Archive for musluman

Srebrenitsa soykırımı, BM’nin en büyük örtbas operasyonuydu

Birleşmiş Milletler Genel Sekreter Yardımcısı Diego Enrique Arria, 1995’te Bosna Hersek’in Srebrenitsa kasabasında Sırpların gerçekleştirdiği soykırımın BM tarihindeki en büyük örtbas işlemi olduğunu söyledi.

Olayın meydana geldiği tarihte BM Güvenlik Konseyi üyesi olduğunu hatırlatan Venezuelalı diplomat, BM Genel Sekreterliği’nin yaşanan vahşeti kendilerinden dahi sakladığını söyledi. Katliamdan sonra Srebrenitsa’ya gittiğinde BM’nin de yaşanan insanlık suçuna iştirak ettiğini gördüğünü ifade eden Arria, “Bu olay BM tarihindeki en büyük örtbas etme işlemidir. Uluslararası Ceza Mahkemesi de bu örtbasın gerçekleştirildiği yerdir.” dedi. Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi bünyesinde kurulan İnsanlığa Karşı Suçlar Araştırma Enstitüsü tarafından İstanbul’da düzenlenen “Uluslararası Suçlar: Bosna Hersek Örneği” başlıklı bir sempozyumda konuşan Diego Enrique Arria, Srebsenitsa soykırımının dünyanın gözleri önünde yaşandığını ifade etti. BM Genel Sekreter Yardımcısı, “Bunu durdurabilirlerdi. Avrupa ülkeleri Avrupa’nın ortasında Müslüman bir ülke olmasından endişeleniyordu. Toplu halde suça iştirak edildi. Dünyanın bir rol oynaması gerekiyordu; ama savaş yıllarca sürdü ve Müslümanlar hızlı bir şekilde yok edildi.” şeklinde konuştu. Bosna Kayıp Kişileri Araştırma Komisyonu Başkanı Amor Masoviç ise savaş döneminde 28 bin kişinin kaybolduğunu söyledi. Bunların yüzde 92’sinin Boşnak olduğunu belirten Masoviç, sadece Srebsenitsa bölgesinde henüz açılmamış 31 toplu mezarın olduğunu belirtti. Lahey’deki Uluslararası Adalet Divanı, 26 Şubat’ta aldığı bir kararla 1992-95 Bosna savaşındaki olaylardan yalnızca 1995’teki Srebrenitsa katliamını soykırım olarak nitelendirmesine karşın Sırbistan devletini aklamıştı. BM’nin 1993’te ‘güvenli bölge’ ilan ederek Müslüman Boşnakları silahsızlandırdığı Srebrenitsa’ya Temmuz 1995’te giren Sırp güçleri, II. Dünya Savaşı’ndan sonra en büyük etnik kıyıma imza attı. BM Barış Gücü’ne bağlı Hollanda askerlerinin gözü önünde 8 bini aşkın Müslüman Boşnak katledildi.

Çetnikler bu kez Kosova için sahnede

Bosna Hersek’te katliamlara imza atan aşırı milliyetçi Sırplar, bu kez Kosova için hazırlık yapıyor. Belgrad’ın 150 km. güneyindeki Krusevac’da dün toplanan Çetnik Sırplar, Kosova’nın bağımsızlığına karşı mücadele edecek bir milis gücü kurdu. 1389’daki Kosova Savaşı’nda Osmanlı’ya yenilen Sırp Kralı’nın adını taşıyan “Çar Lazar Muhafızları”, bir tür Hıristiyan milis gücü olarak Kosova’nın bağımsızlığına karşı savaşacak. Krusevac’da toplanan yüzlerce eski askerin yer aldığı Sırp grubun organizatörlerinden Andrej Miliç, “Kosova’yı bırakmayacağız. Gerekirse savaşacağız.” dedi. Sırp yönetimi, toplantıya henüz resmi bir tepki göstermedi. Kosova, 1999’daki NATO operasyonundan beri BM idaresinde bulunuyor.

Krusevac, Cihan

Yorum Yapın

I. ALÂEDDIN KEYKUBAD (1220-1237)

I. Giyaseddin Keyhüsrev’in ortanca oglu olan I. Alâeddin Keykubad babasinin Istanbul’dan dönüp tahta çikmasi üzerine Tokat’a melik tayin edildi ve babasinin ölümüne kadar orada kaldi. I. Giyaseddin Keyhüsrev’in ölümü üzerine devlet adamlari Izzeddin Keykavus’u sultan ilân edince Alâeddin Keykubad kardesine karsi taht kavgasina giristi. Amcasi Tugrul Sah ve Ermeni krali Leon’dan yardim istedi. Fakat agabeyi karsisinda basarili olamadi. Izzeddin Keykâvus 1212 yilinda Ankara’yi ele geçirince onu esir aldi ve Malatya yakinlarindaki Minsar kalesinde hapsetti. Sultan onu öldürmek istiyordu, ancak hocasi Seyh Mecdeddin Ishak buna engel oldu. Izzeddin Keykâvus’un ölümü üzerine toplanan devlet adamlari ve kumandanlar onun ölümünü bir süre gizledikten sonra, hapse atilmasinda rol oynadiklari Alâeddin Keykubad’i tahta çikarmaktan çekiniyorlardi. Fakat özellikle Seyfeddin Ayaba, Mübarizüddin Çavli ve Serefeddin Muhammed gibi devlet adamlari Alâeddin’in sahip oldugu yüksek nitelikleri ve yetenekleri dolayisiyla tahta çikarilmasinda israr ettikleri için Alaeddin Keykubad’in Anadolu Selçuklu sultani ilân edilmesi kararlastirildi. Seyfeddin Ay-aba daha önce Alâeddin Keykubad’i hapishaneye kendisi götürdügü için müjde haberini de kendisi vermek istedi ve Sultan Izzeddin Keykâvus’un yüzügünü alip Malatya’ya gitti. Alâeddin Keykubad onu daha önceki faaliyetlerinden dolayi affetti ve dogruca Sivas’a geldi. Taziyeleri kabul etti ve emîrlere hil’atler verdi. Bu törenlerden sonra baskent Konya’ya hareket etti. Konya’da çok görkemli törenler yapildi. Konya büyükleri ve zenginleri sultana hediyeler yagdirdilar. Sultan Alâeddin de beylerine fermanlar gönderip payitahta gelmelerini emretti. Büyük emîrlerden olup Kastamonu yöresinde faaliyette bulunan Hüsameddin Çoban ve Seyfeddin Kizil, altin, gümüs ve köle vb. hediyelerle, diger emîr ve beyler de koyun, at, deve ve kölelerle gelip itaat arzettiler ve sultanin ihsan ve ikramlarina nail olup mensurlari yenileyerek yurtlarina döndüler. Abbasi halifesi Nâsir Lidinillah seyh Sihabeddin Sühreverdî’yi hil’at, mensur ve diger hükümdarlik alâmetleriyle Konya’ya gönderdi. Elçi Aksaray’a gelince Sultana haber verildi. Sultan onu karsilamak üzere emîrlerini görevlendirdi. Konya’daki kadi, âlim, mutasavvif ve ileri gelen kisiler de Seyh Sihabeddin’i karsilamaya gittiler. Daha sonra bizzat Sultan da hassa askerleriyle onu karsilayip elini öptü. Sehre birlikte girdiler. Ertesi gün sultana hil’at, giydirildi ve saltanat tevcihiyle ilgili diger âdetler icra edildi. Sultan halifenin gönderdigi murassa eyerli bir ata binip çetr, sancak ve mehter takimiyla bir gezinti apti. Daha sonra elçiyi kiymetli hediyelerle Bagdad’a yolcu etti. Halife Nasir Lidinillah elçisine gösterilen bu saygi ve itibardan dolayi çok memnun oldu.

Mogol istilâsinin en tehlikeli bir döneminde tahta çikan Alâeddin Keykubad onlara karsi gerekli tedbirleri aldi. Konya, Kayseri, Sivas ve diger bazi sehirlerin kale ve surlarini tamir ettirdi. Kardesi devrinde Eyyubîlerle bozulan münasebetleri de yeniden müsbet yönde kanalize etti. Eyyûbî hükümdari Melik Adil’in kiziyla evlenerek bu dostlugu daha da pekistirdi.

Sultan Alâeddin Keykubad 1221 yilinda Kalonoros (Rumlar tarafindan kale bu adla aniliyordu) kalesini fethetti ve sehrin yeniden insa edilmesini istedi. Kalonoros bu tarihten itibaren sultanin adina nisbetle Alâiye seklinde anilmaya baslandi ve Selçuklu sultanlarinin kislik merkezi haline geldi. Cami, medrese, hamam ve konaklar yapildi. Sultan Alâiye ve Sinop’ta insa ettirdigi tersanelerle güçlü bir Selçuklu donanmasi için önemli bir adim atmis oluyordu. I. Giyaseddin Keyhüsrev ve iki oglu I. Izzeddin Keykâvus ile I. Alâeddin Keykubad’in tahta çikisinda önemli rol oynayan emîrler devlet yönetiminde baslica söz sahibi haline gelmislerdi. Bunlarin basinda Seyfeddin Ay-aba, Zeyneddin Basara, Mübarizeddin Behramsah ve Bahaeddin Kutlugca geliyordu. Sultan Alâeddin daha önce agabeyi Izzeddin Keykâvus’u desteklemis olduklari için bu emîrlere tam anlamiyla güven duymuyordu. Emîrler de sultana karsi memnuniyetsizliklerini dile getiriyorlardi. Sultanin Sivas surlarinin tamirini emretmesiyle bu memnuniyetsizlik daha da netlesti. Emîrler Seyfeddin Ay-aba’nin evinde bir komplo düzenleyip Celaleddin Keyferidun’u agabeyi Alâeddin Keykubad’in yerine tahta çikarmayi kararlastirdilar. Sultan bunu haber alip Antalya’dan Kayseri’ye hareket etti ve 24 kisi olduklari söylenen emîrlerin bazilarini idam ettirdi, bazilarini da hapse attirarak mallarini müsadere etti.

Sultan kendisine karsi bir komplo tesebbüsünde bulunan Seyfeddin Ay-aba ve arkadaslarini muhtelif cezalara çarptirdiktan ve ülke dahilinde huzuru sagladiktan sonra fetihlere basladi. Önce Ermeni kralligi üzerine bir sefer tertip etti ve pek çok Ermeni kalesini ele geçirdi (1225). Selçuklu kuvvetleri daha sonra Haçlilarin elindeki bazi yerleri fethetmek üzere taarruza geçti. Mübarizeddin Çavli idaresindeki ordu bütün Içel bölgesini ve Silifke’yi ele geçirdi. Bu sefer sirasinda yaklasik 30 kalenin Selçuklular tarafindan zaptedildigi rivayet edilmektedir. Bu zafer ve fetihlerden sonra Ermeni kralligiyla bir anlasma yapildi. Buna göre kral Selçuklulara ihtiyaç halinde 1000 süvari ve 500 çarkçidan olusan yardimci birlik gönderecek, daha önce Izzeddin Keykâvus zamaninda ödenmekte olan vergi iki katina çikarilacak ve Anadolu Selçuklularini metbu taniyacakti. Sultan daha sonra doguda meydana gelen olaylar nedeniyle dikkatini bu tarafa çekti. Artuklu hükümdarinin Anadolu Selçuklu sultani adina okuttugu hutbeyi Eyyûbî hükümdari Melik Kâmil adina çevirmesi sebebi ile Artuklular üzerine yürüdü. Onlara ait Adiyaman, Kâhta, Çemiskezek ve Malatya’daki bazi kaleleri ele geçirdi (1226).

Artuklu hükümdari Melik Mesud zor durumda kaldi ve kiymetli hediyeler gönderip baris teklif etti. Sultan yaklasan Mogol tehlikesi ve Harezmsahlarin sinirlarina dayanmasi sebebiyle bu teklifi kabul ederek Eyyubîlerle de dostlugunu pekistirdi.

Erzincan’daki Mengücük beyi Davud Sah Alâeddin Keykubad’a karsi dostane olmayan bazi hareketlerde bulunup bagimsizligini ilân etmek hevesine kapilinca sultan 1228 yilinda sevk ettigi ordu ile Erzincan’i kusatip teslim aldi. Sultan Erzincan’dan Sivas’a dönünce oglu Giyaseddin Keyhüsrev’i Mengücük iline melik tayin etti. Antalya valisi Ertokus’u da onun atabegi olarak görevlendirdi. Ayrica Eyyubî melikesinden dogan küçük yastaki oglu Kiliç Arslan’i da veliahd ilan etti. Böylece Mengücük beyliginin Erzincan kolu sona eriyordu.

Sultan Alâeddin Keykubad 1230 yili Agustos ayinda Erzincan yakinlarindaki Yassiçimen’de Harezmsah Celâleddin’i büyük bir bozguna ugratti. Sultan daha sonra Dogu Anadolu ve Suriye’de Eyyubîlere ait birçok sehri ele geçirince Melik Kâmil karsi taarruza geçti ve 4 ay zarfinda bu sehirleri geri aldi (1236). Eyyubîler’in ele geçirdikleri sehirlerde Selçuklu beylerine yaptigi zulümleri ögrenen Alâeddin Keykubad Âmid (Diyarbekir) üzerine bir ordu sevk etti. Ancak sehrin surlarinin saglamligi yüzünden basari elde edemedi. 1237 yilinda daha büyük bir ordu ile yeniden sefere çikmak düsüncesi ile askerlerini terhis eden Sultan Alâeddin 1 Haziran 1237’de Kayseri’de öldü. Cenazesi Konya’da Kümbedsarayda topraga verildi. Ölümünden önce büyük oglu Giyaseddin Keyhüsrev’i tekrar Erzincan meliki, Semseddin Altunaba’yi da ona atabeg tayin etti. En küçük oglu Izzeddin Kiliç Arslan’i veliahd ilan edip ve bütün kumandan ve devlet adamlarini ona biat ettirdi.

Sultan Alâeddin Keykubad Türkiye’yi ilim, kültür, san’at bakimindan oldugu kadar iktisadî ve ticarî hayat itibariyle de gelismis ve müreffeh bir ülke haline getirmisti. Onun döneminde Anadolu Selçuklu devleti kudret ve nüfuzunun zirvesine ulasmis, Alâeddin Keykubad’in heybet ve ihtisamindan çekinen Mogollar ve diger unsurlar onun ölümüyle saldirgan bir tavir içine girmislerdi. Ebü’l-Ferec (Ibnü’l-Ibrî) Alâeddin Keykubad’in emsalsiz bir hükümdar oldugunu, mükemmel bir kafaya ve yüksek bir siyaset anlayisina sahip bulundugunu, bütün hükümdarlarin ona boyun egdigini ve bu sebeple kendisine Sultanü’l-âlem (Dünya hükümdari)denildigini kaydeder.

Ibn Bîbî de müslüman ve hristiyan hükümdarlarin ondan hükümdarlik mensûru alip adina para bastirdiklarini ve hutbe okuttuklarini belirtir.

Iyi bir egitim gören ve yüksek bir kültüre sahip olan I. Alâeddin Keykubad âlim, sair, edip ve din bilginlerini daima himaye etmisti. Mogol istilâsi önünden kaçan Türkistanli ve Iranli bilginleri ülkesine almakla Türkiye’nin kültür seviyesini yükseltmistir. Horasan’dan yola çikip birçok yeri dolasan Mevlâna Celâleddin’in ailesini de Konya’ya davet ederek Türk-Islâm kültürüne önemli bir hizmette bulunmustur. Sultan âlim ve seyhleri ziyaret eder ve onlarin hayirli dualarini alirdi. Arapça, Farsça ve Rumca da bilen Sultan tarih kitaplariyla siyasetnâmeleri okumaktan hoslanirdi. Büyük Selçuklu veziri Nizamülmülk’ün siyasetnâmesi, Imam-i Gazâlî’nin Kimyây-i Saadet ve Ziyâriler’den Keykâvus b. Iskender’in Kabusnâme’si Sultanin okudugu kitaplar arasinda zikredilmektedir.

Sultanin kudret ve otoritesi sebebiyle ülkenin her tarafinda huzur ve emniyet hakimdi. Alâeddin Keykubad hazinenin gelir ve giderleri ile ilgili hesaplar konusunda çok dikkatli davranirdi. Zalimleri cezalandirmakta ve mazlumlarin haklarini almakta çok titizdi.

Siir ve edebiyatla yakindan ilgilenen Sultan kendisi de Farsça siirler yazmisti. Onun sair ve edipleri himaye ettigini duyan Türkistanli sair Kaniî Türkiye’ye gelmis ve rivayete göre 30 ciltlik bir Selçuklu Seh-nâmesini kaleme almistir.

Sultan Alâeddin Keykubad bu kültürel faaliyetler yaninda ticarî ve iktisadî hayatin gelismesi için de yogun bir faaliyet baslatmistir. Uluslararasi ticaret onun döneminde büyük bir gelisme göstermistir. 1220’de Venediklilerle yaptigi anlasmayla Türk tüccarlarinin da onlarin ülkesinde ticaret yapma imkânini saglamistir.

Yollarda emniyet saglanmakla beraber muhtemel soygunlara karsi tüccarlarin mallari devlet tarafindan sigorta ettirilmisti. Zararlari derhal devlet tarafindan ödenirdi. Sultan ticaret kervanlarinin istirahati için kervansaraylar yaptirmisti. Buralarda yolculara zengin-fakir, hristiyan-müslüman ayrimi yapilmadan yemek verilirdi.

Sultan büyük sehirleri surlarla çevirdigi gibi yaptirdigi cami, medrese, saray, hastahane, tersane, köprü ve kervansaraylarla Türkiye’yi imar etmisti.

Yorum Yapın

Batı ( Daha Çok Avrupali ) Türkleri Neden Sevmez …


İstanbul Üniversitesi’nde öğretim üyesi Alman asilli Prof. Naumark ile bir kısım talebesi Boğaziçinde geziye çıkarlar. Talebelerden biri prof. Naumark’a su soruyu sorar:

– Avrupa bizi neden sevmez hocam ? prof. Naumark su cevabi verir:

– Çok samimi olarak itiraf edeyim ki, Avrupalı Türkleri sevmez ve sevmesi de mümkün değildir, Asırlardır kilisenin Türk ve İslam düşmanlığı Hıristiyanların hücrelerine sinmiştir. Sebeplerine gelince:

1. Müslüman olduğunuz için sevmez. Ama faraza laik söyle dursun, Hıristiyan olsanız da size düşman olarak bakmaya devam eder.

2.Sizler farkında değilsiniz ama, onlar su gerçeğin farkındadırlar: Tarihten Türk çıkarılırsa tarih kalmaz. Osmanlı arşivi tam olarak ortaya çıkarsa, bugünkü tarihlerin yeniden yazılması gerekir.

3. Avrupanın pazarı idiniz. Simdi Avrupayı pazar yapmaya başladınız.

4. En az 400 yıl Avrupa’da sırtımızda ve ensemizde at koşturdunuz.

5. Selçuklular Anadolu’yu, Osmanlılar ise orta Avrupa ve Balkanları Haçlı ordusuna mezar ettiler.

6. Sizi silah ile yenemeyenler, sizleri kendilerine

benzeterek hakimiyet sağladılar.önce ahlaki değerlerinizi yıpratmaya başladılar giyiminizden yaşantınıza kadar sonra kendi içinizde sizi bölmeye başladılar A-B-C-D gibi

7. Selçuklu ve bilhassa Osmanlı, İslamiyet uğruna her şeyini feda etmeseydiler, İslamiyet bugün belki sadece Hicaz’da varlığını devam ettirirdi, Kaldı ki Vahhabiliği kuranlar da, İngiliz Dominyon Bakanlığının adamlarıdır. Bati her yerde İslamiyeti, sapık inançlara kanalize etti.Ama Osmanlı, Asr-i Saadet’i devam ettirdi.

8. Kilise size kin kusmaktadır. Ve sebepleri yukarıdadır.

9. Ben Türkiye’ye geldiğimde 2 üniversiteniz vardı, simdi 19 üniversite var. (O tarihte öyle idi simdi ise çok daha fazla.) Osmanlı zamanında ise her yerde bir medrese vardı tarihinize bakin her medresede bilim eğitimi vardı ilk denizaltını Osmanlının yaptığını çoğunuz bilmiyorsunuzdur belki de ama Avrupa bunu biliyor

10. Sizler, gerçek hüviyetinize döndüğünüz an Avrupanın refahı ve medeniyeti yıkılır.Ama sizde bunun olması bu şartlarda çok zor.

11. Yine sizler, Avrupanın tarihi düşmanısınız ve daima düşman olarak kalacaksınız.”

Evet, almasını bilene ders ve ibretlerle dolu bir itirafname…

Yorum Yapın

BİLİM İNSANLARI ALLAH’A ULAŞTIRIR

Giriş
Bilim, Allah’ın sanatını, yaratışındaki üstünlüğü, kusursuzluğu ve mucizevi özellikleri görebilmenin bir yoludur. Herhangi bir bilim dalında araştırmalar yapan bir insan, eğer birtakım önyargılara veya körü körüne bağlı olduğu bir ideolojiye sahip değilse, gördüğü her ayrıntıda mükemmel bir tasarımın varolduğunu görür ve bu tasarımın ancak sonsuz bir aklın eseri olabileceğini rahatlıkla anlayabilir. İşte bu nedenle tarih boyunca büyük keşifler yapmış, bilimsel gelişmenin öncüsü olmuş bilim adamlarının büyük bir çoğunluğu Allah’a yönelmiştir.
Okuyacağınız bu yazı dizisinde, bilim ve dinin çeliştiğini, bir bilim adamının dindar veya dindar bir insanın bilim adamı olamayacağını savunanların ne kadar önemli bir yanılgı içinde bulundukları gözler önüne serilecektir. İki ayrı bölümden oluşan bu dizinin ilk bölümünde, İslam dininin hakim olduğu bir ortamda yetişmiş, Allah’a olan inancı ile tanınıp övülen, aynı zamanda bilimde pek çok ilke imza atarak tarihe geçen bilim adamlarından bahsedilecektir. İkinci bölüm ise, tarih boyunca keşifleri ve bilimsel alandaki çalışmaları ile tanınmış ve şahit oldukları bilimsel gerçekler karşısında iman etmiş Batılı bilim adamları ile ilgilidir.

I. İlim Öncüsü İslam Alimleri
İbn-i Sina
İbn-i Sina 980 senesinde Buhara yakınlarında doğmuş bir İslam filozofu ve tıp bilginidir. Önce babasından daha sonra da dönemin ünlü bilginlerinden mantık, matematik ve gökbilim öğrenimi görmüş, tıp alanında gösterdiği başarılar nedeni ile de II. Nuh’un özel hekimi olarak görevlendirilmiştir.
Ünlü eseri el-Kanun, yaklaşık bir milyon kelimelik büyük bir tıp ansiklopedisidir. Bütün eski tıp ve müslüman tıp ilmini ihtiva eder. Bu eser gerek içeriği gerekse hazırlanış tarzı bakımından asırlarca dünya tıp literatürüne hakim olmuştur. Kendisinden sonra, yeni tıbbın doğuşuna kadar Türkçe, Arapça, Farsça ve Batı dillerinde yazılmış eserlere kaynaklık etmiştir.
Tıp ilminin kaideleri, ilaçlar ve çeşitli hastalıklarla ilgili detaylı bilgiler veren İbn-i Sina’nın bu eseri, gerek Anadolu Selçukluları ve gerekse Osmanlılar devrinde temel bir başvuru kitabı olarak kullanılıp tercih edilmiştir.
Tıp ilminde büyük bir çığır açmış olan İbn-i Sina, felsefe alanında da gerek Doğu gerekse Batı filozoflarını etkilemiştir. Yapıtları 12. yüzyılda Latinceye çevrilmiş ve bunun ardından da tüm dünyaya yayılmıştır.

Kadızade Rumi
16. yüzyılın sonlarında Osmanlılarda müspet ilim konusunda bir isim dikkat çekmektedir. Bu kişi, Musa Paşa b. Mahmut b. Mehmet Salahaddin olarak anılan Kadızade Rumi adıyla ün kazanmış olan Türk matematikçisi ve astronomudur. Çeşitli önemli kitaplar hakkında “şerh” adı verilen yorumlar yazmış ve bu konuda ünlenmiştir. Bunlardan bir tanesi Osmanlı Medreselerinde okutulan el-Harezmi’nin Mülahhas fi’l-hey’e adlı astronomi kitabına yazdığı şerhdir. İkinci olarak da Şemseddin-i Semerkandi’nin geometri ve üçgenlerin niteliklerine dair kaleme aldığı Eşkalü’t-te’sis’i şerh etmiştir. Bir de Muhtasar fi’l-hisab adında bir Arapça eseri vardır ki, birinci kısım aritmetik, ikinci kısım cebir ve denklemler, üçüncü kısım ise ölçmelerden ibarettir.
Kadızade’nin en önemli eseri ise, Gıyaseddin Cemşid’in Risale fi’istihraci’l-ceyb-i derece vahide eseri için yazdığı şerhdir. Sadece kitap hakkındaki yorumlarını belirtmesine rağmen Kadızade burada bir derecelik yay sinüs hesabı usulünü yazardan daha iyi ve daha basit bir şekilde açıklamıştır. Kadızade’den zamanın en ciddi ve gerçek astronomu olarak bahsedilir. Tüm bu sebeplerden dolayı Kadızade’yi Osmanlı Türklerinin birinci gerçek astronomu ve matematikçisi olarak kabul edebiliriz.
Mahmut Şirvani
Şirvani, 15. yüzyılın ilk yarısında yaşamış Osmanlı tıbbının en önemli hekimlerinden biri, belki de birincisidir. Şirvan doğumlu bir ailenin oğlu olarak Anadolu’da doğmuştur. Yaşadığı dönem boyunca 11 tane eser vermiş ve tüm eserlerini dönemin devlet büyüklerine ithaf etmiştir. Fatih Sultan Mehmet’e ithaf edilen son eseri ve eserleri arasında en önemlisi olan Mürşid, Osmanlı tıbbında göz hastalıklarına ait en hacimli eser olarak karşımıza çıkmaktadır.
Yazdığı bir başka eser olan Tuhfe-i Muradi ise, içerdiği bilgiler nedeni ile Anadolu’da yazılan ilk tıp eserleri listesine alınmıştır. Konu, temelinde kıymetli taşlara dayansa da bu taşların tıpta kullanımının da anlatılmasından dolayı tarihçiler tarafından bir tıp kitabı olarak kabul edilmektedir.
Şirvani’nin eserlerinin 4’ü Arapça, 6’sı ise Türkçe olarak kaleme alınmıştır. İlk devir Osmanlı tıbbında bu kadar üretken ikinci bir tıp yazarı yoktur. Eserlerinin, döneminin ilmi zihniyetini en açık şekilde yansıtmasının yanında, şu an bile herkesin anlayabileceği sade bir Türkçe ile yazılmış olması da son derece önemlidir.
Mukbilzade Mümin
Osmanlı döneminde önemli ilim adamlarından bir diğeri de II. Murat döneminde yetişmiş ve iki önemli eser bırakmış olan Mukbilzade Mümin’dir. Mümin, göz hastalıkları konusuna özel ilgi göstermiş olan Şirvani ile birlikte ilk Osmanlı hekimlerindendir.
Yazarın ilk eseri padişaha ithaf edilmiş olan Zahire-i Muradiye’dir. İkinci eseri Miftahü’n-nur ve hazainü’s-sürur da aynı şekilde padişaha ithaf edilmiş önemli bir tıp kitabıdır. Kitapta teşhis ve sağlık bilgisinden genel olarak bahsedildikten sonra, göz hastalıklarına dair ayrıntılar anlatılmaktadır. Bu önemli eserde, baş ve kafatası yapısı ve hastalıkları, göz hastalıkları, göz kapağı rahatsızlıkları, konjoktiva ve kornea hastalıkları detaylı olarak tarif edilmekte, hastalıklara karşı önlemler ve çözümler anlatılmaktadır.
Osmanlılarda bütün Darüşşifa vakıflarındaki hekim listelerinde Mukbilzade Mümin’in isminin mutlaka bulunması dönemin son derece önemli bir hekimi olduğunu kanıtlamakta, aynı zamanda o dönemde göz hastalıklarına verilen önemi de yansıtmaktadır.
Ali Kuşçu
Türk-İslam Dünyası astronomi ve matematik alimleri arasında, ortaya koyduğu eserleriyle haklı bir şöhrete sahip Ali Kuşçu, Osmanlı Türkleri’nde, astronominin önde gelen bilgini sayılır. Batı ve Doğu Bilim dünyası onu 15. yüzyılda yetişen müstesna bir alim olarak tanır. Kuşçu, Uluğ Bey ve Kadızade’den matematik dersleri almıştır. Bir dönem Azerbeycan’a gitmiş, orada Akkoyunlular padişahı Uzun Hasan’ın emrinde elçilik görevini yerine getirmiş, daha sonra da Fatih’in sarayında bilim adamı olarak görev yapmıştır.
Bilimsel tartışmalarda bulunan, Fatih Külliyesinde bir güneş saati yapan Ali Kuşçu, İstanbul’un enlem ve boylam derecesini belirlemiştir. Ay’ın ilk haritasını çıkaran Ali Kuşçu’nun adı bugün Ay’ın bir bölgesine verilmiştir. Ali Kuşçu’nun çalışmaları başlıca iki bölüme ayrılabilir. Bunlardan ilki din ve filoloji ile ilgilidir. Diğeri ise matematik ve astronomi ile ilgili eserlerdir. Bu eserler arasında en önemlisi Risale fi’l-hey’e’dir. Zafer günü tamamlandığı için Fethiye adıyla Fatih’e takdim edilmiştir. Matematik ve astronomi alanında büyük bir çığır açan bu eser içinde gök cisimlerinin dünyamızdan uzaklıklarına kadar tüm bilimsel detaylar bulunmaktadır. Farsça yazılmış daha sonra Arapçaya çevrilmiş, Batı ilminin Türkiye’ye girmesinden sonra bile astronomi alanında tercih edilen bir kitap olmuştur.
Mirim Çelebi
Mirim Çelebi, asıl adı Mahmud b. Mehmed olan ve 16. yüzyıl Osmanlı Türkiye’sinin en ileri gelen astronom ve matematikçilerindendir. İstanbul’da doğmuş, medreselerde okumuş ve Beyazıd’ın şehzadeliği zamanında hocalık yapmış ve önemli makamlarda görev almıştır.
Kadızade ve Ali Kuşçu’nun torunu olan Çelebi’nin en önemli eserlerinden biri Uluğ Bey’in Zic’ine Farsça olarak Düstürü’l-amel ve tashihü’l-cedvel adında yazdığı bir şerhdir. Yazar eserde konuları çok çeşitli şekillerde anlatmış, örneğin bir derecelik yayın sinüsünü hesaplamak için gayet anlaşılır biçimde 5 ayrı çözüm yolu göstermiştir.
Mirim Çelebi aynı zamanda kendisini çok seven Yavuz Sultan Selim’in ısrarları sonucunda dedesi Ali Kuşçu’nun astronomi ile ilgili Fethiye eserini de şerh etmiştir. Matematik ve astronomi ile ilgili yedi sekiz risalesi bulunmaktadır. Mirim Çelebi, Osmanlı ülkesinde astronomi ve matematik ilimlerinin ilerlemesi için kuşkusuz en çok çalışan müslüman bilim insanlarındandır.
Takiyüddin Efendi
16. yüzyılın en önemli astronomlarından biridir. Devletten görev almak üzere Kahire’den İstanbul’a gelmiş, matematik bilimindeki ustalığı nedeniyle hoş karşılanıp Sultan’a tanıtılmış ve onun yüksek yardımlarıyla rasathane hazırlanmıştır. Kurduğu rasathane o zaman için dönemin en önemli astronomi aletleriyle donatılmıştır. Yapılan gözlem, kullanılan araçlar ve çalışan astronomları ile son derece önemli bir mekandır.
Takiyüddin’in en önemli eseri Sidretü’l-Münteha’dır. Bu eserde güneş parametreleri üç gözlem noktası yöntemi uygulanarak hesaplanmıştır. Takiyüddin, Tycho Brahe ve Copernicus dışında dünyada bu yöntemi kullanan üçüncü kişidir. Benzer sonuçlara ulaşmalarına rağmen, Takiyüddin’in güneş parametreleri konusunda yaptığı hesaplamalar 16. yüzyılda en doğru hesaplamalar olarak tarihe geçmiştir.
Takiyüddin, eserlerinde “saatlerden” bir astronomik araç gibi bahsetmiştir. Bu saatlerin en önemli özelliği dakik olarak, dakika ve saniyeyi verebilmesidir. Avrupa’da dakika ve saniye bulunan bir saatin yapılma tarihi ile Takiyüddin’in bu mekanizmadan bahsetmesi aynı döneme rastlar.
Takiyüddin, Haridetü’d-Dürer ve Feridetü’l-Fikr adlı küçük bir zic’inde ondalı kesirleri kullanmış ve bu konu hakkında bilgi vermiştir. Bir başka deyişle, ondalı kesirler Avrupa’da tanınmasından çok daha önce Takiyüddin tarafından sadece tanıtılmamış, kullanılmıştır da. Bütün bunlara bakarak, Takiyüddin’in, dünyada “ilk”leri gerçekleştiren bilginlerden biri olduğu açıkça görülmektedir.
Seydi Ali b. Hüseyin
Seydi Ali b. Hüseyin, birçok deniz seferine, özellikle savaşlara katılmış, sonra da Barbaros Hayrettin Paşa’nın hizmetinde çalışmış, astronomi konusunda uzman büyük bir denizcidir.
Hüseyin’in deniz astronomisi ve coğrafyayı gerçekten çok iyi bilen bir bilgin olduğunu gösteren en önemli eseri Muhit’dir. Eserin içinde, yön bulma, zaman hesabı, takvim, güneş ve ay zamanlamaları, pusula bölümleri, çeşitli adaların ve meşhur limanların kutup yıldızına yükseltileri, astronomiye ait bazı bilgiler, rüzgarlar, ulaşım yolları, büyük fırtınalar ve bunlara karşı alınacak tedbirler gibi önemli konular yeralmaktadır. Konulardan da anlaşıldığı kadarıyla Muhit, son derece ilmi ve önemli bir eserdir.
Hüseyin aynı zamanda Ali Kuşçu’nun Fethiye’sini çevirmiş ve eklemeler de yapmıştır. Gökleri sayarken astronomi terimleri katmış, alemin merkezinin yerin merkezi olduğunu ve ağır cisimlerin yerin merkezine doğru düştüklerini ilave etmiştir.
Yazar, bir diğer eseri Mir’at-i Kainat’da ise güneşin yükseltisi ve yıldızların yerleri, kıblenin ve öğle vaktinin belirtilmesi, daire çemberlerinin, sinüs, kiriş ve tanjantların bulunması ve karşı tarafa geçilemeyen bir nehrin genişliğini ölçmek usulü gibi konularda bilgi vermektedir. Konusunda çok önemli bilgiler vermiş ve geride çok değerli eserler bırakmış üstün bir denizci ve astronomdur.

Katip Çelebi
17. yüzyılda yaşamış büyük bir bilim adamıdır. 14 yaşına geldiğinde Anadolu Muhasebesi Kalemi’ne alınmış ve buradaki halifelerden birinden hesap kaidelerini öğrenmiştir. Bundan sonra çeşitli hocalarla çalışmış ve bilgilerini genişletmiştir.
Katip Çelebi’nin 20 dolayındaki eseri arasında belki de en önemlisi Keşfü’z-Zünün an esami’l-Kütüb ve ‘l-Fünün’dur. Eserde, 300’e yakın müstakil ilimin konuları ve amaçları hakkında bilgi verilmekte çeşitli araştırmalara yer verilmektedir.
İkinci önemli eseri ise Cihannüma’dır. Coğrafya ve kosmografyaya ait olan eserde yazar, dünya üzerindeki 5 kıtayı 6’ya bölmüş ve hepsi hakkında genel bilgi vermiştir. (Avrupa, Asya, Afrika, Amerika, Macellenike/Avustralya ve Kutup bölgeleri). Eserde yeryüzünün yuvarlaklığını ispat için çeşitli deliller verilmiş ve Japonya’dan Erzurum’a kadar mevcut olan bütün bitkiler ve hayvanlar tanıtılmıştır. Cihannüma aynı zamanda Osmanlıların üç kıtadaki hakimiyeti, şehir ve kasabaları hakkında hiçbir yerde bulunmayan değerli bilgileri de ihtiva eden ilk ve yegane sistematik coğrafya kitabıdır.
Katip Çelebi dönemin durgunlaşmış ve yeniliklere kapalı havası içinde Osmanlı toplumunda büyük atılımlar yapan bir aydındır. Batı’daki astronomi eserlerini çevirmeye yönelmiş bir alimdir. Çelebi, döneminin koşullarını aşan bir bilim anlayışının ilk mimarlarından biri olarak kabul edilir.

İbn Nefis
13. yüzyılda bilim adına önemli gelişmelere damgasını vurmuş olan bir başka isim de İbn Nefis adıyla tanınan Alaeddin Ali ebi’l-Hazam el-Kureyşi’dir. Mu’cezü’l-Kanun adlı ünlü eserinde İbn Nefis, pekçok tıbbi açıklamada bulunmuş ve oldukça rağbet görmüştür. Eserin en önemli özelliği, İbn Nefis’in küçük kan dolaşımını tıpkı 16. yüzyılda bu dolaşımı Harvey’den önce tarif eden Michel Servetus gibi tarif etmesidir.
Servetus’un, İbn Nefis’ten yaklaşık üç yüzyıl sonra küçük dolaşımı açıklaması ve onunla aynı anatomik yapıyı tarif etmesi son derece önemli bir konudur. Çünkü o döneme kadar klasik inanç, anatomide septumun (bir organın iki ayrı bölümünü birbirinden ayıran ayırıcı zar veya duvar) geçirgen olduğu yönündedir. Oysa İbn Nefis, herhangi bir gözleme dayanmadan septumun geçirgen olmadığından yola çıkmış ve bu sonuçlara varmıştır. Nitekim sonraki yüzyıllarda septumun geçirgen olmadığı gözlemlerle ispatlanmıştır.
İbn Nefis, kuşkusuz bu önemli keşfi ile tıp tarihinin en önemli isimlerinden biridir. Yaptığı keşfin önemi ve değeri kendisinden üç yüzyıl sonra ortaya çıksa da Osmanlı dönemine büyük faydaları dokunmuş önemli tıp adamı vasfını korumuştur.
Akşemseddin
Asıl adı Şemseddin Muhammed b. Hamza’dır. Ancak sakal ve bıyığının ak olması ve beyaz elbiseler giymesinden dolayı Akşemseddin olarak anılmaktadır. Şam’da doğmuş ve küçük yaşta Anadolu’ya gelerek Amasya’nın bir kazasına yerleşmiştir. Genç yaşta çeşitli ilimler konusunda başarılar elde etmiş ve iyi bir tıp tahsili yapmıştır.
Tıp alanında derin araştırmalar yapmış olan Akşemseddin, “Hastalıkların insanlarda birer birer ortaya çıktığını sanmak yanlıştır. Hastalıklar insandan insana bulaşmak suretiyle geçer. Bu bulaşma gözle görülmeyecek kadar küçük fakat canlı tohumlar vasıtasıyla olur.” diyerek bundan beşyüz sene önce mikrobun tarifini yapmıştır. Onun bu açıklamaları yaptığı dönem, mikropları ilk olarak tanıtan İtalyan hekim Fracastor’dan yaklaşık 100 sene öncedir. Böyle bir ilke imza atan Akşemseddin, tıp tarihinde önemli bir yere sahiptir. Sultan II. Murat ve II. Mehmet’e çok yakın olan Akşemseddin, yaptığı ilaçlarla saray ve çevresinde birçok hastayı iyileştirmesiyle de bilinmektedir.
Akşemseddin’in pek çok dini eserinin yanı sıra son derece büyük önemi olan iki de büyük tıbbi eseri bulunmaktadır. Eserler halen tıp literatüründe önemlerini korumaktadır.

El-Battani
868 yılında Harran’da doğmuş olan el-Battani ilk eğitimini ünlü bir bilim adamı olan babası Cabir bin San’an el-Battani’den almıştır. Daha sonra eğitimini devam ettirmiş ve çok çeşitli konularda uzmanlık elde etmiştir.
Battani ünlü bir astronom, matematikçi ve astrologdur. Astronomi konusunda pek çok önemli keşfi vardır. Bunlardan en önemlisi bir güneş yılının 365 gün, 5 saat, 46 dakika ve 24 saniyeden oluştuğunu bulmasıdır. Bu keşif günümüz ölçümlerine son derece yakındır. Güneşin doruk noktasındaki boylamın Ptolemy’nin keşfinden beri 160 47′ arttığını da keşfetmiştir. Bu durum, güneşin yörünge hareketlerini ve eşzamanlılıkta küçük farklılıkların meydana geldiğini gösteren önemli bir keşiftir.
El-Battani’nin getirdiği yenilikler, ekliptik düzlemde dikkate değer bir eğrilik olduğunu, mevsimlerin uzunluklarını ve güneşin yörüngesini de kesin değerlerle ortaya koymaktadır. Ay ve güneşle ilgili gözlemleri, 1749 yılında Dunthorne tarafından ayın hareketlerinin anlaşılması konusu ile ilgili olarak kullanılmıştır. Matematik alanında Yunan kirişi yerine sinüsleri kullanan ilk kişidir. Ayrıca ilk olarak kotanjant kavramını getirmiş ve dereceli bir tablo oluşturmuştur. Astronomi ve trigonometri ile ilgili sayısız eseri vardır. Astronomi konusundaki çalışmaları Rönesansa kadar Avrupa’da etkili olmuş, astronomi ve trigonometrideki keşifleri bu bilimlerin gelişimine öncülük etmiştir.

El-Harezmi
Ebu Abdullah Muhammed bin Musa El-Harezmi tahmini olarak MS 770 yılında Özbekistan’da doğmuştur. Batı bilim dünyasına en sürekli ve en derin etkiler bırakmış matematikçi olarak tanınmaktadır.
Harezmi, doğu bilim dünyasında cebir ilmine ilişkin ilk eser yazan kişidir. Bu bilim dalı daha önceleri az çok işlenmiş ve geometriden farklı bir ilim olarak görülmeye başlamıştır. Birinci dereceden denklemler çözülebilmiş ama ikinci derece denklemlerin kökeni konusu henüz anlaşılamamıştır. Harezmi, ikinci kitabı olan El Cebr ve’l Mukabele ile ikinci derece denklemlerin çözüm yolunu sistemli olarak belirleyen ilk kişidir. Harezmi eserinde belirttiği yöntemleri bir öğretmen yeteneğiyle açıklamış ve bu kuralları geometrik olarak ispatlamıştır.
Harezmi’nin bu eseri, matematik tarihi bakımından çok önemli gelişmelere başlangıç olmuş ve 600 yıldan fazla süre boyunca matematik öğrenimi için temel sayılmıştır. Roger Bacon, Fibonacci gibi bilim adamları eseri hayranlıkla incelemişler ve kendi öğretilerinde bu eserden faydalanmışlardır. 1598-1599 yıllarında hala cebir ilminde tek kaynak Harezmi’nin bu eseridir.
Matematiğin yanısıra astronomi ve coğrafya ilimlerinde de eserler vermiştir. Güneş saatleri ve saatler üzerinde yazılmış eserleri bulunmaktadır.
Sabit Bin Kurra
Sabit bin Kurra, matematik, astronomi ve tıp konularında uzman İslam bilginlerinden biridir. Döneminde tüm bu alanlarda çok büyük gelişmelere öncü olmuş, özellikle geometri ve cebir konusunda yeniliklere imza atmıştır. Sabit bin Kurra’nın geometrideki yeri hakkında oryantalist Georges Rivoire şunları yazar: “Cebirin geometriye uygulanmasını, Müslümanlara borçluyuz. Bu da 900 yılında vefat etmiş olan Sabit bin Kurra’nın eseridir.”
Matematik, astronomi, astroloji, tıp ve çeviri ile uğraşan Sabit’in 79 eseri olduğu bilinmektedir. Bunlardan 21’i tıp, 2’si müzikle, geri kalan 25 eser ise matematik ve felsefe ile ilgilidir.
Sabit, Oaklides’in bilgilerini kullanarak cebir konusunda çok daha genel denklemlerin çözümlerini göstermeyi başarmıştır. O da Harezmi gibi pozitif köklü ikinci derece denklemlerin çözümü ile uğraşmıştır. Üçüncü derece denklemlerin çözümü iki yüzyıl sonra Ömer Hayyam’a nasip olacaktır. C. B. Boyer, bu usta matematikçi için şunları söylemektedir.
“MS 9. yüzyıl Müslüman matematikçilerin altın çağı oldu. Yüzyılın ilk yarısında Harzemli, ikinci yarısında Sabit bin Kurra damgasını vurdular. Harzemli ile Oaklides ‘temelciler’ olarak benzeşir. Sabit ise, Pappus gibi, yüksek matematik yorumcusudur.” (Boyer, C. B. (1968). A History of Mathematics, John Wiley and Sons, New York, sf. 258)

Harun Yahya

Kaynak : http://www.harunyahya.org/

Comments (3)

DÜNYADA GÜÇLÜ BİR MÜSLÜMAN DEVLETİN EKSİKLİĞİ HİSSEDİLİYOR

Son üç yüz yıldır, İslam alemi Batı’ nın ezici üstünlüğü ile karşı karşıya. Osmanlı İmparatorluğu’ nun, Birinci Dünya Savaşı’ nın ardından yaşanan sancılı parçalanması ile büyük ve tek İslam Devleti olgusu da tarihe gömüldü. Ancak günümüze kadar gerek Ortadoğu’ da, gerekse de Balkanlar’ da Osmanlı mirası toprakların paylaşımı kavgası sona ermedi.

Sanayi Devrimi ile arayı bir hayli açan gelişmiş Batı ülkeleri, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları’ nın sonucunda dünya siyaset ve coğrafyasına kendi emellerince şekil verdiler. Örneğin Osmanlı’ dan bağımsız ve tek bir Arap Devleti vaadi ile ayaklandırılan müslüman Arap halklar, kandırıldıklarını ancak Birinci Dünya Savaşı sona erdikten sonra anladılar. Üstelik Ortadoğu’ nun kalbine yerleşmeye başlayan Yahudi varlığına rağmen.

Arap halkları, daha sonra sonra bağımsızlıklarına kavuşabildiler; ancak cetvelle masa üzerinde çizilmiş sınırlara sahip birçok devlet olarak. Ve yanı başlarında kurulan İsrail Devleti gerçeği ile.

Daha önce Doğu-Batı Çatışması, İslamiyet ve Hristiyanlık arasındaki mücadele olarak algılanıyor idi. Ama İkinci Dünya Savaşı bir dönüm noktası oldu. Şöyle ki; Asya’ nın en doğu ucundan fırlayıveren Japon İmparatorluğu, daha önceki dünya savaşının aksine Batı’ nın büyük güçleri olan ABD-İngiltere ve Fransa’ ya açıkça meydan okudu. Fakat savaş sonucunda, ağır bir yenilgiye uğradı.

İkinci Dünya Savaşı sonrası Soğuk Savaş yıllarında ise, Doğu kavramı; Doğu Bloku’ nu oluşturan SSCB ve bağlaşık devletlerini ifade etmekte kullanıldı. Batı ise, gelişmiş Avrupa ülkeleri ile ABD ve müttefik devletlerden oluştu.

Peki ya SSCB’ nin çöküşü ile nihayete eren Soğuk Savaş yılları sonrası, yani günümüzde Batı’ nın karşıtı, düşmanı Doğu nedir, neresidir ? Bu ifadeyi sorgulamadan önce İslam milletlerinin dünya savaşları ve sonrası dönemdeki konumlarını irdelemek isteriz. Birinci Dünya Savaşı’ na Osmanlı İmparatorluğu çatısı altında katılan İslam alemi, savaş sonrası parçalanmış bir görünme büründü. Anadolu’ da kurulan milli devlet Türkiye Cumhuriyeti’ ni saymazsak, müslüman milletlerin dünya siyasetinde pek bir varlık gösteremediğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Bu durum Soğuk Savaş yıllarında Ortadoğu’ da yaşanan askeri darbeler ve Arap-İsrail Savaşları ile değişti. Ancak şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, Arap-İsrail Savaşları’ nın mutlak galibi İsrail olmuştur. Arap Birleşik Orduları, her seferinde ağır hezimetlere uğramışlar ve toprak kayıpları sonucunda İsrail sınırlarını genişletmiştir. Sadece Yom-Kippur Savaşı’ nda Mısır’ ın İsrail karşısında göreceli bir galibiyetinden bahsedilebilir. Orda da İsrail işgalindeki Sina’ nın küçük bir kısmı (Süveyş Kanalı’ nın karşı kıyısı) kurtarılabildi sadece.

Petrolün üretici Arap ülkelerince silah olarak kullanılmasıyla yaşanılan Petrol Krizi ise, dünya ekonomisini derinden sarstı. Petrol fiyatlarındaki ani artış ile yükselen maliyetlerden, en çok gelişmekte olan ülkeler etkilendi. Sonuçta Arap ülkeleri de, hemen hemen tüm ihtiyaçlarını Batılı ülkelerden sağladıkları için; bu krizden olumsuz etkilendiler. Ve bölgede dengeler de pek değişmedi.

1980′ lere geldiğimizde ise Lübnan’ da yaşanan kargaşa bir iç savaşa döndü. Ayrıca Irak’ ın İran’ a saldırmasıyla İran-Irak Savaşı başladı. 1990′ lara ise Irak’ ın Kuveyt’ i işgali ile başlayan Körfez Bunalımı damgasını vurdu. Kısaca özetlediğimiz üzere dünya savaşları sonrasında; müslüman alemi ve özellikle Arap dünyasında bir birlik sağlanamamış ve hatta çatışmalar dahi yaşanmıştır.

Müslüman gönüllüler, öncelikle İsrail-Filistin çatışmasında Filistin gerillaları arasında görülmeye başlasa da, esas kitle halindeki katılımlar SSCB’ nin Afganistan’ ı işgali sırasında yaşandı. Dünyanın her yerinden gelen müslüman gençler, Pakistan’ daki kamplarda eğitilip Afganistan’ daki mücahitler arasında yerlerini aldılar. ABD’ nin de desteği ile mücahitler, Afganistan’ da Sovyet güçlerini hezimete uğratmayı başardılar.

Bu gönüllüleri daha sonra Bosna Savaşı’ nda, Çeçenistan’ da ve Arnavutluk’ da Hristiyanlar karşısında savaşırken gördük. Bugüne geldiğimizde ise tekrardan Afganistan’ da, bu sefer eski hamileri Amerikalılara karşı savaşmaktalar.

Tüm bu mücadelelere rağmen müslüman milletler; her seferinde ezilen, güçsüz taraf olmaktan kurtulamıyor. Örneğin Filistin, Bosna, Çeçenistan, Azerbaycan ve nihayet Doğu Türkistan. Bunu sebebi açıkça belli; tüm bu olaylarda ağırlığını koyabilecek ve dünya siyasetini doğrudan etkileyebilecek güçte bir müslüman devlet veya devletler birliği yok.

Dolayısıyla tüm mücadele, dünya siyasetine yön veren Batılı büyük devletlerin dikkatini çekebilmek ve bu ihtilaflarda onların desteğini sağlayabilmek üzerinde yoğunlaşıyor. Böyle olunca da, bu sorunların çözümüne ilişkin kararlar büyük ölçüde Batılı devletlerin müdahaleleri ile belirlenebiliyor.

Avrupa Birliği, ki bir anlamda Avrupa Hristiyan Birliği olarak da görülebilir, gibi bir oluşum müslüman ülkeler bakımından da gerçekleşmiş olsaydı dünya siyasetinin çok daha farklı şekilleneceği söylenebilirdi. Veyahut da dünya ekonomisinde ilk beşteki ülkeler arasında bir müslüman devlet olabilseydi.

Yazık ki ne öyle bir devlet var ne de öyle bir birlik. Müslüman alemi bilim ve teknoloji alanında geri kalmanın sonucunda, ekonomik olarak da pek bir varlık ifade edemiyor. Gelecek açısından da teknoloji üretemeyen ülkelerin, bırakın dünya siyasetini kendi bölgelerinde dahi durumlarının kötüleşeceği aşikar.

Sonuç olarak günümüzde Doğu-Batı Çatışması’ ndan bahsedildiğinde; bundan Hristiyan Batı ve Müslüman Doğu kavramlarına ulaşmak mümkün olamayacaktır. Çünkü ne birleşik halde bir Doğu (müslüman alemi) mevcuttur, ne de Batı’ ya kafa tutabilecek bir güç vardır.

Günümüzde Doğu-Batı Çatışması ancak, ABD ve müttefikleri ile Asya-Pasifik ülkeleri (ve özellikle Çin, Hindistan gibi devler) arasında yaşanabilir.

Yorum Yapın

MÜSLÜMANLARIN İLİMLER TARİHİNDEKİ YERİ

Farklı çevrelerin ilimler tarihindeki ehemmiyetiyle ilgilenen ilim tarihçilerince maruf hakikatin hilâfı­na olarak, bir kaç asırdır hakim olan şu katı tasavvur, genel tarih, kitaplarında hâlâ mevcudiyetini sürdürmektedir: İlimlerin gelişmesi, özellikle Akdeniz Havzasında, başlıca iki merhalede olmuştur. Kadim Grek aşaması ve Renaissance olarak isimlendirilen hadiseyle başlayan Batı Alemi safhası…

Beşerî düşüncenin tarihini ortaya koyma hususun­da son asırlarda yapılan araştırmalar, hafife alınmayacak bazı sonuçlar elde etmiştir. Bu sonuçlar ilimler tarihçilerinin ilgisini çekecek ve süregelen mezkûr kanâatte değişiklikler yapabilecek önemdedir.

Gerçekte asrımız 1925′lerden bu yana Danimarkalı âlim Otto Neugebauer tarafından gösterilen ve Greklerin ilimler tarihindeki yerinin tâ başlarda olmayıp, fakat onların kendilerinden önce yaşamış başka nesillerin bilgilerine mirasçı oldukları düşüncesini benimsetmeye yönelen önemli bir çabaya şahit olmuştur. Bu ilim adamı şikâyet ederek, şöyle demek zorunda kalmıştır: “Greklerin başarılarını, kendilerinden önceki milletlere bağlama yönündeki her türlü teşebbüs şiddetli bir muhalefet ile kar­şılaşmaktadır. Kadîm Yunan çağından evvel -2500-senenin geçtiğini ve bu süre içinde onları ilimler tarihinin başına değil de, ortasına koyacak kadar çeşitli ilmî başarıların bulunduğunu ispat eden bütün araştırmalara rağmen, Greklerin ilimler tarihindeki alışılmış konumunun şeklini tadîl etmeye hiç kimse yanaşmamaktadır.”(1)

Arabların, Kadîm Yunan ile Renaissance devrinin başlatıcıları olan Latinler arasında köprü rolü­nü oynamaktan ibaret bir hizmeti olduğu” mütevazı itirafını aşmayan ilimler tarihindeki bu yanlış kanâatin sarsılmasında. Arabların ilme olan katkıları hususunda son iki asır boyunca yapılan şarkiyat araştırmalarının tesiri olmuştur.

Ben burada, söz konusu mevzuda hakikati gözden geçirip, -halâ sınırlı olmasına rağmen- yeni araş­tırmaların ulaşmış olduğu sonuçların hakîkate ulaşıp onu ortaya koymaya çalıştığını da itiraf ederek, vakıayı özetle ortaya koymak istiyorum. Öte yandan gariptir ki bütün bunlardan sonra, Grek çağı ile Renaissance çağı arasındaki orijinal teşkil (el-İbdâ) merhalesini görmezlikten gelen ilim tarihçilerini bulabilmekteyiz.

Arabların ilimler tarihinde ortaya çıkışlarıyla ilgili olarak bazı mülâhazalarda bulunmam, bu sunuşumda yerine getirilmesi gereken hususlardandır.

1. “Arablar nezdinde ilimlerin doğuş tarihi” meselesiyle, “Bu ilimlerin gösterdiği gelişme merhaleleri” hususunda öne sürülen fikirler tutarsızlığını sürdürmeye devam etmektedir.

Benim bu sahadaki çıkış noktam ise, araştırmacıların çoğununkinden farklıdır. Ben, İslâm’da ilmî düşüncenin mahsûllerini vermeye, hicrî birinci asırda başladığı kanâatindeyim. Ancak burada ben, sayamayacağım tarihî delillerden sarf-ı nazar ederek, meseleyi derli toplu bir şekilde takdim etmekle yetineceğim.

Hicrî birinci asrın ortalarından itibaren çeşitli çevrelerden, muhtelif kültürlerden ve birbirinden ayrı dillerden oluşmaya başlayan İslâm Toplumu, gerçekte daha önceleri birbirinden kopuk ve karşılıklı tesirleri hemen hemen yok denecek kadar olan çeşitli ekol sahiplerinin birbirleriyle irtibat kurduğu ve fikirlerin birbirleriyle aşılandığı bir alan haline geldi. Aradaki ilişkiyi doğuran ve beşeri düşüncenin yeni bir çağının doğmasına vasıta olan İslâm Toplumunun tâ kendisidir. İlk müslüman yöneticilerin, yabancı kültürlerin hamileri tarafından kendilerine yöneltilen etkiler karşısında ilgisiz davranmamış olduklarından asla şüphe etmemekteyiz. Bazılarına bu mülâhazayı kabul etmek zor gelir. Çünkü onlara göre İslâm’dan önceki Arablar son derece basit bir hayat yaşamaktaydılar; öyle ki karşılaştıkları yeni durumlara uyum dahi sağlayamamaktaydılar. Fakat biz, böyle düşünenlere şöyle itiraz edeceğiz. Bizim görüşümüzde çıkış noktası şudur: Arablar Babilli Aramilerin –en azından coğrafî yönden– varisleridirler ve diğer taraftan onlar, medeniyet sahibi komşularından da külliyen ayrı yaşamamışlardır. Ve zaten bu gerçeği düşünmeksizin de Cahili Arab şiirinin üstün edebi gelişmesinin ve göz alıcılığının sırrıyla, hicri ikinci asrın ilk ve ikinci yanlarında nahiv ilminin göstermiş olduğu erken ve geniş çerçeveli gelişmenin sırrını: keza Yunan kitablarının tercüme edilmelerinden ve aynı mevzularda onlardan etkilenmelerden çok önceleri musiki, biyoloji ve botanik gibi bazı ilim dallarının göstermiş olduğu şaşırtıcı gelişmenin sırrını da anlamamız zorlaşacaktır.

2. Burada, müslümanların başka milletlerin ilim ve bilgilerini hiç bir sakınca görmeksizin almaları­na büyük ölçüde katkıda bulunan önemli bir sebep vardır. Bu sebep, Franz Rosenthal’ın. “Kadîm Grek ilimlerinin İslâm’da devam etmesi” (2) adını taşıyan kitabında kısaca belirttiğine göre şu şekilde açıklık kazanır: “Yabancı kitabların Arabça’ya çevrilme­lerinde gösterilen geniş gayretlerin açıklamasını ya­pabilmek için, pratik veya nazari olan faydacı sebep yeterli değildir. Daha doğrusu bizatihi İslam dininin ilme karşı tutumunun bilinmesi gerekmektedir. Bu dinin tutumuysa sırf dini yaşantı için değil, ama bütün yönleriyle beşeri hayat için en büyük itici güç olmuştur. İlimlerin peşinden koşmada ve insanlı­ğın ortak malı bilgilere ulaşmak için kapı açmaya en büyük sebep, işte İslâm’ın bu tutumu olmuştur. Ve şayet İslâm dininin tutumu böyle olmasaydı, ter­cüme faaliyeti sadece pratik hayat için zaruri olan şeylere hasrolunacaktı“.

Genel bir ifadeyle tekrarlayalım ki yabancı ilimlerden etkilenme, İslâm’ın zuhurundan az bir müddet sonra ecnebi kitabların tercüme edilmesi aracılığıyla bu ilimlere kendini veren kimselerin elinden, hicri ilk asırda başlamıştır: yoksa bir çok araş­tırıcının sandığı gibi Abbasi hilâfetinin başlamasıyla beraber ikinci asrın ortalarından sonra ve Halife el-Me’mûn’un kurmuş olduğu ‘Beytu’l-hikme” nin kurulmasını müteakib ikinci asrın sonlarıyla üçüncü asrın başlarından itibaren değil… Zaten “Beytu’l-hikme”nin İslâm akliyat tarihindeki ehemmiyeti mübalağa edilmiş ve yeri de tamamen isabetli olmayan bir tarzda anlaşılmıştır.

Erken bir devirde başlayan ve şaşırtıcı biçimde alı­nan malzemenin şekillenmesi istikametinde gelişen bu yabancı bilgileri alma hareketi, hicri üçüncü asrın ortalarından itibaren “orijinal şeyler meydana getirme- ibda” merhalesinin başlamasına imkân verecektir. Hatta genel karakteri itibariyle “dışardan almak ve içerde şekillenmek -ahz ve temessul” adını verdiğimiz bu merhale. İslâm dünyasının bilginlerine Arab şiirinin ölçüsü ilmini (Aruz) kurmak, nahiv ve lügat ilimlerini de geliştirmek imkânını sağlamıştır. Ayrıca buna kelâm, felsefe, fıkıh usûlü ve muhtelif kurallar üzerine bina edilmiş olan bizatihi fıkıh ilminin kendine mahsûs ıstılahlarından müteşekkil bir grubu da ilâve edebiliriz. Cebir aritmetiğin bir dalı olarak değil, müstakil bir ilim dalı olarak kabul edilirken, aynı şekilde Arabların, ekvatorun hassas ölçümü için. ağırlıklı olarak Babillilerden alınan ve doğruluk derecesi tesadüfe bağlı olan Eratosthéne’nin ölçme metodundan farklı bir metod bulmaya gayret ettiklerini de görmekteyiz. Artık bu safhada arab ilim adamları Batlamyusun ölçümlerinin ve gözlemlerinin yanlışlar ihtiva ettiğini ve bunların doğruluk derecesinin gözden geçirilip tashih ve eksiklerinin tamamlanması gerektiğini iyice anlamışlardır.

Aynı şekilde onlar Ay’ın farklı evrelerini ölçmek için, Greklerce bilinmeyen çeşitli ölçüm metodlarını kullanma imkânı bulmuşlardır. Yeryüzü coğrafyası hakkında telifler yapmışlar, bir taraftan Greklerden kendilerine ulaşan coğrafi sonuçları gözden geçirirlerken, diğer taraftan da yerkürenin ölçü sistemini tekrar tekrar kontrol etmişlerdir. Bizzat bu aşamada Arablar kimya ilmini teorik ve pratik bir esas üzerine kurmuşlardır. Hem de, önemli ve kapsamlı bir terkib elde etmelerine imkân verecek hiçbir ilişki ve karşılıklı teessürde bulunmadıkları halde. İslâm’dan önce çeşitli milletlerin ulaşmış oldukları aynı sonuçlara vararak… (Burada, kimya il­minin müslümanlar nezdinde, ancak hicri dördüncü asırda, o da “Ilmu’s-sınâa” adıyla kurulabildiğini söyleyen araştırıcıların çoğuna katılmadığımı işaret etmem gerekir).

“Yabancı bilgilerin alınması ve şekillenmesi – el-Ahz ve’t-temessul” sürecinin hicri üçüncü asrın ortalarında “Orijinal şeyler meydana getirme -el-ibdâ” safhasına kadar uzandığını söylersek, tarihi ger­çeklere muhalefet etmiş olmayız. Aynı şekilde “Orijinal şeyler meydana getirme -el-ibdâ” sürecinin başlamasının, müslüman ilim adamlarının kendilerini ibda’ya kadir olduklarını hissetmedeki genel karakterini düşünebiliriz. Binaenaleyh onlar, kendilerini Grekler’in ulaşamadıktan sonuçlara ulaşmaya da kadir görüyorlardı. Bu hisse dair bir örnek vermek istersek, Beni Musa diye şöhret bulmuş olan üç kardeşin durumlarını hatırlayalım. Arşimed ve Eblanius hakkında bir çalışma yapmakta olan bu üç kardeş pi sayısının değerini, Kadim Yunanlıların ulaştıklarından daha hassas bir biçimde tesbit etmeye uğraşıyorlar, ayrıca açının üç eşit kısma bölünmesi problemine yeni bir çözüm getirmeye çalışarak. Eblanius’un “elMahrütât” adlı kitabında düşmüş olduğu hataları kendi görüşlerine göre tashih ediyorlardı.

Yine matematik sahasında el-Mâhâni’nin, hicri üçüncü asrın ortalarına doğru, üçüncü dereceden denklemler için basit bir çözüm yolu bulmaya çalıştığını da hatırlayabiliriz. Tıp ve optik sahasında Ebû Bekr er-Razi, “nesnelerin görünmesi gözden eşyalara doğru bir görme kuvvetinin çıkması ile oluşur” şeklindeki görüşlerinden dolayı Oklit ve Galinus’u tenkit ediyordu. Er-Râzi’ye göre görme fiili ışığın maddeden göze ulaşmasıyla gerçekleşmekte, ve aynı zamanda göz bebeği, kendisine giren ışı­ğın miktarına göre de küçülüp büyümekteydi. Keza el-Kindî’nin, Aristoteles ve diğer Yunan bilginlerinin Meteoroloji hususunda elde ettikleri bilgilerin büyük kısmından yüz çevirip, bir kısmı modern verilerden hiçte farklı olmayan önemli görüşler getirdiğini görebiliriz.

Kanaatimce “Verme ve orijinal şeyler meydana getirme -el-atâ’ ve’l-ibdâ” döneminin şu iki önemli karakteri olmuştur: Bir kere, ilimlerin diğer sahalarında da göz alıcı yeni neticeler elde ettikleri hicri beşinci asrın ortalarına kadar, müslüman alimler kendilerini Kadîm Yunanlıların öğrencileri addederlerken, artık bu tarihten itibaren, başarılarının de­vamından dolayı, kendilerini onların müslüman hocaları saymaya başlamışlardır.

1- “Verme ve orijinal şeyler meydana getirme-el-Atâ ve’1-ibdâ” merhalesinin son sınırlarını tayin hususunda araştırmacılara hakim olan görüş şudur: “İslâmî ilimlerin donuklaşması, hicri altıncı asırda başlamıştır!“. Kendimin, bu araştırıcıların, donuklukla nitelenen altıncı asırdan sonra yaşamış ilim adamlarının başarılarına dair bir çok araştırmanın ortaya koyduğu gerçeklere mutabık olmayan bu iddiasına katılmadığımı bildirmem gerekmektedir.

Arab asıllı ilimlerin, hicri yedinci ve sekizinci asır­da zirveye çıktıklarını isbat etmek için fazla delile gerek yoktur. Misâl olarak İbnu’n-Nefîs’in kan dolaşımını keşfini; Lisânuddin ibnu’l-Hatib’in hastalığın bulaşmasını gözden geçirmesini; batılılar müstakil bir ilim haline getirilmesini miladî 15. y.y. da yaşamış olan Regiomontanus a nisbet ettikleri trigonometriyi Nasiruddin et-Tûsi’nin müstakil bir ilim halinde ele aldığını zikredebiliriz. Bütün bunlara sen, Şerefuddin et-Tûsî’nin dördüncü dereceden denklemler düzenleyip, bunları çözmesini; Gıyâsuddin el-Kâşî’nin matematik alanındaki birçok önemli buluşlarını: Kutbuddin eş-Şirâzi ve İbnu’ş-Şâtır’ın astronomi alanında gösterdikleri üstün gayretleri ve yedinci ve sekizinci asırda sosyo­loji ve tarih felsefesi ilimlerinin temellerinin atılmasını da ilâve edebilirsin.

Ben, Arapça ile yazan ilim adamlarının başarılarını sayıp dökme gayretinde değilim. Zaten böyle bir teşebbüste bir çok konferansı gerektirmektedir. Kaldı ki bu alandaki araştırmalar daha yolun başındadır. Benimse gayem, ilimler tarihinde Arablara ait dönemin bazı özelliklerini zikretmektir. Kanaatimce müslüman ilim adamlarının ilimler tarihinde ortaya çıkmaları çok önemli bir olaya sebep oldu. Bu da şu: İçinde, Babillilerden ve Greklerden miras kalan ve İslâm’dan az önce bir nevi gelişme gösteren ilim merkezleri karşılıklı müteessir olma imkânlarından son derecede yoksun idi. Fakat çok geçmeden bu ilim merkezleri, İslâm toplumunda, kendilerine karşılıklı tesir imkânlarını bahşeden canlandırıcı unsuru bulacaktır.

Ayrıca burada şu çok önemli husus ta itibara alınmalıdır: İslâm’dan az önce bazı ilim adamları kendi telifâtını tanınmış kadîm ilim adamlarına nisbet etmeye yönelmekte ve böylece kendilerini, nisbet ettikleri ilim adamlarının arkasına gizlemekteydiler. Çoğunlukla bu, ya kendilerine olan güvenin azlığından, ya da onları çoğunlukla, kendi kitablarını başkalarına nisbet etmeye sevk eden başka sebeplerden ileri gelmekteydi.

İşte, zahiren tanınmış Grek müelliflerine nisbet edilmiş olan bu kitablar, ilim merkezlerinde elden ele dolaşmaya ve bundan sonra ilk kaynak olmaya başladılar. Derken, sahte kılığa sokulmalarında veya esas müelliflerinden başkalarına nisbet edilmelerinde hiçbir müdahalesi olmaksızın, tercüme yoluyla müslümanlara geçtiler. Bu sahte kitablar aracılığıyla da Grek ilimlerinin ehemmiyeti şuyû buldu ve insanlar onların kahramanlarının ve müelliflerinin isimlerini tanıdılar.

Müslümanlara gelince, tâ baştan beri manevi hiçbir ızdırap veya psikolojik kompleks ya da sıkıntı duymaksızın yabancı ilimleri alırken, seleflerine karşı açık bir tavır takınmışlardır. Bu büyük davranışın kıymeti, onun, kendi Arab üstatlarına karşı Latinler’inkiyle karşılaştırılınca daha iyi anlaşılacaktır. İlimler tarihine girmiş “sarahet” unsuru olarak isimlendirebileceğimiz bu vakıa münasebetiyle, onun çok önemli bir tesirinden bahsetmemiz mümkün olacaktır ki bu da, Arab ilim adamlarının, seleflerini umûmî bir tarz da tenkit metodudur.

Hakîkat aşkına diyoruz ki: Müslüman ilim adamları seleflerinden ilim aldılar, onlardan istifade ettiler. Hicri ilk üç asırda onlardan almaya ve faydalanmaya mecbur idiler de. Grek’ten aldılar, Hint’ten aldılar ve bu yabancıların kitablarını kendi dillerine çevirdiler. Aynı zamanda onlar kitablarının muhtevasını anlamak için. ilk plânda seleflerinin nesillerinden yardım almava ihtiyaç duyuyorlardı. Çünkü onlar bu orta veya aracı topluluklar ve bilgi sahibi insanlarla aynı cemiyette birlikte yaşıyorlardı. Yabancı üstatlara karşı onların gönüllerinden büyüklenme ukdesini çekip alıp, onları üstatlarına karşı mütevazı yapan ve böylece tenkitlerinde teenni ve itidale çok yakın bir mevkiye koyan sebebi, işte buradan anlayabiliriz.

Fakat bu sözden müslümanların, seleflerini mutlak mânada tenkit etmediklerini ve kadîm alimleri yargılama gücüne sahip olmadıklarını anlamamalıyız. Gerçekte durum bu anlayışın tamamen aksinedir: onlar, bu ilimlerle meşgul olmaya başladıkları çok erken tarihlerde seleflerini kritik etmeye başlamışlardır. Ancak onların tenkitleri islâm ilim adamlarına mahsus bir tarzda idi. Bu daha çok ahlâki bir üslupla yapılan tenkit idi ve bunu yapanlar da, ilimlerin gelişme prensibini bilen kimselerdi. Müslüman ilim adamlarının, seleflerinin ilmi gerekçelerini doğru ve açık olarak anlamaya yönelmiş prensipleri pek çok esasa dayanmaktaydı. Bir kere halef (sonraki nesil), bazı yanılma ve hatalara düş­müş olmaları onlar katındaki kadrü kıymetlerini hiç eksiltmeden, selefi sigaya çekebilmekteydi. Burada, çürüğe çıkarma ve yanlışını bulmada aşırı gitmemek şartıyla, selefin hatalarını düzeltmeye mani olacak hiçbir şey yoktu. Müslüman ilim adamlarının inancına göre, ilmî derecesi ne olursa olsun hatadan masun, yanılmalardan münezzeh hiçbir ilim adamı mevcut değildir, işte bu prensipler müslümanlar katında tenkitin ahlâki karakterli esaslarını kovmuş ve kritik etmeyi faydalı ve semereli bir hale dönüştürmüştür. Ne var ki bir çok araştırmacı bu gerçekten habersiz kalmış, vakıayı yanlış anlayışı, onu islâm dünyasının ilim adamlarını tenkit gücü az ve selefe körü körüne bağlılıkla ithama götürmüştür.

Bu duruma bir misâl vereceğim. 1957 yılında Bordeauxda yapılan bir kongrede araştırmacılardan birisi İslâmi ilimlerin donukluk sebebi meselesini tartışırken, şöyle bir iddiada bulunmuştur: Müslüman âlimlerin bütün gayretleri üstatlarından öğrendiklerini büyük bir sadakat ve bağlılıkla gelecek nesillere aktarmaya hasrolunmuştu. Yine onun iddiasına göre müslüman ilim adamlarının kendilerine güven duygusu az olduğundan, üstatlarından sonra yeni bir şey yapmaya gayret etmemişlerdir”(3)

Böyle bir iddia her şeyden önce, muahhar asırlarda, öğrenci durumundaki müslümanların ulaştıkları seviye ile, daha önce üstatlarının bulundukları seviye arasındaki büyük farktan habersiz görünmektedir. Burada ben. onca kısalığına rağmen, ahlâki tenkit esaslarının karakterlerini açık­ça müşahede ettiğimiz el-Birûnî’nin şu sözünü nakletmekle yetineceğim: “Ben de her insan için zaruri olan, kendi dalında kendisinden öncekinin gayretlerini kabul etmek, şayet muttali olunursa hiç kızmadan eksikliklerini gidermek ve kendisinden sonra gelenlere bir öğüt olması bakımından ondaki güzel fikirleri devam ettirmek işini yaptım!” (el-Kânûn. 1. 4-5).

Bundan sonra İslâmi ilimlerin bir diğer unsuruna, yani nazari ile amelî arasındaki denge ve ahenk prensibine değinmek istiyorum.

Müslüman ilim adamlarının bu alandaki durumlarını bilmeyen bir çok kimse, pozitif ilimlerde araştırma esası olan tecrübeye dayalı ilmî metodun kurucusu olarak uzun zamandan beri Roger Bacon’u tanımaktadırlar. Bu bilginin ilkliği hususundaki inanç günümüze kadar süregelmiştir. Fakat bir mantık tarihçisi olan ve İslâmi ilimler sahasında da mütehassıs olmayan C. Prantl. bu düşünce akımına karşı sesini yükseltir ve der ki: (3.1) Roger Bacon tabii ilimlerde kendisine nisbet edilen bütün ilmi so­nuçları Arablardan almıştır!”.

Yine E. Wiedemann (4), M. Schramm gibi mütehassıslar, büyük bir açıklıkla teorik ve pratik ilmin esaslarını kurmada müslümanların yerini ve onların Bacon ve Leonardo da Vinci gibileri üzerinde açık tesirlerini açıklayabilmişlerdir. Münakaşa götürmeyecek tarzda açıkça ortaya çıkmıştır ki, müslüman âlimlerin işi, sadece tecrübeye yönelmemiştir. Gerçekte onlar tecrübeden önce teoriğin mevcut olması gerektiği meselesiyle de ilgilenmişlerdir. İşte bu mânada onlar tecrübeyi, araştırma esnasında sürekli kullanılan bir araç addetmişlerdir. Wiedemann bütün açıklığıyla, “Arabların bu mevzuda önde bulunduklarını, hatta Bacon’un elde ettiği bilgilerin kadim Arablarınkinden oldukça az olduğunu söyler“.

Bunlara ilâveten Wiedemann, Müslüman âlimlerin araştırma ve tetkik metodlarındaki diğer bir niteliğe dikkat çekerek der ki (5); “Greklerin elde ettikleri araştırma sonuçlar, klasik üslubuyla” karşımıza çıkarken, çok istisnai olarak bu ilmi neticelerin başlangıcını araştırma imkânı hasıl olmaktadır. Fakat Arablardaki durum, tamamen bunun aksinedir. Arablar. bu gün de bazı araştırıcıların yaptığı gibi, yapmış oldukları ilmi faaliyeti safha safha açıklamışlardır. Böyle bir izah karşısında bize ancak, onların, ilmi faaliyetlerinin her safhasında güven ve sevinçle dolup taştıklarını tasavvur etmek ve sanat zevkleriyle kullanmış oldukları aletlerin mükemmelliği sayesinde araştırmalarında başarıya ulaştıklarını düşünmek düşmektedir.

Müslüman ilim adamlarının tabiatı gözlemleriyle, astronomik müşahedeleri ve bunları sürdürmeleriyle; titizlik ve kendi buluşları olan araç-gereçleriyle cihanın karşısına, çeşitli ilim dallarında seleflerine nisbetle yeni bir dönemin temsilcileri olarak çıkmış oldukları, çoğu defa araştırmacılara gizli kalmaz.

Onların, yeni bazı ilimler tesis etmelerinden veya ilmu’l-meâni olarak isimlendirdikleri en-nahvul-inşâî, kimya, optik ilmi, müstakil ilim olarak trigonometri, tarih felsefesi, sosyoloji gibi bazı ilimleri yeni esaslar üzerine oturtmuş olmalarından sarf-ı nazar ederek diyebiliriz ki, onlar, hicri ikinci asırdan dokuzuncu asra kadar, birçok kere ilimleri tanıtmaya ve yeni görüşler doğrultusunda bunları yeniden tasnife tâbi tutmaya çalışmışlardır. Bütün bunların yanı sıra bir diğer hakikati açıklamak gerekir. O da, tabiat ilimleri ve felsefenin deyimleri (ıstılâhât) tarihinde müslümanların önemli bir yeri olduğu, onların kendilerine ulaşan başkalarına ait malûmatı parlatmakla yetinmeyip, onlardan büyük bir kısmını da kurmuş oldukları gerçeğidir. Müslümanların ilimler tarihindeki yerin­den ve Latin âlemi üzerindeki büyük tesirlerinden söz ederken, bu tesirin sırrı Arabça kitabların latinceye tercüme edilmesiyle veya Haçlı savaşlarının neticesi ve Şarkın Garb ile temasa gelmesi sonucunda oluşmadığını, ama gerçekte bu büyük tesirin miladî dokuzuncu asırda başlayıp birkaç asır devam eden yabancı bilgileri alma ve bunların şekillenmesi (el-ahz ve’t-temessul) faaliyetiyle meydana geldiğini hatırlamak lazımdır. Öte yandan bu büyük tesir şu üç yolla tamamlanıp kemâle ermiştir: İspanya ve Sicilya. İtalya ve Bizans…

Benim burada, bu olayı tafsilatıyla anlatmaya gücüm yetmez: çünkü gayem bu değildir. Beni ilgilendiren bazı mülâhazalar beyan etmektir. Şöyle: Latinlerin yabancı malzemeyi alıp, şekillendirmesi faaliyeti Arablardaki tarzın dışında başka bir şekilde tamamlanmıştır. Müslümanlar bu malzemeyi İslâm dinine girenlerle, yabancı kültürlerin hamili olan kendi vatandaşları aracılığıyla elde etmişlerdir. Latinlerin durumuysa başka idi. Bir kere onlar bu bilgileri, çeşitli müesseselerin sistemlerini ve üniversitelerin metod ve programlarını siyasi ve dini düşmanları olan kimselerden almak zorunda kal­mışlardı. Kendilerinden ilim almış oldukları müslümanlara karşı düşmanlık ve kin duyuyorlardı. İşte bu da “bilgi alma” ameliyesi üzerine psikolojik bir kapalılık olarak yansıdı. Artık bundan sonra Latinlerin, müslümanların başkalarından ilim almalarında esaslı iki unsur olarak kabul ettiğimiz “vuzuh” ve “sarahet” unsurlarını yitirmeleri tabii olacaktır.

Hatta daha da fazlasını görüyoruz. Latinlerin müslümanlardan ilim alma faaliyeti, tamamen kendine mal etme (intihal) şekline dönüşmüştür. Bu gerçeği çeşitli sahalarda mütehassıs ilim adamları da açıklamıştır. Bu mütehassıslar Latin ilim adamlarının, müslümanlardan aldıkları araştırmaları veya kendi dillerine tercüme ettikleri kitabları önce kendi telif ve tasnifleri olarak, sonrada Aristoteles, Calinos gibi meşhur Grek bilginlerini aidiyetlerini ortaya koymuşlardır. Ben bu cereyan hususunda fazla misal zikretmek, bunun diğer tezahürlerinden bahsetmek ihtiyacını duymuyorum.

Şu var ki, Latinlerin yaptıklarını da küçümsemek, niyetinde olmadığımı da açıklamalıyım. Benim bütün istediğim şunu söylemektir: Latinler, önceki hocaları Arablarınkinden farklı olan sebeblerle, onlardan ilim alma cihetine gitmişlerdir.

Bu hususları zikretmeye beni davet eden sebepse, müslüman bilginlerin batı alemindeki ilmî merhalenin gelişmesine olan ve bir çoklarınca bilinmeyen tesirine dikkat çekmektir.

Burada zikretmemiz gereken bir başka husus daha vardır. Şu: Müslüman âlimlere karşı düşmanlık ve kin duygularıyla muttasıf olan bu Arab asıllı ilimleri alma ve bunların şekillenmesi (el-ahz ve’t-temessul). daha bu ilimler yarı yolda ve henüz olgunluklarını tamamlamamışlarken meydana gelmiştir. Akla şu soru gelebilir: Nasıl olur da tarihçiler, Arabların garb ilmî merhalesini diriltmedeki tesirlerini asırlardır zikretmezler? Bize göre cevap açıkça, Batıda uzun asırlardır müslümanlar ve onların ilimlerine karşı hakim olan düşmanlık ruhunun boyutlarını anlamada yatmaktadır (6). Hatta bu durum, kendisine nisbet edilen ilmî sonuçları Latinceye çevirilen Arabca kitaplardan iktibas ede Bacon (1219/1290) a kadar uzanır. Mesela M. 1315 yılında ölen Raymundus Lullus, hayatını ve tüm gayretini Arablara ait olan her şeye mukavemete hasrettikten ve bir sürü kimya kitabı telif ettikten sonra, nihayet anlaşılmıştır ki, onun telifatının büyük bir kısmı Arab kaynaklıdır. Yine ayni şekilde birçoklarının, ilimlerin Arabların boyunduruklarından kurtarılması şeklindeki nidasını unutmayalım.

Öte yandan Arabları savunmaya devam eden bazı ilim adamlarının mevcudiyeti malûmunuzdur. Bunların en tanınmışı, İslami ilimleri takdiri kendisini Şarka göçe sevk edip, otuz yıl Dımışk’ta ikamet ederek tabiplikle iştigal eden, sonra M. 1515yılında Padua’ya dönen ve Arabça birçok kitabı Latinceye tercüme eden Andeas Alpagus’tur. Alpagusun Latince’ye tercüme ettiği kitaplardan bir tanesi de Michel Servet’in kendisine nisbet ettiği meşhur İbnu’n-Nefis’in kitabıdır. Fakat baskın çıkan, hakim olan ve M. onaltıncı yüzyıla kadar Almanya. Fransa ve İtalya da devam eden düşmanlık cereyanıdır. Bu cereyana kendini vermiş olan tanınmış liderlerden birisi de Tubingen üniversitesinden Leonhart Fuchs’tur. Arablara karşı mücadele eden ve onların kitablarını kendilerine nisbet edenlerden bir tanesi de, meşhur Paracelsus’tur.

Arab harfleriyle yazılı kitablardan direkt veya indirekt olarak istifade edilmesine rağmen, Arabların fonksiyonu onyedinci ve onsekizinci asırlar boyunca hep unutulur; ilim tarihçileri de tarihe dair eserlerini böyle bir havada telife başlarlar. Bununla birlikte, birçoğunun gayesi İslimi ilimlere hak ettiği mevkii vermek ve onu ilimler tarihindeki yerine oturtmak olan (!) (7) müsteşriklerin ortaya çıkmasıyla 18. yüzyıl islami ilimlerin lehine yeni bir unsur getirdi. Bu sahadaki en mühim ve en başta gelen şahsiyetlerden olmak üzere Jacob Reiske zikredile­bilir. Kendisine Kurt Sprengel, J.W. Geothe ve Alexander von Humboldt gibi ilim tarihçileri yardım etmişlerdir. Fakat onların gayretleri umumî ceyrana karşı pek tesir icra edememiştir. Ve bilhassa ilimler tarihinde şu görüşün hakim olmağa başladığı çağda… “M. onbirinci asırdan itibaren gözlenen bütün ilmî sonuçlar Grek ilimlerinin uyanması olmuş, neticede de Renaissance doğmuştur.”

Buna rağmen muhalif bazı ilim adamlarının bu tavrı genel ilimler tarihinde bu şekilde hakim ol­muş ve tesirini de geniş bir şekilde bu güne kadar sürdürmüştür. Öte yandan bazı müsteşriklerin çabaları, özellikle araştırıcıların önceki asırda çalışmaya başladıkları ilim dallarında olmak üzere, bazı alanlarda hataların düzeltilmesine yönelmiştir. Genel akımdan etkilenmemeleri ve Pozitivist olarak bilinen 19. yüzyıl düşüncesine hakim olan hadiseye boyun eğmemeleri nisbetinde, bu onlar için mümkün olmuştur.

Arab asıllı ilimlerin ilimler tarihindeki mevkii me­selesini sunuşun, yakın gelecekte bu günkünden daha doğru ve adil olmasını ümit etmeliyiz. Bu arzunun tahakkuku içinse, îslamî kültüre varis olanların hakikatleri ortaya çıkarma davasına büyük bir payla katılmaları gerekir.

—————————————————————————-

1-Kitab-ı mehricân efram Huneyn, Bağdad, 1974. s.. 447

2-Fr. Rosenthal, das Fortleben der Antike im İslâm. Stuttgart, 1965, s.18.

3- H. Ritter, “Hat die religiose Orthodoxie einen Einfluss auf die Dekadenz des İslams ausgeübt?’. Klassizismus und kulturverfall. 1960. s.. 136.

3.1-Geschıcte der Logik. III. Leipzig. 1927, s.. 121.

4-Birçok makaleleri ve özellikle, “Die Natunwissenschaften bei den orientalischen Völkern”. Eringer Aufsatze aus ernster Zeit. 1917, s.. 42-58

5-İbn al Haythams Wegzur Physik”. Wiesbaden. 1963

6-Bu hususta H. Schipperges. “Ideologie und Historiographie des Arabismus”. Sudhoffs Arcbiv. 1961.

(!) işareti tarafımızdan koyulmuştur (çev).

Bu yazı “Muhadavat fi tarih’il ulum” (R,yad, 1399, 1979)’da 9-23 sayfaları arasında arabça yayınlanmıştır.

Prof. Dr. Fuat SEZGİN

Yorum Yapın

CIA´in Dehşet Verici İşkencesi

CIA’in sorgu tekniği tüyler ürpertici. İşte 11 Eylül planlayıcısına yapılan dehşet verici işkence… Bush, “İşkence yapmıyoruz’ dese de, New York Times gazetesi Guantanamo’ya nakledileceği açıklanan 11 Eylül planlayıcısı Ebu Zubeyde’ye CIA’nın yaptığı ‘işkenceleri’ madde madde yazdı… 2002 Mart’ında Pakistan’da yaralı ele geçirilen Zubeyde ilk olarak FBI tarafından sorgulandı.

FBI ajanları Zubeyde’nin bandajlarını düzenli olarak değiştirip, kendisine su, yiyecek ve tıbbi yardım sağladı. Fakat Bush’un CIA ajanlarının terör şüphelilerini yakalama ve sorgulama yetkilerini genişleten belgenin altına imza atmasından sonra Zubeyde’yi CIA sorgulamaya başladı. İşte ondan sonra Zubeyde’ye uygulanan işkence teknikleri:

-50 derece sıcaklıktaki bir odaya konuldu. Vücudu morarıncaya kadar ısı yükseltilmedi.
-Sorgu memurları önünde çırılçıplak soyuldu.
-Kulakları sağır edecek kadar yüksek sesli müzik dinletildi.
-En çok Red Hot Chilli Peppers grubunun şarkıları çalındı.
-Yaraları mikrop kaptı. Fakat buna rağmen ölümcül bir hale gelinceye kadar hastaneye götürülmedi.
-CIA ajanları aniden odasına girerek onu şaşkına çevirip “Hadi itiraf et” diye bağırdı. Hatta fiziksel işkenceye maruz bırakıldı…

sabah : 11/09/2006

Kaynak : http://www.benimblog.com/ibret/

Yorum Yapın

Older Posts »