Arşiv masonlar

‘SPK’da adamları var, bizi Borsa’ya almıyorlar’

Kombassan Holding Başkanı Haşim Bayram, 47 fabrikada 25 bin çalışanla hizmet vermelerine rağmen Borsa’ya kabul edilmediklerini söyledi. ( Güzel kardeşim, birileri seni tehlikeli görmüş , böyle halkın parası kullanılamaz diyor. Halkın parası seni sevmeyen ibnelerin cebine giderse sen de sistemin adamı olabilirsin. ama yok ben harac falan vermem diyorsan sende derin birilerini uyandır da kaşıntısı olan birileri varsa kaşınsın , hadi sağlıcakla ) Aydın doğan orospu cocuğu seni tanıyor. Ülker grubuna da bi ara musallat olmaya calısmıslardı. Sistemin hırsızı , sistemin adamı aydın sistemin sevmediklerini saf dısı edecekki ise yarasın belki büyür , büyümezse götünü ancak kurtarır belki :)… – diye düşünüyor – kaşıyacağız tabi uzanı da

Holdingin önünü kesen bir takım insanların olduğunu kaydeden Bayram, bu kişilerin Sermaye Piyasası Kurulu’nda ve siyasette adamları olduğu görüşünde. ( offf olm inan cok zekisin ) Sen her kurum kendi kafasına göre takılıyor diye düşünüyorsun galiba Nerde yaşıyosun olm sen ) Holdingin 80 bin ortağından kimseyi mağdur etmediğini dile getiren ( Olmaz öyle şey adamlar istemezler tabi seni :) )Bayram “Mağdurum diyen yalan söylüyordur. Birçok gayrimenkulümüz var isteyenlere ev veriyoruz. Sabancı ve Koç’la bile kıyaslandığında en güzel defterler bizde . ( Çok tehlikelisin Bayram, Sabancı ve Koç bile kis kis gülüyordun arkandangülenleri de düzenlemek lazım tabi kanaatimce – ) ” dedi. Kendilerini kontrole art niyetli insanların geldiğini öne süren Bayram, vergilerini sonuna kadar ödediklerini ( Offf olmaz öyle, devlete verdiğini bu adamlara versen sorun morun kalmazdı -hepside vatansever atatürkçü bunların , cumhuriyetin temellerine sıkı sıkı bağlılar , bahsettiğin siyasiler de muhtemelen maşa chpli ibneler ), aksi durumda Konya’daki memurların maaşlarını alamayacaklarını söyledi. Antalya’da iştirakleri olan Bera Otel’in açılışında konuşan Haşim Bayram hükümete ilginç bir teklif yaptı. ( Anlamıyorsun Haşim , sen ne büyük işlere kalkıyorsun öyle , 3 şirket bırakmıyorlar adamlar sen bor dan bahsediyorsun. böyle projeler cumhuriyetin temel ilkelerine aykırı , atatürkçülük denen birşey var, bilim teknoloji ve bağımsızlık gerektiren şeyler temel ilkeler , .. Borla morla sen uğraşma ben hallederim sen boru bul tecavüz edicek atatürkcü de bul emin ol cok alacağımız da vardır. Siyasiler öncelikli olsun istersen . İstersen devletten maas alan olsun da ne olursa olsun de :)Avrupa’daki Türklerden 50 milyar dolar toplayabileceğini belirterek, bor madeni projesinde devlete yüzde 51 ortaklık teklif etti: “Boru işleyerek satacağız. Hissenin yüzde 51′i devletin olacak. Devlet de sermaye olarak bor yataklarını açacak. Yüzde 49, yani 49 milyar dolarlık hisse senedi çıkaracağız. Bunu satacağız.” Antalya, Anka

Koyu ve italik yazılar Blog yazarının fantazi ve ihtirasları kaynaklıdır. Gerçeklerle yakından uzaktan alakası yoktur. Tabi yerseniz?

Yorum Yapın

ROTARY VE LIONS ÜYELERİ VE ÇALIŞMA TARZI

Bu kadar güçlü isim niçin bir araya gelmiş. Amaçları Nedir ?
Böylesine güçlü bir üye topluluğuna sahip Rotary ve Lions (göstermelik bir kaç iş dışında) Ülkemiz ve Milletimiz hayrına ne yapmıştır ?
Ülkemizin iş, siyaset, eğitim ve basın sektörünü elinde tutan bu güç birliği, Rotary ve Lionsun iddia ettiği güzel amaçlar için bir araya gelmiş olsalardı sonuç olarak mükemmel eserler ortaya konmuş olmazmıydı. ?
Bırakın ülke için çalışmayı aşağıda adı geçen kişilerin genelinin kendi menfaatleri için ülkemizi bile pazarlık konusu yapması (Rahmi Koç’un Kıbrısa dil uzatması, Sabancı’nın Üniversitesinde Ermeni soykırımını savunan proflar barındırması….) örgüt ve üylerinin gerçek misyonlarını gözler önü sermeye yeterli değilmidir. ?
Üyelerinin önemli bir kısmının özelllikle yahudi ve yahudi dönmesi (Sabetaycı) olması dikkat çekici değilmidir ?
Sizce Aşağıdaki kişilerin Lions ve Rotary’e katılırken düşüncesi “Körlere yardım, toplum ve insanların gelişimi” midir ? Yoksakişisel bir takım menfaatlermidir.?
Lions ve Rotary kulüplerinin 28 Şubat sürecinin koşullarınıda istismar ederek, manevi değerlerimize saldırmışlar ve böyle eğilimleri olan kişileri desteklemiş, kurunun yanında yaşında yakılması için çalışmışlardır. Ve sürecin sonunda Çevik Bir ve Vural Savaş’a plaket vermişlerdir. Bu tip gurupların saman altında yaptıkları bu tip işler Milli değerlerimize olduğu kadar Manevi değerlerimize de , kısacası ortak paydalarımıza karşı olan tutumlarını yeterince gözler önüne sermemektemidir ?
Şark meselesiyle Müslüman-Türk’e karşı olan tavrı yüzyıllardır belli olan hristiyan batı, niçin Lions ve Rotary gibi masonik örgütlere üye olanları bağrına basmaktadır ?
Aşağıda Türkiye’de faaliyet gösteren Rotary ve Lions üyelerinin çok az bir kısmının isimleri bulunmaktadır. Listeye göz atınız ve yukarıdaki soruları kendinize sorunuz.

EKONOMİ

SAKIP SABANCI (ILK KURUCULARDAN, SANAYICI)
EROL SABANCI (SANAYICI )
RAHMI KOÇ (HOLDING PATRONU)
NEJAT ECZACIBASI (HOLDING PATRONU, BILDENBERG ÜYESI)
BERNARD NAHUM (VEHBI KOÇ’UN YAHUDI ORTAGI. BE-KO BERNARD-KOÇ DEMEKTIR.)
VITALI HAKKO (VAKKO’NUN SAHIBI)
JAK KAMHI (HOLDING PATRONU, )
ARMAN KARABET (TÜRKIYE ERMENI CEMAATI SÖZCÜSÜ)
IZAK HALAVA (YAHUDI, HAHAM)
ISMAIL ISMEN (MÜHENDIS, YAHUDI DÖNMESI)
TUNCER BEZMEN (GAZETECI, YAHUDI DÖNMESI)
FUAT BEZMEN (SANTRAL MENSUCAT SAHIBI, YAHUDI DÖNMESI, DÖVIZ KAÇAKÇISI OLDUGU ORTAYA ÇIKINCA ABD’YE KAÇMISTI)
ALI KOÇMAN (ARMATÖR, TÜSIAD BASKANI IDI)
NESET SIRMAN (ITHALATÇI, LIONS KLÜPLERI GENEL DIREKTÖRÜ IDI)
DAVID KOHEN (SIGORTACI,AYNI ZAMANDA BÜTÜN AILE LION’DUR)
LYONEL MAKZUME (VAPUR ACENTASI VAR, YAHUDI, AILECE ROTARYEN, KAÇAKCILIKTAN YARGILANDI, MAHKUM OLDU)
JACQUES JEULIN (BANKACI,OSMANLI BANKASI,YABANCI)
H. VON TIELMAN (TÜRK HOECHST GENEL MÜDÜRÜ)
FERIT VOLKAN (SHERTON GENEL MÜDÜR MUAVINI)
EDWARD KEISER (ISVIÇRE HAVA YOLLARI TEMSILCISI, YABANCI)
BAHIR UYSALER (OTO-KOÇ GENEL MÜDÜR YARDIMCISI)
SEFER ULUSOY (OTOBÜS SIRKETI VAR )
SELÇUK YASAR (HOLDING PATRONU )
MEHMET YAZAR (ODALAR BIRLIGI BASKANI,BAKAN)
NIYAZI YILMAZER (YAKAMOZ’UN SAHIBI)
ARSLAN SANIR (HEMA ESKI GENEL MÜDÜRÜ)
DÜNDAR SOYER (IZMIR SANAYI ODASI BASKANI IDI)
UGUR PAKSOY (PAKSOY FABRIKASI MÜDÜRÜ)
CENGIZ OKAYGÜN (THY VE YEM SANAYII YÖNETIM KURULU ÜYESI IDI)
SAHABETTIN BILGISU (IZMIR TICARET VE SANAYI ODALARI BASKANI)
METE TANRIKUT (BANKA MÜDÜRÜ )
TEOMAN TERIM (TUSAS GENEL MÜDÜRÜ)
ALI TUZCUOGLU (NAKLIYE SIRKETI SAHIBI)
TUNCAY SARIZI (NÜKLEER TIP UZMANI)
SEYFETTIN TOKBEY (NOTER)
BASIN YAYIN ALANINDAN
DINÇ BILGIN (GAZETECI,MEDYA PATRONU HOLDING SAHİBİ )
EROL SIMAVI (GAZETE SAHIBI)
ORHAN TOKATLI (GAZETECI)
GÜNERI CIVAOGLU (GAZETECI)
AKKAN SUVER (YENI DÜSÜNCE GAZETESI SAHIBI,MILLIYETÇI BILINIR)
ZIYA TANSU (IKA HABER AJANSI)
ÜMIT ATAY (BASIN YAYIN PROGRAMCISI)
AYBER SARUHAN (GAZETECI )
SARUHAN AYBER (GAZETECI)
HAGOP AYVAS (GAZETECI)
GÜNAY SIMSEK (GAZETECI)
NECMETTIN TANYOLAÇ (SPOR YAZARI)
KEMAL AZIZ (GAZETECI)
HALUK SAN (GAZETECI)
ERDOGAN SUNGUR (GAZETECI)
MEHMET SADUN ALTUNA (ESKI BASIN YAYIN GENEL MÜDÜRÜ)
ERDOGAN ARIPINAR (GAZETECI)
TURHAN TAYAN (GAZETECI)
METE ATABEK (GAZETECI)
SELAHATTIN ATASOY (EMEKLI ALBAY)
BAHAETTIN TATIS (EGITIMCI)
AKIF TATLICIOGLU (NOTER)
YILMAZ TUNÇHAL (GAZETECI)
VEDAT NEDIM TÖR (YAZAR)
SUPHI TÜREL (GAZETECI)
YAVUZ DOLUN (HABER AJANSI)
NEHAR TÜBLEK (KARIKATÜRIST)
FUAT UYGAN (YAYINCI)
TURHAN DILLIGIL (GAZETE PATRONU)
HALUK CANSIN (GAZETECI)
BEKIR ÇIFTÇI (GAZETECI)
EROL DALLI (GAZETECI)
KENAN DEGER (TRT’CI, ANTALYA)
NURETTIN DEMIRKOL (GAZETECI)
EMIN EDIS (GAZETECI)
TEOMAN ERTAN (TRT’CI)
MÜMIN ÇEVIK (EDITÖR)
GÜNGÖR MENGI (GAZETECI, TRT’DE HÜKUMET TEMSILCISI)
YEKTA OKUR (GAZETECI)
ÜSTÜN ÜNÜGÜR (GAZETECI)
BAHADIR YANIKÖMEROGLU (GAZETECI)
ARSLAN T. YAZMAN (GAZETECI)
ERTUGRUL ZORLUTUNA (GAZETECI)
KAHRAMAN BAPÇUM (GAZETECI)
TUGRUL ILICAK (KEMAL ILICAK’IN AKRABASI, GAZETECI)
AYKUT SÖZERI (AKTÖR)
EĞİTİM

CEZMI BIREN (EMEKLI AMIRAL, M.EGITIM MÜSTESARI IDI)
ILHAMI NASUHIOGLU (CERRAHPASA TIP FAKÜLTESI DEKANI, DIYARBAKIR ÜNIVERSITESI REKTÖRÜ IDI)
NIHAT BALKIR (BURSA ÜNIVESITESI REKTÖRÜ)
AYHAN SONGAR (PROFESÖR, MILLIYETCI TANINIR)
NECDET UGUR (ESKI MILLI EGITIM BAKANI)
ADNAN SÜVARI (FUTBOL ANTRÖNÖRÜ )
SUAT VURAL (PROFESÖR, DEKAN)
GÜRBÜZ TÜFEKÇI (SOSYAL ANTROPOLOG )
NIHAT TÜNAYDIN (KABATAS LISESI, EGITIMCI)
MAHMUT YILMAZ (ÖGRETMEN)
ANTONIO TRUPIA (ITÜ ÖGRETIM ÜYESI)
N.A.JACQUES BATZLI (GALATASARAY LISESINDE ÖGRETMEN, YABANCI)
FREDERIC SHEPHERD (BIOLOJI ÖGRETMENI)
BÜROKRASİ

REMZI YELMAN (EMEKLI KORGENERAL)
ERTUGRUL ÜNLÜER (ESKI KOCAELI VALI VE BELEDIYE BASKANI)
NUMAN URS (EMEKLI ALBAY)
ENGIN URAL (ÇEVRE SORUNLARI VAKFI BASKANI)
BÜLENT ULUSU (ESKI BASBAKAN)
HAMIT YENER (EMNIYET 1. SUBE MÜDÜRÜ IDI )
NÜVIT YETKIN (CHP MILLETVEKILI IDI)
HALIT TOKULLUGIL (BURSA ESKI VALISI)
ZEKI YÜCETÜRK (BALIKESIR ESKI MILLETVEKILI)
ALI BERKOL (NATO’DA GÖREVLI)
SUPHI BAYKAM (CHP MILLETVEKILI IDI)
FAHIR ILKEL (ESKI ENERJI VE TABII KAYNAKLAR BAKANI)
SEZAI ORKUNT (EMEKLI AMIRAL )
SEZAI OYMAKLI (EMEKLI SUBAY)
HÜSEYIN ÖGÜTCEN (IZMIR VALISI IDI)
TAHSIN ÖNALP (ESKI BAYINDIRLIK BAKANI)
ENVER SAATÇIGIL (ESKI VALI )
AHMET GÜNDÜZ AKTUG (POLIS BASMÜFETTISI)
BEDRETTIN DALAN (ISTANBUL BELEDIYE BASKANI)
ŞAHAP KOCATOPÇU (27 MAYIS VE 12 EYLÜL BAKANLARINDAN)
HAKKI KÜTÜK (EMNIYET MÜDÜR MUAVINI)
SERIF TÜTEN (ESKI ANKARA VALISI,ROTARY SEREF ÜYESI)
ÜLKÜ SÖYLEMEZOGLU (IMAR ISKAN BAKANLIGI MÜSTESAR YARDIMCISI)
ÇETIN ANUNCAN (DENIZ SUBAYI)
MUZAFFER ERCIS (EMEKLI TUGGENERAL)
YELMAN GAZIMIHAL (SEKA GENEL MÜDÜRÜ IDI)
FEYYAZ GÖLCÜKLÜ (MDP MILLETVEKILI)
RÜSTÜ GÜNER (DSI BÖLGE MÜDÜRÜ)
SAFFET GÜRTAV (IETT GENEL MÜDÜRÜ)
MUAMMER DURAK (VALI MUAVINI)
A.A.I.HILBRAND (YABANCI, ASKERI ATESE)
WILLIAM HUDSON (ISTANBUL INGILIZ KONSOLOSU)
HERMAN BÜNEMAN (IZMIR ALMAN BASKONSOLOSU)
AKGÜN KICIMAN (DISISLERI BAKANLIGI PROTOKOL MÜDÜRÜ)
EKKES LANGER (ANKARA AVUSTURYA TICARET ATESESI)
GERARD SAMBRANA (FRANSIZ, IDARI ATESE)
ERKKI TAMMIWORI (FINLANDIYALI, BASKONSOLOS )
GEOFFREY OGDEN (ISTANBUL ABD BASKONSOLOS VEKILI)
HANS PETER SCHONI (ISVEÇLI, IDARI MÜSTESAR )
FRITZ LANGER ( ” ” ” ” )
MARSHALL BERG (ABD IDARI ATESE)
WOLFGANG ZIEBEL (ALMAN, BASKONSOLOS)
NICHOLAS BASKEY (ABD, IDARI ATESE)
DİĞER

SUAT BALLAR (AVUKAT, ESKI LIONS GENEL YÖNETMENI)
MÜNIP TARHAN (NOTER,TÜRKIYE VE DÜNYA LIONS KLÜPLERI BASKANI)
MUKBIL ÖZYÜRÜK (ILK KURUCULARDAN, YAZAR)
FAHRETTIN KERIM GÖKAY (ORD. PROF. LIONS KURUCUSU, ISTANBUL VALI VE BELEDIYE BASKANI IDI.)
KEMAL ZORLU (ALTAY KLÜBÜ BASKANI IDI)
MAZHAR ÇELEBI (ILIM YAYMA CEMIYETI BASKANI)
SERMET HÜSEYIN (ANKARA ROTARY BASKANI IDI)
KEMAL KÖKSALAN (LIONS GÜVERNÖRLERINDEN)
O. CUMHUR AKKENT (EMEKLI DR. ALBAY, ÇOCUK SATMAK VE ÖLDÜRMEKTEN YARGILANDI, CEZAEVINDE)
ÇETIN YILDIRIM AKIN (AVUKAT, TÜRKIYE LION KLÜPLERI GENEL YÖNETMENI IDI, CUMHUR AKKENT’IN DAVASINI ÜSTLENDI AMA HAPISTEN KURTARAMADI)
BU KİŞİLER ARASINDAKİ YABANCI MİSYON MENSUPLARI DA GÖZÜNÜZDEN KAÇMAMIŞTIR!. O KİŞİLER BU KLÜPLERE CAN SIKINTISINDAN VEYA GİDECEK YERLERİ OLMADIĞI İÇİN GİRMEMEKTEDİR!.. HEPSİ SİNSİ BİRİ AMACIN PEŞİNDEDİR!.

BU KLÜPLERE, YANI LIONS VE ROTARYEN’E ALINACAK ÜYELER IÇIN SU KURALLAR UYGULANIR:

SELECTION
ELECTION
INDUCTION
EDUCATION
ASSIMILIATION
BU KELIMELER ELEME, SEÇME, TANITMA, EGITME VE KENDINE BENZETME DEMEKTIR. BUNLARIN HEPSININ AMACI ÖZEL BIR KLÜBE KABUL EDILMENIN SARHOSLUGU IÇINDE HER SÖYLENENE HEVESLE SARILAN KISILERI, DEJENERE BATI KÜLTÜRÜ ILE YOGURMAK VE ONU KÖRÜKÖRÜNE BATI’YA HIZMET EDECEK BIRI HALINE GETIRMEKTIR!..

1984′DE ROTARY INTERNATIONAL BASKANI SEÇILEN ESKI TÜRKIYE LION KLÜPLERI BASKANI MÜNIP TARHAN:
“LIONLARIN BIRBIRLERINE KAN BAGINDAN DAHA KUVVETLI BAGLARLA BAGLI OLDUGUNU” SÖYLÜYOR!..

DAHA AÇIK BIR IFADE ILE, TÜRKIYE’DEKI ROTARY VE LIONS KLÜPLERI TÜRK YASALARINA DEGIL, ULUSLARARASI ROTARY VE LIONS YASALARINA BAGLIDIRLAR!..

TÜRKLERE DEGIL, YABANCI LIONS VE ROTARYENLERE DAHA YAKINDIRLAR!..

TÜRKLER IÇIN DEGIL, YABANCILAR IÇIN ÇALISIRLAR!..

TÜRKIYE’DEKI YARDIM FAALIYETLERI ISE GÖSTERMELIK OLMAKTAN ÖTEYE GEÇMEZ!..

YABANCILAR TÜRKLER’E DÜSMANDIRLAR, KIZARLAR… AMA TÜRK LIONS VE
ROTARYENLERE, NE HIKMETSE BÜYÜK ILGI GÖSTERIRLER!..

MESELA TEKIN AKMANSOY, ALMANYA’DA “TÜRK” OLARAK KARSILASTIGI ZORLUKLARI, “ROTARY ROZETIYLE ASTIGINI” ÖVÜNEREK ANLATMAKTADIR!..

YANI ITIBAR GÖRMEK IÇIN TÜRKLÜGÜNDEN FEDAKARLIGA HAZIRDIR!..

ISIN EN KOMIK YANI NEDIR, BILIYOR MUSUNUZ?
KONU MENFAAT OLUNCA, SAGCILIK, SOLCULUK, ATATÜRKÇÜLÜK, MILLIYETÇILIK, HATTA SERIATÇILIK ÖNEMINI KAYBEDER… NICE HIZLI SOLCUNUN, ÇOCUGUNU AMERIKA’YA
GÖNDEREN BURSU GÖRÜNCE, CIVATALARI GEVSER… BIR BAKARSINIZ, AGIZ DEGISTIRMIS, AMERIKA’YI ÖVÜYOR, SERBEST PIYASAYI SAVUNUYOR, HATTA MEHMET BARLAS GIBI “BAGIMSIZLIK TA NEYMIS? ARTIK HERKES KARSILIKLI BAGIMLI!” DIYE KONUSUR OLMUS!..

AMERIKALILAR BOSUNA DOLARIN ÜZERINE “WE BELIEVE IN GOD- BIZ (PARANIN) TANRI OLDUGUNA INANIRIZ” YAZMAMISLAR!…

ISTE LION VE ROTARYENLER BU TIYNETTE KISILERE ROZET TAKARLAR!..

BU ONLARIN USAKLIGA MÜSAIT OLDUGUNUN DELILIDIR…

SONRA NE OLUR?..
NE OLACAK???
USAKLIKTA SIVRILENLERI DE MASON LOCALARINA ALIRLAR!

Yorumlar (4)

Mustafa Kemal’i MASONLAR ZEHİRLEDİ


28 AĞUSTOS 2002
ZAMAN

Bu yazının tamaını okuduktan sonra Bunun ne kadar gerçekçi olduğunu anlıyacaksınız..Atatürk’ü masonlar zehirledi Cumhuriyetimizin kurucusu Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün başına gelenlerle kahrolurken; ANAYURT Gazetesi olarak, bu ibretlik gerçekleri yayımlarken üzerimize düşen büyük görevi yerine getirmiş olmanın huzuru içindeyiz. Katİl(ler) işbirlikçiler KİMLERDİ? Yunanistan’da yayımlanan –Laiki Metopo(halk Cephesi) Gazetesinde yayımlanan dizi yazıda “Dr. Abrevaya ve Fischenger cidden bu işte fedakarane çalıştılar” denilmektedir. Bahsi geçen Abrevaya, Prof.Dr. Samuel Abrevaya Marmaralı’dır. Abrevaya, İzmir doğumlu olup, Paris’te tahsil görmüştür. Atatürk’ün ölümünden sonra Niğde Milletvekilliği yapmıştır. Prof. Dr. N.Fissenger, hükümet tarfaında Paris’ten getirilmiştir. 8 Eylül 1938 tarihinde bir gün önce yaptığı muayeneye göre Prof.Dr. Ömer Neşet İrdelp ile birlikte düzenledikleri rapor uzun yıllar sonra ortaya çıkmıştır. Fissenger ayrı teşhiste bulunmasına rağmen Atatürk’ün ölüm raporunda, diğer doktorlarla aynı görüşteymişcesine yazılmıştır. Muhtemelen Paris’ten getirilen ilaçların temin yeriyle de ilgisi vardı. ‘Sarı Lider’i öldürme kararı alınıyor Varnalı Bulgar Yahudisi 33 dereceli Farmason Avram Benaroyas Türkiye Mason Cemiyeti’nin kapandığını Moskova’da bir toplantı sırasında öğrendi. Sinirlerine hakim olamayarak şunları söyledi; “O Sarı Lider ortadan suret-i katiyetle kaldırılacaktır. Mefkuremize imha edici darbe vuranların akıbeti, feci şartlar altında ölümdür!…” Türkiye’nin ikinci Mason lideri Kimyager Mustafa Hakkı Nalçacı, acilen Kremlin’e davet edildi. Nalçacı Moskova’ya korkarak gitti. Başına bir hal gelmesi halinde Kremlin’in Çankaya’ya siyasi baskı yaparak serbest bırakılmasının sağlanmasını istedi. Kremlin, Nalçacı’ya garanti verdi, verdiği teminatlarla onu rahatlattı. Kremlin’den aldığı taahhütlerle korkusu geçen Nalçacı, işi ileri götürerek Atatürk’ün öldürülmesinden sonra Nazım Hikmet başkanlığında bir hükümet kurulmasını istediyse de, Kremlin “gerici Mareşal Çakmak’ın tabancasına hedef olunacağı” itirazı ile Nalçacı’yı frenledi. Varnalı Bulgar Yahudisi Farmason Avram Banaroyas ve Türkiye’deki masonları ikinci lideri Mustafa Hakkı Nalçacı Kremlin yetkilileri ile toplantıdayken, yapılan konuşmaları Yunanlı gazeteci Apostolos Grasoz, ünlü Sovyet despotu Laurenti Beria ile birlikte yan odada ses alma cihazıyla takip ediyorlardı. Bu konuda Avram Benaroyos, “İlk anlarda Kemal Atatürk’ü silahla ortadan kaldırmayı düşündük. Ancak, doktorlarımız Atatürk’ün ölümünün ani oluşunu tehlikeli gördüklerinden, Kremlin’in istediği ‘esrarengiz ve kendine göre esrar arz edecek ölüm’ kararına uyduk. Mason biraderler cemiyetimiz kapatıldıktan sonra hiçbir şey olmamış gibi O’nun her hareketini alkışladılar. Zamanla O’nun etrafında bir çember vücuda getirdiler ki; Sarı Lider, kendiliğinden bu çemberin içine girip hayatını bize teslim etti. 1937 yılı ortalarında, ismini açıklayamayacağım bir doktor bazı şöhretlere dayanarak Atatürk’e ilk darbeyi sinir organlarını za’fa düşürmek suretiyle indirdi. Böylelikle gösterdiği tedavi usulü, Atatür’ün sinir organlarını felce uğrattı. Atatürk’te zaman zaman burun kanamaları, baş dönmeleri, istifralar karşısındaki arkadaşı tanımamazlıklar kendini göstermeye başladı.” şeklinde yazdı. Benaroyos 1 Ağustos 1948 tarihli Yunan Halkın Sesi (-laiki foni) gazetesinde bunları yazarken, Yunanlı Gazeteci Apostolos Grazos da Halk Cephesi (Laiki Metopo) gazetesinde 1-5 Eylül 1949 tarihlerinde yazdığı seri yazıda şu görüşleri dile getirdi; “Filistin Siyon kolonilerini meydana getirmek için Osmanlı İmparatorluğu’nu parçladık.Bundan sonra yapılması elzem olan üç vazife daha vardı. Bunları seri olarak tatbik etmek icap etdiyordu ki; Doktor Abrayava ve Fischenger cidden bu işte fedakarane çalıştılar. Bazı Avrupalı tıp dahileri, siroz mütehassısları, Sari Lider’in hastalığı ile meşgul olmak istediklerini Türk hariciyesine bildirmişlerse de; Türkiye’deki mukaddes üçgenimiz, meydana getirdikleri muhkem mevki ve selahiyetlerini cemiyetimize muhalif olanlara Sarı Lider’in tedavizinde vazife vermemekle bize pek ala ispat ettiler.” Atatürk’ün hastalığı, konan teşhis ve uygulanan tedavi Varnalı Yahudi Farmason Acram Benaroyas, Atatürk’e ilk darbeyi 1937 yılı ortalarında indirdiklerini söylerken, bundan birkaç ay sonra Aralık 1937’de Yalova’da Atatürk’ü resmen muayene eden Prof. Dr. Nihat Reşat Belger ilk teşhisi “karaciğer üç parmak kadar büyümüş ve sertleşmiştir” diyerek koydu. Oysa, Benaroyas’ın söylediği aylarda Atatürk kaşıntıdan muzdaripti. Çankaya’da bir akşam doktorun biri kaşıntıların karınca ısırması sonucu olduğunu söyledi. Atatürk, “Ben geceleri kaşınıyorum, karınca yatak odama kadar girer mi?” diye sorunca, aynı doktor “evet” cevabını verdi. Köşkte et yiyen cinsten küçük kırmızı karıncaların varlığı söylentisi yayıldı. Hatta böyle karıncalardan bulunduğu tesbit edildi. Atatürk’ün İstanbul ve Yalova’da olduğu bir sırada Cumhurbaşkanlığı Özel Kalem Müdürü Süreyya Anderiman Sağlık Bakanlığı Müsteşarı Dr. Asım Arar’a telefon ederek “Köşkü karıncalar bastı, Atatürk kaşıntıdan şikayetçi, bir çare bulun.” dedi.Doktor ve diğer sıhhı personelden oluşan 8 kişilik karınca arama ekibinin çalışmalarını Dr. Nuri Refet Korur “evet kırmızı renkte küçük karıncalar gördük” diye açıklamıştı. İlgili mütehassıslar da; bu tip karıncaların Çin’den Avrupa’ya geldiğini ve etle beslendiklerini söylemişlerdi. Karınca hikayesini bilen Atatürk, Dr. Velger’in karaciğerle ilgili teşhisini ve kaşıntının sebebinin bu olduğunu duyunca şaşırmış, ama belli etmemişti. Atatürk’ü yavaş yavaş öldürme planı hızla işliyor, Atatürk’ün hastalığının teşhisi ile ilgili farklılıklar Atatürk’ün ölüm raporlarına bile yansıyordu. Atatürk’ün fenni rapora geçen hastalığı “Alkole bağlı siroz” olarak tanımlandı. Oysa aynı rapora imza atan doktorlardan Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp, daha sonra “ bunu kati olarak kestirmek mümkün değil” diyerek “hipertrofik siroz” tanısına yöneliyordu. Yani alkole dayanmayan (sıtma) siroz,. 30 Temmuz 1938 Cumartesi günü Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp, Atatürk’ün kalbinin kuvvetli olduğunu düşünürken, 4 gün sonra kalbi kuvvetlendirici iğne yapılmasına karar veriyordu. Dr. Asım Arar ise, Dünya Gazetesi’ndeki mülakatında Atatürk’ün hastalığı ile ilgili olarak “karaciğer kifayetsizliği”nden şüphelendiğini bu şüphesini “söylenmesi icap eden” kişilere söylediğini, bu kişilerinse, böyle bir ihtimalin mevcut olmadığını söylediklerini bunu üzerine ise kendisinin daha ileri gidemediğini söylüyordu. Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak da, Dr. Arar’ın söylediği türden birinin Atatürk’ün çevresinde bulunabileceğine inanmanın kendisi için güç olduğunu söylüyordu. 31 Temmuz 1938 günü Viyana’dan gelen Prof. Dr. Eppinger Atatürk’e çiğyemiş kürü uygulayarak bol bol kavun karpuz yedirmiş, ertesi gün Almanya’dan getirilen Prof. Dr. Bergman’da Atatürk’e rendelenmiş elma yedirtmiştir.Daha sonra da bu iki doktor bir araya gelerek damar tıkanıklığını düşünerek Atatürk’e Salygran şırıngası uygulamaya karar vermişlerdir. Aynı gün yapılan konsültasyonda bu Alman ve Paris’ten getirilen Prof. Dr. Fissinger ise yukarıdaki doktorlardan farklı olarak afyon mürekkepleri ile şibih kalevilerin (alkoloid) verilmesini uygun görüyordu. Zehirlendiğini anlamıştı Atatürk, Afet İnan’a yazdığı mektupta aynen şöyle diyordu; “Afet, vaziyetim şudur; bence doktorların yanlış görüş ve hükümleri sebebiyle hastalık durmamış ilerlemiştir.. Hükümet benim reyimi almaya lüzum görmeksizin Fissinger’i getirtti.” Kimler masondu? Atatürk’ü tedavi eden doktorlar arasında Mim Kemal Öke, Prof. Dr. Samuel Abrevaya Marmaralı masonluğu alenen bilinenler arasındadır. İçişleri Bakanı Şükrü Kaya da masondu. Devrin mason yöneticilerinden (Türkiye Locası) Dr. İsmail Hurşit, Muhittin Osman Omay kapatma kararı tebliğ edilenler arasındadır. Mustafa Kemal’in sağlığı Mustafa Kemal, klasik çocukluk hastalıklarının dışında 20 yaşına kadar ciddi bir hastalığa yakalanmadı.20 yaşında geçici bir süre yakalandığı sıtma hastalığının atlatılması yine aynı yılda bel soğukluğu hastalığı takip etti. O yıllarda yaygın olan bu hastalık O’na ilerideki yıllarda İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi bünyesinde üroloji kliniğini kurdurttu. İdrar yollarındaki bu müzmin hastalığa ilaveten, Anafartalar Savaşı sonlarında, 1916 yılında akciğer iltihabı dolayısıyla ateşi yükselerek yatağa düştü.2 yıl sonra Yıldırım Orduları Komutanı iken böbrek ağrıları başladı. Karlsbad Kaplıcaları’nda tedavi gördü. 1919 yılında Şişli’deki evinde bir süre kulağından rahatsızlık geçiren Mustafa Kemal, aynı yıl 19 Mayıs’ta çıktığı Samsun’da tekrar nükseden Böbrek ağrılarından dolayı 19 gün Havza Kaplıcalarında kaldı. Samsun’da iken tekrar sıtmaya yakalandı. Aynı yılın son günlerinde, 27 Aralık’ta böbrek ağrıları tekrar başladı. 1921 yılı Nisan’ında sol yanağından çıban çıktı, daha sonra attan düşerek 3 kaburgası kırıldı. Bu hali ile cepheye gitti. 1923 yılında ise ufak tefek kalp rahatsızlıkları geçirdi. 1927 yılı Mayıs ayında göğüs ağrıları çekti. Berlin ve Münih üniversiteleri tıp fakültelerinin dahiliye klinik direktörleri Prof. Dr.Friedrivh Kraus ile Prof. Dr. Ernest Von Remberg hükümet tarafından Türkiye’ye getirtilerek Atatürk’e konsultasyon uygulattırıldı. 1936 yılı Kasım ayında üşütme sonucu ateşi yükseldi, ama kısa sürede iyileşti. 1936 yılı sonuna kadar bunların dışında Atatürk’ün başkaca ciddi bir sağlık sorunu olmadı. Tedavi eden doktorlar Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp ve Prof.Dr. Nihad Reşad Belger Atatürk’ü tedavi eden müdavi (sürekli) doktorlardı. Prof.Dr. Akil Muhtar Özden, Prof.Dr. Süreyya Hidayet Sertel, Prof.Dr. Mim Kemal Öke(adı sürekli tedavi edenler arasında da geçmektedir), Prof.Dr. Samuel Abrevaya Marmaralı, Dr. Mehmet Kamil Berk, Prof. Dr. Mustafa Hayrullah Diker ise gerektiğinde sürekli doktorların danıştıkları danışman hekim olarak görev yapmışlardır. Sağlık Bakanı Dr. İ.Refik Saydam idi. Sağlık Bakanlığı Müsteşarı Prof.Dr. Asım Arar idi. Bunların dışında, Paris’ten Prof.Dr. N. Fissinger (3 defa), Berlin’den Prof.Dr.Von Bergman, Viyana’dan Prof.Dr. H. Epinger isimli üç yabancı doktor da Atatürk’ün tedavisinde görev almışlardır. Ölüm sebebi alkol değil Atatürk’ün ölümünden sonra düzenlenen birinci raporda ölüm sebebi karın içinde sıvı, asit toplanması olarak gösterilirken, ikinci raporda ise alkolle ilgili karaciğer iltihabı neden olarak gösterilmiştir. Bu çelişkiye rağmen Atatürk’e biopsi de otopsi de yapılmamıştır. Alkole bağlı siroz olabilmesi için en az 15 yıl süre ile günde en az 3 kadeh alkol alınması gerektiği bilinirken, Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı yıllarında hiç içki içmediği, daha sonraki yıllarda da aşırı içki içmediği, karşısındakilere içirdiği söylenmektedir. Salyrgan (civalı ilaç)’ın Atatürk’ün tedavisinde “ajan tedavi ilacı” olarak kullanıldığı, aslında Mustafa Kemal Atatürk’ün bu ilaçla ağır ağır zehirlenerek öldürüldüğü ortaya çıkmıştır. Öte yandan Atatürk’ün daha evvel sıtma geçirdiği bilinmesine rağmen karaciğer ve dalağı yıpratan Kinin ve Atebrin gibi ilaçlar bol miktarda kullanılarak ölüm çabuklaştırılmıştır. Sadece 1937 yılında İstanbul Eczanesi’nden Atatürk için 43 kutu kinin ilacının alınmış olması buna iyi bir örnektir. ÖLÜM SEBEBİ ALKOL DEĞİL! Atatürk’ün ölümünden sonra düzenlenen birinci raporda ölüm sebebi karın içinde sıvı, asit toplanması olarak gösterilirken, ikinci raporda ise alkolle ilgili karaciğer iltihabı neden olarak gösterilmiştir. Bu çelişkiye rağmen Atatürk’e biopsi de otopsi de yapılmamıştır. Alkole bağlı siroz olabilmesi için en az 15 yıl süre ile günde en az 3 kadeh alkol alınması gerektiği bilinirken, Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı yıllarında hiç içki içmediği, daha sonraki yıllarda da aşırı içki içmediği, karşısındakilere içirdiği söylenmektedir. Salyrgan (civalı ilaç)’ın Atatürk’ün tedavisinde “ajan tedavi ilacı” olarak kullanıldığı, aslında Mustafa Kemal Atatürk’ün bu ilaçla ağır ağır zehirlenerek öldürüldüğü ortaya çıkmıştır. Öte yandan Atatürk’ün daha evvel sıtma geçirdiği bilinmesine rağmen karaciğer ve dalağı yıpratan Kinin ve Atebrin gibi ilaçlar bol miktarda kullanılarak ölüm çabuklaştırılmıştır. Sadece 1937 yılında İstanbul Eczanesi’nden Atatürk için 43 kutu kinin ilacının alınmış olması buna iyi bir örnektir. Atatürk’ün hastalığı, konan teşhis ve uygulanan tedavi Varnalı Yahudi Farmason Acram Benaroyas, Atatürk’e ilk darbeyi 1937 yılı ortalarında indirdiklerini söylerken, bundan birkaç ay sonra Aralık 1937’de Yalova’da Atatürk’ü resmen muayene eden Prof. Dr. Nihat Reşat Belger ilk teşhisi “karaciğer üç parmak kadar büyümüş ve sertleşmiştir” diyerek koydu. Oysa, Benaroyas’ın söylediği aylarda Atatürk kaşıntıdan muzdaripti. Çankaya’da bir akşam doktorun biri kaşıntıların karınca ısırması sonucu olduğunu söyledi. Atatürk, “Ben geceleri kaşınıyorum, karınca yatak odama kadar girer mi?” diye sorunca, aynı doktor “evet” cevabını verdi. Köşkte et yiyen cinsten küçük kırmızı karıncaların varlığı söylentisi yayıldı. Hatta böyle karıncalardan bulunduğu tesbit edildi. Atatürk’ün İstanbul ve Yalova’da olduğu bir sırada Cumhurbaşkanlığı Özel Kalem Müdürü Süreyya Anderiman Sağlık Bakanlığı Müsteşarı Dr. Asım Arar’a telefon ederek “Köşkü karıncalar bastı, Atatürk kaşıntıdan şikayetçi, bir çare bulun.” dedi.Doktor ve diğer sıhhı personelden oluşan 8 kişilik karınca arama ekibinin çalışmalarını Dr. Nuri Refet Korur “evet kırmızı renkte küçük karıncalar gördük” diye açıklamıştı. İlgili mütehassıslar da; bu tip karıncaların Çin’den Avrupa’ya geldiğini ve etle beslendiklerini söylemişlerdi. Karınca hikayesini bilen Atatürk, Dr. Velger’in karaciğerle ilgili teşhisini ve kaşıntının sebebinin bu olduğunu duyunca şaşırmış, ama belli etmemişti. Atatürk’ü yavaş yavaş öldürme planı hızla işliyor, Atatürk’ün hastalığının teşhisi ile ilgili farklılıklar Atatürk’ün ölüm raporlarına bile yansıyordu. Atatürk’ün fenni rapora geçen hastalığı “Alkole bağlı siroz” olarak tanımlandı. Oysa aynı rapora imza atan doktorlardan Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp, daha sonra “ bunu kati olarak kestirmek mümkün değil” diyerek “hipertrofik siroz” tanısına yöneliyordu. Yani alkole dayanmayan (sıtma) siroz,. 30 Temmuz 1938 Cumartesi günü Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp, Atatürk’ün kalbinin kuvvetli olduğunu düşünürken, 4 gün sonra kalbi kuvvetlendirici iğne yapılmasına karar veriyordu. Dr. Asım Arar ise, Dünya Gazetesi’ndeki mülakatında Atatürk’ün hastalığı ile ilgili olarak “karaciğer kifayetsizliği”nden şüphelendiğini bu şüphesini “söylenmesi icap eden” kişilere söylediğini, bu kişilerinse, böyle bir ihtimalin mevcut olmadığını söylediklerini bunu üzerine ise kendisinin daha ileri gidemediğini söylüyordu. Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak da, Dr. Arar’ın söylediği türden birinin Atatürk’ün çevresinde bulunabileceğine inanmanın kendisi için güç olduğunu söylüyordu. 31 Temmuz 1938 günü Viyana’dan gelen Prof. Dr. Eppinger Atatürk’e çiğyemiş kürü uygulayarak bol bol kavun karpuz yedirmiş, ertesi gün Almanya’dan getirilen Prof. Dr. Bergman’da Atatürk’e rendelenmiş elma yedirtmiştir. Daha sonra da bu iki doktor bir araya gelerek damar tıkanıklığını düşünerek Atatürk’e Salygran şırıngası uygulamaya karar vermişlerdir. Aynı gün yapılan konsültasyonda bu Alman ve Paris’ten getirilen Prof. Dr. Fissinger ise yukarıdaki doktorlardan farklı olarak afyon mürekkepleri ile şibih kalevilerin (alkoloid) verilmesini uygun görüyordu. ‘Sarı Lider’i öldürme kararı alınıyor Varnalı Bulgar Yahudisi 33 dereceli Farmason Avram Benaroyas Türkiye Mason Cemiyeti’nin kapandığını Moskova’da bir toplantı sırasında öğrendi. Sinirlerine hakim olamayarak şunları söyledi; “O Sarı Lider ortadan suret-i katiyetle kaldırılacaktır. Mefkuremize imha edici darbe vuranların akıbeti, feci şartlar altında ölümdür!…” Türkiye’nin ikinci Mason lideri Kimyager Mustafa Hakkı Nalçacı, acilen Kremlin’e davet edildi. Nalçacı Moskova’ya korkarak gitti. Başına bir hal gelmesi halinde Kremlin’in Çankaya’ya siyasi baskı yaparak serbest bırakılmasının sağlanmasını istedi. Kremlin, Nalçacı’ya garanti verdi, verdiği teminatlarla onu rahatlattı. Kremlin’den aldığı taahhütlerle korkusu geçen Nalçacı, işi ileri götürerek Atatürk’ün öldürülmesinden sonra Nazım Hikmet başkanlığında bir hükümet kurulmasını istediyse de, Kremlin “gerici Mareşal Çakmak’ın tabancasına hedef olunacağı” itirazı ile Nalçacı’yı frenledi. Varnalı Bulgar Yahudisi Farmason Avram Banaroyas ve Türkiye’deki masonları ikinci lideri Mustafa Hakkı Nalçacı Kremlin yetkilileri ile toplantıdayken, yapılan konuşmaları Yunanlı gazeteci Apostolos Grasoz, ünlü Sovyet despotu Laurenti Beria ile birlikte yan odada ses alma cihazıyla takip ediyorlardı. Bu konuda Avram Benaroyos, “İlk anlarda Kemal Atatürk’ü silahla ortadan kaldırmayı düşündük. Ancak, doktorlarımız Atatürk’ün ölümünün ani oluşunu tehlikeli gördüklerinden, Kremlin’in istediği ‘esrarengiz ve kendine göre esrar arz edecek ölüm’ kararına uyduk. Mason biraderler cemiyetimiz kapatıldıktan sonra hiçbir şey olmamış gibi O’nun her hareketini alkışladılar. Zamanla O’nun etrafında bir çember vücuda getirdiler ki; Sarı Lider, kendiliğinden bu çemberin içine girip hayatını bize teslim etti. 1937 yılı ortalarında, ismini açıklayamayacağım bir doktor bazı şöhretlere dayanarak Atatürk’e ilk darbeyi sinir organlarını za’fa düşürmek suretiyle indirdi. Böylelikle gösterdiği tedavi usulü, Atatür’ün sinir organlarını felce uğrattı. Atatürk’te zaman zaman burun kanamaları, baş dönmeleri, istifralar karşısındaki arkadaşı tanımamazlıklar kendini göstermeye başladı.” şeklinde yazdı. Benaroyos 1 Ağustos 1948 tarihli Yunan Halkın Sesi (-laiki foni) gazetesinde bunları yazarken, Yunanlı Gazeteci Apostolos Grazos da Halk Cephesi (Laiki Metopo) gazetesinde 1-5 Eylül 1949 tarihlerinde yazdığı seri yazıda şu görüşleri dile getirdi; “Filistin Siyon kolonilerini meydana getirmek için Osmanlı İmparatorluğu’nu parçladık.Bundan sonra yapılması elzem olan üç vazife daha vardı. Bunları seri olarak tatbik etmek icap etdiyordu ki; Doktor Abrayava ve Fischenger cidden bu işte fedakarane çalıştılar. Bazı Avrupalı tıp dahileri, siroz mütehassısları, Sari Lider’in hastalığı ile meşgul olmak istediklerini Türk hariciyesine bildirmişlerse de; Türkiye’deki mukaddes üçgenimiz, meydana getirdikleri muhkem mevki ve selahiyetlerini cemiyetimize muhalif olanlara Sarı Lider’in tedavizinde vazife vermemekle bize pek ala ispat ettiler.” MASON CEMİYETLERİ KAPATILIYOR Türkiye’deki masonlar 25. yıl kuruluş etkinlikleri düzenleyerek, yayılmalarını hızla sürdürüyorlardı. O sırada Atatürk Adalet eski bakanlarından Mahmut Esat Bozkurt’a masonlarla ilgili bir dosya vererek kendisine şunları söyledi: “Bunu güzelce mütalaa et, bir fakrirle, Halk Partisi Grup Başkanı’na ver, grupta bunlara şiddetle bir hücum yap ve grupça kapanmasına delalet, senin de bu işte şeref payın olacaktır.” Mahmut Esat Bozkurt, aldığı emrin gereğini yaparak verdiği “takrir”de şunları söyledi. “Masonluk kökü dışarıda olan bir Yahudi tarikatından başka bir şey değildir. Memleketimizde bunun ne işi vardır? Bunu da grup kararı ile kapatalım.” Paçaları tutuşan masonlar hemen Atatürk’ün doktoru Mim Kemal Öke öncülüğünde Atatürk’e giderek, O’na Türkiye’deki en üst masonluk makamı olan “Meşrik-i Azam”lık ünvanını teklif ederek yalvardılar. Atatürk, onlara Avurpa’da hangi locaya bağlı olduklarını ve liderlerinin adını sordu. Onlar Cenova Locası’na bağlı olduklarını ve Reisleri’nin Barca Mişon olduğunu söylediler. Atatürk, öfkelenerek, “Haydi defolun buradan, cehemmen olun gidin. Yahudi uşakları! Benim milletim bana kahramanlık sıfatı verdi, ben sizin gibi bir çiff Yahudiye uşak mı olacağım? Bu gece bütün Türkiye’deki locaları sabaha kadar kapatmadığınız takdirde, yarın teşkil edeceğim Divan’ı Harbi Örfi’ye hepinizi verir ve astırırım. Haydi defolun karşımdan” dedi. Mason İçişleri Bakanı Şükür Kaya, Atatürk’e direnmeye çalıştıysa da başarılı olamadı ve Türkiye Mason Cemiyeti’nin kapanma kararını verdi. Anadolu Ajansı 10 Ekim 1935 tarihinde, mason cemiyetlerinin kapandığını ve mallarının Halkevleri’ne bağışlandığını duyurdu. Katil(ler) işbirlikçiler kimlerdi? Yunanistan’da yayımlanan –Laiki Metopo(halk Cephesi) Gazetesinde yayımlanan dizi yazıda “Dr. Abrevaya ve Fischenger cidden bu işte fedakarane çalıştılar” denilmektedir. Bahsi geçen Abrevaya, Prof.Dr. Samuel Abrevaya Marmaralı’dır. Abrevaya, İzmir doğumlu olup, Paris’te tahsil görmüştür. Atatürk’ün ölümünden sonra Niğde Milletvekilliği yapmıştır. Prof. Dr. N.Fissenger, hükümet tarfaında Paris’ten getirilmiştir. 8 Eylül 1938 tarihinde bir gün önce yaptığı muayeneye göre Prof.Dr. Ömer Neşet İrdelp ile birlikte düzenledikleri rapor uzun yıllar sonra ortaya çıkmıştır. Fissenger ayrı teşhiste bulunmasına rağmen Atatürk’ün ölüm raporunda, diğer doktorlarla aynı görüşteymişcesine yazılmıştır. Muhtemelen Paris’ten getirilen ilaçların temin yeriyle de ilgisi vardı. KİMLER MASONDU? Atatürk’ü tedavi eden doktorlar arasında Mim Kemal Öke, Prof. Dr. Samuel Abrevaya Marmaralı masonluğu alenen bilinenler arasındadır. İçişleri Bakanı Şükrü Kaya da masondu. Devrin mason yöneticilerinden (Türkiye Locası) Dr. İsmail Hurşit, Muhittin Osman Omay kapatma kararı tebliğ edilenler arasındadır. TEDAVİ EDEN DOKTORLAR Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp ve Prof.Dr. Nihad Reşad Belger Atatürk’ü tedavi eden müdavi (sürekli) doktorlardı. Prof.Dr. Akil Muhtar Özden, Prof.Dr. Süreyya Hidayet Sertel, Prof.Dr. Mim Kemal Öke(adı sürekli tedavi edenler arasında da geçmektedir), Prof.Dr. Samuel Abrevaya Marmaralı, Dr. Mehmet Kamil Berk, Prof. Dr. Mustafa Hayrullah Diker ise gerektiğinde sürekli doktorların danıştıkları danışman hekim olarak görev yapmışlardır. Sağlık Bakanı Dr. İ.Refik Saydam idi. Sağlık Bakanlığı Müsteşarı Prof.Dr. Asım Arar idi. Bunların dışında, Paris’ten Prof.Dr. N. Fissinger (3 defa), Berlin’den Prof.Dr.Von Bergman, Viyana’dan Prof.Dr. H. Epinger isimli üç yabancı doktor da Atatürk’ün tedavisinde görev almışlardır. MUSTAFA KEMAL’İN SAĞLIĞI Mustafa Kemal, klasik çocukluk hastalıklarının dışında 20 yaşına kadar ciddi bir hastalığa yakalanmadı.20 yaşında geçici bir süre yakalandığı sıtma hastalığının atlatılması yine aynı yılda bel soğukluğu hastalığı takip etti. O yıllarda yaygın olan bu hastalık O’na ilerideki yıllarda İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi bünyesinde üroloji kliniğini kurdurttu. İdrar yollarındaki bu müzmin hastalığa ilaveten, Anafartalar Savaşı sonlarında, 1916 yılında akciğer iltihabı dolayısıyla ateşi yükselerek yatağa düştü. 2 yıl sonra Yıldırım Orduları Komutanı iken böbrek ağrıları başladı. Karlsbad Kaplıcaları’nda tedavi gördü. 1919 yılında Şişli’deki evinde bir süre kulağından rahatsızlık geçiren Mustafa Kemal, aynı yıl 19 Mayıs’ta çıktığı Samsun’da tekrar nükseden Böbrek ağrılarından dolayı 19 gün Havza Kaplıcalarında kaldı. Samsun’da iken tekrar sıtmaya yakalandı. Aynı yılın son günlerinde, 27 Aralık’ta böbrek ağrıları tekrar başladı. 1921 yılı Nisan’ında sol yanağından çıban çıktı, daha sonra attan düşerek 3 kaburgası kırıldı. Bu hali ile cepheye gitti. 1923 yılında ise ufak tefek kalp rahatsızlıkları geçirdi. 1927 yılı Mayıs ayında göğüs ağrıları çekti. Berlin ve Münih üniversiteleri tıp fakültelerinin dahiliye klinik direktörleri Prof. Dr.Friedrivh Kraus ile Prof. Dr. Ernest Von Remberg hükümet tarafından Türkiye’ye getirtilerek Atatürk’e konsultasyon uygulattırıldı. 1936 yılı Kasım ayında üşütme sonucu ateşi yükseldi, ama kısa sürede iyileşti. 1936 yılı sonuna kadar bunların dışında Atatürk’ün başkaca ciddi bir sağlık sorunu olmadı. 19 soru? *Atatürk’ün tedavisi için doktor seçimini kim yapmıştır? *Purinol adlı ilaç Atatürk’ün tedavisinde ne kadar kullanılmıştır? Bu ilacı imal eden Hakkı Bey, (Ruhsat tarihinde soyadı kanunu daha çıkmamıştı.) Mustafa Hakkı Nalçacı denen kimse midir? *Burun kanamalarından dolayı Atatürk’ü tedavi eden Dr. Naki Yıldırım yerine Numune Hastanesi Kulak Burun Boğaz Uzmanı Prof. Dr. Meyer’e görev verilmesine neden ihtiyaç duyulmuştur? *1938 Şubat ayında doktorların gelmesini uygun bulmayan Atatürk’e rağmen Prof.Dr, Frank, Prof.Dr.Epinger hangi gerekçe ve kimlerin tavsiyesi ile niçin getirilerek destursuz Atatürk’ün vücudu onlara emanet edilmiştir? *Müsteşar Dr. Arar’ın yaptığı ilk teşhisi bildirdiği ve kale almayan yetkililer kimlerdi? *Atatürk’e kaşıntıların sebebini karınca ısırığı olarak teşhis eden ve Çankaya Köşkü’ne ziyaretçi olarak 1937 sonlarında gelen doktor kimdi? *Ölüm anında Atatürk’ün ağzına su verdiği ölüm raporunda belirtilen Dr.Kamil Berk ölüm raporunu niçin imzalamamıştır? *Atatürk, Dr. Nihat Reşed Belger’e daha önce kendisini muayene eden Prof. Neşet Ömer İrdelp’in koyduğu teşhisi kontrol ettirme ihtiyacı hissetmiştir? *Dr. Fissenger’in yazdığı reçeteleri hangi eczacı yapmıştır?Bu eczacı Mustafa HAKKI nalçacı mıydı? *Bahsi geçen yabancı doktorlar getirilmeseydi Salyrgan şırıngasını Türk doktorlar uygularlar mıydı? *Sürekli doktorların bilgisi dışında Paris’ten getirilen ilaçların sorumluluğu kime aittir?(Paris’ten gelen ilacı bünye kabul etmemiş, hasta daha da fenalaşmıştır. 24 Ağustos 1938’deki bu tedavi işin dönüm noktasıdır. Atatürk, o tedaviden sonra “tamamiyle başka şahsiyet olmuştum.Çok tuhaf” diye Prof.Dr. İrdelp’e anlatıyor) *Paris’te ilaç alınan 54 Reu Faubourrg Sainet Honere adresindeki firmanın Dr.Fissenger ile olan bağlantıları nedir? *Özel Kalem Müdürü göreviyle Atatürk’e Köşk’ü karıncaların bastığına inandırmaya çalışan Süreyya Anderiman kimdir? *Atatürk’ün ölümün üzerine düzenlenen iki rapordan; ilkinde teşhis karında toplanan sıvı, asit olarak belirtilirken, ikinci raporda alkolle ilişkili karaciğer iltihabı denmesinin sebebi nedir? *Atatürk’ün tedavisi ile ilgili notları olduğunu söyleyerek, bir gün hatıra yazacağını söyleyen Dr. Ömer İrdelp, bahsettiği hatırayı niçin yazmamıştır? *Atatürk’e biopsi ve otopsi yaptırmama kararını İçişleri Bakanı mason Şükrü Kay mı vermiştir? *Atatürk’ün sıhhı hayatına ilişkin bilgiler Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı’nda nasıl kayıp olmuştur? (Bakanlık 1976 yılında bilgi isteyen bir profesöre “tüm aramalara karşın bulunamamıştır” cevabını vermişti) *1948 ve 1949 yılında Bulgar yahudisi Framason Avam Benaroyas ve Yunan gazeteci Apostolos Grazos’un Yunan gazetelerinde yer alan iddiaları üzerine Türkiye Cumhuriyeti hükümeti herhangi bir araştırma ve girişimde bulunmuş mudur? Yoksa, haberi dahi olmamış mıdır? kaynak http://www.ulusgazetesi.com

Yorum Yapın

MASONLAR, TÜRKİYE’DEKİ PETROLÜ KİME SAKLIYOR?

Tesadüf o ki Türkiye’nin petrol rezervlerinin kontrolü genellikle masonların elinde olmuş. Yine benzer bir tesadüfle ülkemizde petrol arayan şirketlerin tamamı Yahudilere ait. Hakan Yılmaz Çebi petrol kuyularının karanlığında bu tesadüflerin izini sürüyor.

Hakan Yılmaz Çebi’nin netpano.com’daki araştırma yazısı:

MASONLAR TÜRKİYE’DEKİ PETROLÜ KİME SAKLIYORLAR?

Netpano yazarı Hakan Yılmaz Çebi son petrol yasasını hakkında bilinmeyenleri açıklıyor. Yabancıların Türkiye’de petrol aramasına izin veren kanunun kabul edilmesinden sonra, ülkemizde petrol arayan şirketlerin tamamı Yahudilere aittir.

Güneydoğu’da arama yapanlar arasında en büyük iki petrol şirketi “MOBİL” ve “SHELL”di. Shell Petrol şirketi uluslararası sahada Hollanda-İngiliz ortaklığı etiketi kullanır. Royal-Dutek Shell’e bağlıdır. Sahibi Markus Samuel isimli bir Yahudi’dir. Diğer petrol arayıcısı şirket “MOBİL” ise bilindiği gibi Yahudi trilyoner ROCKEFELLER’ın birçok petrol şirketinden biridir.

Türkiye’de petrol aramaya başlandığı 1956 yılından 1968 yılına kadar MOBİL’in Türkiye’deki Genel Müdürü NECDET EGERAN’dı. Necdet Egeran 1954 ‘te yabancı şirketlerin Türkiye’de petrol aramasına izin veren Petrol Kanunu’nun kabul edilmesinde en büyük çabayı sarf edenlerden birisi. Aynı zamanda MTA’nın ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü’nün kurucularından. Daha sonra emekli olup 56′da Mobil’in başına geçer. Mobil’in petrol bulduğu kuyuları beton dökerek toprak üzerine çıkmasını engellediği söylentilerinin yaygın olduğu tarihte Mobil’in tek söz sahibi idarecisiydi. … Dönemin ETİBANK GENEL MÜDÜRÜ BURHAN ULUTAN da o tarihlerde çalkalanan rivayetleri doğruluyor. Kendisiyle görüşmemiz sırasında yaptığı açıklamada Ulutan şunları söyledi:

“1965′LERİN BAŞINDA MOBİL OİL’İN BAŞINDA EGERAN İSİMLİ BİRİSİ VAR. BU ARADA PETROL BULUNAN KUYULAR DA KAPATILMIŞ…”

O dönem en gündemdeki şahıslarından Necdet Egeran’ın başka büyük bir özelliği daha var. Bu özelliğini TÜRKİYE’DEKİ MASONLARIN kendi aralarında yayınladıkları “ŞAKÜL GİBİ” isimli mason dergisinden öğreniyoruz.

ENVER NECDET EGERAN’IN KİMLİĞİ

24 Ekim tarihinde DOĞUŞ LOCASI’nde tekris edildi. (42 YAŞINDA)… Mayıs 1950′de KALFA, Ekim 1950′de ÜSTAD oldu… Necdet Egeran Bilgi Locası’nın 25 kurucu üyesi arasındadır… 1955 yılında da ÜSTAD-I MUHTEREM oldu… Egeran 1958′de Türkiye Büyük Locası’na GENEL SEKRETER seçildi. … Locası tarafından İskoçya Büyük Locasına Fahri Büyük 2. Nazırı unvanı verildi… 1964 yılında 1. BÜYÜK LOCASI’nı temsilen New York Büyük Locası’nın toplantısına davet edildi… Necdet Egeran 2 Mayıs 1965′te PEK SAYIN ÜSTAD seçildi. 58 yaşında 16. Masonik yılında TÜRK MASONLUĞUNUN EN GENÇ BÜYÜK ÜSTADI OLDU…” (Şakül Gibi Dergisi)

Görüldüğü gibi Necdet Egeran, Amerika’dan ısmarlama gelen Cevat Eyüp Taşman gibi yabancı petrol şirketlerin türlü entrikalar çevirdiği bir dönemde Türkiye’nin en aktif masonu olma özelliğini de taşıyor. Aynı tarihlerde petrol çıkan kuyuları betonlayan MOBİL’in Genel Müdürü olması ÇOOOK İLGİNÇ RASLANTI olsa gerek!!!

Türkiye’nin yıllardır petrol yönünden dışarıya bağımlı kalması ve belki de Ortadoğu’nun sayılı petrol üreticisi ülkelerinden biri olma şansını kaybetmesi ile TÜRKİYE’DEKİ MASONLUK, SİYONİZM davasına pek önemli katkılarda bulunmuş ve neticede hipnozlu milletvekillerinin uyuduğu bir anda YENİ PETROL YASASI MECLİS’ TEN TAYYİ MEKAN yaparak geçmiştir NETEKİM!..

BİR DÖNEM TÜRK PETROL REZERVLERİNİ KONTROL EDEN MASONLARIN LİSTESİ:

SELİM SOYDANBAY.: MOBİL MÜDÜRÜ, DEV LOCASI

KAZIM AKYEL: TÜRKİYE PETROLLERİ GENEL MÜDÜR MUAVİNİ, UYANIŞ LOCASI

İBRAHİM ENVER ALTINLI.: MTA ENSTİTÜSÜ UZMAN, KÜLTÜR LOCASI

İHSAN RUHİ BERENT.: MTA GENEL MÜDÜRÜ, UYANIŞ LOCASI

OSMAN ŞEVKİ FİGEN: MOBİL OİL MARMARA BÖLGESİ MÜDÜRÜ, MUSAVVAF LOCASI

MİTHAT GÜLDÜ.: ETİBANK BAŞKONTROLÜ, İDEAL LOCASI

İHSAN MİZANOĞLU.: PETROL OFİSİ MÜDÜRÜ, İNANIŞ LOCASI

RAUF ROZENTAL.: SOCANİ VAKUM PETROL ŞİRKETİ GENEL MÜDÜRLÜĞÜ.: KÜLTÜR LOCASI

BAHRİ ERGENE, MOBİL.: FAZİLET LOCASI

BESİM TAN, MOBİL MÜDÜRÜ.: SEVGİ LOCASI

İBRAHİM DERİNER.: ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANLIĞI ESKİ MÜSTEŞARI, BİLGİ LOCASI

İHSAN KAYIN.: PETROL OFİSİ MÜDÜRÜ, İNANIŞ LOCASI

NİMET DANABAŞ.: MADEN KREDİ BANKASI MÜDÜRÜ, KÜLTÜR LOCASI

SÜHA TUĞRUL AKSOY.: ETİBANK ALIM SATIM ŞUBE MÜDÜRÜ, ÜLKÜ LOCASI

OSMAN BİLEN.: TPAO PERSONEL MÜDÜRÜ, UYANIŞ LOCASI

LÜTFİ ERSİN ÜÇER.: SHELL CO. PLANLAMA MÜDÜRÜ, ÖZLEM LOCASI

SABİH BÜYÜKARIKAN.: ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANLIĞI MÜŞAVİRİ, UYANIŞ LOCASI

TURHAN KUT.:ETİBANK GENEL MÜDÜR MUAVİNİ, UYANIŞ LOCASI

SABRİ CEREN.: TPAO PAZARLAMA MUHASEBE MÜD., UYANIŞ LOCASI

ZİYA AYTINBAŞ.: TÜRKİYE PETROLLERİ A.O GENEL MÜDÜR MUAVİNİ, UYANIŞ LOCASI

ABDÜLKADİR ASNA.: MTA ENSTİTÜSÜ TTL ŞUBESİ MÜDÜRÜ, UYANIŞ LOCASI

RIFAT AYAYDIN.: TÜRKİYE PETROLLARİ A,Ş., UYANIŞ LOCASI

OSMAN ALİ BERKMAN.: MOBİL MÜDÜRÜ, ANKARA UYANIŞ LOCASI

MEHMET RIZA AKASLAN.:TPAO MALİ İŞLER GRUP BAŞKANI, UYANIŞ LOCASI

ATİLLA AYKOL.: MADEN JEOLOJİ MÜHENDİSİ, DEV LOCASI

AHMET BARAY.: ETİBANK GENEL MD. MUAVİNİ, UYANIŞ LOCASI

ZEKAİ BOYER, TPAO PERSONEL MD. ANKARA UYANIŞ LOCASI

BELGİN ERKAN.: TPAO GENEL MD. İKMAL GRUP BAŞKANI, GÖKKUŞAĞI LOCASI

CENGİZ ERDAL .: PETROL OFİSİ A,Ş. GENEL MD. YARDIMCISI, GÖKKUŞAĞI LOCASI

YALÇIN İLTER .: MOBİL OİL BÖLGE MD. MATRİKÜL N: 1320

Yukarıda da görüldüğü gibi madenlerimiz yıllarca Siyonistlerin “ÇİFTLİKLERİMİZ” dedikleri mason localarına kayıtlı “kişilere” bırakılmış! Üstelik bunların pek çoğu TÜRKİYE’NİN AZAMİ DERECEDE MİLLİ DUYARLILIK GÖSTERMESİ GEREKEN TÜRKİYE PETROLLERİ ANONİM ORTAKLIĞI çalışanları olması GAFLET ÜLKESİ olmamızı göstermiyor mu?!

(.:) MASONLARIN KENDİ ARALARINDA KULLANDIĞI ÖZEL İŞARETLERDEN BİRİDİR!

RETOG ŞİRKETİ’NİN HAZIRLADIĞI TÜRKİYE’DEKİ PETROL DOSYASI…

”En Zengin Yataklar Türkiye Kürdistanı’nda”

Türkiye sınırlan içindeki petrole ilişkin oyunların yoğunluğu çok zaman kamuoyunda “Türkiye’de petrol var ama ortaya çıkarılmıyor” tartışmalarına yol açıyor. Yıllardan beri bu konuda medya kuruluşlarında birçok haber dönem dönem yer alır. Ne hikmetse bulunan petrol sahalarını hiçbir gazeteci veya medya kurumu yerinde görmez, tespit etmez veya edemez. Bu konuyu ciddiyetle ele almış hiçbir haber programı veya gündem haber bulamazsınız. Şahsıma da yapıldığı gibi, teşebbüs eden birçok gazeteciyi de işinden ederler. Yapacağınız çalışmayı hem kursağınıza gömerler hem de yayınlayacak bir yer bulamazsınız. Diğer taraftan Türk halkı bu iri gazete ve televizyonlarda yayınlanan magazin programlarına ilgisini günbegün gösterirken, niye kendilerine bu tarz konuların işlendiği programların gösterilmediğini bir türlü sormaz!..

Neyse konumuza dönelim ve 27 Şubat 1992 tarihli Güneş Gazetesi’nin birinci sayfasında yayımlanan hayli ilginç rapora bakalım. “En verimli yatakların ‘Türkiye Kürdistanı’nda olduğunu ileri sürdüler”… “Amerikalı Ceyarlar Güneydoğu’da” başlıklı haberde bakın hangi cümleler yer alıyor:

“Güneydoğu Anadolu’yu ve Bitlis, Van, Adıyaman, Tunceli illerini “Türkiye Kürdistanı” olarak değerlendiren bir ABD şirketi, ülkemizin yeraltı zenginlikleri konusunda ilginç iddialarda bulundu. Amerikalı petrol şirketi RETOG, Türkiye, Suriye, Irak sınır bölgesinin petrol ve gaz rezervlerinin raporunu yayınladı. Rezerv açısından çok zengin olduğu bildirilen bu bölge, raporda Kürdistan (!) ( DİKKAT EDİNİZ lütfen Yıl 1992- HYÇEBİ) olarak nitelendirildi.

“14900 Landmark Blyd. Sütte 370 Dallas, Texas 75240 USA adresindeki Retog” şirketince hazırlanıp satışa sunulan raporda, Türkiye’nin çok şaşırtıcı bir coğrafî konumu olduğu kaydedildi. Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin, Ortadoğu petrol bölgelerinin kuzeydeki uzantısı olduğu belirtilen raporda, şu anki faal petrol sahalarının az miktarda petrol rezervlerine sahip olduğu vurgulandı.

Raporda öne sürülen görüşlerin aşırı derece detaylı olması dikkat çekti. Dört ciltten oluşan rapor, bölgedeki 517 petrol kuyusunun tüm kayıtlarını kapsıyor. Ayrıca bölgenin tüm jeokimya ve termal özellikleri ve tarımsal etkinliklerini gösteren haritalar da raporda bulunuyor. Raporda yalnızca Ortadoğu’nun Güney bölgelerinin petrol bakımından zengin olduğu görüşünün aksine, içinde Türkiye’nin Güneydoğu bölgesi topraklarının da bulunduğu kuzey bölgelerinin petrol bakımından zengin olduğu belirtildi. Ayrıca bu bölgede daha önce ayrıntılı bir araştırma yapılmadığı kaydedildi.

45 bin ABD doları fiyatla satışa çıkarılan raporda, Türkiye Kürdistanı olarak adlandırılan yöredeki, işlenmeyen petrol sahalarının rezervlerinin büyüklüğü övülüyor. Bakir bölge olarak adlandırılan işlenmeyen sahaların Irak ve Türkiye’de işlenen petrol sahalarından daha verimli olduğu iddia ediliyor.

Retog şirketinin yeraltı ve petrol araştırma fırsatları, Türkiye Kürdistanı adlı raporunda, 500 bin ölçekli harita, kuyular, büyük petrol ve gaz sahalan, 52 ayrıntılı kuyu jurnali, 517 kuyu bilgi kayıtları, yerüstü coğrafî bilgiler, Bouger yerçekimi bilgileri, Türkiye-Suriye ve Irak’ın sismik derinlik haritaları ile bu ülkelerde çalışan petrol sahalarının ayrıntılı haritaları bulunuyor. Raporda aynca Türkiye’nin siyasî yapısıyla bunun komşu ülkelerle kıyaslamaları da detaylarıyla anlatılıyor.”

Yıl 1992: “Türkiye Kürdistan”ı Dillerde

Retog şirketinin vermiş olduğu bizim için azami öneme sahip bilgilerin yanında özellikle bu raporda yer alan Türkiye Kürdistanı cümlesine dikkatlerinizi çekmek isterim. İsrail Siyonizminin ABD’ye yaptırdığı Irak işgali sonucu bu niyet her geçen gün gerçekleşmek üzere. Oysa 1990 yılında çıkan Masonluk ve Kapitalizm adlı eserin ilk baskısında “özel bölümde” bu konuya dikkat çekilmiş, “Yukanda bahsettiğimiz gerek zengin petrol yatakları, gerekse GAP projesi gibi dev bir projenin yer aldığı topraklarda kurulacak bir Kürt devleti, İsrail için yutulacak lokma değildir. Kurulması tasarlanan bu devletin zayıf, askerî güçten yoksun, ekonomik açıdan himayeye muhtaç bir devlet olacağını tahmin etmek hiç de güç değil. Plânın ikinci aşamasında, Ortadoğu’nun tek söz sahibi ülkesi haline gelecek İsrail için, bu Kürt devletini kontrol ve himayesine almak gayet kolay olacaktır. Kürdistan’ın İsrail’in bir eyaleti olmasıyla gelişecek bu aşama, İsrail’in Güneydoğu Anadolu sınırları içine alıp vadedilmiş topraklara kavuşmasıyla sona erecektir.

Rapor, şöyle devam ediyor;

“Olay bu yönden değerlendirilince, Time Dergisi’nde çizilen Kürdistan haritasının Güneydoğu Anadolu’nun uzaydan çekilen petrol haritasıyla üst üste çakışmasının bir tesadüf eseri olmadığı açıkça anlaşılır. Dergide yayınlanan Kürdistan haritasının sınırları Gaziantep’ten başlıyor. Kuzey Irak’tan Halepçe’ye kadar uzanıyor. Türkiye’nin zengin petrol yatakları Diyarbakır, Adıyaman, Nusaybin ve Batman arasında tüm Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ni içine alan bir yay çiziyor.”

Diğer taraftan uzaydan çekilen petrol yataklarının haritası üzerine Kürt sorununu bahane ederek ABD’nin bölgeye yerleşmesi de çok dikkat çekici bir olay. Körfez krizi ve şimdi de Irak savaşı derken bölgede “insanî yardım ve güvenlik kampları” adı altında büyük bir oyun oynanıyor. ( netpano.com)

KAYNAK

Yorumlar (2)

SİYON LİDERLERİNİN PROTOKOLLERİ

Siyonizm Karşıtlarının da prensipli karakterli olması gerektir kanaatimce. Tabiki onları tanımakta bir zarar yoktur :)

PROTOKOLLAR
YENİ NEŞRİYAT: 3
Bu kitabın ikinci baskısının basım ve yayım hakkı SERDA’ya aittir.
Dizgi, baskı/Fatih Yayınevi Matbaası/Alibaba Türbe sokak No: 21/3 Telefon: 27 23 27/İstanbul 1978
Tercüme Hakkında Açıklama
Tatbikatıyla dünyada fırtınalar koparan Siyonistlerin asrımızda ele geçirilen en mühim gizli planlarını ihtiva eden «Siyon Liderlerinin Protokolları»nın İlk Türkçe tercümesi Sami Sabit Karaman tarafından yapılmıştır. Bu ilk tercümede Roger Lambelin’in Rusça’dan Fransızca’ya yapmış olduğu çeviri esas a1ınmıştır.
Kitabı Fransızca’ya çeviren Roger Lambelin Hıristiyan. olan Fransızları gözönüne alarak Siyonist Protokollarda geçen «Yahudi olmayanlar» şeklindeki ibareyi «Hristiyanlar» şeklinde tercüme etmiş ve Roger Lambelin’in bu ve buna benzer değişiklikleri daha sonra da., Sami Sabit Karaman’ın tercümesinden istifade edilerek yapılan diğer tercümelere de aksetmişti
Türkiye’de kaynağa, yani Rusça tercümeye en yakın olan İngilizce tercümeden, Türkçe’ye yapılan ilk çeviri budur
Kitap İngilizce’ye ilk defa G. Shanks tarafından Rusça’dan tercüme edilerek 1930 yılında. «Eyre and Spottiswood Ltd.» Yayınevi tarafından neşredilmiştir. Ayni çevirinin 1921 yılında 5., 6., 7. baskıları «Britons» Yayınevi tarafından yapılmıştır.
Britons Yayınevi yine 1921 senesinde «Siyon Liderlerinin Protokolları»nın Victor Mars den tarafından İngilizce’ye yapılan tercümesini «World Conquest Through World Government Protocols Ot The Learned Elders Of Zion» isim ile neşretmiştir. Ayni Yayınevi bahis konusu olan tercümeyi:
1921 1956 arasında 75 defa neşretmiştir. 1958 senesinde 77. baskısı. 1960 “ 78. “. 1963 “ 79. “. 1968 “ 80. “. 1970 “ 81. “
Böylece ayni Yayınevi G. Shanks tarafından yapılan tercüme de dahil olmak üzere “Siyon Liderlerinin Protokolları”nın;İngilizce tercümesini 85 defa neşretmiş bulunmaktadır
Britons Yayınevinin adresi şudur:
Britons Publishing Company Beamish House South View Chawleigh, Chulmleigh Devon Ex 18 7 HL ENGLAND
Ancak bu, yayınevi 1976 yılından sonra «Word of Government Protocols of The Learned Elders of Zion» isimli kitabın geçici olarak mevcudunun kalmadıgını bildirmekteydi. Bu yayınevi bilahare malî sebepler yüzünden kapanmıştır.

TAKDİM
SÎYON Liderlerinin Protokolları bir kısım Yahudi liderleri tarafından, hiçbir zaman gerçekleşmesine imkan olmayan dünya üzerinde Yahudi hakimiyeti altında tek bir devlet kurmak hayalleri,ile hazırlanmış bir programdır.
Bu kitabın ilk defa 1902/1903 kıyında bir Moskova gazetesinde tefrika, halinde neşredildiği sanılmaktadır. 1903 yılında yine Rusya’da diğer bir Rusça gazetede tefrika edilmiştir. Her iki tefrika da Rusya dışında meçhul kalmıştır. 1905 yılında Rus papazı profesör Sergyei Nilus tarafından kitap halinde bastırılarak neşredilmiştir. Sergyei Nilus bahis konusu kitabın baş tarafındaki yazısında kitabın kendisine bir arkadaşı tarafından el yazması halinde verildiğini, o arkadaşının bunları bir kadından aldığını, kadının ise Fransa’daki bir mason cemiyeti toplantısı sonunda bunları mason cemiyetinin en nüfuslu liderlerinden birinden çalmış olduğunu beyan etmiştir. Sergyei Nilus aym yazısında bunların bir toplantı zabıtnamesi olmayıp toplantıda okunan nutuklar olduğunu ve bu protokollardan bir tanesinin kayıp olduğunun açıkça anlaşıldığını ifade etmektedir.
Yukarıda bahsedilen Rusça neşriyat komünist ihtilalinden evvel Rusya dışında meçhul kalmış ise de komünist ihtilalinden sonra Rusya dışına ‘kaçabilen bir kısım kimseler tarafından Sergyei Nilus’un neşrettiği kitap Amerika ve Rusya’ya götürülmüştür. Bu arada ingiltere’de British Museum kütüphanesi bunlardan bir nüsha elde etmiştir ve halen o kütüphanede 3926.d.5 numarada kayıtlı oîarak bulunmaktadır.
Sergyei Nilus 1917 senesinde, 1905 senesinde neşrettiği kitabın diğer bir baskısını hazırlamış fakat bu kitap piyasaya çıkmadan Yahudi Kerenski tarafından ihtilal yapılmış ve iktidara geçen Kerenski bu kitabın bütün nüshalarının toplanarak imha edilmesi için emir vermiştir. Daha sonra Sergyei Nilus komünist partisi polis teşkilatı tarafından tevkif ediîerek kendisine işkence yapılmış ve Sibirya’ya sürülmüştür. Bilahare Sergyei Nilus orada ölmüş veya öldürülmüştür.
Rusya’da ‘komünistler iktidara gelince bu kitaba sadece sahip olmayı dahi ölüm cezasım gerektiren bir suç saymışlardır. Bu kanun Rusya’da ‘halen yürürlüktedir. Rusya’da bu kitabın basılması ve satılması yasak olduğu gibi bu, kitaptan bir nüshasına sahip olan kimseler de ölüm cezasına çarptırılmaktadır. Diğer komünist devletlerde de durum aymdır. Komünist olmayan devletlerde ise Güney Afrika Birliğinde bu kitaba sahip olmak kanunla yasaklanmıştır ve bu kitaptan elde eden kimselere ölüm cezası dışında ağır cezalar verilmektedir.
Siyon Liderlerinin Protokolları, Rusya’dan kaçan bir kısım göçmenler tarafından Kuzey Amerika ve Almanya’ya götürülmesinden bir müddet sonra meşhur olmuş ve yirminci yüzyılda siyasî sahadaki kitap satışlarında en çok satılan kitaplardan birisi haline gelmiştir. Yalnız ingilizce nüshası bir milyon adetten fazla satılmıştır.
İngiltere’de Rusça’dan ilk tercüme G. Shanks tarafından yapılmış ve 1920 yılında basılmıştır. Kitabın fazla satışı sebebiyle aym yıl dört baskı daha yapılmıştır. Daha sonra 1921 yılında Victor Marsden’in Rusça’dan yaptığı tercüme neşredilmiştir.
Amerika Birleşik Devletlerinde ilk ingilizce tercümeler 1920 yılı sonlarında Boston ve NewYork’da yayınlanmıştır.
Almanya ve Fransa’da 1920 yılından sonra müteaddit baskılar piyasaya çıkarılmıştır.
1925 yılında Şam’da Arabça bir tercümesinin neşredildiği ve ayrıca çeşitli tarihlerde hemen hemen dünyadaki her lisana çevrildiği muhtelif kitaplarda kaydedilmektedir
Türkiye’de Sami Sabit Karaman 1943 yılında Roger Lambelin’in Fransızca tercümesinden Türkçe’ye yaptığı tercümeyi neşretmistir
Siyon Liderlerinin Protokollarının Avrupa Amerika ve diğer birçok yerlerde çok miktarlarda basılıp satıldığını gören Yahudiler büyük bir telaşa kapılarak bunların baskı ve satışını önleme çarelerini aramağa başlamışlardır. Komünist devletlerde ve Güney Afrika Birliğindeki neşretme ve bulundurma yasağını diğer devletlerde tatbik ettiremeyince bu kitabın Yahudi olmayan bir kısım kimseler tarafından yazıldığını ve Yahudiler tarafından yazılmış şeklinde gösterildiğini iddia etmişlerdir. Yahudiler bu iddialarını bir mahkeme kararı ile güya ıspat etme çarelerini bulmak yolunu denemişler ve bir dava yoluna müracaat etmişlerdir. 26. Haziran. 1933 tarihînde İsviçre Yahudi Cemiyetleri Federasyonu ve Bern Yahudi Cemiyeti, İsviçre Millî Cephesinin beş üyesine karsı dava açarak mahkemeden Siyon Liderlerinin Protokolları’nın sahte olduğu hususunda karar verilmesini ve neşrinin yasaklanmasını istemişlerdir. Mahkemedeki hakimin muhakeme sırasında tatbik ettiği usul İsviçre’de uygulanan usul kanunlarının çok haricine çıkmış ve onun bu kasdî tutumu İsviçre’de büyük hayret ve heyecan uyandırmıştır. Mahkemede duruşmayı idare eden hakim,, davacı tarafın şahit listesinde yazılı 16 şahitten hepsini çağırarak dinlemiş davalıların şahit listesinde yazılı iki şahitten ise ancak birinin ifade vermesine müsaade etmiştir. Ayrıca mahkemede resmî zabıt katibi tarafından zabıt tutulması gerekli iken hakim davacı tarafa iki hususî katip tayin etme hususunda müsaade ederek şahitlerin dinlenmesi ve muhakeme celselerinde cereyan eden hadiseleri zabıt halinde yazmaları için onlara yetki vermiştir, İsviçre muhakeme usulü kanunlarında yeri olmayan bu ve diğer bir takım tutumları, hakimin davacı taraf lehine karar verme temayülünde oîduğunu ortaya koymuştur. 14.5.1935 tarihinde mahkeme Siyon Liderlerinin Protokolları’nın sahte olduğuna dair bir karar vermiştir. Bu sırada dikkati çeken bir hadise daha olmuş ve mahkeme kararının açıklanması tarihinden evvel Yahudi basını mahkeme kararını neşretmistir. l. Kasım. 1937 tarihinde İsviçre Federal Mahkemesi (İsviçre Yargıtayı) mahkeme kararının tümünü bozmuştur. O tarihten sonra Yahudi propagandacılar İsviçre Federal Mahkemesinin mahallî mahkeme kararını bozarak hükümden kaldırdığı hususuna hiç temas etmeden sadece mahalli mahkeme kararını ileri sürerek Siyon Liderlerinin Protokolları’nın sahte olduğunun mahkeme karan ile ispat edildiğini iddia etmektedirler. Burada dikkat edilecek bir husus da şudur, İsviçre’de Siyon Liderlerinin Protokolları’nın basılması satılması bulundurulması ve okunması halen kanunen serbesttir.
Üçüncü protokolün bas taraflarında sembolik yılandan bahsedilmektedir. Protokolların İngilîzce tercümesinde bu mevzuda yazılanlara göre Yahudilerce yılanın başı Yahudilerin planlarını tertip eden kimseleri yılanın gövdesi ise diğer Yahudileri temsil ediyormuş. Yılanın başı bir yere girince oradaki Yahudi olmayan güçler ile mücadele ederek onları ezmeğe çalışırmış ve yılanın başı Kudüsten hareket ederek birçok yerleri işgal edip tekrar Kudüse dönerek devrini tamamlayacakmış. ingilizce tercümede yılanın işgal hedefîerinden Kudüsten evvelki son şehrin istanbul olduğu kaydedilmekte ve şu not ilave edilmektedir: «.Bu harita Jön Türk hareketinin yani Türkiyedeki Yahudi ihtilalinin vukuundan senelerce önce çizilmiştir.»
On dördüncü protokolda Yahudilerin bütün inançların kusurlarını münakaşa edeceklerine fakat kendi inançlanın kendilerinden başka kimseler tarafından tam olarak bilinmemesî sebebi ile onları kimsenin münakaşa edemiyeceğine dair bir nazariye yürütülmektedir. Yahudilerin bu nazariyeleri kendi inançlarına kendilerinîn de itimadları olmadığının tam bir tezahürüdür. Ayrıca onların inançlarına dair bilinen kısımlar gerekli şeyleri söylemek için yeterlidir. İslâmiyette ise hiç bîr kusur mevcut olmadığına göre, islamiyet düşmanlarının daima ya iftira yoluna başvurma veya doğru şeyleri kusur gibi göstermeğe çalışma metodu takip ettikleri bilinen hususlardır.
Dikkat edilecek bir nokta da Sosyalizm, Anarşizm ve Komünizmin Yahudilerce desteklenîp yürütüldüğünün üçüncü protokolda açıkça beyan edilmiş olmasıdır.
Yahudiler hayal ettikleri Dünya hakimiyetini elde edebilmek için komünîzm rejiminin yayılmasını arzu etmektedirler. Rusya’daki ve diğer yerlerdeki komünist ihtilalleri Yahudilerin faaîiyetlerinin neticesidir.Halen de Dünya üzerinde tüm komünizm faaliyetleri gizli veya açık olarak Yahudiler tarafından idare edilmektedir. 1917 yılında Rusya’nın idaresini üzerlerine alan 52 kişinin hepsi Yahudi idiler. 1919 yılı aralık ayında Rusya’da ihtilal hükümetinin 388 üyesinden sadece 16 kişîsî Rus idi. Diğer 372 kişiden bir kişi hariç 371 kişi Yahudi İdi. 1935 yılında Rusya’da Üçüncü Enternasyonal îcra Merkezinin 59 üyesînden 57 adedi Yahudi idi. ingiltere’de Karl Marks, Rusya” da Trotsky, Macaristan’da Bela Kun ve Mathias Rakosi, Almanya’da Rosa Luxemburg, Amerika Birleşik Devletlerinde Emma Goldman.,Polonya’da Jacob Bergman, Romanya’da Anna Pauker, Yugoslavya’da Moishe Pyjede gibi Komünism faaliyetleri tarihinde en çok isimleri geçen Komünist ihtilalcileri ve Komünist ihtilali kışkırtıcılarının hepsi Yahudidirler. Amerika Birleşik Devletlerinde ve ingiltere’de atom bombası sırlarını Komünist Rusya’ya vermekten yakalamp hapse atılan Frank Rosenberg,Fuchs, Profesör Weinbaum, Judith Caplon, Harry Gold, Davut Greenglass, Julius Rosenberg, Miriam Moskewitz ve Abraham Brothanz’ da Yahudidirler.
Protokollarda rastlanan Yahudi olmayanlar ibaresinin, yerine göre Yahudi olmayanların hepsini veya bir kısmını hedef aldığı anlaşılmaktadır.
Protokolları okuyanlar bunların üç çeyrek yüzyıl kadar evvel yazılmış olduklarını hatırda tutmalıdırlar.
Sıyon liderlerinin Protokollarındaki her fikri ayrı mütalaa etmek ve her biri için ayrı hüküm vermek gerekir. Fakat bir tanıtma yazısının hacmi buna müsait olmadığı için bu yazıda bu hususta beyanlara girişecek değiliz.
ABDULLAH MUSTAFA
PROTOKOLLAR
PROTOKOL 1
Edebiyat yapmayı bir kenara bırakarak her fikrin manasım söyleyeceğiz. Mukayese ve istidlal ile çevremizdeki hadiselere ışık tutacağız.
İlerde meydana koyacağım sistemimiz iki görüş noktasından hareket eder; Kendimiz ve Yahudi olmayanlar.
Dikkat etmelidir ki kötü düşünceli insanlar sayıca iyi insanlardan fazladır. Bundan dolayı onları idare etmekte en iyi neticeler akademik müzakerelerle değil, şiddet ve yıldırma ile elde edilir. Herkes iktidar mevkiinde olmayı arzu eder, her şahıs bir diktatör olmayı ister, yeter ki buna muktedir olsun. Kendi menfaatim temin etmek uğrunda herkesin menfaatim feda etmeğe istekli olmayan insanlar gerçekten pek azdır.
İnsan denilen yırtıcı hayvanları zapteden nedir? Onlara şimdiye kadar rehberlik için ne hizmet etmiştir?
Cemiyet hayatinin başlangıcında onlar, kaba ve kör kuvvete tabi oldular. Sonra ise. ayn mahiyette ve sadece kıyafet değiştirmiş biı kuvvet olan kanunlara boyun eğdiler. Bundar şu neticeyi çıkarıyorum: Yaratılışın kanununo göre, hak, kuvvette yatar.
Siyasî hürriyet bir fikirdir, fakat bir gerçek değildir. Otorite mevkiinde bulunan bir partiye baskı yapmak gayesi ile halk kitlelerim diğer bir partiye çekmek lüzumu ortaya çıktığı zaman, bu fikrin bir yem olarak nasıl kullanılacağı bilinmelidir. Liberalizm de denilen bu hürriyet fikrine eğer hasmın kendisi de kapılmış ye bu fikrin uğrunda iktidarının bir kısmım teslim etmeğe arzulu ise görev daha da kolaylaşır. Burada bizim nazariyemizin zaferi kesinlikle meydana çıkıyor. Gevşetilen hükümet dizginleri hayat kanunu gereğince derhal yeni bir el tarafından ele geçirilir ve bir araya toplanır. Çünkü milletin kör kuvveti bir gün dahi rehbersiz kalamaz ve yeni otorite, liberalizm ile zayıflatılan eskinin sadece mevkiine yerleşmekten ibaret kalır.
Günümüzdeki liberal idarecilerin iktidarının yerini, «altının iktidarı» almıştır. Bir zamanlar ise iman hükmetmişti. Hürriyet, gerçekleşmesi imkansız bir idealdir. Çünkü kimse onun ölçülü olarak nasıl kullanılacağım bilmez. Halka muayyen bir müddet için kendi kendisin! idare etme yetkisi vermek, onları düzensiz bir güruh haline getirmeğe yeter. Ondan sonra orada öldürücü bir didişme ortaya çıkar ve kısa zamanda sınıf mücadelesine dönüşür. Bu durumun içinde devletler yanıp yok olur ve onların değeri biı kül yığını derecesine iner.
Bir devlet kendi sarsıntıları içinde kendini tüketse, veya dahili anlaşmazlıkları onu dış düş manlarından zayıf duruma getirse telafi edileme;bir kayba uğramış sayılabilir: O bizim hakimiye timize girmiştir. Tamamile bizim ellerimizde olar sermayenin istibdadı, ona bir saman çöpü uzatır. Devlet ister istemez ona sarılır. Eğer şarılmazsa dibi boylar.
Liberal düşünceli bir kimse, yukarıdaki gibi fikirlere ahlaka aykırı derse şu sualleri sorarım Her devletin iki düşmanı olduğuna ve hariç düşmana karşı onları taarruz ve müdafaa planlarından habersiz tutmak onlara gece vakti veyc üstün sayıda kuvvetlerle hücum etmek gibi mücadelenin her tarz ve maharetin! kullanma, ahlaka aykırı mütalaa edilmediğine göre daha kötü bir düşmana karşı, cemiyetin yapışım ve amme menfaatim bertaraf edenlere karşı aynı vasıtalara, nasıl olur da ahiöka aykırı ve müsaade edilemez denilebilir?
Sağlam mantıklı herhangi bir dimağ için akla uygun müşavere ve münakaşalar yardımı ile kalabalık güruhları bir yöne sevk etmede herhangi bir başarı ümit etmek mümkün müdür?
O zaman akılsızca itiraz ve tekzipler de yapılabilir. Bu gibi itirazlar halk arasında daha çok taraftar bulursa muhakeme kuvveti su yüzüne çıkabilir mi? Avam tabakasından olan ve olmayan insanlara sadece küçük ihtirasları, önem
(Protokollar Forma; 2)
siz kanaatlan, adetleri, an’aneleri, hissî naziriyeleri rehberlik ettiğinden parti anlaşmazlıklarına düşerler, hatta tamamiyle uygun müzakere temeline dayanan herhangi bir anlaşmaya engel olurlar. Bir kalabalık güruhunun her kararı, bir çoğunluk ihtimaline veya çoğunluğa dayanır. Onlar siyasî sırları bilmediklerinden bir kısım gülünç kararlar ortaya koyarlar ki bunlar idareye bir anarşi tohumu eker.
Siyasetin ahlak ile ortak hiçbir yönü yoktur. Ahlaka uygun bir şekilde hüküm süren bir hükümdar mahir bir politikacı değildir ve bundan dolayı tahtında sağlam duramaz. Hükmetmek isteyen kimse hem kurnazlığa hem de yapmacılığa baş vurmalıdır. Açık sözlülüK ve dürüstlük gibi halk arasında meziyet sayılan vasıflaısiyasette kusurdurlar. Çünkü bunlar en kuvvetli düşmandan daha tesirli olarak ve daha kesinlikle hükümdarları tahtlarından düşürürler. Bu gibi vasıflar Yahudi olmayanların krallıklarına ait olmalıdır. Fakat biz hiçbir surette o vasıfları rehber edinmemeliyiz.
Bizim hakkımız kuvvette yatar. Mücerret bir düşünce olan «hak» kelimesi hiç bir şey ile ispat edilemez. Bu kelimenin manası şundan başka bir şey değildir: İstediğimi bana ver ki onunla senden kuvvetli olduğuma dair delil sahibi olayım.
Nerede hak başlar? Nerede sona erer?
Merkezî otoritenin zayıf olduğu, liberalizmin durmadan çoğalttığı hakların seli ortasında; kanunların ve hükümdarların şahsiyetlerim kaybetmiş oldukları herhangi bir devlette; kuvvetlinin hakkı ile hücum etmek ve mevcut bütün kaide ve düzeni darmadağın etmek, bütkn müesseseleri yeniden kurmak, kuvvetlerinin hakkını kendi liberalizmleri içinde gönüllü olarak bırakıp bize terkedenlerin hükümdarı olmak için kendimde yeni bir hak buluyorum.
Her çeşit iktidarın sallantı halinde olduğu şimdiki zamanda bizim iktidarımız diğer herhangi birinden daha yenilmez olacaktır. Çünkü o hiçbir kurnazlığın artık kendisinin temellerini çürütemiyeceği bir kuvvete sahip oluncaya kadar görünmez kalacaktır.
Şimdi işlemek zorunda bırakıldığımız geçici kötülükten, sarsılmaz bir idarenin iyiliği meydadana çıkacaktır. Bu idare, liberalizmin nice indirdiği millî hayat mekanizmasının düzenli işleyişini geri getirecektir. Gaye, vasıtaları haklı kılar. Bu duruma göre planlarımızda, dikkatlerimizi iyi ve ahlakla uygun olandan ziyade lüzumlu ve faydalıya çevirelim.
Önümüzdeki stratejik bir plandır. Birçok yüzyıllar boyu devam eden çabaların boşa gittiğim görmek riskine girmeden bu plandan sapamayız.
Faaliyetin memnuniyet verici şekillerini üzerinde inceden inceye durarak meydana getirmek için avamın seviyesizliğini, gevşekliğini, sebatsızlığım, kendi hayat veya refahlının şartlarım anlamak ve onlara uymaktaki kabiliyetsizliğini dikkat nazarına almak gereklidir. Bilinmelidir ki avamın kuvveti kör, hissiz ve akılsızdır. Daima herhangi bir taraftan gelen telkinlerin elinde kalır. Bir kör diğer bir köre onu uçuruma yuvarlamaksızın rehberlik edemez. Binaenaleyh büyük bir zeka sahibi olsalar bile avamın fertleri ve halk arasından çıkan sonradan görme kimseler henüz siyasetten anlamadıklanndan bütün milleti mahva götürmeksizin kitlenin liderleri olarak ileri çıkamazlar.
Ancak çocukluğundan beri müstakil olorak hükmetmek için eğitilmiş bir kimse siyaset alfabesi ile tertip edilebilen kelimelerin mönasını anlayabilir.
Kendi haline, yani aralarından çıkan sonradan görme kimselere bırakılan halk, iktidar ve itibar elde etmeğe çalışmanın tahrik ettiği parti çekişmeleri ve bundan doğan karışıklıklarla kendisini mahva götürür. Halk kitlelerinin sükunetle ve küçük kıskançlıklardan arî olarak karar vermesi ve şahsî menfaatları ile karıştırmadan memleket işleri ile uğraşabilmesi mümkün müdür? Bunlar haricî bir düşmandan kendilerim koruyabilirler mi? Bu düşünülmez. Çünkü halk kitlesindeki kafa sayısınca parçalanmış bir plan bütün birliğini kaybeder, bu suretle anlaşılmaz olur ve tatbiki imkansız hale gelir.
Ancak müstebid bir hükümdar ile bu planlar geniş ve açık bir şekilde, üzerinde dikkatle durularak hazırlanabilir ve devlet mekanizmasınin parçaları arasına uygun şekilde dağıtılabilir. Bundan çıkan zarurî sonuç şudur ki, herhangi bir memleket için tatmin edici, hükümet şekli birdir. O da sorumlu bir şahsın ellerinde toplanmasıdır. Kesin bir istibdad olmaksızın medeniyet mevcut olamaz. Medeniyet, kitleler tarafından değil onların yönetiçisi tarafından devam ettirilebilir. Avam vahşîdir ve vahşetin! her fırsatta gösterir. Avam, hürriyeti ellerine aldığı an o hürriyet çabucak vahşetin en yüksek derecesi olan anarşiye dönüşür.
Hürriyetin kendilerine çok miktarda içki kullanma hakkı verdiği, içki ile düşünce kabiliyetini kaybetmiş, alkollenmiş hayvanlara bakın. Bu bizim için değildir ve bu yol bizim yürüyeceğimiz yol değildir. Yahudi olmayan halk, alkollü içkilerle düşünce kabiliyetlerim kaybetmişlerdir. Onların gençliği klasisizm ve ilk çağ ahlaksızlığı ile ve içlerine soktuğumuz özel ajanlarımız, öğretmenler, hizmetçiler, zenginlerin evlerinde mürebbiyeler, kötipler vasıtası ile ve Yahudi olmayanların sık sık gittikleri sefahet yerlerindeki kadınlarımız vasıtası ile zehirlenerek ahmak bir şekilde yetiştirilmişlerdir. Bu sonuncular arasına kötü yo! ve lüks içindeki kimseleri gönüllü olarak takip eden ve kendilerine sosyete kadını denilen kimseleri de dahil edeceğim.
Parolamız kuvvet ve yapmacıktır. Siyasette sadece kuvvet, bilhassa devlet adamlarına çok lüzumlu olan kabiliyetler içinde gizlenmiş kuvvet galip gelir. Taclarının bir kısım yeni kuvvetlerin ajanlarının ayaklarına düşmesin! istemiyen hükümetler için şiddet bir prensip, ve desise ile yapmacık usul olmalıdır. Bu kötülük, sonunda iyiliği elde etmek için tek ve yegane vasıtadır. Bundan dolayı gayemizi elde etmeğe hizmet edecekleri zaman rüşvetçilik, düzenbazlık ve hıyanet hususuiannda duraklamamalıyız. Siyaset yolu ile başkalannın mülkünü tereddütsüz olarak nasıl ele geçireceğimizi bilmeliyiz; eğer bu yolla başkalarına boyun eğdirmeyi ve hükümdarlığınıızı temin edebileceksem.
Bizim devletimiz, bu sessiz işgal yolunda ilerlerken körü körüne İtaat meydana getirmek için lüzumlu olan dehşet havasım sürdürmek hususunda harb korkusunun yerine daha az farkedifebilen fakat daha tatmin edici olan Ölüm cezasını koymak hakkına sahip bulunmaktadır. Adil fakat merhametsiz şiddet, devlet kuvvetinin en büyük amilidir. Sadece menfaatımız için değil aynı zamanda vazifemiz icabı oiarak ve zaferimiz için şiddet ve yapmacık programı devam ettirmeliyiz. Hesaba dayanan bu doktrin kesinlikle kullanılan vasıtalar kadar kuvvvetlidir. Bundan dolayı o vasıtalar ile olduğu kadar şiddet doktrini İle de zafer kazanacağız ve bütün hükümetleri bizim hükümetimizin tebası haline getireceğiz. Bütün itaatsizliklerin ortadan kalkması için bizim merhametsiz olduğumuzu bilmek onlcra yetecektir.
Çok eski zamanlarda «hürriyet, eşitlik, kardeşlik» kelimelerini halk kitleleri arasmda ilk defa biz bağırdık. O günlerden beri her taraftan gelip ju oltaya takılan budala papağanlar tarafından bu kelimeler çok defalar tekrar edlldi. Bunlarla, evvelce avamın baskısına karşı çok güzel muhafaza edilen dünyanın refahı ve ferdin hakiki hürriyeti giderildi. Yahudi olmayanların sözde zeki insanları, ilim sahipleri, bu mücerred kelimelerin hakiki manalarım anlayamadılar, Bunların manalarının ve karşılıklı münusebetlerinin çelişmesine dikkat etmelidir. Görmediler ki mahlükat arasında eşitlik yoktur ve hürriyet olamaz. Yaratılıştan akıl, seciye ve kabiliyetler eşit değildir. Düşünmediler ki avam tabakası kördür. Onların arasından seçitip yönetimi üzerlerine alan sonradan görmeler de siyaset mevzuunda avam tabakasının kendisi gibi kördürler. Yetişmiş bir kimse bir budala da olsa yine hükmedebilir. Halbuki yetişmemiş kimse çok zeki de olsa siyasetten bir şey anlamaz. Bütün bu hususiara Yahudi olmayanlar dikkat atfetmedi. Oysa ki her zaman hanedan hükümdarlıkları bu fikirlere dayanmıştır. Çünkü baba, siyasî işlere dair bilgileri oğluna naklederdi. Bu suretle bunları hanedan ailesinden başka kimse bilmez ve kimse onları yönetilenlere ifşa edemezdi. Zaman geçtikçe siyasî işlerin gerçek pozisyonu olan hanedan içindeki intikal, manasım kaybetti ve bu durum davamızın başarısına yardımcı oldu.
Dünyanın her köşesinde «hürriyet, eşitlik, kardeşlik» kelimeleri şuursuz ajanlanmız sayesinde, bizim sancağımız coşkunluğu taşıyan çok sayıda kimseleri saflanmıza soktu. Bu kelimeler daima Yahudi olmayanların refahım kemiren, her tarafta sulhu, sükuneti, dayanışmayı, yok eden, Yahudi olmayan devletlerin bütün müesseselerini tahrip eden mahvedici kurtçuklar oldular. İlerde göreceğiniz gibi bu durum bize zaferimiz için yardım etmektedir. Bu, diğer şey
ler meyanındo en kuvvetli imkanı, yöni imtiyazları yıkma, başka bir ifade ile Yahudi olmayanların aristokrasismin tüm mevcudiyetim’ yok etme imkanım elimize geçirmeğe bizi muktedir kıldı, Bu sınıf, halkları ve memleketlerin bize karşı sahip oldukları yegane müdafaa vasıtası idi. Yahudi olmayanların tabiî ve soya dayanan aristokrasisinin yıkıntıları üstünde biz para aristokrasisinin önderiiğinde bizim tahsil görmüş tabakamızın aristokrasisini kurduk, Bize bağlı olan serveti ve bizim Siyon Liderlerimizin tertip ettiği tahrik kuvveti olan bilgiyi bu aristokrasinin şartları olarak tesis ettik.
İhtiyacımız olan İnsanlarla münasebetlerimizde daima beşer düşüncesinin en hassas duyguları, para hesabı, tamah ve ihsanın maddî ihtiyaçları hususundaki açgözlülük üzerinde istemek suretiyle zaferimîz kolaylaştırılmış bulunmaktadır. Bu beşerî zafiyetlerin her biri tek basma ele alınınca şahsî teşebbüsü felce uğratmaya yeterlidir. Çünkü insanların temayüllerine göre istedikleri verilerek faaliyetleri satın alınmıştır.
Hürriyetin mücerretliği, her memlekette avamf; hükümetlerin, memleketin sahipleri olan halkın kahyası olmaktan başka bir şey olmadıkları ve kahyanın ise eskimiş bir eldiven gibi değiştirilebileceği fikrine inandırmağa bizi muktedir kıldı.
Halk temsilcilerinin bu değiştirilme imkanı, onları bizim emirimize tabi hale getirdi ve böylece bize onları tayin etme kuvveti verdi.
PROTOKOL 2
Gayelerimize erişebilmek için harplerin mümkün olduğu kadar arazi kazançları ile neticelenmemesi zorunludur. Böylece harpler ekonomik alana kaydıralıcaktır. Bu alanda milletler, verdiğimiz yardımda üstünlüğümüzün kuvvetini sezmekte gecikmiyeceklerdir, Bu durum her iki tarafı bizim beynelmilel ajan kadromuzun merhametine terkedecektir. Bu kadromuz milyonlarca göze sahip olup devamlı olarak gözetleme halindedir ve hiçbir tahdit onları engellememiştir. Sonra bizim beynelmilel hukukumuz, millî hukuku ortadan kaldıracak ve devletin medenî kanunları, tebası arasındaki münasebetleri nasıl idare ediyorsa milletleri öyle idare edecektir.
Halkın içinde kabiliyetleri ve kölece itaatlerine göre titiz bir dikkatle saçeceğirniz idareciler, idare etme sanatında eğitim görmemiş kimselerden olacak ve bundan dolayı kendilerinin müşavirleri ve uzmanları olan ve çocukluktarından beri bütün dünya işlerini idare etmek için yetiştirilen bilgi ve zeka canibi kimselerin ellerinde oyuncak olacaklardır. İyice bildiğinim gibi bizim bu u^manlarımız idare hususunda ihtiyaç duydukları rna!ümat! bizim Siyasî plönlanmızdan, tarih derslerinden ve her an geçen hadiselerin müşahadcsinden çikarmışlardır. Yahudi Oimanyanlar peşin hükümsüz tarih müşahadeierinin tatbikatı ile yönetilemezler. Onlar neticelerden tenkidî bir görüş çıkarmayan nazarî usule alışıktırlar. Bundan dolayı bizim onları hesaba katmaya ihtiyacımız yoktur. Bırakın onları vakti gelinceye kadar kendilerini eğlendirsinler veya girişken mazilerinin yeni şekillerinin ümidi içinde ve zevklerinin hayalleri ile yaşasınlar. Bfrakın; bizim onları ilmin emirleri diye kandırdığımız oyunların baş roiünü oynasıntar. Bu maksatla devamlı olarak basımmız vasıta İle bu nazariyefere körü körüne itimad uyandınyoruz. Yahudi olmayanların bilim adamları bilgileri ile böbürlenecek ve ilimden elde edeceği bütün malumatı makul bir şekilde doğruluğunu ıspat etmeden tatbik mevkiine koyacaktır. Halbuki bizim uzman ajan kadromuz onların kafalarım bizim arzu ettiğimiz istikamette eğitmek için bunları kurnazlıkla tertip etmişlerdir.
Bir an bile bu ifadelerimizi boş sözler sanmayın. Bizim tertip ettiğimiz Darvvinizm, Marxizm, Nietzcheizmin başarılarını dikkatle düşünün, Biz Yahudiler için bu direktiflerin Yahudi olmayanların fikirleri üzerinde nasıl bir bölücü etki vaotiaim aörmek herhalde zor olmayacak.
Siyasette ve idarî işleri yönetmekte hata yapmaktan kaçınmak için milletlerin düşüncelerim, seciyelerim’ ve temayüllerini hesaba katmak bizim için zaruridir. Siyasetimizin zafer ve onun meydana getrdiği mekanizmanın işleyişi, karşılaştığımız halkların mizacına göre değişmelidir. Onun tatbikatı şimdiki zamanın ışığında geçmişten alınan derslerin hülasalarına dayanmadıkça temin edilmiyecektir.
Bu günün devletlerinin elinde büyük bir kuvvet vardır ki halkın içinde düşünce hareketleri meydana getirir. Bu, basındır. Basının rolü devamlı olarak ihtiyaçları zaruri imiş gibi göstermek, halkın şikayetlerim ifade etmek ve hoşnutsuzluk meydana getirmektir. İfade hürriyetinin zaferi basında mücessem hale gelir. Fakat Yahudi olmayan devletler bu kuvvetin nasıl kullanılacağım bilmediler ve o kuvvet bizim ellerimize geçti. Basın vasıtası ile kendimiz gölgede kalarak tesir yapmak gücünü kazandık. Her ne kadar kan ve göz yaşı deryaları içinde toplamağa mecbur olmuş isek de basın sayesinde altım elimize geçirdik. Gerçi halkımızın içinden birçoğunu feda ettik, fakat altın elirrrize geçti. Safımızdan feda edilen her şahıs Allah nazarında bin Yahudi olmayan şahsa bedeldir.
PROTOKOL 3
Bugün size söyleyebilirim ki hedefimiz şimdi bize sadece birkaç adım uzaklıktadır. Uzun yolun yürünecek ancak ufak bir kısmı kaldı. Kendisi ile halkımızı temsil ettiğimiz sembolik yılanın, önünde yürüdüğümüz çemberi kapanacaktır. Bu halka kapanınca bütün Avrupa devletleri kuvvetli bir mengene içinde onun büklümlerine kilitlenecektir.
Bu günlerin anayasal terazileri kısa zamanda kırılacaktır. Çünkü üzerinde döndüğü ekseni aşınıncaya kadar durmadan sarsılsın diye biz onu dengesiz kurduk. Yahudi olmayanlar o eksene yeterli derecede sağlam kaynak yaptıklarım zannediyorlar ve o terazilerin dengeye geIceğinî umuyorlardı. Fakat eksenler —tahtlarındaki krallar— kontrolsüz ve sorumsuz yetkileri İle şoşkına dönmüş olan ve budalaca hareket eden temsilcileri tarafından kuşatılmışlardı. Bunlar bu yetkileri saraylarda teneffüs edilen dehşet havasına borçluydular. Bu şahıslar halkları ile teması kesince tahtlanndaki krallar iktidara göz diken kimselere karşı artık halk ile aniaşıp kendilerini kuvvetlendirmeye muktedir otamıyoriardı. Biz, uzak görüşlü hükümdar iktidarı ile halkın kör kuvveti arasında her iki taraf da manasım kaybetsin diye bir uçurum meydana getirdik. Bir kör ile değneği gibi ki, ikisi de birbirinden ayrı olunca kuvvetsizdir.
İktidar peşinde koşanlar iktidarı kötüye kullanmaya tahrik etmek için, bütün kuvvetlerin liberal temayüllerim bağımsızlığa doğru yönelterek onların hepsini birbirine muhalif hale getirdik. Bu maksatla her çeşit teşebbüsü teşvik ettik, bütün partileri silahlandırdık, iktidar mevkiini her ihtiras için hedef haline getirdik. Devletleri karışık bir yayın kalabalığının çarpıştığı gladyatör arenaları haline getirdik. Kısa bir zaman sonra karışıklıklar ve iflaslar bütün dünyayı kaplayacaktır.
Çok konuşan gevezeler parlamento oturumlarım ve yönetimle ilgili toplantıları konuşma müsabakası haline çevirmektedir. Atılgan gazateciler ve vicdansız yazarlar her gün idareci memuriara sa id iriyorlar. Cılgına dönmüş avamın yumrukları altında herşey hovaya uçuşurken iktidarın suiistimali, bütün müesseseleri kendilerini devirmeğe hazırlayan son manivela olacaktır.
Bütün halk fakirlik sebebi ile ağır çalışma mecburiyetine zıncirlenmiştir. Bu, onların evvelce vurulduğu kölelik ve toprağa bağlı kölelik zincirlerden daha kuvvetlidir. Onlar bu zincırlerden kendilerini herhangi bir yolla kurtarabitirlerdi. Fakat yoksulluktan asta kurtulamayacaklardır. Biz anayasa kitleler için hayali ve gerçek dışı gözüken bir kısım haklar dahi! ettirdik. Halkın hakları ismi de, verilen bu hakların hepsi,, yalnız bir fikir halinde mevcud olabilir ve fiilî hayatta asla gerçekleştirilemez. Proleterya bizim. emrettiğimiz yönde ve bizim iktidar mevkiine yerleştirdiğimiz ajan kadromuzun hizmetinde bulunan kimseler lehinde rey kulanmalannın karşılığı olarak acıyıp soframızdan kendilerine fırlattığımız ekmek kınntılanndan başka anayasadan bir menfaat elde etmediğine göre, konuşmacıların gevezelik yapma hakkı elde etmeleri, gazetecilerin güzel yazılar yanında saçma şeyler yazma hakkına sahip olmaları, ağır yükünün altında beli ikiye bükülmüş proleter işçi için ne ifade eder? Cumhuriyete ait haklar, fakir bir insan içi nacı bir istihzadan başka bir şey değidir. Çünkü bir taraftan hemen hemen her gün çalışmaya mecbur olması sebebiyle o hakları kullanmaya muktedir değildir. Diğer taraftan o haklar kendisini yoldaşlarının grevlerine ve işverenlerin lokavtlanna bağlı hale getirdiğinden muntazam ve muayyen gelirinin bütün teminatından mahrum etmektedir.
Bizim rehberliğimiz altında halk, aristokrasiyi yok etti. O aristokrasi ki; kendisinin tek ve yegane müdafaa vasıtası ve halkın refahına bağlı ve ondan ayrılması imkansız menfaatleri sebebiyle de kendilerini besleyen bir anne idi. Şimdi aristokrasinin yık.ılması sebebiyle halk, para öğüten merhametsiz alçakların pençesine düştü. Bunlar işçilerin boyunlarına acımasız ve zalim bir boyunduruk vurdular.
Biz işçileri bu baskıdan kurtaracak kimseler olduğumuzu ileri sürerek sahnede görüneceğiz ve bizim savaşan kuvvetlerimiz olan Sosyalistlerin, Anarşistlerin ve Komünistlerin saflanna girmelerini onlara telkin edeceğiz. Bu savaşan kuvvetleri mizi biz; sosyal masonluğumuzun .sözde bütün beşeriyetin dayanışması ve kardeşçe idaresi gereğince daima destekledik. İşçilerin örneğinden kanunen faydalanmakta olan aristokrasi; İşçilerin iyi beslenmeleri, sıhhatli ve kuvvetli olmaları ile alakalanırdı. Biz ise tam aksine Yahudi olmayanların öldürtülerek azalmalarından menfaat bekliyoruz. Bizim kuvvetimiz devamlı yiyecek kıtlığı ve işçinin beden zayıflığında gizlidir. Çünkü bütün bunlar onun bizim arzularımızın kölesi olmasına delalet eder. O kendi yetkileri içinde bizim arzulanmıza karşı koyma kuvvet ve enerjisini bulamıyacaktır. Kralların kanunî otoritesinin aristokrasiye verdiği işçiyi idare hakkını, açlık daha sağlam bir şekilde bize verir.
Biz avam tabakasını açlığın doğurduğu sıkıntı, hased ve kin ile harekete geçirecek ve yolumuzun üzerinde bizi engelleyen ne varsa onların elleri ile silip yok edeceğiz.
Bütün dünyaya hükmedecek olan hükümdanmızın taç giymesi vakti gelince, aynı eiler ona engel olabilecek her şeyi ortadan kaldıracaklardır.
Yahudi olmayanlar bizim uzmaniarımızın telkinleri ile harekete geçirilmeksizin düşünme alışkanlığım kaybetmişlerdir. Bundan dolayı bizim krallığımız kurulunca derhal yapacağımız bir işi yapmanın, acil lüzumunu görmüyorlar. Bu iş, bilginin basit ve gerçek bir bölümü ve bütün bilgilerin temeli olan insan hayatinin ve onun sosyal varlığının yapısının gerektirdiği iş bölümünü ve netice olarak insanların sınıf ve şartlar içinde ayrılmaları hususundaki bilgileri okullarda öğretmektedir. Herkesin bilmesi gerekir ki İnsanların çalışma mevzularındaki farklılık sebebiyle herhangi bir eşitlik mevcud olamaz. Bir kimsenin kendini iekeleyen bir hareketi ile bütün bir sınıf kanun önünde eşit olarak sorumlu tutulamaz. O şahısla beraber hiçbir kimsenin değil, yalnız o şahsın kendi şerefi lekelenmiştir, Sırlar içinde o!an ve Yahudi olmayanlann öğrenmesine imkan vermediğimiz cemiyet kuruluşunun gerçek ilmi herkese gösterecektir ki mevki ve iş, muayyen bir çevre içinde muhafaza edilmelidir. Şöyle ki, fertlerin bir eğitimden geçmiş olmaları sebebiyle kendilerine uygun olmayan bir işi yapmaya davet edilmeleri yüzünden insanların ıztırab kaynağı olmasınlar. Bu ilmin tamamen okunmasından sonra halk gönüllü olarak iktidara itaat edecek ve devlette kendilerine tahsis edilen mevkii kabul edecektir. Bilimin bizim geliştirdiğimiz bugünkü durum ve istikametinde halkı yanlış yofa sevketme kastı ile hareket edilmesi ve halkın kendisinin cehaleti sayesinde onlar basılı şeylere körü körüne inanır,bağrına basar. Bir kör kendisinden üstün saydığı her duruma kin duyar. Çünkü sınıf ve durumun manaiannın idrakine sahip değildir.
Ticarî mübadeleler üzerindeki muameleleri durduracak ve sanayii felce uğratacak olan e” konomik krizleri tesiri bu kini daha fazla artıracaktır. ‘Bizce bilinmekte olan bütün gizli yeraltı metodlan ile ve tamamile elimizde olan oltın’ın yardımı ile bütün Dünyada ekonomik krizler meydana getirecek, bu krizler vasıtasıyla Avrupa’daki bütün memleketlerde bütün işçi güruhunu aynı anda sokaktara fırlatacağız. Bu güruh; cehaletlerinin basitliği içinde zevkle dökerim, cehaletlerinin basitliği içinde zevkle dökecekler ve beşikte bulundukları günlerden beri hased ettikleri malları o zaman yağma etme imkanı bulacaklardır.
Bizimkilere dokunmayacaklardır. Çünkü saldırı anı bizce bilinecek ve biz kendimizinkileri muhafaza etmek için tedbirler alacağız.
Göstermiş bulunmaktayız ki, hödiselerin gelişmesi bütün Yahudi olmayanları idrakin hakimiyetine sokacaktır. Bizim istibdadımız kesin olacaktır. Çünkü o, bütün kargaşalıkları tedbirli bir şiddetle yatıştırmayı ve bütün müesseselerde liberalizmi yakıp kül etmeği bilecektir.
Halk kendisine hürriyet adı altında her türlü müsaade ve müsamahada bulunulduğunu görünce kendisini hükümdar tahayyül ederek yolunun üzerindeki iktidara saldırdı. Fakat tabii diğer bütün körler gibi birçok engellere rastladı. Bir kılavuz arama telaşına kapıldı. Eski durumuna dönme idrakine asla sahip olmadı ve bütün iktidarım bizim ayaklarımızın altına attı. Bizim «büyük» ismini verdiğimiz Fransız ihtilalim hatırlayın. Onun hazırlanmasındaki sırlar bizce gayet iyi bilinmektedir. Çünkü o tamamen bizim ellerimizin eseridir.
O vakitîenberi daima Dünya için hazırladığımız Siyon kanından müstebid kral lehinde, en sonunda bizden bile dönmeleri için halkı bir hareketten diğerine sevkediyoruz.
Bu gün biz enternasyonal bir güç olarak yenilmez bir durumdayız. Çünkü herhangi bir devletin hücumuna uğrarsak diğer devletler tarafından destekleniriz. Yahudi olmayan halkların; kuvvet karşısında yaltakçılık ettikleri halde zayıfların karşısında merhametsiz olmak, hatalar dan kaçınmaz ve cürümlere karşı müsamahakar, hür sosyal sistemin muhaliflerine tahammü! etmeğe isteksiz oldukları halde cesur bir istibdadın şiddeti altında dîn uğrunda ölen kimse kadar sabırlı olmak gibi hususlarda derin alçaklık içinde bulunanları bize bağımsızlık için yardım eden vasıflardır. Bugünün başbakan diktatörlerine sabırla katlanan ve onların suiiistimallerine tahammül eden Yahudi olmayan haklar, bunların en az bir kısmı için yirmi kralın kafasını uçururlardı.
Halk kitlelerinin bu mantıksız, birbirini tutmaz hali, aynı mahiyette görünen olaylar karşısındaki tutumu nasıl izah edilebilir?
Bu, diktatörlerin kendi ajanları vasıtası ile halkların kulağına bu suiistimaller ile devlete verecekleri zararın halkların refahı, onların hepsinin enternasyonal kardeşliği, onların dayanışması ve haklarının eşitliği gibi yüksek bir gaye ile olduğunu söylemeleri vakıası ile izah edilebilir. Tabiî onlar bu birleşmenin sadece bizim hakimiyetimizdeki idare altında başanlınası gerektiğini söylemezler.
Böylece halk dürüst kimseleri mahkum eder ve suçlu kimseleri suçsuz çıkarır, her ne isterse yapabileceğine gittikçe doha çok inanır. Bu durum sayesinde halk her türlü muvazeneyi yok eder ve her adımda karışıklık meydana getirir.
Hürriyet kelimesi insan topluluklarım her kuvvete, her çeşit otoriteye, hatta Aflah’a ve yaratılış kanunlanna karşı savoşa sevkeder. Bunun içindir ki biz krallığımızı kurduğumuz zaman, zalim bir prensip ifade eden ve kitleleri kana susamış hayvanlar haiine getiren bu kelimeyi hayat lugatından silmeğe mecbur olacağız.
Gerçekten bu hayvanlar her zaman kan içip doydukiarında yeniden uykuya dalarlar ve o zamanlarda zincirlerine kolaylıkla vurulabilirler. Fakat onlara kan verilmezse uyumazlar ve mücadeleye devam ederler.
PROTOKOL 4
Her cumhuriyet bir takım safhalardan geçer. Bunların birincisî, oraya buraya atılan kol avamın ilk günlerdeki çılgınca Öfkesinî ihtiva eder. İkincisi, demagoji safhasıdır ki, bundan anarşi doğar ve bu da kaç;nılmaz olarak istibdada götürür. Artık kanunî ve açıktan açığc ve bundan doiayı mes’uliyeti haiz bir istİbdaC değil, fakat görünmeye ve esrarlı bir şekilde gizlenmiş, bununla beraber bir gizii teşkilatın ellerinde olduğu hissedilen bir istibdad. Bunun hareketleri bir paravana gerisinde ve her çeşit ajanın arkasında çalıştığı nisbette vicdansızca olur. O ajanları değiştirmek sadece zararsız değil, fakat devamlı değiştirme sayesinde uzun müddetli hizmetlerin mükafatlandırılması için kaynakların harcanmasını önlediğinden gizti kuvvete gerçekten yardımcıdır da.
Görünmeyen bir kuvveti kim ve ne gibi bir durumda devirebilir? Bizim kuvvetimiz tamamen böyle bir kuvvettir. Yahudi olmayanların masonluğu, bir paravana olarak bize ve amaçlarımıza körü körüne hizmet eder. Fakat kuvvetimizin hareket planı, hatta onun tam hedefi .bütün halk için bilinmeyen bir sır olarak duruyor.
Hürriyet de; Allah’a îman ve insanların kardeşliği temeline dayansa, yaratılışın insanları, derecelere ayıran kesin kanunları tarafından reddedilen eşitlik telakkisine bağlanmasa, zararsız olarak ve halkın refahım bozmaksızın devlet ekonomisindeki yerini alabilirdi. Böyle bir îmanla bir halk toplumu dînî idare mıntıkaiarının vesayeti altında idare edilebilir ve Allah’ın yeryüzünde tertip ettiği nizama itaat ederek manevî çabanın rehberlik eden eli altında rahat ve saygılı bir şekilde yürürdü. Bu sebepledir ki bütün îmanların ei altından mahvına çalışmak, Yahudi olmayanların kafalarından Allah ve maneviyat dkşüncelerini koparmak ve onların yerine aritmetik hesaplar ve maddî ihtiyaçları yerleştirmek bizim için zaruridir.
Yahudi olmayaniara düşünme ve farkına varma hususunda vakit bırakmamak için onların akimi sanayi ve ticarete çevirmelidir. Böylece bütün milletler kar peşinde ve yarışında bütün bütün yutulacaklar ve müşterek düşmanlarım farketmiyeceklerdir. Fakat yine de hürriyetin Yahudi olmayanların toplumlarım parçalayıp yıkması için sanayii spekülatif temele oturtmalıyız. Netice olarak sanati ile topraktan ne çıkarılmış ise onların ellerinden kayarak spekülasyona yani bizim sınıflarımıza geçecektir.(Protokollar Forma: 3)
Üstün gelmek için yapılan şiddetli mücadele ve ekonomik hayata yayılacak sarsıntılar rıureketli, soğuk ve merhametsiz toplumlar meydana getirecektir ve şimdiden getirilmiştir de. Bu toplumlar yüksek siyasete ve dîne karşı kuvvetli bir nefret besleyeceklerdir. Onların yegane kılavuzu kar yani altın’dır, onunla elde edecekleri maddî zevklerden dolayı ona tapacaklardır. Sonra vakti gelince Yahudi olmayanların aşağı tabakaları, iyiyi elde etmek için değil, hatta servet kazanmak için değil, fakat sadece imtiyazlıtara karşı kinlerinden dolayı, bizim iktidar rakiplerimiz olan Yahudi olmayanların alimlerine karşı bizi takip edeceklerdir.
PROTOKOL 5
Bozulmanın her yere girdiği, zenginlerin sadece yarı dolandırıcılık düzenlerinin becerikli sürpriz taktikleri ile kazanç sağladıkları, gevşekliğin hüküm sürdüğü, ahlakın gönüllü olarak kabul edilen prensiplerle değil cezaî tedbirler ve sert kanunlarla muhafaza edildiği, îman ve memlekete dair duyguların kozmopolit inançlarla silindiği toplumiara ne şekilde bir idare tarzı verilebilir? Bu toplumlaro biraz sonra anlatacağım istibdaddan başka ne şekilde bir idare verilebilir? Biz cemiyetin bütün güçlerim ellerimize alabilmek için sıkı bir şekilde merkezleştirilmiş bir hükümet meydana getireceğiz, tebamızın siyasî hayatinin bütün faaliyetlerini yeni kanunlarla mekanik bir tarzda düzenleyeceğiz. Bu kanunlar Yahudi olmayanlar tarafından tanınmış olan bütün müsamaha ve hürriyetleri birer birer geri alacak ve bizim krallığımız herhangi bir anda ve her yerde bize söz ile veya fiilen karşı gelecek olan herhangi bir Yahudi olmayan şahsı yok edecek derecede muhteşem bir istibdad ile temayüz edecektir.
Benim söylediğim şekilde bir istibdadın bu günkü gelişme durumu ile bağdaşamıyacağı bize söylenecektir. Fakat ben size bunun olacağtnı ıspat edeceğim.
Halk, tahtlarında oturan krallara Allah’ın iradesinin izharı olarak baktığı zamanlarda kralların müstebid iktidarına mırıldanmadan itaat ederlerdi. Fakat biz onların kafalanna kendi hakları mevzuunda telakkiler îma ettiğimiz günden beri tahtların sahiplerim alelade şahıslar gibi görmeğe başladılar. Biz onları Allah’a îmanlanndan da uzaklaştırdık. O zaman iktidarın kuvveti halkın sahip olduğu sokaklara fırlatıldı ve bizim tarafımızdan ele geçirildi.
Bundan başka kurnazca dalavereler ile ortaya konan teori ve sözler vasıtası ile, genel hayatın düzenleriyle ve her çeşit diğer desiseler ile kitleleri ve fertleri yönetmek sanatı gibi bizim idareci beynimizin uzmanlarına ait olan hususlarda Yahudi olmayanlar bir şey anlamazlar. Analiz ve müşahadeler, küçük çıkarlar üzerinde hassasiyetle durma gibi maharetlerde bizim rakibimiz yoktur. Siyasî faaliyet planları çizmede ve dayanışmada bizimkihden fazlası mevcud değildir. Bu hususta yalnfz Cizvitler bizimie mukayese edilebilir. Fakat biz kendi gizli teşkilatımızı daima gölgede tutarak, onları açık bir teşkilat olmaları sebebiyle düşüncesiz avamın gözünden düşürmek yolunu bulduk. Bununia beraber muhtemelen Dünya için kendi hükümdarı kim olsa aynıdır. Katoliklerin başı da olsa bizim Siyon kanından müstebidimiz de olsa. Fakat biz seçilmiş kavime bunu bir kayıtsızlık mevzuu yapmak çok uzaktır.
Bir zaman için dünyadaki bütün Yahudi olmayanların bir koalisyonu bizimie belki başarılı bir şekilde mücadele edebilirdi. Fakat onların aralarında mevcud ve kökleri şimdi asla koparılıp çıkarılmayacak derecede derine atılmış olan anlaşmazlıklar sebebiyle bu tehlikeye karşı emniyette bulunmaktayız. Biz, Yahudi olmayanların şahsî ve kavmi hesaplarım, son yirmi yüzyıl boyunca besleyip çok geliştirdiğimiz dinî ve ırkî kinlerim birbirlerinin karşısına çıkardık. Bu sebepledir ki bize karşı kolunu kaldıran herhangi bir yerdeki bir devlet destek görmeyecektir. Onların her biri hatırlannda tutmalıdır ki bize karşı herhangi bir anlaşma kendisi için faydasız olacaktır. Biz çok kuvvetliyiz. Bizim kuvvetimizden kurtuluş yoktur. içinde bizim esrarlı elimiz bulunmadıkça milletler önemsiz bir hususi anlaşma bile yapamazlar.
Bizzat Allah tarafından bütün dünyanın idaresi için bizim seçildiğimizi peygamberler söylemiştir. Allah bizi bu vazifeyi görebilecek bir zeka ile teçhiz etti. Hasım tarafta bir zeka olsaydı bize karşı hala mücadele edebilirdi. Fakat öyle olsa da yeni gelen bir kimse eskidenberi yerleşmiş olan bir kimse ile denk olamaz. Bu sebeple aramızdaki mücadele, dünyanın bu güne kadar asla görmediği şekilde merhametsiz olacaktı. Evet onların zekösı çok geç yetişmiş oiacaktı. Bütün devlet mekanizmalannın tekerlekleri bir motor kuvveti ile hareket ettirilir ki o bizim ellerimizdedir. Devlet mekanizmalarının bu motoru altındır. Siyon Liderlerimiz tarafından icad edilen politik ekonomi ilmi uzun zamandanberi sermayeye şahane nüfuzunu vermiş bulunmaktadır.
Sermayenin engelsiz olarak işletilmesi için o, sanayi ve ticarette inhisar tesis etmek hususunda, hür olmalıdır. Bu, şimdiden görünmez bir el tarafından dünyanın her tarafında İcra safhasına konulmaktadır. Bu hürriyet, sanayi ite meşgul olanlara siyasî bir kuvvet verecek, bu da halka baskı yapmağa yardımcı olacaktır. Bu günlerde halkları silahsızlandırmak onları harbe sevketmekten, alevler içinde yanan ihtirasları bizim menfaatımıza kullanmak onların ateşini söndürmekten ve başkalannın fikirlerini alıp onların manalarım bize uygun şekilde değiştirmek onları kökünden kazımaktan daha ehemmiyetlidir.
Yöneticiliğimizin en mühim amacı şu hususları ihtiva eder: Halkın zihnini tenkid İle bozmak, onu mukavemet uyandıran ciddî düşüncelerden uzaklaştırmak, zihnî kuvvetleri boş nutukların sahte savaşı ile meşgul etmek.
Her çağda dünya halkları da fertler gibi sözleri iş şeklinde kabul etmişlerdir. Çünkü onlar genel arenadaki gösteri ile tatmin olurlar ve vadleri icraatın takib edip etmediğine nadiren dikkat ederler. Bundan dolayı biz halka söz İle hitab edilecek müesseseler kuracağız ve bu mü
esseseler gelişmeye olan faydalarının beliğ delilini vereceklerdir.
Her yöndeki bütün partilerin serbest dış görünüşlerini zahiren kabulleneceğiz ve bu dış görünüşlere nutuklarda ses vereceğiz. Nutuk veren kimseler o kadar konuşacaklar ki dinleyicilerin sabrım tüketecek ve nutka karşı bîr nefret hasıl edeceklerdir.
Kamuoyunu avucumuzun içine almak gayesiyle her taraftan birbirlerine zıd fikirleri netice çıkamayacak şekilde karşı karşıva getirerek, bu karışıklık içinde Yahudi olmayanların başlarınin dönmesi ve her çeşit siyasi mevzularda hiç bir fikir sahibi olmamanın en iyi hal olduğu kanaatine varmaları için, yeterli bir zaman boyunca çahşarak onları şaşkın hale getirmeliyiz. Halkın siyasî mevzuları anlamaması gerekmektedir. Çünkü o mevzular yalnız halkı idare edenler tarafından anlaşılır. İşte bu birinci sırdır.
Hükümetimizin başarısı için zarurî olan ikihci sır aşağıdaki hususları ihtiva eder: Millî başarısızlıkları, ihtirasları ve medenî hayat şartlarım çoğaltmak. Böylece keşmekeş doğuran bir durum içinde bir kimsenin nerede bulunduğunu bilmesi imkansız olacak ve neticede halk birbirlerini anlamaz duruma gelecektir. Bu tedbir başka bir yoldan da bize hizmet eder. Şöyle ki, bütün partilerin arasına anlaşmazlık eker, hala bize boyun eğmek istemiyen bütün toplu güçleri yerinden çıkarır ve işimize herhangi bir derecede engel olabilecek herhangi bir şahsî te
şebbüsün cesaretini kırar. Bize karşı şahsı teşebbüsten daha tehlikeli bir şey yoktur: Eğer o, arkasında bir dahîye sahipse böyle bir şahsî teşebbüs oralarına anlaşmazlık ektiğimiz, milyonlarca kişinin yapabileceğinden fazla şey yapar. Biz, Yahudi olmayan cemiyetlerin eğtimini o şekilde yönetmeliyiz ki her ne zaman şahsî teşebbüs isteyen bir mevzu ile karşılaşsalar meyus bir acz içinde elleri böğürlerinde kalsın. Çalışma hürriyetinin neticesi olan büyük cabalar bir başkasının hürriyeti İle karşılaşınca kuvvetleri tüketir. Bu çarpışmadan ağır ahlakî sarsıntılar, hareketler ve başarısızlıklar ortaya çıkar. Bütün bu vasıtalario Yahudi olmayanların kuvvetim o şekilde azar azar tüketeceğiz ki ontar bize Dünyanın enternasyonal iktidarım sunmaya mecbur olacaklardır. Bu durum herhangi bir şiddet hareketinde bulunmaksızın Dünyanın bütün devletierinin kuvvetlerini tedricen yutmağa ve bir üstün hükümet teşkil etmeğe bizi muktedir kılacaktır. Bu günün hükümdarları yerine bir hayalet dikeceğiz ki ona yüksek hükümet idaresi denilecektir. Onun elleri bir kıskaç gibi her istikamete uzanacak ve onun teşkilatı öyle muazzam ölçülerde olacaktır ki Dünyanın bütün milietierine boyun eğdirmekte başarısızlık göstermiyecektir.
PROTOKOL 6
Biz yakında büyük paraların hazineleri olacak muazzam inhisarlar kurmaya başlayacağız. Yahudi olmayanların geniş servetleri bile o derece bunlara dayanacaktır ki siyasî mahvoluşun …………… ertesi günü devlet kredileri ile birlikte batıp gideceklerdir.
Burada hazır bulunan ekonomistler, bu tertibin ehemmiyetim bir kere tasavvur edin!..
Bizim yüksek hükumetimîzi, bize gönüllü olarak İtaat eden kimseleri koruyan ve onlara iyilik eden bir durumda göstererek mümkün olan her yol ile onun önemini arttırmalıyız.
Siyasî bir güç olan Yahudi olmayanların aristokrasisi öldü. Bizim onu hesaba katmağa ihtıyacırruz yoktur. Fakat arazi sahibi olarak kendi kendilerine yeter oldukları müddetçe hala bize zararlı olabilirler. Bundan dolayı her ne pohasına olursa olsun onları topraklanndan uzaklaştırmak bizim için elzemdir. Arazi vergilerinin arttırılması ile arazilere borç yüklenerek bu amaç en iyi bir şekilde elde edilecektir. Bu tedbirler arazi sahipliğin! engelleyecek ve arazi sahiplerim aciz ve kayıtsız şartsız İtaat etme durumunda tutacağız.
Yahudi olmayanların aristokratları kendilerihi az ile tatmin etmekte irsî olarak kabiliyetsizdirler. Çabucak yanıp bitecek ve söneceklerdir.
Ayni zamanda ticaret ve sanayii, fakat en başta vazifesi sanayie mukabil bir kuvvet teşkil etmek olan spekülasyonu şiddetle himaye etmeliyiz. Spekülatif sanayiin yokluğu öze! ellerde sermayeyi çoğaltır ve toprağı emlak bankalanna borçluluktan kurtararak ziraatin eski haline gelmesine hizmet eder. Biz sanayiin hem emeği hem de sermayeyi araziden çekip çıkarmasını ve spekülasyon vasıtası ile Dünyanın bütün parasının elimize geçmesini bu suretle bütün Yahudi olmayanların proleterya saflanna attimasını arzu ediyoruz. O zaman Yahudi olmayanlar başka bir sebep için olmasa bile var olma hakkını elde etme için önümüzde eğileceklerdir. .
Yahudi olmayanların sanayiini tamamen çökertmek için Yahudi olmayanların arasına geliştirdiğimiz lüksü ve spekülasyonun yardımına getireceğiz. Çünkü lüks için hırslı talep, herşeyi yutup bitirmektedir. Biz işçi ücretlerini yükselteceğiz, fakat bu işçilere hiçbir menfaat sağlamıyacaktır. Çünkü biz aynı zamanda hayat için en lüzumlu şeylerin fiyatlannda da yükselme meydana getireceğiz ve bunun ziraat ve hayvancılıktaki gerileme sebebiyle olduğunu iddia edeceğiz. Ayrıca işçileri anarşiye ve sarhoşluğa alıştırarak istihsal kaynaklarım kurnazlıkla ve el altından derin bir şekilde mahvetmeğe çalışacağız. Aynı zamanda bu tedbirlerle yanyana olarak Yahudi olmayanların eğitim görmüş bütün güçlerini ortadan kaldırmak için her tedbiri alacağız.
Bu faaliyetlerin gerçek manalarının vaktinden önce Yahudi olmayanların gözlerine carpmamosı için bu faaliyetleri «işçi sınıfına hizmet hususunda ateşli bir arzu ve politik ekonominin büyük prensipleri» iddiaları ile maskeliyeceğiz. Politik ekonomide ise bizim ekonomik nazariyeSerimizin enerjik, bir propogandosı sürdürülmektedir.
PROTOKOL 7
Silahlanmanın hızlandıriiması ve polis kuvvetlerinin artırılmast yukarda bahsedilen planların yerine getiriimesi için tamamen elzemdirler. Biz istiyoruz ki Dünyadaki bütün devletlerde bizlerden başka ancak proleterya sürüleri bizim menfaatlarımıza bağlı birkaç, milyoner, polisler ve askerler bulunsun.
Baştanbaşa bütün Avrupa’da ve Avrupa ile münasebetleri vasıtası ile diğer kıtalarda karışıklıklar, anlaşmazlıklar ve düşmanlıklar meydana getirmeliyiz. Bununla biz iki menfaat etde ederiz. İlk olarak, istediğimiz yerde karışıklıklar meydana getirmek veya sükuneti temin etmek kuvvetine sahip olduğumuzu iyice bilecek olan bütün memleketleri kontrol altında tutabiliriz. Bütün bu memleketler bizde kaçınılmaz bir baskı gücü görmeğe alıştıktırlar. İkinci olarak da siyasî vasıtalarla ekonomik anlaşmalarla veya borç yükümlülükleri ile her devletin kabmelerinde gördüğümüz bütün iplikleri entrikalarımızıa karmakarışık bir hale getireceğiz. Bu hususta başanya ulaşmak için müzakereler ve anlaşmalar sırasında büyük kurnazlık ve tesir kullanmalıyız. Fakat «resmî lisan» denilen hususlarda bunun zıddı taktikleri kullanacak, dürüstlük ve uysallık maskesi takınacağız. Dikkatlerine sunduğumuz şeylerin yalnız dışına bakmaya alıştırdığımız Yahudi olmayan millet ve hükümetler bu durumda bizi hala insan soyunun iyilik edici ve kurtarıcıları olarak kabule devam edeceklerdir.
Bize karşı muhalefet hareketlerinin hepsine, buna cür’et eden memleketin komşularınin ilan edeceği bir harb ile cevap verme durumunda olmalıyız. Fakat eğer o komşular da bize karşı gelme tehlikesine atılırlarsa o zaman bir Dünya harbi ile mukavemet göstermeliyiz.
Siyasette başarının başlıca sebebi teşebbüslerindeki gizliliktir. Diplomatın sözü işlerine uymamalıdır.
Biz ihmal edilebilecek birkaç istisnası ile şimdiden tamamen ellerimizde olan basın vasıtası ile gizlice suflörlük ettiğimiz ve kamu oyu oiarak takdim edeceğimiz şeyle, istediğimiz sonuca şimdiden yaklaşmakta olan geniş bir şekilde tasarlanmış planımızın gösterdiği yönde faaliyette bulunmaya Yahudi olmayan hükü metleri mecbur etmeliyiz.
Avrupa’nın Yahudi olmayan hükümetlerim kontrol altında tutma sistemimiz kısaca şöyle özetlenebilir: Onlardan bir tanesine karşı kuvvetimizi yıldırıcı teşebbüslerle göstereceğiz. Hepsine karşı ise; eğer bize karşı umumi bir ayaklanmaya imkan verirsek, Amerika, Çin ve Japonya topları ite cevap vereceğiz.
PROTOKOL 8
Hasımlarımızın bize karşı kullanabilecekleri bütün silahlar ile kendimizi silahlandırmalıyız, Anormal bir şekilde küstahça ve haksız görünecek hükümler söylemeğe mecbur kalacağımız haller için kanunî terimler lügatından en ince ifade gölgelerim ve düğümlü noktaları bulup çıkarmalıyız. Çünkü bu kararların kanunî şekle dökülmüş en yüksek ahlak prensipleri olarak görünecekleri ifadeler içinde ileri sürülmeleri mühimdir. Bizim yöneticiliğimiz, aralannda çalışmağa mecbur olacağı bütün medeniyet kuvvetleri ile kendini kuşatmalıdır. O, kendisini siyasî konuların yazarları, hukuk tatbikatçıları, idareciler, diplomatlar ve nihayet bizim Özel okullarımızda hususî üstün talim ve terbiye görmüş kimseler ile kuşatacaktır. Bu kimseler sosyal yapının bütün sırlarının bilgisine sahip olacaklar, siyasî alfabeler ve sözler ile tertip edilecek her lisanı bilecekler, insan mizacının üzerinde işlemeğe mecbur olacakları bütün hassas telleri ile beraber, bütün derinliklerinaen haberdar olacaklardır. Bu teller Yahudi olmayanların düşünüş şekli, onların temayülleri, kusurları, kötü huyları, meziyetleri, sınıf ve durumlarının hususiyetleridir. Söylemeğe lüzum yoktur ki otoritenin yukarda bahsettiğimiz kabiliyetli yardımcıları, kendilerinin idarî işlerim, o işlerin gayesinin ne olduğunu düşünme zahmeti vermeksizin ve o işlerin ne için lüzumlu otduğunu asla incelemeden yapmağa alıştırılmış olan Yahudi olmayan kimseler arasından alınmayacaktır. Yahudi olmayanların idarecileri kağıtları okumadan imzalarlar ve onlar ya ücret için veya İhtiras sebebiyle hizmet ederler.
Biz hükümetimizi İktisatçıların tüm dünyası İle kuşatacağız. Şu sebeple k,i iktisadî ilimler. Yahudilere verilen öğretimin başlıca mevzuunu teşkil ederler. Yine bizim etrafımızda bankerler, sanayiciler, sermayedarlar ve bilhassa milyonerlerin tüm kadrosu bulunacaktır. Çünkü esasında herşey rakamlar meselesi ile halleledilecektir.
Devletimizde sorumlu mevkileri Yahudi kardeşlerimize tevdi etmekte herhangi bir tehlike mevcud olmayacağı zamana kadar, bir zaman tehlike mevcut olmayacağı zamana kadar, bir zaman için bu mevkileri mazisi kötü şöhreti kendileri ile halk arasında bir uçurum teşkil eden şahısların ellerine vereceğiz. O şahıslar eğer bizim emirlerimize itaat etmezlerse cezaî sorumluluk ile veya ortadan kaybolma durumu ile karşılaşacaklardır. Bunlar o şahısları son nefeslerine kadar bizim menfaatlerimizin müdafii yapmak içindir.
PROTOKOL 9
Prensipterimizin tatbikinde içinde yaşaaiğınız ve faaliyet gösterdiğiniz memleketin halkının karakterine dikkat edin. Bu prensiplerin umumî bir şekilde ve aynen tatbiki halkın bizim modelimizde yeniden eğitilmiş olacağı zamana kadar başarılı olamaz. Fakat göreceksiniz ki bunların tatbikine tedbirli bir tarzda yaklaşarak on sene geçmeden en sabatkar karakter değişecek ve halen bize İtaat ettirmiş olduklarımızın soflarına yeni bir halk toplumu daha eklenecektir.
Aslında bizim masonik parolomızın ifadeleri olan liberal kelimeler yani «hürriryet, eşitlik, kardeşlik», biz krallığımızı kurduğumuz zaman bizim tarafımızdan artık birr parola teşkil etmeyen ve sadece bir idealizm ifade eden sözler haline yani «hürriyet hakkı, eşitlik vazifesi, kardeşlik ideali» şekline çevrilecektir. Böylece o şekle sokulacaktır ki boğayı boynuzlarından yakalamış olacağız …………… Biz şimdiden kendimizinkinden başka her çeşit idareyi, her ne kadar onlardan çoğu hukukan mevcud bulunuyorlarsa da, fiilen yok etmiş bulunuyoruz. Şimdiki zamanda eğer herhangi bir devlet bize karşı bir itirazda bulunursa, bu durum bizim önceden verdiğimiz yetki ve bizim emrimiz iledir. Çünkü onların Yahudi düşmanlığı küçük yaştaki kardeşlerimizi terbiye etmemiz hususunda bize gereklidir. Daha fazla açıklamaya girmeyeceğim Çünkü bu mesele aramızda birçok defalar müzakere mevzuu teşkil etmiştir.
Faalivetlerimizin sahasını sınırlayacak engeller mevcud değildir. Bizim üstün hükümetimiz kabul edilen terminolojide kuvvetli ve tesirli —diktatörlük— kelimesi ile vasıflandırılan kanun dışı şartları içinde bulundurur, Size bir vicdan rahatlığı içinde anlatmak durumundayım ki lider atma binmiş olarak ve bütün askerlerimizin başı olarak, biz kanun yapıcılar, hukukî ve cezaî kararlar infaz edeceğiz, biz öldüreceğiz ve biz affedeceğiz. Biz irade kuvveti ile idare edeceğiz, Çünkü ellerimizde bir zamanlar kuvvetli olan şimdi ise tarafımızdan mağlüb edilmiş bulunan bir partinin küçük parçaları var. Elimizdeki silahlar hudutsuz ihtiras, yanan hırs, merhametsiz hınç, kin ve garazdır.
Kerseyi yutan terör usulleri bizimdir. Hizmetimizde her fikir ve her nazariye mensubu şahıslar, monarşiyi geri getirmek isteyenler, demagoglar, sosyalistler, komünistler ve her çeşitten ütopik halciler vardır. Biz onların hepsini vazifeye koştuk. Onların her biri kendi hesabına otoritenin son kalıntliarının dayanaklarım yok ediyor ve düzenin bütün kurulu şekillerini devirmeğe çabalıyorlar. Bu faaliyetler sebebi ile bütün devletler işkence içindedir. Onlar sükun istiyorlar, Onlar sulh için her şeyi feda etmeğe hazırdırlar. Fakat biz onlaro sulh vermeyeceğiz; ta ki onlar bizi enternasyonal üstün hükümetimizi açıkça ve itaatkar bir şekilde tanıyınçaya kadar.
Halk, sosyalizm meselesinin beynelmilel bir anlaşma yolu ite haliedilmesi lüzumuna dair sesini yükseltti. Ayrı partiler içerisinde bölünme onları bizim ellerimize verdi. Çünkü İddialı birmücadeleyi devam ettirmek için paraya sanıp olmalıdır, ve bütün para bizim ellerimizdedir.
Tahtlarında oturan Yahudi olmayan kralların berrak görüşlü kuvveti ile avam kitlelerinin kör kuvveti arasındaki birlikten korkmamız için sebep olabilirdi. Fakat böyle bir ihtimale karşı lüzumlu bütün tedbirleri almış bulunuyoruz. Biz bu iki kuvvetin arasına karşılıklı terör şeklınde bir siper inşa ettik. Bu suretle halkın kör kuvveti bizim desteğiniz olarak duruyor. Biz, ancak biz, onlara bir lider tedarik edeceğiz ve tabiî onları bizim hedefimize giden yola yönelteceğiz.
Kör halk kitlelerinin elinin bizim kılavuzluk eden elimizden ayrılıp kendi basma serbest ka!mamosı için, bilfiil şahsen olmasa dahi ideolojik sahadaki biroderierimizin en güvenilir olanlarından bazıları vasıtası ile her vesileyle onlarla yakın bir beraberlik içinde olmalıyız. Biz yegane otorite olarak tanındığımız zaman umumî yerlerdeki halk ile şahsen konuşacağız ve onlara siyasî meseleler üzerinde, fakat o meseleleri bize uygun istikamete çevirmek suretiyle ders vereceğiz.
Köy okullarında ne öğretildiğin! kim tahkikedecek? Fakat bir hükümet elçisi veya bizzat tahtındaki kral bir şey söyleyecek olsa derhal bütün devletin bundan haberdar olmaması imkansızdır. Çünkü bu, halkın ağzı ile dışarıya yayılır.
Yahudi olmayanların müesseselerini vaktinden evvel yıkmamak için ona hünerle ve hassasiyetle dokunduk ve onların mekanizmasını hareket ettiren zembereklerin uçlarım ele geçirdik. Bu zemberekler düzeninin sıkı fakat tam hassas yerinde bulunurlar. Biz onların yerine, liberalizmin karşıklığa verdiği ruhsatı yerleştirdik. Biz kanunların icrasına. seçim işlerinin yürütülmesine, basma, icrasına, seçim işlerinin yürütülmesine, basma, şahsın hürriyetine ve bilhassa hür olarak mevcud oluşun köşe taşları olan terbiye ve eğitime ellerimizi sokmuş bulunuyoruz.
Yanlış oldukları bizce bilinen, bununla beraber tarafımızdan telkin edilen prensip ve teoriler içinde yetiştirmek suretiyle Yahudi olmayanların gençliğim aldattık, şaşırttık ve bozduk.
Mevcud kanunlar üzerinde esaslı değişiklik yapılmaksızın ve sadece onlara birbirine zıd yorumlar içinde yanlış mana vererek neticeler alınması yolunda bazı büyük hamleler yaptık. O neticeler, evvela bu yorumların kanunları maskelemesi sonra da karışık kanunlar ağın’ anlamayı imkansız hale getirmesinden dolay! onları hükümetlerin gözünden tamamile gizlemesi gerceğinde ifadesini bulur.
Meseleleri hakem kararı ile halletme nazariyesinin menşei işte budur.
Yahudi olmayanlar eğer zamanı gelmeden neler cereyan ettiğini tahmin ederierse onların bize karşı silahla ayaklanacaklarım söyleyebilirsiniz, Fakat biz Batı’dan buna karşı öyle korkutucu bir terör manevrası hazırladık ki en cesur kalpler bile ürker. Metrolar, yeraltı geçitleri o zamandan evvel oralardan bu başşehirler bütün teşkilatları ve arşivleri ile birlikte havaya uçurulacaklardır.
PROTOKOL 10
Bu gün evvelce söylediğim bir sözü tekrarlamakla konuşmaya başlayacağım ve hükümet ile halkların, siyasette dış görünüş ile yetindiklerini aklınızda tutmanızı rica edeceğim. Gerçekten temsilcileri, enerjilerinin çoğunu zevkleri için harcarken Yahudi olmayanlar, hadiselerin altında yatan manayı nasıl farkedebilir? Bunun ayrıntılarına dikkat etmek hareket halîımız için en mühim hususlardandır. Yetkilerin taksimi, konuşma, basın, din (îman) hürriyetleri, cemiyetler kanunu, kanun önünde eşitlik, mülkiyet ve mesken dokunulmazlıkları, vergilendirme (gizlenmiş vergiler), kanunların makabline şümulü mevzuları üzerinde duracağımız vakit bunun bize yardımı olacaktır. Bütün bunlar halkın Önünde doğrudan doğruya ve açıkça temas edilmemesi gereken meselelerdir. Bunlara temas etmenin zarurî olduğu hallerde sınıf sınıf sayılmamalı sadece muasır hukuk prensiplerinin tarafırnızdan kabul edildiği ayrıntılı açıklamalara girmeden ilan edilmelidir. Bu hususta sükut etmenin sebebi bir prensibin ismini zikretmemekie dikkati çekmeden onlardan herhangi birini bırakmak için kendimize hareket serbestliği kazandırmaktadır. Eğer onların hepsi sınıf sınıf sayılsaydı onların hepsi o zaman verilmiş gibi görüneceklerdi.
Avam, siyasî güçte istidat sahibi kimseler için hususî bir sevgi ve saygı besler ve onların bütün şiddet hareketlerim hayranlıkla karşılar, «aşağılık bir iş fakat zekice hazırlanmış», bir oyun, fakat nasıl kurnazca oynanmış, ne muhteşem bir şekilde tatbik edilmiş, ne büyük cüret..»
Bütün milletleri, projesi bizim tarafımızdan çizilen yeni aslî yapının inşa edilmesi vazifesine çekeceğimize güveniyoruz. Bu sebeple ilk önce kendimizi silahlandırmamız ve kendimizde kesinlikle pervasız bir cür’et ve yolumuzdaki bütün engelleri yıkacak olan faal işçilerimizın şahsında dayanılmaz ruh kuvveti toplamamız bizim için zaruridir.
Hükümet darbemizi başardığımız zaman çeşitli halklara şöyle diyeceğiz: «Her şey çok kötü bir şekilde idi, herkes izdırab İle ezildi. Biz size eziyet veren sebepleri, milliyetler, hudutlar, tedavüldeki paraların farklılıkları — ortadan kaldınyoruz. Tabiî bize itaat sözü verip vermemekte serbestsiniz, fakat bizim size ne sunduğumuz hususunda siz herhangi bir deneme yapmadan onun sizce teyid edilmesinin doğru bir hareket olması mümkün müdür?(Protokotlar Forma; 4) O zaman avam bizi övecek ve bizi ümid ve intizarın hep birlikte yapılan zafer alayında ellerinin üzerinde taşıyacaklardır. İnsan nevîi mensuplarının en ufak ünitelerine bile grup toplantıları ve anlaşmaları ile rey vermeği öğreterek bizi Dünya tahtına oturtacak, alet yaptığımız seçim, o zaman amaçlarına hizmet etmiş olacak ve bizi mahkum etmeden evvel son defa olarak, bizi yakından tanımak hususundaki müşterek bir arzunun açıklanmasında rolünü oynayacaktır,
Bunu sağlamak, kesin bir çoğunluk tesis edebilmek için sınıf ve vasıf farkı gözetmeden herkese rey verdirmeliyiz. Çünkü kesin çoğunluk, eğitim görmüş servet sahibi sınıfların reyleri ile elde edilemez. Bu hususta herkese kendine fazla önem verme hissi telkin ederek Yahudi olmayanlar arasında ailenin ve tahsil ve terbiye ile ilgili değerlerinin önemini yok edeceğiz ve ferdî düşüncelerinin ayrılması imkanım ortadan kaldıracağız. Tarafımızdan idare edilen avamın öne geçmesine müsaade etmeyeceğiz, hatta onları dinlemiyeceğiz. Onlar bize itaat ve teveccühün karşılığı olarak kendilerine ödediğîmiz şey olan yalnızca bizim sözlerimizi dinlemeye alışıktırlar. Böylece biz kör ve büyük 6ir kuvvet meydana getireceğiz ki bu kuvvet avamın liderleri olarak onların basma geçirdiğimiz aianlarımızın yol göstermesi olmadan asla hiçbir yöne hareket etme durumunda olamayacaktır. Halk bu rejime boyun eğecektir. Çünkü kazançtan, zevkleri ve her çeşit menfaatlannın reçetesinin bu tiderlere dayanacağım bileceklerdir.
Bir hükümetin planım yalnız bir beyin hazırlamalıdır. Çünkü eğer birçok kimsenin zihninde bölünüp parçalanmasına müsaade edilirse asla sağlam bir şekilde perçinlenmez. Bundan dolayı bizim hareket planım bilmemize izin verilebilir, fakat ondaki mahareti, onu meydana getiren parçaların birbirine bağlılığım, çümielerin gizli manasının tatbiki kuvvetini altüst etmeyeHm diye, onu müzakere etmemize müsaade edilemez. Bu çeşit bir işte çok sayıda reyler vasıtası ile müzakere ve değişiklikler yapmak onun üzerine her anlayışın ve her yanlış aniayışın damgasım basar ki bunlar onun derinliğine nüfuz edemez ve gizli entrikalarına uzanamaz. Biz planlanmızın tesirli ve uygun bir şekilde tertip edilmesini istiyoruz. Bundan dolayı rehberimizin zekasının eserini avamın zehirli dişlerine veya hatta seçilmiş bir gruba fırlatmamalıyız.
Bu planlar mevcud müesseseleri hemen sim. di başaşağı etmeyecektir. Bunlar onların yalnız ekonomilerinde ve bunun neticesi olarak da gelişmelerinin bütün toplu hareketlerinde değişiklik yapacaktır ki böylece bizim ptammızıda çizilen yollar istikametine yönelmiş olacaklardır.
Bütün memleketlerde çeşitli isimler altında mevcud bulunan şeyler hemen hemen bir ve aynı şeylerdir. Temsil etme ve edilme. Bakanlık, Senato, Devlet Şürası, Yasama ve Yürütme heyetleri. Size bu müesseselerin birbirleri ile münasebetinin işleyişin! izah etmeğe lüzum görmüyorum. Çünkü siz bunların hepsine vakıfsınız.
Yalnız şu hususa dikkat edin ki yukarda isimleri söylenen müesseseler devletin birkaç mühim vazifesini karşılar. Üzerinde durmanızı rica edeceğim ki «mühim» kelimesin! ben müesseseler icin değil, vazife için kullandım. Netice olarak mühim olan müesseseler değil, fakat onların vazifeleridir. Bu müesseseler kendi aralannda bütün idarî, teşriî, icraî yönetim vazifelerini taksim etmişlerdir. Bundan dolayı insan vücudundaki organların işlediği gibi işlerler. Eğer biz devlet makinelerinde bir parçayı bozarsak devlet bir insan vücudu gibi hastalanacak ve ölecektir.
Liberalizm zehirini devlet organizmasına soktuğumuz zaman onun bütün siyasî görünüşü değişikliğe uğradı. Devletler öldürücü bir hastalığa yakalanmışlardır— kan zehirlenmesi. Geri kalan iş onların can cekişmelerinin sonunu beklemektir.
Liberalizm anayasal devletleri meydana çıkardı. Bunlar Yahudi olmayanların yegane koruyucusunun yani istibdadın yerini aldı; ve bir anayasa ise gayet iyi bildiğiniz’ gibi bir anlaşmazlık, yanlış anlama, çekişmeler, uyuşmazlıklar, semeresiz parti kışkırtmaları, parti kaprisSerinin okulu olmaktan başka bir şey değildir. Kısaca devlet isterinin şahsiyeEini yıkmağa hizmet eden her şeyin okulu. Konuşmacıların kürsüsü de basından daha az tesirli değildir. İdarecileri hareketsizliğe ve güçsüzlüğe mahkum etmiş ve bu suretle onları faydasız ve lüzumsuz kılmıştır. Gerçekten birçok memlekette idareciler bu sebepten dolayı mevkilerinden indirilmişlerdir. O zaman cumhuriyetler devri bir imkan dahiline girdi ve gerçekleştirilebildi ve sonra biz hükümdarın yerine bir yönetim karikatürü, bizim kuklaiarımız, köielerimiz olan mahlüklararasından, avamdan alınan bir başkan geçirdik. Bu bir mayın döşeme idi ki biz Yahudi olmayan halkın altına döşedik. Hatta Yahudi olmayan bütün halkların altına demeği tercih ederim.
Yakın bir gelecekte biz başkanların sorumluluğunu tesis edeceğiz.
O vakit bizim şahsiyetsiz kuklamız sorumtu olacağı için biz ehemmiyet verilmeyen kimseler durumunda olarak işleri sonuçlandıracağız. İktidara gelmeye çabalayanların safları zayıflarsa. başkanların bulunması zoriuğundan, neticede memleketi altüst edecek bir çıkmaza girilirse, bundan bize ne?..
Planımızın bu neticeyi hasıl etmesİ için biz seçimleri öyle başkanlar lehine tertip edeceğiz ki mazisinde mesela Panama meselesi ve sair meseleler gibi karanlık ve meydana çıkarılmamış leke bulunsun. O zaman onlar bir taraftan açığa vurulmanın korkuşu içinde olarak, diğer tarafEan da iktidar arzularım elde eden herkesin başkanlık imtiyazlarına, menfaatlarına ve şerefine sahip olma hevesi içinde bulunarak bizim planlanmızın başansı için güvenilir ajanlar olacaklardır. Meb’uslar meclisi, başkanları kendi içinden seçecektir. Fakat biz onlardan yeni kanunlar teklif etme veya mevcud kanunlarda değişiklikler yapma yetkisin; alacağız. Çünkü bu hak bizim tarafımızdan elierimizde bir kukla okın sorumlu başkana verilecektir. •î’abiî başkanın otoritesi bundan sonra imkan dahilinde her çeşit hücum için bir hedef olacaktır. Fakat onu halka yani halkın temsilcileri vasıtası ile vereceği kararlara, diğer bir ifade ile kendisi de bizim körükörüne kölemiz olan avamın çoğunluğuna müracaat şeklinde kendini müdofa vasıtası ile teçhiz edeceğiz. Biz başkana kendi basma harp ilan etme yetkisi de vereceğiz. Bu son yetki için başkanın bütün memleketin ordusunun başkumandanı olarak ona kumanda etmeğe muktedir olabilmesi gerektiği, yeni cumhuriyet anayasasının müdafaası için bunun lüzumlu olduğu şeklinde bir mazeret göstereceğiz, Böylece bu anayasanın sorumlu temsilcisi olarok onu müdafaa etme yetkisi kendisine ait olacaktır.
Kolaylıkla anlaşılabilir ki bu şartlarda kilidin anahtarı bizim elimizde bulunacak ve bizden başka kimse artık yasama gücünü yönetemiyecektir.
Bunun yanında yeni cumhuriyet anayasasının önsözü İle siyasî gizliliğin muhafazası bahonesi ile meclisten hükümet tedbirterine dair gensoru açmak yetkisin! alacağız ve ayrıca biz yeni anayasa İle temsilcilerin sayışım asgariye indireceğiz. Bununla mütenasip olarak siyasî ihtirasları ve siyasete duyulan hevesi azaltacağız. Eğer buhunta beraber küçük bir ihtimalle, bu asgari miktar içinde dahi ihtiras ateşi ile tutuşurlarsabütün halkın çoğunluğuna müracaat ve havale etme yolunu harekete geçirerek onları hükümsüz kılacağız. Meclis ve Senato başkanlannın ve başkan yardımcılarımn tayinleri başkana ait olacaktır. Parlamentoların devamlı toplantıları yerine onların oturumlarım birkaç aya indireceğiz. Bundan başka başkanlar icra kuvvetinin başı olarak parlamentoyu toplantıya çağırmak ve feshetmek yetkilerine ve bu son halde yeni parlamento seçimlerim geciktirme yetkisine sahip olacaktır. Fakat esasında kanuna aykırı olan bütün bu fiillerin neticesinde başkanın, planlarımızda tasarlanan vakitten evvei tarafımızdan tesis edilmiş olan sorumluluğa düşmemesi için başkanın etrafındaki yüksek idare mevkilerinde bulunan bakanların ve diğer memurların bizzat kendileri işlemlerde bulunmak suretiyle onu bu düzenlerin sorumluluğundan sıyırmalarım teşvik edeceğiz. Onlar böyle yaparak başkanın yerine kendileri sorumluluğu yükleneceklerdir. Biz bu rolü oynama görevinin yalmz bir resmî memura verilmeyip senato, devlet şürası veya bakanlar kuruluna verilmesini bilhassa tavsiye ederiz.
Başkan, çeşitli şekillerde yorumlanmaya müsait mevcut kanunların manasım bizim istediğimize göre yorumlayacak, ayrıca biz lüzum gösterdiğimiz zaman onları iptal edecektir. Bunun yanında geçici kanunlar teklif etmek ve hatta hükümetin anayasal görevlerinden bir kısminin geri alınması yetkisine sahip olacaktır. Bu iki yetki de devletin yüksek menfaati icabı oldukları bahanesi ile verilecektir.
Bu tedbirler ile biz, yetkileri ele geçireceğımiz vaktin başlangıcında devletin anayasasın’ sokmağa zorlanacağımız her şeyi azar azar, a dım adım ortadan kaldırma kuvvetim elde ede çek, her çeşit anayasanın hissolunmaz bir şekil de ilgasına geçişi hazırlayacağız. Sonra vakti ge lince her çeşit hükümeti bizim istibdadımıza devredeceğiz.
Müstebid krahmızın tanınması, anayasamı ortadan kaldırılmasından evvel de olabilir. Bı tanıma anı gelince, idarecilerinin bizim terti ettiğimiz düzensizlik ve beceriksizliklerinden ta mamen bıkmış olan halk gürültü ile bağıracaktı ki, «Onları yok edin ve bize bütün Dünya üze rinde bizi birleştirecek ve anlaşmazlık sebeplerini —hudutlar, milliyetler, dinler, devlet borçları— ortadan kaldıracak, bize idareciler imizif ve mümessillerimizin idareleri altında bulamadı ğımız sulh ve sükunu verecek bir kral verin.»
Fakat siz mükemmelen ve çok iyi bilirsinki bütün milletler tarafından böyle isteklerin ifa de edilmesi imkanım hası! etmek için; her mem lekette halkın hükümetleri ile münasebetlerin de tamamen beşeriyeti tüketecek derecede ceki^ meler, kin, mücadele, hased ile ve hatta işkence kullanarak, şiddetli açlık ile, hastalık aşıtayaral’ ve yokluk ile karışıklıklar meydana getirmek zaruridir. Şöyle ki Yahudi olmayanlar paraca ve her konuda bizim tam hakimiyetimiz içinde sığınak bulmaktan başka kendilerine açık bir yo, olmadığım görsünler.
Fakat eğer biz dünya milletlerine nefes alacak bir mahal bırakırsak özlediğimiz an belki de hiç gelmeyecektir.
PROTOKOL 11
Evvelce de olduğu gibi hükümdarın otoritesinin kesin ifadesi halinde bulunan Devlet Şürası; yasama heyetinin bir teşhir organı gibi olacak; Öyle ki; ona hükümdarın kanun ve kararlarının yayın komitesi denilebilecektir.
O zamanın yeni anayasa programı şudur: 1. Yasama heyetlerine tekliflerde bulunma görünüşü içinde, 2. Genel kaideler, Senato emirleri ve Bakanlık emirleri şeklindeki Devlet Şürası kararları görünümü altında başkanın kararnameleri ile, 3. ve uygun bir fırsatın ortaya çıkması halinde devlette bir inkılap şeklinde kanunları, yetkileri ve adaleti biz yapacağız.
Faaliyet tarzım tokribî bir şekilde tesbit etmiş olarak şimdi devlet makinesinin gösterilen istikamette gidişi içinde tamamlamaya hala mecbur bulunduğumuz inkılap kombinezonlarınin teferruatı ile meşgul olacağız. Bu kombinezonlar ile basın hürriyeti, cemiyet kurma yetkisı, vicdan hürriyeti, seçim prensibi ve insan hafizasmdan ebediyen kaybolması gereken diğer bir çok hususları ve yeni anayasanın ilan edilmesinin ferdasında uğrayacağı kökten değişikliği kastediyorum. Bu değişiklik önceden bizim bütün teşkilatımîza bildirebileceğimiz bir anda yapılmalıdır. Çünkü ondan sonra göze çarpar şekilde her değişiklik haşin bir sertlikle ve bir şiddet anlayış, ve kayıtlamalar içinde getirilirse aynı istikamette yeni değişikliklerin de yapılacağı korkuşu sebebiyle bir ümitsiziik hissine götürebilir. Diğer taraftan eğer o değişiklikler fazla müsamaha anlayışı içinde getirilirse bizim kendi yanlış işimizi kabul etmiş olduğumuz söylenir ve bizim otoritemizin yanılmazlık şöhreti kaybolur, veya bizim korktuğumuz ve yumuşaklık göstermeğe zorlandığımız söylenir. Bundan dolayı da hiçbir minnet duygusu kazanamayız. Çünkü bunun mecburî olduğu zannedilecektir. Bunların birincisi de ikincisi de yeni anayasanın nüfuzuna zararlı olur. Biz arzu ediyoruz ki onun ilan edildiği ilk andan tbaren dünya halkları inkılap olayının başarılmış olması ile sersemlemiş, henüz dehşet ve kararsızlık durumunda iken, hepsi derhal kabul etsinler ki biz çok kuvvetliyiz, zaptolunamaz bir durumdayız, kuvvet ile dopdoluyuz, şöyle ki hiçbir halde onları hesaba katmayacağız ve şimdiye kadar onların dü” şüncelerine ve arzutanna hiç dikkat etmiş değiliz, herhangi bir anda ve herhangi bir yerde ortaya çıkacak ifade veya gösteriyi ezmeğe hazır ve muktediriz. İstediğimiz her şeye derhal el koymuş bulunuyoruz ve hiçbir halde kuvvetimizi onlarla bölüşmeyeçeğiz. Bundan sonra korku içinde ve titreyerek gözlerini herşeye kapatacaklar ve bütün bunların sonunda ne olacağını beklemeğe razı olacaklardır.
Yahudi olmayanlar bir koyun sürüşüdür ve biz onların kurtlarıyız ve sizler biliyorsunuz ki kurtlar koyun sürüsüne daldıkları zaman neler olur?,.
Onların gözlerini kapatmaları için bir başka sebep daha vardır. Biz onlardan geri aldığımız bütün hürriyetleri sulh düşmanlarım bastınp bütün partileri uysaliaştırdığımız anda tekrar kendilerine vereceğimiz şeklinde onları bir ümid içinde bulunduracağız…
Hürriyetlerinin geri verilmesi için onlar’n beklemeğe ne kadar devam edeceklerini müzakere etmeğe değmez.
Netice olarak biz hangi maksat için bütün bu tedbirleri icad ettik ve bunların attındaki manaları yoklamaları için onlara hiçbir fırsat vermeden bunları Yahudi olmayanların kafalanno yerleştirdik? Gerçekten ne için, eğer dağılmış kabilemizin düz yol ile erişemiyeceğini dolambaçlı yol ile elde etmek için değilse? İşte bu bizim gizil masonluk teşkilatımızın temeli olarak vazife görmüştür ki bunları, arkadaş’arıntn gözlerine kum serpmek için mason localarının göstermelik ordusuna aldığımız Yahudi olmayan sığırlar bilmezler ve onlar hatta bu teşkilatın gayelerinden bite şüphe duymazlar.
Allah bize, biz seçilmiş kavime, dağılma ihsan etti ve bütün gözlere bizim zayıflığımız şeklinde görünen bu dağılma içinde bizim bütün kuvvetimizi meydana çıkardı, bizi şimdi bütün Dünya üzerindeki hükümdarlığımızın eşiğine getirdi.
Atmış olduğumuz temel üzerinde bina kurmamız için şu anda pek fazla İş kalmış değildir.
PROTOKOL 12
Hürriyet, kanunun müsaade ettiğim yapma hakkıdır. Kelimenin bu şekilde manaiandınimasının uygun bir zamanda bize hizmeti olacaktır. Çünkü kanunlar yukarda bahsi geçen programa göre yalnız bizim arzumuza göre ilga edilecek veya yapılacak olduklarından bütün hürriyet böylece bizim ellerimizde olacaktır,
Biz basınla aşağıdaki tarzda uğraşacağız:
Bugünün basını tarafından oynanan rol nedir? O bizim gayemiz için lüzumlu olan hisleri kamçılar ve alevlendirir veya partilerin egoistçe omaçianna hizmet eder. O çok defa tatsız, haksız ve yalancıdır ve halkın çoğunluğu basının gerçekte hangi gayelere hizmet ettiğine dair en ufak bir fikir sahibi değildir. Biz ona eyer vuracağız ve sıkı bir dizginle dizginleyeceğiz. Aynı işi matbaaların bütün istihsali için de yapacağız, Çünkü biz eğer broşürler ve kitaplar için hedef olarak kalırsak basının hücumlarım duyurma hususundaki düşünce nerede kalırdı? Şimdiki zamanda sansür yüzünden ağır bir masraf kaynağı olan yayın istihsalini biz devletimiz için çok karlı bir gelir kaynağı durumuna çevireceğiz. Biz ona özel bir damga vergisi yükleyeceğiz ve herhangi bir basın organı veya matbaa kuru!masına müsaade etmeden evvel teminat yatırmalarım isteyeceğiz. Bunlar o zaman basının yapacağı herhangi bir çeşit hücuma karşı bizim hükümetimizi garantili duruma getirecektir. Eğer o zaman hala böyle şeyîer mümkün olup da bize karşı hücum için herhangi bir teşebbüste bulunursa biz onları merhametsiz bir şekilde para cezalarına çarptıracağız. Damga vergisi, teminat yatırılması ve bu yatırılan paralar ile emniyet altına alınan para cezaları hükümete muazzam bir gelir kazandıracaktır. Parti organlarınin yayın uğrunda para esirgemedikleri doğrudur, Fakat biz bunları bize karşı ikinci hücumlarında kapatacağız. Kimse cezadan muaf olarak hükümetimizin yanılmazlığı halesine gölge düşüremiyecektir. Herhangi bir yayını durdurmak için bahane olarak halkın düşüncesini karıştırdığı iddia edilecektir. Dikkat etmenizi rica ederim ki bize hücum edenler arasında bizim tarafımızdan tesis edilmiş organlar da olacaktır. Fakat onlar sadece bizim değiştirmeyi önceden kararlaştırdığımız noktalara hücum edeceklerdir.
Bizim kontroiümüz olmadan bir tek tebliğ bile^hatka ulaşmayacak.tsr. Hatta bütün haberlerin, bürolarında Dünyanın her tarafından haber toplanan birkaç ajans tarafından yayılması sebebiyle şimdi bile bu neticeyi zaten elde etmiş bulunmaktayız. Bu ajanslar bilahare tamamen bizim olacak ve sadec ebizim kendilerine dikte ettiklerimizi yayacaklardır.
Eğer şimdiden biz Yahudi olmayanların hepsinin Dünya oiayianna buruniannın üstüne yerieştirdiğimiz gözlüklerin renkli camlarından bakacakları derecede kendimizi onların cemiyet lerinin kafasının sahibi yapma yolunu bulmuşsak, eğer şimdiden Yahudi olmayanların budalalığının devlet sırları dediği şeylere bizim girmemize engellerin mevcut olduğu bir tek devlet bile yoksa, ya bütün dünyada hüküm sürece! kralımızın şahsında dünyanın hükümdarları ola rak kabul edileceğimiz zamanki durumumuz na sil olacaktır?
Tekrar matbaaların geleceğine dönelim Yayınevi sahibi, kitabevi sahibi veya matbaac olmak isteyen herkes kendisine bu işler için te’ sis edilmiş bir diploma tedarik etmeğe meçhul tutulacaklar ve herhangi bir hata halinde derhal tevkif edileceklerdir. Bu gibi tedbirler ile düşünce aleti bizim hükümetimizin ellerinde bil terbiye vasıtası olacak ve artık millet kitlesinin ilerleme İddiası ile karanlık yollara ve tuhaf fikirlere saptırılmasına müsaade edilmeyecektir. Aramızda bu hayali ilerleme iddialannın ahmakça tasavvurlara giden kestirme yollar olduğunu bitmeyen var mıdır? Bu ahmakça tasavvurlar hem insanların kendi aralarında ve hemde otori” teye karşı anarşik münasebetler doğurur. Çünkü, ilerleme, daha doğrusu ilerleme fikri her çeşit serbestlik telakkisin! ortaya çıkarmış fakat bunların hudutlarım tayin etmeğe muvaffak olamamıştır, Liberal denilen herkes, fiilen olmasa bile fikren muhakkak anarşisttir. Onların her biri hürriyet hayaletinin peşini takip ediyor ve münhasıran düzene riayetsizlik yani protesto etmiş olmak için protesto etme anarşisine düşüyorlar.
Periyodik basma dönelim. Her basılı maddeye olduğu gibi bunlara da sayfa basma damga vergisi ve teminat yatırma mecburiyeti yükleyeceğiz. Otuz yapraktan az kitaplar için iki misli alınacaktır. Bir taraftan basılı zehirlerin en kötü şekli olan mecmuaların sayışım azaltmak için diğer taraftan da yazarları, az okunacak ve özellikte pahalıya mal olacak uzun eserler yazmağa zorlaması için bu çeşit kitapları broşür sayacağız. Aynı zamanda zihnî gelişmeye bizim menfaatımız bakımından tesbit edilen yönde tesir etmek için biz kendiriniz, ucuz olacak ve doyulmaz bir şekilde okunacak yayınlar yapacağız. Vergiler, tatsız yazarlık heveslerin; sınırlayacak ve ceza sorumluluğu yazarları bize bağlı yapacaktır. Eğer bize karşı yazı yazmağa istekli kimseler bulunacak olsa bunlar eserlerini basmaya hevesli hiçbir şahıs bulamıyaçaklardır. Yayınevi sahibi veya matbaacı herhangi bir eseri basılı olarak yayınlamak için kabul etmeden evvel bu işi yapmak için müsaade almak üzere yetkili makamlara başvurmoya mecbur olacaklardır. Böylece bize karşı hazırlanan bütün düzenleri önceden bileceğiz ve onlardan evvel davranarak bahsedilen mevzu üzerinde izahatta bulunarak onları tesirsiz bırakacağız.
Kitap yayını ve gazetecilik en önemli eğitim güçlerinden ikisidir ve bundan dolayı bizim hükümetimiz gazetelerin çoğunun sahibi olacaktır. Bu durum hususî mülkiyetteki basının zararlı tesirini yok edecek ve bizi halkın düşüncesi üzerinde çok büyük bir tesir elde etme durumuna getirecektir. Eğer biz o gazete için ruhsat verirsek bizzat kendimiz otuz tane kuracağız ve diğer yayınlar için de aynı nisbette muhafaza edeceğiz. Bununla beraber hiçbir surette bundan halk şüphelenmemelidir. Bu sebepte ndoîayı neş redeceğimiz gazeteler en karşı temayül ve fikir hasıran düzene riayetsizlik yani protesto etmi^ ter içinde görüneceklerdir. Bununla bize karş güven hasıl edecek bundan hiç şüphelenmiyor hasımlarımız aramıza çekilmiş olacak ve böylece onlar tuzağımıza düşerek, zararsız hale getirileceklerdir.
ön sırada resmî mahiyette olan organlar bulunacaktır, Bunlar daima menfaatlorımızın üzerinde koruyucu olacaklar ve bundan dolayı de tesirleri nispeten önemsiz olacaktır.
İkinci sırada yan resmî organlar bulunacaktır. Onların rolü mülayim ve lakayıt oian kimseleri çekmek olacaktır.
Üçüncü sırada biz kendi muhalefetimizi kuracağız ki tamamen dış görünüş olarak organlarından en az birinde bize çok aykırı görünen tezler ileri sürecektir. Bizim hakiki muhaliflerimiz bu taklit muhalefeti kendilerinin olarak kalpten kabul edecek ve bize bütün sırlarım açıklayacaklardır.
Bütün gazetelerimiz mümkün olan her görünüşte aristokratik, cumhuriyetçi, devrimci, hatta anarşist olacaklardır. Tabiî anayasa mevcut olduğu müddetçe, Onların yüz eli olacak ve kamu oyunun gereği olan her bir sektör için bir parmağı bulunacaktır. Ne zaman bir heyecan uyansa bu eller, düşünceyi bizim gayemiz istikametine sevk edecektir. Çünkü heyecanlanan bir hasta bütün muhakeme kuvvetini kaybeder ve tefkirlere kolaylıkla kapılır. Kendi kamplarından olan bir gazetenin fikirlerim tekrar ettiklerini sanan budalalar bizim fikirlerimizi veya bizim için maktul görünen herhangi bir fikri tekrar etmiş olacaklardır. Kendi partilerinin organım takip ettiklerinin boş inancı içinde onlar, gerçekte bizim kendileri için açmış olduğumuz bayrağı takip edeceklerdir.
Bizim gazetelerden teşekkül eden milis ordumuzu bu anlayış içinde idrak etmek için bu düzeni teşkilatlandırmakla özel ve ihtimamlı bir dikkat göstermeliyiz. Merkez basın dairesi unvanı altında basınla ilgili toplantılar tertip edeceğiz. O toplantılarda bizim ajanlarımız dikkati çekmeden günün emirlerim ve parolalarım vereceklerdir. Bizim organlarımız resmî tebliğlerdekinden daha dolgun bir şekilde ifadede bulunabiimemiz gavesile münakaşa ve tekzipler ile fakat daima sathî olarak ve meselenin Özüne temas etmeksizin resmî mahiyette gazetelere karşı yapmacık bir mücadelenin yaylım ateşini devam ettireceklerdir. Tabiî bu durum her ne zaman bizim menfaatımıza olacak ise,Bize yapılacak olan bu hücumlar ayrıca bir başka gayeye de hizmet edecektir. Yani teb’omız tam bir söz hürriyetinin varlığına inandın” lacaklar ve bu suretle ajanianmızl bize muhalif olan bütün organların bizim emirlerimize karşı herhangi bir esaslı İtiraz bulamadıklarından, boş şeyier saçmolayan kimseler olduklarım iddia etmek için fırsat verecektir.
Bu şekilde tertip metodlan, halk tarafından farkedilemezler, fakat halkın teveccüh ve itimadını bizim hükümetimiz taratma çekmede başarı kazanmak için en iyi bir şekilde hesaplanmış ve kesinlikle güvenilir metodlardır. Üzerine basaçağımız toprağı daima çok ihtiyatlı bir şekilde yoklayarak böyle metodlar sayesinde zaman zaman icap eden şekilde vakıalar veya onların tekziplerini iyi veya kötü karşılanacaklarına göre kah gerçek kah yalan olarak neşrederek siyasî meseleler üzerinde halkın zihnim heyecanlandıracak veya sakinleştirecek, ikna edecek veya karıştıracak bir durumda olacağız. Biz muhalifierimiz üzerinde kesin bir zafer kazanacağız. Çünkü yukarda bahsedilen basınla uğraşma metodlan sebebiyle onlar temayüllerinin görüşlerim tam ve kesin olarak ifade edecekleri basın organlarına sahip olamayacaklardır. Hatta bizim onları sathî istisnalar dışında tekzip etmeğe bile ihtiyacımız olmayacaktır.
Basınımızın üçüncü sınıfı içinde tarafımızdan ateşlenen bu gibi tecrübe atışlarım ihtiyaç halinde yarı resmî orgonlanmızda enerjik bîr şekilde tekzip edeceğiz.
Şimdiki zamanda bile, sadece Fransız basınım ele alın. parola ile işleyen masonik dayanışmayı açığa vuran haller vardır: Bütün basın organları meslekî gizlilik içinde birbirlerine bağlıdırlar, Onlardan hiçbirisi kendi malumat kaynaklarınm sırrım bunların bildırilmesi kararlaştırılmadıkça dışarıya vermezler. Gazetecilerden hiç birisi kendi tüm mazisi içinde yüz kızartıcı bazı yaralar ve buna benzeyen şeyler bulunmadıkça basın mesleğine kabul edilemiyeceği için onlardan hiç birisi bu sırrı ifşa etmek tehlikesine girmeyecektir. Çünkü bu yaralar derhal açıklanır, Bu sırlar birkaç kişi arasında kaldığı müddetçe gazetecinin şöhreti memleket çoğunluğunu çeker, avam onu şevkle takip eder.
Bizim hesaplorımız, bilhassa taşra vilayetlerim şumulüne alır. Oralarda bizi mherhongi bir anda başkente saldırabilmemize vesile olacak ve başkentlere taşra viiayetlerinin kendi istek ve hissiyatı olarak gösîereceğimiz istek ve hisler alevlendirmek bizim için zaruridir. Tabiî bunların kaynağı daima bir ve aym olacaktır: Biz. iktidarı tam eie geçireceğimiz zamana kadar başkentlerin, kendilerim taşra halkının yani bizim ajan kadromuz tarafından hazırlanan bir çoğunluğun fikirleri ile boğulmuş bulmalarım arzu ediyoruz. Amacımız için elzemdir ki en uygun anda meydana getirdiğimiz bir emrivakiyi başkentler başka bir sebep için olmasa da bir sebep için yani taşra vilayetlerindeki çoğunluğun bunu kabul etmiş olduğu düşüncesi içinde olarak artık müzakere yapma durumuna girmesinler.
Bizim tam hükümdarlığımızı elde etmemize geçişten önceki yeni rejim döneminde bulunduğumuz sırada, halk arasındaki dürüst olmayan hareketlerin hiçbir çeşitinin basın tarahndan herhangi bir şekilde açıklanmasına müsaade etmemeliyiz, Yeni rejimin suç işlenmesin! bile ortadan kaldıracak bir derecede herkesi memnun ettiği düşüncesini vermek için bu lüzumludur. Suç işlenmesi hallerini ancak o suçlara maruz kalanlarla tesadüfen şahit olanlar bileceklerdir.
PROTOKOL 13
Günlük ekmek ihtiyacı, Yahudi olmayanları sakin kalmaya zorlar ve onları bizim aciz hizmetkarlarımız yapar. Yahudi olmayanlar arasından bizim basinimızda işe alınan ajanlar bizim emrimizle doğrudan doğruya resmî belgelerde yayıntonması bize uygun olmayan şeylerin münakaşasın ı yapacaklardır. Biz bu sırada bu münakaşaların çok yükselen gürültüsü arasında sessizce istediğimiz tedbirleri alacağız ve sonuçlandıracağız. O zaman onları halka bir emrivaki gibi göstereceğiz. Hepsi birer ilerleme gibi gösterilmiş olacağı için bir kere kararlaştırılmış olan bir meselenin ilga edilmesin; istemeğe kimse cesaret edemiyecek ve basın derhal halkın düşünce akışım yeni meselelere çevirecektir. Halkı daima yeni şeyler aramağa alıştırmada mı? Münakaşasını üzerlerine aldıkları meselelere dair en ufak fikir sahibi olmadıklarım bile anlamaya muktedir olmayan beyinsiz servet dağıtıcıları bu münakaşaların içine kendilerini atacaklardır. Siyasa! meseleler, onları yüzyıllardır meydana çıkaran ve yönetenlerrin haricindeki kimselerin idraklerinin dışındadır.
Bütün bunlardan görüyorsunuz ki avamın düşüncesini temin etmekle bizi sadece kendi mekanizmamızın çalışmasın! kolaylaştsrıyoruz. Dikkat etmişsinizdir ki bunlar faaiiyetlerimiz için değil, fakat herhangi bir meselede tasvib arıyor göründüğümüz sözlerimiz içindir. Biz bütün işlerimizde kanaatlarımıza bağlı bir ümitle ammenin refahı için çalıştığımıza dair devamlı olarak beyanlarda bulunmaktayız.
Bize çok huzursuzluk verebilecek kimseleri siyasî meselelerin münakoşolarından başka tarafa çevirmek için şimdi siyasette yeni meseleleri yani sanayi meselelerini ileri sürüyoruz. Bırakın bu sahada kendi kendilerine budalaca münakaşalar yapsınlar. Kitleler siyasî faaliyet zannettikleri işlerden uzak durmaya rarzıdırlar (ki bu faaliyet sahasında biz onları Yahudi Olmoyon hükümetlere karşı savaş vasıtaları ofarak kullanmak için hazırlanmış bulunuyoruz), ancak şu şartla ki çalışacak yeni işler bulsunlar. Bu işlerde biz onları aynı siyasî mevzulara benzeyen şeylerle uğraştırıyoruz. Kitleler kendi bu’ iundukları durumlar! anlamasınlar diye biz onları ayrıca zevkle, oyunlar, eğlenceler, tutkular, halka mahsus eğlence yerleri ile de başka yönlere çekeceğiz. Pek yakında her çeşit sanat ve spor müsabakaları yapılmasını basın vasitası ile teklif edeceğiz. Bu alakalar nihayet onların zihinlerini bizim onlarla mücodeleye mecbur kalacağımız meselelerden başka tarata çekecektir.(Protokollar Forma; 5) Halkın bizzat kendi düşüncelerim teşKiı etmeğe ve aksettirmeğe alışık olmayışları gittikçe büyüyecek ve bizimle dayanışma halinde bulunduğu hususunda şüphe çekmeyecek kimseler vasıtası ile halka yalnız biz yeni düşünce istikametleri arzetmemiz sebebiyle onlar bizim ile aynı tonda konuşmağa başlayacaklardır.
Liberallerin ve ütopik hayalcilerin rolü bizim hükümetimiz tanındığı zaman nihayet bitmiş olacaktır. O zamona kadar onlar bize faydalı hizmette bulunmağa devam edeceklerdir. Bundan dolayı onların zihinlerin’! her çeşit yeni ve güya ilerici boş telakkiler ve tuhaf nazariyeler ile yönetmeğe devam edeceğiz. Biz bütün başanmızı, ilerleme kelimesi ile Yahudi olmayanların beyinsiz kafalarım döndürerek kazanmadık mı? Yahudi olmayanlar arasında bu kelimenin altında yatan ve içinde maddî icadiora ait bir mesele bulunmayan, hakikatten her hali ile ayrı olan manayı, hakikatin bir olduğunu ve hakikatin içinde ilerleme için yer olmadığım fark edecek bir dimağ bile yoktur. İlerleme, Allah’ın seçtiği kavim olan bizlerden başkası bilmesin diye hakikati gizlemeğe hizmet eden aldatıcı bir fikirdir.
Beşeriyeti lütufkar idaremiz oltına almak göyesiyle onu altüst etmiş bulunan büyük meseleleri, krallığımızı kurduğumuz zaman konuşmacılarımız açıklayacaklardır.
Bütün bu halkları yüzyıllar boyunca kimsenin keşfedemediği bir siyasî plana göre bizim kademe kademe aldattığımızdan o zaman kim şüphe edebilir?
PROTOKOL 14
Kaderimizin bağlı olduğu ve kendisi vasıtası ile bizim kaderimiz ile dünyanın kaderleri birleştirilmiş olan bir olan Allah’a ait dînimizden başka mevcut diğer dinler, krotlığımızı kurunca bizim için istenilmez olacaktır. Bundan dolayı biz diğer bütün inanç şekillerim ortadan kaldırmalıyız. Eğer bu durum Allah’a inanmayan kimselerin ortaya çıkmasına sebebiyet verirse ki onları bu gün de görüyoruz, bu durum sadece bizim görüşlerimizle karışık bir geçiş merhalesi olarak kalmayacak, fakat o nesillere bir ikaz olarak hizmet edecek ve onlar bizim Musa dînine ait va’zlanmıza kulak vereceklerdir. Onun sağlam ve tamamen ayrıntılı bir şekilde hazırlanmış sistemi ile bütün dünya halktan bizim tebamız haline getirilecektir. Biz onun mistik taratma ağırlık vereceğiz. İlerde de söyleyeceğimiz gibi onun bütün terbiyevî kuvvveti buna dayanır. Sonra mümkün olan her fırsatta makaleler neşredecek ve makalelerde bizim iutufkar idaremiz ile geçmiş çağlar arasında mukayeseler yapacağız. Her ne kadar yüzyıllar süren kaynaşma sonucu zorla elde edilmiş ise de sükunet, bizim menfaotiarımızı arzu ettiğimiz yüksek ferahlığa ulaştıracaktır. Yahudi olmayan hükümetlerin hatalarım en parlak renkler içinde tasvir edeceğiz. Biz onlara karşı öyle bir nefret aşılayacağız ki halklar kölelik, durumu içindeki sükuneti Övülen hürriyetin beşeriyete işkence eden ve insan yaşayışının tüm kaynaklarım ne yaptığım bilmeyen alçak maceracılar güruhuna sömürten haklanna tercih edeceklerdir. Yahudi olmayanların devlet yapılarının el altından mahvına çalıştığımız zaman onları kışkırtarak yaptırdığımız hükümet şekilierinin faydasız değişmeleri halkları o kadar bıktıracaktır ki o vakit onlar idaremiz altında her şeye katlanmayı, yaşamış oldukları bütün dalgalanma ve sefaletlere tekrar tahammül etmek riskine girmeğe tercih edeceklerdir
Aynı zamanda takip ettikleri hayalî sosyal fayda planiarında, bu planların beşer hayatinin temeli olan dünya çapında münasebetlerde asla daha iyi bir durum meydana getirmeyip daha kötü bir durum meydana getirmeğe devam ettiğine dikkat etmeden beşeriyete gerçek faydası olan herşeyi aniamaktaki eksiklikleri sebebiyle yüzyıllar boyunca beşeriyete eza verw Yahudi olmayan hükümetlerin tarihi hataları üzerinde ısrarla durmağı ihmal etmeyeceğiz.
Prensipierimizin ve metodlanmızın bütün gücü bizim ontan sosyal hayattaki ölü ve bozulmuş eski düzen şeylerin parlak bir tezadı gibi göstermemiz ve o şekilde yorumlamamız keyfiyetinde yatar.
Filozoflarımız Yahudi olmayanların çeşitli inançlannın kusurlarını münakaşa edeceklerdir. Fakat bizim inancımız bizden başka kimse tarafından tamamile öğrenilemiyeceğinden bizden hiç kimse de onun sırlarım ifşa etmeğe cesaret edemiyeceğinden kimse bizim inancımızın bakış açışım hiçbir zaman münakaşa mevzuu yapamıyacaktır.
İlerici ve aydınlanmış olarak tanınan memleketlerde manasız, iğrenç, menfur bir edebiyat meydana getirdik. Üst makamlanmızdan yayınlanacak olan parti proğramının lisanı ile arasındaki farkın tesirli bir şekilde gösterilmesine yardımcı olsun diye bizim iktidara geçişimizden sonra da bir müddet için bu edebiyatın varlığını teşvik etmeğe devam edeceğiz. Yahudi olmayanların önderleri olmak için yetiştirilmiş olan Siyon Liderferimiz, nutuklar, projeler, hatıralar, makaleler tertip edecekler ve bunlar bizce Yahudi olmayanların zihinlerine tesir etmek ve onların bizim tarafımızdan kararlaştırılan ilim, anlayış ve şekilterine doğru sevkedilmeleri için kullanılacaklardır.
PROTOKOL 15
Mevcut bütün hükümet şekillerintn değersizliği kesin olarak kabul edildikten sonra her yerde bir ve aynı günde yapılması hazırlanan hükümet darbelerinin yardımı ile nihayet kesinlikle krallığımızı kurduğumuz zaman (ki bunların vukuundan evvel az bir zaman değil belki de hatta tam bir yüzyıl geçecektir), bize karşı plan olabilecek şeylerin artık mevcut olmadığım görmeği kendimize vazife edineceğiz. Bu amaç ile bizim krailığımızı kurmamıza silahla karşı koyanların hepsini merhametsizce öldüreceğiz. Gizli bir cemiyete benzeyen her çeşit yeni müessesenin kurulması do ölümle cezalandırılacaktır. Onlardan halen mevcut bulunanları, ki bizce bilinmektedirler, bize hizmet etmekte ve etmiş olanları dağıtacağız ve üyelerini Avvrupa’dan çok uzak olan kıt’alara sürgüne göndereceğiz. Çok şeyleri bilen Yahudi olmayan masonlar için de aynı tarzda muameleyi takip edeceğiz. Bazı sebeplerle sürgüne göndermekten istisna edeceklerimizi de devamlı sürgün korkuşu içinde tutacağız. Gizli cemiyetlerin bütün eski üyelerini bizim idare merkezimiz olan Avrupa’dan sürgün edilmeğe tabi tutan bir kanun yürüiüğe koyacağız.
Bizim hükümetimizin kararları nihaî olacak ve bunlara karşı müracaat yolları bulunmayacaktır.
Aralarına derin bir şekilde anlaşmazlık ve itimatsızlık ekip kökleştirdiğimiz Yahudi olmayan cemiyetlerde düzeni idare etmek için mümkün olan tek yol otoritenin kuvvetin! açıkça ıspat eden merhametsiz tedbirler almaktır; Mağdur duruma düşenler dikkat nazanna alınmamalıdır, onlar bu duruma istikbaldeki refah için katlanacaklardır. Bu refahın elde edilmesi fedakarlıklar bahasına da olsa her çeşit hükümetin vazifesidir. Hükümetlerin mevcudiyeti yalnız imtiyazları sebebiyle değil, aynı zamanda yükümlülükleri sebebiyle tanınır. İdarenin sağfamlığınin başlıca teminatı iktidar halesinin kuvvetlendirilmesi ve bu halenin sadece mistik sebeplerden Allah’ın seçmesinden gelen yüzündeki dokunulmazlık alametlerinin o muhteşem ve sarsılmaz kudretten alınmış olmasıdır. Son zamanlara kadar Rusya otokrasisi böyleydi ve Papalığı saymazsak dünyada tek ve yegane önemli düşmahımız o idi.
Halk kendisini cesaret ve fikir kuvveti i!e ipnotizma edene dokunmaz. Krallığımızı kuracağımız zamana kadar geçecek müddet zarfında biz aksi istikamette bir yolda hareket edeceğiz:
Dünyadaki her memlekette serbest mason locaları kuracağız ve çoğaltacağız, Onlara kamu faaliyetlerinde şöhretli olan veya olabilecek herkesi çekeceğiz Çünkü biz başlıca haber alma büromuzu ve tesir vasıtaianmızı bu localarda bulacağız. Bütün bu localar yalnız bizce bilinen ve başka kimse tarafındon kat’î surette bilinmeyen. Siyon liderlerimizden müteşekkil bir merkezî İdare altında toplayacağız. Bu locaların kendilerinin mümessilleri bulunacak ve onlar yukarda bahsedilen masonluk idoresini gizlemeğe hizmet edecekler ve onlardan alacağı parola ve programı tevzi edeceklerdir. Bu localarda bütün devrimci ve liberal unsurları birbirine rapteden düğümü bağlayacağız. Onlar cemiyetin her tabakasından bir araya getirilmiş olacaklardır. En gizli siyasî planlar bizim tarafırnızdan bilinecek ve bu planlar henüz onların düşünüldükleri günde bizim rehberlik edici ellerimize düşecektir. Enternasyonal ve millî polis teşkilötmın hemen hemen bütün ajanları bu iocalann üyeleri arasında bulunacaklardır. Onların bu hususta bize hizmetierinin yeri dolüurulamaz. Çünkü polis teşkilatı yalnız itaatsizlere karşı kendi özel tedbirlerin; kullanma durumunda olmayıp aynı zamanda bizim faaliyetlerimizi gizler ve hoşnutsuzluklar için bahaneler sağlar, vesaire.
En istekli şekilde gizli cemiyetlere giren halk sınıfı; acıkgözlülükle geçimlerini sağlayanlar, mesleği bakımından ilerlemeğe meraklı olanlar ve bütün halk içerisinde en kararsız olan kimselerdir. Bizim onlarta iş yapmakta \ tarafımızdan icad edilen makinenin meki mzmasını kurmak için onları kullanmakı müşkülatımız olmayacagktır.

http://www.masonluk.8m.com/

Yorumlar (1)

Amerika’nin Düzeni

“Amerikan tarihinde ilk kez olarak, artik diasporada yasadigimiz hissine kapilmiyoruz. Çünkü ABD, artik bir goyim (yahudi-olmayan) hükümeti tarafindan yönetilmemektedir; aksine yönetimin her kademesinde, her karar asamasinda yahudilerin büyük rolü vardir. Bu nedenledir ki, yahudi seriatinda ‘goyim yönetimi’ kavrami ile baglantili olarak yer alan bazi kurallar, ABD için yenibastan gözden geçirilmelidir.” – Ekim 1994′te Washington DC’deki Adath Israel sinagogunda hahambasinin yaptigi konusmadan
Körfez Savasi’nin ardindan Baskan Bush, savasi tek basina organize edip kolaylikla kazanmis Amerika’nin lideri olarak, “yeni bir dünya kuruluyor, simdiye kadar tanidigimiz dünyadan farkli bir dünya, bir yeni dünya düzeni” demisti. Çogu insan, bu “Yeni Dünya Düzeni” kavramindan, dünyanin artik Yalta Konferansi sonrasinda kurulan stratejik sistemden ve Soguk Savas’tan kurtuldugu mesajini anladi.
Bu mesaja göre, artik dünyada tek bir süper güç vardi. Amerika, sosyalizmin temsilcisi olan Sovyetler Birligi ile giristigi uzun savasi kazanmisti. Hem Amerika, hem de onun temsil ettigi ideolojik ve kültürel sistem (buna kapitalizm ya da liberal demokrasi denebilir) galip gelmisti. Dolayisiyla “Yeni Dünya Düzeni” mesajini, dünyanin artik Amerika’nin ve temsil ettigi sistemin egemenligi altina girdigi seklinde de yorumlamak mümkündü. Nitekim kisa bir süre sonra CIA baglantili bir Amerikali “düsünür”, Francis Fukuyama, ortaya çikti ve “tarihin sonu”nun geldigini öne sürdü: Ona göre liberal demokrasi ebedi bir zafer kazanmisti ve dünya üzerinde artik hiçbir sistem liberal demokrasiye karsi direnemeyecekti.
Kisacasi, Yeni Dünya Düzeni, Amerikan hegemonyasi altinda ve Amerikan ideolojisi çevresinde kurulacak bir dünya sistemini ifade ediyordu. Bush’un “yeni bir dünya kuruluyor” derken kastettigi buydu.
Ancak bu noktada, “Amerikan hegemonyasi” kavramini daha bir yakindan incelemek gerekmektedir. Çünkü Amerika da, diger pek çok ülke gibi bir grup elit tarafindan yönetilir ve karar mekanizmalari bu sinirli grubun elindedir. Eger bir “Amerikan hegemonyasi”ndan söz edilecekse, bu kuskusuz sokaktaki Amerikalinin degil, Washington’i yöneten sözkonusu sinirli kadronun hegemonyasi anlamina gelecektir. Yeni Dünya Düzeni slogani altinda dünyayi sekillendirmeye soyunanlar, bu sinirli kadronun beyinleridir.
Peki kimdir bu kadronun beyinleri? Dünyayi sekillendirmeye, hegemonya altina almaya soyunan bu kadronun, bu elit grubun belirgin bir vasfi var midir? Bunlar, “Amerikanizm” adina mi, yoksa bir baska ideoloji ya da kimlik adina mi dünya hegemonyasi kurmaya kalkmaktadirlar? (Önceki bölümlerde inceledigimiz bilgiler, bizlere bu tür bir “komplo teorisi” sorusu sorma hakki vermektedir.)
“Yeni Dünya Düzeni” kavraminin kimin icadi oldugu, bu sorunun cevabini bulma yolunda bir baslangiç olabilir. Amerikan People dergisi, Bush’un agzindan duyulan “Yeni Dünya Düzeni” kavraminin gerçek mimarinin Baskan’in Ulusal Güvenlik Danismani Brent Scowcroft oldugunu yazmisti.1 Peki Scowcroft kimdi?… Bu soruyu Washington kulislerinde sordugunuzda size Scowcroft’u çok iyi tarif eden bir cevap verirlerdi: “Kissinger’s yes-man” yani “Kissinger’in evet-efendimcisi.” Evet, Brent Scowcroft, son 30 yildir Washington’in en önemli isimlerinden biri olan eski Disisleri Bakani Henry Kissinger’in ögrencisi ve de sag koluydu. Kissinger’in kurdugu think-tank ve lobi sirketi Kissinger Associates’in yönetim kurulunda yer alan Scowcroft, ustasina olan sadakat ve hayranligi ile taninirdi.
Bu durumda “Yeni Dünya Düzeni” kavraminin ardindaki asil beynin Henry Kissinger oldugu söyleyebiliriz. Peki Kissinger kimdi?… Nixon ve Ford yönetimleri sirasinda Ulusal Güvenlik Danismanligi ve Disisleri Bakanligi yapan ve bu dönem boyunca Amerikan dis politikasini adeta tek basina yöneten Kissinger, asrin en önemli politikacilarindan yalnizca biriydi. Bir Alman yahudisiydi ve yahudi olusuna da son derece önem veriyordu. Nitekim Disisleri Bakani oldugu siralarda, Israil’e verdigi çarpici destekle bunu ortaya koymustu. Noam Chomsky, Kissinger’i “Amerikan dis politikasini ‘Büyük Israil’ hedefine endekslemis kisi” olarak tanimliyor. Kissinger Disisleri’ndeki görevi sona erdikten sonra da Amerikan politikasi üzerindeki etkisini yitirmemis, önemli lobi ve think-tank’lerdeki etkisi, etrafindaki “adamlari”-Scowcroft bunlardan biriydi-ve 1982 yilinda kurdugu Kissinger Associates adli lobi sirketi ile her zaman için belirleyici bir rol oynamisti. Ve en önemlisi, Kissinger her zaman için Israil çizgisinin degismez bir savunucusu olmustu. Amerika’daki yahudi finans çevreleriyle de dikkat çekici bir yakinligi olan kurt politikaci, Amerika’daki ünlü yahudi lobisinin en önemli isimlerinden biriydi.
Kisacasi, “Yeni Dünya Düzeni” kavrami, yahudi lobisinin önde gelen üyelerinden biri tarafindan ortaya atilmis ve dünya gündemine sokulmustu. Bu kuskusuz tek basina fazla bir sey ifade etmemektedir. Ama yine de bu gerçegi, “Yeni Dünya Düzeni”nin ve dünyaya egemen olmaya kalkan gücün gerçek kimligini bulmak için girisilecek detayli bir arastirmanin ilk basamagi olarak sayabiliriz. Bu ilk basamakta karsimiza çikan yahudi faktörü, oldukça anlamli ve yol göstericidir.
Amerika ve Yahudiler
Bu kitabin ilk bölümünde Amerika ile ilgili son derece ilginç bazi bilgiler bulmustuk. Bu bilgiler, Amerika ile yahudiler arasinda son derece farkli bir iliskinin bulundugunu göstermektedir. Kitayi kesfeden Kolomb’un gerçekte bir Kabalaci oldugunu ve yola “yahudiler için iyi bir yer” bulmak amaciyla çiktigini; ABD’nin temellerini hazirlayan Püritenlerin birer “yapay yahudi” olduklarini; ABD’yi kuran liderlerin Yahudilik’le çok yakindan ilgilenen birer Gül-Haç ya da mason olduklarini; zaten masonlugun ülkeye yahudiler tarafindan getirildigini ve ülkenin kültüründe Püriten mirasindan kaynaklanan önemli bir yahudi sempatizanligi oldugunu biliyoruz.
Ancak Amerika’nin bugün nasil bir durumda oldugu bilmek daha da önemlidir. Çünkü “Yeni Dünya Düzeni”nin ilan edildigi su dönemde, Amerika, dünyanin tartismasiz tek büyük gücü olarak diger tüm ülke ve medeniyetlere karsi bir egemenlik kurma hedefindedir. Bu kitap boyunca, Kuran’in Isra Suresi’nde haber verilen “Israilogullari’nin tüm yeryüzünü kapsayan yükselis ve bozgunculugunu” aradigimiza göre, Amerika’nin bu dünya egemenligi hedefinin arkasinda yahudi önde gelenlerinin ne gibi bir rolü oldugunu bulmak zorundayiz.
Bir önceki bölümde, Amerikan politikasinda büyük rol oynayan CFR ve Trilateral Komisyonu gibi örgütlerin yahudi önde gelenlerinin denetimi altinda oldugunu kesfettik. Ancak bu, Amerika’daki yahudi gücünün yalnizca bir parçasidir. Ülke politikasini etki altina alan daha baska yahudi örgütleri de vardir. Bu yahudi örgütleri yalnizca ülke politikasi üzerinde degil, ayrica Amerikan toplumunun düsünce ve yasam tarzi üzerinde de etki sahibidirler. Ayrica Püriten mirasi, günümüzde de pek çok Amerikali’yi “judaizer” (yahudici, yahudi sempatizani) yapmaya devam etmektedir.
Iste simdi yahudilerin Amerika üzerindeki etkilerini bu farkli yönlerden incelemeye baslayabiliriz. Ilk göze çarpan yön, su ünlü “yahudi lobisi”dir.
Türkiye’deki yahudi cemaatinin yayinladigi Salom gazetesi, bir keresinde Amerikali yahudiler ile ilgili bazi önemli rakamsal bilgiler vermisti. Buna göre, tüm dünya yahudilerinin % 60′ini olusturan Amerikan yahudileri, özellikle maddi yönden oldukça güçlüydüler. Amerika’nin en zengin 400 ailesinin % 40′i yahudiydi (bu rakama Rockefeller gibi gizli-yahudilerin dahil olmadigini da unutmamak gerekir). Bu oran, yahudilerin Amerika’daki toplam nüfusun % 2.5′ini olusturduklarini düsününce kuskusuz oldukça çarpiciydi. Bir baska önemli bilgi, yahudilerin oy veren seçmenlerin % 5′ini olusturmalariydi. Bu da Amerikan yahudilerinin politikaya diger Amerikalilar’dan iki kat daha fazla ilgi duyduklarini gösteriyordu.2
(Amerika’da oy vermek zorunlu degildir ve oy verme orani yaklasik % 50′dir. Yahudilerin nüfusun % 2.5′unu olusturduklari halde seçmenlerin % 5′ini olusturmalari, oy verme oranlarinin genel nüfusa göre iki kat daha fazla oldugunu göstermektedir).
Yani Amerikali yahudiler, ülke nüfusunun geneline göre çok daha zengin ve politikayla da çok daha fazla ilgilidirler. Bu ikisi, yani zenginlik ve politikayi etkileme istegi, biraraya geldiginde genellikle ortaya politik güç çikar. Amerika’da da öyle olmustur. Sik sik duyulan “yahudi lobisi” kavrami, bu politik gücün bir sonucudur. Amerikali köse yazari Carl Rowan, bu konuya dikkat çekerek söyle demektedir: “Çok fazla paraya sahip olan çok fazla Amerikan yahudisi var ve bunlar oldukça uzun bir zaman önce politikacilara stratejik bagislarda bulunarak nüfus içindeki sayilarindan çok daha büyük bir güce ulasabileceklerini kesfettiler.” 3
Ancak bu güç hangi boyutlardadir? Eger Batili medyanin büyük isimlerine ya da onun yerli benzerlerine bakarsaniz, “yahudi lobisi”nin, Washington’da etkili olan diger bir çok “lobi”den biri oldugu izlenimine kapilabilirsiniz. Çünkü “yahudi lobisi” kelimesini duydugunuz kadar, “Ermeni lobisi”, “Rum lobisi” gibi kelimeler de duyabilirsiniz. Bu durumda konuyu derinlemesine arastirmamis bir insan, Washington’da farkli uluslarin lobileri bulundugu ve yahudi lobisinin de bunlardan herhangi birisi oldugu gibi bir izlenime kapilabilir. Oysa gerçek oldukça farklidir. Yahudi lobisinin gücü, Amerika içindeki baska hiçbir sözde “lobi”yle karsilastirilamayacak kadar büyüktür. Washington’da çogu kez “yahudi lobisi” demeye gerek duymazlar; Edward Tivnan’in The Lobby: Jewish Political Power and American Foreign Policy (Lobi: Yahudi Politik Gücü Ve Amerikan Dis Politikasi) adli kitabinin girisinde vurguladigi gibi yalnizca “Lobi” derler. Çünkü “Lobi” dendiginde, bu ürkütücü kelime ile-neden ürkütücü olduguna birazdan deginecegiz-kimin kastedildigini herkes çok iyi anlar.
Paul Findley’in Öyküsü
Amerika’da yahudi lobisinin gücü ile ilgili yazilmis olan kitaplarin en önemlisi, 22 yil Amerikan Kongre’sinde 4 Illinois temsilciligi yapan Paul Findley’in They Dare to Speak Out: People and Institutions Confront Israel’s Lobby (Konusmaya Cesaret Ettiler: Insanlar ve Kurumlar Israil Lobisi’yle Karsi Karsiya) adli kitabidir. Kitap, yahudi lobisinin gücünün sanilandan çok daha büyük oldugunu ortaya koyar. Findley, “Israil lobisi hakkinda konusmaya cesaret edebilen” Amerikali Kongre üyeleri, akademisyenler, yazarlar ve din adamlariyla yaptigi görüsmelere ve kendi kisisel deneyimlerine dayanarak, ülkesinin yahudi lobisinin denetimi altina girdigini ilan etmektedir.
Findley’in öyküsü 1960′larda Kongre üyeligine seçilmesiyle baslamisti. Cumhuriyetçi Parti’den seçilen Findley, uzun yillar boyunca girdigi her seçimi kazandi. En çok ilgilendigi konulardan biri dis politikaydi. Bu yüzden sürekli olarak Kongre’nin Dis Iliskiler Komitesi’nde üyelik yapti. Kendisini They Dare to Speak Out’u yazmaya götüren macerasi ise 1972 Ortadogu Isleri Alt Komitesi’ne atanmasiyla basladi. Bu tarihten sonra Ortadogu ile yakindan ilgilendi. Ortadogu’ya yaptigi gezilerde pek çok Amerikali Kongre üyesinin bilmedigi seyleri gözleriyle gördü: Lübnan’da bulunan Sabra, Satilla ve Tel-Zaatar kamplarini yakindan inceledi. Bu arastirma ve geziler, onun Filistin yanlisi bir politika izlemesine neden oldu. Israil’in isgal altindaki topraklarda yaptigi uygulamalarini kinayan demeçler verdi. O siralar Israil’le savasan Yaser Arafat’la görüserek oldukça sansasyon yaratti. Findley, Ortadogu’ya yaptigi geziler sonucunda “Araplarin da birer insan olduklarini” anladigini söylüyordu.
Ancak Findley’in tüm bu faaliyetleri, birilerinin gözünden kaçmiyordu. Bu “birileri”, Washington’daki yahudi lobisinin liderleriydi. Lobi, Findley’i boy hedefi haline getirdi. Kisa sürede onun “gözü dönmüs bir antisemit” ve “korkunç bir neo-Nazi” oldugu propagandasina basladilar. Lobinin bu inanilmaz propagandasi, Findley’in yalniz kalmasiyla sonuçlandi. Kimse yahudi lobisinin hedefi haline gelen bir insanla birlikte gözükmek istemiyordu. 1980 yilindaki seçimlerden önce Findley o siralar Amerika’nin Bati Almanya Büyükelçisi olan Arthur Burns’le görüsmüs, ona politik görüslerini anlatmisti. Burns, Findley’e tümüyle katildigini söyledi ve Findley bunun üzerine eski dostu Burns’den kendisini destekledigini belirten bir mektup yazmasini istedi. Ancak Burns olumlu cevap vermedi, “istedigin mektubu yazmam imkansiz. Nedenini biliyorsun, senin su Filistinliler hakkindaki düsüncelerin” dedi. Findley sasirmisti. Kitabinda söyle diyor:
Bu konusmadan önceki ya da sonraki hiçbir olay beni Amerika’daki Israil lobisinin ne denli gizli bir güce sahip oldugu konusunda bu kadar düsündürmemisti. Bu büyük, nazik, cömert devlet adami, yirmi yillik dostum bile Israil lobisini bir yana birakip adayligim hakkinda bir iki iyi söz edemiyordu.5
Lobi, Findley’in yolunu kesmek için her türlü kirli yöntemi kullandi. Bir keresinde Findley Chicago Belediyesi’ne dis politika hakkinda konferans vermesi için çagrilmisti. 500 kisilik bir dinleyici grubuna karsi konusmaya baslamadan an önce, salonun ortasinda biri bagirmaya basladi: “Bir telefon geldi, salonda bomba varmis.” Salon bir anda bosalmisti. Findley, daha sonra yaptigi arastirmalarda bu “bomba ihbari” yöntemine yalnizca kendisinin maruz kalmadigini, özellikle üniversitelerde Israil’i elestirmeye cesaret eden konferansçilarin sik sik benzer “ihbar”larla baltalandiklarini ögrenecekti.
Findley Lobi tarafindan damgalanmisti. Artik insanlar ondan cüzzamli gibi kaçiyorlardi. 1980 Kongre seçimleri öncesinde Baskan Reagan Illinois’e bir ziyarette bulundu. Kendi partisinin baskani olan Reagan’la birlikte kendi seçmeni önünde gözükmek, Findley’in en dogal hakkiydi. Ama Reagan’in kampanyasini organize edenler, böyle bir sey oldugu takdirde, “Baskan’in New York’tan alacagi oylari unutmasi gerektigini” söylemislerdi (New York, yahudilerin en yogun oldugu sehirdir). Reagan’in danismani, Lobinin hismindan korktugu için kampanya sorumlularina kesin bir emir vermisti: “Findley hiçbir sekilde Reagan’a yaklastirilmayacak.” Nitekim öyle de oldu, Reagan’in partisinden Kongre üyesi olan Findley, Reagan’a 150 metreden fazla yaklasamadi. Kameramanlar, Reagan’i çekerken Findley’in ekranin ucundan bile gözükmemesine dikkat etmislerdi.
Findley’i desteklemeye çalisanlar da oldu ama kisa sürede “hata”larini anladilar. Ünlü sanatçi Bob Hope, eskiden tanidigi Findley’e destek olmaya karar verdi. Hope’un menajeri Wary Grant da ayni fikirdeydi, “Kongre’de vicdaninin sesine kulak veren insanlara ihtiyaç var” diyordu. Ama bu olumlu yaklasim bir anda degisti. Findley’in kampanyasini yürüten Don Norton, Bob Hope’un menajerinden telefonda su cümleleri duydu:
Bob Hope ülkenin her yanindan o kadar çok protesto mektubu ve telefonu aliyor ki, ne yapacagini sasirmis durumda. Hope’un 35 yasindaki yahudi avukati bile isi birakacagindan söz etmeye basladi. Inanilmaz bir baski var. Bob’un size yardim etmesi imkansiz.6
Tüm bunlara ragmen Findley 1980 seçimlerini kazandi. Lobinin gazabindan kurtuldugunu saniyordu; ancak yanilmisti. Iki yil sonra yine Kongre seçimleri zamani geldiginde, Lobi daha önce kullandigi yöntemlerin yanina bir de Findley’in rakibini desteklemeyi ekledi. Findley’in Demokrat rakibi Durbin, Lobiden inanilmaz bir para yardimi aldi (Durbin’in seçim kampanyasi için harcadigi 750 bin dolarin 685 bini Lobiden gelmisti). Sonuçta Findley 1982′deki seçimleri çok az farkla kaybetti ve Kongre’ye veda etti.
Bu olay, Paul Findley’in, ülkesindeki sistemde önemli bir gariplik oldugunu hissetmesine neden olmustu. Çünkü yalnizca Filistin sorunu hakkindaki gerçekleri dile getirdigi için Lobi onu düsman ilan etmis ve daha da önemlisi son derece güçlü bir siyasetçi olmasina karsin onu Kongre’den uzaklastirabilmisti. Ayrica Findley “Israil düsmani” birisi de degildi, yalnizca Israil’in bazi politikalarini elestirmisti. Bu konuda They Dare to Speak Out’un girisinde sunlari söylüyor:
Beni Kongre’den uzaklastirmak için neden bu kadar sikinti çekmislerdi?… Oylamalarin tamaminda Israil’e yardima olumlu oy kullanmistim. Kimi zaman Misir’a ve Arap ülkelerine son derece elestirel konusmalar yapmistim. Baskan Carter’in yardimi kisitlanmasina ikna etmeye çalisirken, bunu Israil’in Lübnan’a saldirilarini kesmesi için geçici bir uyari olsun diye yapmis ve Kongre’yi gelecekte Israil’e yapilacak olan askeri ve ekonomik yardima yetkili kilan bütün oylamalarda olumlu oy kullanmistim… Üstelik alt komitede ya da Temsilciler Meclisi’nde yaptigim konusmalarda Israil’i elestirirken yalniz da degildim. Benim ciddi bir tehlike olmadigimi biliyorlardi kuskusuz. Peki Lobi yalniz bir adamin zayif sesine bile tahammül edemiyor muydu?… Acaba baska Kongre üyelerinin de baslarina buna benzer olaylar gelmis miydi? Lobinin yalnizca beni hedef olarak seçmis olmasi mantikli görünmüyordu. Birilerinin artik neler olup bittigini açikça konusmasi gerekiyordu. Kongre disindaki yönetim kadrosu ve Baskan da kesinlikle etki altinda olmaliydilar. Acaba onlara ne tür yaptirimlar uygulaniyordu? ABD Baskani’ni korkutacak kadar güçlü olan Lobinin yönetimin üst kademelerinde mevzileri olmaliydi. Acaba baska nerelere uzanabiliyorlardi? Farkli mesleklerden insanlar üzerinde de denetimleri var miydi? Örnegin; bir üniversite kampüsünde ögretmen ve ögrencilerin konusma özgürlüklerine yönelik bana uygulanan türden baskilar var miydi? Din adamlarinin durumu neydi ya da is adamlarinin? Özgür bir toplumu olusturan yasamsal önemdeki insanlar ne durumdaydi? Gazeteciler, köse yazarlari, yayincilar, televizyon ve radyo istasyonlari ve yorumculari?7
Bu sorular elbette ki son derece önemliydi. Bu nedenle Findley, bu sorularin cevabini bulmaya, Lobinin gerçek gücünü arastirip ortaya çikarmaya karar verdi. Kendisi gibi “Israil hakkinda konusmaya cesaret eden” kisilerle görüstü ve topladigi tüm bilgilerle birlikte They Dare to Speak Out’u yazdi.
Ancak pek çok kisi Israil hakkinda konusmaya cesaret edememisti. Findley, bu konuda yasadigi sikintilari kitabinin girisinde söyle anlatiyor:
Bu kitabin yazilmasinda emegi en çok geçen bes kisiye de isimlerini vererek tesekkür edemiyorum… Washington’da çalisan bu bes kisi, kitabin olusmasi için bana gerekli bilgileri verirken, bir yandan da bana sürekli olarak isimlerinin kesinlikle yazilmamasi gerektigini hatirlatiyorlardi. Israil lobisinin gücünü çok iyi bilen bu insanlar, isimleri kaynak olarak verildigi takdirde islerinden atilacaklarindan emindiler. Biri açikça ‘size yardim etmekle büyük bir kumar oynuyorum. Eger duyulursa, isimden olacagim’ demisti. Digerleri de benzeri seyler söylediler. Bu kitaptaki bilgilerin önemli bir kismi, Amerikan toplumunun Israil lobisinin faaliyetlerini bilmesini isteyen ama bunu açikça yapmaktan çekinen hükümet yetkililerinin gönüllü destegi ile ortaya çikmistir.8
Findley bu sekilde kitabini hazirladi. Ancak bir sorun daha vardi; kitabi basacak yayinevi bulmak da oldukça zordu. Çünkü yayinevleri de Lobiden korkuyorlardi. New York’lu edebiyatçi Alexander Wylie, Findley’e “Amerika’daki hiçbir büyük yayinevinin kitabi basmaya yanasmayacagini” söylemisti. Öyle de oldu. Pek çok yayinevi, kitabi son derece çarpici bulmalarina karsin basmak istemediler. William Morrow sirketi, kitabi “çok etkileyici” bulmus ancak “ülke içinde ve disinda büyük problemler yaratabilecegi”ni öne sürerek bu “atesten gömlegi” giymeyi reddetmisti. Baska yayinevleri de yaklasik ayni gerekçelerle kitabi basmaktan kaçindi. Konunun “çok duyarli” oldugunu söylüyorlardi. Sonunda Lawrence Hill yayinevi cesur bir karar alarak kitabi basmayi kabul etti, böylece Findley’in deyimiyle “büyük bir kumar” oynamis oluyordu.
Findley, They Dare to Speak Out’un girisine “Torunlarim Andrew, Cameron, Henry ve Elizabeth’e, her zaman korkusuzca konusabilmeleri dilegiyle” diye yazmisti. Kitap 9 hafta boyunca “best-seller” (en çok satan) oldu. 70 binin üstünde satti. Belli ki Amerikalilarin (Israil hakkinda) “korkusuzca konusabilmelerini” saglayamadi ama en azindan Lobinin inanilmaz gücünü ortaya çikardi.
AIPAC; Washington’in Krali
Eger bugün Amerikalilar Israil hakkinda “korkusuzca” konusamiyorlar, Israil’i elestiren bir söz ettiklerinde hayatlarinin alt-üst olacagindan çekiniyorlarsa, bunda en büyük pay kuskusuz AIPAC’e aittir. Uzun adi “American Israel Public Affairs Committee” (Amerikan Israil Halkla Iliskiler Komitesi) olan örgüt, yahudi lobisinin en önemli organidir ve adindaki masum “halkla iliskiler” ifadesinin aksine, oldukça tehlikeli bir örgüttür. AIPAC’e “bulasmak”, Washington’daki hükümet yetkilileri ya da Kongre üyelerinin en büyük kabusudur.
Findley, kitabinin AIPAC’i konu edinen bölümünün adini “King of the Hill” yani “Baskent’in Krali” koymakla herhangi bir abartma yapmamaktadir. Çünkü gerçekten de AIPAC, tarihte hiçbir lobi kurulusunun sahip olmadigi bir güce sahiptir; neyi isterse elde eder. Findley, AIPAC’in adini ilk kez 1967′de Disisleri Komitesi’ne atandiginda duydugunu söylüyor. Bir gün komitedeki odasinda Israil’in Suriye’ye yaptigi saldiriyi elestirirken ondan daha eski bir senatör olan William S. Broomfield söyle demisti: “AIPAC’ten Kenen senin bu söyledigini bir duysun, basina neler gelecek o zaman gör.” 9 Broomfield’in sözünü ettigi kisi, AIPAC’in o zamanki yöneticisi I. L. Kenen’di.
Senatör Broomfield, AIPAC’in gücünü abartmis degildi. Örgüt gerçekten de Washington’daki en etkili kurulustur. Kongre üyeleri üzerinde büyük bir baski mekanizmasi kurmustur. Yahudi lobisine yakin medya kuruluslari-ki bunlar neredeyse tüm büyük Amerikan medya kuruluslarini kapsar-araciligiyla istedikleri kisi hakkinda olumlu ya da olumsuz propaganda yapabilirler. Ayrica çok güçlü bir istihbarat sistemleri vardir. Washington’daki resmi dairelerin herhangi bir koridorunda Israil ya da Israil lobisi aleyhinde edilen herhangi bir cümle, kisa sürede AIPAC’in kulagina varir. Ve bu da o sözü eden kimse için hiç olumlu olmaz. Eski bir senatör olan Paul McCloskey, bu konuda “Kongre, AIPAC’in estirdigi bir terör firtinasi altindadir” derken örgütün çalisma yöntemini de özetlemektedir. Uzun yillar Senato üyeligi yapan Paul Weyrich, AIPAC’in inanilmaz etkisini Findley’e söyle anlatir:
Çok mükemmel bir sistem kurmus durumdalar. Eger onlarin istedigi gibi oy verirseniz ya da istedikleri türde konusmalar yaparsaniz, davalarina sicak bakan medyaya sizin hakkinizda olumlu seyler söyletirler. Tabii bunun tersi de geçerlidir. Eger onlarin hosuna gitmeyen bir sey yaparsaniz, ayni yolla bu kez rezil edilebilirsiniz. Uyguladiklari baski, senatörlerin, özellikle de destek arayan senatörlerin bakis açisini kolaylikla degistirecek kadar büyüktür.10
Çogu Kongre üyesi böylesine organize bir güçle çatismaya girmekten korkar. Bu nedenle Washington’a gelen seçilmislerin çogu AIPAC’e sessizce boyun eger. 1984′e dek Kongre üyeligi yapan Clarence D. “Doc” Long, Findley’e söyle demistir:
Çok uzun zaman önce AIPAC’in benden istedigi herseyi kabul etmeye karar verdim. Onlarin yaptiklari baskilarla karsilasmak istemiyordum. Benim seçim bölgem oldukça zorludur. Israil taraftarlarinin herhangi bir sorun olusturmasini istemiyorum. Bu yüzden kararimi verdim; istediklerini yapiyorum ve desteklerini aliyorum.11
AIPAC’in “Eylem Alarmi” denen bir sistemi vardir. Eger bir Kongre üyesi hoslarina gitmeyecek bir sey yaparsa, yaklasik bin kisilik bir listeye “alarm” sinyali gönderirler. Bu bin kisi, Amerikan toplumu içindeki etkili yahudilerden olusmaktadir (büyük sermayedarlar, resmi görevliler, cemaat liderleri, gibi statü sahibi kimseler). “Alarm” verildiginde bu listedeki isimlerin hepsi hedefe yüklenmeye baslarlar. Telefonlar, fakslar yagar ve tehdit kokan “uyari”lar yapilir. Çok az Kongre üyesi bur tür bir baskiya meydan okumaya niyetlidir.
AIPAC’in Kongre üyelerinden istedigi seyler ise bellidir: Onlardan Israil’le ilgili her oylamada Israil lehine oy kullanmalarini ister. Örnegin Israil’e yapilan Amerikan yardiminin artirilmasi, Israil’in uluslararasi platformda kayitsiz-sartsiz desteklenmesi gibi yapilan tüm oylamalarda AIPAC’in gölgesi vardir. Aslinda bir Kongre üyesinin Israil’e yapilan Amerikan yardiminin azaltilmasini istemesi son derece dogal bir seydir, hatta eger bir “yurtsever” ise bunu istemesi gerekir. Çünkü bu yardim dünyada örnegi görülmemis derecede büyüktür ve Amerikan ekonomisine de büyük zarar vermektedir. Amerikali Ortadogu uzmani Richard Curtiss, bu konuyla ilgili bir yazida çarpici bir benzetme yapmisti:
Los Angeles banliyösü Northridge’i merkez alan 17 Ocak 1994 tarihli büyük California depreminin, toplam olarak 7 milyar dolar zarara yol açtigi hesaplaniyor. Israil’e yapilan yardimin 1993 senesi içinde Amerikan vergi mükelleflerine masrafi ise 6.321 milyar dolardi. Bu, California depreminin Amerikalilar için Israil’e yapilan yardimdan daha zararli oldugu anlamina gelir, öyle mi?… Hayir! Çünkü California’da her yil deprem olmamaktadir, oysa Israil bu yardimi her sene almaktadir. Baskan Clinton, 1994 ve 1995 mali yillarinda da ayni yardimin sürecegi sözünü vermistir. Hatta daha sonra Clinton samimiyetini göstermek için bu rakama bir 500 milyon dolar daha ekletmistir.12
Iste Amerikalilara bu tür bir “hasar” veren dis yardim, en basta AIPAC’in sayesinde gerçeklesmektedir. AIPAC de tüm bu faaliyetini Israil’den aldigi direktiflere göre yürütür. AIPAC’le Israil Büyükelçiligi arasinda sürekli telefon baglantisi vardir. Ayrica AIPAC yöneticileri Elçilik görevlileri ile en az haftada bir kez toplanti yaparlar.
Arap-Israil sorununa tarafsiz yaklasilmasini savunan Washington Report on Middle East Affairs dergisi, AIPAC’in Kongre üzerindeki etkisini elestirenlerden biridir. Dergi, sik sik, Bati Seria ve Gazze için kullanilan “occupied territory” (isgal altindaki toprak) deyiminden yola çikarak “Congress is an Israeli-occupied territory” (Kongre Israil isgali altindaki bir topraktir) sloganini kullanir. Bu da bir abartma degildir. Paul Findley, ABD’nin eski Sudan Büyükelçisi Don Bergus’un bu konudaki bir yorumunu aktarir. Eski diplomat söyle demektedir: “Disisleri Bakanligi’ndayken eger Israil Basbakani dünyanin düz oldugunu söylerse, Kongre’nin 24 saat içinde bu bulusu tebrik eden bir açiklama yayinlayacagi sakasini yapardik.” 13
AIPAC’in gücü özellikle 1970′li ve 1980′li yillarda hizla artti. Hatta 1983 yilinda Baskan Reagan, Kongre’ye karsi AIPAC’ten yardim istemek durumunda kalmisti. Lübnan’daki Amerikan deniz piyadelerinin varligina karsi gelisen toplumsal tepkiyi ve bunun Kongre’deki yansimalarini asmak isteyen Reagan yönetimi, Kongre’yi etkileyemeyecegini görünce, çareyi Washington’in Krali”na basvurmakta bulmustu. AIPAC yöneticisi Thomas A. Dine’la özel bir görüsme yaparak Kongre’de Lobi destegi isteyen Baskan, gerçekten de AIPAC’in destegi sayesinde Kongre’ye Amerikan askerlerinin Lübnan’da kalmasini kabul ettirebildi. Bunun ardindan Reagan Dine’la yeniden görüserek AIPAC sefine “tesekkür”lerini iletti. Ocak 1984′de Washingtonian dergisi, Dine’i, Baskent’in en güçlü isimleri arasinda sayiyordu. AIPAC’i etkili yayin organlari da vardir. Near East Report adli haftalik bir dergi yayinlar. Dergi, su katilmamis Israil propagandasidir. Örgütün en etkili yayini ise ilk kez 1983″te yayinlanan ve her yil yeni eklemelerle gelisen The Campain to Discredit Israel (Israil’i Zayiflatma Kampanyasi) adli kitapçiktir. Bu bir tür “kara liste”dir; içinde Israil’i elestirmeye cesaret eden kisi ve kurumlarin isimleri yayinlanir. Bir kere bu “kara liste”ye giren kisi, kolay kolay baskidan kurtulamaz.
AIPAC yalnizca seçilmis Kongre üyelerini yönlendirmekle kalmaz; istedikleri seçtirmek ve istemediklerinin de seçilmesini engellemek için çalismakta ve oldukça da basarili olmaktadir. Bunun en iyi yolu, AIPAC’in Israil yanlisi adaylarin seçim kampanyalarina yaptiklari dev maddi yardimlardir. Ancak AIPAC bu yardimlari dogrudan yapmaz. Amerikan kanunlari, bir lobi kurulusunun bir adaya 5 bin dolardan fazla yardim yapmasini yasaklamaktadir. Bu nedenle AIPAC, adaylara yardim yapmak için çok daha küçük lobiler, “politik eylem komiteleri” (PAC) kurmustur. Bu PAC’lerden Amerika’da 3.000″e yakin vardir. Bunlarin 75 tanesi görünür hiçbir baglanti olmamasina ragmen (örnegin hiçbirinin adindan Israil’le ilgileri oldugu anlasilmaz) da AIPAC’e bagli olan PAC’lerdir ve en çok para harcayanlar da bunlardir. AIPAC, bu küçük PAC’leri kullanarak dev miktarda para yardimlari yapabilmektedir. Israil yanlisi PAC’ler, 1988 seçimlerinde 477 adaya toplam 5.4 milyon dolar yardimda bulunmuslardir. Üç aday 200 bin dolarin üstünde yardim almistir. 1990 seçimlerin ise 402 adaya toplam 4.95 milyon dolar aktarilmistir. 1976-1990 tarihleri arasindaki seçimlerde Israil yanlisi PAC’ler toplam 21.9 milyon dolar “bagis” dagitmislardir. Bagislar, agirlikli olarak yahudi lobisine daha yakin olan Demokrat Parti adaylarina gitmektedir.14
Bunlar kuskusuz büyük rakamlardir ve seçim kampanyasinin çok büyük önem tasidigi bir ülke olan Amerika’da, hiçbir aday, yahudi lobisinden gelen bu büyük finansal destegi görmemezlik edemez. Yahudi yazar Stephen D. Isaacs, Jews and American Politics adli kitabinda bir Kongre üyesinin su sözünü aktarir: “Bu ülkede politika yapiyorsaniz, hele de Demokratsaniz, arkanizda yahudi parasi olmadan bir yere varamazsiniz.” 15 Bu finansal destegin yanisira, çogu kez medya destegi de yahudi lobisi kanaliyla gelmekte (ya da gitmekte)dir.
Bu yüzden adaylarin çogu seçim kampanyasi boyunca ellerinden geldigince Lobinin gözüne girmeye çalisirlar. Seçildikleri takdirde Israil’e nasil destek olacaklarina dair sözler verirler (bu kural, Baskan adaylari için de geçerlidir). Seçildiklerinde ise sözlerinde durmak zorundadirlar. Çünkü iki yil sonra yine seçim zamani gelecektir. Ayrica AIPAC, ihaneti asla affetmez.
Bu kurali bozan, yani AIPAC’in egemenligine karsi baskaldiran çok az kisi vardir Washington’in yakin tarihinde. Findley bunlardan biridir. Ona benzer bir avuç insan daha çikmistir, “Israil hakkinda konusmaya cesaret edebilen.” Ve AIPAC, hepsini cezalandirmistir.
AIPAC’in Gazabina Ugrayanlar
Paul Findley’in kitabinin kapaginda resimleri yer alan “Israil hakkinda konusmaya cesaret edebilen” Amerikalilarin çogu politikacidir. Ancak bu kisilerin tümü AIPAC tarafindan cezalandirilmis, hemen hepsinin politik yasami sona erdirilmistir. Charles Percy, Adlai Stevenson, George Ball, J. William Fullbright, Paul McCloskey gibi sözkonusu Amerikan politikacilarinin basina gelenler, AIPAC’in ve genel olarak da Israil lobisinin gücünü anlamakta açiklayici olabilir.
AIPAC’in en önemli özelliklerinden biri, Baskent’te konusulan her seyden haberdar olmasidir. Israil hakkinda Washington’da edilen her söz, AIPAC’in kulagina ulasir. Bu nedenle politikacilar ya da bürokratlar bu konuda uluorta konusamazlar. Findley AIPAC’in haber alma sistemini söyle anlatiyor:
Kongre’nin ve Kongre’ye bagli çogu komitenin çalismalari halka açik olarak yapilir. Ve Israil’i ilgilendiren her toplantida mutlaka bir AIPAC temsilcisini not alirken görürsünüz. Bu temsilci Demokles’in Kilici gibidir; oradaki varligi, Israil hakkindaki en ufak olumsuz bir yorumun AIPAC merkezine aninda ulastirilacagini gösterir. Israil hakkinda olumsuz bir seyler söyleyen bir Kongre üyesi, toplantinin sonunda odasina döndügünde birbirini izleyen öfkeli ve ‘azarlayici’ telefonlarla karsilasacaktir. AIPAC lobicileri, Kongre’deki personel ve Kongre’nin çalisma sistemi konusunda gerçek birer uzmandirlar. Israil’in adi, kapali kapilar ardinda bile geçse, tam olarak ne konusuldugunu gösteren bir raporu ya da kopyasini hemen ele geçirirler.16
Bu yüzden hemen hiçbir Kongre üyesi Lobiyi kizdirmaya cesaret edemez. Çünkü kizdirdiginda inanilmaz bir yipratma kampanyasi ile karsi karsiya kalacaktir. Kongre üyesi Paul McCloskey, bu kampanyanin kurbanlarindan biri olmustu. 1980 yilinda Israil’in isgal altinda tuttugu Bati Seria’dan çekilmesini, aksi takdirde Israil’e yapilan Amerikan yardiminin dondurulmasini öngören bir yasa tasarisi hazirlayan McCloskey, Lobinin bir anda boy hedefi haline geldi. Yahudi basini McCloskey’i “gözü dönmüs bir antisemit” olarak göstermeye, irkçi, hatta Nazi olarak tanitmaya basladi. Bir yahudi yayin organi McCloskey’in resmini bas sayfaya basmis ve altina da “çok yasa Goebbels” diye yazmisti. Bir baskasi, Heritage Southwest Jewish Press daha da ileri giderek McCloskey için “bir numarali o… çocugu” ifadesini kullanmisti. Baska yahudi yayin organlari da “Amerikan yahudilerinin bir numarali düsmani”, “sürüngen”, “asagilik” gibi sifatlar yakistiriyorlardi Kongre üyesine. AIPAC’in mali destekçilerinden “mülti-milyoner” Amerikali yahudi Louis E. Wolfson, “Bu adami Kongre’den kovmak için gerekli her seyi yapmaliyiz. Bir daha Kongre’ye dönmeyecegine de emin olmaliyiz” diyordu.
Bu tip yipratici propagandalar kuskusuz son derece etkilidir. Çünkü AIPAC’in hedefi haline gelen politikaci, ne denli kararli olursa olsun, sonuçta tek basina bir insandir. AIPAC gibi mafyavari bir örgütle basa çikamaz. Hakaretler ve tehditler psikolojik yönden yipraticidir. Ayrica en ufak bir aleyhte propaganda onun politik kariyerine zarar verir. Özellikle “yahudi aleyhtari”, “neo-Nazi” gibi suçlamalar Amerikan toplumunda oldukça etkili olmaktadir. Çünkü Lobinin beyin yikayici propagandasi sayesinde soykirim efsanesine (bkz. 5. bölüm) inandirilmis olan toplum, “yahudi aleyhtarligi” kavramina karsi son derece hassastir. Bu kelime hemen Auschwitz’deki Soykirim dekorlarini çagristirir. Lobi, bu hassas noktayi ustalikla kullanir ve Israil’i elestirmeye kalkan birisine hemen “Nazi” damgasi vurur. Eski Disisleri Bakan yardimcisi George Ball, bu konuda sunlari söylemektedir:
Dayandiklari en önemli güç, antisemitizm suçlamasi. Pek çok insan antisemit olmakla suçlanmaktan nefret eder ve Lobi Israil’i elestirmeyi hemen her zaman antisemitizmle bir tutar. Bu kozu sürekli gündemde tutarlar ve bu yüzden de kimse agzini açamaz.17
Kimse böylesi bir belaya bulasmak istememektedir. Ohio’dan eski bir Kongre üyesi Israil lobisine “bulasma” yönünden, Kongre’yi dört gruba ayirmaktadir:
Ilk grup, ‘Israil ne isterse verelimciler’ grubudur. Ikinci grubu, bu konuda rahatsizlik duymalarina ragmen ses çikarmaya cesaret edemeyenler olusturur. Üçüncü grupta ise bu konuda gerçekten büyük sikinti duyan ama açik açik konusmaktan korktugu için yalnizca Israil’e yapilan yardimlarin azaltilmasi için sessiz bir çalisma yapanlar vardir. Son grup ise açikça Amerika’nin Ortadogu politikasini elestiren ve Israil’in yaptiklarina karsi çikanlardan olusur. Ama Findley ve McCloskey Kongre’den ayrildigina göre, artik dördüncü grubun varligindan söz edilemez.18
Ayni Kongre üyesi Lobi için sunlari söylemektedir:
Yahudi lobisi korkunçtur. Ne isterse elde eder. Yahudiler egitimli ve genellikle de çok zengindirler. Ve tek bir konu üzerinde yogunlasmislardir: Israil. Bu yönden örneksizdirler. Örnegin kürtaj karsitlari yahudilerden çok daha kalabaliktirlar ama onlar kadar egitimli ve zengin degildirler. Yahudi lobiciler bunlarin hepsine sahiptirler ve politik aktivitede bir numaradirlar.19
Demokrat Parti’den Kongre üyesi Mervyn M. Dymally ise Amerikan Kongresi’nde Israil’i elestirmenin zorlugunu söyle ifade ediyor: “Bugün Israil hükümetini Israil’de Knesset’te (Israil parlamentosu) elestirmek, Amerikan Kongresi’nde, bu sözde ‘konusma özgürlügü’ ülkesinde elestirmekten çok daha kolaydir.” 20
Aslinda AIPAC’in “kara liste”sine girmek için Israil’i elestirmeye bile gerek yoktur. Yahudi Devleti’ni ilgilendiren konularda biraz tereddütlü davranmak bile örgütün hismina ugramak için yeterlidir. Maine Senatörü William Hathaway, bunun bir örnegiydi. Senato’daki kariyeri boyunca sürekli olarak Israil lehine oy veren ve bu yüzden de Lobinin destegini arkasinda bulan Hathaway, yalnizca bir kez AIPAC’in kendisine yolladigi bir deklarasyonu imzalamamisti. Bu, AIPAC’in ona cephe almasi için yeterli oldu. Örgüt, ilk seçimde Hathaway’i yüzüstü birakti ve tüm destegini rakibi William S. Cohen’e verdi. Bunun sonucunda Hathaway 1978′deki ilk seçimleri kaybetti. Cumhuriyetçi Parti’den bir yetkili bu olay üzerine söyle demisti: “AIPAC her zaman % 100 sadakat istiyor. Eger Hathaway gibi bir Senatör yalnizca bir kez bile isbirligi yapmakta tereddüt gösterirse, onu aninda defterden siliyorlar.” Bir baska Senatör ise olay üzerine su yorumu yapmisti: “AIPAC’i memnun etmek için tam sadik olmaniz gerekir; % 99.44′lük bir sadakat yeterli degildir. Hathaway’in 1978′deki hezimetinin nedeni, AIPAC’in istedigi bu ‘saf sadakat’i gösterememis olmasidir.” 21
AIPAC’in Israil’i elestirenlere verdigi ceza, yalnizca o politikaciyi Kongre’den uzaklastirmakla bitmez. AIPAC yüzünden seçimleri kaybederek Washington’a veda eden politikacilar, sonraki yasamlarinda da Lobi tarafindan saldiriya ugramaktadirlar. Lobi, “ibret-i alem” olmasi için, bu kisilerin sivil hayatini da cehenneme çevirmektedir. Örnegin AIPAC’in faaliyeti sonucunda Kongre seçimlerini kaybeden Paul McCloskey, is bulmak için ugrasmaya basladiginda Lobi’nin engellemesiyle karsilasmistir. Findley, bir hukukçu olan McCloskey’in çesitli hukuk sirketlerine müracaat ettigini, ancak yahudi sermayedarlardan gelen “bu adami ise alirsaniz, sizle yaptigimiz tüm isleri iptal ederiz” gibi tehditler sonucu McCloskey’in pek çok kapidan çevrildigini yaziyor. AIPAC, yerel yahudi örgütlerine de McCloskey’i “tanitan” bir brosür yollamis ve “bu adamin canina okuyun” emrini vermisti. Findley söyle diyor:
McCloskey Lobi tarafindan adim adim izleniyordu. Bir tek dertleri vardi; o da McCloskey’in siradan bir yurttas olarak bile huzur bulamamasi. Lobi, McCloskey’in bazi konusmalarini ve yaptigi isleri ayrintili olarak bir kitapçikta toplamis ve bütün ülkeye yaymisti. Kitapçigin amaci, yerel yahudi örgütlerine yol göstermekti. McCloskey ne zaman bir yerlerde görünse, bu ‘karsi saldiri rehberi’ ise yariyordu.22
Paul Findley AIPAC tarafindan Washington’dan “kovulan” ve sonra da yakin takibe alinan daha baska isimler de sayar. Adlai Stevenson, William Fullbright ya da Charles Percy gibi senatörler bu listenin en çarpici isimleridir. Bu senatörlerin “suçlari” asagi-yukari aynidir: Israil’in isgal ettigi topraklardan çekilmesi gerektigini savunmus ve Yahudi Devleti bu konuda direttigi sürece Amerikan yardiminin azaltilmasini teklif etmislerdir. Ya da Israil’in Filistinlilere karsi uyguladiklari sistemli terörü kinamislardir. Yani normal bir insanin yapacagi seyleri yapmislardir. Ama bunlar AIPAC için “suç” kapsamina girer. Lobi, bu “Israil düsmanlari”ni kullanmak için temel olarak iki yöntem kullanir. Birincisi, “hedef” kisi hakkinda son derece yogun bir aleyhte propaganda yapmaktir. Ikincisi ise hedef kisiye rakip olan adayin desteklenmesidir. Bu adayin Lobiyle herhangi bir eski baglantisi olmasina da gerek yoktur. Lobi, bu adaya gider ve “sizi su kisiye karsi destekleyecegiz ama siz de seçildiginizde bizim isteklerimize uyacaksiniz” der. Sözkonusu aday, ayagina kadar gelen bu yardimi geri tepmez ve seçimleri de büyük olasilikla kazanir. Artik o da, Kongre’deki büyük çogunluk gibi Israil’in evet-efendimcisidir. Lobiye karsi çikmasi düsünülemez, çünkü Fullbright’in “politikacilar için Lobiye karsi çikmak, intihar etmekle esdegerdir” sözüyle ifade ettigi kurali, kendi gözleriyle görmüstür.
Lobiye karsi çikmak, yalnizca Kongre üyeleri ya da Senatörler için degil, ayni zamanda Amerika’nin sözde en güçlü adamlari, yani Baskanlar için de intihar anlamina gelmektedir. Yakin tarih, bunun örnekleriyle doludur. Kennedy, Nixon ve son olarak da Bush Lobi tarafindan cezalandirilmistir. Öteki Baskanlar da Lobi’ye itaat etmeleri gerektigini ögrenmelerini saglayan küçük “dersler” almislardir. Yakin tarihe bir göz atmak, Amerika’daki gerçek güç odaginin kimligini kesfetmek için yeterlidir.
Lobinin Beyaz Saray Dosyasi
Israil lobisi, Kongre ve Senato’nun yanisira kuskusuz Beyaz Saray’in da denetimi ile yakindan ilgilenmektedir. Bazi Kongre üyeleri gibi bazi Baskanlar da Lobiye kayitsiz sartsiz itaat ederler. Bunun tersi de gerçeklesebilir: Bazi Kongre üyelerinin maruz kaldigi baskilarin benzerleri, bazi Baskanlara da yapilir.
Kitabin bir önceki bölümlerinde Woodrow Wilson, Franklin D. Roosevelt gibi önemli Amerikan Baskanlari’nin yahudi lobisiyle, masonlukla ve masonik örgütlerle olan ilginç iliskilerini incelemistik. Roosevelt’in ardindan Baskanlik koltuguna oturan Harry S. Truman da bu gelenegi bozmadi. Truman, öncelikle, bir masondu ve örgütün geleneksel yapisina uygun olarak yahudilerle oldukça yakin iliskileri vardi. Amerikali mason Allen E. Roberts, Brother Truman (Birader Truman) adli kitabinda Baskan’in masonik kariyeri hakkinda ayrintili bilgiler verir. Buna göre Baskan, degisik ritlere üye olmus ve hepsinde 33. dereceye ulasmistir. Aldigi en önemli paye ise 15 Haziran 1923′te “Indepedence” locasinda ulastigi “Knights Templar” (Tapinakçi) derecesidir. Yani Truman,Tapinakçi’dir!… (Tapinakçilar için bkz. 2. bölüm)
Tapinakçi Baskan’in yahudilerle ittifak içinde olmamasi düsünülemezdi. Nitekim öyle de oldu. Truman, Yahudi Devleti’ni kurduran Baskan olarak tarihe geçti. Israil’in kurulmasi için Birlesmis Milletler’i yönlendiren ve ardinda Yahudi Devleti’ne büyük ekonomik destek veren kisi Truman’di. Israil Bashahami, 1949′da Beyaz Saray’a yaptigi bir ziyarette “Tanri, sizi, 2000 yil sonra Israil’in yeniden dogusuna destek olasiniz diye annenizin rahmine yerlestirdi” demisti. Bu politikasi, Truman’in Lobiden aldigi destegi daha da güçlendirdi. 1948 seçimlerinde yahudi oylarinin çok büyük bir bölümünü aldi. Findley, Truman’in “Siyonistlerin gönlünde taht kurdugunu” söylüyor.
Ancak Beyaz Saray’in Truman’dan sonraki konugu yahudi lobisine pek yakin degildi. Savas kahramani” olmasinin verdigi güçle Baskan seçilen Eisenhower, Israil’e karsi temkinli bir politika izledi. Findley, Eisenhower’in “Israil lobisinin tüm baskilarina direndigini” ve Israil’i ABD tarafindan belirlenen politikalara uymaya zorladigini yaziyor. Bunun en açik örnegi, kuskusuz 1956′daki Süveys Savasi’ydi. Bu savasta Ingiltere ve Fransa ile birlikte Sina yarimadasini isgal eden Israil, Eisenhower yönetiminin zorlamasi ile geri çekilmisti.
Iki dönem üstüste Baskan seçilen Eisenhower yönetimi, yahudi lobisini çok öfkelendirmisti. Bir daha böyle bir yönetim görmek istemiyorlardi. Bu nedenle daha organize çalismaya karar verdiler. Baskiyi artiracaklardi. Bu kararin en önemli uygulamasi, AIPAC’in kurulmasi oldu. Lobi, yeni Eisenhower’lara izin vermeyecekti.
Bunun için ilk uygulamaya karar verdikleri yöntem, Baskan olacak kisiyle henüz seçilmeden önce baglanti kurmakti. Baskan adaylariyla konusacak ve “eger seçildiginizde Israil’e destek olmaya söz verirseniz, kampanyaniza büyük yardimlar yapabiliriz” diyeceklerdi. Bunun ilk denemesini John F. Kennedy’e yaptilar. Eisenhower’in görev süresi 1960′da bitiyordu ve yapilacak seçimlerin en güçlü ismi de Demokrat Parti’nin adayi Kennedy idi. Lobi, isi saglama almaya karar verdi ve seçim kampanyasi sirasinda Kennedy ile temas kurdu. Findley olayi söyle anlatiyor:
(Seçimden bir süre önce) Kennedy, New York’un önde gelen yahudilerinden birinin evindeki yemege katilmisti. Ancak o aksam duydugu bazi sözler canini fena halde sikmisti. Kennedy o aksami yakin dostu gazeteci Charles Bartlett’e anlatirken, ‘inanilmasi zor deneyimdi’ demisti. Anlattigina göre, o gece yemege katilanlardan biri-Kennedy adamin adini vermemisti-Kennedy’e, ‘kampanyaniz sirasinda bazi ekonomik güçlüklerle karsilastiginizi biliyoruz’ demisti. Ve söyle eklemisti: ‘Ancak eger önümüzdeki dört yil boyunca Ortadogu ile ilgili politikalariniza yön verme sansi tanirsaniz, kampanyaniz için size çok etkili bir biçimde yardimci olabiliriz.’ Bu, Kennedy’nin hiç alisik olmadigi bir öneriydi.23
Evet, Kennedy bu tür kirli pazarliklara alisik degildi ve bu yüzden de Lobinin teklifini geri çevirmisti. Avukati Bartlett’e “bir Baskan adayindan çok, bir yurttas olarak tepki gösterdim, kendimi hakarete ugramis gibi hissettim” demisti. Kennedy ayrica eger Baskan seçilirse, Baskan adaylarinin seçim kampanyasi için hazineden gelen para disinda para kullanmalarini-yani Lobiden rüsvet almalarini-yasaklayacagini da eklemisti.
Genç adam, kendi elleriyle kendi sonunu hazirliyordu…
Kennedy’nin Israil’le Kavgasi
Sonuçta Kennedy Lobinin destegi olmasa da Baskan seçildi. Lobi Kennedy’e sicak bakmiyordu. Baskan, Amerikan tarihindeki ilk Katolik Baskan’di; ayrica eski bir Büyükelçi olan babasi Joseph Kennedy de zamaninda Lobi tarafindan boy hedefi haline getirilmisti. Kennedy de Lobiye ve Israil’e pek sicak bakmiyordu; Baskanlik öncesinde aldigi “ahlaksiz teklif” onu Lobiden bir hayli sogutmustu. Ilerleyen aylarda da Baskan, Israil yönetimiyle büyük bir çatismaya girdi. Çatisma, Israil’in nükleer programi nedeniyle patlak vermisti. Israil Basbakani Ben-Gurion, hummali bir nükleer silah üretme programi izliyordu, Kennedy ise nükleer silahlanmayi durdurma programi çerçevesinde Yahudi Devleti’ni bu isten vazgeçmesi için ikna etmeye çalisiyordu. Pulitzer ödüllü Amerikali yazar Seymour M. Hersh, The Sampson Option: Israel, America and the Bomb adli kitabinda Kennedy ve Ben-Gurion arasinda, Israil’in nükleer programi hakkinda “kavga”ya dönüsen çatismayi ayrintilariyla aktarir. Buna göre, bir keresinde dostu Charles Bartlett’e “Bu o… çocuklarinin (Israilliler) nükleer kapasiteleri konusunda bana sürekli yalan söylediklerini biliyorum” diyen Kennedy, elinden geldigince Yahudi Devleti’nin Dimona reaktöründeki gizli nükleer çalismalarini engellemeye çalismisti. Ben-Gurion’un yazdigi mektuplarda kendisinden “genç adam” diye söz etmesi ve daha üst bir konumdaymis gibi bir üslup kullanmasi yüzünden de çileden çikiyordu. Bu arada Kennedy’nin Araplara yönelik olumlu bakis açisi da, onu Israil ve Lobi gözünde tam anlamiyla boy hedefi haline getirmisti. Kennedy’nin Ortadogu’da adil bir politika uygulamaya niyetlendigi, daha senatör oldugu siralarda Fransa’ya karsi bagimsizlik savasi veren Cezayir’i desteklemesiyle ortaya çikmisti. Cezayir bagimsizligina karsin Fransa’ya büyük askeri destek veren Israil (bkz. 12. bölüm), JFK’nin “tehlikeli” biri oldugunu daha o zaman sezmisti. Genç Baskan, Beyaz Saray’a oturduktan sonra da Arap ülkeleriyle, özellikle de Misir’la olumlu iliskiler kurmaya çalismisti.
Kisacasi, Amerika ve Israil’deki yahudi liderler, ikinci bir Eisenhower vakasi ile karsi karsiya kalmislardi. Ancak bu kez oturup Kennedy’nin seçim kaybetmesini bekleyecek kadar sabirli degillerdi. Kennedy halktan çok büyük destek aliyordu ve bir sonraki seçimleri kazanacagi da kesin görünüyordu. Israil ve Lobi, bir bes sene daha bekleyemezdi.
Peki ne yapmaliydilar? Kennedy’i ikna etmenin yolu yok gibi gözüküyordu; bunu zaten seçimden kisa bir süre önce denemis ve ters tepkiyle karsilasmislardi. Bu durumda Kennedy’nin yerine geçebilecek muhtemel Baskanlar üzerinde düsünmek gerekiyordu. Kennedy’nin Cumhuriyetçi Parti’den rakibi olan Nixon da onlar için pek olumlu gözükmüyordu. Eger seçimlerde Nixon’a büyük bir destek verip Kennedy’nin kaybetmesini saglasalar bile, yine de ellerine bir sey geçmeyecekti. Ancak bir baska isim, onlar için çok uygun oldugu sinyalini veriyordu. Bu, Kennedy’nin yardimcisi Lyndon B. Johnson’di. Son dönemlerde özellikle dis politika konularinda Kennedy’le çokça tartisan ve Baskan’la arasi oldukça açik olan Johnson, Lobi açisindan “ideal Baskan” prototipi çiziyordu. Politik kariyeri boyunca Israil’e destegini sik sik vurgulamis ve Baskan yardimciligi yaptigi dönem boyunca da Yahudi Devleti’ne olan sempatisini açiga vurmustu.
Eger Israil ve Lobi, bir yolunu bulur da Kennedy’nin yerine Johnson’i Baskan yaparlarsa, oldukça büyük bir is basarmis olacaklardi. Ama bu normalde mümkün degildi; böyle bir koltuk degisimi olmasi için Baskan’in ya istifa etmesi ya da ölmesi gerekiyordu. Baskan’in istifa etmeye de niyeti yoktu elbette…
Kennedy suikasti tam bu sirada gerçeklesti.
Kennedy Suikastinde ‘Son Hüküm’:
Baskan’i Mossad Öldürdü!…
Bir önceki bölümde Kennedy suikastinin perde arkasina deginmis ve olayin arkasindaki masonluk-yahudi lobisi-Israil cephesinden söz etmistik. Paul Findley de bir makalesinde konuya deginir. Findley’in vurguladigi gibi Kennedy suikasti hakkinda üretilen komplo teorileri arasinda Israil’in adi hiç geçmemektedir. Oysa Yahudi Devleti Kennedy’i ortadan kaldirmayi istemek için çok fazla gerekçeye sahiptir. Ayrica Findley’in dedigi gibi Kennedy suikasti ile ilgili olarak sanik sandalyesine oturtulan Küba lideri Castro, mafya ya da fanatik anti-komünistler gibi diger zanlilar bu isi becererek güç ve yetenege sahip degillerdir. (Oliver Stone’nun JFK adli filminde ortaya kondugu gibi Kennedy suikasti son derece planli ve sofistike bir eylemdir ve devlet içinden odaklarin isin içine karistigi kesindir.) Findley, Mossad’in Kennedy’i ortadan kaldirmayi isteyecek nedenlere ve bu isi yapabilecek güç ve yetenege kesin olarak sahip oldugunu hatirlatir. Bu gerçege ragmen saniklar listesinde Mossad ve Israil isimlerinin hiç geçirilmemesi, kuskulari daha da artirmaktadir.24
Kennedy suikastinde Mossad’in rolü ile ilgili en detayli çalisma ise Amerikali arastirmaci Michael Collins Piper’in 1993 yilinda yayinladigi Final Judgement (Son Hüküm) adli kitapta ortaya kondu. Piper, 335 sayfa ve 600 dipnottan olusan kitabinda Kennedy suikasti ile ilgili “son hükmü” veriyordu: Suikast bir Mossad ürünüdür!…25
Piper, öncelikle Kennedy ile Israil yönetimi arasindaki çatismanin detaylarini inceliyordu. Bu çatisma o kadar keskindi ki, Israil Basbakani Ben Gurion, Nisan 1963′te Kennedy’nin varliginin Israil’i tehdit ettigini öne sürerek istifa etmisti.
Suikastin ayrintilarinda çok sayida Mossad baglantisi vardi. Piper, New Orleans Savcisi Jim Garrison (JFK filminde Kevin Costner’in canlandirdigi kisi) tarafindan suikast ile ilgili olarak sorusturmaya ugrayan Clay Shaw’a dikkat çekiyordu. Çünkü delil yetersizligi ile davadan beraat eden, ancak suikastle ilgisi oldugu asikar olan Shaw, Mossad’in paravan sirketi olarak islev gören bir firmanin yönetim kurulusunda çalisiyordu. (Piper’a göre, yönetmen Oliver Stone, JFK filminde Clay Shaw’un bu Mossad baglantisini atlamistir, çünkü Stone’un en büyük finansörü, Arnon Milchan adli Israilli bir silah tüccaridir).
Piper’in kitabinda konuyla ilgili önemli bilgiler aktaran eski bir Fransiz istihbaratçi vardir. Bu kisi, Mossad’in suikastçilerle baglanti kurarken, Fransiz istihbaratindaki bir ajandan yararlandigini söyler. Mossad’la suikastçiler arasinda aracilik yapan bu Fransiz ajan, Cezayir yanlisi tutumundan dolayi Kennedy’den nefret etmektedir.
Piper, suikastteki Mossad baglantisinin hasiralti edilmesine de deginir. Belli kisiler, suçu mümkün oldugunca uzak adreslere atmaya çalismislardir. Suikasti inceleyen Warren Komisyonu’na, sorumlunun KGB oldugu konusunda en çok telkinde bulunan kisi, CIA eski sefi James J. Angleton’dir. Angleton’in en önemli özelligi ise Israil ve Mossad’a olan ünlü yakinligidir; CIA sefi oldugu dönemde “Mossad’in manevi babasi” ünvanini kazanmistir.
Suikastteki “Israil hipotezi”ni güçlendiren bir baska nokta, Kennedy’nin ardindan Baskan olan Johnson’in Israil’e olan büyük yakinligidir. O tarihe kadar görev yapan Amerikan Baskanlari içinde “en Israil yanlisi” sayilan Johnson, ilk kez Yahudi Devleti’ne büyük miktarlarda silah yardimi yapmis, 1967 savasi sirasinda Israil’e gizli yollardan askeri araç ve deneyimli personel göndermisti. Paul Findley, Johnson hakkinda sunlari söylüyor: “Israil hükümeti Johnson baskan olursa herseyin lehlerine dönüsecegini bilmekteydi ve gerçekten de öyle oldu. Kennedy’nin ölümünden sonra ABD ilk defa Israil’e çok genis çapta silah göndermeye basladi. 1967 Haziran savasi sirasinda Johnson el altindan Israil’e hem malzeme hem de personel yardiminda bulundu.” 26 Lobi, Johnson döneminde lobi yapmaya gerek bile duymamisti.
Yeni Baskan’in Israil’e olan sadakatinin en ilginç göstergelerinden biri ise Amerikan gemisi USS Liberty’e yapilan Israil saldirisiydi.
Liberty’e Saldiri ve Johnson’in Israil’e Sadakati
Haziran 1967′deki Arap Israil Savasi (Alti Gün Savasi) sirasinda, oldukça ilginç bir olay yasandi. Amerikan istihbarat gemisi USS Liberty, Misir açiklarinda uluslararasi sularda gezerken, Israil uçaklari tarafindan vuruldu.
Israil, alti gün süren savasin dördüncü gününde, Misir’i ve Ürdün’ü yenilgiye ugratmis ve çatismanin asil kaynagi olan Suriye’ye yönelmisti. Israil, kuzey sinirindaki Golan tepelerini Suriye’den almak istiyordu; buraya konuslandirilmis olan Suriye silahlari yillar yili kuzey Israillileri rahatsiz etmisti. Yahudi Devleti’nin hedefi, savas bitmeden önce Golan’i ele geçirebilmekti. Birlesmis Milletler o sirada tam bir ateskes ilan etmek üzereydi ve Israilliler, ateskes yüzünden Golan’i ele geçirmekte geç kalmaktan korkuyorlardi.
Amerikan gemisi USS Liberty ise bu ortamda Israil için pürüz durumundaydi. Çünkü gemi hem Arap hem de Israil tarafinin tüm radyo konusmalarini dinliyor ve gelismeleri an an izliyordu. Israilliler, BM ateskesine ragmen Golan’i isgal etme niyetlerinin Washington tarafindan ögrenilmesini istemiyorlardi. Çünkü Washington’daki yönetim, uluslararasi hukuk geregi, Israil’i böyle bir sey yapmamasi için uyarabilir ve bu durumda da Tel Aviv yönetimi zor durumda birakabilirdi. Bu risk karsisinda hiç tereddüt etmediler: Liberty’i batirmaya karar verdiler.
Israil uçaklari, 8 Haziran günü, üzerinde Amerikan bayragi bulunan, Amerikan donanmasinin renkleriyle boyanmis ve ismi ve numarasi rahatlikla okunan gemiyi vurdular. Saldiri sonucunda 34 Amerikan denizcisi öldü, 75 tanesi yaralandi. Gemide tam 821 roket ve makinali tüfek mermisi izi kalmisti. Gemi, batmaktan zor kurtuldu. Israilliler tam gemiye çikmaya hazirlaniyorlardi ki, yaklasan Amerikan uçaklarinin zorlamasi nedeniyle uzaklasmak zorunda kaldilar.
Kuskusuz bu son derece garip bir olaydi. Israilliler, gemiye yanlis teshis sonucunu saldirildigini açikladilar, Amerikan hükümeti de bu bunu dogruladi. Ama biraz olsun akli çalisan hiç kimse buna inanmadi. Çünkü böyle bir sey imkansizdi; gemi Amerikan bayragi tasiyor, Amerikan donanmasinin standart renk ve rakamlarina uygun olarak dolasiyordu. Nitekim Amerikan Genel Kurmayi eski baskani baskanlarindan Thomas Moorer “saldirinin resmi olarak iddia edildigi gibi yanlis teshisten kaynaklanmis olmasi olanaksizdir” diye açiklamada bulunmustu.
Peki neden Israil bile bile bir Amerikan gemisini vurmus ve Amerikan hükümeti bu saldiriya karsi Yahudi Devleti’ne “caniniz sagolsun, lafi mi olur” gibisinden bir karsilik vermisti?
Bu sorunun cevabi, Amerikan yönetimi ve devlet aygiti içindeki Israil yanlilarinin olayi kasitli olarak ört-bas etmis olmalaridir. Eski Disisleri Bakan yardimcisi George Ball, Amerikan-Israil iliskilerini konu edindigi Passionate Attachment adli kitabinda bu konuya deginir. Buna göre, Amerikan Deniz Kuvvetleri, Israil’in USS Liberty’e saldiracagini kisa bir süre önce çesitli istihbarat kaynaklarindan ögrenmis ama buna ragmen gemiyi kurmak için hiçbir girisimde bulunulmamisti. Ball, Beyaz Saray’in da olaydan haberi oldugunu, fakat Baskan Johnson ve yardimcilarinin, Israil’e hiçbir uyarida bulunmayarak yalnizca gemiye bati yönüne hareket etmesi için emir verdiklerini yaziyor.27
Amerikali arastirmaci yazar Eustace Mullins de olayin ilginç bir yönünü bildirir: Amerika’nin Tel-Aviv’deki Elçiliginde görevli olan bir CIA yetkilisi, 7 Haziran 1967 günü McLean VA’deki CIA merkezine Israillilerin USS Liberty’i batiracaklarina dair kesin bir istihbarat aldigini bildirmis ama CIA buna ragmen ayni Deniz Kuvvetleri gibi gemiye herhangi bir uyarida bulunmamistir. Mullins, olayin asil organizatörünün Baskan Johnson oldugunu söyler ve saldirinin oldugu siralarda Baskan’in Beyaz Saray’da Mathilde ve Arthur Krim ile birlikte olusuna dikkat çeker. Bu iki isim, Mullins’in yazdigina göre, Baskan’in Israil’le baglantisini saglayanlarin basinda gelmektedir. Mathilde Krim, 1940′li yillarda, Menahem Begin’in liderligini yaptigi Siyonist terör örgütü Irgun’un saflarinda çarpismis eski bir militandir.28
Kisacasi, Israil, bir Amerikan gemisini pürüz çikarmamasi için vurmus, Amerikan Baskani, Baskan’in yardimcilari ve Deniz Kuvvetleri ile CIA’daki bazi üst düzey görevliler, buna ses çikarmamis, hatta Yahudi Devleti’nin öne sürdügü “yanlislikla oldu” mazeretini kabul etmislerdir. Bu, Baskan Johnson’in Israil’e olan sadakatinin-Johnson, Kennedy’nin sadakatsizligi nedeniyle vurulmus olmasindan hayli etkilenmis görünmektedir-ve genel olarak da Israil’in Amerika üzerindeki denetiminin ne denli güçlü oldugunu ortaya koymaktadir.
Olaydan 17 yil sonra Amerikan donanmasindan emekli denizci James M. Ennes Jr., olayin içyüzünü ortaya koyan Assault on the Liberty (Liberty’e Saldiri) adli bir kitap yazmis, ancak yahudi lobisinin açtigi büyük bir yipratma ve saldiri kampanyasina maruz kalmistir.
Noam Chomsky, USS Liberty olayini ve Israil’in 1950′lerde Misir’daki Amerikan misyonlarina gerçeklestirdigi provokasyon saldirilari birlikte yorumlayarak söyle diyor:
Israilli teröristlerin Misir’daki ABD kuruluslarina ve diger kamu kurumlarina yönelik saldirilari (Lavon Davasi) ile, bandirasi konusunda yanilmasi olanaksiz USS Liberty adindaki ABD gemisine, roketlerle, uçaklarla, napalm bombalariyla yapilan, ardinda 34 ölü, 75 yarali birakan, önceden planlandigi açik ve kesin olan saldiri, ‘Amerikan Deniz Kuvvetleri’nin ‘baris zamani’ basina gelen en büyük uluslararasi kaza. Her iki durumda da basin ve bilim çevreleri ya sessiz kaldilar ya da kivirtmalara basvurdular. Ikisi de, ne o an ne de sonradan, hazin bir terör ve siddet vakasi olarak tarihe geçti… Liberty’e yapilan saldiri sadece asagi yukari bütün basindan degil, yüksek rütbeli sahislarin resmi raporda olayin örtbas edildigine dair hiç süpheleri olmasa da, Amerikan Deniz Kuvvetleri Sorusturma komisyonu ile ABD yönetiminden de yakasini siyirdi… ABD kuruluslarina terörist saldirilarda bulunacak ya da bir ABD gemisine saldirarak 100 kadar insani öldürecek ya da yaralayacak, sonra da cezasiz birakilacak, hatta bunca zamandir hakkinda tek bir elestiride bulunulmayacak bir ülke daha var mi acaba? 29
Liberty olayi, Johnson yönetiminin Israil’e olan sadakatinin bir örnegidir. Johnson’dan sonra Beyaz Saray’a oturan kisi, Richard M. Nixon’dir. Nixon döneminin Israil dosyasi ise oldukça ilginç ve farkli bir görüntü çizmektedir.
Watergate’in Anlatilmamis Hikayesi
Amerikan yakin tarihindeki sansasyonel olaylarin basinda kuskusuz Baskan Richard Nixon’i istifa etmeye götüren Watergate skandali gelir. Skandal, özet olarak, 1972 seçimleri sirasinda Cumhuriyetçi Parti’nin rakip Demokrat Parti’nin Watergate’teki merkezini gizlice dinlemesi ve bunun ortaya çikmasidir. Baskan Nixon, uzun süre kendisinin bu olaydan haberdar olmadigini öne sürmüs ama Watergate olayinin patlak vermesinden 26 ay sonra istifa etmek zorunda kalmistir.
Watergate özet olarak budur, ancak skandalin bir de anlatilmamis hikayesi vardir. Ve bu hikayenin merkezinde çok önemli bir güç, yani Israil lobisi ve çok önemli isim, Israil lobisinin kidemli temsilcisi Henry Kissinger yer almaktadir.
Amerikali Ortadogu uzmani Richard Curtiss, editörü oldugu Washington Report on Middle East Affairs dergisinde Watergate’e uzanan yolun bulanik görüntüsünü aydinlatan bir makale yazmisti.30 Curtiss’e göre, olayin kökeni Nixon’in 1968-1972 arasindaki ilk dönemine dayaniyordu. 1968 seçimlerinde Nixon Demokrat rakibi Lyndon B. Johnson’i, yani o ana kadar Amerikan tarihindeki en Israil-yanlisi Baskan’i yenerek Beyaz Saray’a oturmustu. O siralarda dis politika konularinin en önemlisi Ortadogu idi. Israil 1967′deki Alti Gün Savasi’nda çok büyük bir Arap topragi isgal etmisti ve Birlesmis Milletler’in ünlü 242 sayili kararina ragmen bu topraklardan çekilmeye de hiçbir sekilde yanasmiyordu. Amerika Johnson yönetimi sirasinda Israil’in bu mütecaviz tutumunu kayitsiz sartsiz desteklemis ve Yahudi Devleti’ni, isgal ettigi topraklardan geri çekilmemesi için cesaretlendirmisti. Simdi gözler Nixon yönetimindeydi. Yahudi oylarina ragmen Beyaz Saray’a oturan Baskan-yahudilerin büyük çogunlugu oylarini kadim dostlari Johnson’a hediye etmislerdi-acaba yahudilere verilen haksiz destegi kesecek miydi?
Nixon bu konuda kesin bir tavir koymadi. Ancak kurdugu hükümette bu konuda iki ayri kanat olusuverdi. Bir taraf, Nixon’in Disisleri Bakanligi görevine getirdigi William D. Rogers tarafindan temsil ediliyordu. Eskiden Eisenhower yönetiminde çalismis olan Rogers, Amerika’nin Ortadogu’da tarafsiz bir politika izlemesini ve Israil’i isgal ettigi topraklardan çekilmeye zorlamasini savunuyordu. Ancak yönetimde bir de karsi taraftan önemli bir temsilci vardi. Bu kisi, uzun süredir Nelson D. Rockefeller’in “sag kolu” durumunda olan bir Harvard profesörüydü: Henry A. Kissinger. Bir Alman yahudisi olan Kissinger, bir gizli-yahudi olan Rockefeller’in destegi sayesinde yükselmis, CFR’ye üye olmus ve iyi bir siyaset bilimci olarak ün yapmisti. Nixon, biraz da yahudi lobisini memnun edebilmek amaciyla, Kissinger’a Ulusal Güvenlik Danismanligi görevini teklif etti. Richard Curtiss, bu teklifi, Ortadogu’daki muhtemel bir barisin suya düstügü an olarak nitelendiriyor.
Kisa süre içinde yönetimdeki kutuplasma ortaya çikti. Nixon, Kissinger’i elinden geldigince Ortadogu konusundan uzak tutmak istiyordu. “Henry, kendisi de bir yahudi oldugu için, bu konuda Arap liderlerin güvenini kazanamayabilir” diyordu.31 Oysa bu arada Rogers Ortadogu hakkinda Israil’i ve dolayisiyla Lobiyi hiç memnun etmeyecek bazi girisimlere baslamisti. Kisa süre sonra Rogers’in kafasindaki hesaplar, “Rogers Plani” olarak adlandirilmaya basladi. Israil sürekli olarak bu Rogers Plani’nin tehlikesinden söz ediyordu. Lobi de ayaga kalkmisti.
Ancak bu ortamda Kissinger sahneye çikti ve Rogers Plani’ni baltalamaya basladi. Ilk yaptigi is, Lobi liderleri ve Israil’i destekleyen çesitli çevrelerin temsilcileriyle bir toplanti yapip strateji belirlemek oldu. “Baskan’a degil, Disisleri’ne (yani Rogers’a) yüklenmek gerek” diyordu. Nitekim Kissinger kisa bir süre sonra Rogers’a “yüklenmeye” basladi. Gazetelere Rogers hakkinda olumsuz demeçler veriyordu. Bu amaçla yalan söylemekten bile kaçinmadi: Bir keresinde Rogers’in önemli bir metni Baskan’a sormadan imzaladigini ve bunun bir skandal oldugunu söylemisti. Oysa bu dogru degildi.32
Kissinger Rogers Plani’ni uygulamaya sokmamak için büyük çaba harcadi. Sürekli Nixon’a bu konuda telkinde bulunuyor ve eger Plani onaylarsa bir sonraki seçimde yahudi lobisini tamamen karsisina alacagini ve bu durumda da seçimi kaybetmeye mahkum olacagi uyarisini-ya da tehdidini-tekrarliyordu. Kissinger’in teklifi ise Israil’i kayitsiz sartsiz desteklemekti. Bunun “Amerikan çikarlari” için en iyi yol oldugunu savunuyordu. Kissinger’in etkisi sonucunda Nixon Rogers Plani’ni desteklemekten vazgeçti. 17 Aralik 1971′de Israil Basbakani Golda Meir’e bu konuda garanti vermis ve Rogers Plani’ni tüm yönleriyle desteklemedigini söylemisti. Bir ay sonra, Baskan ayni garantiyi Amerikali yahudi liderlere de verdi. Kissinger daha sonraki aylarda da Rogers Plani’ni baltalamayi sürdürdü. Amerikan dis politikasi, büyük ölçüde Kissinger’in gayretleriyle ilgi alanini Ortadogu’dan Çin’e ve Vietnam’a tasidi. Ortadogu’da ise statüko, yani Israil isgali korunuyordu. Richard Curtiss, “Kissinger, Ortadogu’daki yaranin kanamaya devam etmesini istiyordu, öyle de oldu” diyor.33
Kissinger, Israil’i kollamak için ugrasirken, bir yandan da Israil’in büyük müttefiki durumundaki irkçi Güney Afrika rejimine destek olmustu. Apartheid rejimine siyasi destek verirken, “Beyazlar Güney Afrika’da kalmak ve burayi ebedi olarak yönetmek için gelmislerdir” diyordu.
1972 seçimleriyle birlikte kabinede önemli bir degisiklik oldu: Rogers Disisleri Bakanligindan alindi ve yerine Kissinger atandi. Ancak Kissinger’in Ulusal Güvenlik Danismanligi sifati da hala korunuyordu. Bu, Amerikan tarihinde örnegine rastlanmamis bir durumdu; dis politika hakkinda en çok söz sahibi olan iki koltuk da ayni kisiye birakiliyordu. Kissinger, artik Amerika’yi Israil’e yardim etmek için istedigi gibi kullanabilirdi. Yillar sonra Menahem Begin, bu olay hakkinda, “Dr. Henry Kissinger’in Amerikan Disisleri Bakani olmasi, Birlesmis Milletler’in Israil’in kurulusuna karar vermesi kadar önemli bir olaydir” diyecekti.34
Kissinger Disisleri Bakani oldugu dönemde yalnizca dis politikada degil, iç politikada da büyük icraatlar gerçeklestirmisti. Amerikali yazar Eustace Mullins, bu konuya deginerek Kissinger’in “hükümet kademelerine çok sayida gönüllü Siyonisti atadigina” dikkat çekiyor. Mullins’in yazdigina göre, Kissinger, yahudi lobisinin önde gelen kuruluslarindan biri olan ADL’ye de büyük destek vermis, bu saldirgan ve kirli örgütün-ADL’yi ilerleyen sayfalarda konu edinecegiz-ve diger çesitli aktif yahudi örgütlerinin vergiden muaf olmalarini ve benzeri pek çok yasal hak kazanmalarini saglamisti. ADL de 1982 yilinda Kissinger’i “yilin adami” seçti.35
Kissinger, dis politikada da kuskusuz tam bir Israil yanlisi çizgi izleyecekti. Ancak bu kez bir baska sorun vardi ortada. Rogers gitmisti belki, ancak bu sefer de Nixon Ortadogu’da adil bir baris kurmaya niyetliydi. Baskan, 1972 seçimlerini kaybetmemek için Kissinger’in tavsiyesine uymus ve Israil’le çatismaya girmemisti. Yine Kissinger’in istegi üzerine ilk baskanlik dönemi boyunca Israil’e yapilan büyük silah yardimlarini da onaylamisti. Ancak simdi ipleri eline almak ve Ortadogu’da dengeli bir politika izlemek istiyordu. Baskan, Curtiss’in deyimiyle Israillilere dönüp “sizi 4 yil boyunca tepeden tirnaga silahlandirdik, artik güvendesiniz, öyleyse baris yapin” demeye hazirlaniyordu. Curtiss, tüm dokümanlarin Nixon’in hedefinin bu oldugunu gösterdigini söylüyor.
Bu siralarda Kissinger ve Nixon arasinda bazi sürtüsmeler basladi dogal olarak. Nixon, Kissinger’in eline tutusturdugu bazi Israil yanlisi kararlari imzalamamisti. Ayrica, Kissinger’in Years of Upheaval adli anilarinda yazdigi üzere, Nixon bundan sonra Israil’i kayitsiz sartsiz desteklememeleri gerektigi konusunda bazi yorumlar da yapmisti. Baskan, bunlari Kissinger’a iyi niyetle söylüyor, onun bakis açisini degistirmeye çalisiyordu belki ama hata ediyordu. Kissinger çoktan Nixon’in yoldan çikmaya basladigini farketmis ve bir önlem almasi gerektigine karar vermisti. Lobi de, dogal olarak, ayni seyi düsünüyordu. Richard Curtiss, “tüm Israil yanlilari, eger Nixon bir dönem daha görevde kalirsa, Israil’i isgal ettigi topraklardan çekilmeye zorlayacagina emindiler” diyor.
Iste tam bu siralar Watergate skandali alevlendi. Aslinda olay seçimlerden kisa bir süre önce patlak vermis, birilerinin Demokratlarin Watergate’teki merkezine gizlice girdigi ortaya çikmisti. Uzun süre olayin üzerine gidilmedi. Fakat bir süre sonra Washington Post’tan iki muhabir, Bob Woodward ve Carl Bernstein, Watergate’i kurcalamaya basladilar. Ilk ortaya çikan, Demokratlarin merkezine girenlerin, Cumhuriyetçilerin adami olduguydu. Bu durumda tüm parti zan altina girmis oluyordu. Nixon olaydan haberi olmadigini söyledi ve çok uzun süre de bu konuda israr ederek görevini sürdürdü. Ancak Washington Post muhabirleri kararliydilar. Zaman içinde Cumhuriyetçi Parti’den pek çok yöneticiyi olayla iliskilendirdiler ve bunlarin hepsi istifa etmek zorunda kaldi. En son ipin ucu Nixon’a kadar geldi ve Baskan, olaydan haberdar olmadigini israrla vurgulamasina ragmen-ki bugün de pek çok kisi böyle düsünmektedir-siyasi sorumluluk nedeniyle istifa etmek zorunda kaldi. Amerikan tarihinde ilk kez bir Baskan istifa etmisti.
Peki Watergate ile Lobinin ne gibi bir ilgisi vardi? Öncelikle bir noktayi göz önünde bulundurmak gerekir: Watergate skandalini yaratanlar, Nixon’a karsi bir kasit içindeydiler. Çünkü Baskan olayin içinde olmadigi halde onu öyle gibi göstermek için çok ugrastilar. Olayin pesini çok uzun süre birakmamalari ve Baskan’i indirene kadar israr etmeleri bunun göstergesidir.
Peki kimdi Nixon’in düsmanlari? Richard Curtiss’in de dedigi gibi Nixon “düsmanlari”nin genellikle onun Vietnam politikasina karsi çikan liberaller oldugu düsünülür. Oysa Baskan’in daha belirgin-ve daha da güçlü-bir düsmani daha vardi; Lobi. Baskan da bunun farkindaydi. Verdigi bir direktif bunu açikça göstermektedir: 1972 seçimlerinden kisa bir süre önce Isçi Istatistikleri Bürosu (Bureau of Labor Statistics) Nixon’in oylarini azaltabilecek denli kötü rakamlar açiklamisti. Bu rakamlar, ekonominin gerçekte kötüye gittiginin bir göstergesi olarak Nixon’a karsi basin tarafindan kullanildi. Bunun ardindan, Baskan, Beyaz Saray’daki danismanlarindan Fred Malek’ten istatistikleri hazirlayanlarin kaç tanesinin yahudi oldugunu bulmasini istemisti.36 Bu, Baskan’in etrafindaki tehlikeyi sezinledigini gösteren önemli bir isaretti. Nixon, anilarinda, Baskanligi sirasinda yahudi lobisi ile yasadigi sorunu, onlara karsi koyusunu ve sonunda maglup olusunu söyle anlatir:
Karsilastigim en büyük sorunlardan biri, Amerikan yahudi toplumunda son derece yaygin olan son derece kati ve dar görüslü Israil-yanlisi bakis açisiydi. Bu bakis açisi, Kongre’yi, medyayi ve entellektüel ve kültürel çevreleri de sarmis durumdaydi. II. Dünya Savasi’ni izleyen çeyrek yüzyilda bu bakis açisi o denli yaygin olmustur ki, pek çok insan, Israil-yanlisi olmamayi, anti-Israil, hatta antisemit olmak olarak algilamistir. Onlara durumun böyle olmadigini anlatmaya çalistim ama basaramadim…37
Baskan gerçekten de basaramadi. Lobi, medyadaki uzantilarini kullanarak Watergate’e hazine bulmus gibi sarildi. Olayi takib eden Iki Washington Post muhabirinden (Bob Woodward ve Carl Bernstein) biri, Bernstein, yahudiydi. Ayrica bu iki muhabiri tesvik eden ve ilk baslarda hiçbir seye benzemeyen hikayelerini israrla büyük mansetlerle yayinlayan Washington Post editörü Howard Simon da yahudiydi. Zaten Washington Post, ayni diger medya devi New York Times gibi yahudi sermayeliydi ve “yahudi gazetesi” olarak bilinirdi.
Olayin içindeki en önemli kisi ise takma adi “Derin Girtlak” (Deep Throat) olan bilinmeyen adamdi. Bu adam Beyaz Saray’dan üst düzey bir görevliydi ve olayin basindan itibaren Washington Post muhabirlerine gizlice bilgi sizdirdi. Woodward ve Bernstein, bilgi kaynaklarini açiklamamaya söz verdiklerini söyleyerek “Deep Throat”un kim oldugunu asla açiklamadilar. Watergate skandalinin gerçek mimari olan bu kisinin kimligi hep gizli kaldi.
Ancak bugün bazi Amerikali arastirmaci ve yazarlar “Deep Throat’un kim oldugu konusunda önemli bir tahminde bulunuyorlar. Baskan’a çok yakin olan, onun herseyini bilen ama onu düsürmek isteyen bu kisinin Henry Kissinger olduguna dair önemli göstergeler var. Amerikali yazar Seymour M. Hersh, The Price of Power: Kissinger in the Nixon White House adli kitabinda bu konudaki delillere dayanarak Watergate’in Kissinger tarafindan tezgahlandigini ve Deep Throat’un da Kissinger oldugunu öne sürer. Ingiliz gazeteci Patrick Seale da Hafiz Esad’i konu edinen Asad of Syria adli kitabinda ayni tezi dogrular.
Bunlara dayanarak, Watergate’in, Lobi tarafindan gerçeklestirilen ikinci önemli siyasi darbe oldugunu söyleyebiliriz (birincisi Kennedy suikastiydi). Nixon’in istifasinin ardindan pek renkli ve etkili bir kisiligi olmayan Baskan yardimcisi Gerald Ford Beyaz Saray’a oturdu. Dis politikanin, özellikle de Ortadogu politikasinin kontrolü ise tamamen Kissinger’in eline geçti. Richard Curtiss’in dedigi gibi “eger Nixon bir dönem daha iktidarda kalsaydi, Israil’i isgal ettigi topraklardan çekilmeye zorlayacak, kendi Ortadogu politikasini uygulayacakti, Kissinger’inkini degil… Ama Nixon’in Beyaz Saray’dan ayrilmasiyla birlikte, Ortadogu barisi hayalleri de suya düstü.” Yine Curtiss’in dedigi gibi eger Nixon’in hedefledigi Ortadogu politikasi uygulansaydi, ne Lübnan is savasi ne de Israil’in Lübnan isgali yasanirdi. Ama Kissinger, Amerikan politikasini Israil’i kayitsiz sartsiz destekleme mantigi üzerine insa etti. Sonraki hükümetler de ayni politikayi-Lobinin de baskilari sayesinde-degistirmeden sürdürdüler.
Kissinger da Rothschildlar’in yakin akrabasi olan Lord Carrington’la birlikte kurdugu lobi sirketi Kissinger Associates araciligiyla Amerikan politikasina yön vermeyi sürdürdü. Kissinger’in; Lawrence Eagleburger, Brent Scowcroft, Alexander Haig, Oliver North gibi ögrencileri, Beyaz Saray’da Israil yanlisi çizgiyi korudular. Bu nedenle Noam Chomsky, Kissinger’i “Amerikan dis politikasini ‘Büyük Israil’ hedefine göre uyarlayan kisi” olarak tarif eder. Amerikali yahudi gazeteci Wolf Blitzer, Kissinger’in ilerleyen yillarda da “ögrencileri” sayesinde Amerikan politikasini Israil’e endekslemeyi sürdürdügünü söyle anlatir:
Bugün, Kissinger artik hükümette olmayabilir ama iyi yerlestirilmis Amerikali, Israilli ve Arap uzmanlar sayesinde Amerika’nin Ortadogu politikasina, onun hala perde arkasindan yön veriyor olmasi gerçekten etkileyicidir. Kissinger’in özel tavsiyeleri Reagan hükümetinde de hakim ve baskin düsünce halini almistir.38
Beyaz Saray’in Sonraki Sakinleri: Carter ve Reagan
1976 seçimlerinde Demokratlar, insan haklari, siyasi ahlak gibi konularda duyarli oldugu izlenimi veren Jimmy Carter’i Baskan adayi yaptilar. Carter, Watergate nedeniyle büyük oy kaybina ugramis Cumhuriyetçiler’e karsi kolay bir zafer elde etti. Kissinger’in Washington’daki resmi görevi sona ermisti; ama pek bir sey farketmedi. 1970′li ve 1980′li yillarda, Lobinin gücü, Findley’in vurguladigi gibi zirveye ulasti. Artik hiçbir Baskan Lobiye karsi gelmeye cesaret edemiyordu. Carter yalnizca bir defa, o da son derece önemsiz bir konuda, Lobiye karsi çikmis ve gereken dersi almisti.
Carter yönetimi, zaten basindan beri yahudi sermayesiyle çok yakin iliski halindeydi. Iliski, David Rockefeller tarafindan kurulan ekonomik lobi örgütü Trilateral Komisyonu’ndan kaynaklaniyordu (Trilateral için bkz. 6. bölüm). Rockefeller, Trilateral’in basina ünlü bir siyaset bilimci, ekonomist ve Polonya kökenli bir yahudi olan Zbigniew Brzezinski’yi getirmisti. Ve yine Rockefeller, ayni 1968′de Kissinger’i Nixon yönetimine sokup Ulusal Güvenlik Danismani yaptigi gibi Brzezinski’yi Carter’in Ulusal Güvenlik Danismani yapti. Bu arada Carter’in Disisleri Bakani yapmayi düsündügü George Ball da Israil aleyhindeki bir iki demeci yüzünden sansini yitirdi ve bu koltuga da Israil’e karsi istenen ölçülerde bir sadakate sahip olan CFR üyesi Cyrus Vance oturdu. Zaten Carter hükümetinde Trilateral’den çok kimse vardi. En önemlileri söyle siralanabilir:
n Walter F. Mondale, Baskan Yardimcisi n n Zbigniew Brzezinski, Ulusal Güvenlik Danismani n n Cyrus Vance, Disisleri Bakani n n Warren Christopher, Disisleri Bakan Yardimcisi n n Lucy Wilson Benson, Disisleri Bakan Yardimcisi n n Harold Brown, Savunma Bakani n n W. Michael Blumenthal, Hazine Bakani n n John Sawhill, Federal Enerji Direktörü n n Robert Duncan, Enerji Bakani n n Andrew Young, BM’de Amerikan Temsilcisi n Carter, kabinesinin bazi önemli mevkilerine de (az ilerde deginecegimiz) Siyonist örgüt B’nai B’rith üyelerini getirmisti; Harold Brown, Michel Blumenthal, CIA sefi James Schlesinger… Ayrica iç politika danismanlarindan Robert Lipschutz da B’nai B’rith’in baskanligini yapiyordu. Edward Sanders ise Carter’in özel danismanligini yapabilmek için AIPAC baskanligini terketmisti.
Dolayisiyla Carter yönetiminin Israil’i rahatsiz edecek bir tavir izlemesi düsünülemezdi. Öyle de oldu. Hatta Carter yönetimi, Israil’in ilk sözde baris”i-ya da “geçici ateskesi”-olan Camp David’in mimari oldu (Camp David için bkz. 8. bölüm). Amerika, Camp David’le birlikte yalnizca Israil’e inanilmaz boyutlarda para yardimi yapacagini degil, ayni zamanda Israil’e boyun egecek olan Arap ülkelerine de tatmin edici rüsvetler verebilecegini gösteriyordu. Camp David’i imzalayarak Israil’e karsi sürdürdügü 30 yillik savas halinden çikan Misir, bu nedenle dünyada Israil’den sonra en çok Amerikan yardimi alan ülkedir.
Carter yönetiminin Tahran’daki Amerikan rehinelerini kurtarmakta gösterdigi basarisizlik, 1980 seçimlerini Cumhuriyetçilerin adayi Ronald Reagan’a kazandirdi. Reagan döneminde Israil’e yapilan yardimlar ise daha öncekilerle kiyaslanamayacak kadar büyük oranlara ulasti.
Reagan’in Israil’e bu denli büyük silah yardimlari yollamasinin nedeni, Lobinin baskisi degildi. Aksine, Baskan, Kongre’yi Israil yanlisi kararlarina ikna edebilmek için AIPAC’le isbirligi bile yapmisti (çogu kez bunun tersi olur; AIPAC Kongre’yi Baskan’a karsi kullanir). Reagan, Yahudi Devleti’ne çok daha farkli bir nedenden dolayi destek oluyordu: Baskan, ayni Amerika’yi kuran Püritenler gibi bugünkü Israil Devleti’nin Eski Ahit’te sözü edilen Israilogullari’nin temsilcisi sayildigina, bugünkü yahudilerin “seçilmis halk” olduguna ve Mesih’in gelisiyle birlikte yeniden dünyaya egemen olacaklarina inaniyordu. Ancak bu egemenligin kurulmasi için öncelikle bir Armagedon (Mesih’in gelisinin ardindan Israilogullari ile düsmanlari arasinda geçecegine inanilan büyük savas) yasanmasi gerekiyordu. Ve Reagan, ABD Baskan’i, ciddi ciddi, Israil’i bu Armagedon için silahlandirma misyonunu üstlendigini düsünüyordu. Ilerleyen sayfalarda yalnizca Reagan’i degil, yaklasik 50 milyon Amerikaliyi etki altina alan bu yeni-Püritenlige (Evanjelizm) ayrintili olarak deginecegiz.
George Bush’un Yanlislari ve Mossad’in ‘Bush Suikasti’ Plani
Reagan’in iki dönem süren iktidarinin ardindan yine Cumhuriyetçilerin adayi olarak Beyaz Saraya oturan George Bush’un Lobiyle olan iliskisi ise biraz farkli oldu. Ilk basta, Lobi Bush’a gayet olumlu bakiyordu. Reagan’in Baskan yardimciligini yaptigi dönem boyunca hiçbir olumsuz hareketine rastlamadiklari bu eski CIA sefinin, Israil’e kayitsiz sartsiz destek olacagini düsünüyorlardi. Ilk baslarda öyle de oldu. Bush, Lobinin gözüne girmek için Siyonizmi irkçilik sayan 1975 tarihli Birlesmis Milletler kararinin degismesine ön-ayak oldu. Bu konuda yaptigi konusmada “Siyonizmi irkçilikla birlestiren Birlesmis Milletler karari bir an önce geri alinmalidir… Her ulusun dogal hakki olan milliyetçiligi Israil’den esirgenmemelidir” demisti. Körfez Savasi sirasinda da Israil ve Lobi Bush’tan çok memnun kaldilar. Baskan, savasi tam Kissinger’in gösterdigi biçimde, yani Israil hesaplarina uygun olarak yürütmüstü (Körfez Savasi için bkz. 9. bölüm).
Körfez Savasi’nin ardindan Washington’daki hemen herkes Bush’un bir sonraki seçimi kanacagina kesin gözüyle bakiyordu. Çünkü Baskan, kazandigi askeri basaridan dolayi büyük kamuoyu destegi kazanmisti ve Lobi de onu destekliyordu. Ama her sey çok kisa bir süre içinde degisti.
Sorun, ilk olarak ekonomik sikintidan dogdu. Amerikan ekonomisi kötüye gidiyordu ve bu da seçmenleri Bush yönetimi hakkinda olumsuz düsünmeye yöneltiyordu. Körfez Savasi’nin büyüsü kisa sürede geçti ve asil olarak eline geçen paraya bakan sokaktaki Amerikali, Bush’un aleyhine dönmeye basladi.Ve tam da bu sirada gerçek sorun ortaya çikti: Israil’deki Yitzhak Samir hükümeti, isgal altindaki Bati Seria’da yeni yahudi yerlesim bölgeleri insa etmek için Amerika’dan 10 milyar dolar yardim istedigini açikladi. Bush bu parayi verebilir ve seçimde Lobinin destegini kazanabilirdi. Ama parayi verdiginde ekonomi iyice kötüye gidecekti. Bu nedenle Baskan, Israil’e hayir demeye karar verdi. Parayi vermediginde ekonomiyi toparlayabilecegini, hem de bu tavri nedeniyle Amerikan seçmeninden olumlu puan alacagini düsünmüstü.
Ama yanilmisti. Amerikan seçmeni, Bush’un Israil’e para vermeyerek kendileri açisindan iyi bir karar aldigini seçimlere kadar unuttular. Ama Lobi, Bush’un hatasini unutmadi. Tüm yahudi örgütleri, yahudi kontrollü medya ve Israil sempatizanlari, Bush aleyhinde atesli bir kampanya baslattilar. Israil’de Bush’u firavun giysileri içinde gösteren afisler çizilmis ve altina “Firavunlarin üstesinden geldik, Bush’un da üstesinden gelecegiz” cümlesi yazilmisti.
Aslinda Israil’in Bush’a olan nefreti, yalnizca aleyhinde propaganda yapmakla kalmamis, Yahudi Devleti’nin gizli servisi, Baskan’i öldürmeyi de planlamisti. Eski Mossad ajani Victor Ostrovsky, çok ses getiren By Way of Deception’dan sonra yazdigi The Other Side of Deception’da, Mossad’in düzenledigi “Bush suikasti” planini anlatiyor.39 Ostrovsky’nin yazdigina göre, Israil, Mossad ve Lobi Bush’u bir numarali düsman olarak belirledikleri siralarda, Baskan yardimcisi Dan Quayle’ye olan sempatilerini koruyorlardi. Çünkü Quayle, Bush’un Israil’e yönelik son tutumunu desteklemedigini açikça belli ediyordu. Sicili de Bush’a göre daha temizdi; her zaman Israil’e olan bagliligini ifade etmis ve kanitlamisti. Ostrovsky, Baskan ve yardimcisi arasindaki bu ilginç farkin, ilginç bir sekilde geleneksellesmis bir durum olduguna, daha önce de Israil’le çatisan Baskanlarin yanindan Israil’e sürekli göz kirpan Baskan Yardimcilarinin hep varolduguna dikkat çekiyor. Eski ajan, bu konuda Eisenhower dönemini, Kennedy-Johnson ve Nixon-Ford yönetimlerini örnek veriyor. Bu ilginç durumun tek mantikli açiklamasi ise Baskanlik koltugunda oturan kisinin Israil’e hayir demeyi göze alabilirken, bir sonraki dönemde Lobinin destegiyle Baskan olmayi uman Baskan Yardimcisinin siyasi kariyerini düsünüyor olmasi…
Önceki sayfalarda ayni konuya dikkat çekmis ve Israil ve onun Amerikali uzantilarinin önce Kennedy’den kurtulup yerine Baskan Yardimcisi Johnson’i geçirdiklerine sonra da Nixon’i Watergate’le düsürüp yerine Israil’e yakin ve politikayi Kissinger’a teslim etmeye razi olan Ford’u oturttuklarina deginmistik. Simdi Bush-Quayle ikilisinde de ayni durum sözkonusuydu ve Israilliler daha önce Kennedy’e uyguladiklari plani, “Baskan’i vur, yardimcisini getir” formülünü uygulamaya karar vermislerdi.
Ostrovsky’nin yazdigina göre, Bush suikasti, 1991′de Madrid’de yapilan Arap-Israil baris görüsmeleri sirasinda gerçeklestirilecekti. O siralar görüsmelerin yapilacagi Madrid Sarayi dünyanin en iyi korunan yeri sayilirdi; Madrid polisi olaganüstü güvenlik önlemleri almis, ayrica konferansa katilan liderler de kendi güvenlik servisleri tarafindan koruma altina alinmisti. Kimse, bu güvenlik önlemlerini asip, hem Ispanyol polisi, hem de CIA tarafindan korunan Bush’u vurmayi basaramazdi. Ancak Ostrovsky’nin belirttigi gibi Mossad, konferansin güvenlik sisteminin sorumlulugunu Ispanyol servisleriyle ortak olarak üstlenmisti ve dogal olarak alinan güvenlik önlemlerinin detayli bir planina sahipti. Mossad yönetimi, Bush’u öldürmek için ne yapilmasi gerektigini de hesaplamisti. Bu is için Mossad içinde özel bir “Kidon grubu” (infaz timi) görevlendirilmis ve bunlar da üç Mossad isbirlikçisi profesyonel Filistinli’yi bu is için ayarlamislardi. Suikasti, Mossad’in hazirladigi plana göre bu üç Filistinli-Ostrovsky adlarini Beijdun Salameh, Mohammed Hussein ve Hussein Shahin olarak veriyor-yapacak ve suç da Filistin örgütlerinin en radikallerinden olan Ebu Nidal fraksiyonu üzerine atilacakti. Mossad, sözkonusu üç militanin Bush’a yaklasmasini saglayacak, suikastin ardindan da Bush’u koruyamadiklari için üzgün olduklarini ama zaten kendilerinin birinci görevlerinin bu olmadigini açiklayacaklardi.
Ancak Ostrovsky’nin yazdigina göre, bu plan, gerçeklesmesi hesaplanan günden kisa bir süre önce, Mossad içindeki bazi ilimli elementler tarafindan medyaya sizdirildi. Jack Anderson ve Jane Hunter gibi Ortadogu konusunda uzman sayilacak gazeteciler, bu plani köselerinde yazdilar. Bunun üzerine de Mossad suikastten vazgeçti. Amerika, ikinci bir Kennedy vakasinin esiginden dönmüstü.
Ancak Israil yine de kisa bir süre sonra Bush’tan kurtuldu; öldürerek degil ama daha “demokratik” bir yoldan… 1992 seçimlerinde tüm yahudi örgütleri, tüm Israil sempatizani medya, Bush aleyhinde yogun bir kampanya izlerken, Bush’un rakibine de büyük destek verdiler. Baskan seçildiginde Israil’in çikarlarini korumak için herseyi yapacagina söz veren Clinton, seçimleri kazandi, Beyaz Saray’a oturdu ve Amerika’nin ilk “goyim-olmayan yönetimini” kurdu!…
Ilerleyen sayfalarda Clinton yönetimine deginecegiz. Ancak bundan önce, Israil’in Amerika üzerinde kurdugu diger bazi denetim mekanizmalarina göz atmak gerekiyor.
Sistemin Içine Sizmak
Bilindigi üzere, gücün önemli bir parçasini istihbarat olusturur. Eger bir sey hakkinda istihbarata sahipseniz, onun üzerinde gücünüz vardir. Israil’in ABD üzerindeki gücünün önemli bir bölümü de, Yahudi Devleti’nin Amerikan sistemi içinde kurdugu inanilmasi güç istihbarat sistemidir.
Findley, They Dare to Speak Out’un 5. bölümüne, ABD Savunma Bakanligi, yani Pentagon’un ne derece iyi korunan bir “gizli merkez” oldugunu anlatarak baslar. Pentagon’un birimlerinde her gün Amerika’nin en gizli sirlari dolasir. Bu yüzden yabanci hiç kimse buraya adim atamaz. Kimse özel kimlik karti olmaksizin binalara giremez. Her yerde silahli muhafizlar dolasir. Bir kaleden farkli olan bu merkezde, Amerika’nin en ileri teknolojisi kullanilarak Amerika’nin en gizli bilgileri saklanmaktadir.
Ama bu bilgiler pek de o kadar güvende degillerdir. Çünkü birileri, sürekli olarak kurduklari sizinti sistemi sayesinde bu bilgileri çalmakta ve yabanci bir ülkeye aktarmaktadirlar. Bu “birileri”, tahmin edilebilecegi gibi, yahudilerdir ve gizli bilgileri götürüp verdikleri ülke de Israil’dir. Eski bir büyükelçi, Pentagon’da Israillilerin nasil bir istihbarat sistemi kurduklarini söyle anlatmaktadir:
Israil’e buradan sizdirilan bilgi inanilmaz boyutlardadir. Eger Savunma Bakaninin bilmesini istedigim ama Israillilerin haber almasini istemedigim bir sey varsa, Bakanla basbasa görüsene kadar beklemek zorunda kalirim. Buradaki hayatin kurallari arasinda, Israil’den saklanmasi istenen bir seyin kesinlikle yaziya dökülmemesi kurali vardir. Hiçbir üst düzey görevli böyle bir hatayi yapmaz. Bu kisiler bu tür bir konuyu kalabalik salonlarda konusmanin da büyük bir hata oldugunun bilincindedirler.40
Pentagon’daki bu garip atmosferin nedeni, Israillilerin kurdugu haberalma sistemidir: Lobi, Kongre’de oldugu gibi Pentagon’da da yahudi görevlileri, Israil sempatizanlarini ya da parayla satin alinmis kisileri devreye sokmakta ve Israil hesabina çalistirmaktadir. Pentagon’daki bu tür “Israil ajanlari”nin görevi, Israil’i ilgilendirebilecek her türlü gizli Amerikan belgesini ele geçirmek ve Yahudi Devleti’ne sizdirmaktir. Aslinda çogu kez Amerikalilar sahip olduklari istihbarati Israillilerle paylasirlar. Ancak yine de bazen bazi bilgileri kendilerine saklamayi tercih ettiklerinde, Israilliler bu tehlikeyi de bilgileri çalarak çözmektedirler. Ayrica Israilliler, kimi zaman dogal yoldan elde edebilecekleri bir bilgiyi de çalmayi tercih etmektedirler. Bunu bir tür güç gösterisi olarak görmektedirler çünkü.
Findley, Israillilerin Amerikan sistemi hakkindaki istihbaratinin ne ölçüde oldugunu gösteren ilginç bir olay anlatir. Buna göre, 1973′teki Yom Kippur savasinin ardindan Israilliler, Amerika’dan silah stoklarini doldurmasini isterler. O siralar Amerikan dis politikasi tamamen Kissinger’in kontrolündedir ve dolayisiyla Israil’in bu istegi hemen kabul edilir. Amerikalilar, Israil’e büyük bir silah sevkiyatina baslarlar. Israillilerin istekleri arasinda çok sayida 105 milimetrelik toplara sahip son model Amerikan tanklari da vardir. Ama Israillilerin istedikleri kadar tank, Amerikan ordusunun bile elinde yoktur. Bu nedenle Amerikalilar tank siparisinin bir kismini 90 milimetrelik toplara sahip olan bir önceki modelle tamamlarlar. Tanklar ellerine geçtiginde Israillilerin ilk isi, “bize külüstürleri yollamislar” diyerek Amerikalilara küfretmek olur. Ellerinde yeteri sayida 90′lik tank mermisi olmadigini farkettiklerinde ise daha da sinirlenir ve Amerikalilar’dan hemen bu cephane açiginin giderilmesini isterler. O siralar Pentagon’da görev yapan Thomas Pianka olayin devamini anlatirken, “istedikleri cephaneyi bulabilmek için ordunun tüm depolarini arastirdik. Elimizden geleni yaptik ama 90′lik mermi bulamadik. Bunun üzerine özür dileyerek durumu Israillilere bildirdik” diyor. Ancak bir iki gün sonra Israil’den çok ilginç bir cevap gelir: “Hayir, elinizde bu mermiden var. Hawaii’deki donanma silah deposunda 15 bin tane 90′lik mermi bulunuyor.” Pianka bunun üzerine hemen Hawaii’ye baktiklarini ve gerçekten de orada Israillilerin söyledigi mermilerin bulundugunu gördüklerini söyleyerek söyle diyor: “Bizim kendimizin bulamadigimiz cephaneyi, Israilliler bulmuslardi.” 41
Bu olay kuskusuz ilginç bir olaydir ve Israil’in Amerikan devlet ve ordu sistemi üzerinde sasirtici bir istihbarata sahip oldugunu göstermektedir. Bu istihbaratin üzerine bir de Israillilerin baski mekanizmasi eklenince, Israil istedigi herseyi elde eder hale gelmektedir. Findley, kitabinda bir askeri uzmaninin bu konuda yaptigi su yorumu aktarir:
Israil elçiligi sehirdeki diger herhangi bir elçilige göre çok daha etkilidir. Herhangi bir gün sizin gündeminizde ne oldugunu bilirler. Dün gündemde ne vardi, onu da bilirler. Yarin ne yapacaginizi da bilirler. Ne yaptiginizi ne söylediginizi en ince ayrintilariyla bilirler… Istedikleri bir seyi alamayinca, Israil yanlisi gazetelere durumu bildirirler. Bir süre sonra Disislerine ya da Savunma Bakanligi’na bir muhabir gelir ve bir sürü soru sorar. Sorular o denli detaylidir ki, yalnizca Israilli görevliler tarafindan gönderilmis olabileceklerini anlarsiniz. Bazen de baski dogrudan AIPAC’ten gelir.42
Findley, her yeni üretilen Amerikan silahindan ya da askeri teçhizatlardan Israillilerin haberdar oldugunu ve bunu almak için hemen istekte bulunduklarini yaziyor. Pentagonlu yetkililer çogu kez Israil’in bu istegine direnirler, çünkü üretimi yapilan silah ya da teçhizat henüz Amerikan ordusuna yetecek kadar çok üretilmemistir. Ancak bu tür olaylarin hemen hepsinde, Beyaz Saray’dan gelen emir, “ne istiyorlarsa verin” olmustur. Eski bir Disisleri yetkilisi söyle demektedir: “Kaç kez Amerika’nin Israil’den sir saklamaya çalismaktan vazgeçmesi gerektigini söyledim. Çünkü yarari olmuyor. Birakalim istedikleri herseyi alsinlar. Ne zaman sir saklamaya çalissak, geri tepiyor.” 43
Israillilerin istihbarat çalismalari, Amerikan yetkililerini gizlice dinlemeye kadar uzanmaktadir. 1954′de ABD Büyükelçisi’nin odasina Israilliler tarafindan gizli mikrofon yerlestirildigi, iki yil sonra ayni yöntemin Amerikan askeri atesesine de uygulandigi ortaya çikmisti. Bazi yetkililer, Israillilerin bu yöntemi daimi olarak uyguladigina emindirler. Bir Disisleri yetkilisinin görüsleri söyledir:
Bütün sehri dinlediklerini varsayarak hareket etmek zorundayiz. Isim sirasinda, son derece gizli bazi bilgilerin, bu bilgileri bilmemesi gereken insanlar tarafindan konusulduguna çok kez rastladim. Onlara, bu bilgiyi edinmek için bizi kim dinliyor, diye sordugumda hep kesinlikle bunu kendilerinin yapmadiklarini söylüyorlardi… Basarilarini kabul etmek zorundayiz. Mossad, sisteme nasil sizacagini çok iyi biliyor.44
Findley, kitabinda Amerikan donanmasinda Amiral Moorer’in yasadigi ilginç bir olayi da aktarir. 1973′teki Arap-Israil savasi sirasinda, Israil askeri atesesi Mordecai Gur, Moorer’in ofisine gelmis ve havadan karaya atilan Maverick adli yeni anti-tank füzeleriyle donanmis avci uçaklari istemistir. Maverick yeni üretilmis bir füzedir ve Amerikan ordusunun elinde de henüz az sayida vardir. Ayrica bu silahin disari verilebilmesi için Kongre’nin özel onayi gerekmektedir. Moorer, tüm bunlari Gur’a anlattiginda su cevabi alir: “Sen uçaklari bir an önce hazirla, biz Kongre’yi hallederiz.” Moorer’in söyledigine göre, Gur, gerçekten de Kongre’yi “halletmis” ve Amerika’nin Maverick füzeleriyle donanmis tek uçak filosu kisa bir süre sonra Israil’e yollanmistir. Moorer, o siralar basi Watergate’le dertte olan Baskan Nixon’in da olaya müdahale edemedigini söyler ve ekler:
Ancak zaten simdiye kadar Israil’e karsi koyabilmis bir Baskan’a rastlamadim. Her zaman istedikleri seyi alirlar. Zaten burada neler olup bittigini de her zaman bilirler. En son olarak hiçbir önemli bilgiyi yaziya dökmemeye karar verdim. Eger Amerikan halki, bu insanlarin bizim hükümetimiz üzerinde ne gibi bir etkiye sahip oldugunu bilseydi, silahli bir ayaklanma baslatabilirdi. Bu ülkenin yurttaslari, neler döndügünden habersizdirler.45
Israil’in Amerikan devlet sistemi-Kongre, Beyaz Saray, Disisleri, Pentagon gibi-üzerinde bu denli güçlü bir denetim kurmus olmasi kuskusuz son derece çarpici bir gerçektir. Bu bizlere, Yahudi Devleti’nin sol literatürde sikça söylendigi gibi “Amerika’nin bekçi köpegi” olmadigini, aksine kendi bagimsiz hedefleri için Amerika’yi kontrol altina almaya çalistigini ve bunu büyük ölçüde de basardigini gösterir. Öyle ki Paul Findley, They Dare to Speak Out’un, “America’s Intifada” baslikli son bölümünde, ABD’nin Israil egemenliginden kurtulmak için büyük bir baskaldiri, bir “intifada” baslatmasi gerektiginden söz eder.
Ancak Israil’in Amerika üzerindeki sözkonusu egemenligi, yalnizca Amerikan devlet sistemi üzerindeki denetime dayanmamaktadir. Yahudi Devleti, Amerika içindeki uzantilarini kullanarak, Amerikan toplumunu da denetim altinda tutar. Bu toplumsal kontrolün farkli araçlari vardir. Ilerleyen sayfalarda bunlara deginecegiz.
B’nai B’rith’in Kirli Tarihi
Amerika’daki yahudi örgütleri arasinda, B’nai B’rith özel bir yer tutar. “Ahit’in Çocuklari” anlamina gelen ve yalnizca yahudileri üye kabul eden örgüt, Amerika’daki yahudi gücünün farkli bir boyutunu olusturur.
B’nai B’rith 1843 yilinda bir grup Amerikali yahudi tarafindan kuruldu. Örgüt, yalnizca yahudilerden olusan bir mason locasi görünümündeydi. Amerika’daki mason localarinin ilk kuruculari olan yahudiler (bkz. 2. bölüm), kendilerine has bir loca kurmaya karar vermislerdi. “Yahudi Ansiklopedisi” Encyclopaedia Judaica, “B’nai B’rith tarafindan benimsenmis olan gizlilik, ketumiyet gibi özellikler ve pek çok ritüelin masonik çalismalardan etkilendigine kusku yoktur. B’nai B’rith yahudi toplumunun içinde masonlugun bir benzeri olma amaci tasimistir” diye yaziyor.46
Nitekim B’nai B’rith kuruldugu tarihten bu yana sürekli olarak mason localari ile isbirligi, hatta ittifak içinde bulundu. Bu ittifakin, 2. bölümde inceledigimiz ve asil amaci Mesih Plani’ni gerçeklestirmek olan yahudi önde gelenleri-masonlar Ittifaki’nin bir yansimasi oldugunu söyleyebiliriz.
Amerikan EIR (Executive Intelligence Review) grubunun yazdigi The Ugly Truth about the ADL (ADL Hakkindaki Çirkin Gerçek) adli kitapta, B’nai B’rith’in kuruldugundan bu yana düzenledigi bir takim “kirli” operasyonlar anlatilir (ADL, B’nai B’rith’in bir koludur, birazdan ona da deginecegiz). Bunlarin bir tanesi, B’nai B’rith’in Baskan Lincoln suikastinde oynagi roldür…
Bu olayin arkaplanini görmek için Amerikan Iç Savasi’na bir göz atmak gerekir. Savasta taraf olan Kuzey ve Güney arasindaki en büyük sürtüsme, bilindigi gibi kölelik meselesiydi. Kuzey köleligin kaldirilmasini isterken, büyük çiftlik sahiplerinin denetiminde olan Güney köleliligin kaldirilmasina siddetle karsiydi. Iç savas içinde Amerikan yahudilerinin tümüyle bir tarafin yaninda yer aldigini söylemek mümkün degildir; yahudilerin önemli kismi, cografi yönden içinde bulunduklari tarafi desteklemislerdir. Ancak büyük yahudi örgütlerinin, dolayisiyla en basta da B’nai B’rith’in, taraf tuttugu kesindir. Güney’i tutmuslardir çünkü güneyli çiftlik sahiplerine sunulan kölelerin önemli bir bölümü yahudi tüccarlarinin sermayesidir (bkz. 1. bölüm), bu köleleri çalistiran çiftlik sahiplerinin de kayda deger bir bölümü yahudidir. Bu nedenle, yahudi toplumunun bir bütün olarak herhangi bir tarafi tuttugu söylenemez, ancak yahudi örgütleri, yahudi önde gelenleri, Güney birlikleriyle ittifak etmislerdir. Güney Konfederasyonu içinde yer alan Judah P. Benjamin gibi yahudi liderlerle, Kuzeyli yahudi liderler arasinda gizli bir iletisim kurulmustur.
Lincoln suikastine kadar uzanan sözkonusu ittifakin kilit isimlerinden biri, iç savas sirasinda Washington’da avukatlik yapan Simon Wolf adli B’nai B’rith üyesidir. Daha sonraki yillarda uzunca bir dönem B’nai B’rith’in baskanligini yapan Wolf’un gizli faaliyetleri 1862 yilinda ilk kez ortaya çikar. Bu yil, Wolf, o siralar Washington dedektiflik bürosunun sefi olan ve daha sonraki yillarda Lincoln’un kuracagi Amerikan gizli servisinin baskanligini yapan La Fayette C. Baker tarafindan tutuklanir. Tutuklamanin sebebi, Wolf’un Güney adina casusluk yaptigi yönündeki duyumlardir. Olayin daha genis bir yönü de vardir: Baker, bir süre sonra, Wolf’un Güney adina gizli faaliyetlerde bulunan bir “gizli örgüt”ün üyesi oldugunu açiklar. Bu örgüt, B’nai B’rith’dir. Bu konuda ortaya çikan delillerin üzerine, Kuzey ordusunun komutasini yürüten General Ulysses S. Grant, 11 numarali emrini yayinlayarak ordudaki tüm yahudilerin 24 saat içinde görevlerinden ayrilmalarini ister. General bir “yahudi düsmani” degildir ama önde gelen Kuzeyli yahudilerin Güney’e gizli destek verdiklerine dair ortaya çikan açik deliller üzerine bu karari almistir. Ancak Baskan Lincoln, böyle bir uygulamanin etnik ayrimcilik yaratarak huzursuzluk doguracagini söyler ve Grant’ten emri geri almasini ister.47
Simon Wolf ve onun ardindan tutuklanan öteki B’nai B’rith üyeleri de bir süre sonra kurtulurlar ve Kuzey’in zaferinin ardindan, iç savas sirasinda yasanan sözkonusu B’nai B’rith-Konfederasyon ittifaki unutulur. Ama ne B’nai B’rith ne de bu örgütün önemli ismi Simon Wolf, Kuzey’e olan nefretlerini unutmazlar. Bunun en çarpici göstergesi, Wolf’un Lincoln’u vuran tetikçiyle, yani John Wilkes Booth’la olan iliskisidir. B’nai B’rith’in yayinladigi Simon Wolf: Private Conscience and Public Image adli Wolf biyografisinde bile gizlenmeyen bu iliski, son derece yakin bir iliskidir ve anlasildigina göre, tetikçi John Wilkes Booth,”vur” emrini Wolf’tan almistir. Bu ikilinin Lincoln’in vurulacagi gün, suikastten bir kaç saat önce Willard Hotel’de bulusmalarinin baska açiklamasi yok gözükmektedir.48
B’nai B’rith, Masonluk ve Ku Klux Klan…
The Ugly Truth about the ADL’de üzerinde durulan konularin basinda az önce sözünü ettigimiz B’nai B’rith-masonluk isbirligi gelir. Kitapta anlatildigina göre, ilk baslarda Ingiltere masonluguna bagli olarak gelisen Amerikan masonlugu, 1801′de “Eski ve Kabul Edilmis Iskoç Ritinin Süleyman Tapinagi Sövalyeleri’nin Süprem Konseyi’nin Kudüs Prenslerinin Büyük Konseyi” olarak yeniden örgütlenir. Bu localarin üyeleri arasinda çok sayida yahudi göze çarpmaktadir ve B’nai B’rith’in 1843 yilinda kurulmasindan sonra, yahudi olmayan masonlarla mason olan yahudileri barindiran bu iki örgüt, güçlü bir ittifak kurar. Bu ikili ittifak, Amerika’daki köle ticaretini elinde tutar. Iç savasta Konfederasyona birlikte destek olurlar. Daha sonra Lincoln suikastine karismalarinin nedeni de budur. (Lincoln’ün de mason oldugu yönünde masonlarca sik sik öne sürülen bir tez vardir. Ancak bu bir dezinformasyon, yani yanlis bilgilendirmedir. Emekli Büyükelçi Ismail Berduk Olgaçay, Tasmali Çekirge adli kitabinda Lincoln’ün mason olmadigini, ancak kasitli olarak masonlarca öyle tanitildigini yazar.)
Bu iki müttefikin,yani B’nai B’rith ve masonlugun kölelikten yana olmalarinin ardinda, ekonomik çikarlarinin yanisira, ideolojik görüsleri de önemli bir yer tutmaktadir. Kitabin ilk bölümünde, siyah irki asagi gören düsüncenin kökeninin yahudi kaynaklari oldugunu, zenci düsmanliginin yahudi ögretisinden dogdugunu birlikte görmüstük. Yahudi ögretisine siki sikiya bagli olan B’nai B’rith ve masonluk ikilisi, bu zenci aleyhtari düsünceyi korumuslardir. Köleligin kaldirilmasindan sonra zenci düsmanliginin körüklenmesinde de bu ikilinin büyük rolü vardir.
Bunun en açik göstergesi, Amerika’daki zenci düsmani akiminin en önemli temsilcisi olan ünlü Ku Klux Klan örgütünün B’nai B’rith-masonluk ittifakiyla olan iliskisidir. Klan, 1860′larda Tennessee’de Iskoç ritine bagli bir grup mason tarafindan kurulmustur. Örgüte katilanlar arasinda da, iç savas öncesi kurulmus olan “Knights of the Golden Circle” (Altin Çember Sövalyeleri) adli mason locasinin üyelerinin çoklugu dikkat çeker. Hem Knights of the Golden Circle hem de Ku Klux Klan örgütlerinin en büyük finansal destekçileri ise B’nai B’rith üyesi ünlü yahudi finansör Judah P. Benjamin’dir.49
Amerikali tarihçi John J. Robinson da, masonlugun kökenlerini konu edindigi Born in Blood: The Lost Secrets of Freemasonary adli kitabinda Klan’in masonik özelligine deginir. Robinson’in yazdigina göre, iç savasi kaybeden bir grup Güneyli, zenci özgürlügüne karsi savasmak için gizli bir örgüt kurmaya karar verir. Bu Güneylilerin çok büyük bölümü masondur ve beyaz egemenligini korumak için kurduklari örgütü de masonik ritlere uygun olarak sekillendirirler. Locanin sembolü olan “çember”i yeni kurduklari örgütün toplantilarina da uygularlar. Bu nedenle de örgütlerini ifade etmek için “çember”in Yunanca’daki karsiligi olan “kuklos” sözcügünü kullanirlar. “Kuklos” bir süre sonra, “Ku Klux” haline gelir ve örgütün adi da “Ku Klux Örgütü” anlamina gelen “Ku Klux Klan”a dönüsür. Masonluktaki pek çok sembol ve ritüel Klan’a da aktarilir; el isaretleri, gizli sifreler, el sikisirken verilen sinyaller ve kutsal yeminler… Robinson’in yazdigina göre, ilk yillarda bazi Ku Klux Klan üyeleri, Klan ile masonluk arasindaki iliskiyi açikça ilan etmislerdir.50 Robinson, Klan’in 1930′lu yillardaki hizli yükselisinin de, Katolikler tarafindan dogrudan masonlugun bir etkisi olarak yorumlandigina dikkat çeker. (Katolikler, Klan’in siyahlardan sonra bir ikinci hedefi olmuslardir.)
Masonlugun Ku Klux Klan’in kurucusu olmasi, localarin siyah insanlara karsi takindigi geleneksel antipatik tavri da açiklamaktadir. Robinson’in yazdigina göre, masonlar aralarina siyahlari kabul etmemek konusunda genellikle çok hassastirlar ve örgütteki siyahlarin sayisi, tüm üyelerin yüzde biri kadar bile degildir. Bunun yanisira, günümüzde Amerika’da yalnizca zencilerin üye oldugu bazi mason localari vardir; ama bunlar beyaz masonlar tarafindan kabul görmemektedirler.51
Masonluk ve B’nai B’rith arasindaki ittifak, Ku Klux Klan gibi örgütlerle de sürmüstür ve halen de sürmektedir. Ancak 1913 yilinda B’nai B’rith kendi bünyesinde yeni bir örgüt kurmus ve az önce degindiklerimize benzer kirli isleri de bu örgüte devretmistir. Bu örgüt, Anti-Defamation League of B’nai B’rith, yani “B’nai B’rith’in Asagilanmaya Karsi Direnme Birligi” adini tasir. Kisaca ADL olarak bilinen örgüt, antisemitizmle savas adi altinda bir tür “düsünce polisi” islevi görmektedir. B’nai B’rith’in masonlukla olan geleneksel ittifakini da asil olarak ADL sürdürmektedir.
Bu nedenle, Amerika’nin düzenini daha yakindan taniyabilmek için, mutlaka ve mutlaka ADL’yi incelemek gerekmektedir.
ADL; Lobinin Toplumsal Denetim Mekanizmasi
Amerikalilarin çogu ADL’nin (Anti-Defamation League of B’nai B’rith) adini duymamistir, ancak duyanlar, örgütün ne denli güçlü ve “belali” oldugunu bilirler. Bu nedenle de ellerinden geldigince ADL’ye “bulasmamaya” özen gösterirler. Çünkü örgüt uzun yillardir bir tür düsünce polisi olarak çalismakta, Israil aleyhine konusan Amerikalilari çesitli baski ve yildirma yöntemleriyle susturmaktadir.
ADL, sözde yahudileri asagilanmaktan kurtarmak, yani yahudi düsmanligi ile savasmak için kuruldu. Ama örgüt, Israil ya da Amerikali yahudiler hakkinda söylenen en ufak bir sözü bile “yahudi düsmanligi” olarak algiliyor ya da gösteriyordu. Geçmis yillarda yüzlerce Amerikali ADL tarafindan; antisemit, irkçi, neo-Nazi ve de psikopat olmakla suçlanmis ve yahudi kontrollü medya tarafindan da damgalanmistir.
Amerika’daki yahudi lobisinin etkisine karsi koymak için kuruldugunu ilan eden “Liberty Lobby” (Bagimsizlik Lobisi) adli kurulus, yayinladigi White Paper on the ADL adli kitapçikta, ADL’nin Israil Devleti ve Mossad’la olan iliskilerinden söz eder. Bu konuda ortaya çikan bilgiler, ADL’nin Mossad’in bir uzantisi oldugunu göstermektedir. Kitapçikta, bu noktadan hareketle bir önemli baglanti daha kurulur; ADL ve Jewish Defence League adli örgüt arasindaki iliski!…
Jewish Defence League (Yahudi Savunma Birligi), son derece radikal, hatta terörist bir örgüttür. Haham Meir Kahane tarafindan kurulan ve Israil’de de “Kach” adi altinda örgütlenen JDL, basta Araplar olmak üzere tüm “Israil düsmanlari”na hem Amerika’da hem de Israil’de pek çok kanli saldiri düzenlemistir. (Kahane’nin ölümünün ardindan bir de “Kahane Chai” adli ikinci bir fraksiyon dogdu). Örgütün slogani “en iyi Arap, ölü Arap’tir” seklinde özetlenir. 1994 yilinda El-Halil kentindeki Ibrahim Camii’nde namaz kilan müslümanlari topluca tarayan Baruch Goldstein de bir Kahane müridiydi. Bazilari, fasist yöntem ve ideolojisi nedeniyle JDL’yi ve onun türevi olan diger bazi yahudi örgütlerini, “judeo-Nazi” olarak tanimlamaktadir.
Bu noktada önem kazanan soru, JDL’nin bu terörist faaliyetlerinin Israil devleti ile bir ilgisi olup olmadigidir. JDL’nin terörist faaliyetleri, yillar boyu hem Israil otoriteleri, hem de yahudi lobisinin önde gelenleri tarafindan kinanmakta ve bu terörist örgütün Israil ve lobiye ragmen eylem yaptigi vurgulanmaktaydi. Oysa bu açiklamalar, yalnizca göz boyamak içindi; JDL Israil yönetiminden ve Mossad’dan aldigi emirleri uyguluyordu. Bu gerçek, Amerikali yahudi gazeteci Robert I. Friedman’in Kahane’yi konu edinen The False Prophet adli kitapta delillendirildi. Kahane ve örgütünü yillarca incelemis olan Friedman, JDL’nin ilk kuruldugu günden bu yana üçlü bir komite tarafindan yönetildigini ortaya çikardi. Bu üçlü komite, örgütün görünüsteki lideri olan Kahane’ye direktif vermekteydiler. Üçlü komitedeki isimler ise oldukça ilginçti: Örgüt kuruldugunda Mossad operasyon sefi olan ve sonradan Basbakanliga kadar yükselen Yitzhak Samir, sag kanat Israil politikacisi ve Gush Emunim’in önemli ismi Geula Cohen ve ADL’nin üst düzey yöneticilerinden Bernard Deutch!…52
Bu üçlü komitenin JDL’yi yönlendirmelerinin bir örnegi, 1969 yilinda Israil’den örgüte yollanan hedef degisikligi emriydi. O tarihe kadar Amerika’daki zenci örgütlerine karsi eylem düzenleyen Kahane, Ocak ayinda Tel-Aviv’den gizlice gelen bir kurye ile görüsmüstü. Kurye, Kahane’ye artik bir numarali hedef olarak Sovyetler Birligi temsilciliklerini belirlemeleri gerektigini söylemisti. Sebep, Sovyet yönetiminin ülkedeki yahudilerin Israil’e göç etmesine izin vermemesiydi. Kahane’ye bu mesaji gönderenler, Friedman’in deyimiyle “Israilli ve Amerikali yahudi is adamlari, emekli Israil subaylari ve üst düzey Mossad görevlilerinden olusan bir grup”tu. Kurye, JDL militanlarina Mossad tarafindan Israil’de askeri egitim verilecegini de haber vermisti. Sözkonusu egitimin idaresini üstlenen kisi ise o zaman Mossad subayi olan Yitzhak Samir’di.53
Tüm bunlar, bize, JDL’nin gerçekte Mossad tarafindan perde arkasindan yönetildigini göstermektedir. Diger bir Mossad uzantisi olan ADL ise dogal olarak JDL’yle gizli bir isbirligi içindedir. ADL yöneticisi Bernard Deutch’un JDL’yi koordine eden üçlü komitede yer aliyor olusu, bunun bir diger göstergesidir. Eski Mossad ajani Victor Ostrovsky de, Mossad’in; Kahane takipçileri, ADL ve hatta AIPAC ve UJA (United Jewish Appeal) ile “direk baglantilar” içinde oldugunu yazar.54
ADL ve JDL arasindaki isbirligi ise hedef gösterme ve vurma yönünde bir isbölümü niteligindedir. White Paper on the ADL’de, ADL’nin Amerikan toplumu içinde “yahudi aleyhtari” olduguna karar verdigi kisi ve kurumlari tespit edip “kara liste”ye aldigini, bu listedeki isimlerinde JDL militanlarinin saldirilarina hedef olduguna dikkat çekiliyor. JDL’nin fiili saldirilari ile karsi karsiya kalanlar arasinda, en basta Müslüman ve Arap kuruluslari ya da “Yahudi Soykirimi”ni yalanlayan Institute for Historical Review gibi (bkz. 5. bölüm) akademik merkezler yer almaktadir. Bu hedefler, ADL tarafindan belirlenmekte, JDL tarafindan vurulmaktadir. Bir baska deyisle, Jewish Defence League, bir anlamda ADL’nin “cephe” fraksiyonu, bir tür “ADL- C”dir.
ADL’nin hedef göstermek için seçtigi Amerikalilar ise oldukça ilginç bir yöntemle tespit edilir: Örgüt, “Israil düsmanlari”na karsi daha etkin mücadele etmek için, yasadisi bir “fisleme” yöntemi uygulamis ve bunun için de FBI ve CIA’dan bazi görevlileri rüsvetle satin almistir. Bu konu, 1993 baharinda patlak veren bir skandalla ortaya çikti. 8 Nisan’da California eyaleti polisleri, ADL’nin Los Angeles ve San Francisco subelerine baskin düzenlemis ve tüm evraklara el koymustu. Ayni gün savcilik 800 sayfalik bir sorusturma raporunu basina dagitti. Ancak hiçbir etkili medya kurulusu konu hakkinda haber yapmadi. Oysa sorusturma sonucunda ortaya çikan bilgiler çok ilginçti: ADL, yaklasik 100 politik organizasyon ve 10 bin Amerikan yurttasi hakkindaki son derece özel bilgileri, kanunlari ihlal ederek, hem de FBI ve CIA’nin cesaret edemedigi yöntemleri kullanarak dosyalamisti. Bunun için de FBI’da görevli olan pek çok istihbaratçiya rüsvet vermisti. Bu FBI mensuplari, zaman zaman ADL tarafindan Israil’e düzenlenen bedava turlara da katiliyorlardi.
Aslinda ADL’nin FBI’yla ilgisi, 1960′li yillardan beri sürüyordu. II. Dünya Savasi’nin ardindan ADL yöneticileri ile FBI sefi Edgar J. Hoover arasindaki çok yakin bir iliski kurulmustu. 1960′li yillarda ise ADL, siyah lider Martin Luther King hakkinda elde ettigi bilgileri Hoover’a ileterek FBI için ajanlik yapti.55 (O siralar “insan haklari savunucusu” gözüken ADL, Martin Luther’le çok içli-disliydi). Edgar Hoover’in yüksek dereceli bir mason, hatta “Tapinakçi” ve de homoseksüel olduguna ise bir önceki bölümde deginmistik.
ADL’nin bir baska kirli yöntemi daha vardir: Yapay antisemitizm üretmek… Bu örgütün Amerika’da antisemitizmle savasmak iddiasiyla kuruldugunu belirtmistik. Yaptigi düsünce kontrolünün, Israil’i elestirenler üzerinde kurdugu baskinin tek dayanagi, “antisemitizm tehdidi” iddiasidir. Dolayisiyla ADL, antisemitizmin varligina muhtaçtir. Bu yüzden de, antisemitizm olmadigi yerde, onu üretme yoluna gitmektedir. (Bu geleneksel yöntemin Israil devleti tarafindan da yogun olarak kullanildigini bir sonraki bölümde görecegiz.) ADL’nin ürettigi yapay antisemitizmin ilginç bir örnegi, ADL üyesi Arnold Forster’in yillar önce bir sinangogun duvarlarina gamali haçlar çizerken yakalanmasiydi. Benzer taktikler ADL’nin “cephe” örgütü JDL tarafindan da kullanilmaktadir: Associated Press’te yer alan bir habere göre, JDL’nin Bati Yakasi liderlerinden Irving Rubin, kuzey Hollywood’da Beth Sar Shalom adli yahudi dini merkezinin bombalanmasi olayinda rol oynadigina dair ipuçlari üzerine tutuklanmis, delil yetersizliginden serbest birakilmistir. ADL’nin yapay antisemitizm üretmek için kullandigi kanallardan birisi de, az önce degindigimiz gibi bir B’nai B’rith-masonluk ürünü olan Ku Klux Klan’dir. The Ugly Truth about the ADL’de, ADL’nin Ku Klux Klan gösterileri düzenlettigi ve buralarda özellikle yahudi aleyhtari sloganlar attirdigina dair bilgiler yer almaktadir. Bir JDL lideri olan Mordechai Levy, Philadelphia’da Ku Klux Klan ve Amerikan Nazi Partisi’nin ortak bir miting düzenlemesini organize etmistir!…56
ADL; Sekülerizmin Amerika’daki Bekçisi
Tüm bunlarin yanisira, ADL’nin belki de en büyük icraati, Amerika’da sekülerizmi güçlendirmek ve genisletmek oldu. Bu yolda ADL’nin en büyük destekçisi ise her zaman oldugu gibi masonlardi.
The Ugly Truth about the ADL’de, ADL’nin, Iskoç Riti masonlugu ile birlikte, “Amerika’yi paganlastirma” yönünde uzun bir mücadele verdigi anlatiliyor (pagan: putperest). Buna göre, bu ikili, Amerika’da Hiristiyanligi toplum hayatinin tümünden çikarmak ve din-aleyhtari bir laiklik yerlestirmek hedefindedir. Bu yönde simdiye dek atilmis olan adimlar, hep bu ikilinin çabalarinin sonucudur. Masonluk ve ADL isbirligi, Amerika’yi Hiristiyanliktan koparmak ve yerine “seküler hümanizm”, yeni dinler ya da “Yeni Çag” (New Age) gibi ögretiler yerlestirmek amacina yöneliktir.
ADL’nin masonlarla olan isbirligi, en çok Yüksek Mahkeme kararlarinda ortaya çikmistir. Amerikan hukuk sisteminin en üstünde yer alan Yüksek Mahkeme (Supreme Court), bizdeki Anayasa Mahkemesi’nin islevini görür; çikarilan kanunlarin Anayasa’ya uygun olup olmadigina karar verir. Mahkemenin en önemli özelliklerinden biri ise üyelerinin çok büyük bölümünün mason olusudur. Loca görünümündeki bu “anayasa mahkemesi”nin en büyük misyonlarindan biri ise laikligin güç ve etkisini genisletmektir. Mahkemenin tarihi, dinin toplum hayatindan tamamen çikarilmasina yönelik kararlarla doludur. Yüksek Mahkeme’nin bu konuda aldigi kararlar arasinda; devlet okullarinda her sabah yapilmasi önerilen duayla ilgili kanunun iptali, dini sembollerin kamu alanlarinda kullanilmasinin yasaklanmasi, dini bayramlarin kutlanmasinin yasaklanmasi, devlet okullarinda siniflarda Kutsal Kitap bulundurulmasinin yasaklanmasi, normal mahkemelerin dua ile açilmasinin yasaklanmasi gibi örnekler yer alir. Mahkeme’nin bu konudaki bakis açisi, Iskoç Ritine bagli 33. dereceden mason olan Hugo Black’in 10 Subat 1947 yilindaki bir açiklamasinda özetlenmistir. Black söyle demistir: “Anayasada bir dinin devlet eliyle tesis edilmesini yasaklayan madde, gerçekte din ile devlet arasinda kalin bir duvar örülmesini gerektirmektedir.”
Yüksek Mahkeme’nin bu sekülerizm misyonunun en büyük destekçisi ise yillardir ADL’dir. Iki ADL üyesi, Jill Donnie Snyder ve Eric K. Goodman’in kaleme aldiklari Friend of the Court, 1947-1982 adli kitapçikta da açikça belirtildigi gibi ADL “din ve devlet arasindaki kalin duvar”in basta gelen savunucusudur ve Mahkeme’nin dini toplum hayatindan çikarmaya yönelik uygulamalarinin hepsini büyük bir heyecanla desteklemektedir. Hatta kitapçikta yazildigina göre, ADL sözkonusu “duvarin daha da kalinlasmasindan” yanadir. Okullardaki din derslerinin kaldirilmasi ve benzeri uygulamalarin basta gelen savunucusu olan örgüt, çok defalar “ispiyonculuk” görevini de üstlenmis ve laiklige aykiri buldugu yerel bazi uygulamalari Yüksek Mahkeme’ye sikayet etmistir. ADL, Hiristiyanligi toplum yasamindan çikarmak için bu denli ugrasirken, bir yandan yeni türeyen bir takim sapkin dini akimlara da var gücüyle destek olmaktadir. Dindarlarin, bu örgütü “Amerika’yi paganlastirmak”la suçlamalarinin nedeni budur.57 Masonluk ve basta ADL olmak üzere yahudi lobisi, Amerika’nin “zinde güçleri” konumundadirlar…
Yahudi önde gelenleri ve masonluk arasindaki Ittifak’in Amerika’yi daha da sekülerlestirmek istemelerindeki amaç açiktir. Amerika’nin bir “hiristiyan” topragi olmasini degil, adi konmamis da olsa bir “yahudi topragi” olmasini hedeflemektedirler. Aslinda, sekülerizmin, ya da daha yerinde bir ifadeyle Yeni Seküler Düzen’in (Novus Ordo Seclorum) üretilmesindeki gerçek amacin bu oldugunu söyleyebiliriz. 2. bölümde Ittifak’in hiristiyan dini otoritesine karsi giristigi uzun savasi ve bu savasin bir parçasi olarak ürettigi sekülerizmi incelemistik. Amerika’da ya da baska bir yerde yapilan “daha da sekülerlesme” hareketleri, bu büyük planin, tüm dünyayi kapsayan bir yahudi egemenligini öngören Mesih Plani’nin birer parçasidir. Yahudi egemenligi, bu egemenlige temel prensipleri nedeniyle karsi çikacak olan diger dinleri tasviye etmeye çalismaktadir.
Ancak burada ilginç bir istisnanin varligindan söz etmek gerekiyor: Yahudi egemenligi, genel olarak diger dinlerin zayiflatilmasini gerektirirken, bazi Hiristiyan mezhepleri bu kuralin disinda kalmaktadir. Çünkü bu Hiristiyan, daha dogrusu Protestan mezhepleri, Yahudilik’ten etkilenmis, yahudi dini kaynaklarini benimsemis ve yahudi dünya egemenligi hedefini de onaylamis durumdadirlar. Kitabin önceki bölümlerinde, en basta Püritenlik ve onun türevleri olan bazi Hiristiyan mezheplerinin yahudilere olan ilginç bagliligina ve Mesih Plani’na verdikleri destege deginmis, bu mezheplere bagli kisilerin “Hiristiyan Siyonistler” sifatini kazandiklarini görmüstük.
Iste yahudi egemenligine engel çikarmayan, aksine onu destekleyenler, sözkonusu “Hiristiyan Siyonistler”dir. Ve bu “judaizer” mezheplere bagli olanlar, geçmiste Mesih Plani’ni destekledikleri gibi bugün de desteklemektedirler. Amerika’nin üzerindeki yahudi egemenliginin önemli bir boyutu da budur.
Dolayisiyla simdi, modern Hiristiyan Siyonistleri ya da bir baska deyisle çagdas Püritenleri incelemek gerekmektedir.
Amerika’nin Çagdas Püritenleri
Siyasi Siyonizm’in ilk büyük önderi olan Theodor Herzl, ilk siyonist Kongre’yi 1897 yilinda Isviçre’nin Basel kentinde toplamisti. Bu ilk kongrenin ardindan hizla gelisen Siyonist hareket, 3. bölümde inceledigimiz gibi önündeki engelleri bertaraf ederek hedefine, yani Yahudi Devleti’ne yürüdü.
1985 Agustosunda yine Basel’de, yine ilk kongrenin yapildigi salonda bir Siyonist Kongre daha yapildi. Oldukça genis kapsamli olan kongreye 27 ayri ülkeden 589 delege katildi. Ancak bu kongrenin, Theodor Herzl’in düzenledigi ilk Siyonist Kongre’den önemli bir farki vardi. Ilk Siyonist Kongre’ye katilanlarin tümü yahudiydi; oysa ikincisinde çok az yahudi vardi. Çünkü Kongre’nin adi “I. Hiristiyan Siyonist Kongresi”ydi, Kudüs Uluslararasi Hiristiyan Elçiligi tarafindan düzenlenmisti ve katilimcilarin da büyük bölümü hiristiyandi… Üç gün süren kongrenin sonucunda bazi tavsiye kararlari alindi. Bunlar arasinda, tüm dünya yahudilerinin Israil’e göç etmeye çagrilmasi ve Israil’in 1967′de isgal etmis oldugu Bati Seria’yi resmen ilhak etmesi talebi yer aliyordu. Kisacasi, Hiristiyan Siyonistler, Siyonizm’in daha da ileri gitmesini, isgal ettikleri topraklari daha fazla “yahudilestirmesini” talep ediyorlardi. Bir ara dinleyici siralarinda oturan ilimli bir Israilli, ayaga kalkarak son cümledeki ifadenin biraz yumusatilmasinda yarar olabilecegini, çünkü Israil halkinin da yaklasik üçte ikisinin Bati Seria’nin ilhakina karsi oldugunu söyledi. Bunun üzerine öfkelenen Uluslararasi Hiristiyan Elçiligi temsilcisi Van der Hoeven, söyle bagirdi: “Israillilerin ne düsündügü umurumuzda degil; biz Tanri’nin ne söyledigine bakariz. Ve Tanri, o topraklarin yahudilerin mali oldugunu söylüyor.”
Kisacasi kraldan daha çok kralci kesilen “Hiristiyan Siyonistler”, Israillilerden daha da radikal birer Siyonist durumundaydilar. Bu kuskusuz oldukça garip bir durumdu ve ortaya pek çok soru isareti atiyordu.
Prophecy and Politics: Militant Evangelists on the Road to Nuclear War adli kitabinda Basel’deki sözkonusu Siyonist kongreyi üstte verdigimiz detaylariyla anlatan Amerikali bayan gazeteci Grace Halsell, bu soru isaretlerine önemli cevaplar bulmaktadir. Amerika’daki köktenci Protestan cemaatlerinin (Evanjelikler) dini kaynaklarda, özellikle de Eski Ahit’te (Muharref Tevrat) yer alan kehanetleri siyasi olaylari tanimlamak için nasil kullandiklarini arastiran yazar, kitabinin büyük kisminda Amerika’daki Evanjelikler ile Israil ve Israil lobisi arasindaki ittifaki inceler.58
Evanjelizm, sözlük anlami yönünden, Kutsal Kitap’a yönelmek, dönmek anlamini tasir. Terim ilk kez Protestan Reformu sirasinda Luther ve onun baglilari için kullanilmistir. Ancak bugün için evanjelizm, Amerika’daki hiristiyan toplumunun tutucu kanadini ifade etmektedir. 20. yüzyil basinda ABD’de Protestanlar arasinda liberaller ve tutucular ayrimi basgöstermis, tutucular kendilerine önce “fundamentalist” (köktenci) adini vermis, sonralari da Evanjelikler olarak tanimlanmaya baslamislardir. Bu nedenle, Amerika’daki Evanjeliklerin, pek çok yönden, ülkenin kurucusu olan tutucu Protestan mezhebi Püritenlerin bir devami olduklari söylenebilir.
Püritenlerin yahudilere ve Siyonizm’e olan ilginç bagliliklari ise çagdas Evanjelikler için ayni derecede geçerlidir. Bugün Amerika’da 40 milyonun üzerinde Evanjelik Protestan vardir ve bunlar, Eski Ahit’in; yahudilerin Tanri’nin Seçilmis Halki oldugu, Kutsal Topraklar’in yahudilerin mali oldugu, yahudilerin Mesih’in gelisi ile birlikte bir dünya egemenligine ulasacaklari gibi hüküm ve kehanetlerini tamamen kabul ederler. Bu nedenle de, bu konuda kendilerine düsen en büyük misyonun, yahudilerin egemenligine destek olmak oldugunu düsünürler. Bu destegin en pratik yöntemi, Amerika’nin Israil’e yaptigi dis yardimi desteklemektir.
Grace Halsell, Prophecy and Politics’te, Amerika’daki Evanjelik cemaatlerin, günümüz politik olaylarini Eski Ahit’e göre yorumlamalarin ve bu noktadan hareketle Israil’e destek olmalarini konu edinir. Hal Lindsey, Jerry Falwell, Jimmy Swaggart, Pat Robertson gibi Evanjelik liderlerinin, savunduklari ve cemaatlerine verdikleri bakis açisini söyle özetler:
Lindsey, Falwell, Swaggart ve Robertson’in ve 40 milyonu askin Evanjelik fundamentalistin savunduklari inanç sistemi, Kutsal Kitap’ta anlatilan Siyon topragi ve çagdas Israil devleti üzerinde odaklanmaktadir. Ve bunlar, Eski Ahit’teki tarihsel Siyon topragi ile çagdas Israil Devleti’ni ayni sey saymaktadirlar.59
Halsell, Evanjelik cemaatlerin Kutsal Topraklar’a düzenledigi turlara katilmis, onlarla uzun röportajlar yapmis ve sahip olduklari inanç sistemini ayrintili bir biçimde analiz etmistir. Kitap boyunca vurgulanan önemli nokta sudur: Hiristiyan Evanjelikler; kendilerini “Tanri’nin Seçilmis Halki” olarak gören, diger tüm irklardan üstün olduklarini, onlari yönetme hakkina sahip bulunduklarini ve Mesih’in gelisiyle birlikte bunu gerçege dönüstürüp bir dünya egemenligi elde edeceklerine inanan yahudilerle tümüyle ayni inanca sahiptirler. Yahudilerin üstün olduklarini kabul etmekte, kendilerini ise onlara destek olmakla yükümlü kisiler olarak görmektedirler. Halsell, Evanjelik cemaatlerinin önde gelen isimlerinden biri olan John Walvoord’un bu konuda kendisine söylediklerini aktariyor:
Walvoord, bana tüm Evanjeliklerin inandigi seyi söyle açikladi; Tanri, tüm insanlara ayni sekilde bakmamaktadir. Insanlari iki kategoriye ayirir; yahudiler ve yahudi-olmayanlar. Tanri’nin bir dünyevi bir de uhrevi olan iki plani vardir. Dünyevi olan yahudiler içindir. Uhrevi olan ise yeniden-dogmus (Evanjelik) Protestanlar içindir. Öteki insanlar, örnegin budistler, müslümanlar ya da Evanjelik olmayan insanlar, Tanri için önem tasimazlar.60
Bu ilginç inanca göre, yahudiler Tanri’nin Seçilmis Halki’dir ve onlar için dünya egemenligini öngören ilahi bir plan hazirlanmistir. Evanjelikler ise bu plana destek olacaklar ve kendileri için gerçek kurtulus ahirette gerçeklesecektir. Yahudiler için kurulmus olan plan-ki Evanjeliklerin “ilahi” sandiklari bu plan, kitabin basindan beri inceledigimiz, Kabalacilar tarafindan hazirlanmis olan Mesih Plani’ndan baska bir sey degildir-Mesih’in gelisiyle amacina ulasacaktir. Mesih geldiginde yahudiler ve onlara destek olan Evanjelikler bir yanda, “yahudilerin düsmanlari” (ki bu en basta müslümanlari içermektedir) öteki yanda yer alacak, iki taraf arasinda büyük bir savas, Armagedon, yasanacak ve yahudiler bunu kazanarak bir dünya egemenligi elde edecektir.
Grace Halsell, kitabinda Evanjeliklerin sahip oldugu bu garip inancin çarpici bir örnegini, Georgia’li bir finans yöneticisi olan “Brad”le yaptigi uzun görüsme ile aktarir (Brad’in soyadi istegi üzerine verilmemis). Halsell, Brad’den aldigi cevaplarin, Amerika’daki 40 milyonu askin evanjeligin sahip oldugu inanci en iyi sekilde özetledigini söylüyor. Halsell, bu “prototip” Evanjelikle olan diyalogunu söyle aktariyor:
… Bir gün Israil’deki kutsal bölgelere düzenlenen tur sirasinda Brad ile olan sohbetimiz, onun iç geçirerek ‘keske yahudi dogmus olsaydim!’ demesi ile kesildi… Bunun üzerine, ona Tanri’nin yahudilere diger insanlardan daha farkli bakip bakmadigina yönelik bir soru sordum. ‘Elbette’ dedi, Tanri’nin evreni yarattigini ve sonra özel kutsayisini yalnizca yahudilere verdigini söyledi. Bu nedenle, ona göre, yahudiler diger insanlardan farkli ve onlardan üstündüler. Brad daha sonra tüm Kutsal Topraklar’in da Tanri tarafindan yahudilere verildigini söyledi ve bununla ilgili Eski Ahit ayetlerini gösterdi. Tekvin bölümünün 15. babindaki 18. ayeti de okuyarak ‘Misir nehrinden Firat’a uzanan tüm topraklarin yahudilere ait oldugunu anlatti… Daha sonra Brad’e, Eski Ahit’teki antik Israilogullari ile bugünkü Israil Devleti’nin ayni sey olup olmadigini sordum. Su cevabi verdi: ‘Elbette, 3.000 ya da daha da fazla bir süre önce kurulan Ibrani milleti ile 1948′de kurulmus olan Yahudi Devleti tamamen ayni seydir. Kutsal Kitap, Israil’in yeniden kurulacagini haber verir ve 1948′de gerçekten de kurulmustur. Bu, Kutsal Kitap’a olan inancimizi güçlendirir.’ … Brad, insanligin yahudiler ve yahudi-olmayanlar olarak iki ayri irka bölündügü ve Tanri’nin da her zaman yahudilerin tarafinda oldugu konusunda son derece israrliydi ve yolculuk boyunca beni buna ikna etmeye çalisti… Bir defasinda aynen sunlari söyledi: “Yahudi-olmayan, pagan (putperest) anlamina gelir; dünyada yalnizca paganlar ve yahudiler vardir. Ve ben de pagan olmak istemiyorum’… Bunun üzerine ona neden kendisinin ve diger Evanjeliklerin topluca Yahudiligi seçmediklerini sordum, hiristiyan yerine yahudi olsalar daha rahat etmezler miydi?… Bana ‘hayir’ cevabini verdi, ‘hiristiyanlar olarak bizim görevimiz, yahudilere destek olmak, onlara her hareketlerinde yardim etmek, onlara her hareketlerinde destek olmak’. Bu nedenle Brad, Israil’in her türlü politikasini desteklemeye kararliydi. Örnegin Israil’in Lübnan’i isgalinin tamamen hakli bir operasyon oldugu düsüncesindeydi. ‘Aldiklari Arap topraklari, onlara Tanri tarafindan verilmis topraklardir’ diyor ve ekliyordu, ‘daha fazlasini da almalilar’. Ona ‘Israil’in Lübnan isgali Kutsal Kitap’ta yer aliyor mu?’ diye sordugumda da söyle dedi: ‘Evet, bu kehanetin bir parçasiydi’.61
Grace Halsell’in aktardigi bu Evanjelik teolojisi, Martin Luther ile baslayan büyük dönüsümün, Mesih Plani’ndaki misyonunu yeterince yerine getirdigini gösteriyor. Kitabin ilk iki bölümünde, Protestanligin, yahudiler ve onlarla Ittifak içindeki Tapinakçi/masonlar tarafindan bilinçli olarak üretildigini, Luther’in baslattigi Eski Ahit’e dönüs hareketinin gerçekte Mesih Plani’nin bir parçasi oldugunu incelemistik. Püritenlikle birlikte zirveye Eski Ahit’e dönüs hareketi, yahudi önde gelenlerine gönülden destek olan, Mesih Plani’nin gerçeklesmesi için gönüllü yardimcilik yapan bir grup hiristiyan olusturmustu. Günümüzdeki Evanjelikler, Mesih Plani tarihinin dönüm noktasi olan Protestanligin gerçekten de Plan’a büyük katkida bulundugunu göstermektedir.
Durum o denli ilginçtir ki, Evanjelikler, Kabalacilarin Mesih’i getirmek için gerçeklestirmeye çalistiklari kehanetlere tamamen baglanmislardir. Kitabin önceki bölümlerinde, Kabalacilarin Mesih’in gelisi için kutsal kaynaklarda yer alan kehanetleri yerine getirmeye karar verdiklerini ve böylece 500 yillik Mesih Plani’ni uygulamaya koyduklarini inceledik. Bu yüzyil, bu kehanetlerin en sonuncularinin gerçeklesmesine sahne oldu. Israil devletinin kurulmasi, Kabalacilar tarafindan “Mesih’in ayak sesleri” olarak yorumlanmisti. Kudüs’ün ele geçirilmesi bir baska kehanetin yerine getirilmesiydi. Gerçeklestirilmesi gereken son kehanet ise SüleymanTapinagi’nin yeniden insasiydi (bkz. “Giris”).
Evanjelikler de tüm bu kehanetleri ayni Kabalacilarin ve diger yahudilerin yorumladigi gibi yorumlamakta, ayni yahudiler gibi kehanetlerin gerçeklesmesi ile birlikte Mesih’in gelecegine inanmakta ve bu kehanetleri gerçeklestirmeleri için yahudilere her türlü destegi vermeleri gerektigini düsünmektedirler. Grace Halsell, “Brad”in Mesih’in gelmesi için gereken kehanetlerle ilgili sözlerini söyle aktariyor:
Kendisine Mesih’in gelisinden önce neler olmasi gerektigi soruldugunda Brad söyle cevap verdi: ‘Birinci sart, yahudilerin Filistin topragina dönmeleri, ikinci sart ise burada bir yahudi devleti kurulmasidir… Israil Devleti’nin kurulmasi ve yahudilerin kendilerine Tanri tarafindan verilmis olan topraklara geri dönmesi, bizler için Mesih’in gelisinin çok yakin oldugunu ve Tanri’nin kutsal planinin islemekte oldugunun açik bir alametiydi. Benim açimdan, Israil Devleti’nin kurulmasi, modern tarihin en önemli gelismesidir, son zamanin (“ahir zaman”) basladiginin açik bir göstergesidir çünkü. Tanri bize 1967′de bir isaret daha verdi. Bu isaret, Tanri’nin Yahudilere Araplar karsisinda zafer vermesi ve Yahuda ve Samiriye (Bati Seria) ile Kudüs’ün eski sehir kismini yahudilerin egemenligine sokmasiydi. 2000 yildir ilk kez Kudüs yahudiler tarafindan kontrol ediliyordu. Bir kez daha Kutsal Kitab’in kehanetlerinin dogruluguna inandim.62
Evanjelikler Mesih Plani’na Kabalacilar ve öteki yahudiler kadar bagli olduklarina göre, Plan’i gerçeklestirmek için de onlar kadar çaba göstermektedirler. Ancak Evanjeliklerin Plan’daki rolü, dogrudan uygulama yönünde degildir, daha çok “lojistik” destek vermektedirler. Brad’in, “hiristiyanlar olarak bizim görevimiz, yahudilere destek olmak, onlara her hareketlerinde yardim etmek, onlara her hareketlerinde destek olmak” derken söyledigi gibi Evanjeliklerin misyonu yahudilere destek olmaktir. Nitekim uzunca bir süredir bu misyonu basari ile yerine getirmektedirler.
Israil Lobisi ve Evanjeliklerin Politik Ittifaki
Noam Chomsky, Türkçe’ye Kader Üçgeni adiyla çevrilen önemli kitabinda, Amerika’daki yahudi lobisinin gücünün önemli bir özelligine dikkat çeker: Amerika’daki Israil yanlilari, yalnizca Amerikali yahudilerden olusmamaktadir. Aksine, Israil’i israrli bir sekilde destekleyen büyük bir yahudi-olmayan çogunluk vardir. Chomsky, söyle diyor:
Öncelikle, Seth Tillman’in ‘Israil lobisi’ dedigi olgunun Amerikali yahudi toplumu ile sinirli olmadigi belirtilmeli. Bu olgu, liberal zihniyetin büyük bir bölümünü, sendika liderlerini, dinsel fundamentalistleri, içeride devlet öncülügündeki yüksek teknolojili üretim (yani askeri üretim) ile disarida askeri bakimdan tehditkar ve maceraci, bunun yaninda-bu kategorileri yatay kesen-atesli ve savasmaya hazir her renk sirmadan apoletleriyle güçlü devlet aygitindan yana ‘tutucular’i kapsamaktadir.63
Chomsky, Israil yanlisi Amerikalilari bu dört kategoride topladiktan sonra, Evanjeliklerin Israil’e destek olmasinin ardindaki mantiga da deginir. Ona göre Evanjeliklerin bu tutumunun iki nedeni vardir. Birincisi, az önce degindigimiz teolojik nedenlerdir (Eski Ahit kehanetleri, yahudilerin “Seçilmis Halk” oldugu safsatasi vs.). Ikincisi ise iki tarafin da özellikle son dönemlerde ortak bir düsmana sahip olmalaridir. Ortak düsman, Islam’dir. Chomsky söyle diyor:
Evanjeliklerle Siyonistlerin iki temel noktada yakinligi sözkonusuydu (birincisi Evanjeliklerin dini inançlari)… Ikincisi ve dolayli olani ise Evanjeliklerin Islam’la ilgili yorumlariydi: Arap halkin esaretinden, dünyadaki antisemitizmin büyük bölümünden ve Israil karsiti hissiyattan, Tanri’nin adini kirleten Islam sorumluydu.64
Amerika’daki Evanjelik Protestanlarin yahudi lobisi ile kurmus olduklari ittifak, Israil lobisini konu edinen hemen her kaynakta vurgulanir. Evanjelik liderler, Israil’e yapilan Amerikan yardiminin artarak sürmesinde önemli bir pay sahibidirler. Yardimin yanisira, Israil’in bir tabu haline getirilmesi, Israil’i elestirmenin imkansiz hale sokulmasinda da Evanjelik propagandanin büyük bir rolü vardir. Evanjeliklerin en önemli liderlerinden biri ve Amerika’daki dini tutuculugun sembolü olan Moral Majority (Ahlaki Çogunluk) adli kurumun yöneticisi olan Jerry Falwell, Püriten teolojisindeki “judaizer” gelenegi politikaya aktararak söyle demektedir: “Sanmiyorum ki Amerika Israil’e sirtini dönsün ve sonra da ayakta kalmaya devam edebilsin. Diger milletler Israil milletine nasil davraniyorsa, Tanri da onlara öyle davranir.” 65
Falwell’in söylediklerinin anlami açiktir; Amerika eger Tanri’nin destegini yaninda bulmak istiyorsa, Israil’e destek olmak zorundadir. Amerika’nin “bekasini” Israil’e verdigi destege endeksleyen bu düsünce, oldukça etkilidir ve 40 milyonu askin evanjeligin yaninda diger Amerikali Protestanlari bile kimi zaman etkileyebilmektedir. Bir baska Evanjelik lider Mike Evans, “Israil, Amerika’nin Yasamini Sürdürebilmesinin Anahtari” (Israel, America’s Key to Survival) adli televizyon programlari hazirlamis ve malum evanjelik edebiyatini milyonlara aktarmistir. Benzeri televizyon programlari, radyo yayinlari, Evanjeliklerin çikardigi çok sayida dergi ve gazete, sözkonusu telkini Amerikan toplumuna enjekte etmektedir. Evanjelikler, Kongre, Beyaz Saray ve resmi kademelerde de etkindirler ve tamamen Israil yanlisi bir faaliyet göstermektedirler. Evanjelik Kongre üyeleri ile AIPAC üyesi yahudi Kongre üyeleri arasinda Israil’e sadakat konusunda hiçbir fark yoktur. Ve Evanjeliklerin de amaci, ayni AIPAC ve diger yahudi örgütleri gibi Israil-yanlisi olmayan insanlarin seçilmesini engellemektir. Jerry Falwell, Israil’de yaptigi bir konusmada, “Israil yanlisi olmayan hiçbir adayin Amerikan Kongresi’ne seçilemeyecegi günler çok yakindir” demistir.
Evanjelikler, Israil’in isgal politikasini da simdiye dek israrla desteklemislerdir. Bazilari daha da ileri giderek, Israil’den, daha fazla toprak isgal ederek tüm Vaadedilmis Topraklar’i egemenlik altina almasini istemisler, örnegin Jerry Falwell, 6 Subat 1983′te yaptigi bir konusmada Israil’in Nil ve Firat nehirleri arasinda kalan tüm topraklari isgal etmesini “rica” etmistir. Falwell’in konusmasinda, Israil’in kismen isgal etmesini istedigi ülkeler arasinda, Irak, Suriye, Türkiye, Suudi Arabistan Misir, Sudan vardir; Ürdün, Lübnan ve Kuveyt’in ise tamamen isgal edilmesi sözkonusudur. Falwell, bu ilginç isgal kehanetinin ardindan da söyle demistir: “Tanri, kendisi için degerli olani (yani Israil’i) destekledigimiz için, Amerika’yi kutsamistir.” 66
Tüm bu ilginç demeçlerin sahibi olan, “kraldan çok kralci” olan Moral Majority lideri Falwell, Israil liderleri ile çok yakin iliskilere sahiptir. Geçmiste özellikle Likud liderleri Menahem Begin ve Yitzhak Samir ile çok yakin olan Falwell, Siyonizm’e yaptigi hizmetler adina Begin’den Vladimir Jabotinsky Madalyasi almistir (Jabotinsky: sag kanat Siyonizmin kurucusu, Likud Partisi’nin ideolojik öncüsü.) Falwell, dünyada bu madalyayi alan ilk “goyim”, yani yahudi-olmayandir. Bu arada, Falwell’in Israil’e bu denli ilginç bir destek vermesinin nedenleri arasinda, temsil ettigi dini akimin teolojisi yaninda, kisisel çikarlarinin da rol oynadigi söylenebilir. Çünkü Israilliler, Falwell’in-ve diger Evanjelik liderlerin-hizmetlerini karsiliksiz birakmamaktadirlar. Grace Halsell, bir makalesinde, eski Likud hükümetindeki Savunma Bakani Mose Arens’in, Falwell’e özel bir jet uçagi “hediye ettigini” yazar.67 Falwell’in performasinin nedenlerinden biri, aldigi bu ve benzeri “rüsvet”lerdir bir baska deyisle…
Evanjeliklerin ABD içindeki politik güçleri ve dolayisiyla da Israil’e destek olabilme yetenekleri giderek artmaktadir. 1980′li yillarda Jerry Falwell’in önderligindeki Moral Majority, Evanjeliklerin en güçlü siyasi organizasyonuydu. 80′lerin sonunda Moral Majority yönetimi bazi mali skandallara karisinca bu örgüt dagildi ve hemen ardindan Evanjelikler bu kez de Christian Coalition adli örgütü kurdular. Cumhuriyetçi Parti içinde önemli bir destege sahip olan ve ülke içinde büyük bir örgütlenme olusturan Christian Coalition, Amerika’nin en güçlü siyasi organizasyonlarindan biri haline gelmis durumda.68
Armagedon’a Dogru!…
Grace Halsell, Prophecy and Politics: Militant Evangelists on the Road to Nuclear War’da (Politika ve Kehanet: Militan Evanjelikler Nükleer Savas Yolunda), adinda da anlasildigi gibi Evanjeliklerin nükleer savas hesaplarini yogun olarak vurgular. Bu nükleer savas, Kitab-i Mukaddes’te Armagedon olarak adlandirilan savastir.
Evanjeliklerin teolojik Siyonizm inancinda Armagedon beklentisi önemli bir yer tutar. Eski Ahit’e göre, kiyametten bir süre önce, Mesih’in gelisiyle birlikte Mesih’e tabi olan yahudiler ve onlarin düsmani olan “goyim” arasinda büyük bir savas, bir Armagedon, yasanacak, yahudiler büyük kayiplara ragmen bu savasi kazanacak ve yeryüzünün egemenligini ele geçireceklerdir. Evanjelikler, Armagedon’un çok yakin oldugunu, bu büyük savasin içinde bulundugumuz insan nesli tarafindan görülecegine inanirlar. Onlara göre, bugünkü Israil ordusu, yakinda Armagedon’da “goyim” ile savasacak olan ordudur. Dolayisiyla Israil’in askeri gücünü artirmak için ellerinden geldigi kadar çalismalari gerektigine inanirlar. Özellikle de Israil’in nükleer gücüne önem verirler; çünkü Armagedon’un büyük ölçüde nükleer bir savas olacagi düsünülmektedir.
Soguk Savas’in bitimine kadar, Evanjelikler, Armagedon’un Rusya’nin önderligindeki bir Arap koalisyonu ile Israil arasinda geçecegini düsünüyorlardi. Nedeni basitti; Israil’in önceki savaslari-özellikle Alti Gün ve Yom Kippur savaslari-Sovyet destekli Arap devletleriyle olmustu. Ancak 1990′larin hemen basinda Soguk Savas bitti ve Rusya anti-Israil cephenin sponsorlugunu kesin olarak birakti. Araplar da, özellikle son FKÖ-Israil anlasmasi ile, bir bütün olarak Israil aleyhtari olmadiklarini gösterdiler. Bu nedenle Armagedon için biçilen yeni düsman, Israil’e karsi olusan ve liderligini Iran’in yaptigi Islami cephedir. Evanjelikler, Israil ile müslümanlar arasinda nükleer bir savas beklemekte ve Israil’in silahlanma politikasini, özellikle de nükleer programini bu hedefe uygun olarak desteklemektedirler.
Bu satirlari okuyan birisi, tüm bu Armagedon hikayesinin yalnizca bazi radikaller tarafindan kabul gören marjinal bir batil inanç oldugunu sanabilir. Oysa durum hiç de böyle degildir ve zaten sorun da budur. Armagedon’la ilgili olarak saydigimiz beklentiler, tüm Evanjelikler ve Evanjelik teolojisinden etkilenen diger bazi Protestanlar tarafindan benimsenmektedir. Bu nedenle de, Amerikan devlet aygiti içindeki pek çok üst düzey görevli, pek çok Kongre üyesi ya da hükümet yetkilisi, Armagedon inancina siki sikiya baglidir. Hatta, bu inanç, Amerikan sisteminin en tepesinde, Beyaz Saray’a bile ulasmistir; 1980-1988 arasinda Beyaz Saray’da oturan Ronald Reagan, “Armagedoncu”larin basinda gelmektedir.
Grace Halsell, kitabinin Reagan: Arming for a Real Armageddon (Reagan: Gerçek Bir Armagedon Için Silahlanma) baslikli bölümünü Baskan’in Armagedon teolojisine olan inancina ve bu inancin onun dis politika kararlari üzerindeki etkisine ayirir. Evanjelik bir ailede yetisen Reagan, Evanjelik teolojisinin temelinde yer alan Seçilmis Halk, Mesih, Vaadedilmis Toprak gibi kavramlara olana bagliligini yasami boyunca korumustur. Halsell, Reagan’in yakin çevresiyle sik sik bu konulari konustugunu ve M. Tevrat’tan ayetler göstererek Armagedon’un ve Mesih’in gelisinin çok yakin oldugundan söz ettigini yazar. Jerry Falwell’le yakin iliskileri olan Baskan, bir keresinde ona, “Jerry, sik sik hizla Armagedon’a dogru ilerledigimizi hissediyorum” demis, 1980′deki seçim kampanyasi sirasinda da Evanjelik lider Jim Baker’la yaptigi sohbet sirasinda, “Armagedon’u görecek olan nesil, bizim neslimizdir” kehanetinde bulunmustu. Bu inançlarini yahudilerle de paylasiyordu; 1983 Kasiminda AIPAC’in yöneticilerinden Tom Dine’a telefon etmis, ona Armagedon’la ilgili olarak inandiklarini anlatmis, Eski Ahit’te hikayeleri anlatilan Ibranilerin, bugünkü Israil’le özdes oldugunu söylemisti.69
Amerikali yahudi yazar Robert I. Friedman da Zealots for Zion adli kitabinda Reagan’in sözkonusu inançlarina yer verir. Friedman’in aktardigina göre, Baskan, Beyaz Saray’da bulundugu 8 yil boyunca da Armagedon inancina bagliligini korumustur. Reagan yönetiminden Robert McFarlane, Baskan’in anti-füze savunma sistemine olan ilgisinin asil olarak Armagedon beklentilerinden kaynaklandigini söylemektedir. Frank Carlucci ve Caspar Weinberger ise bir gün Baskan’la nükleer silahlarin önemi üzerinde konusurken, ondan Armagedon’la ilgili uzun bir vaaz dinlemislerdir. Reagan, 5 Mayis 1989′da ise biyografisini yazan Lou Cannon’a, Israil’in Tapinak Dagi (su anda üzerinde Mescid-i Aksa’nin bulundugu, eski Süleyman Tapinagi’nin yeri) üzerindeki egemenliginin, Armagedon’un yakinliginin önemli bir alameti oldugunu anlatmistir.70
Dolayisiyla Reagan, Eski Ahit hükümlerine siki sikiya bagliydi, yahudilerin Seçilmis Halk olduklarina ve tüm Vaadedilmis Topraklar’in da onlara ait olduguna inanan bir Evanjelik, bir “judaizer”di. Bu konuda o denli profesyoneldi ki, Mesih’in gelisi için gerekli olan tüm kehanetleri ayrintili olarak incelemis ve Mesih Plani’nin bir kronolojisini çikarmisti. ABD Baskani, kitabin basindan bu yana inceledigimiz Mesih Plani’ni, Kabalacilar’in birbiri ardina gerçeklestirdikleri kehanetleri, önde gelen Evanjelik liderlerden Harald Bredesen’e söyle anlatmisti:
Ilk önce, yahudiler, dünyanin dört bir yanina dagitilacaklardi. Ancak bunu yapmakla Tanri’nin isi bitmeyecekti. Tanri, Mesih’i yollamadan önce, bu kez ayni yahudileri dünyanin dört bir yanindan toplayacak ve Israil diyarina yerlestirecekti. Bu yahudilerin tasinmasinin nasil yapilacagi bile Eski Ahit kehanetlerinde anlatilmistir. Bazilarinin gemilerle tasinacagi, bazilarinin da yuvalarina dönen güvercinler gibi gelecekleri söylenmistir ki, bu yahudilerin gemiler ya da uçaklar yoluyla Vaadedilmis Topraklar’a tasinacagini gösterir.71
Reagan, bu açiklamasinin ardindan, bir baska Mesih kehaneti olan Kudüs’ün ele geçirilmesinin, 1967′deki Alti Gün Savaslari ile gerçeklestigini hatirlatmisti. Mesih’in gelisinin artik an meselesi oldugunu da eklemisti.
Görüldügü gibi Amerikan Baskani, Mesih Plani’nin varliginin farkindaydi ve isleyisini de büyük bir memnunlukla izliyordu. Bu nedenle de Harald Bredesen, “Reagan’in Tanri’nin Ortadogu ile ilgili amaçlarindan haberdar oldugu izlenimini edindim” demisti.
Reagan’in bu Evanjelik inançlari, onun Ortadogu politikasini da temelden etkiledi. Halsell’in yazdigina göre, Reagan’in Libya’yi bombalamasinin nedenlerinden biri, bu ülkenin yakinda Armagedon sirasinda Israil’le savasacagini düsünmesiydi. 1985 Agustos’unda bu konudaki düsüncelerini, California senatörü James Mills’e açarak, M. Tevrat’in Hezekiel bölümü 38. babinda, inkarci uluslarin Israil’e saldiracagi ve Libya’nin da bunlarin içinde yer alacaginin yazili oldugunu, bundan dolayi Libya’dan nefret ettigini anlatmisti.72
Reagan, yaklastigina inandigi Armagedon için Israil’i silahlandirmasi gerektigine de inaniyordu. Bu nedenle de Yahudi Devleti’ne yapilan silah yardimini daha da yükseltti ve Israil’in nükleer programina da destek oldu. Gazeteci James Mills, Baskan’in pek çok politikasinin bu “kutsal” amaca yönelik oldugunu, uyguladigi ekonomik politikalarda bile, Armagedon’u göz önünde bulundurarak, bazi kisitlamalar yaparak Israil’e yapilan yardim ve nükleer silahlanmaya daha çok pay ayirdigini söylüyor.73
Ronald Reagan bir örnektir; Evanjelik kültürünün Amerika’nin Israil’e olan sadakatinde oynadigi rolü göstermekte, Yahudi Devleti’nin bazi hiristiyanlari nasil kendi Mesih Plani için kullandigini ortaya koymaktadir. Aslinda bu hiristiyanlarin Siyonizm’e verdikleri destek de Mesih Plani’nin bir parçasi olarak yorumlanmalidir; çünkü Evanjelik teolojisinin çekirdeginin 16. yüzyildaki Protestan Reformu sirasinda Martin Luther gibi “gizli-yahudi” ve Gül-Haç üyesi kimselerce bilinçli olarak üretildigini görmüstük. Bilinçli olarak üretilmis olan bu yahudi-taraftari Protestanligin Mesih Plani’nda kendisine biçilen rolü yerine getirdigini, su anda Israil’de Likud Partisi lideri olan Benjamin Netanyahu da 1986′daki bir konusmasinda vurgulamis, “Siyonist rüyayi gerçege dönüstürmek için yapilan tarihi isbölümü”nden söz etmisti. Sözkonusu isbölümü, Reagan örneginde oldugu gibi Amerikan devlet aygitinin en üst noktalarinda bugün de devam etmektedir. Grace Halsell, “Nil ve Firat nehirleri arasinda uzanan tüm Vaadedilmis Topraklar’in yahudilerin egemenligi altina girmesi için her gün dua eden üst düzey Amerikali hükümet görevlileri”nden söz eder.74
Evanjelizm, Mesih Plani içindeki misyonunu korumayi sürdürmektedir. Bunun bir baska örnegi, Reagan’dan dört yil sonra Beyaz Saray’a oturan Bill Clinton’dir…
Clinton Yönetimi ya da Amerika’nin Ilk Goyim Olmayan Hükümeti!…
Önceki sayfalarda Israil ve onun lobisinin Baskan Bush’la olan ilginç iliskisine; önceleri aralari iyiyken sonradan kanli-biçakli düsman haline geldiklerine ve hatta Mossad’in Bush’u öldürmeyi planladigina deginmistik. Bu çatismanin dogal bir sonucu olarak, Lobi, 1992′deki Baskanlik seçimlerinde Demokrat Parti adayi Bill Clinton’a egilim gösterdi. Clinton da seçildiginde Israil’in istikrarli bir dostu olacagina dair tatminkar güvenceler verdi. 30 Haziran 1992′de Jewish Leadership Council’de yaptigi konusmada, “ben ABD ve Israil arasindaki dostlugun yeniden güçlü bir sekilde kurulmasinin önemine inaniyorum ve bunu gönülden istiyorum. Bush hükümeti zamaninda bozulan iliskiler beni gerçekten çok üzmüstür” demisti. Bunun sonucunda, Lobi var gücüyle onu desteklemeye basladi. Clinton’in seçim kampanyasina büyük miktarlarda yahudi dolarlari akmaya baslarken, bir yandan da basta New York Times ve Washington Post olmak üzere, Israil taraftari medya, Clinton’i destekleyen ve Bush’u karalayan etkili bir kampanya baslatti.
Bu kampanya Clinton’in seçilmesinde önemli bir rol oynadi. Yeni Baskan, Lobi’nin destegiyle Beyaz Saray’a oturmustu ve Lobi’nin gelenegine göre, bu destegin diyetini de ödemesi gerekiyordu. Nitekim Clinton yönetimi, ilk günden itibaren Lobi’ye itaatkar olacagini gösterdi. Hatta ilk günlerde AIPAC baskani David Steiner’in bu konudaki bir ifadesi kamuoyuna sizmis ve Steiner istifa etmek zorunda kalmisti. O siralar Hürriyet’in Washington muhabiri olan Sedat Ergin bu konuda sunlari yaziyordu:
Demokrat aday Bill Clinton’un secim zaferinden en çok hosnut olan kesimlerin arasinda ABD’deki musevi lobisi yer almaktadir… Musevi çevrelerde Clinton’a duyulan güvende Demokrat yönetim kadrolarinda Israil’e yakin pek çok uzmanin görev alacaginin bilinmesi de her halde önemli bir faktördür. AIPAC’in baskani David Steiner, geçenlerde: ‘Little Rock’ta (Clinton’un Karargahi) pek çok adamimiz var. Yeni yönetime adamlarimizi sokacagiz’ yolundaki sözlerinin yer aldigi teyp bandinin basina yansimasi üzerine istifa etmek zorunda kalmistir. Clinton’un Bush yönetimiyle koordinasyonunu saglayan geçis dönemi ekibinde (Transtion Team) dis politikadan sorumlu olan üç yetkilinin hepsi musevi kökenlidir: Leon Fuerth, Nancy Soderberg, Steve Solarz.75
AIPAC Baskani, “Clinton’in karargahinda çok adamimiz var, yeni yönetime de adamlarimizi sokacagiz” seklindeki telefon konusmasinin basina yansimasi sonucunda belki istifa etmek zorunda kaldi ama bir sey degismedi. Lobi, gerçekten de Clinton yönetimine o zamana dek görülmemis sayida adamini yerlestirdi. Clinton yönetiminde görev alan yahudilerin sayisi o kadar fazlaydi ki, bazi yahudi dini otoriteleri, bu hükümetin artik bir “goyim” (Ibranice’de yahudi-olmayanlar anlamina gelir) hükümeti olmadigini, yani bir diger deyisle bir yahudi hükümeti oldugunu açikladilar. 1994 Ekiminde, Washington DC’deki Adath Yisrael sinagogunda Sabath konusmasini yapan hahambasi bu konuda söyle konusmustu:
Amerikan tarihinde ilk kez olarak, artik diasporada yasadigimiz hissine kapilmiyoruz. Çünkü ABD, artik bir goyim hükümeti tarafindan yönetilmemektedir; aksine yönetimin her kademesinde, her karar asamasinda yahudilerin büyük rolü vardir. Bu nedenledir ki, yahudi seriatinda ‘goyim yönetimi’ kavrami ile baglantili olarak yer alan bazi kurallar, ABD için yenibastan gözden geçirilmelidir.
Adath Yisrael sinagogu hahambasisinin bu sözleri, Israil’in günlük Ma’ariv gazetesinin 2 Ekim 1994 tarihli sayisinda Avinoam Bar-Yosef tarafindan yazilan bir makalede yer almisti.76 Avinoam Bar-Yosef, hahambasinin hakli sayilabilecegini, Clinton’in, hükümet kademelerinde, Baskan Reagan zamaninda baslayan yahudi etkisini artirmaya yönelik atamalari çok daha ileri noktalara tasidigini söylüyordu. Bunun çok belirgin örnekleri vardi.
Yazida, Clinton’a her sabah CIA tarafindan aktarilan günlük brifingden söz ediliyordu. Her sabah saat 6 civarinda CIA merkezinden yola çikan uzmanlar, CIA’nin uluslararasi istihbarat agindan ulasan bilgilerin kisa bir analizini 5-7 sayfalik bir rapor halinde Baskan’a sunuyorlardi. Baskan ise bu raporlari, 5 kisilik bir grupla tartisip inceliyordu: Baskan Yardimcisi Al Gore, Ulusal Güvenlik Danismani Anthony Lake, Beyaz Saray Personel Sefi Leon Panetta, Yardimci Ulusal Güvenlik Danismani Samuel (“Sandy”) Berger ve de Baskan Yardimcisinin Ulusal Güvenlik Danismani Leon Perth. Bu bes kisiden ikisi, Berger ve Perth, birer yahudiydi, hem de gerekli irk bilincine sahip iki yahudi.
Dis politika kararlarinin olusmasindaki en etkin organ olan Ulusal Güvenlik Konseyi’nin durumu ise daha ilginçti. Burada yahudilerin “goyim”lere karsi ezici bir üstünlügü sözkonusuydu; konseyin 11 üyesinden 7′si yahudiydi. Avinoam Bar-Yosef’in yazdigina göre, Clinton bu yahudileri özellikle dis politikanin karar verme mekanizmasinin tepesine yerlestirmisti. Bu yahudiler, Leon Perth’e ek olarak sirasiyla; konseyin baskan yardimcisi olan Sandy Berger, Baskan’in Ortadogu ve Güney Asya danismani Martin Indyk (daha sonra ABD’nin Israil Büyükelçisi oldu), Bati Avrupa danismani Dan Schifter, Afrika danismani Don Steinberg, Latin Amerika danismani Richard Feinberg ve Asya danismani Stanley Ross’tu.
Yazida, bunun yanisira, Clinton yönetiminin her kademesinde, saglik programlari sorumlusundan basin ya da ekonomi danismanina kadar, yahudilerin çok belirgin bir çogunluga sahip olduklari anlatiliyordu. Clinton’in Beyaz Saray’daki özel projeler danismani Rahm Emmanuel bu yahudilerin en ilginçlerinden biriydi; babasi, 1940′li yillarda Arap ve Ingiliz hedeflerine Menahem Begin’in önderliginde kanli saldirilar düzenleyen Siyonist terör örgütü Irgun’un üyesiydi. (Yazida, Amerika’daki “yahudi gücü”nün ulasmis oldugu zirvenin yalnizca hükümet kademeleriyle sinirli kalmadigi, yahudilerin ve özellikle de “bilinçli” yahudilerin toplumu yönlendirebilecek her alanda büyük bir etkinlige sahip olduklari söyleniyordu. Medya, bu alanlarin basinda geliyordu; Avinoam Bar-Yosef’in yazdigina göre, gazete yazarlarinin, editörlerinin, sahiplerinin, popüler televizyon yorumcularinin çarpici bir bölümü yahudilerden olusuyordu. Ve bunlar son derece “bilinçli” yahudilerdi; Associated Press ya da Washington Post yöneticilerinin düzenli olarak sinagoglara gittiklerine ve bu dini merkezlerde Israil bayraginin dalgalandirildigina dikkat çekiliyordu. Ayrica akademik çevrelerde ya da film endüstrisindeki yahudi etkinligi de olaganüstüydü).
Clinton Beyaz Saray’inda yahudilerin agirligi o denli çarpiciydi ki, bir süre sonra, Beyaz Saray’da Ingilizce’den çok Ibranice konusuldugu, “good morning” yerine “salom” dendigi söylentileri dolasir oldu. Baskan, bir baska önemli atamasini da Mart 1995′te gerçeklestirdi; CIA’nin sefligine, yine bilinçli bir yahudi ve ayni zamanda Trilateral Komisyonu üyesi olan John Deutch getirildi.
Bu arada Clinton yönetiminin ikinci adami olan Al Gore üzerinde de durmakta yarar var. 8 yil Temsilciler Meclisi”nde, 7 yil da Senato’da üyelik yapan Al Gore, bir “goyim” olmasina ragmen, son derece atesli bir Israil taraftariydi. Gore’un Clinton tarafindan Baskan Yardimcisi adayi olarak gösterilmesininin ardindan bu karari alkislayan bir yazi yazan Douglas Bloomfield, “Temsilciler Meclisi ve Senato’daki kariyeri boyunca, Al Gore, Baskent’teki en Israil-yanlisi politikacilardan biri olmustur. Israil’e yardim konusunda yapilan oylamalarda, % 100′lük bir Israil-yanlisi performans göstermistir. Senato’nun Silahli Kuvvetler Komitesi’nin üyesi oldugu siralarda da, Amerikan-Israil stratejik isbirliginin en atesli taraftari olmustur” diyordu.77 Al Gore’un Israil ve Lobi’yle olan iliskilerinin uzun bir geçmisi vardi. 1986 yilinda ADL tarafindan düzenlenen bir turla Israil’i ziyaret etmis ve orada önemli görüsmelerde bulunmustu. AIPAC’ten Lewis Roth, “Gore’un seçilmesi büyük bir kazanç” diyordu, “son derece Israil-yanlisi bir insan ve buradaki yahudi toplumuyla da mükemmel iliskileri var.” Amerikan Yahudi Kongresi Baskani Robert Lifton ise Gore için söyle diyordu: “Amerikan-Israil iliskisine bütün gücüyle destek veren bir politikaci.”
Yahudi lobisinin destegiyle seçimi kazanan, karar verme mekanizmalarinda bu denli yahudi barindiran ve içindeki “goyim”lerin bile atesli Israil yanlilarindan olustugu Clinton yönetimi, dogal olarak tamamen Israil’e bagli bir dis politika izlemeliydi. Öyle de oldu. Paul Findley, Clinton yönetiminin, Amerikan tarihinde Israil’in isteklerine en olumlu yanit veren hükümet olduguna dikkat çekiyordu. Clinton, önceki Bush yönetiminin aksine, Israil’in isgal altindaki topraklarda yeni yahudi yerlesim birimleri insa etmesine hiçbir itiraz getirmiyordu. Daha da ilginci Clinton yönetiminin Gazze Seridi, Dogu Kudüs ve Bati Seria’yi tanimlamak için yaptigi terim degisikligiydi. O ana kadar ki tüm Amerikan yönetimleri, uluslararasi hukukun bir geregi olarak, Israil’in 1967′de silah zoruyla ele geçirdigi bu topraklari “isgal altindaki topraklar” (occupied territories) olarak tanimlamisti. Oysa Clinton yönetimi, bu terimi birakmisti; Gazze Seridi ve Bati Seria için artik “ihtilafli topraklar” (disputed territories) deniliyordu. Dogu Kudüs ise “ihtilafli” bile sayilmiyordu. Amerikan yönetimi, “Birlesik Kudüs’ün Israil’in ebedi baskenti” oldugu seklindeki yahudi tezini tamamen onaylamis durumdaydi.78
1994′teki Kongre seçimlerinde AIPAC eskisi kadar etkin davranmadi; çünkü siyasi yorumcularin söyledigi gibi artik Beyaz Saray’i kontrol etmek için Lobi’nin Kongre’yi kullanmasina gerek yoktu; Beyaz Saray zaten Lobi’nin kontrolündeydi. Aslinda Kongre de Lobi’nin güçlü bir müdahalesine gerek kalmadan Israil yanlisi hale gelmisti. Senato çogunluk lideri Robert Dole ve Temsilciler Meclisi baskani Newt Gingrich, Israil’in iki atesli destekçisiydiler. Sik sik AIPAC toplantilarinda boy gösteren Dole ve Israil’e olan yakinligi nedeniyle “Knesset baskani” diye alaya alinan Newt Gingrich, Amerika’nin Israil Büyükelçiligi’ni Kudüs’e bir an önce tasimasi ve böylece Kudüs’ün tümünün Israil’e ait olundugunun kabul edilmesinin basta gelen savunuculariydilar.
Clinton’in Iran’a yönelik politikasinin da mimari, gerçekte Beyaz Saray’i kontrol eden Lobi’ydi. Iran’a karsi uygulanacak baski politikasi, ilk olarak Ortadogu ile sorumlu Ulusal Güvenlik Danismani Martin Indyk tarafindan gündeme getirilmisti. “Bilinçli” bir yahudi ve eski bir AIPAC üyesi olan Indyk, Iran’a karsi “dual containment” (çifte kusatma) politikasini uygulamaya sokmustu. Bu politika, 1995 basinda ekonomik ambargoya dönüstü. 1995 Martinda, Iran ile Islam Devrimi’nden bu yana Hürmüz bogazinda petrol çikartma ve sevkiyati için anlasma yapan ilk Amerikan sirketi olan Coneco’nun Tahran’la yaptigi 1 milyar dolarlik anlasma, Clinton yönetimi tarafindan iptal edildi. Ancak olayin bir de perde arkasi vardi. Cengiz Çandar’in kösesinde yazdigi gibi aslinda, devreye Israil lobisi girmis ve Coneco’nun bagli bulundugu ana sirketin en büyük hissedari bulunan Amerikan Yahudi ailesi Bronfman kanaliyla, Iran-Coneco anlasmasinin iptalini saglamisti.79
Israil’in Iran’a yönelik son tavri ise bu ülkeye resmi olarak Amerikan ambargosu koydurmak oldu. Clinton, 1 Mayis 1995′te New York’ta Dünya Yahudi Kongresi’nin toplantisinda, Iran’a ekonomik ambargo kondugunu ve tüm müttefiklerinden de bu uygulamaya katilmalarini beklediklerini açikladi. Amerika’nin ilk “goyim olmayan” hükümeti tarafindan açiklanan bu karar, yalnizca dünyadaki öteki “goyim olmayan” hükümet, yani Israil tarafindan destek gördü.
Clinton yönetiminin tüm bu Israil baglantilarinin yanisira, bir de Clinton-Hillary çiftinin dini egilimleri Israil’le olan iliskileri açisindan önem tasiyordu. Prophecy and Politics’in yazari Grace Halsell, bir makalesinde, Clinton çiftinin Israil’e yaptiklari gezi sirasinda ortaya koyduklari “Hiristiyan Siyonist” egilimlerden söz etmisti. Clinton çiftinin tavirlari ilginçti, çünkü Halsell’in vurguladigi gibi her ikisi de “hiristiyan” olan bu ikili, Kutsal Topraklar’a yaptiklari gezi sirasinda hiçbir hiristiyan kutsal mekanini ziyaret etmemisler, hiçbir hiristiyan dini törenine katilmamislardi. (Oysa, Kutsal Topraklar’da, hiristiyanlar için kutsal sayilan pek çok yer ve mabet vardir). Buna karsilik, Clinton çifti, yahudi dini törenlerine büyük bir içtenlikle katilmislardi. Baskan, basina kutsal takke kippa’yi (ya da yarmulk) geçirmis ve Kudüs sokaklarinda gezmisti. Hillary ise ünlü Aglama Duvari’na gitmis ve yahudilerde adet oldugu üzere, duvarin taslari arasina üzerine dua yazdigi bir kagit parçasi sikistirmisti. Her ikisi de “hiristiyan” olan Baskan ve karisi, Hiristiyanlik’la ilgilenmeseler de, Yahudiligin ritüellerini titizlikle uygulamislardi. Halsell, bu ilginç durumla ilgili olarak Amerika’daki Hiristiyan otoritelerinden Dale Crowley ile konusmus ve ondan, “bu, Israillilerin Amerikan politikasini nasil kontrol ettiklerinin bir göstergesidir yalnizca” cevabini almisti.
Halsell, Clinton çiftinin bu tavrinin, onlarin da Jerry Falwell ve benzeri Evanjelikler gibi “Israil kültü”nü dini inançlarinin en tepesine yerlestirmis olmalarindan kaynaklandigini söylüyor ve ekliyor; “Clinton da, diger tüm Hiristiyan Siyonistler gibi Israil’i tarihin-geçmisin, bugünün ve gelecegin-merkezine yerlestirmektedir.” 80
Kisacasi, Clinton, Evanjelik bir aileden gelmemesine karsin, Evanjelik egilimlere sahiptir ve Israil’i dini inançlari nedeniyle desteklemesi gerektigini düsünen bir Hiristiyan Siyonist’tir. Baskan, Knesset’te (Israil parlamentosu) yaptigi bir konusmada bu özelligini açiga vurarak, Baskan olmadan önce kendisiyle konusan bir rahibin, ona “eger Israil’i yalniz birakirsan, Tanri seni asla affetmez” dedigini ve bunu her zaman için hatirinda tuttugunu söylemisti…
Bu bölümün basindan bu yana inceledigimiz tüm bilgiler, özellikle de Amerika’nin artik bir “goyim hükümeti” olmayisi, Yeni Dünya Düzeni kavramini anlamak için son derece önemlidir. Bölümün basinda, Yeni Dünya Düzeni’nin Amerika’yi yöneten elitlerin dünyaya egemen olma iddiasi olduguna deginmis, ancak bu egemenlik iddiasinin gerçek sahibini bulmak için sözkonusu elitleri incelemek gerektigini söylemistik. Amerika’nin bir “goyim hükümeti” tarafindan yönetilmedigini, diger bir deyisle bir “yahudi hükümeti” tarafindan yönetildigini bildigimize göre, dünyaya egemen olma iddiasindaki gücü de tanimlayabiliriz. Bu güç, yahudi önde gelenleridir; 500 yillik Mesih Plani’nin sonucunda gerçekten de bir dünya egemenligine yaklasmis durumdalar.
Amerika, bu egemenlik için kullandiklari bir araçtir. Kabalaci Kolomb tarafindan “yahudiler için iyi bir yer” olsun diye kesfedilen, Püritenler tarafindan “Yeni Israil” e niyet edilerek kurulan, masonlar tarafindan “dünyanin ilk masonik cumhuriyeti” olarak ilan edilen, yahudilerin yönlendirmesi sayesinde “emperyalist” olan ve özellikle de son dönemde tüm önemli kurumlari yahudi önde gelenlerinin kontrolü altina giren Amerika, Mesih Plani için kullanilan bir aygittir. Buna karsi çikan Amerikan liderleri-Kennedy, Nixon ve belki de Bush gibi-tasviye edilirler, yerlerine itaatkar olanlar getirilirler.
Iste Yeni Dünya Düzeni’nin anlami budur. Bu kavramin Amerika’daki yahudi gücünü en iyi biçimde temsil eden isimlerden biri olan Kissinger tarafindan üretilmis olmasi da bu yönden anlamlidir. ABD Büyük mührü’nde Novus Ordo Seclorum ibaresinin üstündeki masonik-Kabalistik sembol “üçgen içinde göz”, Düzen’in yahudi olusunu ifade etmektedir.
Amerika bir aygit olduguna göre, Mesih Plani’ni yakalayabilmek için, dünyanin öteki “goyim olmayan” hükümetine, Israil’e bir göz atmakta yarar bulunmaktadir. Çünkü, Mesih Plani’nin asamalari orada belirlenmekte, orada uygulanmakta ve Amerika’ya empoze edilmektedir.
Bu nedenle, simdi, Yeni Dünya Düzeni’nin gizli liderini incelemek gerekmektedir.
—————————————————————–
Bölüm Notlari:
1 People, 25 Kasim 1991.
2 Salom, 29 Eylül 1993.
3 Paul Findley, They Dare to Speak Out: People and Institutions Confort Israel’s Lobby,
Chicago: Lawrence Hill Books, 1989, s. 67.
4 Amerika’da “parlamento”nun adi Kongre’dir. Kongre iki ayri meclisten olusur:
Senato ve Temsilciler Meclisi. Senato’da her eyaletin iki temsilcisi yer alir.
Daha kalabalik olan Temsilciler Meclisi’ne ise her eyalet, nüfusuna göre belirlenmis
sayida üye gönderir. Senato seçimleri alti, Temsilciler Meclisi seçimleri iki yilda bir
yapilmaktadir.
5 Paul Findley, They Dare to Speak Out, ss. 16-17.
6 Ibid., 19.
7 Ibid., s. 23.
8 Ibid., s. vii.
9 Ibid., s. 25.
10 Ibid., s. 36.
11 Ibid., s. 38.
12 Richard Curtiss, “California Earthquake and Aid to Israel: Disasters of Equal
Magnitude ?”, Washington Report on Middle East Affairs, Subat/Mart 1994.
13 Paul Findley, They Dare to Speak Out, s. 27.
14 Richard Curtiss, Stealth PAC’s: Lobbying Congress for Control of U.S. Middle East
Policy, 3.b., Washington DC: American Educational Trust, 1991.
15 Paul Findley, They Dare to Speak Out, s. 47.
16 Ibid., s. 51.
17 Ibid., s. 127.
18 Ibid., ss. 70-71.
19 Ibid., s. 70.
20 Ibid., s. 77.
21 Ibid., s. 103.
22 Ibid., s. 57.
23 They Dare to Speak Out, s. 114.
24 Paul Findley, “In Kennedy Assasination, Anyone but Mossad is Fair Game for US Media”,
Washington Report on Middle East Affairs, Mart 1992.
25 Michael Collins Piper, Final Judgement, Washington DC: Wolfe Press, 1993
26 Paul Findley. “In Kennedy Assasination, Anyone but Mossad is Fair Game for US Media”
The Washington Report on Middle East Affairs, Mart 1992.
27 George W. Ball, Douglas B. Ball, The Passionate Attachment: America’s Involvement with
Israel, 1947 to the Present, New York: W. W. Norton & Company, 1992, ss. 57-58.
28 Eustace Mullins, The World Order: Our Secret Rulers, 2.b., Staunton: Ezra Pound
Institute of Civilation, 1992, s. 166.
29 Noam Chomsky, Kader Üçgeni: ABD, Israil ve Filistinliler, Çev. Bahadir Sina Sener,
1.b., Istanbul: Iletisim Yayinlari, Ocak 1993, ss. 62-63.
30 Richard Curtiss, “Richard Nixon Twice Had Mideast Peace in His Grasp”,
Washington Report on Middle East Affairs, Haziran 1994.
31 Ibid.
32 Ibid.
33 Ibid.
34 Ibid.
35 Eustace Mullins, The World Order: Our Secret Rulers, s. 254.
36 Richard Curtiss, “Richard Nixon Twice Had Mideast Peace in His Grasp”,
Washington Report on Middle East Affairs, Haziran 1994.
37 Richard M. Nixon, The Memoirs of Richard Nixon, New York: Grosset & Dunlap, 1978,
s. 481.
38 Wolf Blitzer, Between Washington and Jerusalem: A Reporter’s Notebook, New York:
Oxford University Press, 1985, s. 207.
39 Victor Ostrovsky, The Other Side of Deception: A Rogue Agent Exposes the
Mossad’s Secret Agenda, New York: Harper Collins Publishers, 1994, ss. 277-282.
40 Paul Findley, They Dare to Speak Out, s. 139.
41 Ibid., s. 141.
42 Ibid., s. 144.
43 Ibid., s. 149.
44 Ibid., s. 151.
45 Ibid., s. 161.
46 Encyclopaedia Judaica, vol. 7, s. 124.
47 Executive Intelligence Review, The Ugly Truth About The Anti-Defamation League,
Washington: Executive Intelligence Review, 1992, s. 8.
48 Ibid., s. 9.
49 Executive Intelligence Review, The Ugly Truth About The Anti-Defamation League, s. 14.
50 John J. Robinson, Born in Blood: The Lost Secrets of Freemasonry, New York:
M. Evans & Company, 1989, s. 328.
51 Ibid., s. 329.
52 Robert I. Friedman, The False Prophet: Rabbi Meir Kahane-From FBI Informant
to Knesset Member, New York: Lawrence Hill, 1990, ss. 105-128.
53 Ibid., ss. 115-128.
54 Victor Ostrovsky, The Other Side of Deception, s. 236.
55 New American View, 1 Mart 1994.
56 Executive Intelligence Review, The Ugly Truth About The Anti-Defamation League,
ss. 70-72.
57 Ibid., ss. 103-119.
58 Grace Halsell, Prophecy and Politics: Militant Evangelists on the Road
to Nuclear War, Connecticut: Lawrence Hill & Company, 1986,
59 Ibid., s. 6.
60 Ibid., s. 15.
61 Ibid., ss. 82-85.
62 Ibid., s. 87.
63 Noam Chomsky, Kader Üçgeni, ss. 36-37.
64 Ibid., s. 38.
65 Paul Findley, They Dare to Speak Out, s. 240.
66 Grace Halsell, Prophecy and Politics, s. 141.
67 Grace Halsell, “The Clintons: American Hostages in the Holy land”,
Washington Report on Middle East Affairs, Ocak/Subat 1995.
68 Robert Sullivan, The New York Times Magazine, 25 Nisan 1993.
69 Grace Halsell, Prophecy and Politics, ss. 47, 48.
70 Robert I. Friedman, Zealots for Zion: Inside Israel’s West Bank
Settlement Movement, 1.b., New York: Random Hause, 1992, s. 151.
71 Grace Halsell, Prophecy and Politics, s. 46.
72 Ibid., s. 5.
73 Ibid., s. 50.
74 Ibid., s. 10.
75 Sedat Ergin, Hürriyet, 23 Kasim 1992.
76 Makalenin, Israilli “müzmin muhalif” yazar Israel Shahak tarafindan yapilmis
Ingilizce tercümesi, The Washington Report on Middle East Affairs dergisinin
Kasim/Aralik 1994 sayisinda yayinlandi.
77 Douglas Bloomfield, Washington Jewish Week, 16 Temmuz 1992.
78 Paul Findley, “Palestine’s Dismemberment”, Washington Report on
Middle East Affairs, Ocak/Subat 1995.
79 Cengiz Çandar, Sabah, 21 Mart 1995.
80 Grace Halsell, “The Clintons: American Hostages in the Holy land”,
Washington Report on Middle East Affairs, Ocak/Subat 1995.

Kaynak : http://www.harunyahya.org

Kaynak : http://www.masonluk.8m.com/

Yorum Yapın

AMERIKA’NIN GIZLI TARIHI

Yüzyilin basindan beri dünya siyaseti üzerindeki en önemli karar merkezi durumunda olan Amerika, Soguk Savas’in bitimi ve Yeni Dünya Düzeni’nin “ilani”nin ardindan, tüm dünyayi kapsayan bir egemenlik, bir Pax Americana kurma hayallerine kapildi. Çok tartisilan bu Washington merkezli Yeni Dünya Düzeni projesi, müslümanlari da yakindan ilgilendiriyordu. Çünkü ABD, kurdugu kapitalist dünya sistemine karsi tek ciddi muhalefetin Islam’dan geldiginin farkindaydi ve bu nedenle global düzeyde bir “Islam’i kusatma” stratejisi izlemeye baslamisti. Kisacasi, bazi müslümanlar tarafindan bir süredir “Büyük seytan” olarak tanimlanan ABD, gerçekten de bu sifata uygun somut bir anti-Islami misyon izlemeye karar vermisti. Bu misyon, bugün de tüm hiziyla devam ediyor.
Bu noktada biz müslümanlara düsen islerin basinda, karsidaki bu gücün iyi bir biçimde taninmasi ve tanimlanmasi gelmektedir. Eger karsida bir “düsman” varsa, yapilmasi gereken ilk is, onu “kesfetmek”tir çünkü. Bunu yaparken de, her zaman oldugu gibi temel referasimiz Kuran olmalidir. Çünkü, müslümanlara, onlara kimlerin “düsman” oldugunu haber veren, tehlikenin kimden geldigini gösteren o tehlikeye karsi ne gibi bir tavir takinilmasi gerektigini ögreten öncelikli kaynak, “muttakileri yol gösterici” olarak indirilmis olan (Bakara, 2) Kuran’dir. Ancak eger Kuran’da “Amerika” ile ilgili bir hüküm ya da bilgi aramaya kalkarsak, dogal olarak bulamayiz. Çünkü “Amerika” ya da “Amerikalilar”, Kurani terminolojide geçen kavramlar degildir.
Çünkü Kuran’da daha farkli kavramlar vardir. Insanlar; müslüman, müsrik, münafik, hiristiyan, yahudi gibi gruplara ayrilirlar ve Müslümanlara karsi olan tavirlari da bu gruplardan hangisine üye olduklarina göre degisir. Örnegin Maide Suresi 82. ayete göre, müslümanlar, kendilerine insanlar içinde en siddetli düsman olarak yahudileri ve müsrikleri”, kendilerine “sevgi bakimindan en yakin olarak da: “Hristiyanlariz” diyenleri bulacaklardir.
Müslümanlara “en siddetli” düsman olarak sayilan iki gruptan ilki, yani yahudiler, bir de “yeryüzünde bozgunculuk çikarma” gibi bir özellige sahiptirler. Kuran; “Israilogullari”nin en çok “dünya hirsi”na sahip olan topluluk oldugunu (Bakara, 96); kendilerini diger insanlardan üstün gördüklerini (Cum’a, 6); diger insanlarin “mallarini haksizlikla yediklerini” ve onlari faiz yoluyla sömürdüklerini (Nisa, 161); peygamberleri “öldürdüklerini” (Al-i Imran, 183); yeryüzünde savas çikarip “bozgunculuga çalistiklarini” (Maide, 64); kendi soydaslarini da öldürdüklerini veya yurtlarindan sürdüklerini (Bakara, 84-85); “zalim” olduklarini (Bakara, 59); sikça “ihanet” ettiklerini (Maide, 13); Islam’a “kin ve hinç” beslediklerini (Nisa, 46); müslümanlara karsi “düzen” kurduklarini (Al-i Imran, 54); “küfre sapanlarla dostluklar kurduklari”ni (Maide, 80); insanlara “zulüm” yaptiklarini ve onlari “Allah’in yolundan” alikoyduklarini (Nisa, 160) bildirir. Isra Suresi’nin basinda yer alan ayetler ise, yahudilerin yeryüzünde iki kez “bozgunculuk çikaracaklarini ve büyük bir yükselisle yükseleceklerini” haber verir.
Bu ayetlere göre, Israilogullari, yeryüzünde yasanan “bozgunculugun”, yani; fitne, adaletsizlik, zulüm ve kargasalarin baslica sorumlulari olmalidir.
Oysa çiplak bir gözle bakildiginda, bugün yeryüzündeki “fitne”nin en büyük kaynagi, “Büyük seytan” sifatiyla tanimlanan ABD’dir.
Bu ilk bakista bir çeliski gibi gözükebilir, ama böyle bir sey mümkün olamaz. Çünkü Kuran’in hükümleri her çag için geçerlidir ve kesindir.
O halde, konuyu biraz daha yakindan incelemek gerekmektedir. Belki de, “ABD” etiketi altinda yeryüzünde bozgunculuk çikaranlar, gerçekte “Israilogullari”dir.
Bu yazidizisi boyunca, bu incelemeyi yapacak ve ABD’nin gizli kimligini ortaya çikaracagiz. Yazidizisi boyunca kullanialan bilgiler, bir süre önce yayinlanan “YENI MASONIK DÜZEN: Dünyanin 500 Yillik Gerçek Tarihi ve Dünya Düzeni’nin Gizli Yöneticileri” adli kitabimizin farkli bölümlerindeki incelemelerin bir derlemesi ve özetidir.
Kristof Kolomb’un Bilinmeyen Öyküsü
Amerika’yi “kesfeden” ve kendisinden 5 yüzyil sonra ortaya çikacak olan Yeni Düzen’e bu sekilde bir anlamda “babalik” yapan Kristof Kolomb’un gerçek kimligini arastirdigimizda oldukça ilginç bir tabloyla karsilasiriz. Çünkü, hakkinda sayisiz kitap yazilan, filmler çevrilen ve bu “resmi tarih” bilgilerinin hemen hepsinde bir hiristiyan misyoneri olarak tanitilan Kolomb, aslinda bir yahudidir… Yahudi yazar David M. Eichhorn, söyle diyor: “Aslinda ismi Colombus degildi. Genova’da dogmus bir Italyan da degildi. Asil ismi Juan Colon olan ve Pantevedra yakinlarinda dogmus olan bir Ispanyol yahudisiydi.”
Türk yahudi cemaatince yayinlanan salom gazetesinde ise, Dalia Sayah’in yazdigi “Kristof Kolomb gerçekten Yahudi miydi?” baslikli bir arastirma yayinlanmisti. Yazi bazi ilginç bilgiler veriyordu:
… Fakat asil önemlisi Kolomb’un ailesine yazdigi bütün mektuplarin sol üst kösesinde göze çarpan ilginç bir monogramdir.Yarim yüzyil önce Maurice David’in çözdügü bu monogramin bir Yahudi’nin kaleminden çikan her türlü yazinin ba sinda bulunmasi gereken iki harften: ‘bet’ve’he’den olustugu bugün biliniyor.” (Beth ve he: yani Be ezrat ha Chem ya da Baruch Chem, Tanri (Yehova) kutsaldir…) O’nun bir Marrano (Yahudi dönmesi) oldugu iddiasini kanitlayan baska bir nokta ise tablolarinda sol elini belli bir sekilde tutmasidir. Bu Marranolarin birbirlerini tanimak için kullandiklari gizli bir isaretti… Kristof Kolomb… Artik bu büyük kasifin gerçek kimliginin ortaya çikmasinin zamani geldi. Sefarad Kristof Kolomb! Onu artik tanimlayabiliriz bile: Amerika’daki kuzenimizdi O!
Salom, bir baska sayisinda ise; Sarah Leibovici’nin yazdigi Christophe Colomb Juif, Marieanne Mahn Lott ‘un yazdigi Portrait Historique de Christophe Colomb ve M. Kayserling’in kaleme aldigi The Participation of the Jews in the Spanish and Porteguese Discoveries adli kitaplari kaynak göstererek, Kolomb hakkinda su bilgileri veriyor:
Kolomb yahudi miydi? Bugün artik bu kesinlesmistir. Iste tartisma götürmez bir kanit: Günah çikardigi rahip Hernando de Talavera’nin, Kraliçe Isabella’ya Kolomb’un yola çikisindan bir kaç gün önce yolladigi mektup. Talavera, Kraliçe’ye bu ‘seytandan esinlenen yabancinin böylesi çilgin bir serüvene atilmasina izin vermemesi’ için yalvarmaktadir. söyle devam eder rahip: ‘Eger kutsal Ruh evlatlarinin dis denizlere açilmasini isteseydi, bunu yapmalari için, kökenleri meçhul bir yabancinin gelisini bekler miydi hiç?’ Rahibin antisemit duygulari bu satirlarda pek belirgin degilse de daha ileride iyice ortaya çikar: ‘Rahip Jean’in gördügü düsü tam olarak anlayamadim; Kolomb’un nefret edilesi gezisi sonucunda, nasil olur da kutsal topraklar yahudilerin eline geçebilir? Rahip Jean, bana, düsünde Aziz Jean Baptiste’i gördügünü ve kendisine Kolomb’un yolculugunun yahudiler için çok bereketli olacagini, Isa’nin mezarini ele geçireceklerini açikladigini söyledi.’ … Günümüzde Simon Wiesenthal’in La voile de L’espoir (Umut Yelkeni) ve Sarah Lerbovici’nin ‘Kristof Kolomb Yahudiydi’ kitaplarinda savunduklari tezi çogu tarihçi onaylamaktadir: Amerika’yi kesfeden bir ‘konverso’dur (yahudi dönmesi)… Peki kimdir Kolomb ile birlikte yola çikanlar?… Engizisyondan kaçan yahudiler mi?… Tarih bize hala bu sirri açiklamamistir. Tek bilinen sey Kolomb’un gemilerinde rahip bulunmadigi, Arapça ve Ibranice tercümanlarin yer aldigidir.
Kolomb’un imzasindaki yahudi sembolleri, yahudi tarihçi Lee M. Friedman tarafindan da vurgulanir. Buna göre, Kolomb’un imzasinin içinde “kusursuz bir üçgen”, yani “yahudiler için kutsal olan ve sinagoglarla mezarliklarda sikça kullandiklari bir figür” bulunmaktadir.
Kolomb’un ailesi Barselona’dan gelme Katalan kökenli yahudilerdendi. Tarihçiler Cenova’da yasayip Ispanyolca konusan Kolomb ailesinin Yahudi oldugunu bildiriyorlar. Fransiz Ça M’Interesse dergisi de, Ekim 1991 sayisinda, Kolomb’un Katalanya kökenli, sürülmüs ve Cenova’ya siginmis bir gizli-yahudi (konverso) oldugunu vurgulamisti. Yahudi tarihçi M. Kayserling ise, Kolomb’un esi Beatrice Enriquez’in de yahudi oldugunu bildirir. Kuskusuz Kolomb’un köken olarak yahudi olmasi tek basina fazla bir sey ifade etmemektedir. Önemli olan, Kolomb’un bu sakli kimliginin çiktigi yolculukta bir rolü olup olmadigidir. Bu soruya cevap olacak bazi bilgileri yine salom veriyor:
Ünlü bir Ispanyol ‘Kolomb uzmani’ olan Consuelo Varela’ya göre: ‘Kolomb Eski Ahit’i neredeyse ezbere bilirdi. Ayni sosyal sinifa mensup bir Katolik için böyle bir sey sözkonusu olamazdi. Üstelik ünlü gemicinin en büyük düsü Kudüs Tapinagi’ni yeniden insa etmekti. Oysa Katolik kilisesine göre, Isa yahudileri lanetlemisti, Tapinak bir daha asla insa edilemeyecekti. Bugün Kristof Kolomb’un yahudiligi artik tartisma götürmez bir olgudur.
Kolomb’un Muharref Tevrat’i ezbere bilecek kadar dindar bir yahudi olmasinin yaninda, kendine hedef olarak da Süleyman Tapinagi’nin yeniden insasini sezmis olmasi ilginç bir durumdu. Çünkü önce Hz. Süleyman tarafindan insa edilen, “I. yikilis”in ardindan restore edilen sonra da Romalilar tarafindan kesin olarak yikilan Tapinak, yahudiler tarafindan en önemli ulusal sembol olarak görülür. Tapinak’in ayakta kalan tek duvarini bir “Aglama Duvari” haline getirmelerinin ve asirlar bu duvar önünde dua edip göz yasi dökmelerinin nedeni, bu ulusal sembolün yikilmis olmasidir. Ve yahudi inanisina göre, bu Tapinak’in yeniden insasi Mesih’in gelisinin en büyük alameti olacak, Mesih ise tüm dünyayi kapsayan bir yahudi egemenligi tesis edecektir.
Tapinak’in kalintilarinin üzerinde durdugu Dogu Kudüs’teki tepe, Romalilar’in MS 70 yilindaki tahribinin ardindan, ancak 1967′de, yani 19 yüzyil sonra yahudilerin eline geçebilmistir. Ancak Israil hala Tapinak’i insa edememektedir, çünkü eski Tapinak’in bulundugu yerde simdi iki Islam madebi, Kubbet-üs Sahra ve Hz. Ömer Camii bulunmaktadir. Tapinak’i inysa etmek için bu mabedleri yikmak gerekmektedir, ancak Israil, muhtemelen bir “Üçüncü Dünya Savasi”na neden olabilecek bir tür bir girisime “henüz” cesaret edememektedir….
Kolomb, Kudüs Tapinagi’ni Insa Etme Yolunda…
M. Tevrat’i ezbere bilecek kadar dindar bir yahudi olan ve en büyük düsü Kudüs’teki Süleyman Tapinagi’ni insa etmek olan Kristof Kolomb, hayatinin en önemli kararini verip yola çikarken macera pesinde kosuyor olabilir miydi? Klasik anlatimlarda sikça rastlanan para ve söhret hirsi, bu denli sofu bir yahudinin böyle bir yolculuga niçin çiktigini açiklamak için yeterli sayilabilir miydi?
Kuskusuz hayir… Kolomb’un “kutsal ve Siyonist” amaçlari çesitli yahudi kaynaklarinda vurgulaniyor. David M. Eichhorn, söyle diyor: “Kolomb, gerçekte Yeni Dünya için ayriliyordu. Aslinda bu Yeni Dünya’nin varligini önceki Vikingli kasiflerin arastirmalarindan biliyordu. Esas gizli amaci, güçlü yahudi dostlari için bir yer bulmakti.”
Amerikan The New Republic dergisinin yazdigina göre, Yahudi tarihçi Simon Wiesenthal da Kolomb’un Ispanya’dan sürülen Yahudilere yeni bir yurt bulmak için yola çiktigina inanir. Buna göre Kolomb’un amaçlarinin basinda Osmanli (yani Islam) karsiti bir cephe olusturma ve Kudüs’teki Kutsal Süleyman Tapinagini insa etmek için “finansman” bulma özlemi geliyordu:
Kolomb’un yolculugunun amaçlari: 1. Hiristiyan Kral Prester John’a ulasarak Osmanli’ya karsi ikinci bir cephe açmak. 2. Kutsal yerleri kurtararak, ‘Süleyman Tapinagi’ni yeniden insa etmek… Kolomb’un 1481 yilinda tuttugu günlügünde Flavius Josephus’dan bölümler var. Josephus’un notlari arasinda ‘Ophir’ ülkesinden bahsediliyor. (Altin ülke) Zengin altin yataklari olan bu ülkeden çikaracagi altin ve elmas ile Süleyman Mabedi’ni yeniden insa ettirmeyi düsünüyordu.
Tüm bunlar, Kolomb’un yolculuguna önemli bir metafizik boyut oldugunu göstermektedir. Bunun bazi görünür isaretleri de vardir. “Yahudi Ansiklopedisi” Encyclopaedia Judaica, Kolomb’dan sözederken, onun yola çikarken ilginç bir yahudi ritüelini uyguladigini bildiriyor: Kolomb, bütün hazirliklar tamam olmasina ragmen, yola çikmak için tam bir gün görünür hiçbir neden olmamasina ragmen beklemistir. Judaica, Kolomb’un yola çikmaktan uzak durdugu günün, yahudi takvimine göre Av ayinin dokuzu olduguna dikkat çekiyor. Çünkü Av ayinin dokuzu, Süleyman Tapinagi’nin yikildigi gündür ve bu gün yahudiler oruç tutarak Tapinak’in yikilisinin yasini tutarlar.
Anlasilan Kolomb, kutsal yolculugunun tarihini de, kutsal yahudi geleneklerine göre belirlemistir. Süleyman Tapinagi ile ilgili geleneklere… Tapinak’in yikildigi günü dini kurallara uygun olarak yas tutarak geçiren Kolomb, ertesi gün Yeni Dünya’ya dogru yola çikmistir…
Kolomb’un Yeni Dünya’ya ayak bastigi 12 Ekim 1492 tarihi ise, yahudi takviminin bir baska önemli günüdür: 21 Tisri 5253, yani Sukkot’un son günü, Hoshana Rabba.
Tüm bunlardan, Kolomb’un iki büyük hedefi oldugu ortaya çikiyor; yahudiler için iyi bir toprak bulmak ve yeni zenginlikler elde ederek Mesih’in yeryüzüne gelis alameti olarak sayilan Süleyman Mabedi’ni insa için güç saglamak…
Kolomb’un yolculugunu kimlerin organize ettigini, kimlerin bu is için “lobi” yaptiklarini inceledigimizde ise, yolculugun sözkonusu kutsal amaçlar için düzenlenmis organize ve planli bir hareket oldugu daha da kesinlik kazaniyor.
Kolomb’un Ardindaki Yahudiler
Kolomb’un seferi bir günde karar verilmis bir yolculuk degildi. Olamazdi da; çünkü zamanin sartlarinda okyanusa açilarak Bati’ya dogru ilerlemek son derece büyük ve riskli bir isti. Kral ve Kraliçe’nin buna izin vermesi, bu is için kaynak ayirmayi kabul etmesi, uzun ikna ve “lobi” çabalarinin sonucunda olmustu.
Kral ve de özellikle Kraliçe’yi Kolomb’u desteklemeye ikna edenler ise yahudilerdi. Kolomb’un en büyük destekçileri, üçü de birer “konverso” (görünüste Hiristiyanligi kabul etmis yahudi) olan Luis de Santagnel, Gabriel Sanchez ve Isaac Abrabanel idi. Kolomb, bunlarin yanisira, yine bir yahudi olan Abraham Ben Samuel Zacuto’nun çizdigi astroloji haritalarindan ve onun ögrencisi olan bir baska soydasinin, Joseph Vechinho’nun gelistirdigi astrolojik yön bulma aygitlarindan yararlandi. Bu kisilere tek tek baktigimizda, son derece ilginç gerçeklerle karsilasiyoruz…
Santagnel, Kral’in hazineden sorumlu genel müfettisiydi ve Kolomb’u Kral’in huzuruna çikaran, sonra da onun lehinde Kral’a telkinlerde bulunan en önemli isim o oldu. Santagnel, ayrica Kral ve Kraliçe’yi Kolomb’un finansmani için gerekli parayi kendisinin kolaylikla bulabilecegini söyleyerek ikna etti. Gerçekten de Kolomb’a hazineden tam 1.140.000 maravedi vererek yolculugun finansmanini sagladi. Kolomb, yolculugundaki gelismelerle ilgili ilk mektubunu da ona yazdi. Gerçekte yahudi kimligini korudugunun en önemli isaretlerinden biri ise nüfuzunu sürekli olarak yahudilere destek olmak için kullanmasiydi.
Saraydaki diger konverso Gabriel Sanchez ise, Ispanya’nin iki kralligindan biri olan Aragon’un hazine bakaniydi. O da Kolomb’a finansman sagladi. Kolomb’un yolculugu ile ilgili mektup yolladigi ikinci kisi oydu.
Isaac Abrabanel ise Kolomb’a yardim edenler içinde gerçekte en önemli kisiydi. Çünkü Kolomb’a önemli para destegi veren Abrabanel, bu teknik yardiminin yanisira olayin metafizik boyutunu da hesaplayanlarin basindaydi. Ispanya’daki yahudi toplumunun önde gelen isimlerinden olan Abrabanel, ünlü Kabalaci hahamlardan Joseph Abraham Hayyun’dan Kabala ve Talmud egitimi almisti.(Kabala: Yahudi Mistisizminin kaynagi. Batini ilimlerin ve büyünün temel kaynaklarindan biri olarak kabul edilir). Abrabanel, kilit bir isimdi; 1484 yilinda Kral ve Kraliçe’nin emrine girmis ve ülkedeki vergi toplama isini denetlemek üzere tam yetkiyle atanmisti. Önemli icraatlarindan birini, Granada’daki müslümanlara karsi girisilen savasi finanse etmekle yapti. Müslüman katliami ile noktalanan savas, Abrabanel tarafindan verilen 1.5 milyon altin duka sayesinde kazanilmisti. Abrabanel, tüm bu politik çalismalarini yaparken, bir yandan da Mesih’in gelisi ile ilgili Kabalistik çalismalarla ilgileniyordu. Mesih’in gelisinin yakin oldugunu öne süren üç kitap yazdi: Ma’yeni ha-Yeshu’ah, Yeshu’ot Meshiho ve Mashimi’a Yeshu’ah. Bu kitaplarinda Mesih ile ilgili kehanetleri inceliyor ve bunlar üzerine yorumlar yapiyordu. Mesih geldigi zaman tüm yahudilerin Vaadedilmis Topraklar’da yasayacagini ve Mesih’in tüm diger milletleri de Israil’in egemenligi altina alacagini müjdeledi.
Abraham Ben Samuel Zacuto ise, Kolomb’un yolculuguna Kabalistik güçler katan bir diger isimdi. Devrim en önemli astroloji uzmani olan Zacuto, ayni zamanda da Kabala konusunda uzmanlasmis bir yahudiydi. Ortaçag’in enbüyük yahudi filozofu olan Maimonides’in çalismalarini ve ünlü Kabala çalismasi Sefer ha-Kabbalah’i incelemisti. Bu ilhamlardan yola çikarak astroloji ile ilgili Sefer ha-Yuhassin adli kitabini yazdi. Kolomb, Zacuto’nun astrolojik bulgularindan büyük ölçüde yararlanarak denizde yolunu bulmus, hatta bunlar sayesinde Yeni Dünya’daki yerlilere önceden bir günes tutulmasini haber vererek onlari metafizik güçleri olduguna inandirmisti. Zacuto’nun çalismalarindan yararlanan bir baska “kasif” ise Vasco da Gama oldu. Gama’nin yolculugunun bir baska ilginç yani da, gemideki yol göstericilerin, haritacilarin ve tercümanlarinin çogunun yahudi olmasiydi.
Zacuto, çalismalarinda temel kaynak olarak Zohar ve Aggadah gibi Kabalistik yahudi geleneklerini kullaniyordu ve en önemlisi yaptiklarini “kesfe” çikan yahudi denizcilere destek olmasi için yapiyordu. Çalismalarinin, hiristiyanlar ile yürüttükleri mücadelede yahudilere yardimci olmasini umdugunu yazmisti.
Zacuto’nun ögrencisi olan Joseph Vechinho da bir yahudiydi ve Yeni Dünya’ya dogru yolculuga çikmadan önce soydasi olan Kolomb’a giderek Salamanca Üniversitesi’nde onunla tanismis ve ona ustasi Zacuto’nin çizdigi haritalari ve kendi gelistirdigi astronomik araçlari vermisti.
Bütün bu tablo, Kolomb’un çiktigi yolculugun arkasinda büyük bir “irk dayanismasi” oldugunu göstermektedir. Bunun az önce inceledigimiz gibi iki büyük amaci vardi; Süleyman Tapinagi’ni yeniden insa etmek için güç kazanmak ve yahudiler için “iyi bir yer” bulmak.
Nitekim öyle de olacak, Kolomb’un kesfettigi “Yeni Dünya”, yahudiler için “iyi bir yer” ve stratejik bir merkez olarak sekillenecekti.
Kolomb’un Baslattigi ‘Etnik Temizlik’ Operasyonu…
Son dönemlerde Kolomb ile ilgili olarak çevrilen filmlerde, sik sik Kolomb’un gerçekte yerlilere çok insancil yaklastigi, vahsetin emrini dinlemeyen bazi adamlarinca gerçeklestirildigi izlenimi verilmektedir. Ancak, gerçekler bu pembe tablodan çok farklidir.
Kolomb Amerika’yi kesfettiginde 30 milyon kizilderili yasiyordu. simdi 2 milyonluk kayip bir irk oldular. Kolomb, asirlar sonraki soydaslarinin “en iyi Filistinli ölü Filistinli’dir” sekline dönüstürecegi sözünü uygulamaya koymus, “en iyi yerli ölü yerlidir” teorisini gelistirmisti. O da, yine asirlar sonraki soydaslarinin Filistinliler’e yapacagi gibi yerlileri insan olarak görmüyordu. Attali, “adanin huzurlu yerlilerinden bazilari onlari karsilamaya gelmislerdir. Colombus onlari insan olarak kabul etmemektedir” diyor.
Katliam, Kristof Kolomb’la basladi. Kolomb kesfettigi yerlerde Ispanyol kolonileri olusturmaya hiz verdi. Yerlileri kölelestirdi. Vergilendirilen yerlileri Ispanya’ya altin ödemekle yükümlü kildi. Hükümdarlarin izniyle yetki alani içindeki ticari islemlerden yüzde on pay aliyordu. Kolomb ayrica köle ticaretini de ilk baslatan kisiydi…
Kolomb’un yerlilere uyguladigi baski ve sömürü politikasi, onun açtigi yolda ilerleyen “conquistador”lar tarafindan devam ettirildi. Bu Ispanyol “fatih”leri, yerlileri kölelestirme ve mallarina el koyma politikasini sürdürdüler. En çok aradiklari sey ise altindi. Yerlileri yola getirmek için siddet kullaniyorlardi. Bu dünyanin sahit oldugu ilk büyük “sömürgelestirme” hareketiydi. Önceki sayfalarda inceledigimiz gibi, Kolomb Yeni Dünya’yi yahudilere güç kazandirmak, oranin zenginliklerini yahudilerin eline vermek için ele geçirmisti. Kolomb’un hedefine ulastiginin en büyük göstergesi ise, sömürgeci conquistadorlar arasinda çok sayida yahudinin ve konversonun bulunmasidir.
Conquistadorlarin uyguladigi katliam ise inanilmaz boyuttaydi. Örnegin, Kolomb geldiginde nüfusu 200 bin olan bir adada, 20 yil geçmeden sadece 50 bin, 1540′da sadece bin kisi kalmisti. Conquistadorlar’in en ünlüsü olan Cortes, 1519 subat’inda 700 adamla Meksika’ya ayak basti. Meksika’nin toplam kizilderili nüfusu Cortes’in giris yilindaki 25 milyondan, 1605′te 1 milyona indi. Toplam olarak conquistadorlar, yarim yüzyillik bir süre içinde 75 milyon kizilderiliyi yok etmis, yerlerine sadece 240 bin Ispanyol yerlestirmislerdi. Avrupa’da toplam 100 milyon civarinda insanin yasadigi o yillarda, Amerika nüfusu 60 ile 80 milyon arasindaydi. Bu nüfusun % 80′i (yani yaklasik 60 milyon insan) bir kaç onyil içerisinde yok edildi. Sadece Hispaniola adasinda 1492′de 7-8 milyon kisi yasiyorken, 1496′da 4 milyon, 1570 yilinda ise yalnizca 125 kisi kaldi. Tarihçi C. Wells’in verdigi rakamlara göre, Kolomb’un kitaya ayak basmasindan sonra bir yüzyildan az bir süre içinde 95 milyon yerli sömürgeciler tarafindan katledildi.
Bu bosluk yeni bir drama yol açacak, sonraki dört yüzyil boyunca, Afrika’dan katledilen yerlilerin yerine doldurmak üzere Amerika’ya 13 milyon siyah köle tasinacakti. Bu isin önderligini de yahudiler yapacakti.
Püritenlerin Tarihi Misyonu
Ingiltere’de 1600′lü yillarin basinda yeni bir mezhep yayilmaya basladi. William Tyndale adli bir Calvinist’in kurdugu mezhep, Protestan ögretisinin çogu konuda daha radikal hale getirilmis bir sekliydi. Örnegin Protestanligin Papa’ya ve Katolik Kilisesi’nin hiyerarsisine karsi açtigi savas, Püritenler adi verilen bu yeni mezhep tarafindan daha da ilerletilmis ve Protestan Anglikan Kilisesi’ni de içine alacak bir düsmanliga dönüstürülmüstü. Bu yeni mezhebin baglilarinin en ilginç özelligi ise, Luther ve Calvin’in baslattigi “Eski Ahit’e yönelme” hareketini daha da ileri, radikal bir çizgiye götürmeleri ve Eski Ahit’i (Tevrat) neredeyse inançlarinin tek kaynagi haline sokmalariydi.
Eski Ahit’e yönelmek demek, dogal olarak yahudilere yönelmek demekti. Püritenler de öyle yaptilar. Eski Ahithükümlerine göre, yahudiler üstün ve seçilmis bir halkti ve Püritenler bunu kayitsiz sartsiz kabul ettiler. Bu, Püritenlerin yahudilere ve yahudi dinine büyük bir sempati ve hayranlik beslemelerine yol açti. Eski Ahit’e bu kadar baglanmanin bir sonucu daha vardi; Püritenler kendilerini de hayran olduklari yahudilerle özdeslestirmeye, kendilerini onlara benzetmeye basladilar.
“Yahudi Ansiklopedisi” Encylopaedia Judaica, Püritenlik’ten, “Judaizers” (yahudiciler/yahudi sempatizanlari) basligi içinde söz ediyor. Bu terimi ise söyle açikliyor: “Judaizer: Yahudi olmadigi halde yahudi dininin bir kismini ya da bütünün uygulayan veya yahudi oldugunu öne süren kimse.” Bu sinifa dahil ettigi Püritenler için de sunlari söylüyor:
Ingiltere ve Amerika dahil, Kuzey Atlantik’te Püritenligin güçlenmesiyle birlikte, Tevrat’in incelenmesi buna bagli olarakta ‘yahudilesme’ (judaizing) hareketleri basladi. Bu ibrani dilini kullanma, anayasanin Tevrat’a dayandirilmasi ve Sabbath’in yahudi dinine göre kutlanmasi taleplerine kadar vardi.
Püritenler kendilerini yahudilerle özdeslestirme konusunda çok israrliydilar. Çocuklarina, Samuel, Amos, Sarah, Judith gibi yahudi isimleri veriyor, tüm yahudi dini kural ve geleneklerini uyguluyor, Ibranice konusmaya çalisiyorlar, kisacasi Judaica’nin da kullandigi deyimle “yahudilesiyor”lardi. Ingiliz yazar E. Dowden, bu nedenle Puritan and Anglican adli kitabinda, “Püritenlik, Ingiltere’nin kalbine ve ruhuna, Tevrat’in dehasini tasidi” der. Universal Jewish Encyclopedia’nin yazdigina göre ise, “ahlak yapisi Tevrat’la tümüyle es olan Püritenlik, ‘Ingiliz Yahudiligi’ olarak adlandirilmistir.”
Ancak Püritenlerin devlet ve kilise hakkindaki radikal düsünceleri, Kral tarafindan baski görmeleriyle sonuçlandi. Bu nedenle 1620′li yillarda iki büyük Püriten grubu ülkeden ayrildi; biri Yeni Dünya’nin kuzeyine, bugünkü ABD’ye gitti ve oradaki ilk önemli koloniyi kurdu. Digeri ise Amsterdam’a göçtü. Kalan Püritenler mücadeleye karar verdiler ve örgütlendiler. Giderek de güçlendiler. Sonuçta, Cromwell’in yönettigi Püriten ordusu, 1649′da Kral I. Charles’i devirdi ve bir Püriten Cumhuriyeti kurdu. Kendini tüm ülkeye “Lord Protector” (Koruyucu Lord) ilan eden Cromwell de, bir dikta rejimi olusturdu. Ülkeyi artik “judaizer”, yani yahudilere hayran olan ve kendilerini de onlarla özdeslestirmeye çalisan Püritenler yönetiyordu.
Nitekim Cromwell’in icraatlari da “yahudi hayrani” kimligine uygundu. Ingiltere’nin devrimci Lord’u, Ingiltere’de yasamalari o tarihe kadar yasak olan yahudilere Ingiltere’ye yerlesme izni verdi. (Yahudiler, Ingiltere’den Kral I. Edward tarafindan 1292 yilinda “halki tefecilik yoluyla sömürdükleri” gerekçesiyle sürülmüslerdi ve bu yasak asirlar boyu sürdü. Bu nedenle Cromwell’in iktara geldigi 1649 yilinda, inançlaini gizlice sürdüren bir kaç ailenin disinda, ülkede yahudi yoktu.) Fakat bir kaç yil içinde Cromwell bir kanun yayinlayarak bu yasagi sona erdirdi ve ilk yahudi göçmenler, Püritelerin sevinç göz yaslari arasinda Ingiltere’ye yerlesmeye basladilar.
Püritenlik, böylece Ingiliz kültürüne derin bir “yahudi hayranligi” enjekte ediyordu. Bu sosyal olusum, asirlar sonra Siyonizm’e verilecek olan Ingiliz desteginin de çekirdegiydi. Nitekim Cromwell döneminin önde gelen Püritenlerin Elbenezer Cartright, yahudilerin Ingiltere’ye dönüsleri üzerine duygulanmis ve söyle demisti:
Bu Ingiliz ulusu, Hollanda’daki temsilcileriyle birlikte, Israilogullari’ni zamani geldiginde atalari olan Abraham, Isaac ve Jacob’un topraklarina, onlara vaad edilmis olan Vaadedilmis Topraklar’a da gemileriyle tasima serefine ulasacak ilk ulus olacaktir.
Püritenlik, böylece yahudiler açisindan stratejik bir müttefik olarak tarihi misyon kazaniyordu. Bu misyon, az önce belirttigimiz gibi öncelikle Ingiltere’yi etkileyecekti. Ancak bu misyonun asil büyük hedefi, Kristof Kolomb tarafindan “yahudiler için iyi bir yer” ve “Süleyman Tapinagi’ni insa etmek için gereken gücün kaynagi” olsun diye kesfedilen Yeni Dünya olacakti.
Püritenler ve “New Israel”
Önceki sayfalarda Ingiltere’deki Püritenlerden söz ederken, 1620′de, henüz Cromwell iktidarinin kurulmadigi yillarda, Püritenlerin ülke içindeki baski nedeniyle iki büyük göç yaptiklarini belirtmistik. Ikinci Püriten grubu ise, Yeni Dünya’ya, Amerika’nin kuzeyindeki Massachusetts bölgesine gitti ve burada büyük bir koloni kurdu. Bugünkü ABD’nin çekirdegi olarak kabul edilen koloni, Püritenlerin klasik yapisini, yani “judaizer” (yahudici/yahudi sempatizani) misyonunu tasiyordu. Britannica, Ingilizce baskisinda Massachusetts kolonisi ile ilgili söyle diyor:
Avrupa kolonizasyon tarihinde hiçbir koloni Massachusetts kolonisinin ulastigi zenginlik seviyesine ulasamadi. Koloniyi kuran Püritenlerin amaci Amerika’nin uçsuz bucaksiz topraklarinda yeni bir Siyon yaratmakti. Bu, Ingiltere’de saglanan reformasyonun bir benzerini olusturmalarini saglayacakti… Püriten mirasi, Amerikan ruhunun sekillenmesinde süphesiz büyük bir faktör olarak yerini aldi.
Püritenler, kendilerini Eski Ahit’e öylesine kaptirmislardi ki, o dönemler “New England” (Yeni Ingiltere) olarak adlandirilan Amerika’ya “New Israel” (Yeni Israil) ismini vereceklerdi. Ingiliz yazar Karen Armstrong, Holy War adli kitabinda, Püritenlerin tasidigi yahudi ruhuna dikkat çekiyor. Armstrong, Püritenlerin kendilerini “pilgrims” (hacilar) olarak adlandirdiklarini ve ayni sifatin daha sonra Filistin’e giden Siyonistlerce de kullanilacagini hatirlatiyor. Armstrong, Püritenlerin kendilerini “yahudi” gördüklerini söyle anlatiyor: “Püritenler, Yeni Dünya’daki mücadelelerinin ayni Tevrat’ta anlatilan yahudilerin mücadelelerine benzedigine inaniyorlardi. Bu nedenle, kolonilerine ‘Ingiliz Kenan’i’ adini verdiler”
Kenan, bilindigi gibi M. Tevrat’ta Filistin topraklarina verilen isimdi ve M. Tevrat’a göre de bu bölge yahudilere aitti. En büyük istekleri “seçilmis halk” kabul ettikleri yahudilere benzemek olan Püritenler de, Amerika’yi Kenan diyarina benzettiler ve kendilerini de bu diyari fethetmekle yükümlü yahudiler olarak düsündüler. Kisacasi, yapay bir Kenan diyari üzerinde, yapay yahudiler olmaya çalisiyorlardi. Bu nedenle, Amerikan topraklari üzerinde kurduklari kentlere; Hebron, Salem, Bethlehem, Zion ve Judea (Yahuda) gibi Eski Ahit”te geçen yahudi isimleri verdiler. Armstrong, ayni islemin daha sonra Filistin’i “yahudilestirmeye” çalisan Siyonistlerce de yapildigina dikkat çekiyor.
Püritenler, Amerika’yi ele geçirmeye “hak sahibi” olduklarini da çesitli M. Tevrat ayetlerini göstererek sözde ispat etmeye çalisiyorlardi. 1622′de, koloninin önde gelen isimlerinden Robert Cushman, Amerikan topraklarindaki yerlilerin “ilkel yaratiklar” oldugunu söylüyor ve onlarin ellerindeki topraga el koyma haklari oldugunu ise M. Tevrat’in “Tekvin” bölümünden 13/6, 11, 12 ve 34/21 gibi ayetleri göstererek kanitlamaya ugrasiyordu. Armstrong, ayni ayetlerin ve ayni mantiklarin daha sonra Siyonistler tarafindan da Filistinliler hakkinda kullanilacagini hatirlatiyor.
Kisacasi, Amerika M. Tevrat’ta vaadedilen ve Mesih’in gelisiyle birlikte yahudiler tarafindan kurulacak olan Siyon Kralligi’nin bir prototipi seklinde olusturuluyordu. Vaadedilmis Topraklar’a benzetilen topraklar üzerinde, kendilerini yahudilere benzeten Püritenler, M. Tevrat’ta emredilen yöntemleri kullanarak Amerika’yi kuruyorlardi.
Toprak ve yeni sahipleri M. Tevrat’a uydurulunca geriye bir tek topragin eski sahipleri, yani Kizilderililer kaliyordu. Onlara da M. Tevrat içinde bir yer bulmakta gecikilmedi.
Bu, Kizilderililerin sonunun baslangiciydi…
M. Tevrat’a Göre Gerçeklestirilen Kizilderili Katliami
Püritenler, Amerika’yi Kenan diyari olarak tanimladiklarinda, Kizilderililere de ilginç bir statü verdiler. Bu teoriye göre Kizilderililer, Vaadedilmis Topraklar üzerinde yasayan “Kenan Halki”ydi. Vahset, iste bu noktada basladi.
Çünkü Kenan Halki, Eski Ahit’e ve dolayisiyla yahudi inanisina göre, Vaadedilmis Topraklar’i yahudilerden “gasp etmis” olan bir halktir. Ve yok edilmeleri gerekir. M. Tevrat ayetleri, “Kenan Halki’nin yok edilmesini” söyle emreder: “… Ey Kenan, Filistinliler diyari, Rabbin sözü size karsidir; seni yok edecegim, öyle ki artik sende oturan kimse olmayacak.” (Tsefenya, Bab 2/5) Bir baska ayette uygulanacak vahset söyle detaylandirilir:
Ve Allah’in Rab onu senin eline verdigi zaman, onun her erkegini kiliçtan geçireceksin; ancak kadinlari ve çocuklari ve hayvanlari ve sehirde olan her seyi, bütün malini kendin için çapul edeceksin; Ve Allah’in Rabbin sana verdigi düsmanlarinin malini yiyeceksin… Ancak Allah’in Rabbin miras olarak sana vermekte oldugu bu kavimlerin sehirlerinden nefes alan kimseyi sag birakmayacaksin; fakat onlari… Kenanlilar’i… Allah’in Rabbin sana emrettigi gibi tamamen yok edeceksin. (Tesniye, Bab 20/10-17)
Tarihin en büyük dramlarindan biri olan Kizilderili katliami iste bu ayetlere göre gerçeklestirildi. Year 501: The Conquest Continues (Yil 501: Isgal Hala Sürüyor) adli kitabinda, Noam Chomsky, Püritenlerin M. Tevrat ayetlerine dayanarak, “Kenan diyarinin halki” olarak gördükleri Kizilderililer’e karsi gerçeklestirdikleri katliamlari anlatiyor:
New England’daki ilk büyük soykirim hareketlerinden biri, 1637′de Pequot Kizilderilileri’nin yok edilmesiydi. Sömürgeci Püritenlerin, uyguladiklari bu vahseti göklere çikaran resmi açiklamalari ise söyleydi: ‘Yeryüzü cennetinde Tanri’nin istemedigi bu Pequot yerlileri temizlendi. Öyle ki, sükürler olsun, artik Pequot ismi tasiyan kimse kalmadi.’ Bugün, ‘Tanri’nin izni altinda’ yurduna baglilik yemini eden her Amerikan çocugu, aslinda, bu katliami uygulayan Püritenlerin tasidigi retorigi ve Eski Ahit’ten (M. Tevrat) kaynaklanan düsünceyi ödünç almaktadir. Püritenlerin Eski Ahit’ten aldiklari düsünce ise sudur: ‘Bilinçli bir biçimde, Tanri’nin seçilmis halkina ait olan Vaadedilmis Topraklar’daki Kenan halkini yok etmek’. Katliami uygulayan Püritenler, yaptiklari isi tümüyle dini liderlerinin kontrolünde gerçeklestiriyorlar, ‘kutsal misyon’larini yerine getiriyorlardi. Öyle ki, kizilderili erkek, kadin ve çocuklar tümüyle Eski Ahit emirlerine göre katlediliyorlardi. Kendi kullandiklari Tevrat deyimlerine göre, Püritenler, kizilderili çadirlarini ‘kizgin atesli firinlara’ döndürüyorlar, içindeki kurbanlari Tevrat deyimiyle ‘olabilecek en kötü ölümle’ öldürüyorlardi. Bir baska Tevrat ayetinin deyimiyle ölenler ‘atesin içinde kizariyor, ancak oluk oluk akan kanlari atesi söndürüyor’du. Katliami uygulayanlar ise ‘Yehova’nin övgüsüne layik’ oluyorlardi. Bundan bir kaç yil sonra ise New York bölgesindeki yerlilerin ‘temizlenmesi’ operasyonu düzenlendi. Örnegin, subat 1643′de Güney Manhattan’da Hollandali askerler tarafindan Algonquin Kizilderilileri’ne karsi gerçeklestirilen ve David de Vries tarafindan aktarilan katliam söyleydi: ‘Askerler pek çok Kizilderili’yi uykularinda öldürdüler. Annelerinin gögüslerinden çekilip alinan bebekler anne-babalarinin gözleri önünde kiliçla parçalaniyor ve bebeklerin parçalari atese atiliyordu. Kundaktaki bebekler besikleri içinde parçalaniyor, kafalari eziliyor, en tas-yürekli adamin bile vicdanini sizlatacak bir vahsilikle öldürülüyorlardi. Bazi bebekler nehire atildi, onlari kurtarmak için anne ve babalari da suya atladi. Ama askerler ne çocuklarin ne de anne-babalarin sudan çikmalarina izin vermediler, hepsi boguldu.
Chomsky’e göre, ABD’nin 20. yüzyilda dünyanin dört bir yaninda uyguladigi ya da uygulattirdigi terör (terörizm kültürü) de kaynagini Püritenlerin Amerika’ya yükledigi vahset geleneginden almaktadir:
Püritenlerin gerçeklestirdikleri katliamlar, asirlar sonra hala ABD tarafindan islenen toplu cinayetlere de fikir babaligi yapiyor. Yüzlerce örnek arasinda akla gelenlerden biri, 1980′de El Salvador’da ABD’nin çikardigi Salvador-Honduras savasi sirasinda gerçeklesen Rio Sumpul katliami. Sayisiz benzeri gibi bu katliam da, ABD tarafindan egitilmis, ABD tarafindan silahlandirilmis ve elitlere hizmet eden birliklerin isledigi bir cinayetti. Asirlardir ABD’nin ögrettigi doktrinlerin yeni bir uygulamasi olan bir cinayet…
Püritenlerin uyguladiklari vahsetin yahudi ögretisine dayandigina, Arnold Toynbee de dikkat çeker. Toynbee, “Amerika’daki Ingiliz kolonicilerinin Eski Ahit üzerinde yogunlasmalarinin, onlara, dinsizleri yok etmekle görevli seçilmis bir halk olduklari inancini verdigini” savunmaktadir. Amerikali sosyolog Thomas Gossett ise, “Israilliler Kenan halkini nasil yok ettilerse, Massachusetts kolonisindeki Israilliler (yani Püritenler) de Kizilderililer’i öyle yok ettiler” diye yazar.
Kisacasi Kizilderililer, büyük ölçüde, Kabalaci hahamlarin M. Tevrat’a soktugu sapkin inançlarin kurbani oldular. Kabalaci Kolomb ve onun ardindan gelen Püritenler, kitaya, batinin açgözlülügünü, üstün irk inancinin sömürüsünü ve de M. Tevrat’in vahsetini getirdiler. Ve bugün, Chomsky’nin deyimiyle “isgal hala sürüyor”…
Yahudilerin Eliyle Masonlugun Amerika’ya Girisi
Bugünkü ABD’nin temelleri, Kuzey Amerika’daki ilk kolonierin öncüsü olan Püritenler tarafindan atildi. Püritenler, sahip olduklari “yahudi hayranligini” böylece Amerikan kültürünün merkezine yerlestirdiler.
Kuskusuz bu durum, eskiden beridir bir “dünya hakimiyeti”nin yollarini gözleyen yahudi önde gelenleri için büyük bir avantajdi. ABD, “sosyolojik” olarak, kendileriyle ittifak halindeki bir medeniyet olarak gelisiyordu.
Ancak bu “sosyoljik” durumla yetinmediler ve Amerika’yi kontrol altinda tutmalarina yardim edecek bazi mekanizmalari da Eski Dünya’dan Yeni Dünya’ya tasidilar. Bunlarin basinda, Avrupa’da Katolik Kilisesi’ne karsi Yahudilikle tarihsel bir ittifak kurmus olan mason örgütü geliyordu.
Masonluk, Yeni Dünya’ya tamamen yahudilerin eliyle tasindi. “Yahudi Ansiklopedis” Judaica, “Freemasonary” (Masonluk) basligi altinda bu konuyla ilgili önemli bilgiler veriyor:
Koloni Amerikasi’nda masonlugun kuruculari arasinda çok sayida yahudi ismi göze çarpiyor. Gerçekte, masonlugu Amerika’ya ilk kez getirenler de yahudiler olmustu. Ilk kez 1658′de New Port, Rhode Island’da olusan mason locasi durumundaki örgütün kurulusu, o bölgede yasayan bir yahudinin, Mordecai Campanall’in sayesinde olmustu. 1734′de Georgia Savannah’ta kurulan locanin kuruculari arasinda da dört tane yahudi bulunuyordu. Bir baska yahudi Moses Michael Hays, Iskoç ritini Amerika’ya sokan kisi oldu, 1768′de de tüm Kuzey Amerika masonlugunun genel gözetleyicisi (inspector general) seçildi. 1769′da Hays New York’ta King David Lodge (Kral Davud Locasi)ni kurdu. Bu locayi 1780′de New Port’a da tasidi. 1788-1792 yillari arasinda Massachusetts Büyük Locasi’nin Büyük Üstadligi’ni yürüttü. Rhode Island Büyük Locasi’ni kuranlarin basinda bir diger yahudi Moses Seixas geliyordu. 1802-1809 yillari boyunca bu locanin üstad-i muhteremi oldu. Moses Hays ile ayni dönemde faaliyet gösteren bir diger yahudi Solomon Bush, Pennsylvania masonlugunun genel gözetleyicisi oldu. 1781′de Pennsylvania’da kurulan ve Amerikan Masonlugu’nun tarihinde önemli yeri olan ‘Sublime Lodge of Perfection’ adli locanin içinde de yahudiler son derece etkin konumdaydilar. Eski dönem Amerika masonlugunun önemli isimleri arasindaki diger yahudiler söyle: Charleston’daki King Solomon’s Lodge’un kurucularindan Isaac da Costa, 1781′de Virginia bölgesinde genel gözetleyici seçilen Abraham Forst ve ayni görevi önce Maryland sonra da Charleston’da yürüten Joseph Mayers. 1793′te Charleston, South Carolina’daki büyük sinagogun açilis töreni, mason localarindaki ritüellere uygun olarak yapilmisti. Yahudi isimleri daha sonraki dönemlerde de Amerikan localarinda dikkat çekti… B’nai B’rith tarafindan da benimsenmis olan gizlilik, ketumiyet gibi özellikler ve pek çok ritüelin masonik çalismalardan etkilendigine kusku yoktur. B’nai B’rith yahudi toplumunun içinde masonlugun bir benzeri olma amaci tasimistir.
Yahudilerin eliyle masonlugun Amerika’ya girmesi, oldukça anlamli bir gelismeydi: Yahudi önde gelenleri, Avrupa’da masonlukla kurmus olduklari ittifaki aynen Yeni Dünya’ya da tasiyorlardi. Ancak bir farkla; bu ittifak, Avrupa’da en basta Katolik Kilisesi olmak üzere bir takim ortak düsmanlara karsi uzun bir savasa girismisti. Oysa Amerika’da böyle bir düsman yoktu. (Tek muhtemel düsman olan Kizilderililer de daha önce gibi M. Tevrat’in gösterdigi yöntemlerle soykirima ugratiliyordu). Bu nedenle Ittifak, Amerika’da, Avrupa’nin aksine “düzen yikma” isiyle ugrasmadi. Aksine, buradaki düzen dogrudan yahudiler ve onlarin tarihsel müttefiki olan masonluk tarafindan kuruldu.
ABD, ‘Dünyanin Ilk Masonik ve Kabalistik Cumhuriyeti’…
Yahudi önde gelenlerinin Amerika’da masonlugu yayma yönünde giristikleri hummali faaliyetin ardindan, ABD, “dünyanin ilk masonik cumhuriyeti” olarak tarih sahnesine çikti. Amerikali tarihçi Robert Hieronimus, America’s Secret Destiny (Amerika’nin Gizli Kaderi) adli kitabinda, bu ülkenin kurulusunun ardindaki masonik etkenle ilgili bazi ilginç bilgiler veriyor:
Günümüz tarihçileri, 17. ve 18. yüzyillari akil ve Aydinlanma çagi olarak kabul ederler ve bu dönemdeki tüm zihinsel faaliyetlerin ‘evrenin bilimsel yasalarini ispata’ harcandigini söylerler. Oysa ki, ABD’nin kuruculari, bunlarin yaninda, mistisizm, okültizm ve illüminizm üzerine yogunlasmislardi. Astroloji, simya ve Kabala ile derinden ilgilenmislerdi.
ABD’nin kurucularinin, yahudi mistisizminin kaynagi olan Kabala ile ilgilenmeleri ne kadar ilginç degil mi? Acaba ABD’nin kurucularinin Kabala ile ne gibi bir ilgisi olabilirdi? Bu adamlar Kabalaci birer yahudi degillerdi ya… Ama Kabala’dan ilham almak için ille de Kabalaci bir yahudi olmak gerekmiyordu. Kabala’ya ve Kabalacilar’a bagli olan yahudilerin disinda bazi örgütler de vardi. Bu örgütlerin basinda ise masonluk geliyordu…
Bu durumda ABD’nin kurucularinin nasil olup da Kabala ile ilgilendigi sorusunun cevabi aydinlaniyor. Çünkü Amerika’yi kuranlarin hemen hepsi masondular. Hem de oldukça “üstad” masonlar… Bunun yanisira çogu ayni zamanda masonlugun Yeniçag’daki ikinci bir versiyonu olan Gül-Haç örgütüne üyeydi. Aralarinda bir diger masonik örgüt olan Illüminati’ye bagli olanlar bile vardi.
Robert Hieronimus yazdigina göre, esoterik tarihçiler ABD’nin kuruculari arasinda 50′ye yakin mason sayiyorlar… ABD’nin dört kurucusu¯Washington, Jefferson, Franklin ve Adams¯Gül-Haç tarikatinin üyesiydi. Bu kurucularin üçü¯Jefferson, Franklin ve Adams¯ayni zamanda Illüminati tarikatina da üyeydiler. George Washington ve bagimsizlik savasinin Fransiz destekçisi olan General Lafayette, yalnizca yakin arkadaslar degil, ayni zamanda ayni locanin üyesiydiler. Bagimsizlik savasina komuta ederken, Washington, düzenli olarak askeri localarda yapilan toplantilara da katiliyordu. Washington Bagimsiz Büyük Loca’nin (Independent Grand Lodge) Büyük Üstadligi’na seçildi. Bu loca, 1805 yilinda onun anisina Alexandria Washington Locasi adini aldi.
Esoterik tarihçiler, Bagimsizlik Bildirgesi’ni imzalayan 56 kisiden 50′sinin mason oldugunu da bildiriyorlar. Bunun yanisira, Amerikan ordusundaki subaylarin büyük çogunlugunun mason oldugu ve askeri localarda toplandigi biliniyor. Kendisi de bir mason olan General Lafayette, Washington’in ‘mason olmayan subaylarina hiçbir zaman içinden gelerek emir vermedigini, zaten neredeyse tüm yakin askeri çevresinin onun mistik bir bag ile baglanmis biraderleri oldugunu’ yazmistir.
ABD’nin bir diger kurucusu Benjamin Franklin de Washington’dan pek farkli degildir. Masonik tarihçiler, Benjamin Franklin’i döneminin en büyük Amerikali masonu olarak kabul ederler. Franklin kendi gizli dernegini de kurmustu: Leather Apron Club (Deri Önlük Klübü). Organizasyonun adi bile olaydaki masonik etkiyi gösteriyor, çünkü o siralar masonik önlükler deriden yapiliyordu. Franklin, siyasi bir ittifak olusturmak amaciyla 1776′da Fransa’ya geldikten hemen sonra, Fransiz mason localariyla baglanti kurdu. 1778 yilinda Voltaire’in Nine Sisters (Dokuz Kizkardesler) adli locadaki tekris töreninde Franklin de bulunuyordu. Ertesi yil bu locanin üstadligina seçildi. Bunun yaninda iki Fransiz locasiyla daha iliski kurdu: Saint Jean de Jerusalem (Kudüslü Aziz Jean) ve Loge des Bons Amis (Iyi Dostlar Locasi). Fransizlar’la kurdugu iliskiyi, Amerikan-Fransiz ittifakinin kurulmasinda kullandi. Iki taraf arasindaki diplomasi ve gizli görüsmeler, masonik protokole uygun olarak yürütülüyordu.
ABD’nin kurulusuna imza atan bir diger isim de Thomas Jefferson’di. Onun baglantilari da inceledigimiz diger biraderlerini aratmayacak niteliktedir. 1960 yilinda yayinlanan Masonic Bible Jefferson’in ‘aktif bir mason olduguna kusku olmadigini’ bildirir… Bunun yaninda ‘Gül-Haç uzmani’ Dr. Spencer Lewis, Jefferson’in Gül-Haç olduguna dair önemli deliller sunar. Dr. Lewis, Jefferson’in yazdigi bir kagitta ‘garip bazi isaretler’ buldugunu, bu isaretlerin de eski gizli ve kutsal Gül-Haç metinlerinde yer alan bir sifre türü oldugunu açiklamistir.
Masonlukla bu denli özdeslesmis olan ABD kurucularinin yahudilerle olan iliskileri de ilgi çekicidir. Amerikan Bagimsizlik Savasi’nda Washington’un yaninda çok sayida yahudi yer almistir. Yahudiler kendileri için bir tür “Vaadedilmis Toprak” olarak gördükleri ABD’nin bagimsizligina özellikle finansal yönden büyük destek verirler. Iki ünlü yahudi banker, Hayim Solomon ve Robert Morris, Washington’in ordularini finanse eder. Ayrica Hayim Solomon “büyük bir mason”dur. Savas sonrasi da karsilikli muhabbet sürer. Washington, 1781′de Newport’u ziyaret ettiginde yahudiler tarafindan “Kral Davud Locasi”nda yapilan masonik törenle karsilanir.
Evet, ABD dünyanin ilk masonik ve de Kabalistik cumhuriyeti olarak dogmustur.
Püriten mirasi üzerinde, masonlar ve yahudiler eliyle kurulmasinin en dogal sonucudur bu. Bu ikili ittifak, bu büyük basarisini dosta-düsmana duyurmaktan da çekinmemistir. Ancak bu duyurma, Kabala’nin ve masonlugun geleneksel yöntemi, yani sembolizm yoluyla yapilmistir. ABD Büyük Mührü’ne bakmak, bu mesaji algilamak için yeterlidir.
Amerikan Mühründeki Kabalistik Mesajlar: Yüzyilin Yeni Düzeni ya da Yeni Seküler Düzen
Bir dolarlik ABD banknotlarinin üzerinde, bazi ilginç isaretler yer alir. Dolarin bir yüzünün iki tarafinda ikiayri daire, dairelerin içinde de iki ayri sekil vardir. seklin birisi, bir pençesinde oklar, diger pençesinde zeytin dali tutan bir kartaldir. Kartalin tepesinde yildizlar bulunur. Diger dairenin içinde ise tepe kismi, içine bir göz oturtulmus olan bir üçgenle tamamlanan bir piramit yer alir.
Kimileri bunlari dolarin üstüne konmus rastgele sekiller olarak algilayabilir. Oysa bu isaretler, dolara has sekiller degildir. Bu isaretler, “Amerika Birlesik Devletleri’nin Büyük Mührü”dür, ABD’nin resmi sembolüdür. Iki daire, mührün iki yüzünü olusturur. Mührün üzerinde böylesine ayrintili bir sekilde durmamizin nedeni, mührün bazi önemli mesajlar içermesidir. ABD’nin “dünyanin ilk masonik¯ve de Kabalist¯cumhuriyeti” oldugunu gördük. Bu iki özellik, ABD’nin Büyük Mührü’ne de yansitilmistir.
“Amerikan Büyük Mührü’nün arka yüzünün tarihsel bir analizi ve Hümanist psikoloji ile iliskisi” baslikli bir doktora tezi veren Robert Hieronimus, mühür hakkindaki bazi önemli bilgileri America’s Secret Destiny adli kitabinda aktarir. Mührün öyküsü ilginçtir: 4 Temmuz 1776′da Kongre, Benjamin Franklin, Thomas Jefferson ve John Adams’dan olusan bir komiteye Amerikan mührünü dizayn etme görevini verir. Pierre Eugene Du Simitiere adli bir portre ressami komiteye alinir. Böylece, büyük ölçüde Franklin’in tasarisina dayali olarak ilk mühür olusturulur: Bir yüzde Musa ve onunla birlikte denizden kurtularak güvenli bir topraga ayak basan Israillogullari yer almaktadir. Musa eliyle denize isaret etmekte, denizde ise Firavun’un askerleri bogulurken görülmektedir. Bulutlardan çikan kutsal atesin isiklari Musa’ya ulasmaktadir. Bunun yaninda Jefferson da bir öneri getirmistir: Mührün ön tarafina, çölde gündüzleri bir bulut, geceleri de atesten bir sütunla kendilerine yol gösterilen Israilogullari’nin konulmasi…
ABD’nin mason kurucularinin getirdikleri her iki teklifin de “Israilogullari” ile ilgili olmasi bir rastlanti degildir elbette. ABD için bu tür bir sembolün uygun görülmesi, Kabalaci Kristof Kolomb’la baslayan, “judaizer” Püritenlerle süren ve masonlukla perçinlenen “Amerikan misyonu”nun kimliginin bir sonucudur. Mühürle birlikte, Amerika’nin “Israilogullari’nin ayak bastigi güvenli toprak” oldugu mesaji verilmektedir. Onlar için kesfedilmis, onlar için gelistirilmis ve onlara ait olan bir toprak…
Fakat Kongre -fazla açik ve cüretkar buldugundan olacak- Ocak 1777′de bu birinci komitenin teklifini kabul etmedi. Ve üç yil sonra yeni bir komite olusturuldu. Bu komitenin teklifi de kabul edilmeyince, mührü belirleme isi 4 Mayis 1782′de toplanan üçüncü komiteye kaldi. Bu komite, bugünkü mührü olusturdu. “Israilogullari”nin izi, ilk komitenin mühründeki kadar belirgin olmasa da, bu mühürde de yer aliyordu. Ön yüzde, kartalin basinin hemen üstünde, bes köseli yildizlardan olusan alti köseli bir siyon yildizi bulunuyordu. Arka yüzde ise yahudi-masonik sembol “üçgen içinde göz” yerini koruyordu.
ABD mühründeki masonik-Kabalistik etki, daha sonra da çesitli uzmanlar tarafindan dile getirilmistir. Profesör Norton, mührün arka yüzünün ‘çok açik bir masonik amblem’ oldugunu söyler. Bu görüs Paul Foster Case gibi çesitli akademisyenler tarafindan da desteklenmektedir. Esoterik gelenege bagli yazarlarin çogu da mührün özellikle arka yüzünün, masonluk, Gül-Haç ve Illüminati gibi örgütlerden kaynaklandigini bildirmistir. Bu gelenegin ünlü isimlerinden Wyckoff, söyle der: ‘Bizim mührümüz masonlugun bir yansimasidir, masonlugun ve okültizmin’.
1934 yilinda eski baskan yardimcisi Henry A. Wallace, baskana, mührün her iki yüzünün de demir paralar üzerine basilmasini içeren bir öneri götürür… Baskan Roosevelt bunu kabul eder ve o tarihten sonra mühür ABD paralarinin üstünde görülmeye baslanir. Isin ilginç yani hem Wallace’in hem de Baskan Roosevelt’in mason olmasidir.
Bu arada, Amerikan mührüne yerlestirilmis olan iki ilginç Latince ibare de son derece önemlidir. Ön yüzde kartalin agzina yerlestirilmis olan E Pluribus Unum (Birçoklarin arasinda bir tane) ifadesi Eski Ahit’in yahudilere verdigi “seçilmis halk” payesini hatirlatmaktadir.
Arka yüzde, üçgen içindeki masonik gözün üstünde ve altinda yer alan ifadeler ise daha da ilginçtir: Annuit Coeptis ve Novus Ordo Seclorum… Yani “Baslanmisin Tamamlanmasi” ve “Yüzyilin Yeni Düzeni”… Eger “Seclorum” kelimesinin ilk anlami olan “yüzyil”i degil de, ikinci anlami olan “seküler” (din disi) karsiligini alirsak, ABD mühründeki ifade çok daha ilginç bir hale gelir: “Baslanmisin Tamamlanmasi… Yeni Seküler Düzen”…
Sanki birileri, bir “Yeni Seküler Düzen” kurmustur da bunun mesaji verilmektedir. Bu düzenin mimarlari ise mühürdeki öteki sembollerden anlasilmaktadir; Israilogullari ve masonlar.
Bu yazidizisi boyunca kaynak olarak kullandigimiz YENI MASONIK DÜZEN: Dünyanin 500 Yillik Gerçek Tarihi ve Dünya Düzeni’nin Gizli Yöneticileri adli kitap, iste bu Yeni Seküler Düzen’in öyküsünü incelemektedir.
Amerika’nin Yahudilesme Süreci…
Püritenlik, ayni Ingiltere’de oldugu gibi, Amerikan ruhuna yalnizca çok önemli bir yahudi sempatizanligi enjekte etmekle kalmamis, ayni zamanda yahudi düsüncesindeki pek çok faktörü de Amerikan kültürüne eklemisti. Bu faktörlerin basinda, daha önce degindigimiz M. Tevrat kökenli vahset gelenegi geliyordu. Noam Chomsky, ABD’nin bugün dünya çapinda uyguladigi vahsetin kökeninin (ki buna Culture of Terrorism-”Terörizm Kültürü” adini veriyor), Püritenlerin Kizilderililer’e yaptigi katliamlara dayandigini vurguluyor.
Bunun disinda, gerçekte yahudi dininde olan pek çok faktör, Amerikan ruhuna etki etti. Böylece Amerika, açik bir “yahudilesme” yasadi. Yahudi düsüncesine tümüyle uyum sagladi, onu tümüyle kabul etti, ona tümüyle teslim oldu… Ve Amerika, Kolomb’un amacina uygun olarak, “yahudiler için iyi bir yer” oldu. Yahudi inanci ve felsefesi, Amerika’nin kurumlasmasina kaynak olmustu. The Universal Jewish Encyclopedia, “The United States” basligi altinda sunlari not ediyor:
ABD’nin kuruculari, cumhuriyeti sekillendirirken, etkilendikleri kaynaklarin basinda Ibrani Kutsal Kitap’i geliyordu. Özellikle Püritenler, felsefelerini sekillendirirken temel olarak Tevrat’i kabul ettiler. Pratikte tüm New England kolonileri ayni kaynaktan etkilenmistir. 1655′te yayinlanan New Haven Code of Laws’un (yeni kanun düzenlemesi) içerdigi 79 prensibin yarisindan çogu orijinini ve otoritesini Ibrani Kutsal Kitabi’na dayandirir. Amerika Birlesik Devletleri olustuktan sonra da, Musa yasasindaki otorite prensibi, hükümet kurumu için rehber olmustur… … Sonuçta Amerikan Devleti’nin orijini o dönemdeki pek çok tarihsel ve ideolojik faktöre dayansa da, süphe yoktur ki bunlar yahudi halkinin inançlariyla güçlendirilmis ve desteklenmistir. Kurulusunun ardindan Amerika’nin dis politikasi, diger ülkelerin içislerine karismamak yönünde olmustur. Tek bir istisnayla: Diger ülkelerdeki yahudi sorunu hep Amerika’nin ilgisini çekmis, Amerika yahudileri desteklemisti.
Amerikali yazar Peter Grose, Israel in the Mind of America (Amerika’nin Zihnindeki Israil) adli kitabinda, Amerika’nin yahudiler ve Yahudilikle olan ilginç beraberliginin öyküsünü anlatiyor. Amerikan-Yahudi iliskisinin kökeninde Püriten geleneginin yattigini vurgulayan Grose, Amerikan elitlerinin yahudilere bakis açisinda da hep bu gelenegin etkili oldugunu ortaya koyuyor. Bu arada, yahudilerin ekonomik güçlerinin de gittikçe arttigina dikkat çeken Grose, 19. yüzyilin yarisina gelindiginde, “ilk baslarda seyyar saticilik yapan” yahudilerin artik “pazarin prensi” haline gelmis olduklarini vurguluyor.
Yahudi yazar Eli Barnavi de Amerikan-yahudi iliskisinin çarpiciligindan söz ederek, ” Amerika’da antisemitizme rastlamak pek mümkün degildi; nefret, yahudilere degil, Katoliklere yönelikti. Hatta, kimi durumlarda ‘philosemitism’ (yahudi sevgisi) gözlemlenebiliyordu. Yahudilere ait özellikler olarak kabul edilen çaba, hirs, sosyal aktivite, cemaat bilinci, Amerikan ruhunun dayandigi temel prensipler olarak kabul ediliyordu” diyor.
Amerika’nin yahudilere bu denli büyük bir sempati ve yakinlikla baglanmasi, kuskusuz bazi somut sonuçlar da doguracakti. Kolomb bu ülkeyi, “Süleyman Tapinagi’nin kurulmasi için yahudilere güç saglasin” diye kesfetmisti. Bir baska deyisle Amerika, yahudilerin Vaadedilmis Topraklar’a dönüsünün (yani Siyonizmin) ve orada kuracaklari siyasi egemenligin (yani Israil devletinin) en büyük destegi olmaliydi. Yeni Dünyanin gizli misyonu buydu.
Amerika’nin bu misyonu seve seve yerine getireceginin ilk belirgin isaretini, William Eugene Blackstone adli bir Amerikali Protestan rahip, 1870′li yillarda verdi. 1841′de New York’da bir Protestan metodist olarak dogan Blackstone, gençlik yillarinda Kutsal Kitap üzerinde uzmanlasti. 1878′de Blackstone büyük eseri Jesus Is Coming’i (Isa Geliyor) yayinladi ve kisa sürede ün kazandi. Evanjelik cemaatleri onu alkisladilar. Kitabi bir milyonun üstünde satti ve Ibranice’yi de kapsayan 48 dile çevrildi.
Kitapta, Blackstone, arkadaslari Dwight L. Moody ve Cyrus I. Scofield ile birlikte, Kutsal Kitap’in yahudilerin ‘Tanri’nin seçilmis halki’ oldugu seklindeki hükmünün hala geçerli oldugunu savunmustu Aralarinda John D. Rockefeller, Cyrus Mc Cormik, J. Pierpont Morgan gibi isimlerin, Kongre sözcüsünün, senatörlerin, hakimlerin, avukatlarin, gazetecilerin bulundugu 413 seçkin Amerikali Blackstone’un bu fikrine destek verdi. Yahudilerin seçilmis halk oldugu fikrini destekleyenler, Amerikan elitinin kapsamli bir listesi durumundaydi.
Blackstone, daha sonra Rusya’dan göçen yahudilerin sözkonusu oldugu dönemde, su öneriyi getirdi: ‘Niçin Filistin’i yahudilere vermiyoruz?’… Peki Filistin onlarin miydi ki onu yahudilere verecekleri? Buna karsilik Blackstone, 1878 Berlin Anlasmasi ile birer Türk eyaleti olan Bulgaristan ve Sirbistan’in Bulgarlar’a ve Sirplar’a verildigini hatirlatiyor ve söyle diyordu: ‘Bulgaristan’in Bulgarlar’a, Sirbistan’in da Sirplar’a ait oldugu kadar, Filistin de yahudilere ait degil mi?’… Yahudi devleti, ayni Bulgaristan ve Sirbistan gibi, Türk Hükümeti’nden anlasma sonucu alinacak Filistin topraklari üzerine kurulabilirdi… Böylece Amerikali bir Protestan olan Blackstone, Avrupali bir yahudi olan Theodor Herzl’den yillar önce Siyasi Siyonizmi ortaya atmisti…
Blackstone, ölümünden iki yil önce, 1933′de Chicago’daki protestan cemaatine yazdigi mektupta, asirlar önce Püritenlerin eliyle Amerika’ya yüklenmis olan misyonunun hala geçerli oldugunu vurguluyor ve, ‘Israil’in uyanisiyla simdi her zaman kinden daha çok ilgileniyorum’ diye yaziyordu, ‘dualarimiz sayesinde beklenen Mesih’lerine kavusabilirler’.
Kisacasi Blackstone, Amerika’nin kendine biçilen “judaizer” misyonunu yerine getirmesi gerektigini duyuruyordu. Bu konuda Amerikan elitlerinden büyük destek görmesi, kuskusuz Püriten geleneginin yaninda bir de masonluk faktörü ile açiklanabilir. Bunun yanisira, Blackstone’in destekçileri arasindaki en önemli isim ve Amerika’nin petrol krali olan Rockefeller’in ise zaten örtülü bir yahudi olmasi dikkat çekicidir.
Püritenligin Amerika’ya yükledigi bu misyon, zaten yahudi önde gelenlerince de sikça vurgulaniyor, Amerikalilara Yahudilik konusunda bir görevleri oldugu hatirlatiliyordu. Bu hatirlatmayi yapanlarin biri, Siyonist hareketin 20′li yillarda ABD’de önderligini yapan Louis D. Brandeis idi. Brandeis söyle demisti: “Hiçbir Amerikali Siyonizmin Amerikan vatanseverligi ile çatistigini sanmasin. Amerika’ya bagli olmakla Yahudilige bagli olmak arasinda hiçbir uyumsuzluk yoktur. Yahudi ruhu, aslinda modernizmdir ve bütünüyle Amerikali’dir”. Brandeis, “iyi Amerikalilar olmak için daha iyi yahudiler olmaliyiz” diyordu, “… daha iyi yahudiler olmak için de Siyonist olmamiz gerek”.
Püritenlikten kaynaklanmis olan Amerikan Protestanliginin Yahudilikle olan paralelligini ve yahudilerle ilgili olarak tasidigi misyonu baska kaynaklar da vurguluyor. Edward Tivnan, yahudi lobisini konu edinen The Lobby adli kitabinda konuyu söyle dile getiriyor:
Brandeis, yeni kurdugu Amerika Siyonist Organizasyonu’nu gelistirmeye çalisirken, Siyonist hareket birdenbire Beyaz Saray’da bir dosta sahip oldu. Bu dost Baskan Wilson’di. Wilson, yalnizca Brandeis’i 1916′da Anayasa Mahkemesi’ne atamakla kalmayacak, ayni zamanda bu genç arkadasinin seslendirdigi Siyonizm teorisine de destek çikacakti… Wilson’in bu tavri, pragmatik bir siyasi karar olmaktan çok daha öteydi. Bir Prespiteryen papazin oglu ve Kutsal Kitap’in sürekli bir okuyucusu olarak Wilson, yahudilerin kaderi ile duygusal olarak ilgiliydi. Peter Grose’un Israel in the Mind of America kitabinda isaret ettigi gibi, Amerikan protestanliginda Siyon idealine karsi büyük bir sempati gelenegi vardir. Grose, Wilson’in ‘Ben, bir protestan papazin oglu olarak, Vaadedilmis Topraklar’in oranin gerçek sahiplerine verilmesine destek olmaliyim’ dedigini de belirtir. Yahudilere Filistin’e dönme konusunda büyük destek olan bir baska ‘Hiristiyan Siyonist’ ise Lord Balfour idi. Ingiltere’nin Disisleri Bakani olan Arthur Balfour, dindar bir hiristiyan ve yahudi tarihi uzmaniydi. Romalilarin yahudileri Kudüs’ten çikarmasini, ‘tarihin en önemli yanlislarindan biri’ olarak nitelendiriyordu. Balfour, yahudi tarihindeki onurlu yerini, 1917′de Lord Rothschild’e yazdigi kisa mektubunda, ‘Majestelerinin Hükümeti’nin Filistin’de bir Yahudi Devleti kurulmasini destekledigini’ deklare eden satirlariyla aldi.
Tivnan, ayrica, 1943′de Amerika’da kurulan AZEC (Amerikan Siyonist Hareket Konseyi) adli kurulusun da Protestan cemaatleri ile çok yakin iliskiler içine girdigini bildiriyor. Amerikali yazar, Filistin’de bir Yahudi Devleti kurulmasina çalisan AZEC’in, en büyük destegi yine sözkonusu Protestan cemaatlerinden ve bir de¯masonlugun “anaokulu” sayilan¯Rotary Kulüpleri’nden aldigini da vurguluyor.
Amerika’nin tam da Kolomb’un ve Kabalaci dostlarinin hesapladigi gibi, “yahudilesme”si, kuskusuz yahudi önde gelenleri açisindan son derece önemliydi. Bu “yahudilesme” sürecinin onlar açisindan iki bir büyük etkisi oldu: Birinci etki, Amerika’nin Siyonizmi gönülden destekleyecek bir “dogal müttefik” haline gelmesiydi. Ikincisi ise, Amerika’nin yahudi dünya görüsünü benimsemesiyle ortaya çikti. Bu, yahudi dininin pek çok temel özelliginin Amerikan ruhuna, kültürüne ve dolayisiyla da siyasetine ve dis politikasina girmesi anlamina geliyordu. Amerikan irkçiligi (zenci düsmanligi da dahil) ve Amerikan yayilmaciligi böyle dogdu…
Ingiliz-Amerikan Irkçiligi ve Yahudi Ögretisi
Avrupa, modern çagin baslangicina dek irkçilik kavramiyla tanisik degildi. Ortaçag’da Katolik Kilisesinin kurdugu toplum modeli irkçiliktan tümüyle uzakti. Insanlar kendilerini su ya da bu irkin üyesi degil, Hiristiyan dininin baglilari olarak kabul ediyorlardi. Hiristiyan olmayan toplumlari da irk yönünden asagi görmek gibi düsünceleri yoktu. Hatta, 590-604 yillari arasinda Papa Gregory (Gregory The Great) yahudilere her türlü baski yapilmasini yasaklamisti ve bu kural yüzyillarca devam ettirildi. 11. yüzyilda yahudilere karsi sert bir tutum baslamistir ama bu bir irkçiliktan çok, yahudilerin “Isa’nin katilleri” olarak görülmesinden, yani dini nedenlerdendir.
Bu arada dikkat edilmesi gereken bir baska nokta, Katolik Kilisesi’nin, Kolomb ve adamlarinin öne sürdügü “Amerikan yerlilerinin bir tür hayvan oldugu” seklindeki düsünceye karsi çikmis olmasidir. Amerika’yi Yahudilik adina kesfe çikan Kabalaci Kolomb, yahudi ögretisindeki irkçilik düsüncesini Amerikan yerlilerine uygulamaktan çekinmezken, Katolik kilisesi buna tepki göstermis ve bu insanlara da dinin anlatilmasi gerektigini bildirmisti. Bunun en ünlü örnegi, Chiapas piskoposu Bartolome de Las Casas’in, Kolomb ile birlikte Yeni Dünya’ya ayak basan kolonicilerin “yerliler bir tür hayvandir” iddiasina karsilik, yerlilerin “gerçek birer insan” oldugunu savunmus olmasidir. Bu nedenle Las Casas “yerlilerin havarisi” olarak anilmaya baslamisti. Las Casas’in yerlileri savunan düsünceleri, daha sonra bir baska rahip Domingo de Soto tarafindan da savunulacak ve Soto, “imani kiliçla kabul ettirmek, onu igrenç hale getirmektir” diyecekti. Ayni sekilde, Dominiken rahip Fray Antonio Montesinos da 1511 yilinda San-Domingo kilisesinde sömürgeci conquistadorlarin uygulamalarini lanetlemis ve “masum bir halka uyguladiginiz vahset nedeniyle hepiniz ölümcül bir günah içindesiniz” diyerek onlari suçlamisti. Daha sonra, 1537′de, Papa III. Paul de, yayinladigi Sublimis Deus adli fermaninda sömürgeci vahsetini lanetlemis, Kizilderililer’in gerçek insanlar (veros homines) olduklarini, onlari köle düzeyine indirgemek küstahligini gösterenlere ragmen, iman sahibi olma yetenegine haiz insanlar olduklarini ilan etmisti.
Ancak Katolik kilisesinin kurdugu Avrupa düzeni önce Protestanlik, sonra da Aydinlanma ile yikildi. Kurulan yeni düzen, beraberinde ideolojileri dogurdu. Bu ideolojilerin en önemlilerinden biriyse irkçilik saplantisiydi. Irkçilik, ilk olarak Protestan ideolojisiyle birlikte yeserecek zemin buldu. Luther’in ögretisinin irkçiligin gelisimine önemlibir zemin hazirladigi kabul edilir. Yeni Dünya’da irkçiligin en önemli temsilcileri ise basta Püritenler olmak üzere Protestan Ingiliz kolonicileridir. Burada dogan irkçilik, Anglo-Sakson (Ingiliz ve Amerikan) irkçiligini olusturmustur. Ingilizce konusan irklarin digerlerinden üstün oldugunu savunan bu ögreti, birazdan inceleyecegimiz gibi emperyalizme de güç vermistir.
Amerikali sosyolog Thomas F. Gossett, Race: The History of an Idea in America (Irk: Amerika’daki Bir Düsüncenin Tarihi) adli kitabinda, Anglo-Sakson irkçiligindaki Protestan ve özellikle de Püriten etkisinin önemine dikkat çekiyor. Gossett’e göre, irkçi düsüncenin gelisiminde önemli rol oynayan isimlerin basinda Amerikali Protestan din adami Josiah Strong gelmektedir. Strong, Sosyal Darwinizm’le Protestan ögretisini birlestirerek, Anglo-Sakson irkinin üstün bir irk oldugunu ve “Kizilderililer’i Tanri’nin izniyle yok etme hakkina” sahip olduklarini öne sürmüstür. Thomas Gossett, bu üstün irk safsatasinin kaynaginin söyle analiz eder:
Beyaz olmayan irklarin, Tanri’nin istegine uygun olarak yok edilmesi düsüncesi, kuskusuz Josiah Strong’un kendi basina gelistirdigi bir düsünce degildir. ‘Tanri, kendi halkina yer açmak için, digerlerinin yok edilmesini istedi’ cümlesi, Püriten din adamlarinca söylenmistir. Bir baska Püriten, ‘Tanri, aralarinda hastalik yayarak Massachusetts’deki Kizilderililer’in sayilarini 30 binden üçyüze indirmemizi istedi’ demisti. Benjamin Franklin, daha sonra ayni düsünceyi savunacak ve otobiyografisine söyle yazacakti: ‘Yerlilere içirdigimiz rom içkisi Tanri’nin bu pislikleri (Kizilderililer’i) yeryüzünden kaldirmak için yaptigi planin bir parçasiydi’. Ingiliz kolonicileri, biyoloji kurallari (Sosyal Darwinizm) ile ispatlanmaya çalisilmadan çok daha önce de kendilerinin seçilmis halk olduguna inaniyorlardi. Püritenler, Tanri’yla aralarindaki iliskinin, Israilogullari ile Tanri arasindaki iliski gibi oldugunu düsünüyorlardi. Amerikan bagimsizliginin ardindan, ‘Amerikali Israilogullari’ baslikli bir dini konusma yapan Ezra Stiles ayni düsünceyi vurgulamisti. Iki yil sonra Thomas Jefferson, Amerikan Büyük Mührü’ne Israilogullari’nin kurtulusu ile ilgili bir tasvir yerlestirmeyi teklif etti. 1787′de Timoty Dwight, Amerikalilar’dan ‘seçilmis irk’ olarak söz etmeye basladi.
Açikça görüldügü gibi, Anglo-Sakson irkçiligi, M. Tevrat’taki yahudi ögretisinde yer alan “seçilmis irk” safsatasinin, Amerikali ve Ingilizler’e uyarlanmasi ile kendine dayanak buluyordu. Diger bir deyisle Ingilizce konusan halklarin irkçilik akimi, açik bir “yahudilesme”ydi. (Gossett’in üstte sözünü ettigi Kizilderili katliamindaki yahudi etkisini daha ayrintili olarak incelemistik.)
1805 yilinda Thomas Jefferson’in “Tanri, Israilogullari’na tarih boyunca nasil rehberlik ettiyse, Amerika’nin kurucularina da öyle rehberlik etmistir” demisti. (“Israilogullari”na bu denli düskün olan Jefferson, inceledigimiz gibi bir Gül-Haç ve masondu). Gossett, bu üstün irk inancinin 19. yüzyilin irkçi havasiyla daha da güçlendigini anlatiyor ve “1840′larla birlikte, seçilmis irk düsüncesi, ‘Anglo-Sakson irki’nin üstün özelliklerinin belirlenmeye baslamasiyla daha da güçlendi” diyor. Öyle ki 1846′da, Senatör Thomas Hart Benkon, bu “üstün irk”in Pasifik sahillerine kadar tüm Amerika’yi ele geçirecegini, daha sonra da Asya’yi kolonilestirmeye baslayacagini müjdelemisti. Gossett’in anlattigina göre, 19. yüzyil boyunca Amerikali ve Ingiliz Protestan din adamlari, Sosyal Darwinizm’le, Eski Ahit’in (M. Tevrat) irkçi ögretilerini birbiriyle kaynastirip, Anglo-Sakson üstünlügünü kanitlamaya çalistilar.
Anglo-Sakson Irkçilarinin Slogani: ‘Bizler de Yahudiyiz; Yeryüzü Bizim Olmali’!
Amerikali sosyolog Thomas Gossett, irkçiligin kökenlerini inceledigi kitabinda, Anglo-Sakson irkçilarinin kendilerini yahudilerle özdeslestirmelerini anlatirken, bir de bu düsünceye bagli olarak gelistirilen ilginç bir teoriyi anlatiyor. Ingiliz din adami John Wilson tarafindan gelistirilen teori, Anglo-Saksonlar’in¯yani Amerikali ve Ingilizler’in¯kendilerini yahudilerle özdeslestirme çabalarina, somut ve organik bir temel olusturma denemesinden ibaretti. “Anglo-Israil” hareketini baslatan bu teoriyle, Anglo-Saksonlar, aslinda kendilerinin de “yahudi” oldugunu ispatlamaya (!) ugrasiyorlardi:
Anglo-Israil hareketi, 1837′de Ingiltere’de basladi. John Wilson adli ‘nonconformist’ (bagimsiz protestan) bir rahip, Eski Ahit’te anlatilan ve Jacob’un (Hz. Yakub), oglu Joseph’a (Hz. Yusuf) ebediyen zaferle dolu bir kader vaad ettigi hikayeyi degisik bir biçimde yorumladi: Wilson, Joseph’in zaferle müjdelenmis soyunun Ingilizler oldugunu öne sürdü. Ona göre, Ingilizler, açikça Joseph’in soyundan geliyorlardi. söyle ki; Israilogullari’nin on kabilesi, Asurlular tarafindan MÖ 8. yüzyilda Israil’den sürülmüslerdi. Daha sonra bu kabileler kaybolmus ve akibetleri tarihin derinliklerine gömülmüstü. Ama, Wilson’a göre, Israil’in ‘On Kayip Kabile’si artik bulunmustu: Bu ‘kayip’ yahudiler, Ingiltere’nin Anglo-Saksonlari’ydi… Gerçi Ingilizler’in fiziksel özelliklerinin yahudilere uymadigi seklinde bir itiraz gelebilirdi ama Wilson ve ögrencileri buna karsi da ustaca bir açiklama getiriyorlardi: Yahudiler orjinal olarak aslinda ayni Ingilizler gibi sarisin insanlar olmaliydilar. Çünkü Kutsal Kitap, David’in (Hz. Davud) ‘kizil saçli’ oldugunu söylüyordu! Kisacasi, Anglo-Saksonlar da gerçek birer yahudiydiler; yani Tanri’nin seçilmis irkindandilar…
Ingiliz irkçilarinin ortaya attigi bu teori hizla benimsendi. Kisa süre sonra Ingiltere’de Anglo-Israel Association (Anglo-Israil Birligi) kuruldu. Daha sonra British-Israel Association (Britanya-Israil Birligi) adini alan örgüt, ülke içinde pek çok sempatizan topladi. Örgüt, 1890′dan 1915′e kadar yayinlanan Our Race, Its Origin and Its Destiny (Irkimiz, Kökeni ve Gelecegi) adli bir haftalik gazete çikardi. Gazetede, Ingilizce konusan halklarin da “yahudi” olduguyla ilgili “delil”ler sunuluyor, Eski Ahit’ten seçilmis irk düsüncesini destekleyen pasajlar aktariliyordu. Gazetenin yazarlari, M. Tevrat ayetlerine dayanarak, Ingiltere ve Amerika’nin gelecegiyle ilgili tahminler de yapiyorlardi. Anglo-Israil hareketi, 1870′lerde Amerika’ya da siçradi. 1884 yilinda, Ingiliz Anglo-Israil hareketinin misyonerlerinden olan Edward Hine adli bir rahip Amerika’ya yollandi ve büyük bir propaganda kampanyasi açti. Böylece, “bizler de yahudiyiz” slogani Amerikan irkçilarinin da agzinda gezmeye basladi. (Anglo-Israil hareketi bugün de hem Ingiltere’de hem de Amerika’da bazi dini gruplar tarafindan sürdürülmektedir.)
Kuskusuz ne Ingilizler ne de Amerikalilar, “seçilmis irk” degillerdi. Anglo-Israil hareketinin ve benzeri “yahudilesme” akimlarinin asil etkisi de zaten içinde bulunduklari toplumlari “seçilmis irk” olduklarina inandirmak olmadi. Önemli olan bu “yahudilesme” hareketlerinin, Ingiliz ve Amerikalilar’in toplumsal bilinci üzerindeki etkisidir. Çünkü bu toplumlarda, sözkonusu “yahudilesme” hareketlerinin sonucunda, yahudilere karsi duyulan olagandisi sempati ve “yahudilerin Filistin’e dönme hakki”na olan inanç daha da güçlendi.
Ingiltere ve Amerika’daki bu toplumsal etki, bu iki ülkenin yahudilerin Vaadedilmis Topraklar’a dönme çabasi olan Siyonizm’i neden büyük bir istekle desteklediklerini de açiklar. Yahudileri “seçilmis halk” olarak görme aliskanligina sahip bu iki ülkeden pek çok kisi, 20. yüzyilda Siyonizm’e büyük destek vererek “Hiristiyan Siyonistler” sifatini kazanmistir.
Zenci Düsmanliginin Ibrani Kökenleri
Anglo-Sakson irkçiliginin yahudi ögretisinden bu denli etkilenmis olmasi, Ingiliz ve de özellikle Amerikan irkçiliginin en açik gözüktügü alan olan zenci düsmanliginin kökenini de açiklamaktadir. Çünkü, yüzyillardir siyah derili insanlara uygulanan acimasiz ve ilkel irk ayrimciliginin kökeni de yahudi kaynaklarina dayanmaktadir.
Zenci düsmanliginin kökenini arastirirken karsimiza çikan ilginç tablo, zenciler aleyhindeki ilk asagilayici ifadelerin yahudi kaynaklarinda yer aldigini gösterir. Thomas F. Gossett, M. Tevrat’ta Resul Yeremya’nin agzindan aktarilan “Etiyopyali derisinin rengini degistirebilir mi, ya da leopar lekelerinden kurtulabilir mi?” cümlesinin, zencileri asagilayici ilk mesaji verdigini not eder. Gossett, yahudi kültüründe irkçiligin temelini olusturan “Nuh’un ogullari” efsanesine de dikkat çeker. Bu efsaneye göre, sözde Hz. Nuh’un ogullari arasindan biri, yani Ham, babasi tarafindan soyuyla birlikte lanetlenmistir. Kendilerinin Hz. Nuh’un diger övülen ogullarinin soyundan geldigine inanan yahudiler, Ham’in soyunun lanetli olduguna inanirlar. Ve M. Tevrat’ta Ham’in soyunun rengi hakkinda bilgi verilmedigi halde, yahudiler MÖ 6 ve 2. yüzyillar arasinda yazilan Babil Talmudu’na “Ham’in soyundan gelenlerin zenci olduklarini” eklemislerdir.
Diger yahudi kaynaklarinda da benzer sapkin inanislar bulmak mümkündür. Örnegin Kabala’ya göre, zenci olmak, dogrudan asagi bir irktan olmak anlamina gelir. Kabala’nin temel eserlerinden olan Yaratilis Kitabi (Sefer ha Yetsira), “Siyah dogmus olmak Tanri’nin bir cezasidir” hükmünü içerir. Dolayisiyla, pek çok motifini yahudi kaynaklarindan almis olan Bati irkçiliginin, zenci düsmanligini da ayni kaynaktan derledigini anlamak pek zor degildir.
Zenci düsmanligindaki yahudi etkisi, en son New York Üniversitesi’ne bagli bir zenci profesör tarafindan da vurgulandi. Türkiyeli yahudilerin yayin organi salom gazetesi, profesörü “antisemit ve saldirgan” ilan eden önyargili üslubuyla, konuyla ilgili haberi söyle veriyordu:
New York Üniversitesi Amerikan-Afrika Arastirmalari Kürsüsü Baskani zenci profesör Leonard Jeffries’in üniversitede ögrenci ve profesörlere yaptigi ve daha sonra yayimlanmasi için tüm radyo-televizyon sirketlerine gönderilen konusmasi New York’ta yahudiler arasinda büyük tepkilere neden oldu. Iki saat süren konusmasinda ABD’de var olan siyah irk düsmanligini yahudilerin baslattigini ve finanse ettigini iddia eden Jeffries, özellikle Hollywood filmlerini finanse eden mafya ile yakin isbirliginde olan Rus yahudilerinin yönettikleri filmlerde zenci düsmanligini körüklediklerini söyledi. Prof. Jeffries, bugün bile zenci düsmanligini yahudilerin devam ettirdiklerine isaret ederek, yahudilere karsi çikmanin antisemitizmle ilgili bir sey olmadigini, onurlarini kurtarmanin herseyin üstünde oldugunu ileri sürdü. Konferansa katilanlarin belirttigine göre, zenci profesör, bazi yahudileri tek tek ismen suçlayarak bu yahudilerin köle ticaretini finanse ettiklerini iddia etti.
Zenci profesör Jeffries’in söyledikleri dogruydu ama Amerika gibi “yahudilesmis” bir toplumda böylesine keskin bir “baskaldiris”a izin verilmedi ve Jeffries’in bu açiklamalari cevapsiz birakilmadi. “Cevap”, klasik yahudi tarzina uygundu. Haberin devaminda bildirildigine göre, profesörün görevden alinmasi için çesitli derneklerce çagri yapildi ve hakkinda sorusturma açildi. Ve bu kampanyanin ardindan Jeffries üniversiteden uzaklastirildi…
Amerikan Emperyalizmi ve Ardindaki Yahudi Etkisi
“Yahudilesme”nin Amerikan ruhuna yaptigi bir baska M. Tevrat-kaynakli etki, emperyalizmle ilgiliydi. Anglo-Sakson irkçiliginin yahudi kaynaklarini referans aldigini inceledik. Bu irkçiligin hedefi ise elbette “dünyaya egemenolmak”ti. Amerikan emperyalizmi, bu noktadan dogdu. Dünyayi yönetmenin sözde seçkin milletlere ait bir”hak oldugu seklindeki emperyalizm mantigi, yine Püriten gelenekten aktarilma bir M. Tevrat ögretisiydi.
Amerikan yayilmaciliginin bir tür “Mesihsel” sözde mesru temele dayandigi düsüncesi, en açik olarak, Amerikalilarca 19. yüzyilda gelistirilen “Manifest Destiny” (Belirlenmis Yazgi) teorisinde görülebilir. Amerikalilar’in Tanri tarafindan seçilmis bir halk oldugu ve dolayisiyla askeri, kültürel ve ekonomik yönden yayilmaya hak kazandigini öne süren teori, gerçekte M. Tevrat ögretisinde yer alan seçilmis halk safsatasinin yalnizca yeni bir yorumuydu. Britannica’nin Ingilizce baskisinda, “Manifest Destiny” ve Püriten etkisi ile ilgili olarak sunlar yaziyor:
Manifest Destiny: Amerikan tarihinde yer alan ve Amerikalilar’in seçilmis ve kutsanmis bir halk oldugu ve dolayisiyla Tanri tarafindan vahsi milletlere uygarlik modeli olusturmakla görevlendirildigini öne süren düsünce gelenegi. Bu anlamda, Manifest Destiny’nin 1630′da Massachusetts’de kurulan Püriten kolonisiyle birlikte dogdugu söylenebilir. Terim, cografik anlamda, 1800′lerde Amerikan yayilmacilarinin, ABD’nin sinirlarini Pasifik Okyanusuna kadar genisletme isteklerini tarif eder.
Amerikan yayilmaciligina felsefi temel olusturma çabasi olarak tanimlanabilecek olan Manifest Destiny teorisi, Amerika’nin 19. yüzyilda Meksika, Küba ve Filipinler’e karsi giristigi müdahale ve isgallere mesruiyet kazandirmak için kullanilmisti. Böylece Kuzey Amerika’yi “Vaadedilmis toprak”, üzerindeki Kizilderililer’i de bu topragi gasp etmis olan “Kenan halki” olarak degerlendiren Püritenlerin gelenegi, daha büyük ölçekte, tüm kita çapinda uygulanmis oluyordu.
Amerikan emperyalistleri, yayilmaci hirslarini sözde mesrulastiran bu Püriten gelenegine sevkle sarildilar. Diger halklari sömürmeyi ve asagilamayi dogal hak sayan yahudi ögretisi, böylece Amerikan emperyalizmine kaynak oldu. 27 Nisan 1898′de, Senatör Albert J. Beveridge, üstün irk teorisinden dayanak bulan yayilmaci Amerikan hedeflerini söyle açikliyordu:
… Daha soylu ve daha erkek insanlardan dogan yüksek uygarliklar önünde, alçak uygarliklarin ve çürümekte olan irklarin ortadan kalkmasi Tanrinin sinirsiz tasarisinin bir parçasidir. Amerikan fabrikalari Amerikan halkinin kullanabileceginden daha fazlasini yapmaktadirlar. Amerikan topragi tüketebildiginden daha fazlasini çikariyor. Tutacagimiz yol bizim için çizilmis bir yazgidir, dünya ticareti bizim olmalidir, olacaktir. Ve bunu anamizin (Ingiltere) örnek oldugu biçimde yapacagiz. Bütün yeryüzünde Amerikan ürünlerinin dagitim noktalari olarak ticaret karakollari kurulacak, okyanusu ticaret filomuzla kusatacak ve büyüklügümüzle orantili bir donanma meydana getirecegiz. Ticaret karakollarimizin çevresinde bizim bayragimizi dalgalandiran ve bizimle ticaret yapan, kendi hükümetlerine sahip büyük sömürgeler kurulacak, kurumlarimiz ticaretin kanatlari altinda bayragimizi izleyecektir.
Beveridge, bir baska konusmasinda ise; “Amerikan Cumhuriyeti, tarihin en üstün irkinin kurdugu bir cumhuriyettir. Tanri tarafindan yönlendirilen bir devlettir” diyor ve söyle devam ediyordu; “… bu cumhuriyetin liderleri de yalnizca devlet adami degil, ayni zamanda Tanri’nin peygamberleridir.” 110 Yahudi düsüncesine dayanan Manifest Destiny teorisinin en önemli savunucusu sayilan Beveridge, belli ki, yahudi düsüncesiyle çok iliskili birisi olmaliydi. Öyleydi de, senatörün ilginç bir özelligi mason olusuydu; Indianapolis’teki 500 numarali “Oriental Lodge” adli locaya kayitliydi.
Amerika’yi “dis müdahale”ye iten Manifest Destiny teorisinin kaynagini yahudi kaynaklarindan almasi ve bu teorinin en önde gelen savunucusunun da mason olmasi, kuskusuz önemli bazi gerçeklerin isaretleridir. Amerikan yayilmaciligindaki yahudi etkisi, Amerikan dis politika gelenegi üzerinde bugüne dek büyük etkiye sahip olmustur. David L. Larson, The Puritan Effect in United States Foreign Policy (ABD Dis Politikasi’nda Püriten Etkisi) adli kitabin girisinde konuya deginirken, Manifest Destiny’nin “Mesihi” bir köken tasidigini belirtiyor ve yine Albert Beveridge’e dikkat çekiyor:
Manifest Destiny, Amerika’nin kitanin diger bölgelerine ve Pasifik’e yayilmasini rasyonelize etmek için ortaya atilmistir. Manifest Destiny teorisini savunanlarin basinda, eski Püriten kolonisi Massachusetts’den Kongre adayi olan Robert C. Winthrop’un gelmesi de oldukça ilginçtir. Winthrop, konuyla ilgili sunlari söylemistir: ‘Manifest Destiny, tarihte yeni bir çigir açmaktadir. Umuyorum ki, yayilmaya hak kazandiran böylesine bir açik yazgi (Manifest Destiny) diger uluslara degil, yalnizca bizim ulusumuza bahsedilmistir.’ Manifest Destiny düsüncesi, 1900 yilinda Filipinler’in Amerika tarafindan ilhak edilmesi konusu gündeme geldiginde zirveye çikmistir. Ilhaki savunanlarin basinda gelen Senatör Albert Beveridge, köktenci protestanlarin merkezlerinden olan Indiana’dan seçilmisti. Manifest Destiny’i savunan konusmasi ise üç konuyu vurgulamasi yönünden ilgi çekicidir: (a) Emperyalizmin rasyonelize edilmesi, (b) Püriten etiginin vurgulanmasi ve (c) Amerika’nin Mesihi misyonunun ilan edilmesi.
Böylece Amerika iki ayri sekilde ortaya çikan bir “yahudilesme” yasamis oluyordu. Birinci sekil, Püritenlikle dogan ve yahudilerin Eski Ahit (M. Tevrat) hükümlerine göre “seçilmis halk” oldugunu kabul eden gelenegin bir sonucuydu: Yahudilere karsi olagandisi bir hayranlik duyuluyordu. Bu hayranlik, Siyasi Siyonizm’in ortaya çikmasiyla birlikte “Hiristiyan Siyonizmi” adi verilen akimi olusturacak, böylece yahudi olmadiklari halde, yahudilerin Filistin’de devlet kurma davasina büyük destek veren hiristiyanlar ortaya çikacakti. Bu çizgi, bugün Amerika’nin köktenci Protestan cemaatlerinde hala sürmektedir.
“Yahudilesme”nin ikinci sekli, Püriten geleneginin etkisinde kalmis olan Amerikalilar’in, Eski Ahit”in yahudilerle ilgili hükümlerini kendi üzerlerine almalariyla gelisti. Böylece, aynen kendilerine yahudilerle özdeslestirerek Kizilderililer’i M. Tevrat hükümlerine göre katleden Püritenler gibi, “yapay yahudilik” gelenegi dogdu. Bu, yahudi karakteri ve felsefesinin kopya edilmesi temeline dayaniyordu. Anglo-Sakson irkçilarinin kendilerini “yahudi” saymalari, gerçek yahudiler gibi kendilerinin de dünyayi yönetme hakkina sahip olduklarini iddia etmeleri bundan kaynaklanmistir. Amerikan emperyalizmini rasyonelize etmeye çalisan Manifest Destiny teorisi de, ayni “yahudilesme” sürecinin bir örnegidir.
Yahudilesmenin olusturdugu bu sosyolojik zemin, ABD’nin emperyalist bir güç olarak dünya sahnesine çikmasi için gerekli “emperyal kültür”ü olusturmustu. Geriye emperyalizmin kurumsal olarak gelistirilmesi, Amerikan emperyalizmini yönetecek “beyin” örgütlerin tesis edilmesi kaliyordu. Ve, pek de sasirtici olmayan bir sekilde, bu is de herkesten çok yahudiler tarafindan üstlenildi.
CFR’nin Kurulusu ve Baskan Wilson’in Akil Babalari
20. yüzyilin basina gelindiginde, Amerika’daki pek çok entellektüel, yayilmaci politikayi benimsemisti. Ancak Amerikalilarin bir bölümü, Püriten-Yahudi geleneginden kaynaklanan yayilmaci politikaya karsi çikiyor ve Amerika’nin da¯dünyanin hemen hemen bütün diger ülkeleri gibi¯asil olarak kendi sorunlariyla ugrasmasi gerektigini, baska toplumlarin içislerine karismak gibi bir “misyon” ya da hak sahibi olmadigini söylüyorlardi. Bu görüsü savunanlar “isolationist” (izolasyoncu), Amerikan yayilmaciligini savunanlar ise “internationalist” (uluslararasici) olarak tanimlandi. “Izolasyoncu”larla, “uluslararasici”lar arasinda onyillarca süren tartisma, 1917 yilinda ikinci grubun zaferiyle sonuçlandi. Bu tarih, Amerikan emperyalizminin resmen dogdugu tarih olarak da kabul edilebilir. O yil, Baskan Woodrow Wilson, her ne kadar seçim öncesinde Amerika’yi savasa sokmayacagini vaad etmis olsa da, Amerika’nin I. Dünya Savasi’na girmesi gerektigi ile ilgili olarak Kongre’ye çok önemli bir mesaj yolladi. Ve o tarihten sonra da Amerikan yayilmaciligi ülke dis politikasinin asil amaci haline geldi.
Bugün Amerika’da izolasyoncu görüsü savunmaya devam edenlerin çogu, Wilson’i, Amerika’yi normal bir devlet olmaktan çikarip, “dünyanin basina bela” haline getiren adam olarak görürler. Ancak gerçekte bu kritik politika degisikligini yapan irade, Baskan Wilson’dan çok, onu manipüle eden bir grup elittir.
Bu “elitlerin” adresini aramaya kalktigimizda ise, kaçinilmaz bir biçimde, ABD emperyalizminin “nüvesi” olan CFR, yani Council on Foreign Relations (Dis Iliskiler Konseyi) ile karsilasiriz.
CFR’in öyküsü, I. Dünya Savasi’nin hemen ardindan toplanan Paris Baris Konferansi’na uzanir. Konferansa’ katilan delegeler, 30 Mayis 1919′da Paris’te Hotel Majestic’te uluslararasi bir grup kurmak amaciyla toplandilar; böylece uluslararasi iliskilerde hükümetlerine tavsiyede bulunacaklardi. Bu toplantida olusturulan organizasyona Institute of International Affairs (Uluslararasi Iliskiler Enstitüsü) adi verildi.
5 Haziran 1919′daki bir toplantida ise bunun tek bir organizasyon degil, birbiriyle yardimlasan ayri kuruluslar olarak düzenlenmesine karar verildi. Sonuçta merkezi New York’ta olan ve Amerikan dis politikasiyla ilgilenecek olan Council on Foreign Relations (CFR) kuruldu. Londra’da da Royal Institute of International Affairs (RIIA) olusturuldu. Bu, ayni zamanda Chatham House olarak da biliniyordu ve görevi Ingiliz hükümetinin dis politikasini belirlemekti. Yan kurulusu olan The Institute of Pacific Relations (Pasifik Iliskiler Enstitüsü) sadece Uzakdogu iliskilerini düzenlemek için kurulmustu. Enstitünün benzerleri Paris ve Hamburg’ta da olusturuldu. Hamburg kolu Institut für Auswartige Politik, Paris kolu da Centre d’Etudes de Politiques Etrangeres olarak biliniyordu.
Kisacasi, bir anda, Bati’nin büyük güçlerinin dis politikalarini yönlendirecek yeni kurumlar olusturulmustu.
Dikkat edilmesi gereken, dünyanin lider ülkelerinin dis politikalarini yönlendirmek amacini güden bu kuruluslarin kimler tarafindan kuruldugu ve finanse edildigiydi. Finansörler ikiye ayrilabilirdi. “Avrupa yakasi”ndakilerin en büyük temsilcisi, ünlü yahudi finans hanedani Rothschildlar’di.
Amerika’da ise birden fazla finansör vardi.
Albay House ve Baskan Wilson
Wilson politikalaindan söz eden ve “perde arkasini” arayan kaynaklarin hemen hepsi, Wilson’un özel danismani Albay Edward Mendell House üzerinde çokça dururlar. Çünkü rütbesinden çok daha büyük bir güce sahip olan House, CFR’nin önde gelen kurucularindan birisidir ve Wilson üzerinde de büyük bir etkiye sahiptir. Amerikali siyasi tarihçi Dan Sommot’a göre, “House, Wilson’in çogu iç ve özellikle de dis politikalarini üretmis, kabine üyelerinin seçiminde büyük rol oynamis ve Wilson’in Disisleri Bakanligini büyük bir ustalikla yönetmistir.” House’un Baskan üzerindeki olaganüstü etkisi, Britannica’nin Ingilizce baskisinda da söyle vurgulaniyor.
House, kabinede herhangi bir görev almayi reddetmesine ragmen, Wilson’un ‘sessiz partneri’ konumuna geldi. Kabine ve Kongre üyeleri üzerindeki kisisel etkisi, Wilson’in politikalarini denetlemesini sagladi. Özellikle dis politika konularinda çok etkiliydi ve yakin iliskiler kurdugu Avrupali liderle birlikte Amerikan dis politikasini koordine etme sansi buldu.
Böyle bir tablo karsisinda, dogal olarak, “House’un gücü nereden geliyordu?” diye sormak gerekiyor. Bu noktada, House’in çok yakin iliski içinde oldugu bazi New York bankerlerini adlarini ögreniyoruz. Dan Smoot, AlbayHouse’un; Paul ve Felix Warburg, Otto H. Kahn, Henry Morgenthau, Jacob ve Mortimer Schiff, Herbert Lehman gibi büyük finansörlerle yakin iliski içinde oldugunu, hatta bir anlamda onlarin Washington’daki temsilciliklerini yaptigini yazar.
House’un büyük gücü arkasindaki bu sermaye destegine dayaniyordu. Amerikali yazar George Sylvester, 1932 yilinda yazdigi ve House-Wilson iliskini konu alan The Strangest Friendship in History; Woodrow Wilson and Col. House (Tarihteki En Ilginç Dostluk: Wilson ve House) adli kitabinda söyle yaziyordu: “Schiff, Warburg, Kahn, Rockefeller gibi dev finansörler, House’a çok güveniyorlardi. House, bu finansörler ile Beyaz Saray arasindaki araciydi.”
Iste bu noktada çok ilginç bir seyle karsilasiyoruz. Çünkü, bu büyük bankerlerin çok önemli bir ortak özelligi vardi: Istisnasiz hepsi yahudiydi!
Encyclopaedia Judaica, sözkonusu bankerlerle ilgili önemli bazi bilgiler veriyor:
Paul Warburg; Hamburg dogumlu bir Alman yahudisi, sonradan ABD’ye göç ediyor, büyük bankerlerin arasina giriyor. Yahudi bankerlerin geleneksel tavrina uygun olarak, bir baska yahudi banker ailenin kiziyla, Kuhn, Loeb sirketinin sahibi Solomon Loeb’in kizi Nina Loeb ile evleniyor. Serveti gittikçe büyüyor. “Bilinçli” bir yahudi; sayisiz yahudi örgütüne finansal destek sagliyor. Paul Warburg, ayrica bir de “bir dünya hükümeti ister istemez kurulacak; tek sorun bu sonuca güzellikle mi yoksa zorla mi ulasilacagidir” seklindeki ünlü sözüyle de taniniyor.
Felix Warburg ise en az kardesi Paul kadar “bilinçli”. O da “irk-içi” evlilik yaparak, Jacob Schiff’in kizi Frieda ile evleniyor. Pek çok yahudi örgütüne destek veriyor. Filistin’e yapilan yahudi göçünü ve Siyonist hareketi destekliyor. Filistin’deki yahudi göçmenlere ve Kudüs Ibrani Üniversitesine büyük destek veriyor. Siyonist lider ve ilk Israil devlet baskani Chaim Weizmann ile isbirligi içinde.
Jacob Schiff, belki de sözkonusu yahudi bankerler içinde en önemlisi. Almanya kökenli ünlü bir haham ailesinin soyundan geliyor. Babasi Moses, Rothschildlar’in ortagi. Digerleri gibi o da “irk-içi” evlilik yapiyor ve Solomon Loeb’in diger kiziyla evleniyor. Antisemit politikalari nedeniyle düsman oldugu Çar’in devrilmesi için elinden geleni yapiyor; 1904-1905 Rusya-Japonya savasinda Japonlara 200 milyon dolar veriyor. Rus yahudilerini silah ve para yönünden desteklerken, Kerensky hükümetine yardim ediyor. (Ayrica Schiff’in Bolseviklere de büyük yardim yaptigi da biliniyor.) “Yahudi olan hiçbir sey kalbime yabanci degildir” sözüyle taniniyor. Tüm dünyadaki yahudi organizasyonlarina para yardimi yapiyor. Talmud ve Tevrat egitimini finanse ediyor. Amerikan baskanlarina yahudiler lehinde hareket etmeleri için lobi yapiyor. Özellikle de 1917 yilindan sonra, Filistin’de bir yahudi devleti kurulmasi çabasinin güçlü destekçileri arasina giriyor. Mortimer Schiff ise onun kardesi ve her zaman agabeyinin yolunu izliyor.
Herbert H. Lehman; Amerikali yahudi banker, politikaci ve devlet adami. Lehman Brothers sirketi ile kisa sürede büyük servet elde ediyor. Sayisiz yahudi organizasyonunu finansal yönden destekliyor. Daha sonraki dönemde “Roosevelt’in sag kolu” oluyor. Israil’in kurulusuna destek veriyor; Filistin’e yahudi göçünü destekliyor. Dis politikada “internationalist” (yayilmaci) görüsü savunuyor ve Israil Devleti’ne yapilan Amerikan desteginin baslica organizatörlerinden oluyor.
Otto Kahn ise Almanya kökenli yahudi Kahn ailesinin Amerika’daki temsilcisi, büyük bir banker. O da “içerden” evleniyor; yahudi Kuhn, Loeb sirketinin ortaklarindan Abraham Wolff’un kiziyla nikahlaniyor. Otuz yasindayken ABD’nin en önde gelen bir-iki bankeri arasina giriyor. Pek çok yahudi organizasyonunu finanse ediyor.
Henry Morgenthau: Morgenthaular, Alman kökenli bir yahudi ailesi. Henry Morgenthau, yahudi ailenin Amerika’daki diplomat ve finansör üyesi. 1912-1916 yillari arasinda Osmanli’da Amerikan Büyükelçiligi yapiyor. (Morgenthau, bu yillardan sonra, sözde Ermeni Soykirimi’ni konu edinen ve Osmanli’yi soykirim uygulamakla suçlayan bir kitap da yaziyor.) Morgenthau da bilinçli bir yahudi; Wilson tarafindan Polonya yahudilerinin durumunu incelemekle görevli komisyonun basina ataniyor. Uluslararasi Siyonist örgüt B’nai B’rith’in yönetim kurulunda çalisiyor.
Kisacasi, Baskan Wilson üzerinde büyük etkiye sahip olan Albay House, sözkonusu yahudi bankerlerin, ya da “yahudi önde gelenleri”nin adamiydi. Dolayisiyla House’in Wilson’a yaptigi telkinlerin, gerçekte bu yahudi liderlerin amaçlari dogrultusunda oldugunu anlamak pek zor degildir. Bir baska deyisle, Wilson’in gerçek akilhocalari, devrin önde gelen yahudileridir.
Dan Smoot, House’un Wilson’a yaptigi telkinlerden söz ederken, onu “Amerika’nin tüm dünya üzerinde ‘demokrasi’yi korumak gibi kutsal misyonu olduguna” ikna ettigini yaziyor. House’un telkinleri, Amerika’nin resmi olarak 121 yildir süren “izolasyoncu” geleneginin kesin bir sona erisi ve Amerikan yayilmaciliginin resmen onaylanmasiyla sonuçlanmisti. Wilson’in Almanya’ya karsi savasa girmesindeki en büyük etken ise, yine Albay House’du; yahudi önde gelenlerinin Washington’daki adami…
House’in ilginç bir baska icraati ise, Baskan Wilson’a bir yandan da Siyonizm lehinde lobi yapmasiydi. Yahudi yazar Joshua B. Stein, o yillarda Ingiltere’de Siyonizm’in en önemli savunucularindan olan Josiah Wedgwood’un, Baskan Wilson’la görüserek, ona uzun uzun Siyonizm’in önemi ve bu isi için gereken Amerikan destegi konusunda telkinde bulundugunu bildiriyor. Wedgwood’u Baskan’la tanistiran ve görüsmeleri ayarlayan kisi ise kahramanimiz Edward House!… House’un bir baska ilginç iliskisi ise Siyonizm’e resmi Ingiliz destegi anlamina gelen Balfour Deklarasyonu’nu yazan kisiyle, yani bir Hiristiyan Siyonist olan Lord Balfour’la çok yakin bir dostluk kurmus olmasiydi.
CFR’nin ilk üyeleri
House’un yahudi patronlarina verdigi hizmetler Siyonizm’e destek olmakla sinirli degildi… Asil büyük icraat CFR’nin kurulusu olacakti. Wilson, House’un “tavsiye”si üzerine, Eylül 1916′da çesitli entellektüellerden olusan bir komite, bir tür “think-tank” olusturdu. Smoot, komitenin en önemli isimleri olarak su dört kisiyi sayiyor: Walter Lippmann, Allen Dulles, John Foster Dulles ve Christian A. Herter. Sonraki yillarda çok daha ünlü hale gelecek bu isimlere baktigimizda ise yine oldukça ilginç bir tabloyla karsilasiyoruz. Çünkü bu isimlerin dördü de CFR’nin “yahudi baglantisi”na ve masonik yapisina uygun kisiler. Walter Lippmann irk bilinci yüksek bir yahudi; Israil lobisinin her zaman önde gelen isimlerinden olan çok etkili ve ünlü bir köse yazari. Allen Dulles, sonradan CIA baskanligi yapan kidemli ve ünlü bir mason. Gelecekte Eisenhower’in Disisleri Bakani olacak olan John Foster Dulles da onun kardesi. Amerikan Büyükelçiligi, Massachusetts valiligi, Kongre üyeligi ve Disisleri bakan yardimciligi gibi çok sayida görev alan Christian A. Herter ise 33. dereceden mason.
Iste CFR’nin ve Chatham House’un kurulmasina karar verildigi Paris Hotel Majestic’teki ünlü toplantiya katilan Amerikalilar, bu gibi özelliklere sahip kisilerdi.
Karsimiza çikan tablo, Amerikan dis politikasini yönlendirmek için kurulmus olan örgütlerin, çok belirgin bir biçimde yahudi önde gelenleri ve masonlar tarafindan olusturulmus oldugudur.
CFR, sonraki yillarda asil olarak Rockefeller hanedaninin kontrolüne geçer. Ancak bu kez de örgütün ardindaki “etnik” kimlik farkli degildir. Rockefellar, gerçekte kökleri Sefarad yahudilerine uzanan gizli bir yahudi ailesidir ve ABD’deki inanilmaz yükselisleri de Atlantik’in öteki yakasindaki “soydaslari” olan Rothschildlar’in destegi ile gerçeklesmistir.
CFR’nin Gücü
CFR üyelerinin listesi, neredeyse Amerikan politikasinin “Who’s Who” (Kim Kimdir)i gibidir. Henry Kissinger’dan John McCloy’a, Carter’in Ulusal Güvenlik Danismani Zbigniew Brzezinski’den Eisenhower’in Disisleri Bakani John Foster Dulles’a, CIA baskani ve mason Allen Dulles’dan, Dean Acheson, George Kennan’a kadar pek çok ünlü isim, CFR üyesidir. Öyle ki, The Rockefeller Syndrome adli kitabinda Ferdinand Lundberg’in belirttigine göre: “CFR ile baglantisi olan insanlar Amerika pazarlarinda mülkiyete sahip olanlarin neredeyse tümüdür.”
Dan Smoot, Invisible Government (Görünmez Hükümet) adli kitabinda, kurumun ABD’nin dis politikalarinin olusumundaki büyük etkisini detayli olarak anlatiyor. Buna göre CFR, yalnizca üst kademedeki yönetici elitleri bünyesine alip yönlendirmekle kalmaz, dis politika ile kurumlarin büyük bölümünü kontrol eder. Amerika’da dis politika ile ilgili diger pek çok dernek ve kurum da, CFR’nin denetimi altindadir. Amerikan dis politikasindaki büyük etkileri ile bilinen “think-tank”ler (politika üretme kurumlari) ise gerçekte CFR’nin alt komisyonlari niteligindedir.
Üniversiteler CFR’nin denetiminde olan kurumlar arasindadir. CFR, akademik çevrelerdeki üyeleri araciligiyla dis politika konularinda “standart”lari belirler. CFR’nin “resmi ideolojisi”, üniversitelerde ders olarak okutulur. Kurum, yayinladigi çok sayida kitapla Amerikan entellektüellerini “egitir”. Örnegin CFR’nin son yillardaki yayinlarinda sik sik sözünü ettigi “Islam tehlikesi”, Amerikan bilincine ustalikla yerlestirilmektedir. Kurumun yilda dört kez yayinladigi ve dünyanin en etkili yayin organi sayilan Foreign Affairs (Dis Olaylar) adli dergi ise hem siyasi gündemi belirler hem de ABD politikasini. ABD dis politikasindaki köklü degisimlerin çogu Foreign Affairs’te yayinlanarak yürürlülüge konur. Örnegin, soguk savasin basinda ABD’nin temel stratejisini belirleyen “containment plan” (Sovyetler’in yayilmasini önleme anlaminda; Çevreleme Plani) CFR üyesi George Kennan tarafindan Foreign Affairs’de yayinlandiktan sonra uygulamaya konmustu. Son olarak uzun süre gündemde kalan, Samuel Huntington’in “Medeniyetler Çatismasi” adli, gelecekte Bati ve Islam arasinda bir çatisma öngören yazisi da ayni dergide yayinlanmisti.
CFR basin üzerinde de büyük etkiye sahiptir. Kurum, basindaki üyeleri sayesinde, büyük gazeteleri bir sosyal kontrol mekanizmasi olarak kullanabilmektedir. Denetledigi kabul edilen basin organlari arasinda; New York Times, Washington Post, Time, Newsweek, Life, New York Post, New York Herald Tribune, gibi dev isimler sayilabilir.
Tüm bunlarin yaninda CFR, ayni Chatham House gibi masonlukla da çok içli-dislidir. Her iki örgütün de önde gelen üyeleri, ayni zamanda ülkelerindeki mason localarina üyedirler. CFR’nin; Harry Truman, George Marshall, Dwight Eisenhower, Allen Dulles, John McCloy, Henry Kissinger, Lyndon Johnson, Dean Acheson, Gerald Ford gibi ünlü isimlerin yaninda daha pek çok üyesi bir taraftan da localarin müdavimidirler.
Bilderberg Grup ya da Trilateral Komisyonu gibi baska uluslararasi masonik örgütler ise CFR üyeleri tarafindan kurulmuslardir ve CFR’nin Avrupa’ya uzanan “türevleri” olarak kabul edilirler.
Sonuç: Israilogullari ve Yeryüzünde Bozgunculuk
Yazidisinin basindan bu yana inceledigimiz bilgiler, bizlere açik bir gerçegi göstermektedir: Amerikan emperyalizmi, Yahudilik’ten kaynaklanan ve Püritenlik araciligi ile Yeni Dünya’ya aktarilan bir kültürün ürünüdür. Bu kültüre dayanark Amerikan emperyalizmini gelistiren ve kurumsallastiranlar da, yahudi önde gelenleri ya da onlarla ayni dünya görüsünü ve çikarlari paylasan masonlardir.
Bu ise, bu yazidizisinin basinda sordugumuz sorunun cevabini çok açiklikla vermektedir. Dizinin basinda; Kuran’a göre, Israilogullari’nin yeryüzünde yasanan “bozgunculugun”, yani; fitne, adaletsizlik, zulüm ve kargasalarin baslica sorumlulari olmalari gerektigini, oysa çiplak bir gözle bakildiginda, bugün yeryüzündeki “fitne”nin en büyük kaynagi, “Büyük seytan” sifatiyla tanimlanan ABD oldugunu söylemistik. Ve söyle demistik: “O halde, konuyu biraz daha yakindan incelemek gerekmektedir. Belki de, “ABD” etiketi altinda yeryüzünde bozgunculuk çikaranlar, gerçekte “Israilogullari”dir.”
ABD hakkindaki bu bilgilere bakarak, üstteki cümlenin basindaki “belki de” ifadesini atabiliriz. Bugün yeryüzünde süren Amerikan terörü ve Amerikan yayilmaciligi, felsefi ve siyasi yönden gerçekte bir yahudi terörü ve yahudi yayilmaciligi kimligindedir.
Bu noktada ilk basta yaptigimiz gibi Kuran’in yol göstericiligine basvurmamiz gerekmektedir.
Ilk basta, yeryüzündeki bozgunculugu tanimlayabilmek için Kuran’a basvurmus ve oradan asil bozguncularin “Israilogullari” olmalari gerektigini ögrenmistik. Amerikanin gerçek kimligi hakkinda yaptigimiz inceleme ise, Kuran’daki bu ayetlerin “afaktaki” tecellisini ortaya çikardi.
Bu bozgunculugun nasil sonuçlanacagini ögrenmek için Kuran’a baktigimizda ise, yine çok önemli bir bilgiyle karsilasiriz. Isra suresinin baslarinda söyle denir:
“Kitapta Israilogullarina su hükmü verdik: “Muhakkak siz yer(yüzün) de iki defa bozgunculuk çikaracaksiniz ve muhakkak büyük bir kibirlenis-yükselisle kibirlenecek-yükseleceksiniz.
Nitekim o ikiden ilk-vaid geldigi zaman, oldukça zorlu olan kullarimizi üzerinize gönderdik de (sizi) evlerin aralarina kadar girip arastirdilar. Bu yerine getirilmesi gereken bir sözdü.
Sonra onlara karsi size tekrar ‘güç ve kuvvet verdik’, size mallar ve çocuklarla yardim ettik ve topluluk olarak sizi sayica çok kildik.
Eger iyilik ederseniz kendinize iyilik etmis olursunuz ve eger kötülük ederseniz o da (kendi) aleyhinizedir. Sonunda vaad geldigi zaman, (yine öyle kullar göndeririz ki) yüzlerinizi ‘kötü duruma soksunlar’, birincisinde ona girdikleri gibi mescid (Kudüs)e girsinler ve ele geçirdiklerini darmadagin edip mahvetsinler.” (Isra, 4-7)
Allah, Israilogullarinin yeryüzüne saran fitnesinin “güçlü kullar” eliyle söndürülecegini haber vermektedir. Bu güçlü kullar, hem Kuran’in, hem hadislerin, hem giderek Bati ile Islam arasindaki bir mücadele dönüsen dünya siyasetinin gösterdigi gibi, Müslümanlardir.
Allah dilerse, önümüzdeki yüzyilda, Kuran’in bu ayetinin de “afaktaki” tecellisini birlikte görecegiz.

http://www.harunyahya.org

Yorum Yapın

Older Posts »
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.