alıp mücadele için dağlara çıkmıştır. Bu bağımsızlık hareketi Ruslar tarafından dünyaya önemsiz bir olay gibi Basmacılık(Basan-haydutluk edenlerin) hareketi olarak tanıtılmaya çalışıldı. Türkistan’daki bu ayaklanmanın gücünü köylüler oluşturuyordu. Daha sonra esnaf ve sanatkarlar, din adamları ile reformistler de katılmışlardır. Fakat, ayaklanmanın liderleri olmasına rağmen merkezi bir teşkilatlanmadan yoksudu. 1918 yazına kadar hareketin liderliğini Ergaş Korbaşı yaptı. Daha sonra başa geçen ?ir Muhammed Beg Hacı Koşakoğlu’nun kontrolünde sekiz bölge komutanlığı kurularak teşkilat genişletilmeye çalışıldı. Milli ayaklanmayı yöneten kuvvetler kasım 1919’a kadar Fergana’nın büyük bir kısmını kontrol altına aldılar. Sovyet idarecileri bunun karşısında önce beş kişilik bir ihtilal komitesi, daha sonra üç kişilk Fergana Cephesi kurarak basmacıları bastıracak tedbirler almaya çalıştılar. Bu komiteler ve kızıl ordu başarısız olunca Fergana’da askeri idare tesis edildi. Bu bölgeden sonra Buhara ve Hive’de hızla yayılan Basmacılık hareketini Ruslar eskiden olduğu gibi kısa sürede bastıracaklarını zannetmişlerdi. Ancak, aksine daha da kitlesel hale dönüştüğü gibi Buhara ve Harezm üzerine gönderilen Sovyet birlikleri başarısız oldu.

Cüneyd Han ve diğerlerinin Harezm’de başladığı silahlı mücadeleleri bütün hızıyla devam ediyordu. Buhara’da ise milliyetçi reformistlerin önderliğinde Sovyetlere karşı mücadele başladı. Dolayısıyla üç merkezde gelişen ayaklanmalar, Sovyetlerin Türkistanda varlığını tehlikeye sokuyordu. Bunun için 3 Eylül 1919’da Türkistan Cephesi açtılar. Cephe konutanlığına Frunze tayin edildi. Kendisi 22 ?ubat 19920’de Taşkent’e gelerek milli ayaklanmayı bastıracak planlar yapmaya başladı.

Yeterli sayıda silah olmayışı Türkistan Türklerinin işlerini zorlaştırıyor, kızıl ordu karşısında ağır kayıplar veriyorlardı. Otorite eksikliğini gidermek üzere Fergana’da 24 Eylül 1919’da Mehmed Emin Beğ başkanlığında Fergana hükümeti kuruldu. Silah yardımı için Afganistan’a ve İngilizlere eliçiler gönderildi ise de bir sonuç alınamadı. Ayrıca hükümetin teşkiline rağmen ayaklanmayı idare eden liderler arasında birlik sağlanamamıştı. Üstelik kabilecilik ve bölgecilik de işe karıştırılınca hedefe varma yolunda mesafe kat edilemiyordu. Tam bu sırada Enver Paşa’nın Türkistan’da görülmesi liderliği kabul etmesi mücadeleye yeni bir yön vermiştir.

Enver Paşa, Eylül 1920’de Bakü’deki Doğu Milletleri Kongresinde yeteri kadar bilgi sahibi olduğu Türkistan Ayaklanmasının Buhara’ya vardığında çok kritik bir aşamada olduğunu görünce derhal mücadeleye girişmiştir. Büyük ordulara kumanda etmiş bir şahsiyet olan Enver Paşa’nın ayaklanmaya lider olarak katılması, bütüm mücahitler arsında sevinçle karşılanırken başta Zeki Velidi, Buhara Emiri ile veziri ve bir kısım Sovyet taraftarı tarafından hoş karşılanmamıştır. Bütün muhaliflerine rağmen bütün Türkistan Türklerini içine alacak Orta Asya İslam Devleti kurmak gayesi ile Sovyetlere karşı mücadeleyi başlattı. 19 Mayıs 1922’de Sovyet hükümetine bir ültimatom vererek kızıl ordunun Türkistan’ı terk etmesini istedi. Sovyetlerin Türkistan’dan çekilmeyecekleri anlaşılınca savaş başladı. Top ve makineli tüfeklerden yoksun Enver Paşa’nın ordusunun ilk zaferi Duşenbe’yi Ruslardan kurtarmak oldu.

Fakat, üstün silahlara sahip Rus ordusu 15 Haziran 1922’de Türkistanlı diğer liderlerin yardım etmemesinden dolayı ikinci savaşta Enver Paşa’yı mağlup etti. Buharalı liderlerin yardım talebini geri çevirmeleri üstelik yardım etmek isteyen Afganlıları engellemeleri üzerine Enver Paşa, Duşenbe yakınlarındaki Belcuvan köyüne çekildi. 4 Ağustos 1922’de ansızın Rusların baskınına uğrayıp makineli tüfek ateşiyle şehit oldu. 20 bin mücahidin gözyaşları içinde toprağa verildi. Onun ölümü üzerine Türkistan bağımsızlık hareketleri zayıflamıştır. Diğer taraftan Sovyetler, Türkistan’daki kızıl ordu birliklerini takviye ettiler. 1923 yazından 1924 yazına kadar ayaklanmaya katılanların bölgeleri işgal edildi. Çarpışanların önemli bir kısmı şehit ya da idam edildi. Çok az kısmı da İbrahim Bey önderliğinde Afganistan’a kaçtı ve 30 mart 1931’de vatanına dönerek yeniden mücadeleye atıldı. 3-19 nisan tarihleri arasında yapılan savaşları kaybedince 23 Haziran 1931’de arkadaşları ile birlikte idam edildi.

Komünist Partisi İçinde Mücadele ve Sosyalist Cumhuriyetlerin Doğuşundan Bağımsızlığa

Başladıkları bağımsızlık savaşlarının tamamını kaybeden Türkistanlılar, komünist rejimi içinde hakları için mücadeleye devam ettiler. Münevver Kaari ile Turar Rıskul bu hareketin öncülüğünü yapıyorlardı. Sultan Galiyev, aynı maksatla Moskova’da çalışmaktaydı. Bu kişilerin hedefleri komünist yönetimde Milli bir Türkistan birliği sağlamaktı. Milli Birlik fikri 1921’de daha canlı hale geldi. Mustafa Kemal Atatürk’ün talimatıyla Buhara’ya gelen Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinden İsmail Suphi Soysallıoğlu’nun girişimleri ile Türkistan Milli Birliği Teşkilatı kuruldu. Başkanlığına da Zeki Velidi getirildi. Rusların şiddetli baskıları neticesinde Zeki Velidi, Osman Hoca, ve Müfti Sadruddin Han bölgeden uzaklaşmak zorunda kaldılar. Birliğin diğer ileri gelenlerinden Feyzullah Hoca, 1937 yılına kadar bu mücadeleyi sürdürdü.

Türkistanlıların komünist sistem içindeki durumlarını görüşmek üzere Mart 1924’de Taşkent’te kongre düzenleyen Sovyetler, kongrede birlik aleyhtarı olan Kazak ve Özbek delegeleri kışkırtarak kongreyi tam çıkmaza soktular. Dolayısıyla birlik hazasından çok ayrılık havası hakim oldu. Birliğin ileri gelenlerinden Sultan Hoca, Türkistan’ın ayrı ayrı bölmek istiyorlar diye karşı çıkınca Sovyetler tarafından etkisiz hale getirildi. Bunu takiben ayrı cumhuriyetler fikrini partiler içinde işlemeye başlayıp başarılı oldular. Türkistan’da komünist partileri beraberce Rus komünist partisine müracaat ederek ayrı cumhuriyetler kurmak istediklerini bildirdiler. Bu başvuru üzerine Rus Komünist Partisi durumu görüşerek, Türkistan’daki komünist partilerin isteklerini kabul ettiğini bildirdi (12 Haziran 1924). Bu karara itiraz etmek isteyenler oldu ise de kendilerini dinleyecek merci bulamadılar. Neticede toplanan merkezi toprak komitesi Eylül 1924’te çalışmalarını tamamladı ve bölge şöyle şekillendi: Özbek Sosyalist Cumhuriyeti, Türkmen Sosyalist Cumhuriyeti, Tacik Muhtar bölgesi (Ekim 1924’ten sonra Cumhuriyet, 1929’da Özbekistan’dan ayrıldı), Kırgız Muhtar Bölgesi (1936’da Sosyalist Cumhuriyet statüsü kazandı), Kazak Cumhuriyeti, Karakalpak Muhtar Bölgesi (Kazak Cumhuriyetine bağlı)…

Toprak komitesinin bu çalışmaları Rus Komünist Partisi tarafından onaylandıktan sonra Ekim 1924’te tamamlanarak kurulan Özbekistan, Türkmenistan, Kazakistan, Tacikistan Sosyalist Cumhuriyetleri ile, Kırgız ve Karakalpak Muhtar cumhuriyetlerinin kuruluşu gerçekleşmiş oldu.

1924’te Muhtar Kazakistan Sovyet Cumhuriyetinin merkezi Orenburg’tan Kızılorda’ya taşındı. 1928’de ise Almatı’ya taşındı. 1936’da ise tam bir Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti oldu. Sovyet sistemine dahil olmasına rağmen 1925’i takip eden yıllarda Kazaklar büyük bir felaketle karşılaştı. Kolhozloştırma devletleştirme adı altında Kazak ekonomisinin temeli olan hayvancılığa el konuldu ve milyonlarca hayvan telef oldu. Arkasından 1929’da başlayan kıtlık 1932’ye kadar sürdü. Kazak nüfusunun yarısı açlıktan öldü. Ölenlerin sayısının 2 milyon beş yüz bin civarında olduğu bilinmektedir. 1937-38 yıllarında Stalin tarafından Sovyet karşıtı oldukları gerekçesiyle Kazak aydınları katledildi. Sovyet sisteminin daha iyi oturtulabilmesi için 1951’deki kararname ve 1954’teki Taşkent Sovyet Tarihçileri konferansında milli tarihleriyle ilgili konuları inkar etmeleri emredildi. II. Dünya Savaşı bittikten sonra Kazakistan Komünist Partisinin I. Sekreterliğine bir Kazak getirilmişti. O ve diğer yöneticiler Kruşçev’in 1950’deki Bakir Topraklar projesine karşı çıkınca, I. Sekreter Şahahmedov 1954 yılında görevinden alınarak yerine Leonid Brejnev atandı. Uygulanan proje ile 25 milyon hektar otlak arazisi tarım alanına dönüştürüldü. 3-5 Ekim 1956’da Karaganda yakınındaki Temir Tav yerleşim alanında sağlıksız evleri, düşük ücretleri protesto etmek için 1500 kişinin yaptığı direniş sonucunda yüzlerce kişi öldürülmüştür.

1956’da Brejnev’in makamından ayrılmasından sonra yerine Kazak asıllı Din Muhammed Kunayev geldi. Kunayev, Kazak kökenlileri partiye almaya çalıştığı gibi Kazakistan’ın her alanda kalkınması için elinden geleni yapmıştır. Onun 1986’da görevinden alınması ve yerine Genadi Kolbin’in tayin edilmesi sonucu üzerine başkent Almatı’da ayaklanmalar çıktı(16 aralık 1986). Kazak gençleri Kazakistan Kazaklarındır diyerek gösteriler yapmışlardı. Çok sayıda genç öldü ve tutuklandı. Sovyet yönetimi olayları durdurabilmek maksadıyla Kolbin’in yerine 10 Ocak 1987’de Saidullah Kubaşev’i getirdiler. 22 Haziran 1989’da Kazakistan Komünist Partisinin başına Nur Sultan Nazarbayev geldi. Sovyetlerin dağılması sürecinde Kazakistan 16 Aralık 1991’de bağımsızlığını ilan etti.

Kırgızlar da Komünist Partisi çatısı altında kendi milli benliklerini kazanmak ve ülkelerinin kalkınması için çalışmaya başladılarsa da liderleri parti başkanı Abdulkerim Sıddıkoğlu 1925’te sürgüne gönderildi. 1926’da ise K.Kudaykuloğlu ve D.Bakahanoğlu gibi önderler görevden uzaklaştırıldı. 1927-28’deki kolhozlaştırma siyasetinden Kırgızlar da çok zarar gördü. 1926’da Narın’da bir isyan çıktı ise de netice alınamayınca binlerce Kırgız, Çin Halk Cumhuriyetine kaçtı.

Kırgızların Sovyet dönemindeki kaderi de ekonomik zorluklar içinde gelişmiştir. Aslında bir fizik bilgini olan Askar Akayev 27 Ekim 1990’da Kırgızistan devlet başkanı seçildi. Sovyetlerin dağılması üzerine 31 Ekim 1991’de Kırgızistan bağımsızlığını ilan etti.

1924 yılındaki düzenlemede Özbekistan Sosyalist Cumhuriyeti kurulmuştu. Tacikistan Muhtar Sosyalist Cumhuriyeti olarak başlangıçta Özbekistan’a dahildi. Ancak, 1929’da Tacikistan ayrı bir sosyalist cumhuriyet oldu. 1936’da Karakalpak Muhtar bölgesi Kazakistan’dan ayrılıp Özbekistan’a katıldı 1937-38 yılında milliyet oldukları için yapılan kıyımda başbakan Feyzullah Hocayev ve Özbekistan Komünist Partisi I. Sekreteri Ekmel İkramov başta olmak üzere çok sayıda devlet adamı ve aydın idam edildi. II. Dünya Savaşı sonrası Komünist Partinin başına geçen Abdulkadir Muhiddinov, Kruşçev zamanında yaptığı uygulamalarla halka biraz nefes aldırdı. 1959’da onun milliyetçi tutumları dikkat çektiği için görevinde alınarak yerine Şeref Reşidov tayin edilmiştir.

Haziran 1989’da Özbekistan Komünist Partisi başına getirilen İslam Kerimov’un önderliğinde 20 Haziran 1990’da egemenliğini, 31 Ağustos 1991’de bağımsızlığını ilan etti.

Türkmenler de kendi cumhuriyetlerini 1924’de Sovyet sistemine göre almışlardı. 13 Mayıs 1925 yılında Türkmenistan’ın Sovyetler birliğinin bir parçası olduğu ilan edildi. 1937-38 yıllarında Türkmenistan Yüksek Sovyetinin başkanı Nadirbay Aytakov ile başbakan Gaygısız Atabay sürgüne gönderildi. 1930’lu yıllarda kollektifleştirme sonucu Türkmenler de büyük zarar gördü. 1930-31, 1948 ve 1950 yıllarında Sovyet rejimine karşı direnişler olmuştur.

22 haziran 1990’da egemenliğini ilan eden Türkmenistan, 26 Ekim 1991’de bağımsızlığını ilan etti. Aslen bir elektrik mühendisi olan Sapar Murad Niyazov (Türkmenbaşı) 1985’te Türkmenistan Komünist Partisi I. Sekreterliğine seçildi. Türkmenbaşı halen Türkmenistan Cumhurbaşkanlığı görevini yerine getirmektedir.

Bibliyografya

Aka, İ., Timur ve Devleti, Tarihte Türk Devletleri, C.I, Ankara, 1987.

Amancalov, K., Turki Halktarının Tarihı, 3 c., Almatı, 1999.

Arat, R. Rahmeti, Karakalpaklar, İslam Ansiklopedisi (İA), C. VI, İstanbul, 1988.

Arat R. Rahmeti. Kazakistan, İslam Ansiklopedisi (İA), C. VI, İstanbul, 1988.

Arat R. Rahmeti, Kırgızistan, İslam Ansiklopedisi (İA), C. VI, İstanbul, 1988.

Barfield, T.J., The Perilous Frontier, Massachusetts 1989

Barthold,V. , Hokand, İslam Ansiklopedisi (İA), C. 5/1, İstanbul, 1950.

Barthold, V., Buhara, İslam Ansiklopedisi (İA), C. 2, İstanbul, 1988.

Barthlod, V., Orta Asya Türk Tarihi Hakkında Dersler, İstanbul, 1927.

Barthold, V., Moğol İstilasına Kadar Türkistan, (Haz. H. D. Yıldız), İstanbul, 1981.

Baştav, ?., Hazar Kağanlığı Tarihi, Tarihte Türk Devletleri I, Ankara, 1987.

Bekmahanov, E., Kazakistan SSR Tarihı, Almatı, 1960.

Cagnat, R., -Jan, M., İmparatorluklar Beşiği (çev. E. Akbulut – A. ?ensulay), İstanbul, 1992.

Chavannes, E., Documents Sur les Tou-kiue(Turcs) Occidentaux, Paris, 1941.

Cüveynî, A., Tarih-i Cihan Güşâ, (çev. M.Öztürk), Ankara, 1988.

Durmuş, İ., İskitler(Sakalar), Ankara, 1993.

Eberhard, W., Çin’in ?imal Komşuları, (çev. N. Uluğtürk), Ankara, 1942.

Golden, P. B., Türk Halkları Tarihine Giriş, Ankara, 2002.

Gömeç, S., Türk Cumhuriyetleri Tarihi, Konya, 1997.

Grousset, R., Bozkır İmparatorluğu (çev. R.Uzmen), İstanbul, 1981.

Gürün, K., Türk – Sovyet İlişkileri, Ankara, 1991.

Hayıt, B., Rusya ve Çin Arasında Türkistan, Ankara, 1975.

İstoriya Kazakhstana i Sentralnoy Azii, Almatı, 2001.

Kafalı, M., Timur, İslam Ansiklopedisi (İA), C.12/1, İstanbul, 1988.

Kafalı, M., Altın-Orda Hanlığı(1227-1502), Tarihte Türk Devletleri II, Ankara, 1987.

Kafesoğlu, İ., Türk Milli Kültürü, İstanbul 1987.

Kafesoğlu, İ., Harezmşahlar Devleti Tarihi, Ankara, 1984.

Köymen, M. A., Selçuklu Devleti Türk Tarihi, Ankara, 1992.

Kurat, A. N., IV. – XVIII Yüzyıllarda Karadeniz Kuzeyindeki Türk Kavimleri, Ankara, 1972.

Kurat, A. N. – Temir A., Sibir (Sibirya Hanlığı), Türk Dünyası El Kitabı, C.1-2, Ankara, 1992.

Kuzgun, ?., Hazar ve Karay Türkleri, Ankara, 1985.

Lattimore, O., Inner Asian Frotiers of China, New York, 1988.

Le Strange, The Lands of The Eastern Caliphate, Cambridge, 1905.

Ligeti, L., Bilinmeyen İç Asya (çev. S. Karatay), Ankara, 1986.

Mackerras, C., The Uighur Empire, According to the T’ang Dynastic Histories, Canberra, 1972.

Merçil, E., İlk Müslüman Türk Devletleri Tarihi, Ankara, 1991.

Mirza Muhammed Haidar Dughlat, The Tarikh-i Rashidi (İng. çev. E. D. Ross), London, 1895.

Ögel, B., Türk Mitolojisi, Ankara, 1994.

Ögel, B., İslamiyetten Önce Türk Kültür Tarihi, Ankara, 1987.

Özbekistan SSR Tarihi, Taşkent, 1974.

Rasonyi, L., Tarihte Türklük, Ankara, 1988.

Roux, J. P., Moğol İmparatorluğu Tarihi, İstanbul, 2001.

Roux, J. P., Orta Asya, İstanbul, 1999.

Saray, M., Türkistan Türkleri, İstanbul, 1984.

Saray, M., Azerbaycan Türkleri Tarihi, İstanbul, 1993.

Saray, M., Kazak Türkleri Tarihi, İstanbul, 1993.

Saray, M., Kırgız Türkleri Tarihi, İstanbul, 1993.

Saray, M., Özbekistan Türkleri Tarihi, İstanbul, 1993.

Saray, M., Türkmen Tarihi, İstanbul, 1993.

Sinor, D., Erken İç Asya Tarihi, İstanbul, 2000.

Spuler, B., İran Moğolları (çev. C. Köprülü), Ankara, 1987.

Sümer, F., Oğuzlar (Türkmenler), Tarihleri – Boy Teşkilatı – Destanları, Ankara, 1972.

?eşen, R., İslam Coğrafyacılarına Göre Türkler ve Türk Ülkeleri, Ankara, 1985.

Taşağıl, A., Gök-Türkler I, Ankara, 1995.

Taşağıl, A., Gök-Türkler II, Ankara, 1998.

Togan, Z. V., Umumi Türk Tarihine Giriş, İstanbul, 1981.

Togan, Z. V., Bugünkü Türk İli Türkistan ve Yakın Tarihi, İstanbul, 1981.

Togan, Z. V., Hatıralar, İstanbul, 1969.

Türkmenistan SSR Tarihi

Yorum Yapın

Oğuz Han

Türk destanlarından. Hun-Oğuz destanları grubundandır.
Oğuz Kağan Destanının beş ayrı yazması vardır. Çağatayca, Farsça ve Uygurca yazmalardaki Oğuz Kağan Destanı; Oğuz boyları, Türk dili, edebiyatı, folkloru, târihi ve kültürü hakkında bilgi verir. Bu yazmaların özeti şöyledir:

Nuh aleyhisselâmın oğlu Yâfes’in büyük oğlu Türk, doğuda yerleşmişti. Bunun ülkesine Türkistan denildi. Türklerin ilk atası olan Türk’ün oğullarından büyüğü Kara-Han, Karı-Sayram şehrini başşehir edinmişti. Yaylakları, İpanç şehri yakınlarındaki Or-Tag ile Kür-Tag, kışlakları da Porsuk şehri yanındaki Kara-Kum idi. Kara-Hanın kardeşleri; Or-Han, Kür-Han ve Küz-Han adlarını taşıyorlardı. Kara-Han, hârika olarak doğan oğluna bir yaşında iken ad koyacağı sırada, bu çocuk; “Ben sarayda doğduğumdan, adım Oğuz olsun.” deyince, herkes şaşırmıştı. Allah’ın varlığına ve birliğine inanan Oğuz, putperest annesinin sütünü sâdece bir defâ emdi. Babası, Oğuz’u, kardeşinin kızı ile evlendirmek isteyince o, Hak dîne girmeyi reddeden amcasının kızları ile evlenmedi.

Oğuz, gençliğinde; yılkıları (at sürüsü) ve insanları yiyen, çok korkulan, azgın bir canavarı öldürerek büyük şöhret kazandı. Oğuz’un, teklif edilen kızlar ile evlenmeyiş sebebini öğrenen babası Kara-Han ile amcaları, onun gizli ve kendi dinlerine uymayan bir din taşıdığını anlayarak, bir av sırasında öldürmeyi plânladılar. Suikastı anlayınca, baba ve amcasını öldürdü. Avlanırken Gök-Işık içinde beliren Gök-Kızı ile evlendi. Gök-Kızından üçüz oğlu olup; Gün-Han, Ay-Han, Yıldız-Han, bir rivayete göre de Gün-Alp, Ay-Alp, Yıldız-Alp adlarını verdi. Başka bir gün yine avlanırken, göl içindeki küçük bir adada, dünyâ güzeli Göl-Kızını gördü. Bununla da evlenen Oğuz, Göl-Kızından doğan üçüz oğullarına Gök-Han, Dağ-Han, Deniz-Han, başka bir rivâyete göre de Gök-Alp, Dağ-Alp, Deniz-Alp adlarını verdi. Sonra, Oğuz Han bütün halkını toplayarak, ulu bir toy (ziyâfet) verdi. Kırk yerde ağır sofralar kurdurdu. Toydan sonra Oğuz Han, beğler ile halka yarlıg (ferman) çıkararak, şöyle buyurdu:

“Ben sizlere oldum Kağan
Alalım yay hem de kalkan
Tamga olsun bize boyan
Gökbörü olsun oranı
Demir çıdalar olsun orman
Avlakta yürüsün kulan
İşte deniz, işte muran
Gün olsun tuğ, gök korıkan.”

Bundan sonra Oğuz Han, dünyânın dört yönüne yarlıg yazdı. Elçilere verip gönderdi. Bu fermanlarda şöyle deniyordu:

“Ben Türklerin kağanıyım; dünyânın dört bucağının da hâkimi olsam gerekir. Sizlerden itâatinizi istiyorum. Kim benim buyruğuma baş eğerse, el olursa, hediyelerini kabul eder, kendisini dost sayarım. Her kim de baş eğmezse, ona gazab eder, üzerine ordu çekip, baskın yapar, hemen astırıp, yok ederim!”.

Bu sırada sağdaki Çin Kağanı, kıymetli hediyelerle elçisini gönderip, itâatini saygı ile arz etti; onunla dost oldu. Soldaki Urum Kağan, itâatlerini bildirmediğinden ordusunu çekip, onların üzerine yürüyen Oğuz Han, kırk gün sonra Muzdağ (Buzdağı) eteğine gelince otağına güneyden bir ışık girdi ve içinden, gök tüylü, gök yeleli iri bir erkek böri (kurt) çıktı. Bu Gök-Böri konuşarak, Oğuz Han’a; “Ben senin orduna kılavuz olarak önde yürüyeceğim.” dedi ve böyle yaptı.

Muzdağdan sonra Gök-Börinin kılavuzluğunda batıya yürüyen ordusunun başındaki Oğuz Han, İtil-Müren (Volga Nehri) boyundaki Karadağ önünde yapılan savaşta, kalabalık ordulu Urum-Kağanı yendi, kaçırttı. Urum-Kağanın kardeşi olup, Oğuz’a itâat eden ve saklandığı kaleleri teslim eyleyen Urum-Beğin oğluna, itâatle teslim olması üzerine, Türkçe saklayan, koruyan manâsında “Saklar” (Eslar/Slav) adı verildi. Zaferden sonra, Uluğ-Ordu Beğ adlı birisi, ulu ağaçlardan yaptığı kayıklarla, orduyu İtil’den öteye-batıya, geçirdiğinden, Oğuz Han onu mükâfâtlandırarak, İtil’in batısındaki ülkeleri ona bağışladı ve kendisine oğyuk-ağaç mânâsında Kıpçak-Beğ adını verdi.

İtil Nehri kuzeyinden karanlıklar ülkesinde yaşayan Kıl-Barak veya İt-Barak kavmini de itâat altına alan Oğuz Han, anayurdu korumak için, Uygun uruğunu vazifelendirmiştir. Anayurttan, Afgan ve Hind üzerine sefere çıkan Oğuz Han, yolda her zaman bindiği ala aygırı kaçıp, tepeleri dâimî karlı Muzdağın karları içine gitti. Buna çok üzülen Oğuz, ordusundaki cesur, soğuğa dayanıklı bir beğin, dokuz gün içinde gidip bu atı karlar içinde tutup, getirmesine çok sevindi. Onu mükafâtlandırarak Tanrıdağlar bölgesinin karlı yaylaklarını ona bağışlayıp; “Sen, buradaki beğlere baş ol ve senin adın hep Karluk olsun.” dedi.

Afgan ve Hind ellerini fethetti. Sonra, İran üzerine Horasan’a yürüdü. Yolda, duvarları altından, pencereleri gümüşten, çatısı ve kapısı demirden ulu bir konak gördüler. Bunun kilitli kapısını açmak, çok zor olduğundan, Oğuz Kağan pek becerikli, hünerli bir kişi olan askerlerinden Tömürdü-Kağul adlı birisine, Kal-Aç diyerek, buranın kapısını açmasını buyurdu.Seferde yağmalar ve savaşlarda alınan ganimetlerini taşımak için ağaç araba yapan usta askeri çok beğenen Oğuz Han, ona yüklü arabanın yürürken çıkardığı“Kang-Kang” sesine göre Kanglı adını verdi.

Oğuz Han, Dağıstan’daki Tarku ve Derbend bölgelerini fethederek oradan Şirvan, Aran, Mugan ve Gürcistan ülkeleri üzerine gelip buraları da feth eyledi. Yaz sıcağında, ordusuyla Sabalan ve Arar dağlarındaki Alatağ (Ağrı Dağı) yaylaklarında ordusu ile yayladı. Her iki dağa da Türkçe adlar verildi. Oğuz Hanın, bu çevrede fethettiği ülkeye Türkçe Azar-Baygan adı verildi.

Oğuz Han, Alatağ yaylasında iken Gürcistan, Irak, Anadolu ve Suriye ülkelerine elçiler gönderip, itâat etmelerini bildirdi. Kış gelince Mugan Çölünü geçerek, ordusu ile orada ve Kür ile Aras nehirleri arasındaki Aran (Karabağ) kışlağında kışladı. Baharda Gürcüler itâat ettilerse de sonradan caydılar. Oğuz Han, kendi oğullarını, iki yüzer kişi ile bu küçük kavmin üzerine gönderdi ve buradan ordusuna erzak tedârik ettirdi.

Alatağ’dan ordusu ile sefere çıkan Oğuz Han, Anadolu ve Irak üzerine yürüdü. Buraların uluları gelerek, savaşmadan itâat ettiler. Kış bastırınca, Oğuz Han, ordusu ile Dicle Nehri boyunda kışladı. İlkbaharda Şam üzerine yürüdü. Bütün Raka ve Şam ülkesi itâat ettiyse de üç yüz altmış kale kapılı Antakya şehri direnince, bir yıl süren kuşatmadan sonra, burası da zaptedildi. Oğuz Han, Antakya’da tahta geçti. Yanındaki doksan bin askerini bu şehre yerleştirip, kışladı. Askerlerin çoluk çocuğunu da bu ulu şehirde barındırdı. Bu şehirden Altı oğlunu (Filistin ve Mısır ülkeleri) Tekfur’un üzerine öncü olarak gönderdi. Eğer itâat etmezse ordusu ile kendisinin de geleceğini bildirdi. İki gün ve iki gece süren savaşta yenilen Tekfur, yakalanarak Antakya’da Oğuz Hana gönderildi. Oğuz Han itâatini arz eden Tekfur’u haraca bağlayıp yeniden kendi ülkesine hâkim tâyin etti. Yunan ve Frenk ülkesinin durumunu Tekfur’dan öğrenen Oğuz Han, üç oğlunu Yunan, üç oğlunu da Frenk ülkelerini itâat ettirmeğe gönderdi. Tekfur da kendi elçisi ile bu iki ülkeye tez elden şu haberi yolladı: “Bu Oğuzlar, çok büyük kudret ve kuvvet sâhibidirler. Güneşin doğduğu yerden buralara kadar bütün ülkeleri ellerine geçirmişlerdir. Onlara hiç kimse dayanamaz. Siz de kendi isteğinizle, yıllık vergi vererek, onlara itâat ediniz. Karşı çıkıp da halkınız kırılmasın.” Sonunda, Frenk ve Yunan ülkeleri itâat edip, haraca bağlandılar. Üç yıl Antakya’da kışlayan Oğuz Han, Bağdat İsfahan yolu ile İran’a gelip, Demevan Dağından, Horasan-Herat (Afgan) yolu ile ülkesine dönmeğe karar verdi.

Oğuz Han Amuderya’yı (Ceyhun) geçerek, Ilak ülkesindeki Semerkand bölgesine vardı. Buhara sınırındaki Yalbulağaz mevkiine geldi. Anayurduna erişti. Elli yılda dünyâyı feth eden ulu cihangiri, Kanglı ve Uygurlar, dokuz günlük yoldan gelerek karşıladılar. Kürtak Yaylağına gelen Oğuz Han burada, bin evi doyuracak koyun ile dokuz yüz kısrak kestirerek, ulu bir toy verdi. Oğuz Hanın yanında soylu, yaşlı, uzun tecrübeli ve ak saçlı bir Düşüme(vezir) vardı, adı Uluğ-Türk idi. Bu vezir, bir gün rüyâda gördü ki, bir Altın Yay doğudan batıya doğru gidiyor. Uyanıp, rüyâyı, Oğuz Hanın ve neslinin cihan hâkimiyetine tâbir etti. Bunun üzerine Oğuz, oğullarını çağırıp, avlanmalarını istedi. Büyükler doğuya, küçükler batıya doğru ava çıktılar. Gün, Ay, Yıldız yolda bir Altın-Yay; Gök, Dağ, Deniz de yolları üzerinde üç Gümüş-Ok bularak dönüp babalarına getirdiler. Buna çok sevinen Oğuz Han, okların herbirini küçük oğullarının birisine verdi: “Ok, yaya tabidir, onu atarken de öyle olunuz” dedi. Sonra dönüp, Altın-Yay’ı üçe bölerek, her parçasını büyük oğullarından birisine verdi: Bunlara, Boz-Oklar dedi. Sonra, büyük kurultay toplayarak, yanına kırk kulaç boyunda bir direk diktirip, üzerine bir altın tavuk koydu ve dibine bir Akkoyun bağladı; soluna da kırk kulaçlık direk diktirip, üzerine bir Gümüş-Tavuk koydurdu ve dibine bir Karakoyun bağladı. Oğullarından Bozokları, sağ (doğu) yanına, üç-okları da sol (batı) yanına oturtarak, kırk gün, kırk gece yiyip içtiler. Ulu toy yaptılar. Sonra Oğuz Han ülkesini altı oğlu arasında bölüştürdü ve rûhunu teslim etti.

Yorum Yapın