Archive for kürtler

Mehdi Zana’nın açıklamalarına tepki

Mehdi Zana’nın,”Kürtler ‘kılıç zoruyla ve yanlışlıkla Müslüman oldular, asıl dinleri Zerdüştlüktür” açıklamasına diğer Kürtlerden tepki geldi. İşte Mehdi Zana’yı hedef alan o tepkiler…

Eski Diyarbakır Belediye Başkanı Mehdi Zana, yine çok tartışılacak bir iddia ortaya attı. Kürtlerin ‘kılıç zoruyla ve yanlışlıkla’ Müslüman olduğunu savunan Zana, asıl dinlerinin ise Zerdüştlük olduğunu söyledi. Bu açıklamaları değerlendirmek üzere eski Milletvekili Haşim Haşimi önemli açıklamalar yaptı.

Eski Milletvekili Haşim Haşimi Hilal TV Basında Bugün programın da yaptığı açıklama da,Mehdi Zana’nın görüşleri bilinen görüşler.Bu açıklamayı yaparken birde “dinlere saygılı olmak lazım” açıklamasını yapmış.Aslında görüyoruz ki kendisi saygılı davranmıyor.

İkincisi doğru olmayan gerçekle zerre kadar ilgisi olmayan tespiti yaparken bu arkadaşın bizim bazen eleştirdiğimiz Türkçü kafatasçılarla aynı seviyeye geliyor.Onlarda Türklerin Müslümanlığından rahatsız olup Şamanizm’den bahsedenleri de kastediyorum.Mehdi Zana’da bu kulvara girdi.Aslında bunu görmek lazım yani Kürtlerin yahut Ortadoğu halklarının dinini alırsanız geride bir şey kalmaz.

Yani alın Orta doğudan dini geride hiç bir şey bulamazsınız. Zana; daha önceki açıklamasında Kürtler İslam’ı seçtiği için kaybetti demişti oysa Kürtler İslam’ı seçtikleri için Kürtlüklerini kurdular yani dini eğitim veren medreseler, tasavvuf, divan edebiyatı bunu biz genişletebiliriz ama bu unsur dinlerle anlayışı birbirine karıştırıyor.

İslam dini bütün hayatı kapsayan bir dindir.Böyle saçmalık olur mu?Bunu ciddiye almamak gerekiyor ama milyonlarca insanın inanmış olduğu değerlere saygısızlık yaptığı için cevap verme gereğinde hissediyoruz kendimizi.Kürtler İslam’ı zorla kabul ettiler diyor. Bu son derece yanlış bir şey.Kürtler isteyerek gönüllü bir şekilde İslam’ı seçtiler.Kürtler kılış zoruyla İslam’ı seçmiş olsalardı İslam’ın gelişmesi için çok yoğun çaba sarf etmezlerdi. Veya baskı kalktığında tekrar geri dönerlerdi.

Ama tam tersini görüyoruz. Kürtlerin İslam’ın gelişmesi için yoğun çaba harcadığını biliyoruz. Ben bu anlamda onlarca isim sayabilirim. Onlarca kurum sayabilirim ama hepimizin bildiği Selahattin Eyyubi İslam’ın gelişmesi için harika işler yapmıştı. Bu yüzden Zana’nın ortaya koyduğu tespitler yanlış oluyor. Saygısızlık oluyor.İnsanları rencide ediyor.Aslında bu anlayışın kitaplarına baktığımızda veya Zana’nın yetişme anlayışına baktığımızda Kürtlerin yaşam tarzıyla alay etmekten başka bir şey bulamazsınız.Geleneksel çoğunluğun anlayışla alay etmek,giyimiyle,kuşamıyla,yaşam tarzıyla alay etmekten başka bir şey göremezsiniz.

Ayrıca Kürtlerin kurumlarıyla, aileleriyle, tasavvufi konularla, dini konularla alay etmekten başka bir şey bulamazsınız. Çünkü bu görüşlerini Kürtlükle ilişkilendiriyor.Siz hem Kürtlerin kurumlarıyla alay edeceksiniz,hem geleneksel çoğunluğun yaşam tarzıyla alay edeceksiniz peki bu ne biçim Kürtlüktür.Böyle bir anlayış Kürtlere zarar vermekten başka bir şey yapmaz.Osmanlı şöyle tarif ediliyordu: Arapların dini,Arnavut’un inadı,Türk’ün askeri , Kürt’ün yiğitliği ve ilmi üzerine kurulduğu şeklinde ifade ediliyordu.Olur mu?Geçen sene peygambere sevgi mitingini hepimiz gördük.Şunu iddia ediyorum, nüfus oranına göre dünyada yapılan en büyük mitinglerden birisiydi.Birileri bunu göremiyorsa birileri bunu kabul etmiyorsa yapacak bir şey yok.

Zana gündemleşmek istiyorsa başka bir şey yapabilir ama bu sahada söyleyecek hiçbir şeyleri kalmayanların ikide bir çıkıp ezici çoğunlukta bir kitlenin değerleriyle alay etmeyi artık bırakmaları lazım.Üstelik kendisi dinlere saygılı olmak lazım diyor.Önce sen saygılı olmayı bileceksin sayın Zana.Bu görüşler bizi üzüyor.Bizi rencide ediyor ama şunu da ifade edeyim,Bu arkadaşların bu meseleyle ilgili söyleyebilecek hiç bir şeyleri yoktur, bu anlamda sağa sola suçlamalar yönlendiriyor.Bu olay başka şekilde izah edilemez.

Dunya Bulteni

Aptal Zana ,” Kürtler ‘kılıç zoruyla ve yanlışlıkla Müslüman oldular, asıl dinleri Zerdüştlüktür” demiş … Kılıç zorunun yanına bir de yanlışlıkla demiş … Sanki pişmanlığı ifade eder gibi , İstediğin gibi yaşa lan manyak kim seni zorluyor. Neye inanacaksan da inan. İnandıklarınla gelirsin biryerlere , inandıklarınla da gidersin bir yerlere. Yolun açık ola . Müslüman dünya zaten hakettiği gibi yaşayamıyor ( Atatürkçülük var, Masonlar var , sütü bozuklar var ) . En kısa zamanda Birleşmemiz , kaynaşmamız dileğiyle.

Yorum Yapın

Bir Yahudiyi Öldürmek Bin Rekat Nafile Namaz Kılmak Kadar Sevaptır…

ABD’NİN KÜRT DEVLETİ HEDEFİ

Önceki sayfalarda ABD’nin Saddam’a karşı giriştiği Körfez Savaşı’nın gerçekte büyük ölçüde İsrail’in telkinleriyle ve İsrail’in tezine uygun bir biçimde geliştiğini görmüştük. Körfez Savaşı sonrasında Kuzey Irak’ta patlak veren Kürt isyanı ve ABD’nin bu konudaki politikası da yine Yahudi Devleti’nin beklentilerine uygun olarak gelişti. Saddam, tam İsrail’in istediği biçimde “dişleri sökülerek” yerinde kalmış, ancak öte yandan İsrail’in onyıllardır hayalini kurduğu Kürt Devleti’ne yol verecek olan ayaklanma kuzeyde başlamıştı.

Amerikalılar baştan beri, bu niyetlerini pek belli etmek istemeseler de, Kuzey Irak’ta bağımsız bir Kürt oluşumu, kısacası bir Kürt devleti kurmak hedefindeydiler. Nitekim Körfez Savaşı sırasında bunun için epeyce çaba da göstermişler, Kuzey Iraklı Kürtleri ayaklanmaları için silahlandırmışlardı. Turan Yavuz’un yazdığına göre, Amerika sözkonusu silah yardımını açıktan açığa değil, geleneksel yöntemini kullanarak aracılar yoluyla yapmıştı: Jim McDonald adlı ABD Hava Kuvvetleri’nden emekli bir albayın kurduğu silah şirketi, ABD yönetiminden aldığı direktifle Kürtler’e bol miktarda silah vermişti. Amerikalılar aynı sıralarda da bölgeye Türkiye üzerinden soktukları ve parasız dağıttıkları binlerce transistörlü radyo aracılığı ile sık sık “ayaklanın” mesajları vermişlerdi. CIA tarafından kurulan VOFI Hür Irak’ın Sesi Radyosu’nun Körfez Savaşı sırasında Irak Kürtleri’ne yaptığı sözkonusu ya- yında şu tür cümleler kullanılıyordu: “Ayaklanın. Zaman geldi. Bu sefer müttefikler sizi yalnız bırakmayacaktır… Her kalp atışınızda bizler yanınızdayız. Ne yaparsanız, neye karar verirseniz, sizi desteklemeye devam edeceğiz.”

Amerikalılar’ın açıkça belli etmedikleri niyetlerini ortaya çıkaran bazı küçük olaylar ve “anı”lar da vardı. Türk basınından Güneri Civaoğlu’nun savaş günlerinde Suudi Arabistan’da yaşadığı bir olay, bunların biriydi. Civaoğlu, olayı daha sonra şöyle anlatmıştı:

Körfez Savaşı sırasında Dahran’daydım. Orada beni Amerikan kuvvetlerinin bulunduğu binanın üst katlarından birinde çok iyi Türkçe bilen bir Albay ve Yar- bay’ın odasına aldılar. Daha evvel Sabah’ta bu köşemde yazmıştım… O Albay ve Yarbay haritanın Kuzey Irak yörelerinde avuçlarını gezdirmişler ve ‘burada savaş bitecek, geri çekileceğiz. Saddam’a da o yöreyi yasaklayacağız… Saddam’ın bıraktığı silahlara, havaalanlarına, cephaneliklere yöredeki Kürtler el koyacaklar. Orada bir Kürt devleti kurulacak. Sizden toprak isteyecekler… Ya vereceksiniz barış olacak… Ya da vermeyeceksiniz savaşacaksınız’ demişlerdi.

Ancak, bilindiği gibi, ABD’nin Körfez Savaşı’nın hemen sonrasında izlediği politika, bu denli radikal bir “Kürtçü” politika olmadı. Aksine, Bush yönetimi, Saddam’ı dize getirdikten sonra Kürtler’e destek vermek konusunda oldukça mütereddit ya da en azından ihtiyatlı davrandı. Bu yüzden Kuzey Irak’taki Kürt isyanı Saddam tarafından kısa sürede bastırıldı ve Kürtler Türk sınırına yığıldılar. Bunun ardından da bilindiği gibi Çekiç Güç Türkiye’ye konuşlandırıldı ve ancak bu sayede Türkiye’ye sığınan Kürtler yeniden Kuzey Irak’a dönebildiler. İlerleyen ay ve yıllarda ise ABD kararlı ancak ağır bir tempoda destek verdi bu bölgede oluşan de facto Kürt Devleti’ne.

Iran sinirindan az içerde kendilerine gönderilen yemek kamyonuna saldiran Kürt mülteciler Botla Suriye’ye ulasmaya çalisan Kürt siviller

Bu tabloyu yorumlayanların çoğu da, “ABD bölgede bir Kürt Devleti istemiyor, eğer isteseydi bunu Körfez Savaşı’nın ardından Kürtlere güçlü bir destek vererek kolayca yapabilirdi” şeklinde özetlenebilecek bir argüman öne sürdüler. Bunlara göre, ABD’nin Kürt politikası, bir Kürt Devleti’ne yönelik bilinçli ve kararlı bir senaryoya dayanmıyordu ve daha çok bir “politikasızlık” şeklindeydi.

Oysa ABD’nin savaş sonrasında ortaya koyduğu sözkonusu tavrın bir po- litikasızlık sonucunda değil de, çok bilinçli bir politika sonucunda ortaya çıkan bir tavır olduğunu düşünmek mümkündür. Çünkü ABD’nin Körfez Savaşı’ndan hemen sonra Saddam’a karşı ayaklanan Kürtleri desteklemekte gösterdiği ihtiyat, Kürtler konusundaki bir tereddütten değil, Şiiler hakkındaki kaygılardan kaynaklanmaktaydı.

Saddam’ın ordularının bozgunu üzerine ayaklanan muhalifler, yalnızca ülkenin kuzeyindeki Kürtleri değil, aynı zamanda güneyindeki Şiiler’i de içeriyordu. Bağdat yönetimi, bu iki cephede birden fiili çatışma halindeydi. Dolayısıyla, Kürtler’e verilecek büyük bir Amerikan desteği, ister istemez Şiiler’i de başarıya götürecekti. Şii demek aynı zamanda “İran etkisi” demek olduğu için de, ABD Saddam’ın ayaklanmaları bastırmasını bekledi.

Bu ilk kargaşa geçtikten sonra bu iki bölgeye yeniden el atacak ve ilan ettiği uçuşa kapalı bölgelerde 36. paralelin kuzeyi ve 32. paralelin güneyi Kuzey ve Güney Irak’ı Saddam’ın ordularından koruyacaktı. Ama bu kez, bu iki bölgedeki bu iki muhalif hareket Amerikan kontrolüne alınmış oluyordu. Ve bu Amerikan kontrolü, Kuzey Irak’taki Kürt hareketini adeta bir oksijen çadırı içinde özenle besleyip-büyütürken, aynı yardımı Şiiler’den esirgeyecek, aksine Güney Irak’ı İran etkisinden temizleme amacını güdecekti.

Kısacası, Körfez Savaşı’nın ardından hemen bir Kürt Devleti kurulmamasının nedeni, “İran etkisi” korkusuydu. Hatta bu İran etkisinin, yalnızca Şiiler arasında değil, bizzat Kuzey Irak’ta da kök salmasından korkuluyordu. Nitekim ABD, Körfez Savaşı’ndan sonra kendisini bu etkiden arındırılmış bir Kürt Devleti kurma hedefine adayacak, hatta gerekirse sırf bu etkiyi bertaraf etmek için Kürt Devletine giden yolda taktik geri adımlar atacaktı. (1996′da Celal Talabani’nin İran’a yakınlaşması üzerine ABD destekli Barzani’nin Saddam’la işbirliğine gitmesi bu durumun en somut göstergesi olacaktı, ilerde daha ayrıntılı olarak ele alacağız.)Peki ABD’yi bu “İran etkisi”ne karşı bu kadar hassas davranmaya yönelten etken neydi?

Yine aynı adres; İsrail. İran’ı kendisine yönelik en büyük tehdit olarak gören Yahudi Devleti, Kürt Devleti projesini bu tehdidi göz önünde bulundurarak gerçekleştirmeye ve gerekirse bu projeyi geçici olarak bekletmeye hazırdı. Oded Yinon’un 1982 tarihli raporu Irak’ın kuzey, orta ve güney olarak üçe bölüneceğini öngörmüştü, ama Tahran’daki rejim nedeniyle çoktan bu bölünmenin güney kısmından vazgeçilmiş, kuzeydeki kısım ise ancak bu rejime avantaj sağlamadığı sürece desteklenir hale gelmişti.

Turan Yavuz, ABD’nin Körfez Savaşı sonrasındaki politikasında İsrail’in sözkonusu yaklaşımının etkisini şöyle anlatıyor:1960′lardan bu yana Irak’taki muhalefet ile gizli temaslarını sürdüren, hatta Mol-
la Mustafa Barzani ve yetkililerini neredeyse maaşa bağlayan İsrail, Körfez Savaşı sonrası Irak’a yönelik yeni bir tedirginlik içine girmişti… Şimdi tedirginlik ayaklanmaların başarıya ulaşması konusunda idi. Kuzey’de Kürt ayaklanmasının başarıya ulaşması, Güney’de Şii ayaklanmasının da başarıya ulaşması anlamına geliyordu. Güney’de Şiilerin kontrolü ele geçirmeleri ve İslami köktendinciliğin yayılması, İsrail için Saddam’ın Scud füzelerinden daha tehlikeli bir gelişme idi. Bu yüzden İsrail tarafından Washington’a yönlendirilen mesaj trafiği de Washington’ın ayaklanmaları desteklememesi ve Irak’ın toprak bütünlüğünün parçalanmasına izin verilmemesi şeklindeydi.

Ve doğal olarak bu yaklaşım, Saddam’ı da Bağdat’ın vazgeçilmez hakimi olarak tescil ediyordu. Kısacası, Saddam, 1980′li yıllardaki misyonunu, yani İran’a karşı “taşeron” işlevini korumaya devam edecekti. Kürt Devleti ise, bu stratejik yaklaşım içinde, yani bir İran etkisine izin vermeden ve hatta İran etkisine karşı bir rol ifa edecek şekilde büyütülecekti.

Newsweek Eylül 1992′de “A Dangerous Game in the Gulf: If Iraq is Dismembered, Who Will Stand up to Iran” (Körfez’de Tehlikeli Oyun: Irak Par- çalanırsa, İran’a Karşı Kim Duracak?) başlıklı haberinde bu konuyu vurgulamış ve İsrail lobisinin önemli ismi Martin Indyk’in “Irak parçalandığında güneyinin İran’ın kontrolüne geçmesinden endişeliyiz” şeklinde özetlenebilecek açıklamalarını aktarmıştı. 1991 yılında şekillenen manzara buydu. Aynı stratejik değerlendirme, ilerleyen dönemde de devam etti. Sabah, Kasım 1996′daki bir haberinde şöyle yazıyordu:

… Ortadoğu’da aşırı İslamcı akımların giderek güçlenmesi de, Washington’daki gözle görünür değişimin önemli bir nedeni. Amerikalı yetkililer, Beyaz Saray’da son dönemini geçirecek olan Bill Clinton’ın büyük hızla silahlanan İran’ı, Irak’tan daha büyük bir tehdit olarak gördüğünü ifade ediyorlar. Amerika’nın Saddam Hüseyin’i Tahran yönetimine karşı koz olarak kullanacağı tahmin ediliyor. Bu arada İsrailli bazı gruplarla gizli temaslarda bulunduğu bilinen Irak lideri Saddam Hüseyin’in, Suriye ve İran’dan önce Netanyahu yönetimi ile ilişkilerini geliştirebileceği tahmin ediliyor.

Saddam sözkonusu İran tehdidine karşı ayakta tutulurken, öte yandan, Körfez Savaşı’nı izleyen yıllarda, bilindiği gibi çok ihtiyatlı bir biçimde Kuzey Irak’ta bir Kürt Devleti embriyosu oluşturuldu. Türkiye’ye konuşlandırılan Çekiç Güç’ün şemsiyesi altında Kuzey Irak’taki Kürt hareketi giderek gelişti ve bir devlet için gerekli olan altyapıyı tamamlamaya başladı. Bu gelişimi destekleyen en önemli güç ise ABD’ydi.

Ancak bilindiği gibi ABD’nin dış politikası farklı çıkar ve baskı gruplarının etkileriyle şekillenir. Dolayısıyla Kürt Devleti projesinin ABD tarafından desteklendiğini söylemek, yalnızca yüzeysel bir yorum olacaktır. Daha derinlemesine bir analiz yapmak için, sözkonusu projenin ABD’deki hangi grup ya da gruplar tarafından desteklendiğine bakmak gerekir.

Şimdi bunu birlikte yapacağız. Washington’a göz atacak ve Kürt Devleti projesinin orada en çok kimler tarafından savunulduğunu inceleyeceğiz. Kar- şılaşacağımız adres ise tanıdıktır: Ortadoğu’daki varlığını tehdit altında gören ve bu tehditten kurtulabilmek, Hıttin Korkusu’nu aşabilmek için tüm bölgeyi etnik temellere göre irili ufaklı devletlere bölmek hedefinde olan İsrail.

1 New York Times, 16 Subat 1991; Andrew & Leslie Cockburn, Dangerous Liaison, s. 351.

Kaynak : http://otvav.wordpress.com

Yorum Yapın

Kürtleri önce İngilizler zehirli gazla bombaladı

Çanakkale Zaferi’nin yıldönümüyle Irak işgalinin yıldönümü aynı dönemde anılırken neler hatırladık? İşgalin ağır faturası, yaşanan trajedi ile Çanakkale Savaşı’nın dehşetini ve Çanakkale’yi yeniden hatırlamanın zaruretini birlikte yaşadık. Neden? Bizleri bu kader birliğine iten sebepler neler? Çanakkale ile Irak arasındaki bağ, sadece Çanakkale Şehitliği’nde yatan Musullu, Bağdatlı, Basralı şehitlerle mi sınırlı?

Henry C K Liu, Mart 2004 tarihinde yayınladığı “Geopolitics in Iraq and old Game” adlı çalışmasında, Irak’ın jeopolitiğini Çanakkale’den başlatıyor. Kırım Savaşı’nın Osmanlı topraklarında yaşanan bir Avrupa içi paylaşım savaşı olmasından, Osmanlı’nın bu tarihten itibaren inisiyatifi kaybedip Avrupa için rekabetin bir malzemesi oluşundan, Birinci Dünya Savaşı sonrası Ortadoğu planlamalarından, petrol oyunundan Irak’ın ele geçirilmesine kadar gelişen olaylar, bugün kaldığı yerden devam etmiyor mu? O zaman, Irak’ta yaşanan kaosu, bölünmeyi, iç çatışmayı, yağmayı ve Irak sonrası olabilecekleri ta o zamanlardan başlayarak anlamamız gerekmiyor mu?

Çünkü bugün yaşananlar aynı büyük oyunun birer parçası. Aktörler aynı, kurbanlar aynı, coğrafya aynı, hedefler aynı. Irak için duyduğumuz kaygıyla Çanakkale için duyduğumuz gururun kaynağı aynı. “26 bölge ülkesinde yaşanacak değişim”le Osmanlı sonrası Ortadoğu dizaynı arasındaki bağlantı aynı. Çanakkale Savaşı’yla Bağdat, Musul ve Basra vilayetlerinin birleştirilmesi arasındaki bağ neyse, Irak’ın parçalanmasıyla gelecekte yaşanacak yeni Çanakkaleler arasındaki ilişki de aynı. Hafızalarımızdaki Irak, Saddam’la başlarken İngilizlerin 2003 yılında ülkeye girer girmez Kut bölgesine gidip şehitlerini bulması bile hafızalarımızı yenilemeye yetmedi. Orada ölen İngilizler kimlerle savaşmıştı. Orada, o savaşta kaç Osmanlı askeri şehit olmuştu? Bizim şehitlerimiz nerdeydi? O savaş hangi tarihte yaşanmıştı? Yüzyıllar önce mi? Yoksa doksan yıl önce mi? Peki biz doksan yıl öncesini neden hatırlamayız?

Bağdat’ı savunanların aslında Şam’ı savunduğunu, İstanbul’u savunduğunu, Halep’i savunduğunu anlayabilmek için doksan yıl öncesini hatırlayabiliyor olmamız gerekiyor. Yoksa, Saddam’ın zulümlerinden, işgal sonrası Irak’taki yatırımlarımızdan, müteahhitlik hizmetlerinden öte bu coğrafyanın bizim için hiçbir anlamı olmayacak?

I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı topraklarının en ateşli bölgelerine bakalım. Aynı bölgeler bugün yine çatışma alanları olarak öne çıkıyor, savaş alanına dönüşüyor ya da dönüşmek üzere. Çanakkale’de 32 bölgeden gelenler, ülkelerini savunmak için şehit oldular. Şimdi o şehitlerin yurtları, toprakları yeniden büyük bir oyunun parçaları oluyor. Hâlâ kaderlerinizin bir olduğunu, geleceğimizin aynı olduğunu anlayamıyoruz. Hâlâ Bağdat ile İstanbul’un, Bağdat ile Şam’ın ortak kaderini kavrayamıyoruz. Bugün kazanmış gibi görünenlerin yarın aynı akıbeti yaşayacaklarını anlayamıyoruz.

Aynı Irak, Çanakkale Savaşı’ndan iki yıl sonra İngilizlerin eline düştü. 1917’de Osmanlı’ya karşı İngilizlere destek veren Basralılar, üç yıl sonra İngilizlere karşı direniş başlattı. Bugün ABD ile işbirliği yapıyormuş gibi görünen Basralıların birkaç yıl içinde ABD’ye karşı direniş bayrağı açmayacağını kim söyleyebilir? 1920’de başlayan Irak direnişini ne kadar hatırlıyoruz? Osmanlı’nın çekilmesinden üç yıl sonra İngiliz işgalcilere karşı neden direnişe geçmişlerdi ve başlarına neler geldi?

Bir bağlantı kuralım: Saddam Hüseyin Halepçe’de binlerce Kürt’ü zehirli gazlarla yok etti. Irak ve İran askerlerinin çatışma alanı olan Halepçe’de herkes kimyasal silah kullandı. Acaba Saddam’ın zehirli gazlarıyla mı daha çok insan öldü yoksa İngiltere’nin mi?

Direnişi kıramayan İngiltere’nin Savaş Bakanı Winston Churchill’in yeni savaş taktiği bugün ABD’nin uyguladığı “shock and awe” yani “şok ve dehşet!” Köyler, kasabalar ağır bombardıman altına alındı. Churchill açıkça zehirli gaz kullanma talimatı verdi. Çanakkale’de olduğu gibi. “Zehirli gaz kullanmanın iğrençliğini anlamam. Bu barbarlara karşı gaz kullanılmasını şiddetle istiyorum” demişti. Köyler zehirli gazla bombalandı. Tam bir kitlesel kıyım yaşandı. Erkekler, kadınlar, çocuklar kimyasal silah kullanılan köylerden kaçmaya çalışıyordu. Kaçanlar İngiliz uçakları tarafından acımasızca katlediliyordu. İngiliz Hava Kuvvetleri, düzenli bir şekilde Şii, Sünni ve Kürt ayırımı yapmadan, köyleri zehirli gazla bombalıyordu…

İşte Irak Saddam’ın kitle imha silahları olduğu iddiasıyla aynı güçler tarafından işgal edildi. Avustralya’dan Çanakkale’ye gönderilen askerlere, “Eğer Türkleri orada durduramazsak buraya kadar gelecekler” denmesi gibi, komik yalanlarla…

O katliamları yapanlar şimdi bazılarına özgürlük dağıtıyor. Çanakkale’de şehit verenler şimdi bu yalanlara kanıyor. Oysa kaderimizi birleştiren yine Çanakkale. Yarın Basra Körfezi’nde yeni bir Çanakkale yaşanmayacağını kim garanti edebilir?

yenişafak

Comments (1)

PKK’lılar AIDS batağında

Öcalan’ın zehirlendiğini ileri sürerek Türkiye’yi germeye çalışan PKK, kendi mensuplarını zehirlemeye devam ediyor. Örgütün AIDS’le başı belada. Aksiyon’un haberine göre HİV virüsünü Kandil’e taşıyanlar İranlı militanlar. iyibilgi zoom

İmralı’da tutuklu bulunan teröristbaşı Abdullah Öcalan’ın zehirlendiği yaygarası kısa sürede Türkiye’nin gündemini işgal etti. Bundan çıkar uman ve olayı siyasi bir söyleme dönüştüren PKK ve Demokratik Toplum Partisi’nin (DTP) yetkili ağızları, Nevruz öncesi toplumu gererek Kürtleri galeyana getirmeye çalışıyor. PKK ve DTP’nin tehditkâr söylemlerde ısrar etmesi dikkat çekiyor. Terör örgütü PKK ve yandaşlarının haddi aşan açıklamaları, Türk-Kürt demeden onbinlerce kişiyi katleden örgütü aklama derekesine kadar indi. Onlara göre Türkiye “katil bir devlet” ve Öcalan’ı sinsice zehirleyecek kadar da ‘aciz’ bir durumda!

Bütün bunları söyleyen PKK’nın elebaşları ise zehir kavramına yabancıymış gibi üç maymunu oynuyor. Oysa zehirlemek, PKK’nın öteden beri uyguladığı ortadan kaldırma yöntemlerinin başında geliyor. Bu durum örgüt içinde bir paranoya ve korkuya dönüşmüş durumda.

Yılan zehiri ve toplu infaz

PKK’nın ilk kanlı eylemi olan 1984’teki Şemdinli ve Eruh saldırılarından sonra örgüt içinde zehirleme her zaman gündemdeydi. Örgütteki militan sayısı artınca otoriteyi sağlama adına saf dışı edilmesi gerekenler bu taktikle infaz edildi. Aleni infazların taban üzerinde olumsuz etki bırakması sebebiyle ‘problem’ militanların icabına tek tek zehirlemek suretiyle bakılmaya başlandı. İlk zehirleme haberi 1990’da geldi. Aslında bu ilk değildi; ancak zehirleme vakası olarak ilk kez duyuluyordu.

Muşlu Muhtar kod adlı Cemal Şahinka isimli terörist üstlerine karşı geldiği gerekçesiyle yemeğine arsenik karıştırılarak bertaraf edilmişti. Teröristin önce saçları dökülmüş, ardından yüzü parçalanarak gözleri görmez hale gelmişti. Muhtar’ın artan acılarına dayanamayarak sürekli yalvarırcasına ağlamasından rahatsız olan örgüt, onu bir çukura bırakıp can vermesini beklemişti. Bu vahim vaka, örgütün ölüm envanter listesine ‘ölüm nedeni kanser’ olarak geçti.

Muhtar’ın arsenikle infazından sonra peş peşe, zehirlenerek öldürülmüş militan cesetleriyle karşılaşıldı. Örgüt içinde tecavüze uğrayıp hamile kalan genç kızların icabına da zehirle bakıldı. Tabii bu türdeki infazlarda zehir kelimesi asla raporlara geçmedi. Hepsine ayrı ve uygun bahaneler bulundu. Ancak 1993’te Zilan kod adlı bir bayan teröristin infazında zehir kelimesi ilk defa kullanıldı. Rapora göre Zilan zehirlenme sonucu ölmüştü; lakin olay “tamamen bir tesadüf” sonucu gerçekleşmişti! İddiaya göre Zilan, bağlı bulunduğu tim komutanı tarafından tecavüze uğramıştı. Bunun duyulmasını istemeyen örgüt çareyi üç aylık hamile olan Zilan’ı ortadan kaldırmakta bulmuştu. Bunun için de farklı bir zehirleme metodu devreye sokulmuştu. Zilan uyuduğu sırada gömleğinin içine zehirli bir yılan bırakılmış, ısırılan genç kız çırpınarak yarım saat içinde can vermişti.

Zehirli infazlar, daha sonraki yıllarda da devam etti. Öyle ki, bu yöntem toplu infazlarda bile kullanılır oldu. Ayrılmak istediklerinden şüphelendiği 11 militanını ayrı bir kampa yerleştiren örgüt, bunlar için özel yemekler pişirmeye başladı. Yemeklerine asit katılan bu militanlar kısa sürede öldü. Örgüt içi bildirilere de yansıyan bu olay 2000 yılının başında yaşandı. İnfaz edilen 10 kişinin cesedi Kandil Dağı’nda bir çukura gömüldü. Nöbette olduğu için aynı yemekten yemeyen Cemal Kani isimli bir militan ise gördükleri karşısında kaçmak istemiş; ancak kafasına sıkılan bir kurşunla infaz edilmişti. Cemal da diğer 10 arkadaşının yanına gömülmüş.

Öcalan gerçekten zehirlendi!

Örgüt içi hesaplaşmalar ve liderlik kavgalarında da zehir metodu zaman zaman devreye giriyordu. Terör örgütünden ayrılarak parti kuran terörist Osman Öcalan, terörist elebaşı Murat Karayılan tarafından zehirlenmek istenmiş; ancak bu infaz hamlesi Öcalan’ın Süleymaniye’deki hastaneye kaldırılmasıyla boşa çıkmıştı. PKK tetikçisi Hozat kod adlı Muharrem Ay, Öcalan’ın kurduğu Demokratik Yurtsever Partisi’nin Seyit Sadık Kampı’na sızarak kardeş Öcalan’ın kahvesine zehir koymuştu.

Teröristbaşının zehirlenmek istendiğinden dem vuran PKK’daki son zehirli infaz hadisesi kısa süre önce yaşandı. Yedikleri yemek sonucunda 30 militanın Kuzey Irak’taki hastanelere kaldırılmasıyla ortaya çıkan olayda 3 terörist zehirlenerek can verdi. Yemeğe katılan; ancak açıklanmayan bir maddeden dolayı gerçekleştirilmek istenilen toplu kıyımdan yemek pişiren Dilan ve Elbistan kod adlı iki terörist sorumlu tutularak infaz edildi. Zehirleme olayının Murat Karayılan, Fehman Hüseyin ve Cemil Bayık arasındaki liderlik kavgasından kaynaklandığı belirtiliyor. İddiaya göre Dilan ve Elbistan kod adını kullanan teröristler Suriyeli idi ve Fehman Hüseyin tarafından Karayılan ve ekibini öldürmek için görevlendirilmişti. Zehirlenen militanların Murat Karayılan’ın kontrolündeki kampta olması, bu iddiayı güçlendiriyor.

Sadece bu değil. Cemil Bayık ile birlikte hareket eden PKK’nın önemli isimlerinden Ali Haydar Kaytan’ın da aralarında bulunduğu 11 örgüt mensubunun yemeklerine arsenik konularak zehirlenmek istendiği belirtiliyor. Örgüt içi yazışmalara da yansıyan olay kasım ayında gerçekleşmiş ve Cemil Bayık, hadiseden Murat Karayılan’ı sorumlu tutmuştu. Bu olay sonucunda sadece bir militanın hayatını kaybettiği aktarılıyor.

Terör örgütündeki zehirleme vakalarında yılan ve akrep kullanma gibi metotlara pek fazla başvurulmuyor. Yiyeceklere zehir katma metodu, kolay olması ve iz bırakmaması sebebiyle daha çok tercih ediliyor. Yemeklere arsenik, kürar ve çeşitli asitler karıştırılırken, ender olarak zehirli mantar da kullanılıyor.

Teröristler fuhuş batağında

Kendi militanlarını zehirleyen PKK’nın başı bir başka ‘zehirlenme’ vakasıyla belada. İranlı militanlar tarafından Kandil’e taşınan HIV virüsünden dolayı örgütte ciddi bir panik yaşanıyor. İddialara göre 5 AIDS’li kadın militanını geçtiğimiz yıl infaz eden PKK, yine de virüsün yayılmasını önleyemedi. Yaklaşık 15 PKK’lının AIDS’li olduğu, bu durumun örgütte ciddi moral çöküntüsüne yol açtığı aktarılıyor. Her grup, kendi içinde genelge yayınlamasına rağmen fuhşun önüne geçilemiyor.

Diğer bir iddiaya göre ise PKK’da toplu seksin arttığı yönünde. Bu fuhuş partilerinde esrar ve uyuşturucu kullanıldığı da gelen haberler arasında. Bunu önlemek için Karayılan’ın geçtiğimiz yılın sonunda yayınladığı genelge ile kadınların ana merkezden daha uzaklara kamp kurmaları talimatını verdiği aktarılıyor. Fuhuş olaylarına üst düzey elebaşların da dâhil olması sebebiyle, bu rezaletin daha üst kademeye yansıtılmadığı ileri sürülüyor. Mesela Khunera Kampı’nda bulunan örgütün önemli isimlerinden Ali Haydar Kaytan’ın fuhuş olaylarında başı çektiği belirtiliyor. Kadınlara düşkünlüğünden dolayı “Tecavüzcü Coşkun” lakabı takılan Kaytan’ın kendi emrindeki kızlardan küçük bir harem kurduğu ve hamile kalmamak şartıyla kendine bağlı militanlara fuhşu serbest bıraktığı belirtiliyor.

Gamze Polat- Aksiyon

Amerikalı ve avrupalı doktorlar , panik yaşanmaması için kısa zamanda devreye girerler heralde…

Yorum Yapın

Kerkük’e 600 bin Kürt yerleştirdiler

Ankara, Kerkük’teki nüfus hareketlerini mercek altına aldı. Devletin çeşitli birimlerine sunulan rapora göre Irak’ın kuzeyinden Kerkük’e 600 bin Kürt getirildi. Raporda dahası da var…

HÜRRİYET, MİT Müsteşarı Emre Taner’in teşkilatın 80. yıldönümü nedeniyle yaptığı açıklamada önemli yer tutan, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın da önceki günkü grup toplantısında değindiği Kerkük’teki gelişmelerle ilgili devletin ilgili birimlerine sunulan rapor ile kente getirilen Kürtlerin yerleşim çalışmalarından ilk görüntülere ulaştı.

Kerkük’te Kürtlerin yerleşim faaliyetleriyle ilgili detaylı bilgilerin yer aldığı çalışmada, Türkiye’nin hassasiyeti açısından öne çıkan bilgiler şöyle:

Para vaat ettiler

Irak’ın kuzeyinden 227 bin Kürt (aileleriyle birlikte 600 bin) Kerkük’e getirilerek yerleştirildi ve seçmen kayıtları yapıldı. Bölge halkı arasında, Kürtlere Kerkük’e gitmeleri halinde ileride yüksek miktarda para alacakları vaadinde bulunulduğu iddiaları var. Bu iddialar, kimi zaman aile başına 10 ile 20 bin dolar arasında değişiyor.

İkamet belgeleri yok

Kerkük’e yerleştirilen Kürtlerin, çok önemli bir boyutu, Saddam Hüseyin döneminde kentten uzaklaştırılmış insanlar değiller. Çünkü seçmen kaydedilen Kürtler, Saddam döneminde üzerlerinde açık adresleri yazılan petrol karşılığı gıda karnesi, nüfus cüzdanı ve mahalle muhtarlıklarından alınmış ikamet belgelerine sahip değiller.

Kürtler ağırlıklı olarak, Kerkük’ü Süleymaniye ve Erbil’e bağlayan Kuzey güzergahındaki yollar üzerinde bulunan Rahimova, İskan ve Şorca mahallelerinde yapılmış veya yapımı başlayan konutlara yerleştiriliyor.

Kuzey Irak’taki varoşlardan getirilen Kürt aileler, Kerkük Stadyumu içine veya stadyum kenarına kurulan çadırlarda barındırılıyor. Para vaadiyle getirilenlerin önemli bir kesimi bu çadırlarda kalıyor.

Saddam döneminde Kerkük’teki askeri garnizon içinde bulunan lojmanlara Peşmergeler aileleriyle birlikte yerleştirildi.

Kerkük’te okul, nüfus ve tapu müdürlüklerinin büyük çoğunluğu da Kürtlerin eline geçti.

Saddam döneminin Irak’ı ve BM kaynaklarına göre, Saddam Hüseyin döneminde Kerkük’ten göçe zorlanan Türkmen, Kürt, Arap ve Süryani’nin toplam sayısı ise 11 bin 800 civarında. Kürt seçmen ve aile yakınları dikkate alındığında, Saddam’ın devrilmesinden sonra Kerkük’e 600 binden fazla Kürt gelmiş durumda.

MİT’in basın açıklaması

Hürriyet

Yorum Yapın

MASONLAR, TÜRKİYE’DEKİ PETROLÜ KİME SAKLIYOR?

Tesadüf o ki Türkiye’nin petrol rezervlerinin kontrolü genellikle masonların elinde olmuş. Yine benzer bir tesadüfle ülkemizde petrol arayan şirketlerin tamamı Yahudilere ait. Hakan Yılmaz Çebi petrol kuyularının karanlığında bu tesadüflerin izini sürüyor.

Hakan Yılmaz Çebi’nin netpano.com’daki araştırma yazısı:

MASONLAR TÜRKİYE’DEKİ PETROLÜ KİME SAKLIYORLAR?

Netpano yazarı Hakan Yılmaz Çebi son petrol yasasını hakkında bilinmeyenleri açıklıyor. Yabancıların Türkiye’de petrol aramasına izin veren kanunun kabul edilmesinden sonra, ülkemizde petrol arayan şirketlerin tamamı Yahudilere aittir.

Güneydoğu’da arama yapanlar arasında en büyük iki petrol şirketi “MOBİL” ve “SHELL”di. Shell Petrol şirketi uluslararası sahada Hollanda-İngiliz ortaklığı etiketi kullanır. Royal-Dutek Shell’e bağlıdır. Sahibi Markus Samuel isimli bir Yahudi’dir. Diğer petrol arayıcısı şirket “MOBİL” ise bilindiği gibi Yahudi trilyoner ROCKEFELLER’ın birçok petrol şirketinden biridir.

Türkiye’de petrol aramaya başlandığı 1956 yılından 1968 yılına kadar MOBİL’in Türkiye’deki Genel Müdürü NECDET EGERAN’dı. Necdet Egeran 1954 ‘te yabancı şirketlerin Türkiye’de petrol aramasına izin veren Petrol Kanunu’nun kabul edilmesinde en büyük çabayı sarf edenlerden birisi. Aynı zamanda MTA’nın ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü’nün kurucularından. Daha sonra emekli olup 56′da Mobil’in başına geçer. Mobil’in petrol bulduğu kuyuları beton dökerek toprak üzerine çıkmasını engellediği söylentilerinin yaygın olduğu tarihte Mobil’in tek söz sahibi idarecisiydi. … Dönemin ETİBANK GENEL MÜDÜRÜ BURHAN ULUTAN da o tarihlerde çalkalanan rivayetleri doğruluyor. Kendisiyle görüşmemiz sırasında yaptığı açıklamada Ulutan şunları söyledi:

“1965′LERİN BAŞINDA MOBİL OİL’İN BAŞINDA EGERAN İSİMLİ BİRİSİ VAR. BU ARADA PETROL BULUNAN KUYULAR DA KAPATILMIŞ…”

O dönem en gündemdeki şahıslarından Necdet Egeran’ın başka büyük bir özelliği daha var. Bu özelliğini TÜRKİYE’DEKİ MASONLARIN kendi aralarında yayınladıkları “ŞAKÜL GİBİ” isimli mason dergisinden öğreniyoruz.

ENVER NECDET EGERAN’IN KİMLİĞİ

24 Ekim tarihinde DOĞUŞ LOCASI’nde tekris edildi. (42 YAŞINDA)… Mayıs 1950′de KALFA, Ekim 1950′de ÜSTAD oldu… Necdet Egeran Bilgi Locası’nın 25 kurucu üyesi arasındadır… 1955 yılında da ÜSTAD-I MUHTEREM oldu… Egeran 1958′de Türkiye Büyük Locası’na GENEL SEKRETER seçildi. … Locası tarafından İskoçya Büyük Locasına Fahri Büyük 2. Nazırı unvanı verildi… 1964 yılında 1. BÜYÜK LOCASI’nı temsilen New York Büyük Locası’nın toplantısına davet edildi… Necdet Egeran 2 Mayıs 1965′te PEK SAYIN ÜSTAD seçildi. 58 yaşında 16. Masonik yılında TÜRK MASONLUĞUNUN EN GENÇ BÜYÜK ÜSTADI OLDU…” (Şakül Gibi Dergisi)

Görüldüğü gibi Necdet Egeran, Amerika’dan ısmarlama gelen Cevat Eyüp Taşman gibi yabancı petrol şirketlerin türlü entrikalar çevirdiği bir dönemde Türkiye’nin en aktif masonu olma özelliğini de taşıyor. Aynı tarihlerde petrol çıkan kuyuları betonlayan MOBİL’in Genel Müdürü olması ÇOOOK İLGİNÇ RASLANTI olsa gerek!!!

Türkiye’nin yıllardır petrol yönünden dışarıya bağımlı kalması ve belki de Ortadoğu’nun sayılı petrol üreticisi ülkelerinden biri olma şansını kaybetmesi ile TÜRKİYE’DEKİ MASONLUK, SİYONİZM davasına pek önemli katkılarda bulunmuş ve neticede hipnozlu milletvekillerinin uyuduğu bir anda YENİ PETROL YASASI MECLİS’ TEN TAYYİ MEKAN yaparak geçmiştir NETEKİM!..

BİR DÖNEM TÜRK PETROL REZERVLERİNİ KONTROL EDEN MASONLARIN LİSTESİ:

SELİM SOYDANBAY.: MOBİL MÜDÜRÜ, DEV LOCASI

KAZIM AKYEL: TÜRKİYE PETROLLERİ GENEL MÜDÜR MUAVİNİ, UYANIŞ LOCASI

İBRAHİM ENVER ALTINLI.: MTA ENSTİTÜSÜ UZMAN, KÜLTÜR LOCASI

İHSAN RUHİ BERENT.: MTA GENEL MÜDÜRÜ, UYANIŞ LOCASI

OSMAN ŞEVKİ FİGEN: MOBİL OİL MARMARA BÖLGESİ MÜDÜRÜ, MUSAVVAF LOCASI

MİTHAT GÜLDÜ.: ETİBANK BAŞKONTROLÜ, İDEAL LOCASI

İHSAN MİZANOĞLU.: PETROL OFİSİ MÜDÜRÜ, İNANIŞ LOCASI

RAUF ROZENTAL.: SOCANİ VAKUM PETROL ŞİRKETİ GENEL MÜDÜRLÜĞÜ.: KÜLTÜR LOCASI

BAHRİ ERGENE, MOBİL.: FAZİLET LOCASI

BESİM TAN, MOBİL MÜDÜRÜ.: SEVGİ LOCASI

İBRAHİM DERİNER.: ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANLIĞI ESKİ MÜSTEŞARI, BİLGİ LOCASI

İHSAN KAYIN.: PETROL OFİSİ MÜDÜRÜ, İNANIŞ LOCASI

NİMET DANABAŞ.: MADEN KREDİ BANKASI MÜDÜRÜ, KÜLTÜR LOCASI

SÜHA TUĞRUL AKSOY.: ETİBANK ALIM SATIM ŞUBE MÜDÜRÜ, ÜLKÜ LOCASI

OSMAN BİLEN.: TPAO PERSONEL MÜDÜRÜ, UYANIŞ LOCASI

LÜTFİ ERSİN ÜÇER.: SHELL CO. PLANLAMA MÜDÜRÜ, ÖZLEM LOCASI

SABİH BÜYÜKARIKAN.: ENERJİ VE TABİİ KAYNAKLAR BAKANLIĞI MÜŞAVİRİ, UYANIŞ LOCASI

TURHAN KUT.:ETİBANK GENEL MÜDÜR MUAVİNİ, UYANIŞ LOCASI

SABRİ CEREN.: TPAO PAZARLAMA MUHASEBE MÜD., UYANIŞ LOCASI

ZİYA AYTINBAŞ.: TÜRKİYE PETROLLERİ A.O GENEL MÜDÜR MUAVİNİ, UYANIŞ LOCASI

ABDÜLKADİR ASNA.: MTA ENSTİTÜSÜ TTL ŞUBESİ MÜDÜRÜ, UYANIŞ LOCASI

RIFAT AYAYDIN.: TÜRKİYE PETROLLARİ A,Ş., UYANIŞ LOCASI

OSMAN ALİ BERKMAN.: MOBİL MÜDÜRÜ, ANKARA UYANIŞ LOCASI

MEHMET RIZA AKASLAN.:TPAO MALİ İŞLER GRUP BAŞKANI, UYANIŞ LOCASI

ATİLLA AYKOL.: MADEN JEOLOJİ MÜHENDİSİ, DEV LOCASI

AHMET BARAY.: ETİBANK GENEL MD. MUAVİNİ, UYANIŞ LOCASI

ZEKAİ BOYER, TPAO PERSONEL MD. ANKARA UYANIŞ LOCASI

BELGİN ERKAN.: TPAO GENEL MD. İKMAL GRUP BAŞKANI, GÖKKUŞAĞI LOCASI

CENGİZ ERDAL .: PETROL OFİSİ A,Ş. GENEL MD. YARDIMCISI, GÖKKUŞAĞI LOCASI

YALÇIN İLTER .: MOBİL OİL BÖLGE MD. MATRİKÜL N: 1320

Yukarıda da görüldüğü gibi madenlerimiz yıllarca Siyonistlerin “ÇİFTLİKLERİMİZ” dedikleri mason localarına kayıtlı “kişilere” bırakılmış! Üstelik bunların pek çoğu TÜRKİYE’NİN AZAMİ DERECEDE MİLLİ DUYARLILIK GÖSTERMESİ GEREKEN TÜRKİYE PETROLLERİ ANONİM ORTAKLIĞI çalışanları olması GAFLET ÜLKESİ olmamızı göstermiyor mu?!

(.:) MASONLARIN KENDİ ARALARINDA KULLANDIĞI ÖZEL İŞARETLERDEN BİRİDİR!

RETOG ŞİRKETİ’NİN HAZIRLADIĞI TÜRKİYE’DEKİ PETROL DOSYASI…

”En Zengin Yataklar Türkiye Kürdistanı’nda”

Türkiye sınırlan içindeki petrole ilişkin oyunların yoğunluğu çok zaman kamuoyunda “Türkiye’de petrol var ama ortaya çıkarılmıyor” tartışmalarına yol açıyor. Yıllardan beri bu konuda medya kuruluşlarında birçok haber dönem dönem yer alır. Ne hikmetse bulunan petrol sahalarını hiçbir gazeteci veya medya kurumu yerinde görmez, tespit etmez veya edemez. Bu konuyu ciddiyetle ele almış hiçbir haber programı veya gündem haber bulamazsınız. Şahsıma da yapıldığı gibi, teşebbüs eden birçok gazeteciyi de işinden ederler. Yapacağınız çalışmayı hem kursağınıza gömerler hem de yayınlayacak bir yer bulamazsınız. Diğer taraftan Türk halkı bu iri gazete ve televizyonlarda yayınlanan magazin programlarına ilgisini günbegün gösterirken, niye kendilerine bu tarz konuların işlendiği programların gösterilmediğini bir türlü sormaz!..

Neyse konumuza dönelim ve 27 Şubat 1992 tarihli Güneş Gazetesi’nin birinci sayfasında yayımlanan hayli ilginç rapora bakalım. “En verimli yatakların ‘Türkiye Kürdistanı’nda olduğunu ileri sürdüler”… “Amerikalı Ceyarlar Güneydoğu’da” başlıklı haberde bakın hangi cümleler yer alıyor:

“Güneydoğu Anadolu’yu ve Bitlis, Van, Adıyaman, Tunceli illerini “Türkiye Kürdistanı” olarak değerlendiren bir ABD şirketi, ülkemizin yeraltı zenginlikleri konusunda ilginç iddialarda bulundu. Amerikalı petrol şirketi RETOG, Türkiye, Suriye, Irak sınır bölgesinin petrol ve gaz rezervlerinin raporunu yayınladı. Rezerv açısından çok zengin olduğu bildirilen bu bölge, raporda Kürdistan (!) ( DİKKAT EDİNİZ lütfen Yıl 1992- HYÇEBİ) olarak nitelendirildi.

“14900 Landmark Blyd. Sütte 370 Dallas, Texas 75240 USA adresindeki Retog” şirketince hazırlanıp satışa sunulan raporda, Türkiye’nin çok şaşırtıcı bir coğrafî konumu olduğu kaydedildi. Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin, Ortadoğu petrol bölgelerinin kuzeydeki uzantısı olduğu belirtilen raporda, şu anki faal petrol sahalarının az miktarda petrol rezervlerine sahip olduğu vurgulandı.

Raporda öne sürülen görüşlerin aşırı derece detaylı olması dikkat çekti. Dört ciltten oluşan rapor, bölgedeki 517 petrol kuyusunun tüm kayıtlarını kapsıyor. Ayrıca bölgenin tüm jeokimya ve termal özellikleri ve tarımsal etkinliklerini gösteren haritalar da raporda bulunuyor. Raporda yalnızca Ortadoğu’nun Güney bölgelerinin petrol bakımından zengin olduğu görüşünün aksine, içinde Türkiye’nin Güneydoğu bölgesi topraklarının da bulunduğu kuzey bölgelerinin petrol bakımından zengin olduğu belirtildi. Ayrıca bu bölgede daha önce ayrıntılı bir araştırma yapılmadığı kaydedildi.

45 bin ABD doları fiyatla satışa çıkarılan raporda, Türkiye Kürdistanı olarak adlandırılan yöredeki, işlenmeyen petrol sahalarının rezervlerinin büyüklüğü övülüyor. Bakir bölge olarak adlandırılan işlenmeyen sahaların Irak ve Türkiye’de işlenen petrol sahalarından daha verimli olduğu iddia ediliyor.

Retog şirketinin yeraltı ve petrol araştırma fırsatları, Türkiye Kürdistanı adlı raporunda, 500 bin ölçekli harita, kuyular, büyük petrol ve gaz sahalan, 52 ayrıntılı kuyu jurnali, 517 kuyu bilgi kayıtları, yerüstü coğrafî bilgiler, Bouger yerçekimi bilgileri, Türkiye-Suriye ve Irak’ın sismik derinlik haritaları ile bu ülkelerde çalışan petrol sahalarının ayrıntılı haritaları bulunuyor. Raporda aynca Türkiye’nin siyasî yapısıyla bunun komşu ülkelerle kıyaslamaları da detaylarıyla anlatılıyor.”

Yıl 1992: “Türkiye Kürdistan”ı Dillerde

Retog şirketinin vermiş olduğu bizim için azami öneme sahip bilgilerin yanında özellikle bu raporda yer alan Türkiye Kürdistanı cümlesine dikkatlerinizi çekmek isterim. İsrail Siyonizminin ABD’ye yaptırdığı Irak işgali sonucu bu niyet her geçen gün gerçekleşmek üzere. Oysa 1990 yılında çıkan Masonluk ve Kapitalizm adlı eserin ilk baskısında “özel bölümde” bu konuya dikkat çekilmiş, “Yukanda bahsettiğimiz gerek zengin petrol yatakları, gerekse GAP projesi gibi dev bir projenin yer aldığı topraklarda kurulacak bir Kürt devleti, İsrail için yutulacak lokma değildir. Kurulması tasarlanan bu devletin zayıf, askerî güçten yoksun, ekonomik açıdan himayeye muhtaç bir devlet olacağını tahmin etmek hiç de güç değil. Plânın ikinci aşamasında, Ortadoğu’nun tek söz sahibi ülkesi haline gelecek İsrail için, bu Kürt devletini kontrol ve himayesine almak gayet kolay olacaktır. Kürdistan’ın İsrail’in bir eyaleti olmasıyla gelişecek bu aşama, İsrail’in Güneydoğu Anadolu sınırları içine alıp vadedilmiş topraklara kavuşmasıyla sona erecektir.

Rapor, şöyle devam ediyor;

“Olay bu yönden değerlendirilince, Time Dergisi’nde çizilen Kürdistan haritasının Güneydoğu Anadolu’nun uzaydan çekilen petrol haritasıyla üst üste çakışmasının bir tesadüf eseri olmadığı açıkça anlaşılır. Dergide yayınlanan Kürdistan haritasının sınırları Gaziantep’ten başlıyor. Kuzey Irak’tan Halepçe’ye kadar uzanıyor. Türkiye’nin zengin petrol yatakları Diyarbakır, Adıyaman, Nusaybin ve Batman arasında tüm Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ni içine alan bir yay çiziyor.”

Diğer taraftan uzaydan çekilen petrol yataklarının haritası üzerine Kürt sorununu bahane ederek ABD’nin bölgeye yerleşmesi de çok dikkat çekici bir olay. Körfez krizi ve şimdi de Irak savaşı derken bölgede “insanî yardım ve güvenlik kampları” adı altında büyük bir oyun oynanıyor. ( netpano.com)

KAYNAK

Comments (2)

KÜRT MESELESİ, SU SORUNU VE KUZEY IRAK Türkiye Için Strateji

“Türkiye parçalanabilir.” -Morton Abramowitz ( Çok Beklersin Biz Osmanlıyız )
Kitabin simdiye kadar olan bölümlerinde incelediklerimiz, bizlere içinde yasadigimiz dünyanin bilinmeyen gerçegi ile ilgili pek çok sey gösterdi. Kurulu dünya düzeninin, dini otoriteye karsi uzun bir mücadeleye girisen ve basini yahudi önde gelenleriyle masonlar arasindaki Ittifak’in çektigi seküler (din-disi) güçler tarafindan kuruldugunu 1. ve özellikle de 2. bölümlerde inceledik. Bu güçlerin bugün dünya bazinda iktidari halen elinde tuttugunu da 6., 7. ve 8. bölümlerde birlikte gördük. Bu durumda rahatlikla sunu söyleyebiliriz: Yahudi önde gelenleri ve masonluk arasindaki geleneksel Ittifak, bu yüzyil içinde olusturdugu CFR, Trilateral Komisyonu, Bilderberg gibi kuruluslarla ve dünyanin tek süper gücü konumundaki ABD üzerindeki büyük etkisiyle, dünyadaki en etkili güç odagi konumundadir. Düzen, ABD Büyük Mührü’nde yazildigi gibi Yeni Seküler (din-disi) Düzen’dir (Novus Ordo Seclorum) ve Düzen’in yönetimi, yahudi önde gelenleri ve onlarla Ittifak içindeki masonik güçlerin elindedir. Bu gerçek, yine ABD Büyük Mührü’nde anlamli bir biçimde sembolize edilmistir: Novus Ordo Seclorum ibaresinin tepesinde, Yahudiligin ve mason örgütlenmesinin ünlü sembolü “üçgen içinde göz” yer alir.
Ve sözkonusu Düzen içinde, yahudi önde gelenleri israrli bir sekilde “dünya egemenligi” hedefine dogru yürümektedirler.
Peki bu Düzen içinde Türkiye’nin konumu nedir?…
Türkiye’nin stratejik, ekonomik, kültürel konumu ve gelecegi ile ilgili kuskusuz buradaki çalismadan çok daha ayrintili çalismalar vardir. Ancak bu çalismalar, kitabin basindan bu yana inceledigimiz Düzen’in farkinda olarak yapilan çalismalar degildir çogu kez. Bu nedenle de eksiktirler ve gerçekligi kavramaktan uzaktirlar. (Evet çogu kimse, dis politika, ekonomi ve benzeri konularda ne denli derin bir bilgiye sahip olursa olsun, Düzen’in farkina varamaz. Çünkü Düzen kendi varligini inkar etmektedir. Zaten bu nedenle de bu kadar etkili olabilmektedir; görünmez oldugundan dolayi, muhalefetle karsilasmaz. Düzen’in temel özelligi “seküler” olmasi oldugu için, bu özelligi tasiyan baska kisiler Düzen’i farkedemezler. Ayni, hayati suyun içinde geçen baligin, suyun varliginin farkinda olmayisi gibi.)
Bu bölümde, Düzen’in gerçek tablosu önünde Türkiye’nin konumunu görmeye çalisacagiz.
CFR’nin ideologu Samuel Huntington’in kehanetine göre, bir “medeniyetler çatismasi”na sahne olmaya aday bir dünyada yasiyoruz. Bu kehanete (ya da plana) göre, dünya yakin gelecekte “Islam medeniyeti” ve “Bati medeniyeti” (siz bunu Ittifak diye okuyun) arasinda yasanacak dev bir çatismaya dogru sürükleniyor.
Böyle bir ortamda Türkiye hangi konumdadir? Bati tarafindan sadik bir müttefik mi, yoksa müslümanligindan dolayi potansiyel bir tehlike olarak mi görülmektedir? Ortadogu üzerindeki Mesihi egemenlik planlarina önceki sayfalarda degindigimiz Israil, Türkiye’ye nasil bakmaktadir? Türkiye’ye gerçekten de iddia ettigi gibi dostça mi yaklasmaktadir, yoksa baska hesaplari da var midir? Ittifak’in Türkiye üzerindeki etkisi nedir, Türkiye’nin iç dengelerini denetleyebilmekte midir; bizim de bir “P2″miz var midir?…
Bu ve benzeri sorularin cevaplarini ilerleyen sayfalarda bulmaya çalisacagiz. Sirasiyla, Türkiye’nin ve bölgenin en önemli sorunlari arasinda yer alan Kürt Sorunu’na, Irak dosyasina, Ortadogu’daki yeni denklemlere ve müslüman dünyasinin dibinde dogan yeni bir tehlikeli olusuma, “Ortodoks cephesi”ne deginecegiz. Tabii ki olaylarin bilinmeyen yönlerini görmeye çalisarak, Düzen tarafindan olusturulan saptirici yorumlarin ve dezinformasyonlarin (yanlis bilgilendirme) disina çikarak…
Kürt Sorununun Washington Boyutlari
1993 yazinin sicak günlerinden birinde, Mümtaz Soysal, Hürriyet’teki “Açi” baslikli kösesinde Kürt Sorunu’na deginmisti. Soysal, sorunun ardindaki uluslararasi boyuta dikkat çekerken, bir de Washington’da kurulmus olan bir think-tank’in kendisini bir Kürt devleti kurmaya adamis oldugundan söz etti. Washington Institute for Near East Policy adli bu kurulus, Soysal’in aldigi ve yazisinda aktardigi bilgilere göre, kurulmasini hedefledigi Kürt Devleti’ne Türkiye’nin Güneydogusu’nu da dahil etme hesaplari yapiyordu.
Kisa adi WINNEP olan sözkonusu kurulusun Kürt sorununa olaganüstü bir hassaslik gösterdigi ve sorunun ancak bagimsiz bir Kürt devleti kurularak çözümlenebilecegini savundugu, baska kaynaklarda da sik sik vurgulandi. Örnegin Cengiz Çandar da, WINNEP’in Kürt devleti kurma çabasina degindi.1 Çandar, WINNEP’in “Irak: Amerikan Politikasi için Müstakbel Adimlar” adli raporundan yola çikarak, bir Kürt devletinin yolda oldugunu ima ediyordu. “… Adi geçen think-tank’in (WINNEP) de Amerikan Ortadogu politikasinin belirlenmesindeki agirligi tartisilmaz” diyen Çandar, kurumun yayinladigi raporda Kuzey Irak’taki Kürt hareketinin desteklenmesinin savunuldugunu hatirlatiyor ve rapordan, “Irak muhalefetinin semsiye örgütü Irak Ulusal Kongresi’ne, onunla temas düzeyini yükselterek ve ona bölgesel ve uluslararasi destek saglayarak, destegi arttirmak” maddesini aktariyordu.
Peki neden bu think-tank Kürt sorunuyla bu denli yakindan ilgileniyor ve daha da önemlisi, sorunun çözümünün-açikça söylemese de, Türkiye topraklarinin bir bölümünü de kapsayan-bir Kürt devleti kurulmasindan geçtigini iddia ediyordu?… Belki ülkemizde çok yaygin olan “dis mihrak” edebiyatindan hareketle, bu kurumun Ermeni ve Rum lobileriyle ilgisi oldugu sanilabilir. Oysa bu kurum, baska bir “lobi”nin uzantisiydi.
Arap-Israil sorununa Israil yanlisi olarak degil, tarafsiz bir sekilde yaklasilmasini savunan Washington Report on Middle East Affairs dergisinin Mart 1993 sayisinda sözkonusu think-tank’e oldukça genis bir yer ayirildi. Haberin basligi söyleydi: “Clinton’s Indyk Appointment, One of Many from Pro-Israel Think Tank.” Yazida Clinton’in Ulusal Güvenlik Konseyi’nin Ortadogu danismanligi masasina Martin Indyk’i atamasinin, “Israil yanlisi think-tank’lerden yapilan sayisiz transferin yeni bir örnegi” oldugu söyleniyordu. Çünkü Martin Indyk, Israil lobisinin en ünlü isimlerinden birisiydi. Israil’in ABD’deki resmi lobi kurumu olan AIPAC’in (American-Israel Public Affairs Committee) arastirma müdürlügü yapmis, Israil eski Basbakani Yitzhak Samir’in medya danismanligi isini yürütmüstü. Avusturalya dogumlu bir yahudi olan Indyk, Sudan ve Iran’in “terörist devlet” ilan edilmesinde oynadigi büyük rolle de dikkatleri üzerine çekmisti. Indyk, son olarak 1995 basinda Clinton tarafindan Amerika’nin Israil Büyükelçisi olarak atandi.
Indyk’in önemli icraatlarindan biri ise 1985 yilinda, AIPAC’in yöneticiligini yapmis Los Angeles’li bir yahudi olan Barbi Weinberg ile birlikte Ortadogu konusunda strateji üretecek bir think-tank kurmus olmasiydi. Washington Report’un “Israil yanlisi” olarak tanimladigi bu kurum, Washington Institute for Near East Policy (WINNEP) idi, yani az önce “Türkiye’yi bölme” hesaplari yaptigina degindigimiz think-tank!…
Kurumun Israil lobisiyle olan iliskisi, daha dogrusu Israil lobisinin bir uzantisi oldugu o kadar belliydi ki, Washington civarinda “AIPAC’in bir kolu” olarak tanimlaniyordu. Örgütün kuruldugu yil seçilen 11 kisilik yönetim kurulunda, 6 kisi AIPAC’in üst düzey yöneticisiydi.
Washington Report’un bildirdigine göre, kurumun Israil baglantisi her geçen gün daha da güçlenerek devam etti. Baslangiçta sadece üç kisi istihdam edebilen enstitüde bugün en asagi 30 civarinda uzman, arastirmaci, yönetici çalisiyor. Kisa zamanda büyüyen enstitünün yillik bütçesi 750 bin dolar civarinda ve bu bütçe büyük ölçüde yahudi lobisinin ve yahudi cemaatinin bagis ve yardimlarindan geliyor.
Enstitünün Indyk ve Weinberg disindaki üyeleri de oldukça ünlü ve kurumun Israil baglantisina uygun isimlerdi. Washington Report’un yaptigi tanimlamalarla bu isimleri söyle sayabiliriz:
“Amerikan tarihinin en Israil yanlisi Disisleri bakani” olarak tanimlanan George Schultz; eski NATO genel sekreteri General Alexander Haig; “Israil’in uzun vadeli destekçilerinden” BM eski temsilcisi Jeane Kirkpatrick; Mossad ajani David Kimche ve Israil Basbakani’nin terör danismani Amiram Nir’le baglantili çalisan Reagan’in mahkum olmus eski Milli Güvenlik Konseyi danismani Robert Mc Farlane; Kissinger Sirketler Toplulugu’ndan Lawrence Eagleburger; Bush yönetiminde Disisleri danismanligi yapan Dennis Ross; ABD’nin eski Israil büyükelçisi Samuel Lewis; eski Savunma Bakanligi yardimcilarindan yahudi asilli “Karanliklar Prensi” Richard Perle; askeri yorumcu Edward Luttwak; eski Baskan yardimcilarindan Siyonist örgüt B’nai B’rith üyesi Walter Mondale; US News and World Report, Atlantic Monthly ve The New York Daily News’un sahibi Mortimer Zuckerman; Yahudi cemaatinin yayin organlarindan New Republic’in yayincisi Martin Peretz; Carter dönemindeki iç politika danismani ve Israil için yapilan lobi çalismalarinin lideri Stuart Eizenstat; Bush yönetimindeki yahudi asilli Milli Güvenlik Konseyi Ortadogu danismanlari Richard Haass ve Aaron David Miller…
Washington Report’un da vurguladigi gibi bu isimlerin en büyük ortak özellikleri Israil yanlisi görüs ve icraatlariyla taninmalariydi. Zaten yarisina yakini-Barbi Weinberg, Martin Indyk, Samuel Lewis, Martin Peretz, Richard Haass, Aaron David Miller, Richard Perle-yahudiydi. Kuruma üye olmasa da, çalismalarina katkida bulunan kisiler arasinda da ilginç bir isim daha vardi: “Tarihin Sonu” teziyle ses getiren Francis Fukuyama…
Washington Report, ayrica kurumun “Kissinger baglantisi” üzerinde de durmustu. George Schultz’la birlikte “Israil çikarlarini en çok savunan Disisleri Bakani” ünvanini tasiyan Kissinger, Washington Report’un deyimiyle, Israil taraftari kurumlar arasindaki iliskiyi koordine eden kilit isimlerden biriydi. “Sag kollarindan birini”, Lawrence Eagleburger’i Washington Institute for Near East Policy’e üye yapan Kissinger, Washington Report’un haberine göre, bu baglantiyi kullanarak kurum üzerinde etki kurmus durumdaydi.
‘Irak’in Toprak Bütünlügünün Sorgulanmasi’ ve AIPAC’in Nevruz Nesesi
Washington Institute’un ve genel olarak da yahudi lobisinin Kürt devleti kurma hedefine, gazeteci Sedat Ergin de Hürriyet’in Washington muhabiri oldugu siralarda deginmis ve sunlari yazmisti:
Demokratik aday Bill Clinton’un seçim zaferinden en çok hosnut olan kesimlerin arasinda ABD’deki Yahudi Lobisi de yer almaktadir. ABD’deki Yahudi Lobisi’nin en güçlü kurulusu olan AIPAC’in (American Israeli Public Affairs Committee) Baskani David Steiner, geçenlerde ‘Little Rock’ta (Clinton’in karargahi) pek çok adamimiz var. Yeni yönetime adamlarimizi sokacagiz’ yolundaki sözlerinin yer aldigi teyp bandinin basina yansimasi üzerine istifa etmek zorunda kalmistir. AIPAC’in ‘adamlari’ndan biri de Washington’un önde gelen Ortadogu uzmanlarindan Martin Indyk’tir. Ilginçtir ki, ABD’nin saygin arastirma kuruluslarindan (Think Tank) Carnegie Endowment’ta geçen hafta düzenlenen ve ‘Kürt Sorunu’nun da ayrintili bir sekilde tartisildigi ‘Irak toprak bütünlügünü koruyabilir mi?’ konulu panelde en önemli müdahalelerden biri Martin Indky’ten gelmistir. Washington’daki bir baska nüfuzlu arastirma kurulusu, Washington Institute for Near East Policy’nin direktörü olan Indyk, ABD yönetiminin Irak’in toprak bütünlügünü savunan geleneksel çizgisini elestiren bir yaklasimla ‘Irak’in toprak bütünlügünü sorgulayan bir politikanin hatasi ne olabilir ki’ diye sormustur.2
Indyk, Irak’in toprak bütünlügünü sorgulamanin hikmetlerinden söz ederken, bir baska ilginç gelisme de Washington’da Barzani yanlisi Irak Kürtleri’nin düzenledigi Nevruz kutlamasinda yasanmisti. Nevruz halayi çekenlerin arasinda bir de ilginç isim vardi. Sedat Ergin, bir baska yazisinda olayi söyle anlatiyor:
Nevruz kutlamalari Washington’daki Crystal City Sheraton Oteli’nin balo salonunda düzenlendi. Sahnede asili duran Molla Mustafa Barzani’nin resmi, Barzani isminin manevi agirligini kuvvetli bir sekilde hissettirmekteydi. Gecenin sonuna dogru eglence tam bir cümbüse dönüstü. Halay çekenler arasinda Kongre Danismanlari Musevi Lobisi’nin en güçlü örgütü AIPAC’in eski direktörü Morris Amitay da bulunuyordu.3
Ne ilginç degil mi, Israil’in ABD’deki en güçlü temsilcisi olan AIPAC’in eski direktörü, isi gücü birakmis, Nevruz kutlamalarinda Barzani asireti ile halay çekiyordu. Ayni anda Martin Indyk, Irak’in bölünmesinin faydalarindan söz ediyor, baskanligini yaptigi Washington Institute for Near East Policy de bir Kürt devleti kurmak için hesaplar yapiyordu!…
Kisacasi, Ortadogu’da bir Kürt devleti kurmak için kollari sivayan ve açikça söylemeseler de Türkiye’nin Güneydogusu’nu da bu hedeflenen devlete katmayi düsünen Washington’daki odaklar arasinda en basta Israil’in ABD’deki uzantilari geliyordu!…
Bu satirlari okuyanlarin bir kismi “peki ama nasil?” diye sorabilir. “Nasil olur, Israil bizim dostumuz degil mi? Israil’in cumhurbaskanlarini, disisleri bakanlarini ülkemizde misafir edip el üstünde tutmuyor muyuz? Onlari GAP’a kadar götürüp gezdirmiyor muyuz? Onlar da bizlere gülümseyen yüzlerle baris ve isbirligi nutuklari atmiyorlar mi? Teröre karsi isbirligi yapmiyor muyuz? (daha dogrusu, yapmaya niyetlenmedik mi?) Ortadogu’nun bizden baska yegane demokrasisi olan Yahudi Devleti, müttefikimiz degil mi?” seklinde düsünebilirler.
Ama gerçek budur. Her ne kadar, “demokratik toplumlarda düsünce kontrolü”nün en önemli araci olan medya yoluyla Israil’e karsi sempati beslemeye sartlandirilsak bile, ortada biraz arastirinca hemen farkedilebilen gerçekler vardir. Kaldi ki, Washington Institute for Near East Policy ya da AIPAC’in Nevruz nesesi, Kürt sorununun ardindaki Israil gölgesini ortaya koyan göstergelerden yalnizca biridir.
Israil’in Kürt Karti
Milliyet’in Washington muhabiri Turan Yavuz, ABD’nin Kürt Karti adli önemli kitabinda, Kürtlerin, özellikle de Irakli Kürtlerin onyillardir ABD tarafindan nasil kullanildigini ayrintilariyla gözler önüne sermisti. Ancak hem Yavuz’un kitabinda, hem de daha bir çok kaynakta verilen bilgiler göstermektedir ki, bir de “Israil’in Kürt Karti”ndan söz etmek mümkündür.
Israil, Araplarla süren uzun savasi boyunca, Arap ülkelerini zayiflatma stratejisi gütmüs, bunun en kolay yolunun da bu ülkelerdeki etnik ve dini azinliklari kiskirtmaktan geçtigini düsünmüstü. Israilli yazar Benjamin Beit-Hallahmi, The Israeli Connection: Who Israel Arms and Why?(Israil Baglantisi: Israil Kimi Neden Silahlandiriyor?) adli kitabinda Yahudi Devleti’nin bu strateji dogrultusunda 1950’li yillarin sonunda Kuzey Irak’ta gelisen rejim muhalifi Kürt hareketine vermeye basladigi destegi söyle anlatiyor:
Irak’taki Kürt direnisçiler her zaman Israil’in ilgi alani içerisindeydi… Mossad’in Kürtlere destegi 1958’de basladi. Israilli askeri danismanlari, cephaneyi ve silahlari kapsayan daha genis çaptaki yardim ise 1963’de basladi. Agustos 1965’de Israilli askeri uzmanlar tarafindan Kürt subaylar için Kuzey Irak daglarinda egitim kamplari olusturuldu. Haziran 1966’da Basbakan Levi Eshkol Kürt liderleriyle görüsmeler yapti. 1967 Savasi sirasinda, Kürtler Israil’in istegi üzerine Kuzey Irak’tan Bagdat yönetimine bir saldiri düzenlediler ve Irak ordusunun diger Arap ülkelerine yardim etmesini engellediler. Savas sonrasinda ise Kürtlere Misir ve Suriye birliklerinden ele geçirilen Sovyet yapimi silahlarla yardim edildi. Her ay yaklasik 500.000 dolarlik bir para yardimi da Israil tarafindan Kürt gerillalara ulastiriliyordu. Kürt lideri Mustafa Barzani önce Eylül 1967’de sonra Eylül 1973’de Israil’i ziyaret etti.4
Turan Yavuz da kitabinda Israil-Kürt iliskisinin uzun geçmisine deginir. Buna göre, Israil basindan beri Kürtlere bir “Kürt devleti” vaadetmistir. Knesset (Israil parlamentosu) üyesi Luba Eliav, 1966’da Kürt hareketinin lideri Molla Mustafa Barzani’yle yaptigi görüsmede, “Israil’in Kürt devleti ve halkinin kalkinmasi için askeri, ekonomik ve teknik yardim vermek istedigi”ni söylemisti.5 Ilerleyen yillarda Kürt-Israil iliskisinin kilit isimleri, birer Mossad ajani olan David Kimche ve “Kürt Yahudisi” Yacov Nimrodi’ydi. Yine Turan Yavuz’un bildirdigine göre, Amerikali gazeteci Jack Anderson, Washington Post’un 18 Eylül 1972 tarihli sayisinda yazdigi makalede söyle diyordu:
Her ay, kimligi belli olmayan bir Israil yetkilisi Irak’a gizlice Iran sinirindan girerek Kürt lider Molla Mustafa Barzani’ye 50 bin ABD dolari veriyor. Bu para, Kürtler’in Israil aleyhtari olan Irak hükümetine karsi faaliyetlerini devam ettirmelerini sagliyor.6
Barzani’nin Israil’in üst düzey yetkilileriyle olan iliskisi oldukça düzenli bir biçimde sürmüstü. Kürt lider, Mossad lideri Zvi Zamir ile defalarca yüzyüze görüsmüs, Zamir yaptiklari yardim karsiliginda, Barzani’den Irak rejimine karsi daha etkili saldirilar beklediklerini hatirlatmisti. Barzani, Israil’in eski Baskani Menahem Begin ile de görüsmüstü.
Barzani-Israil iliskilerini ayrintilariyla anlatan bir baska kaynak ise, Ingiliz The Guardian gazetesinin 1984 yilindan bu yana Tel-Aviv muhabirligini yapan Ian Black’in yazdigi Israel’s Secret Wars: A History of Israel’s Intelligence Services (Israil’in Gizli Savaslari: Israil Gizli Servisleri’nin Tarihi) adli kitap. Kitapta Mossad-Barzani iliskileri, Israil Disisleri Bakanligi ve Mossad yazismalarina dayanilarak açiklaniyor. Ugur Mumcu da, öldürülmeden 17 gün önce gazetesindeki sütununda bu kitabi kaynak göstererek uzun bir “Mossad-Barzani iliskisi” yazisi yazmisti.
Peki Israil’in Kuzey Irak’taki Kürt ayaklanmasini desteklemekteki amaci neydi? Akla ilk gelen cevap, dogal olarak, Israil’le savas halindeki bir Arap devleti olan Irak’in zayiflatilmasinin hedeflendigi seklindedir.
Oysa Israil’in hedefi, yalnizca Irak rejimini zayiflatmak degildi. Israilliler, Barzani’ye vaadettikleri gibi Irak’in kuzeyinde bir Kürt devleti kurulmasini hedefliyorlardi. Israil’in bu hedefi, Israil eski disisleri görevlisi Oded Yinon’un 1982’de yazdigi “Israil Için Strateji” baslikli raporda açikça görülmektedir.
Kitabin Israil’i konu edinen 8. bölümünde, Oded Yinon’un Dünya Siyonist Örgütü’nün yayin organi olan Kivunim dergisinde 1982 yilinda yayinlanan sözkonusu raporuna deginmistik. Raporda yazilanlar, Israil’in “Nil’den Firat’a” uzanan cografya üzerindeki yayilmaci hedeflerini ve bunun için kullanilmasi düsünülen yöntemi ortaya koyuyordu. Kullanilmasi düsünülen, daha dogrusu kullanilan yöntem, bölge ülkelerindeki etnik ve dini çatismalar körüklemekti. Böylece bu ülkelerin bölünüp parçalanmasi ve Israil isgaline hazirlanmasi öngörülüyordu. Yinon, Irak’in gelecegi hakkinda ise su kehanette bulunmustu: “Irak etnik ve mezhebi temeller üzerine bölünecektir; kuzeyde bir Kürt Devleti; ortada bir Sünni ve güneyde Sii devleti.”
Israil, Kürt ayaklanmasini, yalnizca Bagdat rejimine karsi bir koz olarak kullanmayi düsünmüyordu. Bunun da ötesinde, Israillilerin aklinda, tüm Ortadogu’yu kapsayan hegemonya hesaplarina uygun olarak, bir Kürt devleti kurulmasi hedefi vardi. Hem de bu Kürt devletinin, Türkiye’nin bir bölümünü kapsamasi hedefleniyordu. Öyle ki, 1983 yilinda Israil Disisleri Bakani Yitzhak Samir Türkiye’nin Kuzey Irak’ta gerçeklestirdigi sinir ötesi harekat ile ilgili olarak görüslerini soran Brüksel’deki gazetecilere verdigi cevapta; Türkiye’yi “Kürdistan’i isgal altinda tutan devletlerden biri” olarak tanimlamis ve söyle devam etmisti: “Ama bu isgalci devletler hiçbir sey dinlemedikleri için, Kürt halkinin bagimsizlik mücadelesi bir türlü sonuca ulasamamaktadir.”
Kisacasi Ortadogu da bir “Kürdistan” yaratmak, Israil’in geleneksel hedefleri arasinda yer aliyordu. Bu hedef, Oded Yinon’un “Irak’in Kuzey’inde bir Kürt devleti” öngören satirlarinin yazilisindan yaklasik 10 yil sonra gerçeklesmeye basladi: Körfez Savasi, Israil’e, Kürt kartini daha iyi oynama firsati verecekti.
Kissinger’in Körfez Savasi
Körfez Savasi, pek çok kisinin kabul ettigi üzere, yüzyilin en önemli savaslarindan biridir. Özelligi ise askeri yönünden çok, toplumsal etkisinden kaynaklanir. Çünkü tarihin ilk “naklen” seyredilen çatismasi olan bu savas, tam anlamiyla “medyatiktir”. Noam Chomsky’nin Necessary Illusions: Thought Control in Democratic Societies (Gerekli Ilüzyonlar: Demokratik Toplumlarda Düsünce Kontrolü) adli önemli kitabinin “Medya Gerçegi” baslikli Türkçe çevirisinde bu “medyatik” boyuttan söyle söz edilir:
Zavalli bir kusun petrole bulanmis çaresiz görüntüsü karsisinda dehsete kapilip, lanetler yagdiracak kadar hassas oldugumuz günlerde, nasil oldu da Irak’ta, çogu kadin ve çocuk, yüzbine yakin insanin gökyüzünden yagan bombalar altinda ölümünü odalarimizdan havai fisek gösterileri seyreder gibi izledik? Ne oldu da, ölüm gibi son derece hayata dair sahici bir olgu, ‘medya söleni’ne, ‘gösteri’ye dönüstü? Ne oldu da biz, ölümü tepkisiz, saskin, belki biraz zevkle izler hale geldik? Kiyamet habercilerinden Guy Debord’un 1968’lerde öngördügü ‘Gösteri Toplumu’ gerçeklesti mi yoksa?
Aslinda, sonradan, sözü geçen “petrole bulanmis çaresiz kus”un bile, aslinda 10 yil önce Fransa’da meydana gelmis bir kazadan çekilmis bir fotograf oldugu, ama Körfez savasina aitmis gibi “yutturuldugu” ortaya çikmisti.7 Körfez Savasi’nin daha pek çok yönü bize çarpitilarak “yutturulmus” olabilir. Bu nedenle elden geldigince “perde arkasi”na bakmak gerekmektedir. Perde arkasina bir göz attiginizda karsilasacaginiz ilk önemli kisi ise Henry Kissinger’dir.
Henry Kissinger, kitabin önceki sayfalarinda da yeri geldiginde degindigimiz bir isimdir. Baskan Nixon ve Ford dönemlerinde önce Ulusal Güvenlik Danismanligi sonra da Disisleri Bakanligini yürüten Kissinger, Israil çikarlarini ABD’de en iyi temsil eden isimlerden biri olarak degerlendirilir. Noam Chomsky, Kader Üçgeni adli kitabinda, Kissinger’i Amerikan dis politikasini “Büyük Israil” hedefine endeksleyen kisi olarak tanimliyor. Kissinger’i böylesine Israil yanlisi olmaya yönelten nedenlerin basinda kuskusuz kendisinin de bir yahudi olmasi gelir. Kissinger’in bir ikinci özelligi ise, ABD’deki yahudi sermayedarlarla çok yakin iliski içinde olmasidir. Rockefeller egemenligi altindaki CFR ve Trilateral Komisyonu gibi örgütlerin (bkz. 6. bölüm) en önemli isimlerinden biri kuskusuz Kissinger’dir. Italyan P2 locasindan Avrupa’daki kontrgerilla örgütlenmelerine kadar baglantilari olan bu kurt politikaci, ayni zamanda ABD’deki tüm Israil yanlisi lobi ve think-tank kurumlarinin da “koordinasyonunu” saglayan isimdir. Kissinger’in gücü, Disisleri Bakanligi’ni biraktiktan sonra kurdugu ilginç sistemden gelir. Kissinger Associates adiyla kurdugu politika üretme sirketi, ABD’nin pek çok ünlü diplomatini yetistirir. Bu sayede, Kissinger’in bir çok “adami” olmustur Disisleri Bakanligi’nda. Kurt politikaci, bu “sag kollari” sayesinde, kendi politikalarini-ki bunlar ayni zamanda da Israil’in politikalaridir-uygulamaya sokabilmektedir.
“Kissinger’in adamlari” denildiginde akla ilk gelecek isimler arasinda ise, Lawrence Eagleburger ve Brent Scowcroft sayilabilir. Öyle ki, Scowcroft’a Washington kulislerinde, Kissinger’in her söyledigine “evet” der anlaminda, “Kissinger’s yes-man” adi bile takilmisti.
Simdi tüm bunlarin Körfez Savasi ile ne ilgisi oldugunu düsünüyor olabilirsiniz. Emin olun, çok ilgisi vardir.
Turan Yavuz’un, ABD’nin Kürt Karti adli kitabinda en detayli olarak inceledigi konu Körfez Savasi’dir. Yavuz, kitap boyunca savasin su yüzüne çikmamis gerçeklerini aktarir. Kitabin hemen basinda anlattigi olay ise, “Kennebunkport’taki balik avi”dir. Yavuz’un Washington kulislerinde topladigi bilgilere dayanarak yazdiklarina göre, Baskan Bush’un Kennebunkport’taki yazlik evinde Körfez krizinin patlak vermesinden kisa bir süre sonra ve Körfez Savasi’ndan 6 ay önce yasanan bir balik avi sirasinda, tüm Körfez Savasi stratejisi belirlenmistir. Yavuz, kitap boyunca bu olaya gönderme yapar ve Körfez Savasi’nin ve onu izleyen gelismelerin burada belirlenen stratejiye göre yürüdügünü sik sik vurgular. Balik avina, Baskan Bush’un Fidelity adli teknesinde çikilmistir. Teknede bir gizli servis görevlisinin disinda iki kisi vardir. Bu iki kisi, kafa kafaya verip tüm gelismeleri önceden planlarlar. Turan Yavuz söyle diyor:
Strateji hazirdi. ABD Saddam’i vuracak ve Kuveyt’ten çikmasini saglayacakti. Saddam’in dislerini sökecek, ancak ülkede bir iç savas baslamasina engel olacakti. Kisacasi, iki arkadas, Atlantik Okyanusu sularinda, ellerinde oltalar ile Bagdat’a ilk bombanin atilmasindan tam 6 ay önce, Körfez Krizi’nin sonunu tayin etmislerdi bile.
Körfez Savasi’nin tüm ayrintilarini “6 ay önceden tayin eden” bu iki arkadasin birisi Baskan Bush’tu elbette. Ötekisi ise Bush’un Ulusal Güvenlik Danismaniydi, yani Brent Scowcroft, “Kissinger’s yes-man”. Hatta Turan Yavuz’un yazdigina göre, savasin planini yapan asil olarak Scowcroft’tu; Bush’a yalnizca onaylamak kalmisti.
Bu su anlama geliyordu: Körfez Savasi’ni Kissinger’in bir “adami” planlamisti, yani Kissinger’in kendisi. Kissinger demek ise, Israil demekti. Nitekim Körfez Savasi, tam Israil’in istedigi çizgide seyretti.
Scowcroft’un Bush’a kabul ettirdigi plana göre, mutlaka ve mutlaka Saddam’a savas açilmaliydi. Ancak bunun yaninda, dünyanin geri kalan kisminin çogunun beklentisinin aksine, Saddam’in iktidardan indirilmemesi gerektigine karar verilmisti. Saddam’in yalnizca “disleri sökülecek”ti. Turan Yavuz, bir de Irak’in bölünmemesinin kararlastirildigini söylüyor, ama saniriz bu konuda bir “dezinformasyon”a (yanlis bilgilendirme) ugramis; gelismeler bunu gösteriyor.
Peki acaba Israil’in politikasi neydi? Körfez savasi bir Kissinger yapimiysa, Israil’in politikasina da uyuyor olmaliydi. Israil, Tel-Aviv’e üç-bes ise yaramaz füze atarak “yahudi düsmani” rolünü en iyi biçimde oynayan Saddam’in düsmesini istiyor muydu? Kendisini fanatik bir antisemit olarak tanitmak için elinden gelen her seyi yapan Saddam’in sovlarina ve medyada verilen imaja göre, Israil Saddam’dan nefret ediyor olmaliydi. Oysa Saddam hakkinda çizilen bu tablo, ayni Körfez Savasi’na girerken Irak bayragina Allah-u Ekber ibaresi koyarak sözde ispatlamaya çalistigi müslümanligi gibi sahteydi.
Saddam Hüseyin: ‘Made in USA’
Az önce Körfez Savasi’nin Kissinger’in Beyaz Saray’daki sag kolu olan Scowcroft tarafindan planlandigina degindik. Bu, savasin bir Kissinger yapimi oldugunu gösteriyordu. Ancak bundan çok daha ilginç bir yönü daha vardi Körfez’de yasananlarin: Saddam da bir Kissinger yapimiydi!…
Bu ilginç iliskiyle ilgili bazi bilgileri, Turan Yavuz ABD’nin Kürt Karti adli kitabinda aktardi. Buna göre, 1980’li yillar boyunca Iran’la savas halinde olan Irak, Batililar’dan büyük destek görmüstü. Irak’in silahlandirilmasi isinde en büyük rolü ise Italyan Bankasi Banca Nazionale del Lavoro (BNL) oynamisti. Bu uluslararasi banka araciligiyla, Saddam’a nükleer güce ulasmasina bile yardim edecek destek verilmisti. Turan Yavuz, ABD’den Irak’a BNL araciligiyla verilen destegi söyle anlatiyor:
13 Ekim 1989. BNL hakkinda sorusturma olmasina ragmen James Baker Irak’a verilen kredinin engellenmemesini söylüyor… ABD Disisleri Bakanligi tarafindan hazirlanan bir rapor, Atlanta’daki BNL Bankasi ile ilgili 10 degisik sorusturmanin sürdürüldügünü detayliyor. Rapor, Irak’in ABD’den aldigi sözkonusu tarim kredilerini, nükleer programini gelistirmek için kullandigina dikkat çekiyor ve söyle diyor: ‘Ates olmayan yerden duman çikmaz ve bu konuda çok büyük bir yanginin oldugu anlasilmaktadir’. Bu uyariya ragmen, Disisleri Bakani Baker ayni gün ABD Tarim Bakani Clayton Yeutter’e gönderdigi bir notta söz konusu tarim kredilerinin yönetim tarafindan desteklendigini belirtiyor ve önündeki tüm engellerin kaldirilarak kredilerin Irak’a verilmesini istiyor… 6 Kasim 1989. CIA, BNL Bankasinin Irak’i silahlandirdigini belirtiyor. CIA tarafindan Beyaz Saray’a gönderilen bir gizli raporda Irak’in ABD’den sagladigi tarim kredilerini nasil nükleer, biyolojik ve kimyevi silah üretiminde kullandigi detaylandiriliyor. Gizli raporda ayrica Irak’in BNL Bankasi’ndan saglandigi söz konusu kredileri de bu konuda kullandigi belirtiliyor.8
Yani Saddam, BNL bankasi araciligiyla sistemli bir sekilde silahlandiriliyordu. Iste olayin en ilginç yönü de buydu: BNL’nin yönetim kurulunda çok tanidik bir isim vardi: Henry Kissinger. Turan Yavuz’un deyisiyle, “BNL Bankasi’nin Irak’a kredi sagladigi dönemde Henry Kissinger da Yönetim Kurulu’ndaydi.” 9 Ayrica Kissinger’in “adamlari” da BNL ile yakin iliski içindeydiler. Kennebunkport’ta Saddam’a karsi girisilecek olan savasin planlarini Bush’a kabul ettiren Brent Scowcroft ile Lawrence Eagleburger, BNL’nin danismaniydilar:
BNL skandalini sorusturan kongre üyesi Henry Gonzales, Ulusal Güvenlik danismani Brent Scowcroft’un hisselerini içeren portfolyosunu açikliyor. Buna göre Scowcroft ve yine Kissinger Associates’in bir diger üyesi ve halen ABD Disisleri Bakanlgi’nin vekaleten yürüten Lawrence Eagleburger, maaslarinin yanisira BNL Bankasi’ndan danismanlik ücreti aliyorlar. Eagleburger’in, BNL’nin müsterisi olan Yugoslav Bankasi’nin yönetim kurlunda oldugu ortaya çikiyor. Diger yandan Scowcroft’un yaklasik 11 ABD savunma sirketinde hissesi oldugu anlasiliyor. Scowcroft’un hissesi oldugu sirketlerin çogunun Irak ile iliskisi oldugu ve Irak’a ileri teknolojik malzeme sattigi belirleniyor.10
Yani Saddam’i besleyip büyütenler de, savas açilmasina öncülük edenler de ayni kisilerdi: Kissinger ve ekibi. (BNL’nin CIA ile yaki iliskisi olduguna dair de bilgiler ortaya çikti. BNL’nin Atlanta subesinin CIA tarafindan kurulduguna yönelik ciddi deliller vardi.11 Turan Yavuz, BNL’nin ünlü “skandallar bankasi” BCCI ile de yakin baglantilar kurmus oldugunu yaziyor. Bu da son derece anlamli, çünkü BCCI, dogrudan Mossad’la birlikte çalisan hatta bazilarinca “Mossad’in paravan bankasi” olarak tanimlanan bir bankaydi).
BNL araciligiyla yürütülen Kissinger-Saddam baglantilari arastirilsa belki daha ilginç baglantilar da bulunacakti, ama olmadi. Çünkü “birileri” BNL ile ilgili dosyalari ortadan kaldirdi. 10 Mart 1992 gecesi “kimligi meçhul kisiler” Italyan Senatosu binasindaki bir odaya girerek, Senato’nun sorusturdugu BNL bankasi ile ilgili dosyalarin tümünü imha etti.
Yine de ortaya ilginç bir tablo çikmis durumdaydi: Saddam’i silahlandiran, yani onu bir tehlike olarak görmeyen kisiler, bir süre sonra ona karsi savas açmislardi. Ancak bu savasla da onu devirmek degil, yalnizca biraz yola getirmek istiyorlardi. Bu kisiler, en basta Kissinger ve adamlariydi; yani Israil çizgisini en iyi temsil eden Amerikalilar.
Peki Israil’in Saddam’a bakisi nasildi? Israil, Kissinger’a yol gösterecek bir tarzda, Saddam’i yola getirilecek ancak asla feda edilmeyecek bir piyon olarak mi görüyordu?
Israil’in Saddam Politikasi
Körfez Savasi boyunca, hem Saddam’in kendisi hem de medya bizlere ilginç bir tablo çizdi: Saddam, fanatik bir yahudi düsmaniydi. Kendini tarihteki en büyük “yahudi düsmani” sayilabilecek isimlerden biriyle, Babil Krali Nabukadnezar’la özdeslestirmeye çalisan Saddam, bu görüntüsünü pekistirmek için Körfez Savasi sirasinda Tel-Aviv’e Scud füzesi yollamayi da ihmal etmedi. Dolayisiyla Israil’in, kendisini “yahudi düsmani” olarak tanitmak için gereken herseyi yapan Saddam’a çok soguk baktigi ve onun düsürülmesini her seyden çok istedigi sanilabilir. Oysa durum hiç de böyle degildi. Basbakan Yitzhak Samir, bir keresinde söyle konusmustu:
Saddam psikolojik açidan ömrü boyunca Israil’e faydali olmustur… Dünyanin, Araplara ve dolayisiyla Filistinlilere karsi nefret duymalarini saglayacak sinirli bir körfez savasi Israil için faydali olabilir. Israil isgali altindaki topraklarda yasayan Filistinliler güvenlik sebebiyle Ürdün’e gönderilebilirler. Saddam Hüseyin bu stratejik planlama için çok uygun bir katalizör.12
Eski Mossad ajani Victor Ostrovsky de, çok ses getiren By Way of Deception (Hile Yolu Ile) adli kitabinin ardindan yazdigi The Other Side of Deception’da (Hilenin Öteki Yüzü), Israil ve Mossad’in Saddam’a olan bakis açisiyla ilgili önemli bilgiler verir. Ostrovsky’nin söyledikleri, Israil’in gerçek politikasini açiklamaktadir: Israil, Saddam’i Irak’in basinda tutmak, ama Amerika ile Saddam’i savastirmak istemektedir. Eski Mossad ajaninin yazdigina göre, Israil bu yöndeki planini Iran-Irak savasinin hemen ardindan uygulamaya koyar. Mossad, Amerikalilar’a Saddam’in düsürülmesi gerektiginden söz etmeye baslar, ama ayni zamanda da Washington’daki Israil Elçiligi tarafindan Irak gizli servisi Muhaberat’a istihbarat aktarilmaktadir. Mossad’in Muhaberat’a verdigi bu istihbarat, Irak’taki muhaliflerin Saddam’i düsürmek ya da öldürmek için yürüttügü çabalarla ilgilidir. Kisacasi Mossad, Saddam’in ayakta kalmasina destek olmaktadir!… Ostrovsky, bunun ardindaki mantigi söyle açikliyor: “Mossad, Saddam Hüseyin’i Ortadogu’daki en büyük fayda olarak görüyordu. Çünkü Saddam uluslararasi politika açisindan tümüyle irrasyoneldi ve Mossad’in kullanabilecegi bir aptallik yapmaya oldukça yatkindi.” 13
Bu arada Israil’in planinin öteki yönü de uygulamaya konur. Mossad, “aptallik yapmaya yatkin” oldugu için Saddam’in ayakta kalmasini destek olurken, bir yandan da ABD’yi Saddam’a karsi kiskirtmaya baslar. Ostrovsky’nin yazdigina göre, Mossad’in LAP-LohAma Psicologit (Psikolojik Savas) bölümü, çesitli dezinformasyonlarla (yalan haber) bu konuda etkili bir kampanya baslatir. Saddam’i kanli bir diktatör ve dünya barisina yönelik büyük bir tehdit olarak göstermeye baslarlar. Ostrovsky, Mossad’in bu propaganda için farkli yerlerdeki ajan ya da sempatizanlarini kullandigini, örnegin Amnesty International ya da Amerikan Kongresi’ndeki “gönüllü ajan”larin (sayan) devreye sokuldugunu anlatiyor. Kullanilan propaganda malzemeleri arasinda; Halepçe’deki ünlü Kürt katliaminin görüntüleri ya da Saddam’in rejim muhaliflerine nasil kendi elleriyle iskence yaptigina dair fantastik hikayeler yer alir. Irak’in Iran’la olan savasi sirasinda Iran’daki sivil hedeflere yolladigi füzeler de kampanyanin malzemeleri arasindadir. Ancak, Ostrovsky’nin dedigi gibi Mossad’in Saddam’in sözkonusu füzelerini malzeme olarak kullanmasi biraz garip bir durumdur; çünkü o füzeler, Amerikan uydularindan gelen bilgilerin de yardimiyla, savas sirasinda Mossad tarafindan hedeflere yönlendirilmislerdir. Israil, kendi büyüttügü ve ayakta tuttugu Saddam’i canavar olarak gösterme çabasi içindedir. Ostrovsky, söyle diyor:
Mossad liderleri, eger Saddam’i yeterince korkunç göstermeyi basarirlarsa ve onun Körfez petrolü için bir tehlike oldugu-ki Saddam daha önce bu konuda bir güvence olarak algilaniyordu-düsüncesini yerlestirebilirlerse, ABD ve müttefiklerini Saddam’a saldirtabileceklerini hesapliyorlardi.14
Ostrovsky’nin anlattigi bu Mossad kaynakli propaganda, Körfez Savasi için gerekli olan kamuoyunu olusturdu. Savasin fitili de yine Mossad’in “gönüllü ajanlari” tarafindan ateslenmisti. Kongre üyelerinin Saddam’a karsi savasa ikna edilmesi için yahudi lobisinden Tom Lantos’un yönetimindeki Hill and Knowlton lobi sirketi dramatik bir senaryo yazmisti. Turan Yavuz, olayi söyle anlatiyor:
9 Ekim 1990. Hill and Knowlton lobi sirketi Kongre’de ‘Irak’in Vahsetleri’ basligi altinda bir oturum düzenliyor. Lobi sirketi tarafindan oturuma getirilen bazi ‘görgü taniklari’ Irakli askerlerin yeni dogmus çocuklari hastane odalarinda öldürdügünü öne sürüyor. Bir ‘görgü tanigi’ vahseti tüm detaylariyla anlatiyor ve Irakli askerlerin bir hastanede 300 yeni dogmus çocugu öldürdügünü söylüyor. Söz konusu bilgiler, Kongre üyelerini hayli rahatsiz ediyor. Bu da Baskan Bush’un isine yariyor. Ancak sonra anlasiliyor ki, Hill and Knowlton lobi sirketinin kongre önüne getirdigi ‘görgü tanigi’ aslinda Kuveyt’in Washington’daki büyükelçisinin kizidir. Buna ragmen kizin söyledikleri kongre üyelerinin Saddam Hüseyin’e ‘Hitler’ lakabi takmasina yol açacaktir.15
Kisacasi Israil, hem “faydali aptalliklar” yaptigi için Saddam’i iktidarda tutmak, hem de Amerika’yi Saddam’a saldirtmak istiyordu. Yahudi Devleti, Turan Yavuz’un da belirttigi gibi Körfez Savasi sirasinda ve sonrasinda Saddam’in iktidarda kalmasi gerektigi tezini hep savundu. Turan Yavuz söyle diyor:
Körfez savasindan sonra Israil, bölge istikrari açisindan Saddam Hüseyin’in iktidarda kalmasini savunuyor ve istikrarin ancak, yari güçlü bir Saddam ile saglanacagina inaniyordu. Israilli diplomatlar bu mesaji tüm dünyaya yaymakta gecikmediler.16
Kennebunkport’taki balik avinda Kissinger’in “sag kolu” Scowcroft’un Baskan Bush’a kabul ettirdigi ve harfi harfine uygulanan strateji de tam tamina buydu: Saddam’i düsürmemek, ama dislerini sökmek. Oysa Saddam’a karsi savasan müttefiklerin (aralarinda Türkiye de olmak üzere) amaci Saddam’i düsürmekti. Amerikan kamuoyu hatta ordusu da bunu beklemisti. Ama Saddam düsürülmeyecekti; bu savas bir Kissinger yapimiydi ve dolayisiyla Israil’in tezine uygun olarak gelisecekti.
Peki Israil tezi neyi hedefliyordu, Yahudi Devleti tüm bunlarla ne yapmak istiyordu, Saddam’i iktidarda tutmanin, ancak Amerika’yi Irak’a saldirtmanin amaci ne olabilirdi?… Bu sorularin cevabi, Israil’in geleneksel hedefleri arasinda yer alan Kürt Devleti projesiydi. Israil, 1982 yilinda Oded Yinon’un raporunda belirtildigi gibi Kuzey Irak’ta bir Kürt devleti istiyordu. (Oded Yinon bir de güneyde kurulacak bir Sii devleti istendigini ortaya koymustu, ancak bu kez Israilliler bu projeye sicak bakmiyorlardi. Çünkü bu muhtemel Sii devleti, kaçinilmaz olarak Iran’in kontrolü altina girecekti. Bu, Israil açisindan kuskusuz göze alinamayacak bir riskti).
Israil, hem Saddam’in “yari güçlü” bir sekilde iktidarda kalmasi, hem de Kuzey Irak’ta bir Kürt devleti kurulmasini hedefliyordu. Körfez Savasi tam da bu hassas dengeyi tutturdu; ne Saddam’dan vazgeçildi, ne de Kürt devleti hedefi birakildi. Saddam, tüm dünyanin beklentisinin aksine, tam Kennebunkport’ta kararlastirildigi gibi iktidardan düsürülmedi. Beyaz Saray’dan Saddam’in düsürülmemesi yönünde gelen emir, Irak’taki uluslararasi gücün baskomutani Schwarzkopf’u bile saskina çevirmisti. Israil’in tezi böylece uygulanmis oluyordu.
Kürt Devletine Dogru Ilk adim: Kuzey Irak Ayaklanmasi
“Ayaklanin. Zaman geldi. Bu sefer müttefikler sizi yalniz birakmayacaktir… Her kalp atisinizda bizler yaninizdayiz. Ne yaparsaniz, neye karar verirseniz, sizi desteklemeye devam edecegiz.” (CIA tarafindan kurulan VOFI-“Hür Irak’in Sesi” radyosunun Körfez Savasi sirasinda Irak Kürtleri’ne yaptigi yayindan, ABD’nin Kürt Karti, s. 147)
Körfez Savasi sonucunda Saddam’in bozguna ugramasi, ülkenin kuzey ve güneyindeki muhalifleri ümitlendirdi. Özellikle ABD’nin destegini arkalarinda hisseden Kürtler, bir kez daha Kürt devleti hayaline kapilarak Saddam’a karsi isyan bayragini açtilar. Sonra gelisen olaylari; Kürtlerin Türkiye sinirina yigilisini, Çekiç Güç’ün konuslandirilisini, 36. paralelin kuzeyinin Irak birliklerine yasaklanisini ve Kuzey Irak’ta bir Kürt devletine dogru adim adim yürüyüsü, hepimiz biliyoruz
Ancak ilginç olan, Çekiç Güç yoluyla de facto bir Kürt devletini olusturan ABD’nin, sürekli olarak, gerçekte böyle bir niyeti olmadigini ilan edisidir. Ancak buna inanilmasi, ABD’nin bir Kürt devleti hedeflemediginin sanilmasi, kuskusuz daha da ilginçtir.
Güneri Civaoglu’nun Körfez Savasi sirasinda yasadigi bir olay vardir. Civaoglu’nun gerek Sabah’taki kösesinde, gerek televizyon yorumlarinda bir kaç kez aktardigi olay, Amerikalilarin Körfez Savasi sirasinda bir Kürt devleti hedefleyip-hedeflemediklerini oldukça çarpici bir biçimde ortaya koyar. Civaoglu, sözkonusu olayi, bir yazisinda söyle anlatir:
Körfez Savasi sirasinda Dahran’daydim. Orada beni Amerikan kuvvetlerinin bulundugu binanin üst katlarindan birinde çok iyi Türkçe bilen bir Albay ve Yarbay’in odasina aldilar. Daha evvel Sabah’ta bu kösemde yazmistim… O Albay ve Yarbay haritanin Kuzey Irak yörelerinde avuçlarini gezdirmisler ve ‘burada savas bitecek, geri çekilecegiz. Saddam’a da o yöreyi yasaklayacagiz… Saddam’in biraktigi silahlara, havaalanlarina, cephaneliklere yöredeki Kürtler el koyacaklar. Orada bir Kürt devleti kurulacak. Sizden toprak isteyecekler… Ya vereceksiniz baris olacak… Ya da vermeyeceksiniz savasacaksiniz’ demislerdi 17
Yalnizca Civaoglu’nun bu “ani”si bile oldukça açiklayicidir. Açiktir ki, Amerikalilar bastan beri, bu niyetlerini pek belli etmek istemeseler de, Kuzey Irak’ta bagimsiz bir Kürt olusumu, kisacasi bir Kürt devleti kurmak hedefindeydiler. Nitekim Körfez Savasi sirasinda bunun için epeyce çaba da göstermisler, Kuzey Irakli Kürtleri ayaklanmalari için silahlandirmislardi. Turan Yavuz’un yazdigina göre, Amerika sözkonusu silah yardimini açiktan açiga degil, geleneksel yöntemini kullanarak aracilar yoluyla yapmisti: Jim McDonald adli ABD Hava Kuvvetleri’nden emekli bir albayin kurdugu silah sirketi, ABD yönetiminden aldigi direktifle Kürtlere bol miktarda silah vermisti. Amerikalilar ayni siralarda da bölgeye Türkiye üzerinden soktuklari ve parasiz dagittiklari binlerce transistörlü radyo araciligi ile Amerika’nin Sesi Radyosu’ndan sik sik “ayaklanin, sizlerle birlikteyiz” mesajlari vermislerdi.
Kuskusuz Israil de Kürt devleti konusunda ABD’yle ayni düsüncedeydi (zaten savas onun düsüncesine göre sekilleniyordu). Hatta Israilliler, ABD’nin Kürt ayaklanmasina yeteri kadar destek vermedigini düsünüyorlardi. Disisleri Bakani David Levy, Kudüs’te yaptigi ve Reuter Ajansi tarafindan dünyaya geçilen konusmasinda Kuzey Irak’ta ayaklanan Kürt’lere (yeterince) silah yardimi yapmadigi için ABD’yi elestirerek, isyanci Kürtlere silah verilmesini istemisti.
Bu arada Israil Barzani ile olan kadim iliskilerini çoktan yenilemisti. Körfez Savasi’nin basindan beri, Mossad’in Mesud Barzani güçlerine verdigi destek sürüyordu. Ugur Mumcu, öldürülmeden 17 gün önce yazdigi yazisinda bu konuya deginerek söyle demisti:
70’li yillardaki bu iliskiler (Barzani-Mossad iliskileri) bugün sürüyor mu? Kitaba göre (Israel’ Secret Wars) sürüyor. ‘Körfez Savasi’ sirasinda Irak’in attigi Scud füzelerinin Tel-Aviv’e düsmesi üzerine bu iliskiler yeniden basladi.” Baba Molla Mustafa Barzani ile kurulan iliskiler, simdi de ogul Mesud Barzani ile sürüyor. Mossad, (Mesud) Barzani’ye Avrupa kahvelerinde çekler vererek bu destegi sürdürüyor. Kitapta Mesut Barzani’nin, Israil’e gizlice giderek yardim istedigi de yaziliyor. Bu iliskiler sürüyor ve anlasiliyor ki daha da sürecek… Gizli yollarla sürecek, açik yollarla sürecek… Ilgi belli… Iliski de belli.
Evet, Kuzey Irak’taki Kürt devleti “embriyo”sunun ardindaki asil güç Israil’di. Israilliler, 1982’de Yinon raporunda ortaya kondugu gibi uzun süredir bu hedefin pesindeydiler. 1950’li yillardan beri süren Mossad-Barzani iliskisi, Kürt ayaklanmasina akan Israil silahlari ya da paralari hep bu hedefin birer sonucuydu. Körfez Savasi ise bu büyük hayali gerçege dönüstürme sansi vermisti Israillilere. Israil, Kissinger ya da “Washington Institute for Near East Policy” gibi Amerikali uzantilari sayesinde savasin stratejisini hem Saddam’i iktidarda birakacak, hem de bir Kürt devletine yol açacak sekilde belirlemisti. Bu ortamda Morris Amitay’i Nevruz kutlamalarinda halay çekerken görmek ya da Martin Indyk’e “Irak’in toprak bütünlügünü sorgularken” rastlamak sasirtici olmamaliydi aslinda.
Peki Israil bir Kürt devletini neden istiyordu? Kitabin 8. bölümünde bu sorunun cevabini birlikte bulmustuk: Israil, Vaadedilmis Topraklar’in tümünü ele geçirebilmek için, su klasik yöntemi, “böl-parçala-yut” metodunu kullanmak istiyordu. Kürt devleti, bu stratejiye göre olusturulmak istenen mini-devletlerden biriydi yalnizca.
Bu arada, Israil’in, tüm Vaadedilmis Topraklar’i istiyor olmasi da bu noktada ortaya ilginç bir sonuç daha çikarmaktadir. Çünkü Vaadedilmis Topraklar, “Nil’den Firat’a” uzanan topraklardir. Bu durumda Israil, “Firat’in dogusu”nu da istemek durumundadir. Bunun tek yolu ise, bizim “Güneydogu Anadolu” dedigimiz bu bölgenin, ayni Kuzey Irak için kullanilan yöntemle Türkiye’den koparilmasidir; yani bir Kürt devleti yoluyla. (Konjonktürel yönden de Kuzey Irak’ta kurulacak bir Kürt devleti, kaçinilmaz bir biçimde Güneydogu’ya yönelecektir. Cengiz Çandar’in da dedigi gibi “Türkiye’nin Güneydogusu ile Kuzey Irak’in tarihte oldugu gibi birbirinden kolay kolay tecrit edilemeyecegi ve giderek birlikte mütalaa edildigi” bir döneme giriyoruz.)
Nitekim 10 yili askin bir süredir, “birileri”, adi üstünde “Firat’in dogusu”nu Türkiye’den koparma ve burada bir Kürt devleti kurma hedefi pesindedir. Ne tesadüf, degil mi?…
Kürt Sorununa Kisa Bir Bakis ve ‘Dis Mihraklar’ “Inananlar ancak kardestirler.” (Hucurat Suresi, 10)
Acaba Türkiye’de 10 yili askin bir süredir gündemde olan bölücü akimin kaynagi nedir? Bu sorunun cevabini bulmak, kuskusuz Kürt sorununun nasil çözülecegini de bulmak demektir. Ancak bu konuda birbirinden çok farkli cevaplar ortaya konmaktadir. Burada, yanlis bilgilendirmelerden, tabulardan uzak bir biçimde bu soruya kisa bir cevap vermeye çalisacagiz.
Öncelikle bir noktanin alti çizilmelidir: Karsi karsiya olunan sorun, “dis mihrak”larin ürettigi bir sorun degildir. Sorunun kökeni bizim içimizdedir ve tarihten gelen bazi yanlis politikalardan kaynaklanmaktadir. Ulus-devlet modelinden ve bu modelin keskin uygulamalarindan kaynaklanan soruna gerçek ve kalici bir çözüm bulmak ise ancak ve ancak Kürt ve Türk insanini ortak bir noktada birlestirecek olan tek kimligin, müslüman kimliginin temel olarak kabul edilmesiyle mümkün olabilir. “Halklarin kardesligi” denen sey, ancak Islam temeli üzerinde gerçeklesebilir (tarih, aksi halde karsilasilan sonucun hep “halklarin düsmanligi” oldugunu yeterince göstermistir). Bu nedenle, sorunun yalnizca “askeri” bir sorun oldugunu sanmak, büyük bir hatadir. Teröre karsi askeri önlemlere basvurulacaktir kuskusuz, ancak asil çözüm bu degildir.
“Dis mihrak” denilen faktörün rolü ise, asil olarak sorunun terör boyutundadir. Dis güçler, bir ülke içinde koskoca bir Kürt sorunu olusturamazlar, ancak var olan Kürt sorununu kiskirtabilir ve bir terör örgütünün olusmasini saglayabilirler. Bir terör örgütü kurmak basit bir is degildir. Bu konunun “uzmanlari”nin destegi olmadikça, bir terör örgütü kolay kolay olusmaz. Geçmis tecrübeler de, terör örgütlerinin hep “profesyonel”lerin, yani gizli servislerin yardimiyla dogup-gelistigini göstermistir.
Bu profesyonellige ulasan ülke sayisi ise sinirlidir. Bu nedenle küçük ülkelerde boyundan büyük güçler vehmetmek dogru olmaz. Örnegin klasik bir Ermeni fobisinden hareket ederek bütün bu yasanan terörü “Ermeni fitnesi” olarak yorumlamak, akan kanlarin “Büyük Ermenistan” fesadlarinin bir ürünü saymak, kuskusuz anlamsizdir. Eger “dis mihrak” diye bir sey varsa, ancak ve ancak Noam Chomsky’nin “terörizm kültürü” (Culture of Terrorism) dedigi seye sahip bir ülke olabilir. Kitabin önceki sayfalarinda inceledigimiz-ve Chomsky’nin de vurguladigi-gibi bu ülkelerin basinda Israil ve ABD gelmektedir.
Oysa, Kürt sorunuyla ilgili tabloya baktigimizda, basta ABD olmak üzere Batili ülkelerin ve Israil’in, terör örgütünü sürekli olarak kinadiklarini, Türkiye’nin teröre karsi verdigi mücadeleyi destekler tarzda açiklamalar yaptiklarina sahit olabiliriz. Görünene göre, bu ülkeler yalnizca insan haklari konusunda daha duyarli olunmasini ve terör örgütü ile halkin bir tutulmamasini istemektedirler-ki bunlar oldukça makul isteklerdir.
Ancak yine kitabin önceki sayfalarinda gördügümüz gerçekleri göz önünde bulundurursak, sunu rahatlikla söyleyebiliriz: ABD ve Israil gibi ülkeler, gerçek politikalarini gizlemekte oldukça basarilidirlar. Hatta bu ülkelerin çogu kez bir tür “ikili politika” izledigi söylenebilir: Biri izlendigi iddia edilen politika, digeri gerçek politika. Örnegin Israilli yazar Benjamin-Beit Hallahmi, The Israeli Connection adli kitabinda ülkesinin çogu kez bu tür bir “ikili politika” izledigini örnekleriyle anlatir. Israil’in gizli askeri iliskiler içinde bulundugu fasist rejimlerle görünüste son derece uzak olmasi, bu “ikili politika” geleneginin bir uygulamasidir. Hallahmi, Israil’in Güney Afrika’daki eski Apartheid (irkçi) rejime karsi da “ikili politika” uyguladigini, görünüste irk ayrimi politikasini siddetle kinarken bir yandan da beyazlarin egemenligindeki rejimin ayakta kalmasi için elinden gelen her türlü yardimi yaptigini anlatir.18 Güney Afrika’ya yönelik bu “ikili politika”nin mimari ise, bugün Türkiye’ye de dostluk mesajlari yollayan Simon Peres’dir!
Israil’in tarihi tecrübesi, bizlere bir de Sri Lanka örnegini hatirlatmaktadir. Israil, 1983’te patlak veren iç savasin her iki tarafini, yani Sri Lanka hükümetini ve kuzeyde bagimsiz bir devlet kurmak isteyen Tamil gerillalarini, iki tarafin da bilgisi disinda silahlandirmis ve askeri açidan egitmistir (bkz. 11. bölüm). Bu, Israil’in savasan iki ayri tarafi birden destekleyerek ölüm ticareti yaptigini gösterir ve kuskusuz dikkate alinmasi gereken bir bilgidir.
Benzer bir ikiyüzlülük, Israil kadar olmasa da, ABD için de geçerlidir. ABD’nin “insan haklari, demokrasi” masallari altinda hangi kirli hedeflerin pesinde kostugunu görmek için biraz bilinçli olmak yeter. Bu durumda ne ABD’nin ne de Israil’in sözlerine güvenmemek, akil ve bilinç sahibi bir zihnin yapmasi gereken seydir. Bu sözler ve bu sözlerden yola çikarak gelistirilen medya propagandalari tamamen bir kenara birakilmali ve somut gerçeklere bakilmalidir. Kürt sorunu ve ondan kaynaklanan terör problemi de mutlaka ve mutlaka bu bakis açisiyla incelenmelidir.
Ve gerçekler üzerinde yapilacak dikkatli bir inceleme, bizlere “müttefik”lerimiz hakkinda hiç de hos olmayan seyler gösterebilir.
Amerika’nin Sesi Radyosu’nun Ayrilikçi Yayini
ABD’nin, Türkiye’nin toprak bütünlügünün sonuna kadar arkasinda oldugunu ve bölücü teröre kesinlikle karsi oldugunu sik sik duymak mümkün. Ancak açik bir bilinç, mide bulandirici kokulari çok rahat bir biçimde algilayabilir. Örnegin, ABD’nin Türkiye’nin Güneydogusu’nda yaptigi Kürtçe yayin, çok ilginç bazi gerçekleri göz önüne sermektedir. Çünkü, Amerika’nin Sesi Radyosu’ndan, ABD’nin ayrilikçi terör konusunda takindigi sözde “Türkiye yanlisi” tavirdan çok farkli olarak, ayrilikçi terörü destekleyen yayinlar gelmektedir. Ve en önemlisi, konuyla ilgili haberi veren Milliyet yazari Nur Batur’un, 26 Agustos 1993 tarihli yazisinda bildirdigine göre, Türkiye’nin bundan haberi bile yoktur!:
Amerika, 22 Nisan 1992’den bu yana, yani 16 aydir, Güneydogu’ya 5 ayri frekanstan her gür bir saat Kürtçe yayin yapiyor. Türkiye ise ‘devekusu misali’ kendi kabuguna kapanmis, öyle kisir bir tartisma içinde ki, bu yayindan habersiz, izlemiyor bile… Amerika’nin Sesi Radyosu’ndan Kürtçe yayin yapilmasi tartismasi iki yil öncesine rastliyor. Bu öneriyi o günlerde Amerikan Senatosu Dis Iliskiler Komitesi Baskani Senatör Clairborne Peel gündeme getiriyor… Peel’in öyle bir danismani var ki, Kongre’de kendisini Kürt sorununa adamis bir kisi olarak taniniyor… 16 ay önce 15 dakika olarak yayina baslayan Amerika’nin Sesi Kürtçe Servisi son birkaç aydir bir saate çikarmis durumda. Yayinda iki önemli degisiklik var. Birincisi, artik yayin Güneydogu Anadolu’da konusulan kurmançi lehçesiyle yapiliyor ve yayin saatleri de aksam üzerine alinmis durumda. Böylece yaygin dinleme imkani yaratiliyor. Yayinda önce PKK eylemleri ve çatismalarla ilgili haberler veriliyor. Kullanilan deyimler de son derece ilginç ve önemli. Güneydogu Anadolu’dan ‘Türkiye Kürdistani’ diye söz ediliyor. PKK tanimlanirken de ‘Türk Pesmergeleri’, soresker ‘yigit savasçi’ deniyor. Ama daha da ilginci serhilde sözcügü. Bu Kürtçe’de ‘baskaldiran’ anlamina geliyor ve PKK kendi eylemlerini tanimlarken ‘serhildan ayaklanma’ tabirini kullaniyor. Haberler verilirken de hem Anadolu Ajansi hem de PKK’nin yayin organi olan Kürt Haber Ajansi ile Özgür Gündem gazetesine dayaniyor Amerika’nin Sesi.
Sizce bunun açiklamasi ne olabilir?… Amerika’nin Sesi, neden Türkiye’nin Güneydogusu’nda yasayan insanlarimiza kiskirtici sözlerle yayin yapiyor olabilir? Bu sorunun cevabi saniriz oldukça basit. Hatirlarsak, ABD ayni yöntemi Kuzey Irak’taki Kürt ayaklanmasini kiskirtmak içinde kullanmisti. Turan Yavuz’un bildirdigine göre, CIA’nin Kuzey Irak’a yönelik olarak kurdugu Voice of Free Iraq adindaki “Hür Irak’in Sesi” radyosu, Kürtlere “Ayaklanin, zaman geldi, bu sizin en önemli gününüz olacak” mesajlari vermisti. CIA, bu mesajin muhataplarina ulasmasi için de gerekli özeni göstermis, Türkiye üzerinden Kuzey Irak’a binlerce transistörlü radyo yollamisti.19
Bugün Türkiye’deki ayrilikçi terör örgütüne “yigit savasçi” adini veren Amerika’nin Sesi’nin yayini, yakin bir gelecekte gerekli sartlar-belki de senaryolari simdiden hazirlanan muhtemel bir Türk-Iran veya Türk-Suriye çatismasi sirasinda-olustugunda, “ayaklanin, biz sizlerle beraberiz” sekline dönüstürecegini tahmin etmek pek de zor degil…
Amerika’nin Sesi Radyosu’nun bu ilginç yayinlariyla ilgili bir baska bilgi ise M. Ali Birand ve ekibinin hazirladigi “32. Gün” programinda ortaya çikmisti. Ermenistan sinirlari içindeki bir Kürt köyünü ziyaret eden Mithat Bereket, köy sakinlerine Türkiye’deki Kürtlerin durumu hakkinda ne bildiklerini sordugunda yaklasik söyle bir cevap aldi: “Türk Devleti, Kürtlere karsi katliam uygulamaktadir, ancak buna karsin Kürt ayaklanmasi boyun egmemektedir.” Bu söylenenler, Türkiye’deki ayrilikçi terör örgütünün kullandigi üslubun aynisiydi. Olayin en ilginç yani ise Mithat Bereket’in, Ermenistan’da yasayan bu Kürtlerin bu yanlis bilgileri nereden aldiklarini sormasiyla ortaya çikti. Köylüler, bu “inci”leri, hergün Kürtçe yayin yapan ve dikkatle izledikleri Amerika’nin Sesi Radyosu’ndan ögreniyorlardi!…
Disisleri yetkililerimiz bu bilgilerin ortaya çikmasinin ardindan-Nur Batur’un söyledigine göre önceden haberleri yoktu-ne yaptilar bilmiyoruz. Ancak eger ABD yönetimi ile temasa geçip bu anormal durumun bir açiklamasini istedilerse, büyük olasilikla; ortada abartilacak bir sey olmadigina, yalnizca bir spikerin konusurken bir-iki hatali sözcük kullandigina, müttefikler arasinda böyle ufak seylerin lafinin bile edilmeyecegine dair soguk ve bulanik bir cevap almislardir.
Bu masallara inanacak kadar saf olmali miyiz?… Amerikanin Sesi Radyosu’nun yayini bile, ABD’nin Kürt devleti hedefinden bizim Güneydogumuz’un da payini aldigini göstermektedir.
Bu yayinin ardinda ABD’deki hangi güçlerin bulundugu ise daha da ilginç bir konudur. Önceki sayfalarda Israil’in Washington Institute for Near East Policy gibi Amerikali uzantilarinin, Türkiye’nin Güneydogusu’nu da kapsayan bir Kürt devleti planlari içinde olduguna deginmistik. Acaba Amerika’nin Sesi Radyosu’nun da böyle bir Israil baglantisi var midir?
Nur Batur’un da bildirdigine göre, sözkonusu Kürtçe yayinlarin ardindaki isim, Amerikali senatör Clairborne Peel’dir. Ve ne ilginçtir, Clairborne Peel, Israil lobisinin sadik hizmetkarlarindan biridir. Washington Report dergisinin editörü Richard Curtiss, ABD’deki lobi sistemini anlatan Stealth PACs: Lobbying Congress for Control of US Middle East Policy adli kitabinda, Peel’in bu özelligini söyle vurguluyor:
Kimberly Lifton, Detroit Jewish News’te yazdigi makalesinde sunlari bildiriyor: ‘… Israil’in bir baska Demokrat dostu da Rhode Island Senatörü Clairborne Peel’dir. Peel, 1960’da seçildiginden bu yana Israil’in israrli ve sadik bir dostu olmustur’.20
Stealth PACs kitabinda Clairborne Peel’in, sadece 1990 yilinda AIPAC ve ona bagli Israil lobilerinden 153.600 dolar “bagis” aldigi bildiriliyor. Peel’in Israil lobisiyle olan olaganüstü yakin iliskisi, Israil lobisi hakkindaki en önemli kaynaklardan biri olan Kongre üyesi Paul Findley’in They Dare to Speak Out: People and Institutions Confront Israel’s Lobby (Konusmaya Cesaret Ettiler: Insanlar ve Kurumlar Israil Lobisiyle Karsi Karsiya) adli kitabinda da vurgulaniyor.21
Clairborne Peel, daha sonra “sürgünde Kürt hükümeti” kurma çalismalarina da destek verdi. 10 Agustos 1994 tarihli Sabah’in haberine göre, Washington’da bir Kürt Dernegi toplantisi düzenlenmis ve sürgünde Kürt hükümeti kurulmasi ve Kürtlerin yasadigi bölgelerde bir Kürdistan Devleti temelinin olusturulmasi çagrisi yapilmisti. Toplantiya iki de önemli Amerikali katilmisti: Senato Disiliskiler Komisyonu Baskani Clairborne Peel ve Amerikan Kongresi bünyesindeki Helsinki Komisyonu üyesi Mike Amitay, Israil lobisinden bir yahudi…
Bu arada ilginç bir baglanti da, Amerikan hükümetinin Foreign Broadcast Information Service (FBIS) adli bülteninde yayinlandi. 18 Agustos 1995 tarihli Milliyet’in haberine göre, FBIS bülteninde, Güneydogu’da eylem yapan terör örgütünün lideri ile David Adolph Korn adli Amerikali bir diplomat arasinda uzun süredir devam eden bir mektup diplomasisi oldugu haber verilmisti. Bu “gayriresmi diplomasi” iliskisinin kahramani olan Korn’un kimligi ise yine oldukça ilginçti. Korn bilinçli bir Amerikan yahudisiydi ve daha önce büyükelçi olarak atandigi Moritanya’da yahudi oldugu için hükümet tarafindan istenmeyen adam ilan edilmisti…
Bizim Güneydogumuzu da kapsayan bir Kürt devleti kurma yönündeki örtülü çabalarin arkasinda sürekli olarak Israil’in ve onun ABD’deki uzantilarinin bulunmasi ne kadar ilginç degil mi? Hem de bir taraftan Türkiye ve Israil’in “dogal müttefik” oldugu seklindeki telkinler medya tarafindan pompalanirken…
Çekiç Güç’ün Seytan Üçgeni, Israil ABD ve Terör…
Körfez Savasi’nin ardindan baslayan Kürt ayaklanmasinin basarisiz olmasi ve Bagdat yönetiminin Kürt birliklerine karsi üstünlük saglamasi üzerine Kuzey Irak Kürtleri arasinda Halepçe fobisi patlak vermis ve onbinlerce Kürt Türk sinirina yigilmisti. Bu “emrivaki” üzerine Türkiye Amerikali dostlarindan yardim istemek zorunda kaldi. Amerikalilar, Richard Perle’nin mimarligini yaptigi SEIA anlasmasina dayanarak ve yanlarina Ingiliz ve Fransiz dostlarini da alarak Incirlik’e ünlü Çekiç Gücü yerlestirdiler.
Ve ilginçtir, Çekiç Güç ülkeye adim attigi andan itibaren sürekli elestirildi. Yillar boyunca tüm muhalefet partileri bu gücün varligina karsi çiktilar. Basinda, televizyonlarda sürekli Çekiç Güç aleyhtari yazi yazildi. Çekiç Güç’ün terör örgütüne lojistik destek verdigi duyuruldu.
Ama ilginçtir, Amerikalilar tüm bu suçlamalara karsin seslerini çikarmadilar. Çekiç Güç aleyhtarlarina karsi tek kelime etmediler.
Biri hariç… Çekiç Güç hakkinda yapilan tüm yorumlarin yaninda, tek bir yorum vardi ki, Amerikalilari çileden çikartmisti. Yorumun sahibi, RP Genel Baskani Necmettin Erbakan’di. Erbakan’in yorumunu bu denli önemli kilan ve Amerikalilarin tepkisini çeken sey ise RP Genel Baskani’nin Çekiç Güç içinde yahudi askerler oldugunu söylemesi ve Çekiç Güç-Israil baglantisini kurmasiydi. Sözkonusu tepki, Turan Yavuz’un ABD’nin Kürt Karti adli kitabinin hemen basinda söyle anlatiliyordu:
Ögleden sonra Washington’daki Türkiye Büyükelçiligi’nin numarasini çeviren Amerikali yetkili oldukça sinirliydi. Ankara’daki Büyükelçiliklerinden gelen bir kripto, sinirlerini germis ve adeta çatacak bir yer ariyormus gibi Türkiye Büyükelçiligi’ne ulasmaya çalisiyordu. Ankara’dan gönderilen bilgi, Refah Partisi Genel baskani Necmettin Erbakan’in o günkü gazetelerde yer alan bir demeci ile ilgiliydi. Erbakan, Türkiye’nin güneydogusunda konuslandirilan Çekiç Güç’e bagli ABD askerlerinin çogunun Musevi asilli oldugunu öne sürüyor ve bunu da Washington’in bölgedeki gizli emellerine bagliyordu. ABD Disisleri Bakanligi yetkilisi, ahizenin öbür ucundaki Türk diplomatina beklenmedik su öneriyi getiriyordu: ‘Çekiç Güç’e dahil bir çok Amerikali asker var. Sayin Erbakan’a söyleyin, Çekiç Güç’e bagli bütün askerlerimizi incelesin. Içlerinde Musevi asilli tek bir asker bulursa, biz o askeri bir helikoptere bindirecegiz ve 10 bin metreden asagiya atacagiz…’ Türk diplomat neye ugradigini sasirmisti. Daha dogrusu ne söyleyecegini bilemiyordu. Karsisindaki Amerikali yetkili, ayni ses tonuyla devam ederek Erbakan’a iletilmesini istedikleri öneriyi açikliyordu: ‘Ancak Çekiç Güç’e bagli Amerikali askerler arasinda Musevi asilli bulamazsa, o zaman kendilerini bir helikoptere koyacagiz ve 10 bin metre asagiya atacagiz.22
Evet, Amerikalilar Çekiç Güç’ün Israil’le iliskilendirilmesine çok kizmislardi ve Erbakan’a karsi da böylesine küstah bir üslup kullanmaktan çekinmemislerdi. Anlasilan son derece “sakincali” bir yorumdu bu ve gözden kaçirilmak istenen bazi gerçekleri dile getiriyordu. Nitekim Erbakan’in söyledikleri de dogruydu. Turan Yavuz kitabin ayni sayfasinda, aslinda Çekiç Güç’e bagli ABD askerleri arasinda yahudi olanlarin var oldugunu, hatta Incirlik Üssü’nde Çekiç Güç komutasinda bulunan ABD askerleri arasinda adi “Israel” olan subaylarin bile bulundugunu belirtiyor.
Çekiç Güç’ün sözkonusu Israil baglantisinin yaninda, bir de terör örgütüyle olan baglantisi vardi ki, son yillar içinde çokça konusuldu. Ancak bu konuda ortaya çikan bazi açik deliller, nedense bir çirpida unutturuldu. Çekiç Güce bagli helikopterler, ayrilikçi terör örgütüne yardim paketi atarken görüntülendi. Ama gazetelerde “Sok” gibi basliklarla haber olan bu konu bir çirpida unutuluverdi. Amerikalilarin “teröre karsi Türkiye’nin yaninda” olduklari seklindeki açiklamalari, nedense “ikna edici” bulundu.
Oysa Çekiç Güç’ün ve ABD’nin Türkiye’deki ayrilikçi terör örgütüne gizli destek verdigine dair sik sik skandallar patlak verdi. Örnegin Zaman gazetesinin 13 Mayis 1994 tarihli sayisinda verdigi habere göre, “KKTC Magosa Limani’nda PKK’ya silah götürürken yakalanan Anne M isimli geminin Litvanya Klaipeda Limani’ndan Kalasnikof marka silahlari ABD Savunma Bakanligi’ndan alinan silah satin alma belgesiyle yükleme yaptigi” ortaya çikmisti.
Çekiç Güç-Israil-ABD-Terör dörtgeni içinde, Israil-terör örgütü arasinda dogrudan iliski olduguna dair deliller de vardi. Israil’in terör örgütünü “taseron” olarak kullandigi yönündeki bir açiklama, Zaman gazetesinin 3 Mart 1994 tarihli sayisinda yayinlandi. Habere göre, BOTAS Petrol Boru hattinda meydana gelen patlamalarla ilgili olarak bir üst düzey yetkili söyle diyordu:
Israil kendi teknolojisini ve uydularini kullanmak amaciyla iki defa boru hatlarinin güvenligini saglamak için talepte bulundu. Türk yetkililer bu duruma sicak bakmadi. Hemen ardindan boru hatlari PKK tarafindan bombalandi. Bombalama olayindan sonra Israilli yetkililer tekrar boru hatlarinin güvenligine talip oldular. Türk yetkililer bu talebe sicak bakmalarina ragmen müsbet bir cevap vermediler. Bunun ardindan, kisa bir süre önce ikinci bir bombalama olayi meydana geldi. Boru hatlarinin bombalanmasi eylemlerini üstlenen PKK, bu eylemleri artirarak devam ettireceklerini söyledi. Israilliler boru hatlarinin güvenligine tekrar talip oldular. Bu son talebe devlet yetkilileri olumlu cevap verdi. Çok kisa bir süre içinde yapilacak anlasma ile de bundan sonra boru hatlarinin güvenligini Israil saglayacak… Bombalama olayi ve takip eden gelismeler son derece manidardir.
Kisacasi Çekiç Güç, Terör Örgütü ve ABD-Israil arasindaki iliski, disardan göründügü gibi degildir. Her ne kadar ABD ve Israil terör örgütüne karsi olduklarini ve Türkiye’ye destek verdiklerini açiklasalar da, “ikili politika” geleneginin iyi bir örnegi olarak, terör örgütünün arkasinda Israil ve ABD (daha dogrusu Israil’in Amerika’daki uzantilari) vardir. Çekiç Güç, Kuzey Irak’ta hem bir Kürt devleti olusturmakta hem de otorite boslugu meydana getirerek terör örgütüne lojistik destek saglamaktadir.
Çekiç Güç’ün göründügünden farkli hedefleri oldugunun, hem de oldukça “pis” ve “karanlik” hedefleri oldugunun bir baska göstergesi ise Çekiç Güce karsi çikan bazi önemli isimlerin ilginç akibetleridir. Ortak özellikleri Çekiç Güç’ün gitmesini istemek olan bu kisiler, nedense birbiri ardina “fail-i meçhul” kurbani olmuslardir.
Örnegin Hulusi Sayin ve Ibrahim Selen. Ikisi de korgeneraldi. Ikisi de Güneydogu’da Jandarma Bölge Asayis Komutani’ydi… Ve ikisi de öldürüldü. Iki emekli korgeneralin ortak yönleri ise Çekiç Güce karsi çikmalariydi. Çekiç Gücün gitmesi gerektigini belirten Jandarma Komutani Orgeneral Esref Bitlis uçak kazasi süsü verilen bir sabotaja kurban gitti. Esref Bitlis’in en güvendigi kisilerden ikisi, yani Bitlis’in Güneydogu’daki özel kadrosunda yer alan Emekli jandarma Binbasi Cem Ersever ve onun yakin arkadasi yüzbasi Mustafa Deniz fail-i meçhul cinayete kurban gittiler. Ersever ve Deniz’in ortak yönleri de Çekiç Güc’ün bölgedeki varligina karsi çikmalariydi. Derya Sazak’in 14 Kasim 1993 tarihli Milliyet’teki yazisinda belirttigi gibi “Çekiç Güç sanki seytan üçgeni”ydi, “… ona karsi çikanlari içine çekebiliyor”du. Lice’de Tuggeneral Bahtiyar Aydin, Cumhurbaskani Demirel’in deyimiyle ‘bir kör kursunla’ can verdi. Bahtiyar Aydin’in en önemli özelligi de Çekiç Güce karsi çikmasiydi. Bu kisilerin bir diger özellikleri, soruna mümkün oldugunca “barisçi çözüm” bulunmasi gerektigini savunmalariydi. Daglari bombalamakla, bölgedeki savasi bu biçimde yürütmekle bir sey kazanilmayacagina inanan insanlardi. Bölgeden Amerikan uzantilarinin kaldirilmasini ve Türkler ve Kürtler arasinda kardeslik temelinde bir birlik kurulmasini savunuyorlardi. (Nitekim gerçekten de tek çözüm budur.)
Çekiç Güç’e karsi çikanlari birbir ortadan kaldiran güç, kuskusuz Çekiç Güç’ü Incirlik’e getiren ve onun kanaliyla bir Kürt devleti kurmak isteyenlerin bir uzantisindan baska bir sey olamazdi.
Bu durumda Amerika’nin (ve Israil’in) Türkiye üzerindeki hesaplarinin göründügünden çok daha farkli oldugu ortaya çikmaktadir. Son dönemde Türkiye’de gelisen olaylara bir göz atarsak sunu görürüz: Türkiye, ardarda gelen terör olaylari ve milli birligi bozacak provokatif eylemler ile Güneydogu’dan gönüllü bir biçimde vazgeçecek bir noktaya sürükleniyor. Tirmanan olaylar karsisinda Türkiye’den beklenen “alsinlar Güneydogu’yu ne yaparlarsa yapsinlar, yoksa bütün ülke kana bogulacak” demesidir, Güneydogu’yu vermeyi “ehven-i ser” olarak kabul etmesidir.
Bu durumda araya girecek olan bir ABD, hem Türkiye’yi küstürmemis, hem de istedigi piyon Kürt devletinin sinirlarini amaçladigi çizgiye getirmis olacaktir. Ve dikkat edelim, bu sinirlar “Nil’den Firat”a uzanan sinirlarin üst kismidir. Yani Israil’in Vaadedilmis Topraklar’inin sinirlari…
Basbakan Tansu Çiller, Kasim 1993’teki ABD gezisinin ardindan-ki o siralarda New York Times’in yahudi basyazari William Safire tarafindan “satilik müttefik” olmakla suçlanmisti-Türk gazetecilere yaptigi açiklamada, “Türkiye’yi oyuna getiren getirene… Bir Kürt devleti kurulmak isteniyor. Bu gerçegi görelim. Artik stratejimizi degistiriyoruz. Talabani ve Barzani ile iliskilerimizden kuskuluyum” demisti. Çiller haklidir; “Türkiye’yi oyuna getiren getirene”dir. Ancak hakkinda kusku duyulmasi gerekenler arasinda, Talabani ve Barzani’nin yaninda, bir de onlarin Washington ve Kudüs’te oturan patronlari olmalidir saniriz…
Güneydogu’ya Israil Modeli: Kürt Kibbutzlari!…
Israil’in Kürt sorunu içindeki konumunu incelememizle ortaya çikan gerçek, Yahudi Devleti’nin Türkiye’nin Güneydogusu’nda gözü oldugu gerçegidir. Israil bu gizli fakat temel stratejisini göz önünde bulundurarak kisa vadeli politikalarini izledigimizde de , Güneydogu’ya asiri bir ilgi gösterdigi ve simdiden bölge üzerinde bir takim yayilmalar yapmaya çalistigini görebiliriz. Israil liderlerinin sürekli GAP projesi ve Güneydogu bölgesi üzerinde durmalari, Weizmann’in bu bölgeye özel bir ziyaret yapmasi hep ayni temel stratejinin isaretleridir.
Israil’in Güneydogu’yu kendine uygun bir modele oturtma girisiminin çok çarpici bir örnegi ise Güneydogu’da uygulanmasi düsünülen Israil patentli Kibbutz projesidir. Bu projeyi kamuoyunun gündemine getiren haber, 10 Eylül 1994 tarihli Ates dergisinde yayinlanmisti. Dergi, “Güneydogu’ya Israil modeli: Kürt Kibbutzlari kuruluyor” basligiyla verdigi haberde, sunlari yaziyordu:
Israil-Türkiye yakinlasmasina bir türlü anlam veremeyen medya, Israil’den olsa olsa terör uzmanligi konusunda yardim alinir düsüncesiyle ‘Mossad-MIT isbirligi’, ‘Apo’yu Mossad halledecek’ gibi mansetler attilar… (Oysa) diplomatlara göre, Türkiye-Israil yakinlasmasinin altinda terör isbirligi aramak son derece yanlisti. Israil… hiçbir ülkeye anti-terör sirlarini vermekten yana degildi. Onlarin yeni Ortadogu düzeninde Türkiye’ye siyasi danismanlik yapmaktan baska bir niyetleri yoktu… Uzmanlar kollari sivadilar ve bölgeyi bir kez de ekonomik bakisla taradilar. Urfa ile Diyarbakir pilot bölge seçildi. Projeden çok hoslanan ABD ise ‘insan haklari, hik mik’ demeden Urfa havaalani kredisini verdi… Israil’de yasayan ve 1992’den bu yana bölgede düzenlenen her ‘turistik gezi’ye katilmis olan Israilli Kürt Yahudilerden saglanacak kredi, Türkiye Zirai Donatim Kurumu ve Ziraat Bankasi tarafindan organize edilecekti… Kürtlere düskünlügü ile nam salan Bayan Mitterand’in da pek soguk bakmayacagi saniliyordu. … Kibbutz projesinin Israilli Kürt isadamlari tarafindan finanse edilmesi ise, plana göre Kürtlerin bu uygulamaya daha sicak bakmalarini saglayacak. Israil Devleti’nin kurulmasindan sonra Güneydogu’dan göçüp Israil’e yerlesen Kürt Yahudileri, finanse etmenin yanisira, kibutzlardan saglanan ürünleri pazarlama hakkini da elde etmis olacaklar. Kisacasi Israil, Güneydogu üzerinden dünyaya açilmayi hedefliyor.
Görüldügü gibi Ates’in haberindeki bilgiler son derece ilginçti. Güneydogu’daki Israil modelini finanse edecek olanlar, Israilli Kürt yahudileriydi. Ve bu yahudiler, son yillarda bölgeye düzenlenen sözde “turistik” gezilerin müdavimiydiler. (Oysa bu “turistik” gezilerin gerçekte istihbarat servisi elemanlari tarafindan yapildigi ve bu yolla da Güneydogu’da “ajanlarin cirit attigi” biliniyor. Ünlü CIA ajani Paul Henze de bu tür “turistik” (!) gezilerle Güneydogu’da uzun süre dolasmisti).
Ates’in haberinde bir de Aytunç Altindal’in konu ile ilgili yorumlari verilmisti. Altindal, “benim endisem surada, oradaki Islami gelismeyi engellemek için böyle bir projeye girmek uygun mu, degil mi?” dedikten sonra da, “ortada geçmisten gelen bir Kürtçülük anlayisi vardir ki, bu daha büyük bir tehlikedir. Zaten bana göre Amerika’nin kibbutz dayatmasi biraz da bunu körüklemek için planlanmistir” diye eklemisti.
Ates dergisinin haberi biraz “sakincali” bulunmus olacak ki, dergi bir daha çikmadi. “Kürt Kibbutzlari” ile ilgili haberin çiktigi sayi, derginin ilk ve son sayisi oldu. Bu arada sözkonusu haberden kisa bir süre sonra bir ilginç gerçek daha ortaya çikti: Türkiye’den Israil’e göç etmis olan yahudi ailelerden bir kismi Türkiye’ye geri dönerek Urfa bölgesine yerlesmislerdi. Oysa normalde Israil’den geri Türkiye’ye dönen bu yahudilerin eski yerleri olan Istanbul’a yerlesmeleri gerekirdi. Urfa gibi Istanbul’un yaninda pek de cazip olmayan bir bölgeyi seçmeleri ise Ferruh Sezgin’in de dikkat çektigi gibi ancak Israil Devleti’nin onlara bu direktifi vermis olmasi ile açiklanabilirdi.
Tüm bunlar Israil’in Türkiye’nin güneydogusuna karsi oldukça mide bulandirici bir ilgi tasidiginin göstergeleriydi. Agustos 1995’te atanan Israil’in yeni Ankara Büyükelçisi Zvi Elpeleg’in basina söyledigi “Türkiye’de su da bol, toprak da, ancak bizde her ikisi de yok” seklindeki sözler, Yahudi Devleti’nin gerçek niyetinin bir ifadesiydi: Israil’in Türkiye’nin hem suyunda hem de topraginda gözü vardi.
Richard Perle’nin Gerçek Yüzü “Karanliklar Prensi bir beyefendidir.” – Shakespeare, Kral Lear, III, IV, 140
Türkiye’nin ABD’deki “imaji”nin degistirilmesi ve ABD karar mekanizmalarinda, özellikle de Kongre’de Türkiye lehinde “lobi” yapilmasi gerektigi, yillardir söylenir. Türk hükümetleri de bu konuda girisimde bulunmus ve Türkiye lehinde lobi yapmalari için yillardir Washington’da bu is için özel görevli “lobi kuruluslari”na para akitmislardir. Ancak bu kuruluslarin ise yaradigina henüz rastlanmamistir (Tansu Çiller bile bu gerçegi kabul etmis, lobi kuruluslarina verilen paralarin sokaga atildigini söylemisti). Ve bu “ise yaramaz” lobi kuruluslarinin bazi ünlü isimleri vardir ki, ülkemizdeki bir kisim medya tarafindan israrla “Türk dostu” olarak tanitilmaktadirlar. Ilginçtir, bu kisilerin çogu yahudidir ve ABD’deki yahudi lobisinin de etkin üyeleri arasindadirlar. Bu kisilerin en ünlülerinden biri, kuskusuz, Richard Perle’dir. Washington kulislerinde “Karanliklar Prensi” olarak bilinen Richard Perle…
“Irk bilinci” yüksek bir yahudi olan Perle, Washington’daki geçmisi boyunca Israil’e hizmet etmis bir kisi olarak taniniyor. Eski Kongre üyesi Paul Findley, ABD’deki Israil lobisinin inanilmaz gücünü ortaya koyan They Dare to Speak Out: People and Institutions Confront Israel’s Lobby adli kitabinda, Perle’nin Israil baglantilarini ayrintili olarak anlatiyor. Buna göre Perle, Israil hükümetine bilgi saglamasiyla ünlü. Perle, kariyerine önce Washington’da Demokrat Senatör Henry Jackson’in yaninda çalisarak basliyor. Senatör Jackson da Israil’in en atesli destekçilerinden. 1970 yilinda FBI’in düzenledigi bir operasyon sonucunda Perle, Israil elçiligine gizli Amerikan bilgilerini aktarirken yakalaniyor. Perle Reagan döneminde ise Savunma Bakanligi’nda göreve geliyor. Israil’i yakindan ilgilendiren yüksek teknolojiler ile ilgili kararlar genelde Perle’nin ofisinde aliniyor. Perle Pentagon’da göreve getirildigi zaman da bir Israil savunma sirketi adina lobicilik yapiyor.
Ve Israil’in ABD’deki uzantilarindan biri olan Perle, bir kisim “büyük medya”ya bakarsaniz, Türkiye’nin büyük bir dostudur. Ayni medya sik sik “Ermeni Soykirimi” iddialari hakkinda gösterdigi tavira dayanarak (Ermeniler, I. Dünya Savasi döneminde Türkiye tarafindan bir “Ermeni Soykirimi” yapildigina dair iddialarini, uzun yillardir Amerikan Kongresi’ne onaylatmaya çalisiyorlar. Ancak simdiye kadar bunu basarabilmis degiller. Bunun en büyük nedeni de yahudi lobisi: Israil’in Amerikali uzantilari, simdiye dek sürekli olarak “Ermeni Soykirimi”na karsi tavir aldilar. Iste bir kisim medya, bu noktadan hareketle sik sik yahudi lobisinin Türkiye’yi çok sevdigini, Türkiye’nin her zaman yahudi lobisinden büyük destek gördügünü yazar. (Özellikle Sedat Sertoglu bu konuya belirli araliklarla deginmeden edemez).
Oysa gerçek oldukça farklidir: Yahudi lobisi, “Ermeni Soykirimi” konusundaki tavrini “Türkiye’yi sevdigi”, “Türk dostu oldugu” için göstermemektedir. Yahudilerin bu konudaki mantigi, kendi hayali “Soykirim”larindan baska dünyada hiçbir toplulugun soykirima ugramadigini kabul ettirmektir. Baska bir toplumun da soykirim yasadiginin kabul görmesinin, kendi sözde Soykirim’larinin “degerini düsürecegine” inanirlar. “Ermeni Soykirimi” tasarisina karsi çikmalarinin da nedeni budur.
Buna karsin Yahudiler ve Ermeniler ya da Israil ve Ermenistan arasinda son derece yakin iliskiler oldugu bilinmektedir.) yahudi lobisinin de “Türk dostu” oldugunu telkin etmektedir. Sözkonusu medyanin Israil’in Türkiye için ne denli büyük bir dost oldugu masalini “yutturabilmek” için de ugrastigini hatirlarsak, Perle’nin (ve onun benzeri olan Washington’daki diger yahudi “Türk dostlari”nin) gerçek konumunu yakindan incelemek gerekmektedir.
Öncelikle Perle’nin Amerika’nin dis ülkelere karsi nasil bir yaklasim izlemesi gerektigi yönündeki düsüncelerine bakmakta yarar var. Ufuk Güldemir, Türk-Amerikan iliskilerini konu alan kitaplarinda bu konuda ilginç bilgiler vermektedir. Örnegin Güldemir’in Çevik Kuvvetin Gölgesinde adli kitabinda, Perle’nin savundugu “strateji” söyle yorumlanir:
Reagan yönetiminin sahinler kanadindan olan Perle’nin ‘anti-Amerikan çizgideki müttefik ülke devlet adamlarinin cezalandirilmasi’ seklinde özetlenecek stratejisi, ABD’nin koruyucu semsiyesinden faydalanmak isteyen her ülkenin anti-Amerikan siyaset ve sloganlari terk etmesi gerektigine olan inancindan doguyordu.23
Kisacasi Perle, müttefik ülkelerdeki-buna kuskusuz Türkiye de dahildir-“anti-Amerikan” devlet adamlarinin cezalandirilmasi, yani o ülkenin zorla da olsa “yola getirilmesi”, Amerikan hegemonyasi altina alinmasi stratejisinin savunucusudur. (Bu aslinda “yahudi önde gelenlerinin politik kurumu” olan CFR’nin geleneksel stratejisidir. Israil’in Amerikali uzantilari arasinda yer alan Perle’nin CFR çizgisini savunmasi ise yadirganacak bir durum degildir elbette. CFR için bkz. 6. bölüm)
Perle, müttefik ülkelerin “yola getirildikten” sonra da, Amerika tarafindan istenen sekilde kullanilabilir halde olmasini savunmaktadir. Perle’nin 19 Mayis 1986’da Brüksel’de toplanan “Ulusal Güvenlik Için Savunma” konulu panelde yaptigi konusma, bu açidan çok anlamlidir:
Avrupalilari korumak için Avrupa’da konuslandirdigimiz Amerikan Kuvvetlerinin, dünyanin baska bölgelerinde Amerika’nin çikarlarini korumak için kullanilmasina Avrupalilarin karsi çikacagina iliskin Amerika’da bir kusku vardir. Bu kusku biraz yersiz geliyor bana. Amerikan askeri gücünü, bulunduklari yerden kriz bölgesine yollamak hakkina sahibiz ve bunu yapmak için üslenmis bulunduklari ülkenin onayini almak zorunda da degiliz.24
Perle’nin “müttefik” ülkelere bakisi iste budur: Onlari, gerekirse devlet adamlarini “cezalandirarak”, Amerikan egemenligi altina sokmak ve sonra da istedigi gibi kullanmak. Perle’nin özellikle sözkonusu ülkelere Amerikan birlikleri konuslandirmak ve bu birlikleri de o ülkelere sorma geregi duymadan harekete geçirmek konusunda çok hevesli oldugu da açiktir.
Ve ilginçtir Perle-daha dogrusu Perle’nin temsil ettigi güç- bu stratejiyi Türkiye üzerinde ustalikla kullanmistir: 1985’teki Türkiye-ABD Savunma ve Ekonomik Isbirligi Anlasmasi’nin (SEIA) görüsmelerini yürüten, bazi “santaj”lari da kullanarak anlasmayi Türk tarafina kabul ettiren ve en önemlisi, Körfez Savasi’nda ABD uçaklarinin Türkiye’deki üsleri kullanmasinin ve Çekiç Güç’ün Türkiye’ye yerlesmesinin, yasal zeminini hazirlayan kisi Perle’dir. “Karanliklar Prensi”, böylece “müttefik ülkelere konuslandirilan Amerikan güçlerinin istendigi gibi kullanilabilmesi” tezini Türkiye’ye karsi uygulamistir.
Türkiye daha sonra Perle ile bir lobi firmasi kurulmasina iliskin bir anlasma da yapmistir. Yahudi lobisinden baska isimlerin de biraraya gelmesiyle International Advisers Inc. diye bir sirket kurulmus, Perle bunun danismani olmus, bu sirketin önde gelen ortakligina ise ABD ve Israil’de subeleri bulunan Feith and Zell avukatlik sirketinin Douglas Feith adli ortagi getirilmistir. Feith, ABD Savunma Bakan Yardimcisi olarak da görev yapmistir.
Ve gerek Perle, gerekse onun diger International Advisers Inc.’deki yahudi “irkdas”lari, Türkiye’ye karsi ikiyüzlü bir politika izlemistir. Ferruh Sezgin bu durumu söyle anlatiyor:
ABD’deki ‘Türk lobi hareketleri’ni denetim altina almada, Yahudiler Amerikalilar’in gerisinde kalmadilar. Onlar üstelik, Amerikalilar kadar insafli da olmadilar. Yahudiler, kendilerine ait bazi kamuoyu olusturma sirketlerini Türkiye’ye kiralayip, Türkiye’den bol bol para aldilar. Tabii, bunun karsiligi olan hizmeti Türkiye’ye degil, ‘bir baska yere’ sundular.
1988 yili sonbaharinda, Richard Perle birden Türkiye’ye geliverdi.
Richard Perle de kim?…
Siyasetle ilgilenenler hatirlayacaklardir… Milletlerarasi çevrelerde ‘ Karanliklar Prensi’ olarak anilan Perle, ABD’nin eski Savunma Bakani yardimcilarindan idi. 1987 yili baslarinda, Türkiye-ABD Savunma ve Ekonomik Isbirligi Anlasmasi’nin (SEIA) gelecegi konusunda baslatilan müzakerelerde Türk tarafi söyle bir direnmeye basladiginda, o direncin ‘Perle’nin santajlari’ sayesinde kirilabildigi söylenirdi.
Iste, bu Perle, 1988 sonbaharinda, kimseden davet almamis oldugu halde, Türkiye’ye geliverdi. Perle Türkiye’de Özal’la görüstü ve onu ‘ikna etti.’ Türkiye Basbakani ikna olunca da, Perle’nin basinda bulundugu International Advisers Inc. ile yilligi 875 bin dolara sözlesme imzalandi.
zamanlar Hürriyet’te yazmakta olan Cengiz Çandar’a göre, birkaç yil öncesinde Türkiye’yi SEIA’yi uzatmak için zorlamis ve bunda basarili da olmus olan Perle, ‘tamamlanmamis bazi görevlerini’ bu danismanlik sirketi sayesinde tamamlayacakti.
Neydi bunlar?… Cengiz Çandar, Perle’nin tamamlanmamis görevlerini söyle siraliyordu:
1- Türkiye’nin, Körfez’e yönelik siyasi-askeri planlarda rol almasi.
2- Türkiye’nin, nükleer modernizasyona (topraklarindaki Amerikan nükleer silahlarinin yenilenmesine) razi edilmesi.
3- O dönemin Sovyetler Birligindeki Türkler’in yasadiklari bölgelere yayin yapmak üzere Amerika’nin Sesi Radyosu (VOA) antenlerini Dogu Anadolu’ya yerlestirilmesinin saglanmasi.
4- Türkiye’nin Israil ile olan iliskilerinin gelistirilmesine yardimci olunmasi,
Kimdi o ‘birileri?…’
birilerini kim oldugunu anlamak için, International Advisers Inc.’in üst yönetimine bakmak gerekecek:
Richard Perle, ABD eski Savunma Bakani Yardimcisi, Yahudi.
Douglas Feith, Perle’nin yardimcilarindan, Yahudi.
Michael Mobbs, Perle’nin Pentagon ekibinden, Yahudi.
Mark Feldman, ABD Disisleri Bakanligi Hukuk Bürosu eski görevlilerinden, Yahudi.
Bloomfied, ABD’deki Israil lobisinin en etkili yan kurulusu olan AIPAC’in (American-Israel Public Affairs Committee) eski sekreteri, Yahudi.
Bunlari yazan Sezgin, bir de önceki sayfalarda “Nevruz nesesi”nden söz ettigimiz AIPAC eski direktörü Morris Amitay’a ve Türkiye hakkindaki bölücü yorumlarina deginiyor:
Mart 1989’da, Morris Amitay isimli bir yahudi daha sirkete (International Advisers Inc.’ye) katildi. Amitay, AIPAC’in 1974-1980 dönemi direktörüydü ve görevi sirasinda da Israil’e yakinlik duymayan ABD Kongresi üyelerinin ‘korkulu rüyasi’ olmustu. Amitay, Washington Jewish Weekly adli dergide yayimlanan ‘Self-determinasyon: Kürtler hala bekliyor’ baslikli yazisinda sunlari ileri sürüyordu: ‘… Türkiye, Iran, Irak, Suriye ve Sovyetler Birligi’ne dagilmis olarak yasayan 20 milyon kadar Kürt, bagimsiz devletlerini kurma imkanini bulamamistir… Kürtler’e kendi siyasi kaderlerini tayin edebilme hakki taninmadikça, Orta Dogu’da huzursuzlugun ve isyanlarin devami kaçinilmazdir.’ Bunlari yazan Morris Amitay, International Advisers Inc.’den 5.000 dolar aylik ücret aliyordu. Yani, Türkiye adina çalismasi için kendisine Türkiye hazinesinden para verilen Amitay, parayi aldigi yere degil, ‘kendi anavatanina’ hizmet ediyordu. Çünkü, Amitay’in fikirleri ile Kürt sorununu kasimakta fayda gören Israil’in bakis açisi arasinda en küçük bir fark yoktu.
Richard Perle hala Türkiye ile yakindan ilgileniyor. Yahudi lobisinin parlak ismi, son olarak 1995 Ocak’ta Izmir’e gitmis ve burada yahudi cemaatinin önde gelen isimleriyle Izmir’deki Bet Israel sinagogunda görüsmüstü.
Yine Kürtler ve Yahudiler
Richard Perle örneginden yola çikarak varilabilecek sonuç, Türkiye’nin “dost” zannettigi yahudi lobisinin, gerçekte Kürt sorununun asil mimari oldugudur. Buna örnek olarak Richard Perle, Morris Amitay, Douglas Feith gibi isimlerin yanisira baska kisileri de sayabiliriz. (WINNEP’e ise önceki sayfalarda deginmistik). Örnegin, uzun süre Kongre üyeligi yapan ve “Dis Iliskiler Komitesi üyesi olmak istiyorum, çünkü o zaman Israil’e daha iyi destek verebilirim” sözünün sahibi, “irk bilinci” yüksek yahudi Stephen Solarz da piyon Kürt devleti projesinin önemli mimarlarindan.
Bunun yanisira eski ABD Ankara Büyükelçisi, Carnegie Endowment Baskani ve “Mossad ajani” Morton Abramowitz; 1987-1989 arasi B’nai B’rith baskanligi yapmis yahudi lobisinin etkili isimlerinden Morris Abram; CIA Ortadogu analizcisi Ellen Laipson; Al Gore’un Senato’daki dis politika danismani Leon Fuerth; Pentagon Türk masasindan B’nai B’rith üyesi Harold Rhode ve Paul Goble; Ted Kennedy’nin dis politika danismani Nancy Soderberg; Uluslararasi Güvenlikten sorumlu Savunma Bakanligi sekreteri Fred Ikle gibi “irk bilinci” yüksek Amerikali yahudiler de hep piyon Kürt devleti projesinin önemli destekçileri.
Bu üstte sayilan isimler arasinda Abramowitz’in üzerinde durmakta yarar var. Israil ve Mossad’la özel bir yakinligi olan Abramowitz, Türkiye’ye Büyükelçi atanmadan önce yollandigi bazi ülkelerden kovulmustu. Misir, Malezya ve Pakistan bu sahsin ülkelerine büyükelçi olarak gönderilmesine karsi çikmislardi. Her üç ülkenin Washington’a bildirdikleri gerekçe suydu: “Sözkonusu kisi CIA ajanidir. Görev yaptigi ülkelerin içislerine müdahale etmeyi aliskanlik haline getirmistir. Istemiyoruz!” Morton Abramowitz kriz ülkelerinin büyükelçisi olarak taniniyordu. Tayland örneginde oldugu gibi Abramowitz’in kriz çözme yöntemi darbe planlamaya kadar da gidebiliyor. Ankara’daki görevinden sonra Ortadogu ile ilgili Carnegie Endowment’in basina geçen Abramowitz, Ankara’ya da ABD Disisleri Bakanligi istihbarat ve Arastirma Müstesar yardimciligi görevini birakarak gelmisti. Abramowitz burada CIA, FBI, SIA, DIA gibi ABD’nin haberalma örgütleri arasinda koordinasyonu sagliyordu. Su siralar bölgeden Talabani ve Barzani gibi siyasileri konuk eden Abramowitz, ayni zamanda ABD’de 208 numarali komitenin üyesi. Komite ABD’nin üçüncü dünya ülkelerindeki operasyonlariyla yakindan ilgileniyor. Bu ülkelerde gizli ve açik iliskiler kurup çalismalar yürütüyor. Taktik ateskes sirasinda Kuzey Irak’ta bulunan Abramowitz Kürt hareketinin önemli stratejistlerinden. Foreign Policy’nin 1993 yaz sayisinda Abramowitz Türkiye’nin parçalanacagi gibi cüretkar bir iddia ortaya savurarak ve Kürt sorununun da kendi haline birakilamayacagini belirterek ilginç mesajlar vermisti.
Abramowitz’in ilginç bir girisimi, ABD’deki yahudi “Türk dostlari”nin gerçek niyetleri konusunda önemli ipuçlari verdi. 1994 yilinin Haziran ayinda Washington’da Türkiye’yi de yakindan ilgilendiren bir toplanti düzenlenmisti. Toplantiyi Abramowitz yönetecekti. Ilginç olan toplantiya Türkiye’den bazi milletvekillerinin yanisira, bölücü terör örgütünün de temsilcilerinin çagrilmis olmasiydi. Türk basininda “PKK ile ayni masada” gibi mansetlerle verilen haberlere göre, bu “tesadüfi” karsilasmanin iki taraf arasindaki “müzakereler”in baslangici olmasi hedeflenmisti. Yani Abramowitz gibi “Türk dostu” (!) Mossad ajanlarinin arabuluculugu ile Türk hükümeti ve ayrilikçi akim uzlastirilacak ve belki de Türkiye, Güneydogu’yu (ya da daha yerinde bir deyimle “Firat’in dogusu”nu) “sen sag, ben selamet” mantigiyla terketmeye zorlanacakti. Toplanti son anda iptal edildi ama bazi gerçekleri de gün isigina çikardi. ABD’nin niyeti, Mümtaz Soysal’in da zaman zaman belirttigi gibi, “büyük agabey” ve “uzlastirici” rolü oynayarak Türkiye’nin bölünmesine çanak tutmakti. Abramowitz gibi Israilli beyinlerin yardimiyla gerçeklesecek “bölünme” ise Israil’in Vaadedilmis Topraklari’nin Kuzey sinirini, yani Firat’in dogusunu Israil hegemonyasina açik hale getirecekti…
Abramowitz sik sik Türkiye’ye gelerek önemli temaslarda bulunuyor ve etkinligini koruyor. Ankara’ya yeni atanan (Eylül 1994’te) ABD Büyükelçisi Marc Grossman ise Abramowitz’in eski “çirak”larindan biri. Kendisi de yahudi olan Grossman, yahudi lobisinin “has adami” olarak taniniyor. Hatta bu nedenle Salom gazetesi, 28 Eylül 1994 tarihli sayisinda, Grossman’in atanmasiyla ilgili haberinde “Ankara’ya eski dost” basligini kullanmisti. Grossman daha önce Abramowitz’in yanisira Lord Carrington gibi önemli yahudilerle de beraber çalismisti. (Carrington, Rothschildlar’in akrabasi ve Kissinger’in is ortagidir).
Amerika’daki yahudi sermayesinin güdümündeki Carnegie Endowment adli think-tank’in baskanligini yürüten Abramowitz, Bosna-Hersek’te Sirplara stratejik avantaj saglamaktan baska bir ise yaramayan “güvenli bölgeler” uygulamasinin da mimariydi. Su aralar Abramowitz, yanina Stephen Solarz gibi yahudi dostlarini da alarak “International Crisis Group” (Uluslararasi Kriz Grubu) adli BM’ye alternatif bir örgüt kurma çabasi içinde…
Kürt sorununu kiskirtma heveslisi yahudiler yalnizca bu ünlü isimlerle sinirli da degildi. Helsinki Izleme Komitesi’nin Türkiye’deki 1992 yili Nevruz olaylarini izlemesi için gönderdigi komitenin raportörü olan Amerikali yahudi David E. Nachman’in “Kürt’ten çok Kürtçü” raporu, Andrei Saharov’un esi yahudi Yelena Bonner’in “Kürtlere yaptiklarindan dolayi Ankara’nin bombalanmasi” talebi ve bir baska yahudi Daniela Mitterand’in Uluslararasi yahudi lobisini de arkasina alarak, Kürt ayaklanmasina verdigi açik destek hafizalardan silinmiyor. Yelena Bonner’in Mazzini’den aktardigi “her ulusa bir devlet” ilkesi ise Israil’in böl-yönet stratejisinin farkli bir anlatimi olsa gerek. Fransa’nin eski Ankara Büyükelçisi yahudi Eric Rouleau’nun, CFR’nin yayin organi olan Foreign Affairs dergisinin yaz 1993 sayisinda Kürt ayrilikçiligina destegini sunarken yaptigi kehanet de ilginç dogrusu: “Bu gidisle Türkiye’nin eski Yugoslavya’nin bugün bulundugu duruma düsmesi uzak bir olasilik degil…”
Kürt-Yahudi iliskileriyle ilgili ilginç bir gelisme de, 1994 Nisani’nda Israil’de yasandi. Kudüs’te bir “Israil-Kürdistan Dostluk Dernegi” kuruldu. ABD’de yayinlanan The Kurdistan Review adli derginin verdigi habere göre, dernegin amaci, “Israil kamuoyunda Kürt halkina ve onun verdigi kendi kaderini tayin etme (self-determinasyon) mücadelesine destek saglamak”ti.
Ama nedense Israil’in ve yahudilerin Kürt sorununu kiskirtmasini bu denli istekli oldugu gerçegi nedense bir türlü gündeme getirilmiyor. “Masonik medya” nedense bu konuya deginmekten özenle kaçiniyor. Oysa arada sirada öyle skandallar patlak veriyor ki, gözardi etmek mümkün olmuyor.
Bu skandallardan birisi, 24-25-26 Ocak 1994 tarihlerinde Basbakanliga bagli “Politik Psikolojik Merkez” tarafindan organize edilen “Türkiye’de Terörizm Olgusunun Psikolojik Açidan Degerlendirilmesi” konulu toplantida yasandi. Toplantiya ABD heyetinden Prof Dr. Norman Itzkewitz ve Prof Dr. Joseph Montvile adli iki yahudi akademisyen katilmisti. Skandal, bu iki kisinin toplanti sirasinda Türkiye’nin Güneydogusu’nu “Kürdistan” olarak nitelendirmeleriyle patlak verdi. Ancak bir tek RP TBMM Grup Baskanvekili Sevket Kazan gerekli sagduyu göstererek konuyu gündeme getirdi. Kazan toplantiya katilan Amerikalilarin CIA ajani olmakla birlikte iki tanesininde yahudi asilli oldugunu hatirlatti. Kazan toplantinin Israil Cumhurbaskaninin Türkiye’yi ziyareti ile ayni tarihte yapilmis olmasinin bir rastlanti olmadigini bildirdi ve “bu planli bir düzenlemenin sonucudur. Amerikali uzmanlarin dinleyiciler arasinda yer almasi gerekirken baskanlik divaninda oturmalari Türk milleti ve Türk hükümeti açisindan onur kiricidir” diye konustu.
Gerçekten de iki yahudi “uzman”in Türkiye’nin Güneydogusu’nu “Kürdistan” olarak niteledigi anda Israil Cumhurbaskani Weizmann’in Güneydogu’yu geziyor olmasi ilginçti. Ayrica bu iki “esanli” olayin yanina bir üçüncü garip olay daha katildi. Weizman’in Ankara’da kaldigi Sheraton otelinde dört yahudi ilginç bir biçimde biraraya geldi. Isimleri tanidikti: Morton Abramowitz, Karanliklar Prensi Richard Perle, Islami fundamentalizm masallarindan tanidigimiz Bernard Lewis ve B’nai B’rith’in önemli ismi, Pentagon’un eski Türk masasi sefi Harold Rhode. Türkiye’de bir stratejik arastirmalar kurumunun think-tank olusturulmasina yardimci olan bu dört isim daha sonra da Kuzey Irak’a geçti. “Önemli temaslar” yapmak için…
Israil’in Su Vizyonu ve Nil Üzerindeki Ince Hesaplar
Israil’in “kutsal toprak” haritasinin Nil ve Firat nehirleri arasinda uzandigini biliyoruz. Yahudi Devleti’nin bu “kutsal” harita vizyonuna paralel olarak, bir de su vizyonu vardir; Nil, Firat ve bu ikisinin arasindaki su kaynaklari, Siyonist hareketin basindan bu yana Israil liderlerinin baslica hedefleri arasinda yer almistir. Disisleri Bakani Simon Peres’in Ortadogu’yu tanimlarken “oily lands” (petrollü topraklar), “holy lands” (Kutsal Topraklar) ve “watery lands” (sulu topraklar) üçlüsünden olusan cografi bir bütünlük olarak yorumlamasi bu noktada oldukça anlamlidir. Israil Disisleri Bakani’nin bu yorumu, Nil’den Firat’a uzanan Vaadedilmis Topraklar’in üzerindeki su ve petrolün de “Israil”in mali” olarak görüldügünün isaretidir.
Bu konuyu Arap yazar Arkam Zubi de Yahudiler’in Arap Sulari Üzerindeki Mücadeleleri: Eski Bir Tevrat Rüyasi ve Bunu Gerçeklestirme Çabalari adli kitabinda vurgular. Zubi, Arap sularinin fethedilmesinin Muharref Tevrat’ta her yahudiye emredilen bir vecibe oldugunu hatirlatir ve M. Tevrat’in Yeremya 46/10 ve Isaya 29/25-26 numarali ayetlerine gönderme yaparak “Yahudi Tanrisi’nin kafir Firat bölgesi halkina karsi girisilen her savasta yahudilerin koruyuculugunu üstlenecegi, savasin ise bu kafir haklar için Tanri’nin bir gazabi olacagi” seklindeki inanca dikkat çeker.
Simdi Israil’in bu “su vizyonunu” inceleyelim. Haritadaki ilk önemli ayak, Nil nehridir. Bazilari, Israil’in 1967’de isgal ettigi Sina yarimadasini 1978 yilindaki Camp David barisi ile Misir’a geri verdigini, dolayisiyla Nil üzerinde bir iddiasi olmadigini düsünebilirler. Oysa gerçekler daha farklidir.
Bir deyise göre Nil Misir’dir ve Misir Nil’dir. Misir için bu denli hayati olan nehrin jeopolitik konumunu, en iyi Winston Churchill tasvir etmisti. Ingiliz lideri, “Nehir Savasi” adli kitabinda Nil’i; kökleri orta Afrika’da-Victoria, Albert ve Kenya göllerinde-uzun gövdesi Sudan ve Misir’da ve dallari kuzey Misir’daki deltada yer alan dev bir palmiyeye benzetmis ve söyle demisti: “Kökler kesilecek olursa dallar kuruyacak ve agacin geri kalan kismi da çürüyüp ölecektir.”
Ilginçtir, Israil uzunca bir süredir palmiyenin kökü ile oldukça yakindan ilgilenmektedir. Köklerin önemli bir bölümü Etiyopya’dadir ve Yahudi Devleti Etiyopya ile olan son derece yakin su iliskileri ile Misirlilari oldukça tedirgin etmektedir.
Israil’in Etiyopya ile su merkezli bir yakinlasma içine girmesi, Camp David barisindan sonra olmustu. Israil Camp David’de tüm bir Sina yarimadasini Misir’a iade ederken, Enver Sedat’tan yilda 800 milyon m3 Nil suyunu Necef çölüne aktarmasini istemisti. Sedat önce bu teklife sicak bakti, ama iç muhalefetin de etkisiyle Israil’in istegi gerçeklesmedi. Yahudi Devleti bundan sonra Nil’i “köklerinden” kontrol altina almaya karar verdi ve birdenbire Israilli mühendisler, Nil’in akisinin % 83’ünü denetleyen Etiyopya’ya baraj yapimi konusunda yardimci olmaya basladilar. Etiyopya Israil’in tarim ve sulama uzmanligi konularindaki yardim teklifini severek kabul etmisti. Israilliler, Etiyopya’yi Nil üzerinde barajlar yapmaya yönelttiler. “Afrika’nin su kulesi” olarak bilenen ve Misir ile Sudan’a giden suyun muslugunu elinde tutan Etiyopya ile Israil arasindaki dikkat çekici dostluk, Yahudi Devleti’ne gerektigi takdirde Misir ve Sudan’i susuz birakma imkani vermektedir.25
Bu konuda 1991 yilinda Misir parlamentosuna Arap isleri komisyonu tarafindan sunulan “Arap Bölgesinde Su Krizi” baslikli rapor oldukça önemlidir. Raporda Israil’in Etiyopya ile olan yakin iliskilerine ve bu ülkeye Nil üzerinde 6 baraj yapimi için verdigi büyük desteklere dikkat çekilmektedir. Buna göre, Israil Misir’a giren su üzerinde dogrudan dogruya etki sahibi olmaktadir. Raporda Israil’in “Nil’in stratejik kaynaklarini kusatarak Misir’in güney savunma hatlarini yarmaya çalistigi” vurgulanmaktadir. Rapora göre, Israil’in Etiyopya’ya yaptigi yardimlar, dogrudan dogruya Mavi Nil’in denetimini ele geçirmek ve bu yolla Misir’a baski yapmak içindir.26
Kisacasi Israil, Nil’den Firat’a uzanan “kutsal” haritasi üzerinde su karti ile çok yakindan ilgilenmektedir. Nil hakkindaki bu bilgilerin ardindan, bir de Israil’in “su vizyonu”nun öteki tarafina, yani Firat’a bakmak gerekmektedir.
Türkiye’nin Su Sorunu ve Israil
Bilindigi gibi Ortadogu’da gittikçe en önemi artan bir politika unsuru, hatta “savas nedeni” olma yolundaki su sorununun ortasindaki ülke, Türkiye’dir. Çünkü Türkiye, Ortadogu’yu sulayan en önemli iki nehrin, Firat ve Dicle’nin dogdugu ülkedir ve dolayisiyla bu nehirlerden “asagiya” birakacagi suyu da istedigi gibi ayarlayabilme imkanina sahiptir. Sorun bu noktada krize dönüsmektedir. Çünkü Türkiye, Firat ve Dicle’nin suyunu dev GAP projesi çerçevesinde kendi topraklarini sulamak için kullanmak istemekte, oysa “asagi”dakiler kendilerine gelecek olan suyu azaltacak bu girisime karsi çikmaktadirlar. Özellikle Suriye, yillardir Türkiye’den daha fazla su kapabilme mücadelesindedir. Terör örgütünü suya karsi bir koz olarak kullandigi sik sik tekrarlanan yorumlar arasindadir.
Evet Türkiye’yi yakindan ilgilendiren su sorunun yüzeysel bir bakisla görünümü böyledir. Bu haliyle sorun, yalnizca Suriye ve Türkiye arasindaki bir pazarlik konusu gibi görünmektedir.
Oysa su ile ilgili denklemin içinde çok önemli bir yer tutan bir ülke daha vardir: Israil… Yahudi Devleti’nin su ihtiyaci gittikçe artmaktadir. Israil, yakin vadede Sovyetlerden 1 milyon göçmen gelmesini beklemektedir. Bu durumda yaklasik 100 milyon m3’ü içme suyu, 300 milyon m3’ü sulama için olmak üzere daha fazla su tüketilecek demektir. Dolayisiyla Israil, hele bir de ülkeye yeni gelecek yahudi göçmenleri düsünürsek, mutlaka ve mutlaka yeni su kaynaklari bulmak zorundadir.
Bundan daha da önemlisi, su anda Israil’in kullandigi suyun önemli bir bölümünde gerçekte onun hakki olmayisidir. Israil’in kullandigi büyük orandaki su, özellikle Bati Seria’da gerçeklestirilen kullanim uluslararasi hukuka göre oldukça fazla. Bir Israil vatandasi bir Filistinlinin kullandigi suyun bes katini kullaniyor. Filistinliler ise bu suya Israil vatandaslarinin ödediklerinin üç katini ödüyor. Filistinliler Israil’in kendilerine ait su kaynaklarini çaldigini söyle anlatiyorlar:
Israil suyumuzu çaliyor. Bati Yakasi’nin altinda büyük bir su gölü var. Aslinda bu suyun tümü bize ait olan topraklarda kaliyor. Ama Israil burada açtigi kuyulari çok derin kaziyor ve hemen hemen suyun hepsini çekiyor. Isgal altinda tuttugu Bati Yakasi’ndaki su kaynaklarinin yüzde 90’ini Israil kullaniyor. Bize içecek su birakmiyor. Gerçekte isgalin nedenlerinden biri bu. Israil 25 yildir bizim suyumuzla çölde vahalar yaratiyor. Hatta Lübnan’in güneyine girmesinin nedenlerinden biri de gene su. Bütün bunlar yetmiyormus gibi simdi baris masasina otururken kullandigi mevcut su kapasitesinden bir damla taviz vermek istemiyor. Statükoya devamdan yana. Ortadogu barisinin ana konularindan biri olan su üzerindeki anlasmazligi gidermek için uluslararasi uzmanlara basvurmak istiyoruz. Hiç olmazsa bir geçis dönemi boyunca kisi basina bir miktar belirleyip Israil’le suyu bu kisi basina miktara göre bir esitlik ilkesi üzerinden saptamak istiyoruz. Bizim talebimiz bu. Ama Israil tutuyor, bize Gazze’de su arindirma sistemleri kurmamizi öneriyor. Olacak sey degil. Feci pahali bir sistem bu. Öyle ki Coca-Cola içmek daha ucuza geliyor…27
Coskun Adali ise Emperyalizmin Ortadogu’ya Müdahalesi adli kitabinda konuyu söyle vurguluyor:
Israil Ürdün’de Seria nehrinin bir kolu olan Yarmuk nehri üzerinde yapilacak Vahba barajina politik nedenlerle karsi çikiyor. Seria nehri Israil’in ana su kaynagi oldugu için bu baraji Israil’in ulusal güvenligine bir tehdit olarak görüyor. Öte yandan Seria nehrini hem Ürdün hem de Israil asiri bir biçimde kullanmak zorunda kaldiklarindan kaynaginin yani Ölü Deniz’in su seviyesi sürekli düsüyor ve nehrin de tuzluluk orani artiyor. Çok yakinda bu nehir tarimda kullanilmaz bir hale gelecek. Israil’in isgal altinda tuttugu Filistin topraklarinda susuzluk çok ciddi boyutlar almis durumda… Sonuçta milyonun üstünde Filistinli bir de susuzluktan kivraniyor. Açik kanalizasyonlar, var olan sinirli su tabakasini artan bir biçimde sürekli kirletiyor. Filistinliler sadece pis su kullanabiliyor. Biyolojik savassa, bu da bir tür biyolojik savas!.28
Dolayisiyla Ortadogu’daki su sorununun nedenlerinden biri, Israil’in suyu “gasp” etmesidir. Israil tarafindan suyu gasp edilenler arasinda Filistinliler ve Ürdün’ün yanisira Lübnan ve Suriye de vardir. Lübnan, Israil, Suriye ve Ürdün’ün paylasmasi gereken Seria nehri bugün fiilen Israil’in kontrolü altinda bulunuyor. Zaten nehrin bir yatagina sahip olan Israil, Golan tepelerini isgal ederek ikinci, Güney Lübnan’a girip sözde güvenlik bölgesi kurarak üçüncü ve sonuncu yatagini ele geçirmisti.
Iste Israil’in su sorunundaki rolü, bu noktada Türkiye’ye etki etmektedir. Çünkü Israil, sularini gasp ettigi Arap ülkelerini, özellikle de Suriye’yi, bölgede Islam’a karsi olusturmaya çalistigi “kutsal-olmayan ittifak”a dahil etme hedefindedir. Ancak Israil, bu ülkeleri bir yandan susuz birakirken, bir yandan da onlari kendine “müttefik” yapamaz. Bu nedenle Yahudi Devleti, mutlaka sözkonusu Arap ülkelerini su yönünde tatmin etmelidir.
Israil, bunu gasp ettigi suyu sözkonusu ülkelere geri vererek yapamaz. Tek bir çözüm vardir, bu ülkelere, yani en basta Suriye’ye su “baska bir yerden” bulunmalidir. Hatirlamak gerekir: Israil tüm bölgeyi kendisi için “kutsal toprak” olarak görmekte ve bölgeyi kendi mali saymaktadir. Ve madem bu bölge ve dolayisiyla bu bölgedeki sular “Israil’in mali”dir, Suriye’ye vermek için Firat ve Dicle ne güne durmaktadir?
Atesten Nehirler; Firat ve Dicle
Hürriyet yazari Zeynep Gögüs, bir yazisinda Israil’in su sorununda Türkiye’nin degil, Suriye’nin yaninda olduguna deginmis ve Türkiye’nin güneye daha fazla su birakarak Ortadogu’daki “baris süreci”ne (!) katkida bulunmasini öngören Baris Suyu Projesi’ni, Türkiye’nin “oyuna getirilmesi”nin en ünlü örnegi olan “Rogers Plani”na benzetmisti. Gögüs, 7 Ekim 1993 tarihli sözkonusu yazisinda, “Israil Türkiye’nin Suriye’ye Firat’tan daha fazla su akitmasi için baski yapacak” diyor ve söyle yaziyordu:
Kudüs’teki Hebrew üniversitesi profesörlerinden Hillel Shouval sordugum sorulara yanit vermek için sag eliyle sol kulagini tuttu, ‘Su meselesinde Israil’le Türkiye arasinda iste tam böyle bir iliski var’ dedi. Prof. Hillel, Ankara’da devam eden ‘Ortadogu’da isbirligi ve kalkinma unsuru olarak su’ konulu konferansa Amerika dönüsü katiliyordu. Harvard’da yapilan üç günlük bir su konferansinda fikir jimnastigi yapmisti. Harvard Üniversitesi, Israil-Filistin baris planlarinin pistigi yer ayni zamanda… Sag eliyle sol kulagini tutarak anlatti Prof. Shouvel: ‘Türkiye Suriye’ye daha fazla su verirse, Suriye de Ürdün’e Yarmuk irmagindan daha fazla su akitabilecek. Ürdün’ün sulama imkanlari artinca da Ghor kanalindan Filistinlilere yilda yüz milyon metreküp su sevketmesi mümkün olacak. Türkiye’nin bu süreçte oynayacagi dolayli rol budur…’ Türkiye üzerindeki su basinci bir süredir hissedilir biçimde artiyor. Israil, özellikle Filistin’le baris sürecinin baslamasindan bu yana, Firat’in sularindan Suriye’nin daha fazla yararlandirilmasini istedigi izlenimini uyandiriyor. Israil-Suriye baris pazarliginda Firat’in sulari da bir kart olarak masaya gelebilecek. Israilliler, Suriyelilerden baska alanlarda taviz koparabilmek için ‘Firat’in sularindan daha fazla yararlanmaniz için sizin tarafinizi tutuyoruz’ diyebilecekler. NATO Baskomutani General Rogers’in Yunanistan’in NATO’nun askeri kanadina girmesi konusunda General Evren’i nasil oyuna getirdigini hatirliyor musunuz? Türkiye, Ege’deki komuta kontrol alanlari belirlendikten sonra Yunanistan’in NATO’nun askeri kanadina girmesini istiyordu. Rogers bir plan yapti, Papandreu’nun bu plani onayladigi konusunda Evren’e sözümona güvence verdi ve Türkiye NATO’daki vetosunu çekti. Sonunda ne oldu? Yunanistan su koyuverdi. Türkiye elindeki en degerli karti kaybettigiyle kaldi. Yunan vetosu, Avrupa Toplulugu’nda basimiza bela oldu. Bugün de önemli bir koz gibi görünen su meselesi, siki durmadigi takdirde, Rogers Plani gibi ters bir karta dönüsebilir. Baris Suyu projesi falan derken, su için baska konularda taviz verme noktasina çekilebilir Türkiye… Özellikle de Kürt meselesine dikkat… Senaryo isterseniz, Kürt devletini her kim kurdurtacaksa, önce gelir su pazarligina oturur, sulari alir, destegi verir. Ankara’da Hacettepe Üniversitesi ile Alman Frederich Neumann Vakfi’nin düzenledikleri su konferansinin ilk gününü izledikten sonra bazi saptamalar yapabiliriz: Prof. Hillel ‘Tek tarafli olarak Suriye’ye su vererek gösterdiginiz bonkörlük, ‘pedersahi’ bir tavir olarak algilaniyor’ diyor. Israilliler meseleyi uluslararasi platforma çekmeye çalisiyorlar. Hukuki degil siyasi çözümden yana görünüyorlar. Dünya Bankasi’nin uyusmazlik halinde olan nehirlerde yapilan barajlara para vermedigini hatirlatma geregini duyuyorlar. … Amerikalilar Ortadogu sularinin bir bütün halinde ele alinmasindan yana görünüyorlar. Su bankasi gibi fikirlerin ortaya atilis nedeni de bu. Konjonktür Türkiye’nin aleyhine gelisebilir. Uluslararasi hukukta, menba ülkeleri denilen suyun muslugunu elinde tutanlari zorba, asagidaki mensap ülkelerini ise korunmaya muhtaç zavallilar gibi algilama egilimi agir basiyor. Baris suyu fikrini ortaya atan Türkiye; Akdeniz’e akan Göksu, Seyhan, Ceyhan gibi nehirlerinin sularini Ortadogu’ya boru ile sevketmeye hazir, ama bu projeden sözeden yok. Varsa yoksa GAP’in can damari Firat’in sulari… Baris suyu projesi için uluslararasi finans aleminden destek gelene dek, Firat’in sulari konusunda siki durmaliyiz. Rogers Plani’ndaki gibi elindeki kozu hediye etme enayiligi bir kere yapilir. Su avantajini kaybedemeyiz.
Gögüs’ün de israrla vurguladigi gibi Joyce Starr ve George Harris adli iki yahudinin mimarligini yaptigi Baris Suyu Projesi, Türkiye için oldukça tehlikeli gözükmektedir. Bu ilginç denklemin ortaya çikardigi bir gerçek daha vardir: Israil, her ne kadar bunu hissettirmemek için sürekli Türkiye’ye çiçek atsa da, su sorununda Suriye’nin yanindadir. Suriye’nin yaninda olmasi, Suriye’nin su için Türkiye’ye karsi koz olarak kullandigi terör örgütünün de yaninda oldugu anlamina gelmektedir kuskusuz.
Türkiye’ye Karsi Israil-Suriye Su Ittifaki
Suriye, 1995’in son haftalarinda baris görüsmeleri için Israil ile yeniden masaya oturmaya hazir oldugunu açikladi. Bu, Suriye’nin de çok yakinda Israil ve ABD tarafindan Ortadogu’da baslayan “anti-Islami cephe”ye dahil olacagini gösteriyordu. Hafiz Esad, Yahudi Devleti’nin yanina geçiyordu.
Bu gelisme, az önce degindigimiz Suriye-Israil gizli su ittifakini da daha bir hissedilir hale getirdi. Israil Suriye ile baris yaparken isgal altinda tuttugu Golan Tepeleri’nden çekilecekti. Ancak yine de Golan’daki su kaynaklarini elinde tutmak istiyordu. Bunun tek yolu ise Suriye’ye “baska bir yerden” su bulunmasiydi. Dogal olarak “Türkiye formülü” yeniden gündemin zirvesine oturdu.
Israil, yine kendisini perde arkasinda tutmak istiyordu. Bu nedenle, Suriye, 1995’in son günlerinde arkasina Araplari alarak ataga geçti. Önce 27 Aralik 1995’te Sam’da bir Arap zirvesi yapildi ve Türkiye’yi su konusunda uyaran bir deklarasyon yayinlandi. Bir kaç gün sonra da Suriye Türkiye’ye ayni konuda bir nota gönderdi. Yüzeysel bir bakis, diger Arap ülkelerinin destegini arkasinda bulan Suriye’nin Türkiye’ye karsi harekete geçtigi yorumu yapabilirdi.
Oysa Suriye’ye cesaret veren güç, yalnizca diger Arap ülkeleri degildi. Hafiz Esad, her seyden önemlisi, Israil’den ve onun lobilerinden destek buluyordu. Fatih M. Yilmaz, 3 Ocak 1996 tarihli Milliyet’te yayinlanan “Suriye-Israil Gizli Su Ittifaki” baslikli haberinde sunlari yazmisti:
Firat’in sularinin paylasimi konusunu bazi Arap ülkelerini de arkasina alarak son günlerde sürekli gündeme getiren ve Türkiye’yi köseye sikistirmaya çalisan Suriye’nin bu girisiminin arkasinda Israil’in de bulundugu belirtildi. Disisleri Bakanligi’nda Firat ve Dicle’nin sularinin paylasimi konusunda hazirlanan bir raporda, Israil’in isgal altinda tuttugu Golan Tepeleri’nde kendisi için son derece önem tasiyan su kaynaklari bulundugu ve bunlari hiçbir sekilde elden çikarmak istemedigi vurgulanarak, “Israil Suriye’nin Golan’daki kaybinin Firat’tan verilecek fazla suyla kapatilmasini istemektedir” deniliyor… Uluslararasi camiada Türkiye’ye yönelik baskilarin arttigina dikkat çekilen raporda, “bu baskilarin kaynagina inildiginde karsimiza Israil çikmaktadir. ‘Su, savasa neden olabilecek bir anlasmazlik konusudur’, seklindeki tezin arkasinda Kahire ve Tel Aviv vardir” deniliyor.
Israil’in son dönemde talip oldugu Manavgat suyunda da bazi kusku uyandiran noktalar var. Manavgat suyu projesi DSI tarafindan 1990 yilinda baslatildi. DSI’nin projeyi ne amaçla baslattigi belli degildi, ancak projeyi baslatmasi için Kamu Ortakligi Idaresi’nin DSI’ye bir miktar para verdigi ögrenildi. DSI’ye projeyi, 1.5-2 milyon nüfusun su ihtiyacini karsilayabilecek çapta hazirlamasi talimati verildi. Konu hakkinda Devlet Planlama Teskilati da bilgi sahibi degildi. RP Genel Baskan Yardimcisi Recai Kutan, “normal olarak bir proje hazirlanirken, fizibilitesi hazirlanir, ne amaçla yapildigi belirlenir, ekonomik olarak rantabl olup olmadigi arastirilir. Anlasilan bu proje kapali kapilar ardinda hazirlanmis” demisti. “Kapali kapilar ardindakiler”, Türkiye’yi, proje için 100 milyon dolar harcamaya, sonra da bu suyu Israil’e vermeye mecbur birakmislardi.
Bir ‘Riza Üretme’ Operasyonu: Israil’in ‘Dogal Müttefik’ Olarak Sunulmasi
Önceki sayfalarda inceledigimiz bilgiler göstermektedir ki, Israil, bugün Türkiye’nin basini agritan en büyük sorunun, Kürt sorunun en önemli mimaridir. Yahudi Devleti’nin Türkiye’nin güneydogusunda gözü vardir. Su sorunu ve benzeri konularda da Israil gerçekte Türkiye’nin karsisindadir.
Ama ne ilginçtir, Israil-Türkiye iliskileri bugün hiç de sözkonusu tabloya uygun olarak sekillenmemektedir. Israil Türkiye’ye yakinlasma çabasi içindedir ve iki ülke arasinda “dostluk” havasi esmektedir.
Bu çeliskili gibi gözüken durumun nedeni ise Israil’in önceki sayfalarda da degindigimiz “ikili politika” gelenegidir. Israilli yazar Benjamin Beit-Hallahmi’nin The Israeli Connection adli kitabinda sözünü ettigi bu “ikili politika” stratejisi, bir “görünen” bir de “gerçek” iki ayri politikanin ayni anda uygulanmasini öngörür. Hallahmi’nin bildirdigine göre, Israil pek çok ülkeye karsi bu tür bir “ikili politika” uygulamistir. Örnegin resmi olarak Israil’le iliskilerini kesmis olan, hatta Israil’i tanimayan pek çok ülke, gerçekte Israil ile çok yakin gizli iliskiler içinde bulunmustur. Baska bir deyisle, Israil gerçekte “dost” oldugu pek çok ülkeyle birlikte sanki “düsman”mis gibi bir tablo çizmistir.
Kuskusuz bunun tersi de olabilir; Israil gerçekte “düsman” oldugu bir ülkeye karsi “dost”ça da yaklasabilir. Nitekim yahudi kutsal kaynaklarinda düsmana karsi “sahte baris”larla yaklasilmasi hükmünün yer aldigini, Israil’i konu edinen bölümde (8. bölüm) incelemistik. Görünen odur ki, bugün Türkiye için de görünüste dostlugu fakat gerçekte düsmanligi içeren bu tür bir “ikili politika” Israil tarafindan uygulamaya konmus durumdadir.
Ancak Israil’in bu “ikili politika”sini basariyla yürütebilmesi için, asmasi gereken önemli bir engel vardir. Türk kamuoyunun büyük bir bölümü için, Israil; saldirgan, isgalci ve güvenilmez bir devlettir ve en önemlisi, Islam aleyhtarliginin da bir numarali sembolüdür. Bu nedenle Israil’in Türkiye’ye yolladigi timsah gülücüklerinin hedefine ulasmasi oldukça zordur. Kamuoyu, Israil’le yakinlasma sürecine “riza” göstermeyecektir.
Iste bu nedenle, Noam Chomsky’nin sik sik vurguladigi o ünlü yönteme, “riza üretme” yöntemine basvurulmasi gerekmektedir. Kamuoyu, bazi klasik “düsünce yönlendirme” araçlarinin yardimiyla Israil’e sempati besler hale getirilmelidir. Chomsky’nin de bildirdigi gibi bu “düsünce yönlendirme” ve “riza üretme” araçlarinin en önemlisi ve etkilisi, medyadir.
Ve ilginçtir, Türkiye’deki medyanin önemli bir kismi, gerçekten de, son bir kaç yildir, oldukça dikkat çekici ve yogun bir biçimde, Israil’i Türkiye’nin “dogal müttefigi” olarak gösterme çabasi içindedir. Bunun bir tesadüf olduguna inanmak gerçekten zordur. Belki Israil’i aklamaya çalisan tüm medya üyelerinin-ki bunlar genellikle “büyük” gazetelerin köseyazarlaridir-bilinçli bir sekilde “riza üretme” misyonunu üstlendiklerini söylemek abartma olabilir. Ancak bu kalemsörlerin en azindan bir kisminin bu isi bilinçli bir sekilde yaptiklari ve digerlerini de etki altina aldiklarini söyleyebiliriz. Çünkü malumdur, ülkemizde meslek itibariyle “hem gazeteci, hem ajan” olan bazi insanlar vardir. Bunun yanisira, “hem gazeteci, hem mason” olanlar da vardir ki, bunlarin aldiklari loca egitimi, kuskusuz Israil’e bakis açilarini yönlendirmis olmalidir.
Olayin dikkat çekici bir baska boyutu ise Israil propagandasi ile Islam aleyhtarliginin çogu kez yanyana sürdürülüyor olmasidir. Bazi köseyazarlari bu konuda “öyle basarili”dirlar ki, Ufuk Güldemir’in bildirildigine göre, “irticaya karsi verdikleri mücadele” nedeniyle, Türkiye’de yakindan taninan ünlü CIA ajani Paul Henze’den samimi “aferin” bile koparabilmislerdir.29
Daha da önemlisi, sözkonusu Islam aleyhtarligi, tek bir merkezden ve sistemli bir sekilde yürütülmektedir. ABD’nin Bonn Büyükelçisi olan Richard Burt’ün, Disisleri Bakan Yardimciligi döneminde Washington’da yapilan “Ortadogu Üzerinde Türk ve Amerikan Görüsleri” konulu panelde söyledigi sözler bu noktada oldukça anlamlidir:
Radikal Islam hareketleri tehlikeli biçimde Ortadogu’ya yayilmakta, bölge istikrarini tehdit etmektedir. Buna karsilik laik Türkiye’ye, hem bir Islam ülkesi, hem de bir Bati müttefiki olmasi dolayisiyla radikalizmin önlenmesinde büyük görevler düsmektedir. Türkiye geçmiste birçok tehdidin üstesinden gelmistir. Simdi bunun da gelecektir. Çünkü halen Türkiye ile aktif bir kontr-terörizm programi yürütmekteyiz.
Demek ki, Türkiye’de bir kisim medyanin yürüttügü Islam aleyhtarligi, Batili patronlarinin “kontr-terörizm” gibi bir isimle kamufle etmek istedikleri büyük bir stratejinin sonucudur. Yani sistemli ve kontrollüdür. Bu durumda Islam aleyhtarligina paralel olarak yürütülen Israil propagandasinin da sistemli ve kontrollü oldugu sonucuna varabiliriz. Bu yüzden, Israil ve Türkiye’nin birbiriyle dogal müttefik olduklari seklindeki kampanyayi bir koro halinde seslendiren bazi kalemsörlere bir göz atmakta yarar var.
Hersey birden bire 1992 yilinda basladi. Örnegin, Yagmur Atsiz, 27 Eylül-3 Ekim 1992 tarihli Nokta’daki “Bir dogal müttefik Israil” baslikli yazisinda bölgede Iran-Irak-Suriye ve Yunanistan’a karsi Türkiye’nin dogal müttefiginin Israil olmasi gerektigini söylüyordu. Yagmur Atsiz’in Kürt hareketinin ve bölgede su ve terör konusunda Suriye rejiminin gizli destekçisi oldugu bilinirken Israil’i dogal müttefik olarak sunmasi ilginç bir rastlantiydi.
27 Temmuz 1993 tarihli Milliyet gazetesinde ise Yalçin Dogan “Teröre karsi Israil’le Isbirligi” baslikli yazisinda “Kürt sorununu Israil’le isbirligi içinde çözelim” diyordu. 1 Agustos 1993 tarihli Sabah gazetesinde yer alan Cengiz Çandar’in Israil’le iliskilerin gelistirilmesi talebi, 2 Agustos’ta Milliyet gazetesinde Taha Akyol’un Israil’le iliskileri gelistirelim yazisi tam bir paralellik içeriyordu. Acaba Milliyet gazetesi Washington muhabiri Turan Yavuz’un ABD’nin Kürt Karti kitabini bu köseyazarlari hiç okumamislar miydi? Bu kitapta Israil’in Kürt hareketine 1960’lardan günümüze kadar nasil destek verildigi apaçik anlatildigi halde, Israil’in israrla bölgede dogal müttefigimiz olmasi yönünde verilen telkinler mide bulandiracak nitelikteydi. 29 Temmuz 1993 tarihli yazisinda ise Yalçin Dogan “Kudüs’e asil simdi gölge düstü” baslikli yazisinda, Hikmet Çetin’in Israil gezisini ertelemesini siddetle kinarken, Israil’in Güney Lübnan’da masum sivil halki bombalamasini ayakta alkisliyordu. Daha düne kadar Suriye’ye karsi Israil’in dogal müttefigimiz olmasi gerektigini savunan Yalçin Dogan, Güney Lübnan’in bombalanmasinda Suriye-Israil isbirligini görünce Suriye’ye karsi da sempatik bakmaya baslamisti. Tek düsmani ise bazi yazilarinda “halkin afyonu” olarak da tanimlamaktan kaçinmadigi Islam’di… Yalçin Dogan, tek misyonu Israil’in Ortadogu’daki piyonlugunu yapmak olan Ürdün Krali Hüseyin’i Türkiye’yi ziyareti sirasinda öve öve bitiremezken kendi misyonunu da ortaya koyuyordu. 5 Eylül 1993 tarihli yazisinda yine Yalçin Dogan bu kez de Türkiye’nin Ortadogu’ya Müslüman gözlügünden degil, Israil gözlügünden bakmasi gerektigini savunuyordu.
28 Temmuz 1993 tarihli Milliyet gazetesinde ise Ali Sirmen’in ‘Önemli Ziyaret’ baslikli haberi de Türkiye-Israil yakinlasmasini destekleyen bir baska yaziydi. 30 Temmuz 1993 tarihli Ertugrul Özkök’ün ‘Çetin Israil’e gitmeliydi’ baslikli yazisi, 27 Temmuz 1993 tarihli Sabah gazetesinde Hasan Cemal’in ‘Türkiye Israil iliskilerinde bir dönüm noktasi’ baslikli yazisina uygundu.
Riza üretmenin en basta gelen mimari ise kuskusuz Sedat Sertoglu oldu. Sertoglu’nun tüm yasami Israil baglantilari ile doluydu. Tam onüç yilini Türkiye ve Israil’i birbirine yakinlastirmaya adadigini kendisi yazmisti. Yillik tatillerini Israil’de geçiriyordu. Tel-Aviv’de en iyi taninan Türk gazetecisiydi. Yahudi Devleti’nde, sanki kendi evinde gibi rahatti. Israil liderleri ile uzun sohbetler yapar, sonra buradan aldigi ögütleri sicagi sicagina gazetesi Sabah’tan Türk kamuoyuna enjekte ederdi. 28 Temmuz 1993 tarihli Sabah’ta çok sik gittigi ve çok sevdigi bir yerden, Kudüs’ten yazan Sedat Sertoglu’nun “Kürt sorununu Israil’le birlikte çözelim” önerileri Suriye ve Iran’in Türkiye’ye düsman oldugu iddialariyla güçlendiriliyordu. Ama Suriye’nin Israil’le herhangi bir probleminin olmadigi düsünülürse, Sertoglu’nun neden terörün kaynagi olan Israil’den terörü kurutmasini rica etmemizi istedigi sorusu akla geliyordu. 30 Temmuz 1993 tarihli ‘Tarihi Firsat’ yazisinda bu kez Tel-Aviv’den yazan Sedat Sertoglu, Türkiye’nin Israil’le iliskilerini gelistirmesi için nutuklar atmaya basliyordu. 27 Ekim 1993 tarihli ‘Israil Devrede’ baslikli yazisinda Sertoglu bu kez üç üst düzey Israil yetkilisiyle Sheraton otelinde yaptigi görüsmeden bahsediyor ve sonra Israil’e uzunca bir övgü yaptiktan sonra, Yahudi Devleti ile stratejik isbirligine gitmemizin ne kadar yararli olacagina dair masallarina devam ediyordu. Bu arada, yazdiklarindan anlasildigina göre, “Israilli yetkililer” Türkiye’nin Iran’la iliskilerini bozmasi gerektigini de Sedat Sertoglu’ya nasihat ediyorlardi. 3 Kasim 1993 tarihinde “Suriye ve simdi” baslikli yazisinda Sedat Sertoglu, Israil’le anlasmis bir Suriye’ye karsi Türkiye’nin eylem yapmasinin imkansizligini belirtiyor ve Israil-Suriye anlasmasindan önce Türkiye’nin Suriye’ye savas açmasi gerektigini iddia ediyordu!. Oysa Hafiz Esad’in kardesi Rifat Esad’in yillardir Israil’le gizli diplomasi yürüttügünü ve Türkiye-Suriye savasi kiskirticiligini Israil’in yaptigini süphesiz Sedat Sertoglu da biliyordu.
27 Temmuz 1993 tarihli Hasan Cemal’in yazisi da müttefik olarak Israil’i seçmis durumdaydi. Hasan Cemal’in Kudüs ziyareti sonucu Rabin ve Weizman’dan aldigi nasihat “Islam tehlikesi”ydi. Bu görüsme sirasinda Rabin’in yaninda Israil Dis Iliskiler Konseyi Baskani sifatiyla karsimiza çikan kisi ise ünlü Mossad ajani David Kimche idi. Hasan Cemal’in 9 Eylül 1993 tarihli Sabah’taki yazisinda “üst düzey” Israil disisleri yetkilisinden aktardigi mesajlar da ilginçti: Israil’in Kürt devletine karsi oldugu, Baris suyu projesinin faydalari, Türki Cumhuriyetler arasinda koordinasyon, Israil’in ABD ve Misir’la olan özel iliskisinin Türkiye’yle de kurulmasi ve Israil’in Türkiye’yle dogal müttefik oldugu… Bu arada Israillilerin Hasan Cemal’e verdigi mesajlar arasinda, Islami uyanisin önlenmesinde Türkiye ve Israil’in ortak çikarinin bulundugu seklinde inciler de vardi elbette. Kürt devletinin kurulmasinin Israil’in stratejik hedefi oldugunu, Türki Cumhuriyetlerdeki Israil çengeli, Israil’in GAP üzerindeki emelleri ve Islam karsiti politikasi herkes tarafindan bilindigi ve kaleme alindigi günlerde böyle ilginç nasihatlarin medya sütunlarini süslemesi ilginçti tabii.
Çetin Altan, 29 Temmuz 1993 tarihli yazisinda, Sedat Sertoglu’nun üst düzey Mossad ajanlarindan aldigi görüslerin dogrultusunda Israil’i dogal müttefik olarak sunarken, arada Islam’a saldirmayi da ihmal etmiyor, hatta Israil’in yaninda Rusya’yi da dogal müttefik olarak sunuyordu. 9 Agustos 1993 tarihli yazisinda Çetin Altan yine Islam’a saldirip Rusya ve Israil’le dayanismayi bir kez daha öneriyordu. Tescilli mason Çetin Altan’dan farkli bir yaklasim beklemek de zaten yanlis olurdu. Milliyet’in 2 Agustos 1993 tarihli Israil’in PKK kamplarini vurmus olabilecegi seklindeki yanlis-bilgilendirme (dezinformasyon) haberi ve “Ortadogu’da yeni ortak Israil” adli 25 Temmuz 1993 tarihli haberi hep ayni içerigi tasiyordu; Islam dünyasini birakip Israil’le bölgede Islam’a karsi bir pakt olusturalim, fikrini. 25 Temmuz-1 Agustos 1993 tarihli EP dergisinde Deniz Subayi ve “stratejist” Erol Mütercimler’de Moskova’daki yahudi cemaatinin büyük finansal gücü nedeniyle Israil’in Rus medyasini, hatta hükümetini yönlendirebildigini söyledikten sonra yine Türkiye’nin Israil’le acil müttefik olmasini öneriyordu.
EP dergisinin 15-22 Agustos 1993 tarihli sayisinda da bu kez Ali Sirmen, Taha Akyol, Sedat Sertoglu ve Çetin Altan yine Türkiye-Israil isbirligini savunuyorlardi. Ayni sayida bu kez bir baska Deniz Hava Harp Okulu “stratejist”i Doç. Dr. Cengiz Okman Israil’le isbirligi yapmak gerektigi telkinini tekrarliyordu. Yine EP dergisinin 19-26 Eylül 1993 tarihli sayisinda Soli Özel Israil’le dogal müttefik olmanin faziletlerini ortaya koyuyordu. Israil uzantisi think-tank’lerin Türkiye ile Suriye, Iran ve Irak arasinda çikartmayi düsündükleri savas senaryolari masonik basinin sütunlarini isgal ederken, Türkiye’ye tek alternatif olarak Israil’le isbirligi gösteriliyordu. 13-19 Kasim tarihli Nokta’daki yazisiyla Cüneyt Ülsever de Israil’le yakinlasmanin atesli savunuculari arasina giriyordu.
Bu arada ilginç bir sey oldu, buradaki bir kisim medyanin Israil yanlisi propagandasina karsilik, Amerika’daki Israil medyasinin bir numarali ismi, Türkiye Basbakani aleyhinde sert bir yazi yazdi. New York Times gazetesinin yahudi asilli ve siddetli Israil yanlisi yazari William Safire, Tansu Çiller’e santaj olarak yazdigi “Satilik Müttefik” adli yazida yahudi lobisinin görüslerini dile getirdi. Disisleri Bakani Hikmet Çetin’in Israil ziyaretinin hemen öncesinde yayinlanan yazi Israil’in Türkiye’den talep edecegi su konusu için tehdit mahiyeti tasimaktaydi. Teoman Erel, Meydan gazetesindeki “Çiller’e Yahudi Tehdidi” baslikli yazisinda konuyu söyle dile getiriyordu:
Bazi uzman kisiler Türkiye ile Israil arasinda geçebilecek bazi pazarliklara dikkati çekiyorlar. Kürt devleti kurulmasini öteden beri destekleyen Israil, bu tutumunu hiç degistirmeden Türkiye’den ucuz su almak istiyor. Su bölgemizde gelecegin en etkili menfaat konusudur. Israil-Filistin barisinin hayata geçirilmesi için de Türkiye’nin acele olarak Suriye’ye daha fazla su vermesini, Suriye’nin böylece güneye daha fazla su akitilmasini istiyorlar. Israil bu kosullarda Filistinliler’e biraz su akitacak.
William Safire, Türkiye’ye yönelik aleyhte propagandasinin bir örnegini de Mart 1995’te Türkiye’nin 35 bin askerle Kuzey Irak’ta baslattigi “Çelik Harekati” sirasinda ortaya koydu. Safire, 30 Mart tarihli New York Times’daki basyazisinda söyle diyordu: “Türkiye Kuzey Irak’i isgal etti. Bu saldirinin tek sebebi, ayrilikçi Kürtleri cezalandirmak olsaydi, Türk uçaklari Bekaa vadisindeki terörist kamplarini vururdu… Türkiye’nin asil amaci Kuzey Irak’taki petrol tesislerini ele geçirmek ve bunu Saddam adina yapmaktir.” Safire ayni yazida Türkiye’yi durdurmak için ABD’nin bölücü terör örgütü ile görüsmesini de istiyordu. Safire’in bu yazisina, 2 Nisan tarihli Milliyet’te Taha Akyol’dan sert bir cevap geldi. Akyol, Safire’in “Türkiye’ye karsi fanatikçe bir kin kustugunu” söylerken “adam çildirmis” ifadesini kullaniyor ve ünlü köseyazarinin Türkiye düsmanliginin nedenini de “Safire’in sözcülük ettigi çikar lobileri”ne bagliyordu. Akyol bu “çikar lobileri”nin adini vermemisti; ama herkes bilirdi ki, Safire’in temsil ettigi “lobi”, Israil lobisiydi. “Yahudi gazetesi” New York Times’in yahudi basyazari, yillardir Israil’in gayri-resmi basin sözcüsü misyonunu yürütüyordu.
Israil’in bölgesel hesaplarinin Türkiye ile uyusmadigini gösteren bu tür açik alametlere ragmen, “riza üretme” yönteminin dayanilmaz etkisi sonucunda, Türk-Israil yakinlasmasi sürdü. Önce Disisleri Bakani Hikmet Çetin Israil’e gitti. Çetin’in Israil ziyaretini sevinçten gözleri dolu dolu olarak anlatan Sedat Sertoglu ziyaret sonucunda Israil’in Türkiye’ye en ufak menfaat saglayacak bir gelismeden her nedense bahsetmedi. 15 Kasim 1993 tarihli Sabah gazetesinde Sedat Sertoglu yine ismini belirtmekten kaçindigi “üst düzey Israilli diplomatlar”in agzindan Israil’in Türkiye’yi Kürt sorununun çözümünde destekledigi gibi hayali beyanlar aktardi.
Weizman’in Türkiye ve Çiller’in Israil ziyaretleri iki ülke arasindaki yakinlasmayi daha da ileri boyutlara götürdü. Tüm bu süreç boyunca, yukarida saydigimiz gazeteciler yine ayni yorumlari israrla sürdürdüler. En çok duyulan sözlerden biri, “teröre karsi isbirligi”ydi. Ancak bu yuvarlak lafin altinda önemli bir nokta vardi: Israil, “teröre karsi isbirligi” derken, Islami hareketlere karsi girisilecek ortak bir savasi kastediyordu. Oysa Türkiye bölücü terör örgütünden sikayetçiydi ve Israil’den bu konuda yardim umuyordu. Ancak bu beklentiler, Israillilerin yuvarlak ve geçistirici cevaplari sonucunda hep havada kaldi…
Çiller’in Israil Gezisi
Basbakan Tansu Çiller’in 1994 Kasiminda Israil’e yaptigi gezi, Türk-Israil isbirligi masalini yaratan medyanin yeni bir takim çarpitma ve yanlis bilgilendirilmelerine sahne oldu. Türk basinin “büyük” isimleri, hep bir agizdan gezinin son derece basarili geçtigini duyurdular. Geziyi basarili bulmayanlar da, Israil’i kinadiklarindan degil, Çiller’e kusur bulduklarindan dolayi bir takim yakinmalar öne sürdüler.
Oysa Çiller’in temaslari sirasinda pek çok konuda Israil’in Türkiye’den farkli hesaplari oldugu sik sik hissedilmisti. Öncelikle gezi boyunca, Israilliler Ortadogu’daki en büyük tehlikenin “Islami radikalizm” oldugunu öne sürdüler ve Türkiye’yi Iran’a karsi olusturmak istedikleri cephenin içinde görmek istediklerini vurguladilar. Oysa Türkiye’nin böyle bir niyeti yoktu. Özellikle Disisleri Bakani Mümtaz Soysal’in Israil’in bu “anti-Islam isbirligi” teklifinden oldukça rahatsiz oldugu aktariliyordu (zaten bu nedenle Mümtaz Soysal Türk heyetine verilen Mossad brifingine dahil edilmemisti). Hürriyet yazari Sedat Ergin, Israil’in Iran’a karsi ortak cephe teklifinin Türk heyetini memnun etmedigini yazarken söyle diyordu: “Iran faktörünün Türkiye-Israil iliskilerinde önemli bir soru yarattigi ortada. Israil, ‘gelin Iran’i birlikte frenleyelim’ diyor. Türkiye çelisik çizgiler tasisa da bu yaklasima sicak bakmiyor.”
Bir ikinci uyusmazlik Irak’in toprak bütünlügünün korunmasi konusundaydi. Kürt sorunun en büyük kiskirticilarindan biri olan ve onyillardir Kuzey Irak’ta bir Kürt devleti kurma hesaplari yapan Israil, dogal olarak Irak’in toprak bütünlügünden yana olan Türkiye ile uyusamazdi. Bu nedenle de Irak konusu Çiller ve Rabin arasinda soguk rüzgarlar estirdi. Geziyi izleyen Sedat Ergin, Hürriyet’teki kösesinde “Çiller, Israil Basbakani’ndan Irak’in toprak bütünlügü konusunda kuvvetli bir taahhüt alamadi. Bu haliyle Türkiye ve Israil her ne kadar yakin isbirligine girseler de, Irak’in gelecegi, farkli bir bakis açisina sahip olduklari pürüzlü bir alan olarak beliriyor” diye yaziyordu.
Gezide gerçeklesen “MIT-Mossad zirvesi” de abartildigi gibi degildi. Israilliler Türkiye’nin istedigi konuda, yani bölücü terör konusunda degil, kendi islerine gelen konularda “isbirligi” yapma niyetindeydiler. Kaldi ki Türkiye’nin bu tür baglantilari yeni degildi; Ismet Inönü’nün Mossad sefi Meir Amit ve Israil basbakani Levi Eskol’la 1964’te Fransa’da yaptigi gizli görüsmelerden bu yana iliskiler vardi.
Görüsmelerde ayrica Israil’in Türkiye’nin uydusundan televizyon yayinlari için yararlanmasi, Mersin ve Iskenderun limanlarinin ortak kullanimi gibi konular da konusuldu ki, bunlar açikça görüldügü gibi asil olarak Israil’in yararinaydi. Daha önce Ingiliz ve Fransizlarin almak istedikleri Türk F-4 savas uçaklarinin modernizasyonu ihalesinin de Israil’e verilmesi kararlastirildi. Oysa bu Türkiye için “sokaga para atmak” anlamina geliyordu. Fehmi Koru’nun Zaman’daki kösesinde yazdigi gibi, “Türkiye, kendi tesislerinde, kendi uzmanlarinin yari fiyatina çözebilecekleri bir sorunu Israil’e sunmayi düsünüyor”du. Bu yolla “sokaga atilacak” para ise yaklasik 300 milyon dolardi!. Israil’in F-4’lerin modernizasyonunu üstlenmesinin Türkiye’ye için büyük zarar getirdigini, 6-12 Nisan tarihli Aktüel dergisi de “6 trilyonluk Fantom kazigi” basligiyla duyurmustu. Aktüel’in haberine göre, 70’li yillardan beri uçan 54 Fantom’un modernizasyonu, Israil’e ihale açilmadan verilmisti. Israil firmasi IAI, Almanlar’in uçak basina 9 milyon dolara yaptigi is için yaklasik 12 milyon dolar istemis ve Türkiye de bu teklifi “Israil’le iliskileri gelistirme” adina kabul etmisti. Nitekim, Kasim 1995’te Hava Kuvvetleri’nin yeni Komutani Orgeneral Ahmet Çörekçi, F-4 ihalesinde yolsuzluk yapildigini açikladi ve ihaleyi iptal etti.
Israillilerin en çok üzerine durduklari konularin basinda ise su sorunu geliyordu. Ancak bu konuda da Israil’in hesaplari Türkiye’ninkinden farkliydi. Sorun, Sedat Sertoglu’nun yazdigina göre, “Israillilerin suya çok az para teklif etmesi, bizim ise çok fazla istememizden” kaynaklaniyordu.
Gezinin en ilginç çeliskilerinden biri ise Israil’in Türkiye’nin “laik” olusunu sik sik vurgulayisi ve bu konuya verdigi önemi ortaya koyusuydu. Bu bir çeliskiydi, çünkü Israil’in kendisi “laik” bir ülke degildi ki… Yazili bir anayasasi olmayan ve gerçek anayasasinin M. Tevrat oldugu sik sik vurgulanan Israil tam bir “din devleti”ydi. Israil gezisinde Türk heyeti de bunu yakindan gördü. Kudüs belediye baskani, günlerden “Sabat” (yahudi inancina göre hiçbir is yapilmadan geçirilmesi gereken Cumartesi günü) oldugu için Çiller’e Kudüs gezisi sirasinda eslik etmemisti. Türk heyeti kaldiklari oteldeki “Sabat asansörü”nü görünce de sasirdilar: Çünkü her Israil otelinde zorunlu olarak bulunan bu asansör, yahudiler Sabat günü dügmeye basip “is yapmis” olmasinlar diye her katta otomatik olarak duruyordu. Otelde kahvaltida omlet isteyen Türk heyetine de “olmaz, bugün Sabat” cevabi verildi.
Gezinin bombasi ise kuskusuz Basbakan Tansu Çiller’in konusma metninde yer alan “Vaadedilmis Topraklar’a ayak basan ilk Müslüman basbakan olmaktan gurur duyuyorum” seklindeki ifade ve yine Çiller’in konusma metnine eklenen M. Tevrat ayetleriydi. Çiller bunlari elindeki metinde yer aldigi için fazla dikkat etmeden okumustu. Ancak bunlarin son derece büyük bir anlami vardi. Çünkü Vaadedilmis Topraklar, “Nil’den Firat’a” kadar uzaniyordu ve Türkiye’nin bir bölümünü de içine aliyordu. Bu ifadeleri konusma metnine ekleyen kisinin, yani Büyükelçi Yalim Eralp’in bu anlami bilmedigini düsünmek de mantikli degildi. Çünkü M. Tevrat’a bu denli merakli olan Eralp, Disislerindeki masonlarin en önemlilerinden biriydi…
Türkiye-Iran Savasi Hesaplari ve Yesil Korku’yla Süslenen Fail-i Meçhuller
Israil, son yillarda Iran’a karsi büyük bir faaliyet içinde. Amerika’nin Iran aleyhtari politikasi, Israil lobisi tarafindan yürütülüyor, Yahudi Devleti ayrica Iran’i zayiflatmak için çesitli yollar deniyor. 12. bölümde Israil’in bu konudaki girisimlerini ayrintili olarak inceleyecegiz. Iste Israil’in Iran’a yönelik bu girisimlerinin içinde Türkiye’ye de bir takim roller biçilmektedir. Israil elinden geldigince Türkiye’yi Iran’a karsi kiskirtmak ve bir Türkiye-Iran savasi üretebilmek niyetindedir.
Eski 2000’e Dogru dergisi, 11 Ekim 1992 tarihli sayisinda bu konuya “Türkiye-Iran Savasini Kiskirtan CIA Ekibi” baslikli haberinde yer vermisti. 2000’e Dogru’nun “Washington’da bulunan deneyimli ABD’li gazeteci”den aldigi bilgiye göre, Amerikan-Türk Dostluk Dernegi içinde faaliyet gösteren CIA baglantili bir ekip, Türkiye’ye Iran aleyhinde telkinde bulunuyor ve muhtemel bir çatismayi körüklüyordu. Bu “savas kiskirticisi” ekibin en önemli üç ismi ise sunlardi: “karanliklar Presi” Richard Perle, emekli general James Vaught ve Baris Suyu projesinin mimarlarindan Joyce Starr…
Bu üç isimden ikisinin (Perle ve Vaught) yahudi oluslari elbette ilk anda dikkat çekiyor ve dogal olarak akla bir “Israil baglantisi”nin olabileceginin getiriyor. Nitekim böyle bir baglanti var. Yazida “savas kiskirtici” ekibin ortak özellikleri söyle siralaniyor: “(Sözkonusu) CIA ekibi üyelerinin ortak noktalari Israil’e çok yakin olmalari. Bir diger ortakliklari da Kürt sorunuyla yakindan ilgilenmek.”
Israil uzantisi CIA ekibinin savas kiskirticiligi yapmasi, Israil’in niyetini göstermesi açisindan son derece çarpicidir. Ayrica Clinton’in Ulusal Güvenlik Kurulu’ndan bir ekibin bir Amerika ziyareti sirasinda Türk yönetimine “Islami köktendincilik” tehlikesi hakkinda telkinlerde bulunmaya kalkmasi da anlamlidir. Cengiz Çandar’in 14 Nisan 1994 tarihli Sabah’taki yazisinda bildirdigine göre, sözkonusu Ulusal Güvenlik Kurulu’ndan üç kisi, Jeonne Walker, Richard Schifter ve Nancy Sodenberg, bu konuda telkinlerde bulunmuslardir. Bu üçlünün dikkat çekici bir özelligi vardir; ikisi, yani Jeonne Walker ve Nancy Sodenberg yahudidir.
Ancak Israil’in ve onun ABD’deki uzantilarinin Türkiye’yi Iran’a karsi kullanma çabasi, yalnizca bu tür diplomatik telkinlerle mümkün olamaz. Bir de kamuoyunun Noam Chomsky’nin “riza üretme” dedigi yöntemle böyle bir çatismaya hazirlanmasi gerekir. Halkin “rizasinin üretilebilmesi”, yani savasin altyapisinin olusturulabilmesi için izlenen yol ise Israil gizli servislerinin artik uzmanlastigi bir yöntemdir: Provokasyonlar araciligiyla toplumu Iran ile çatismaya ikna etmek.
Kuskusuz bu provokasyonlarin en önemlileri, bazi “anlamli” isimlere karsi girisilen suikastlerdi. Özellikle Ugur Mumcu ve Jak Kamhi suikastleri bu konuda oldukça etkili oldu. Bunlarin olusturdugu provokatif ortam sayesinde Muammer Aksoy, Çetin Emeç gibi eski mafya cinayetleri de Islami adreslere kaydirilmaya çalisildi.
Oysa Ugur Mumcu’nun “Islamcilar” tarafindan öldürüldügüne dair ortada hiçbir kanit yoktu. Ama tam bunun aksini gösteren kanitlar vardi: Mumcu, öldürülmeden iki hafta kadar önce Türk basininda ilk kez Mossad-Barzani iliskisini desifre etmis, baba Molla Mustafa Barzani’den ogul Mesud Barzani’ye kadar süren Mossad baglantisini ortaya koymustu. Mumcu 7 Ocak 1993 tarihli sözkonusu yazisinin basinda söyle diyordu:
Ortadogu’nun karanlik bir kuyu oldugu her gün biraz daha anlasiliyor. Kanitlanan son iliski, Mossad-Barzani iliskisidir. Mossad, Israil Devletinin gizli istihbarat örgütüdür. Bu örgütün, Kürt Lideri Molla Mustafa Barzani ile iliskileri oldugu söylense daha önce kim inanirdi? Barzani’nin CIA ile iliskisi artik belgelendi. Kimse bu iliskiye, ‘Hayir olmadi’ diyemiyor. CIA-Barzani iliskileri biliniyordu da Mossad-Barzani iliskileri bilinmiyordu.” Mumcu’nun yazisi söyle noktalaniyordu: “Ortadogu çokuluslu çikarlarin sasirtici ittifaklara yol açtigi kaygan bir ortamdir. Kürtler sömürgecilige karsi bagimsizlik savasi yapiyorlarsa ne isi var CIA ve Mossad’in Kürtler arasinda? Yoksa CIA ve Mossad, anti-emperyalist savas yapiyorlar da dünya bu savasin farkinda mi degil?
Kuskusuz bu satirlar Mossad’i rahatsiz edebilecek satirlardi. Ancak daha da önemlisi, ailesinin, Mumcu’nun ölümünden önce yine Kürt sorunu ile ilgilendigini ve çok önemli bazi bilgiler ele geçirdigini bildiren açiklamasiydi. Belki Mumcu, Mossad’in yalnizca Kuzey Irak’taki degil, Türkiye’deki ayrilikçi Kürtler’le de olan iliskisini çözme yolundaydi.
Ancak fazla yasayamadi. Arabasina yerlestirilen son derece profesyonel bir bomba ile birlikte havaya uçtugunda nedense tüm masonik medya bir agizdan “Islamci teröristler”den söz etmeye basladi. Oysa tam o sirada ortaya çok ilginç bir MIT belgesi çikmisti: Belgede, Ugur Mumcu suikastinin Hayfa limanindan botla yola çikan bir Mossad ekibi tarafindan gerçeklestirildigi yaziliydi. RP Grup Baskan Vekili Sevket Kazan’a ulasan ve Kazan tarafindan da basina ve televizyonlara açiklanan belge, nedense medyanin büyük çogunlugu tarafindan itibar görmedi. Onlar suikastin faillerini önceden belirlemislerdi, “Islamci teröristler”… Dolayisiyla Israil gibi bir “dost”un adini mümkün oldugunca temiz tutmakta yarar görmüslerdi.
Ugur Mumcu suikasti istenen provokasyonu olusturdu. Mumcu’nun cenazesi “Islam aleyhtari gösteri”ye dönüstü. Bir kisim üst düzey erkaninin da katilmayi bir vatandaslik görevi addettigi bu gösteri, masonik basin ve yayin organlarindan büyük destek buldu. Ankara sokaklari Islam aleyhtari sloganlarla inleyip, ezan sesleri yuhalanirken provokasyonun Iran’i hedefleyen boyutu da hedefine ulasiyordu: O kalabaliga ve onun gibi düsünen daha pek çok kisiye “Türkiye Iran’a savas açsin mi?” diye sorulsa, kuskusuz ezici bir çogunlukla “elbette” cevabini vereceklerdi. Gönüllü olarak savasa katilmayi isteyenlere bile rastlanabilirdi.
Ancak yine de RP’nin duyarliligi sonucunda ortaya çikan “Hayfa baglantisi”, provokasyoncular açisindan oldukça rahatsiz edici bir pürüzdü. Bu nedenle yeni bir eyleme gerek duyuldu. Seçilecek kisi öyle bir kisi olmaliydi ki, hem kolayca suç “Islamci teröristler” üzerine atilabilsin, hem de olayda Israil’in rolünün olabilecegi ihtimali akla bile gelmesin. Bunun için en iyi yol, Israil’le özdeslesmis birisine suikast düzenlemekti. Jak Kamhi kuskusuz bu tarife tam tamina uyuyordu.
Ancak Kamhi’nin Mumcu’dan bir farki vardi: Mumcu, Mossad-Barzani iliskilerini kurcaladigi gibi gerçekten “ortadan kaldirilmasi”ni gerektirecek çalismalar yapmaktaydi. Oysa Kamhi, provokasyoncularin yapmak istediklerini zaten kendine görev edinmis bir kisiydi. Öyle ki Israil’de Türkçe yayinlanan Haber adli dergiye, 6 Aralik 1991 tarihinde verdigi demeçte baskani oldugu 500. Yil Vakfi’nin amacini söyle açiklamisti: “500. Yil Vakfi faaliyetlerinin amaci Erbakan ve arkadaslarinin etkilerini azaltmaktir.”
Dolayisiyla Jak Kamhi kesinlikle bir provokatif suikast ugruna feda edilebilecek bir kisi degildi. Bu nedenle de ona yapilan suikast “basarisiz” bir suikast olmaliydi. Ayrica Ugur Mumcu olayindaki gibi olayin “Islami teröristler” üzerine atilmasi sansa birakilmamali, bu gözü dönmüs “Islamci teröristler”den geriye pek çok “delil” birakilmaliydi. Gerekli dekorlarin hazirlanmasi ve muhtemelen Kamhi’nin de onayinin alinmasindan sonra, eylem gerçeklestirildi.
Ancak bu kez de bir baska hata yapilmis, “Islamci teröristler”in biraktiklari “delil”ler biraz abartilmisti. Teröristlerin baslarinda yesil berelerle “Islami makyaj” yapmalari, üzerine Arapça yazilar kondurduklari Law silahini olay yerinde birakmalari, kulladiklari otomobili cami önüne koymalari, bu teröristlerin sasirtici bir hizda”yakalanmalari”, suikasti adeta bir tiyatro havasina sokmustu. Öyle ki terör uzmani Mahir Kaynak’in deyisiyle, suikasti düzenleyenlerin bir tek “mahalle muhtarina gidip, is bu faaliyet, Türkiye’de dinci düzeni kurmak üzere Savama tarafindan egitilmis biz takkeli ve sakalli adamlar tarafindan yapilmaktadir, arz olunur” demedikleri kalmisti. Suikastin provokasyon oldugu o kadar belliydi ki, masonik medya bile olayi fazla kullanmadi ve unutturmayi yegledi.31
Ugur Mumcu ve Jak Kamhi’nin yanisira, provokasyon malzemesi olarak sürekli kullanilan Çetin Emeç ve Muammer Aksoy cinayetleriyle de ilgili bazi ilginç bilgiler vardi. Bu iki suikast kullanilarak sürekli Iran-ve bir de Suriye 30-baglantisi kurulmak isteniyordu, oysa bu cinayetleri de Mossad’in isledigine dair de haberler vardi. Kimse bu haberleri görmek istemedi, ama yine de o zamanlar gazeteci olan Uluç Gürkan, 22 Mart 1990 tarihli Günes gazetesindeki yazisinda bu konuda bir seyler yazmisti. Gürkan’in bildirdigine göre, kimligini açiklamayan bir kisi SHP Genel Sekreter yardimcisi Istemihan Talay’a telefon ederek cinayetler hakkinda “ihbar”da bulunmustu. Telefon eden kisi, Mossad’in Türkiye’nin Iran ve Suriye ile arasini bozmak için bu cinayetleri isledigini, söylüyordu. Meçhul kisiye göre, Emeç cinayetinin hemen ardindan Hürriyet gazetesinde çikan ve olayda “Iran baglantisi” oldugunu öne süren haber de gerçekte Mossad’in verdigi yanlis istihbarata dayaniyordu. Telefon eden kisi, Mossad’in Türkiye’de özellikle laikligi savunan kisileri ortadan kaldirmasinin nedeninin de, Iran’a karsi bir provokasyon oldugunu söylemisti. Uluç Gürkan bu ilginç telefon görüsmesini aktardiktan sonra, “Israil’in geçmiste Türkiye’nin Arap ülkeleriyle iliskilerini bozmak için bazi girisimlerde bulundugu”na dikkat çekmis, Israil’in bu taktiginin Emeç ve Aksoy cinayetlerine kadar uzanip uzanmayacaginin ise “önemli bir soru isareti” oldugu yorumunu yapmisti.
Bu tür faili-meçhuller ve hergün tekrarlanan küçük telkinler sayesinde, Türk kamuoyu sürekli bir biçimde Türk-Iran savasina hazirlanmak istendi. Bu arada Türk dis politikasinin istenmeyen yönlere sapmasi da engelleniyordu. Türkiye Iran’la savasmak yerine Bosnaklar’a askeri müdahale ile yardim etmeyi düsündügünde ilginç bir “uyari” aldi: Muavenet gemisi, Amerikan donanmasina bagli Saratoga savas gemisi tarafindan vuruldu. Amerikalilar resmi açiklamalarinda olayin bir kaza oldugunu söylediler, oysa teknik olarak bu mümkün degildi. Dönemin Genel Kurmay Baskani Dogan Güres “olayin kaza olduguna inanmak güç” demisti. Zaten Saratoga ilginç bir gemiydi. Geçmisi de benzeri sabikalarla doluydu; Muavenet, Saratoga’dan nasibini alan ilk kurban degildi. Saratoga’ya bir “ihtar gemisi” demek abartma degildi. Saratoga’nin ilginç bir özelligi daha vardi: ABD’deki “Yahudi Askerler Sosyal Yardimlasma Dernegi” baskani haham David Lapp’in, 5 Eylül 1990 tarihli Salom’da bildirdigine göre, Saratoga’da görevli denizciler arasinda çok sayida yüksek rütbeli yahudi subay vardi.
ABD’nin “kaza” süslü uyari eylemlerinden bir baskasi Esref Bitlis’in uçaginin düsmesiydi. Kaza nedeni olarak ileri sürülen komik iddialar hala zihinlerde.
Bir baska “uyari eylemi” ise Türk uçaklarinin Kuzey Irak’ta gerçeklestirdigi sinir ötesi hareket sirasinda meydana geldi. Ancak bu kez Amerikalilar bir hata yapmislar, Türk helikopteri sandiklari kendi helikopterlerini düsürmüslerdi. Mümtaz Sosyal’in deyisiyle “traji-komik” bir durum olan bu “kaza”yla ilgili olarak Türk pilotlar önemli açiklamalar yaptilar:
PKK’nin Sive ve Mezi kamplarina düzenlenen hava indirme operasyonlarina katilan Türk pilotlarin hemen hepsi ABD’nin, iki helikopteri Türk Silahli Kuvvetleri’ne ait oldugunu sanarak düsürdüklerini savundular. Çekiç Güç’e ates püsküren Türk pilotlar, iddialarini geçmiste yasadiklari tecrübelere dayandirdilar. Pilotlarimiz, Çekiç Güç’e bagli Amerikan uçaklarinin birçok kez bölgede kesif veya bombardimana katilan Türk uçak ve helikopterlerine engelleme yaptiklarini ve birkaç kez düsme tehlikesiyle burun buruna geldiklerini kaydettiler. Bu tehlikeyle zaman zaman yüzyüze kaldigini söyleyen bir Skorsky pilotu, ‘simdiye kadar Çekiç Güç’ün bizim üzerimizdeki baskisi kamuoyuna yansimadi. Hep sustuk. ancak bu son olay sabrimizi tasirdi’ diyerek tepkisini dile getirdi. Pilotlarimiz, Kuzey Irak’taki PKK kamplarina ilk kez bu kadar büyük çapta hava indirme operasyonlarinin yapildigi sirada olayin meydana gelmesine de dikkat çekiyorlar. Mezi kampina yapilan hava bombardimanina katilan bir F-5 pilotu ise su degerlendirmeyi yapti: ‘Çekiç Güç helikopterlerini bence Türk helikopteri sandilar ve vurdular. Amaçlari bize gözdagi vermek ve sinir ötesi operasyonlardaki etkinligimizi azaltmakti’.32
Kisacasi Türkiye ABD (ve dolayisiyla Israil) tarafindan dis politika alaninda yönlendirilmek isteniyordu. Türkiye Iran’la çatismak gibi bazi “yapmasi gereken” islere yöneltiliyor ve “yapmamasi gereken” islere yöneldiginde ise “Amerikan usulü” uyariliyordu. Somali’ye asker yollamak gibi mantiksiz bir eylemin yapilmasi da hep bu günlere rastladi. “Insani yardim” hikayesine Türk Disislerinin inandigini düsünemeyecegimize göre, “Türk Disisleri bunu yapmaya zorunlu tutuldu” desek yersiz olmaz saniriz. Masonik basin ise Somali konusunda Washington’dan yayin yapan gazetelerden farkli bir çizgi izlemeyerek tam bagimli yayin politikasini sürdürdü.
Istanbul’a Beyrut Modeli
ABD’nin, özellikle de ABD’deki Israil uzantilarinin (WINNEP gibi), Türkiye’nin Güneydogusu’nu kapsayan bir Kürt devleti hesaplari içinde olduguna önceki sayfalarda deginmistik. Ancak Türkiye üzerindeki parçalama senaryolari bununla da kalmiyor. Yalnizca Güneydogu’yu degil, tüm Türkiye’yi kapsayan bir “federasyonlastirma” hesabi var ortada. Federasyonun bir adim ötesi ise bildigimiz gibi tam dagilma!…
ABD Disisleri Bakanligi’nin uzun vadeli politikalarini belirleyen “Bureau of Intelligence and Research”ün (Istihbarat ve Analizler Bölümü) “çok gizli” damgali bir raporu, Yunanistan’da yayimlanan Stohos gazetesi tarafindan ortaya çikarildi. INR diye adlandirilan Istihbarat ve Analizler Bürosunun CIA ile ortak hazirladigi belirtilen çalismada, Türkiye’nin Kürt sorununu çözmesi için federasyon öneriliyordu. Federasyonlasmis bir Türkiye’de uluslararasilasmis 10 milyonluk Istanbul federasyonunun çok etkili bir konumda olacagi öngörülüyordu. Yunanistan Istihbarat Örgütü KYP’ye çok yakin oldugu bilinen Stohos’un haberinde Türkiye’yi federasyonlastirma senaryosunun Yugoslavya sorununun kapanmasindan sonra gündeme girecegi belirtiliyordu.
Stohos’un haberinin üst basligi “Yugoslavya’nin dagilmasindan sonra sira Ankara’ya geldi” diye konulmustu. Baslik ise “Türkiye bölgesel büyük güç rolünü oynamamasi için federasyonlastirilacak.” Stohos’un haberi söyle sürüyordu:
CIA’nin çok gizli olarak adlandirdigi planlari, uluslararasi ve bagimsiz bir Istanbul istiyor. Yugoslavya sorunu kapanir kapanmaz sira Türkiye’ye gelecek. Bunun ilk adimi olarak CIA ve INR’nin yillardir üzerinde çalistigi federasyon plani yürürlüge konacak. ABD Disisleri Birimi’nin çok gizli raporunda, federasyonlastirma programinin ana unsuru Kürtler.
Dis politika yazari Özcan Buze konuyu söyle yorumlamisti:
Istanbul’un baskent olmamasi “özel statü” planlarini epeyce kolaylastiracak. Istanbul baskent olsaydi, ülkenin geri kalanindan koparmak pek o kadar kolay olmayabilecekti. Istanbul’a özel statü ya da bagimsizlik planlarini ,Yunanistan da dinsel ve milliyetçi nedenlerle destekleyecek. Istanbul sermayesinin buna itirazi olacagi sanilmamali. ABD, ‘Istanbul’u bir finans merkezi haline getirecegiz’ deyince Istanbul sermayesi özel statüyü de, bagimsizligi da kabullenir. Zaman zaman, zaten bu yönde demeçler veriliyor.
Stohos’ta yayimlanan ve CIA ve INR’nin yillardir üzerinde çalistigi raporu hazirlayan ekibin basinda ABD Disisleri Bakanliginin Türkiye sorumlusu yahudi George Harris oldugu ögrenildi. ABD Disisleri Bakanligi’nin INR diye adlandirilan bölümün Bush ve Reagan dönemlerindeki baskani ise tanidik bir baska isim, ABD Ankara eski Büyükelçisi Morton Abramowitz idi. Abramowitz Ankara’ya ataninca büronun basina Türkiye’nin içinde bulundugu Ortadogu ve Kuzey Afrika Bölümünün sorumlusu George Harris getirilmisti. Bir baska deyisle, Harris ‘in patronu Abramowitz’di. Yahudi lobisinin bu iki önemli ismi bugünlerde Türkiye’nin parçalanacagi kehanetini sik sik dile getiriyorlar…
Türkiye’nin basini agritan tüm sorunlarin-Kürt sorunu, ABD-Israil kiskirtmalari, federasyon teorileri vb.-yanisira son yillarda ortaya yeni bir sorun çikmistir ki, hem Türkiye hem de en basta Bosnali müslümanlar, Arnavutlar, Azeriler, Bati Trakya ya da Kibris Türkleri basta olmak üzere Islam dünyasinin büyük bir bölümünü rahatsiz etmektedir. Büyük ölçüde, Sovyetlerin dagilmasi ve Rusya’nin kendi geleneksel kimligi ile yeniden ortaya çikisinin sonucu olan bu sorun “Ortodoks Cephesi”nin yükselisidir. Belgrad-Atina-Moskova-Erivan ekseni üzerinde bir tür birlesik cephe olusturan Ortodoks dünyasi, saldirgan ve tehditkar tutumu ile müslümanlara düsman oldugunu çok açik bir biçimde göstermektedir.
Peki nedir bu “Ortodoks cephesi”nin yükselisinin ardindaki etken? Düzen, bu “cephe”yi ne amaçla kullanmak niyetindedir?…
‘Ortodoks Cephesi’nin Yükselisi
Bugün, Rusya, Sirbistan, Yunanistan, Ermenistan gibi ülkelerin, bir “Ortodoks Cephesi” kurma yolunda hizla ilerlediklerini artik bilmeyen ve kabul etmeyen kalmamistir. Zaten “Cephe”nin önde gelen sözcüleri de, sikça yayilmaci ve saldirgan amaçlarini açikça dile getirmekte, Islam’i da en büyük düsman olarak gördüklerini ilan etmektedirler. Sirplarin, ünlü “Od yadrana do Irana neçe biti Muslimana” (Adriyatik’ten Iran’a Müslüman kalmayacak) slogani, Ortodoks Cephesi’nin hedefinin, en özlü ve açik ve ifadesidir.
Dolayisiyla, “Ortodoks Cephesi”nin müslümanlara bakis açisi konusunda tartisilacak bir sey yoktur; Cephe’nin çizgisi bellidir.
Ama asil üzerinde durulmasi gereken nokta, saniriz, Düzen’in Cephe ile olan iliskisidir. Burada bu iliski hakkindaki bazi önemli noktalara deginmeye çalisacagiz. Özellikle de, Düzen’in, Cephe’nin tartismasiz lideri ve en önemli gücü konumundaki Rusya ile olan iliskilerine.
Bati’nin, özellikle de Amerika’nin Rusya politikasi, son dönemlerde Türkiye’de de endise ile izleniyor. Bazi siyasi gözlemciler, ABD’nin Rusya’ya karsi gereksiz bir müsamaha gösterdigini söylüyorlar. Sirf Yeltsin’i-yani kapitalizmi ve dolayisiyla kendi ekonomik çikarlarini-korumak amaciyla, Rusya’nin yayilmaci amaçlarina prim verdigini belirtiyorlar. Amerika’nin ekonomik çikarlarini düsünürken, gittikçe gelisen siyasi tehlikeyi görmedigini öne sürüp, Amerikali stratejistleri “basiretsizlik”le suçluyorlar.
Acaba resmi çevrelerde de yaygin olan bu bakis açisi dogru mu? Amerika, “basiretsizlik” yaptigi, Rus yayilmaciliginin tehlikesini tam olarak kavrayamadigi için mi böyle davraniyor? Yoksa, acaba bu yorumlari yapanlar mi, Amerika’nin ne yapmaya çalistigini kavrayamamis durumdalar?…
Öncelikle, Amerikali stratejistlerin “basiretsizlik” içinde olduklari iddiasi pek inandirici gözükmemektedir. Amerikan politika üretme sistemi o denli gelismistir ki, bizim siyasi gözlemcilerimizin gördügü “tehlike”nin, Amerikalilarin gözünden kaçtigini düsünmek, kuskusuz büyük bir saflik olacaktir.
Görünen, ABD’nin Rus yayilmaciligini bilinçli bir biçimde destekledigidir. Bunun en basit ve açik bir ifadesi olarak, Clinton’in Ocak ayinda Moskova’ya yaptigi bir ziyaret sonrasinda, bir gazetecinin Rus yayilmaciligi ile ilgili sorusuna verdigi cevap gösterilebilir. ABD Baskani, “Rus emperyalizmi” ile ilgili soruyu, “Rusya’nin da kendi bölgesinde bir tür Monroe Doktrini uygulamasina anlayisla bakmak gerekir” diye cevaplamistir.33
Bilindigi gibi Monroe Doktrini, Güney Amerika’nin ABD’nin korumasi (hakimiyeti) altina alinmasini öngörüyordu. Clinton’in Rusya’ya da bir “Monroe Doktrini” hediye etmesinin tek açiklamasi ise ABD’nin; Orta Asya, Kafkaslar ve Balkanlar gibi bölgelerin, Rus (Ortodoks) korumasi, yani hakimiyeti altina girmesini istedigidir. Amerika’nin bölgede kendisine müttefik olarak Rusya’yi seçtigi diger pek çok gelismeden anlasilmaktadir. ABD’nin Rusya’nin AKKA anlasmasini delerek silah artirimina gitmesine ses çikarmamasi ve “21. yüzyilin en stratejik konularindan biri” sayilan Kazakistan petrollerinin, Türkiye yerine Rusya üzerinden tasinmasini saglamasi bunun en açik örnekleridir. (Azeri petrolünün de Türkiye yerine Rusya üzerinden tasinmasina yönelik oyunlar sürmektedir) Bati’nin, yalnizca Rusya’yi desteklemekle kalmayip, daha genis bir biçimde “Ortodoks Karti”ni oynadiginin diger örnekleri, Sirp ve Ermeni terörüne örtülü destek verilmesinde, Kibris’ta Rum tarafinin açikça tutulmasinda ve de en son olarak Istanbul’daki Patrikhane’ye, daha dogrusu Patrikhane’nin siyasi amaçlarina arka çikilmasinda görülebilir.
Peki Amerika’nin, Rusya’ya ve Ortodoks Cephesi’ne arka çikmaktaki hesabi nedir?…
‘Ortodoks Cephesi’ ve Yine Kissinger Politikalari
Amerika’nin bu konudaki hesabinin ne oldugu, önceki sayfalarda adini sik sik geçirdigimiz tanidik bir kisinin, Henry Kissinger’in bundan iki yil önceki bir açiklamasindan anlasilabilir… Kissinger’in, ABD’nin Rusya politikasiyla ilgili bu yorumu açikça “anti-Islam” çizgiler içermektedir. Kissinger’in açiklamasiyla ilgili gazete haberi söyledir:
Orta Asya konusunda ABD ile Rusya Federasyonu’nun çikarlarinin uyustugunu ileri süren Kissinger, Orta Asya’da Islami radikalizmin yayilmasi halinde bunun Ortadogu’yu da etkileyecegini söyledi. Kissinger, Islami radikalizmin ‘en siddetli biçimde’ Rus çikarlarina da aykiri oldugunu, dolayisiyla Washington’in Moskova ile isbirligi yapabilecegini söyledi.34
Yani Kissinger, Rusya’yi bölgede ABD’nin müttefiki olarak görmekte, “ortak düsman” olarak da Islam’i belirlemektedir.
Kissinger’in sözünü ettigi bu ittifakin gerçekten olusturuldugunu, Rusya tarafindan gelen açiklamalar da dogrulamaktadir. Yeltsin’in danismani Andranik Migranyan, Nezvisiyama Gazeta’da 18 Ocak 94’de yayinlanan “Rusya ve Yakin Sinir Ötesi” baslikli makalesinde, Rusya’nin kendisine biçilen “anti-Islam” misyonunu yerine getirmeye hazir oldugunu duyurmaktadir:
… Milli ve dini bagnazlik çizgisinde bulunan ve otoriter devlet yönetimleri benimseyen Türkiye ve Iran, Kafkasya’daki hiristiyan halklar söyle dursun, müslüman halklara bile asgari haklar saglayamazlar… Laik ve bölgesel federasyon ilkelerine göre kurulacak halk ve din gruplarini koruyabilecek yegane devlet Rusya’dir… … Kafkasya’nin (BDT’den) kopmasi, Islam hegemonyasinin Orta Asya ve Kazakistan’a kolayca girmesine ve müslümanlarin yasadigi Rusya’nin iç bölgelerine ulasmasina yol açabilir. Bu nedenle Rusya’nin Transkafkasya’da aktif politika izlemesi ve bütün bu bölgenin BDT’nin jeopolitik alaniyla bütünlesmesinin saglanmasi, Rusya’nin güvenlik ve istikrari için öncelikli önem tasimaktadir.
Amerika’nin anti-Islam misyonu oldukça açikti. 21 Haziran 1994 tarihli Milliyet’te Sema Emiroglu New York’tan verdigi bir haberde “üst düzey bir Amerikan yetkilisi”nin “Rusya, Islami militanliga karsi engel görevi görmesi için Bati’dan açik çek aldi” seklindeki yorumunu aktarmisti. 10 Haziran 1994 tarihli Milliyet’te ise Nur Batur, Amerika ile Rusya arasinda “Kafkaslar’i Ruslarin hegemonyasina birakan gizli bir mutabakat”tan söz etmisti.
Rusya’nin ABD’den aldigi bu açik çekle tüm “yakin çevre”sini egemenlik altina alma ve Islam’dan “koruma” çabasi, bugün Kafkasya’daki sorunlarin da temelini olusturmaktadir. Rusya, Gürcistan ve Abhazlar arasindaki çatismalar ile Azerbaycan ve Ermeniler arasindaki savasi kendi yayilmaci politikasi için kullanmistir. Azerbaycan’da Rusya’nin yaptigi darbelerin (önce Elçibey’in indirilmesi sonra Aliyev’e karsi darbe girisimi) ABD’den hiçbir gerçek tepki görmemesi de Rusya’nin Islam’a karsi bölgenin hakimi olarak tercih edilmesinin bir sonucudur. Bu sayede Rusya Azerbaycan’da oynadigi oyunu baska yerlerde de oynamakta, Azerbaycan’daki kuklasi olan Suret Hüseyinov gibi kuklalarda kullanarak Müslüman Çeçenistan Cumhuriyeti’nin de bagimsizligini engellemeye çalismaktadir. Bu arada Rusya’nin egemenligine yeniden dönmeye zorlanan Türk Cumhuriyetleri’nde ise “Israil çengeli” tüm hiziyla sürmektedir. Israil, sözkonusu ülkelere tarimsal, askeri isbirligi gibi klasik “çengel” yöntemleriyle yaklasmasini sürdürmektedir.
Anlasilan yahudi lobisinin temsilcisi olan Kissinger’in politikalari, ABD yönetiminde kabul görmüs ve Rusya, “Islam tehlikesi”ne karsi bölgede partner olarak seçilmistir. Nitekim Clinton yönetiminin Kafkaslar’la ilgili politikasinin belirlenmesinde de yahudi lobisinden önemli bir isim kilit rol oynamaktadir: Nelson Ledsky. Daha önce Kibris sorununda Ortodoks Cephesi’ne destek olan Ledsky, su aralar Washington’daki National Democratic Institute for International Peace (Uluslararasi Baris Için Ulusal Demokratik Enstitü) adli, Demokrat Parti egilimli önemli think-tank’in eski Sovyetler Birligi ve Türk cumhuriyetleri ile ilgili projelerin basindadir.
Ayni isbirligi kuskusuz bölgede Rusya eksenindeki diger Ortodoks ülkeler için de geçerlidir. Sirplarin, “biz zaten Avrupa’nin çikarina göre hareket ediyor, Avrupa’yi Islam tehlikesinden koruyoruz” seklindeki sözleri, kuskusuz ne bir abartma, ne de bir çarpitmadir.
Ortodoks Cephesi ile Islam’a karsi isbirligi yapma fikrinin mimari olan Kissinger ve ekibinin, Amerika’da Sirplarin en büyük destekçilerinden olmasi, hatta bu nedenle Kissinger ile Eagleburger ve Scowcroft gibi sag kollarinin, Washington kulislerinde “Belgrad Mafyasi” olarak anilmasi da elbette bir rastlanti degildir.
Kissinger ve ekibinin, Ortodoks Cephesi’ne kol-kanat germesinin bir baska örnegi ise “Belgrad Mafyasi”nin, bir de “Atina Mafyasi”na dönüsmekte olmasidir. Bunun en açik örnegi, Yunan lobisinin Ingiliz The Guardian gazetesinin 11 Aralik 1992 tarihli sayisinda yayinladigi tam sayfa “açik mektup”ta görülmektedir. “Avrupa Toplulugu’nun Devlet Baskanlarina ve Hükümetlerine” diye baslayan mektupta, Yunan lobisi, paranoid saplantisi haline gelmis olan “Makedonya’nin Makedonya ismiyle taninmamasi gerektigi, bunun Yunanistan’a ait bir ad oldugu” tezini savunmaktadir. Mektupta, bu konuda çesitli sözde gerekçeler sayildiktan sonra, önemli bir isimden, Henry Kissinger’dan su alinti yapilmaktadir; “Yunanlilarin bu ismin (Makedonya) kullanilmasina karsi çikmasi bence yerden göge haklidir. Neden mi?… Çünkü ben tarihi biliyorum ve tarih bunu söylüyor.”
Kisacasi, Bati’nin Ortodoks Cephesi’ne destek olmasinin ardinda, önemli bir Kissinger politikalari faktörü yatmaktadir.
Ortodoks-Yahudi Yakinlasmasina Kisa Bir Bakis
Ortodoks Cephe’siyle yakinlasma politikasinin ön safinda Kissinger’in bulunmasi, dogal olarak akla yahudi lobisi faktörünü getiriyor. Çünkü kendisi de bir Alman yahudisi olan Kissinger, önceden de degindigimiz gibi, her zaman için Israil çizgisine yakinligiyla dikkat çekiyor. Zaten genel olarak, Washington’da-tam da Kur’an’in, müslümanlarin “en büyük düsman olarak yahudiler ve müsrikleri bulacak”larini bildiren ezeli hükmüne (Maide, 82) uygun olarak-Islam dünyasina karsi en “sahin” grup yahudi lobisi oldugundan, ister istemez akla bu ihtimal geliyor. Israil ve yahudi lobisinin, önceki bölümlerde inceledigimiz üzere, Hindistan, Çin, Singapur gibi anti-Islam güçleri desteklemesi, bu saldirgan politikanin örnekleri arasinda sayilabilir.
Olayin ardinda yahudi lobisi faktörünün var oldugunu gösteren en önemli belirtiler ise Ortodoks Cephesi’nin ve bu Cephe’nin liderlerinin kurmus oldugu bazi ilginç baglantilardir.
Ortodoks Cephesi’nin yahudi lobisi ve Israil baglantilarinin en büyük isareti, kuskusuz Sirbistan örneginde görülmektedir. Yahudi lobilerinin ve Israil’in, Sirp liderler ve Sirp milisleri Çetnikler’le ittifak içinde olduklari-bu baglantiyi gizlemek için yaptiklari tüm propagandaya ragmen-artik çuvala sigmamaktadir. Kissinger araciligiyla kurulan Sirbistan-Israil baglantilari, Israil’de egitilen ve aralarindan zalimligi ile ünlü Arkan grubunun da bulundugu üç bin Çetnik, ya da Miloseviç yönetiminin büyük destegini alan ve Sirbistan lehine Bati’da lobi yapan Sirp-Israil Dostluk Dernegi, Balkanlar’da stratejik bir isbirligi uygulandigini göstermektedir. Miloseviç’i ve Çetnikleri finanse eden iki büyük Yugoslav bankasinin da-Yugoskandic Bank ve Dafiment Bank-Israil baglantili ve yahudi sermayeli oldugunu, Sirp milislerin Israil yapimi silahlar ve zehirli gazlar kullandigini da hatirladigimizda, müslümanlara uygulanan vahsetin kökeni daha iyi anlasilmaktadir. Bosnaklari, Sirplarin degil, “Izzetbegoviç’in emrindeki köktendincilerin” öldürdügü seklindeki igrenç iftiralarin, Mossad ajani Yossef Bodansky tarafindan üretilip-yayilmasi da bir baska göstergedir. Kitabin 12. bölümünde Israil-Sirp baglantisini daha ayrintili olarak inceleyecegiz.
Bunun yanisira, “Ortodoks Cephe”sinin ardindaki yahudi lobisi faktörünü arastirirken, bakilmasi gereken en önemli yer kuskusuz Rusya’dir. Cephe’nin lideri olan Rusya’yla, Israil ve yahudi lobisi arasindaki örtülü iliskiler ise oldukça ilginçtir.
Özellikle sosyalist ekonominin terkedilip, kapitalist sisteme geçilmeye baslanmasiyla birlikte, Rusya’daki yahudi cemaati, ülke içindeki güç ve etkisini artirdi. Amerika ve Israil’den sonra dünyadaki en büyük yahudi nüfusunu olusturan cemaat, Israil’in Moskova temsilcisi Arye Levin’in deyimiyle “Moskova sosyetesinin kremasini” olusturuyor. Cemaat’le yakin iliskiler gelistiren Rus liderlerinin ilki ise Gorbaçov olmustu. Gorbaçov, 1989’da Moskova’da bir B’nai B’rith locasi (Uluslararasi siyonist örgüt) açilmasina öncülük etmis, üstüne üstlük ayni dönemde Amerikan yahudilerinin en önde gelen isimlerinden Kissinger ve Rockefeller ile yakin iliskiler kurmustu. Yahudi sermayesinin ekonomik lobi örgütü olan Trilateral Komisyonu’nun da toplantilarina katilmisti. (ayrintili bilgi için bkz. Bilim Arastirma Grubu, Yehova’nin Ogullari ve Masonlar)
Gorbaçov’un yahudilerle baglantisi, görevden ayrildiktan sonra daha açik hale gelmisti. 1992 Haziran’in da Israil’e dört günlük bir ziyaret yapan eski Sovyet lideri, “yahudilerin gerçek dostu” olarak agirlanmis, Türk yahudilerinin yayin organi olan Salom gazetesinin 24 Haziran 1992 tarihli sayisinda verdigi habere göre, “yahudi devletini kuranlari saygiyla anmis ve Golan tepelerindeki yahudi yerlesim merkezlerinin Israil için vazgeçilmez oldugunu” vurgulamisti. Hatta Yitzhak Rabin’i Hz. Musa’ya benzetip, kutsal takke “kipa”yi giyerek Aglama Duvari’ni bile ziyaret etmisti. Gorbaçov, Ingiltere’deki yahudi cemaatinin yayinladigi haftalik Jewish Chronicle gazetesinin 1 Ocak 1993 tarihli haberine göre de, 1993’ün Ocak ayinda Latin Amerika Yahudi Kongresi lideri Haham Henry Sobel’den M. Tevrat rolesi hediyesi almisti.
Gorbaçov’un Israil ve yahudi lobisiyle bu denli içli-disli olmasinin ardinda, SSCB liderinin, Israil’in yillardir en çok üzerinde durdugu konulardan biri olan Sovyet Yahudilerinin Israil’e göçü konusunda büyük kolayliklar saglamasi sayilabilir. Bunun yanisira, Orta Asya’da Islam’in yayilmamasi için her türlü gayreti gösteren ve “ateizm propagandasini hizlandirin” emrini veren SSCB liderinin, Kissinger politikalarina ve daha o dönemlerde de bölgeye “açilma” hesaplari yapan Israil’e çokça yaradigina kusku yoktur.
Ancak, görünen odur ki, Yahudi Devleti, görevde oldugu dönemin sonlarinda Gorbaçov’u gözden çikarmistir. Bunun ilginç bir göstergesi, eski Mossad ajani Victor Ostrovsky’nin 1994’te yayinladigi The Other Side of Deception adli kitapta ortaya konur. Ostrovsky, 1991’de Kizilordu ve KGB’den muhafazakarlarin Gorbaçov’a karsi düzenledigi darbe girisiminin Mossad ile olan baglantisindan söz eder. Eski ajanin yazdigina göre, bir gönüllü Mossad yardimcisi (sayan) olan basin krali Robert Maxwell’in araciligiyla darbeden kisa bir süre önce KGB sefi Vladimir Kryuchkov ile Mossad yöneticileri arasinda gizli bir görüsme olmus ve Mossad darbeyi “lojistik” olarak destekleme ve sonrasinda kurulacak yeni rejimin taninmasini saglama sözü vermistir. Mossad, Maxwell’in Yugoslav sularinda demirli olan yatinda gerçeklesen görüsmede, bu desteklerine karsilik darbeden sonra kurulacak rejimden, gerekirse sürgün ederek, tüm Sovyet yahudilerinin Israil’e yollanmasini istemistir.35 Bu olay, Israil’in son dönemlerinde Gorbaçov’un yararsizlastigini düsündügü ya da onun iktidarini yitirmekte oldugunu görerek sonraki rejimle ittifak yapma arayisina girdigi seklinde yorumlanabilir. Ancak her iki durumda da açik bir gerçek, Israil’in Rusya üzerinde önemli bir gücü ve etkisi oldugu gerçegi vardir. Moskovali darbecilerin Kudüs’ten yardim istemelerinin baska açiklamasi yoktur.
Gorbaçov’u izleyen dönemde de Rus politikasinin zirvesindeki “yahudi baglantisi” kesilmedi. Mossad destekli darbe basariya ulasmadi ama, darbe sonucunda Rus lideri haline gelen Yeltsin de benzeri baglantilara sahipti. Rusya’yi “kapitalist” yapmaya söz veren ve bu misyonu sayesinde tüm anti-demokratik uygulamalarina ragmen Bati’nin destegini arkasinda bulan Yeltsin, bir de yahudi lobisinin destegine sahipti. Rus liderinin önderlik ettigi “Demokratik Rusya” hareketinin en büyük finansörü, ülkedeki en zengin kisilerden ve yahudi cemaatinin önde gelen üyelerinden Mr. Borovoi idi.36 Yetsin’in Disisleri Bakani Andrei Kozirev’in de yahudi asilli oldugu biliniyordu. Üstüne üstlük, Yeltsin, ekonominin tepesine de ülkesindeki yahudi cemaatinden isimler atiyordu. Jewish Chronicle gazetesi, konuyla ilgili su bilgileri veriyordu:
… Moskova’nin yeni finans lideri Yegeny Kissin’in, Rus Döviz Bankasi’nin baskanligina getirilmesi, ülkenin ekonomik ve politik yeniden yapilanmasinda yahudilerin öncü bir rol oynamaya baslamasinin en son örnegi… Bu arada bir baska yahudi, Lev Wemberg, ülkenin önde gelen isadamlarindan biri olma pozisyonunu daha da güçlendirerek, Rus Üreticiler Birligi’ne baskan seçildi. Hem Wemberg hem de bir baska önemli yahudi is adami olan Konstantin Bozovay, Baskan Yeltsin’in ekonomik danismanlari olarak da görev yapiyorlar. Bunun yanisira, Demokratik Parti lideri ve Moskova Valisi basyardimcisi olan Ilya Zosylovsky de, yahudilerin Moskova yönetiminde baskin bir role sahip oldugunun göstergesi…37
Yeltsin yönetiminde, Rus yahudilerinin çok büyük bir güce sahip oldugu zaten ayyuka çikmisti. Türkiye-Israil yakinlasmasina alkis tutanlarin basinda gelen ve “ilk hedefimiz Israil” gibi dahiyane (!) formüller üreten “stratejist” Erol Mütercimler bile, Rusya’da yahudilerin sahip oldugu önemli güce deginiyor ve “Israil’le yakinlasmamiz, Rusya’yla da aramizi düzeltir” seklinde mantiklar kuruyordu.
Ülkesindeki yahudi lobisiyle bu denli yakin iliskiler içinde olan Yeltsin’in, “Kissinger politikalari”nin hakim oldugu ABD’den sürekli olarak kayitsiz-sartsiz destek bulmasi ise elbette sasilacak bir sey degildi.
Kisacasi, Ortodoks Cephesi’nin patronu olan Rusya, yahudi lobisinden aldigi güçle yoluna devam etmekte, kendisine biçilen “bölgesel anti-Islam güç” misyonunu sürdürmektedir. Son olarak, Israil Basbakani Yitzhak Rabin’le Yeltsin’in Moskova’da yaptiklari görüsmede agirlikli olarak “Islam tehlikesi”nden söz edilmesi ve Rabin’in “Yeltsin’i radikal Islam konusunda yeterince duyarli buldum” seklindeki açiklamasi, isbirliginin ana temasini ortaya koymaktadir. Ingiliz Ortadogu uzmani Peter Mansfield bile Rabin-Yeltsin görüsmesinin Islam karsitligi temeline dayandigini kabul ederek söyle demistir: “Bugün için Israil önünde tek düsman kalmistir: Islami hareketler. Rabin’in Yeltsin’le görüsmesinin en önemli gündem maddesi, Rusya’dan bu konuda destek almakti.”
Sözkonusu Rus-Israil isbirligi askeri alanda ilk kez Tacikistan’da uygulandi. Tacikistan’da Islami güçlere karsi savasan Rus destekli komünist birliklerin içinde Israilli askeri uzmanlarin da var oldugu basina yansimisti.
Bati’yi ve Ortodoks Cephesi’ni Islam’a karsi isbirligine çagiran Kissinger-baska bir deyisle yahudi lobisi-politikalari, kabul görmüs görünmektedir. Anlasilan o ki, CFR ideologu Samuel Huntington’in, 21. yüzyilda gerçeklesecegini kehanet ettigi “medeniyetler çatismasi”nda, Ortodoks Cephesi’yle ayni tarafta oynamak niyetindedir. “Çatisilacak” taraf ise Huntington’in da vurguladigi gibi bellidir: Islam…
Yalniz “Ortodoks Cephe”si konusunu kapatmadan önce üzerinde durmakta yarar bulunan bir isim daha vardir. Bir anda ortaya çikan ama kendini “pazarlamayi” iyi becerdigi için kisa sürede “cephe”nin güçlü isimlerinden biri haline gelen bu kisi, Vladimir Jirinovski’dir. Rusya’nin liderligine soyunan ve bir politikacidan çok bir sarlatana benzeyen Jirinovski, ilginç kisiligi ile Ortodoks cephesinin baglantilarini bir kez daha gözler önüne sermektedir.
Vladimir Jirinovski; Sahibinin Sesi…
Jirinovski’yi bir anda bu denli ünlü yapan kuskusuz öne sürdügü “korkunç” teoriler ve iddiali tehditlerdi. Öyle fanatik, saldirgan ve sivri bir görüntü çiziyordu ki, insan ister istemez “bu adam gerçekten de bu kadar deli mi?” diye sormadan edemiyordu. Evet, bu adam gerçekten de bu kadar deli miydi?…
Jirinovski’nin bu görüntüsünün ardindan dünya medyasi, ona anlamli bir benzetme yapiverdi hemen: Bu çilgin Rus fasisti, günümüzün Hitleri’ydi. Düsünce, tavir ve eylemleri aynen Alman “fikirdas”ina benziyordu. Jirinovski ise bu benzetmeden pek rahatsiz olmadi. Tam tersine, Hitler’e benzemek için ne gerekiyorsa yapti. Tabi konu Hitler olunca, gündeme Naziler’in “alamet-i farika”si da geliyordu: Antisemitizm, yani yahudi aleyhtarligi. Gerçekten de Rus kabadayisi antisemitizm yapmaktan geri kalmadi. Yahudiler aleyhine verdi veristirdi. Yahudi örgütleri de elbette sessiz kalmadilar, onu siddetle protesto ettiler. Avrupali yahudi örgütleri, hükümetlerine basvurarak, bu “gözüdönmüs fasist”in ülkelerine sokulmamasini rica ettiler.
Gerçekten de Rus kabadayisinin herseyi Alman “fikirdasi”na benziyordu… (Ancak Hitler’in yalnizca resmi tarihteki görüntüsünü degil, 5. bölümde birlikte inceledigimiz gizlenen gerçegini de bilenler için bu oldukça ilginç bir benzesmeydi. Buna birazdan deginecegiz.)
Ama Jirinovski’nin çizdigi “gözü dönmüs antisemit” görüntüsünde garip bir seyler vardi. Özellikle konuyu yahudi yayin organlarindan takip edince bazi ilginç bilgiler ortaya çikiyordu.
Çünkü atesli yahudi aleyhtari Jirinovski’nin kendisi de bir yahudiydi. Hem de oldukça “bilinçli” bir yahudiydi, 1989’da Rusya’da faaliyet gösteren “Salom” adli yahudi organizasyonunda aktif görev almisti. Daha da ötesi, “siyonist”ti: On yil önce Israil’e göç etmek için vize almak istemisti. Ülkesine göçmen olarak yalnizca “tescilli” yahudileri kabul eden Israil de bu istegine olumlu cevap vermis, ancak Jirinovski, nedendir bilinmez, sonradan Rusya’da kalmaya karar vermisti… Jewish Chronicle su bilgileri veriyordu:
Rusya’nin ilk demokratik seçimlerinde beklenmeyen bir basari gösteren Vladimir Volfovich Jirinovski, kuskusuz çeliskilerle dolu bir insan.Yahudi kökenli bir politikaci olan Jirinovski, Rus milliyetçiligine kaymadan önce, Rusya’daki yahudi cemaatiyle çok iyi iliskiler içindeydi… 1946’da yahudi bir babanin oglu olarak Kazakistan’da dogan Jirinovski, bir zamanlar bir yahudi örgütünün aktif bir üyesiydi. 1989 yilinda, Jirinovski, yeni kurulmus olan Salom adli kültürel yahudi organizasyonuna üye oldu. Salom, tüm Sovyet yahudilerini tek bir çati altinda toplamayi amaçlayan bir örgüttü. Salom’un yöneticilerinden Dr. Mikhail Chlenov, Jewish Chronicle’a konuyla ilgili olarak sunlari söyledi: ‘Bay Jirinovski, Salom’un Yönetim Kurulu’nda görev almisti. Ayrica örgütün legal danismaniydi. Dogrusu üstüne aldigi görevleri ciddiyetle yerine getirirdi.’ Jirinovski, Aralik 1991’de Salom’dan ayrilarak kendi Liberal Demokratik Parti’sini kurdu.38
Jewish Chronicle, Jirinovski’nin Israil’e yerlesme izni alma öyküsünü de bir sonraki sayisinda söyle anlatti:
Rusya’daki yeni asiri milliyetçi lider Vladimir Jirinovski, Israil’e göç için on yil önce girisimde bulundu. Jewish Chronicle, Bay Jirinovski’nin 1983 yilinda Israil’e yerlesmek için izin talebinde bulundugunu ve bu izni elde ettigini ögrendi. O zaman Rusya’da Israil elçiligi bulunmadigindan, Jirinovski, yerlesme izni için Hollanda Büyükelçiligi içinde faaliyet gösteren Israil konsolosluk birimine basvurmus. Israil hükümetinin eski bir üyesi, ‘Bay Jirinovski, Israil’e yerlesme izni için basvurmus, bu izni almis, fakat hiç kullanmamis’ diyerek bilgiyi dogruladi. Moskovali yahudi kaynaklari, Jirinovski’nin Israil’e göç imkanlarinin kesilmesi tehlikesine karsilik vize almis olabilecegini bildiriyorlar. Bu arada, geçen hafta Jewish Chronicle’da yayinlanan Bay Jirinovski’nin Salom üyeligi ile ilgili haberin yankilari sürüyor. Salom üyeleri, o zamanlar Jirinovski’nin davalarinin israrli bir destekçisi oldugunu söylüyorlar. Salom’un kurucularindan biri, ‘Bay Jirinovski bize çok yakindi’ diyor.39
Eskinin aktif siyonisti, birden bire antisemit kesilivermisti… Ne dersiniz, sizce Jirinovski’nin Hitlercilik oyununda bir gariplik yok muydu?
Üstteki bilgiler üzerine ister istemez akla bazi sorular takiliyordu. Jirinovski, nasil olmustu da birden bire böyle büyük bir dönüsüm yasamisti? Ya da gerçekten yasamis miydi? Bunun cevabini bulmak için Rus kabadayisinin yaptigi icraatlara bir göz atmak gerekiyor. Özellikle kafa karistirici çeliskiler sergiledigi Yahudilik ve Israil konusundaki icraatlarina.
Jirinovski’nin seçimlerde elde ettigi sürpriz basarisi ve hemen ardindan yahudileri hedef alan fanatik antisemitizminin ardindan, Rus yahudileri arasinda büyük bir tedirginlik basladi. Amerika’dan sonra diasporadaki en büyük yahudi nüfusunu olusturan cemaatin üyeleri, Rusya’nin kendileri için pek emin bir gelecek vaad etmedigini düsünmeye basladilar. Bunun bir sonucu olarak da Rus yahudileri arasinda hizli bir Israil’e göç etme yarisi basladi. Jewish Chronicle, Rus yahudilerinin Jirinovski nedeniyle Israil’e göçü hizlandirdiklarini ve “görünüse bakilirsa” daha da hizlandiracaklarini detaylariyla anlatiyor, çogu yahudinin çoktan “esyalarini toplamaya basladigi”ni bildiriyordu.40
Jirinovski’nin baslattigi antisemitizm nedeniyle Rus yahudilerinin Israil’e göçe yönelmesi, dünya medyasinda da konu oldu. Bizdeki haftalik Pazar Postasi gazetesinde bile konuyla ilgili bilgiler verildi. Pazar Postasi’nin verdigi haberde ilginç olan, Israil’in “bu göç dalgasi nedeniyle endise duydugu” seklindeki açiklamasiydi: “… Fasist gelismelerin, özellikle Rusya’da kalmis Yahudilerin Kutsal Topraklara dogru bir toplu göç hareketi baslatmalari olasiligi, Israilli yöneticileri iyiden iyiye telaslandirdi. Hatta yeni bir Musevi göçüne hazirliksiz yakalanmamak için çalismalar baslatildigini öne süren çevreler var…”
Ama ortada garip bir seyler vardi: Israil’in “Sovyet yahudilerinin topraklarimiza göç etmesinden endiseliyiz” seklindeki bu açiklamasi, çok ilginç bir çeliski olusturuyordu. Çünkü, Israil, zaten yillardir bu göçün olusmasi için çalisiyordu. Göç, Israil’in “endise” etmesi degil, sevinçle karsilamasi gereken bir gelismeydi.
Kitabin Israil’le ilgili 8. bölümünde inceledigimiz gibi Yahudi Devleti, Mesih’in gelisinin alametlerinden biri oldugu için, yillardir diasporadaki ve özellikle de Rusya’daki yahudileri Israil’e getirebilmek için ugrasiyordu. Hatta bu ülkeden göçen yahudilerin baska bir ülkeye degil de, mutlaka ve mutlaka Israil’e gelmesine çalisiyordu. Mesih gelmeden önce “Kuzey Ülkesi”ndeki yahudilerin Vaadedilmis Topraklar’a dönmesi gerektigini bildiren Yeremya’nin M. Tevrat’taki kehaneti, bu konuda Israillilere yol gösteriyordu.
Kisacasi Israilliler için yahudileri “Kuzey Ülkesi” Rusya’dan çikarip Israil’e getirmek, “olmazsa olmaz” derecede bir zorunluluktu. Ama yine önceden degindigimiz gibi Sovyet yahudileri, Siyonist liderlerin daha önce de karsilastiklarinin benzeri bir sorun yaratiyorlar, durduk yere evlerini-barklarini birakip Israil’e gitmek istemiyorlardi.
Iste Jirinovski tam bu anda Israil’in imdadina yetisti. Bir zamanlar kendisinin de yerlesmek istedigi anavatanina, Rusyali soydaslarini yollamaya basladi. Israil’in aslinda “arayip da bulamadigi” göç hakkinda endiseli oldugu seklindeki açiklamalari da, anlasilan görüntüyü kurtarmak içindi. Yeremya’nin kehaneti, zorla da olsa gerçeklestirilecekti…
Görünen o ki, Jirinovski, Siyonist olmaktan hiç vazgeçmemis, ama taktik icabi görüntü degistirmisti. O bir “sayan”di (sayan, çogulu sayanim: gönüllü olarak Mossad’a hizmet veren diaspora yahudileri). Uyguladigi taktik ise yeni bir yöntem degildi, yüzyilin basindan beri Siyonizmin önderleri tarafindan ustalikla kullaniliyordu. Kitabin 4, 5 ve 8. bölümlerinde Siyonist liderlerin ve sonra da Israil liderlerinin diaspora yahudilerini Israil’e göç ettirmek için sözkonusu antisemitizm yöntemini sik sik kullandiklarina deginmistik…
Jirinovski’nin yükselisinde önemli rolü oldugu hemen herkesçe kabul edilen KGB’nin basinda bir baska Rus Yahudisinin, Primakov’un bulunmasi da, perde arkasindaki gerçekler hakkinda fikir veren bir baska isaretti. Jirinovski ile Yeltsin arasindaki çekisme de pek inandirici gözükmüyordu. Hürriyet yazari Kamuran Gürün, Yeltsin ve Jirinovski arasindaki gizli iliskilerden söz etmis ve iki taraf arasindaki sözlü çatismanin büyük olasilikla bir “danisikli dövüs” oldugunu yazmisti.41 Ikisi de Israil uzantisi olan bu iki lider arasinda gerçek bir çatisma olamazdi kuskusuz.
Simdi tüm bunlarin ardindan, eger-saniriz simdiye dek incelediklerimizin açikça gösterdigi gibi-Jirinovski’nin ipleri, Kudüs’lü efendilerinin elindeyse, oturup da “müttefiklerimiz” hakkinda bir kez daha düsünmemiz gerekiyor. Çünkü eger Jirinovski, çizdigi görüntünün tersine, yari-deli bir sarlatan degil de, belirli bir misyon tasiyan ve diger bazi güçlerin “taseron”lugunu yapan bir adamsa, söyledikleri daha anlamli bir hale geliyor. Dünyanin politik gelecegi hakkinda savurdugu tehditleri daha bir dikkatle incelememiz gerekiyor.
Jirinovski’nin “Rus askerlerinin çizmelerini Hint sularinda yikayacaklari” gibi açiklamalarini, Rus irkçiligin körüklemek için ortaya atilmis hamasi demeçler oldugunu söyleyebiliriz. Ama tüm kehanetlerini de böylesine kolayca göz ardi etmemeliyiz. Çünkü Jirinovski’nin dile getirdigi kehanetler bizi çok yakindan ilgilendiriyor. Rus kabadayisi, ülkemizin en büyük problemi olan Kürt sorunu hakkinda önemli seyler söylüyor. Siddetli bir Türk-Kürt çatismasinin ardindan, Güneydogu Anadolu’da bir Kürt Devleti kurulacagini iddia ediyor.
Jirinovski’nin gerçek kimligini ve iplerinin kimin elinde oldugunu göz önünde bulundurdugumuzda ise bu söylediklerinin gerçekte kimin stratejisi olabilecegi de aydinlanmaktadir. Çünkü önceki sayfalarda inceledigimiz üzere, Ortadogu’da bir Kürt devleti kurma hesaplarinin ardindaki en önemli faktör Israil ve onun ADB’deki uzantilaridir. “Nil’den Firat’a” sloganiyla özetlenen Israil stratejisi, bu piyon Kürt devletinin Türkiye’nin Güneydogusu’nu da kapsamasini gerektirmektedir.
Evet, Jirinovski Kudüslü sahiplerinin sesidir. Bu durumu farkedenlerden biri, Washington’li gazeteci Leon Hadar, söyle diyor:
Ironik bir durum; Saddam Hüseyin’in yakin dostu olan Jirinovski, Israil liderlerinin ve onlarin ABD’deki destekçilerinin ‘Islami fundamentalizm tehlikesi’ hakkindaki sözlerine aynen katiliyor. ‘Yesil Tehlike’nin Rusya ve dünya güvenligi için en büyük tehlike oldugunu söylüyor ve tüm Avrupa ve ABD dahil olmak üzere tüm ‘beyaz irk’in bu tehlikeye karsi birlesmesi gerektigini iddia ediyor. Jirinovski’nin bu sözleri, Amerikali siyaset bilimci Samuel Huntington’un Foreign Affairs’de yayinlanan ve Bati’yi Islam dünyasi ile yakinda çikacak olan çatismaya karsi hazirlikli olamaya çagiran makalesine sasirtici bir benzerlik gösteriyor.42
Jirinovski’nin yaptigi, “sahipleri”nin stratejilerini seslendirmekten baska bir sey degildir. Çünkü o “sahipler” hedeflerini “masa” ve “taseron”lar araciligiyla gerçeklestirmeyi yeglemekte, kendilerine ise “baris havarisi” rollerini daha uygun görmektedirler. Israil’in Rusya’da Jirinovski gibi uzantilar ve Yeltsin gibi kuklalara sahip oldugunu düsündügümüzde, Moskova’nin son dönemlerde Kürt sorununu kasima, ayrilikçi Kürt hareketine destek olma çabalarinin da kaynagi ortaya çikmaktadir.
Türkiye’nin Ekonomik Düzen’deki Yeri
Önceki sayfalarda Türkiye’nin belli basli politik sorunlariyla ilgili bazi önemli noktalara dikkat çektik. Bunlar bize göstermektedir ki, Düzen, Türkiye için hiç de iyi seyler düsünmemektedir. Amerika’nin ve Israil’in senaryolari arasinda Türkiye’nin parçalanmasi, baska ülkelere karsi “taseron” olarak kullanilmasi gibi hesaplar yer almaktadir.
Bunun yanisira Düzen’in ekonomik yönünün, ya da bir baska deyisle Ekonomik Düzen’in de Türkiye için neler ifade ettigine deginmekte yarar var. Düzen’in ekonomik boyutuna önceki bölümlerde sik sik deginmistik. Kapitalizmin öncülügünü yapan yahudilerin, kapitalist düzenin yerlesmesiyle birlikte büyük bir ekonomik güce ulastiklarini ve özellikle de 19. ve 20. yüzyilda bankacilik sistemi ve petrol pazari ile bu güçlerini doruga çikararak finans imparatorluklari olusturduklarina deginmistik. ABD dis politikasini yönlendiren en önemli kurum olan CFR’nin (Council on Foreign Relations) sözkonusu yahudi finans imparatorlari tarafindan olusturuldugunu ve halen de bu imparatorlarin en büyügü olan “gizli-yahudi” Rockefeller hanedani tarafindan yönetildigini 6. bölümde incelemistik.
Bu noktada önemli olan, yahudi önde gelenlerinin egemenligi altinda olan sözkonusu Ekonomik Düzen’in, diger toplumlara nasil baktigi ve onlar üzerinde nasil bir etki olusturdugudur.
Ekonomik Düzen’in yahudi önde gelenleri açisindan yalnizca “daha çok zengin olma” sistemi olmadigini, ayni zamanda politik gücün altyapisi oldugunu biliyoruz. Bu ekonomik güç, yahudi önde gelenlerinin hedefledigi dünyanin-yani, yahudi egemenligi (Mesih) altinda birlesmis seküler bir dünyanin-kurulabilmesi için kullanilmaktadir. Yahudi önde gelenlerinin tarih boyunca politik amaçlar gütmüs olmalarinin; krallari, devrimleri, ulus-devletleri, politik kurumlari, think-tank’leri finanse etmelerinin asil nedeni budur.
Ve yahudi önde gelenleri, sözkonusu ekonomik gücün de içinde önemli bir rol oynadigi uzun bir ugras (Mesih Plani) sonucunda, yanlarina Ittifak’in öteki kanadini yani masonlari da alarak, Bati’yi, özellikle de Amerika’yi kontrolleri altina almislardir. Bu yüzyil boyunca uyguladiklari politika ise diger ülkelerin, diger medeniyetlerin kurduklari Bati-merkezli sisteme boyun egmelerini, bu sisteme “sorun çikarmadan” entegre olmalarini saglamaktir. Ekonomik Düzen, bu “boyun egdirme” stratejisinin önemli bir parçasidir. CFR tarafindan olusturulan ve denetlenen IMF ve Dünya Bankasi gibi kuruluslar, çevre ülkelere ekonomik destek verirken, onlara hem ekonomik hem de politik ve kültürel yönden Bati’ya bagimli kilacak reçeteler sunmakta ve kabul ettirmektedirler. Ekonomik Düzen’in Bati disindaki çevre ülkeler için genel hedefi sudur: Ne çok fakir birakip Düzen’e tepki duyar hale getirmek, ne de çok güçlendirip bagimsizlastirmak.
Böylesine bir mantik üzerine kurulu olan Ekonomik Düzen’in içinde, Türkiye’nin ne gibi bir konumu oldugunu tahmin etmek güç degildir: Türkiye de ne çok fakir birakilip Düzen’e hinç duyan bir ülke haline getirelecek ne de kendi ayaklari üzerinde durup Düzen’den bagimsizlasabilecek bir güç konumuna sokulacaktir. Nelson A. Rockefeller’in, zamanin ABD baskani Eisenhower’e yazdigi bir mektupta Türkiye için kullandigi ifadeler de Türkiye’nin bu konumunu ortaya koymaktadir. Arastirmaci-yazar M. Emin Deger, Rockefeller’in kullandigi deyimden hareketle Oltadaki Balik: Türkiye adini verdigi kitabinda, mektuptan su alintiyi yapiyor:
Biz askeri paktlarimizi kurmayi ve saglamlastirmayi hedef alan tedbirlere devam etmeliyiz… Büyük ölçüde politik ve askeri nüfus garantileyecek genislikte bir ekonomik yayilma planini Asya, Afrika ve diger az gelismis bölgelerde uygulamak zorundayiz… Yardimda, birinci gruba, bizimle dost olan ve bize uzun süreli askeri paktlarla baglanmis olan ülkeler girer. Bu ülkelere yapilacak yardimlar ve açilacak krediler öncelikle askeri nitelikte olmalidir. Oltaya yakalanmis baligin yeme ihtiyaci yoktur. Bu noktada Disisleri Bakanligi ile ayni fikirdeyim, genisletilmis iktisadi yardim, örnegin Türkiye’ye, bazi hallerde düsünülenin tersi sonuçlar verebilir. Yani bagimsizlik egilimini arttirip, mevcut askeri paktlari zayiflatabilir. Bu tip ülkelere-Türkiye gibi-dogrudan dogruya iktisadi yardim da yapilabilir, ama bu bize uygun ve bagli hükümetleri iktidarda tutacak ve bize düsman muhalifleri zararsiz birakacak biçim ve miktarda olmalidir.
Saniriz Rockefeller’in bu “hikmetli” yorumlari, Türkiye’nin Ekonomik Düzen’deki yeri konusunda oldukça aydinlaticidir. Düzen, IMF gibi organlari araciligiyla Türkiye’yi ne tamamen aç birakarak radikallestirecek, ne de fazla güçlendirerek bagimsizlastiracak bir politika izlemistir. (Bu arada IMF’nin Türkiye sorumlularinin çogunlukla yahudi olusu da ilginçtir ve Düzen’in yahudi kimligi hakkinda ilginç bir göstergedir. Türkiye-IMF iliskilerini düzenleyen Eisenberg ve uzun süre IMF Türkiye masasi sefligi yapan Ernest Sturc ve Thomas Reichman, irk bilincine sahip birer yahudidirler.) 43
Burada Ekonomik Düzen’in üzerimizdeki hesaplarina, bizim için kullandigi “yem”lere deginebiliriz. Bunun için öncelikle Düzen’in Türkiye’ye neleri dayattigina bakmak gerekir ki, bu durumda Düzen’in son yillarda Türkiye’den istedigi en önemli ekonomik gelismeye, yani özellestirmeye bir göz atmak gerekiyor.
Özellestirme…
Özellestirme son yillarda Türkiye gündeminde en çok yer alan konulardan biriydi. Devlete ait olan KIT (Kamu Iktisadi Tesebbüs)lerin özel sektöre satilmasini öngören özellestirme tasarisini destekleyen de çok oldu, lanetleyen de. Özellestirmedeki iki zit ucun (yani herseyin özellestirilmesini savunanlar ve özellestirmeye tamamen karsi çikanlar) da ortak bir özelligi vardi; konuya ideolojik yaklasiyorlardi. Bir taraf liberal ekonominin mükemmelligine inaniyor, diger taraf sosyalizme sadakat gösteriyordu.
Ancak konuyu ideolojilere göre degil, mantiga göre incelemek gerekir. Bu durumda sunlari söyleyebiliriz: Devletin zarar ettigi bir takim KIT’leri kapatmasi ya da satmasi kuskusuz akilci bir istir. Özellikle bu zarar eden KIT’ler, devlet için hiçbir stratejik önem tasimayan çimento, gübre, “basma, mintan” gibi mallari üretiyorsa bunlari elde tutmak için israr etmenin anlami yoktur. Ancak bazi KIT’ler vardir ki, devlet için stratejik önem tasir. Örnegin demir-çelik, endüstrinin temelidir ve bir ambargo zamaninda demir-çeliksiz kalmak gibi bir risk göze alinamaz. Telefon da stratejiktir; istedikleri Türk vatandasinin konusmasini dinlesinler diye yabancilara satilamaz. Ayrica devletin kar eden Kit’leri satmasinin da bir anlami yoktur. Bu akilci bir yaklasim degildir; yalnizca liberal ekonominin mutlak dogru olduguna yönelik bir tür batil inançtan kaynaklanabilir.
Ancak Düzen’in IMF ve Dünya Bankasi gibi aygitlari tarafindan Türkiye’ye dayatilan özellestirme rüzgari bu prensiplere uygun degildi. Zarar eden KIT’lerin yanisira, milyonlarca dolar kar eden KIT’ler de satilmak isteniyordu. Daha da ilginç bir durum vardi: Bazi KIT’ler, zarar etmedikleri halde zarardaymis gibi gösteriliyor ya da zararlari kat kat fazla gösteriliyordu.
Bu mide bulandirici politikanin en açik örnegi, Karabük Demir-Çelik Isletmeleri’ydi (KDÇI). Türkiye’nin en büyük sanayi tesisi olan KDÇI, her yil zarar ettigi ve dolayisiyla bütçeye yük oldugu gerekçesiyle satilmak, o da olmazsa kapatilmak isteniyordu. Ancak oldukça makul gibi gözüken bu tablonun arkasinda çok garip bazi gerçekler vardi. Yalçin Dogan, eski solculugundan kalma bir enerjiyle bu konuda sunlari yaziyordu:
Karabük Demir Çelik Isletmeleri’nin (KDIÇ) kapatilmasina ‘yüksek düzeyde ve önceden’ karar veriliyor. Daha 30 Kasim 1993 günü Demir Çelik Isletmeleri Genel Müdürlügü Ankara’dan Karabük’e bir faksla ‘1994 yilini asagida verilen hedefe göre hazirlayin’ diye talimat gönderiyor. Gösterilen hedef Karabük’ün ‘zarar etme’ emri!… Zararin miktari yine Ankara’dan emrediliyor ve ‘bes trilyon liralik zarar’ biçiliyor! Ne garip rastlanti ki, faks emrinde vurgulanan bes trilyon lira, 5 Nisan tarihli ekonomik pakette de yer aliyor. Basbakan ‘bes trilyon liralik zararin’ gerekçesine siginarak, KDÇI’nin kapatilacagini o günkü basin toplantisinda açikliyor! 30 Kasim’da gerekçe hazirlaniyor, buna dayanarak demir tüccarlariyla birlikte çalisma yürütülüyor, sonra da ‘eh ne yapalim, Karabük zarar ediyor, onun için kapatmak gerekir’ denilerek, binlerce insan kapi önüne birakilmak isteniyor. Oysa yalan!… Kagit üstünde zarar ettirilerek kapatilmak istenen KDÇI ‘1994 yilinda zarar degil, kar ediyor! Bes trilyon lira zarar ettigi bildirilen Karabük’ün ilk üç ayda zarari yok!’ Uzmanlarin verdigi bilgiye göre, biraz daha ileri gitmek gerekiyor. 1994 yilini da Karabük’ün karla kapatmasi bile sözkonusu…44
Yalçin Dogan’in bir gün önceki sütununda ise söyle deniyordu:
Karabük’te dönen dolaplar Ankara’da öyle pis kokular çikartiyor ki, sonuçta Basbakan Yardimcisi Murat Karayalçin’in basdanismani Aykut Ekzen baskanliginda 25 kisilik ‘Karabük Demir Çelik Isletmeleri Inceleme Kurulu’ ilk toplantisini 25 Nisan’da yapiyor. Ilk anda çarpici bir gerçek çikiyor: ‘Karabük Demir Çelik Isletmeleri hiç de baslangiçta öne sürüldügü gibi ne öyle büyük zararlar ediyor, ne de modasi geçmis teknolojiler uyguluyor… Tam tersine, bu isletmenin daha en az 15-20 yillik ömrü var. Üstelik, Karabük’ün ürettigi ürünler halen Türkiye’nin en kaliteli ürünleri, en aranan ürünleri…’ Ama, bunlar gözlerden kaçirilmak isteniyor. Karabük’ün kapatilmasi hiç akilci degil. Hiç karli degil. Isin içinde ‘sadece özellestirme adi altinda çekilmek istenen peskesler’ var. Neyse ki, Aykut Ekzen baskanligindaki kurul bu gerçekleri yalin bir biçimde sergilemeye hazirliyor. Karabük’ün en büyük özelligi disa bagimli olmayisi… Üstelik, küçük bir yatirimla, üretimini modern bir teknolojiyle sürdürebilecek olusu… Ama, özellikle zarar eden bir kurulus olarak gösteriliyor. Örnegin, seçimden önce piyasada demirin fiyati 9 bin lira iken, Karabük ürünlerinin fiyati 6 bin lira. Yani, zam yapmayan ve Karabük’ü bilinçli olarak zarara iten, hükümetin kendisi… Seçim sonrasi zam yapiliyor. Piyasa fiyati 12 lira, Karabük ürünleri ise hala 9 bin lira!… Maksat, Karabük zarar etsin ve bir an önce kapatilsin!… Ya da ‘pis iliskilerle’ belli kisiler ucuza kapatsin!…45
Evet, KDÇI, zararda olmadigi halde öyle gösteriliyordu. Bunun iki amaci olabilirdi; bu dev tesisleri birilerine “peskes” çekmek, ya da bu tesisleri kapatarak yurt disindan demir-çelik ithal etmek ve sözkonusu yabanci demir-çelik üreticilerine yaranmak…
Oysa Karabük çok ucuz bazi harcamalarla son derece karli bir kurulus haline getirilebilirdi. Mümtaz Soysal, bu durumu söyle açikliyordu:
Türkiye Demir ve Çelik Isletmeleri’nin verimini artirmak ve kendisini kurtarmak için, 1988 yilindan beri, hükümetlerin genel politikasina ragmen olusturdugu çok önemli bir proje var. Bu proje için 1 Subat 1993’te açilan ihaleyi Italyan Danieli firmasi kazanmis, hatta anahtar teslimi esasi üzerinden yapilan sözlesme de geçen yilin Temmuz ayinda imzalanmis durumda. Sadece 45 milyon dolarlik bir yenileme projesi. Buna göre, insaat demiri üretme süreci degisiyor ve yapilacak yeni tesislerle yillik 700 bin tonluk çelik üretiminde ton basina 89 dolarlik tasarruf saglaniyor. Tek basina bu bile, yillik zarari 62 milyon 300 bin dolar azaltmakta. Personel tasarrufu ve çeligin kalitesindeki düzelmeler de cabasi. Uzmanlar, buna benzer birkaç yatirimla ve alinacak yönetim önlemleriyle, Karabük’ün kara geçmemesi için hiçbir neden bulunmadigini söylüyorlar.46
Mümtaz Soysal, yine bir takim kirli çikarlar ugruna özellestirilmeye çalisilan baska bir KIT’in konumunu ise söyle anlatiyordu:
Ama en acikli örnek, ‘Devlet kalem kagit da satar miymis?’ demagojisi gerisinde çevrilmek istenen dolaptir. Istikrar paketi, kelimesi kelimesine, ‘Devlet Malzeme Ofisi yil sonuna kadar tasfiye edilecektir” diyor. Niçin? Bir devletin kendi gereksinimlerini karsilamak için kamu kurulusu yaratmasi, dünyanin baska yerlerinde görülmeyen acayip bir olay midir? Öyleyse, birakin Ingiltere, Fransa, Isviçre, Italya, Belçika, Hollanda, Almanya gibi Avrupa ülkelerini, liberalizmin en büyük savunucusu olan Amerika Birlesik Devletleri’nde 4.700 kisilik personeliyle, 3 milyar dolara yaklasan cirosuyla kamunun bütün kirtasiye, araç ve gereç isteklerini karsilayan Federal Malzeme Servisi ne oluyor? ‘Yil sonuna kadar tasfiye’ yi hak etmis olmak için acaba Türkiye’deki Devlet Malzeme Ofisi kamuyu müthis zararlara mi sokmustur? Personel sayisi mi çok kabariktir? Büyük yolsuzluklara mi sahne olmustur? Malzeme saglamada onarilmaz aksamalara mi yol açmistir? Hayir, rakamlar ortada: Yalnizca 1704 memur ve isçiyle, evet topu topu 1704 kisiyle, devletin bütün gereksinimlerini saglayan Ofis, 1992 yilinda toplam 167 milyar, 1993’te de tam 349 milyar dönem kari elde etmis durumda. Üstelik devlet zoruyla korunan bir tekel olarak degil, serbest rekabet ortaminda, piyasa ekonomisinin bütün gereklerine uyarak, özel kuruluslarla yarisa yarisa. 1993 karini personel sayisina böldügünüz zaman, çalisan kisi basina elde edilen karin 205 milyon oldugu görülüyor. Bu ne biçim devlettir ki, her isi birakmis, böyle bir kurulusunu tasfiyeye soyunmustur? Daha dogrusu, kimler, devleti kimlere, hangi büro malzemesi saticilarina soydurmak istemektedirler?47
Özellestirme operasyonunun trajik sonuçlarindan birini de Hürriyet yazari Zeynep Gögüs, yazilarinda anlatmisti.48 Gögüs’ün “Bir devin batis öyküsü” baslikli yazisinda, Fransiz Alcatel sirketinin özellestirme sonucunda Türkiye’nin en karli ve en parlak kamu sirketlerinden birisi olan Teletas’i batirdigi anlatiliyordu. Buna göre, Alcatel, Teletas’i hisselerini ele geçirdikten sonra bilinçli bir sekilde batirmisti. Türk mühendisleri sirketten kovup, yerlerine günde 1230 dolar maas alan Belçikali “uzman”lar getiren Alcatel, kasitli olarak Teletas’in maliyetlerini de yükseltmisti. Zeynep Gögüs, 31 Mayis tarihli “Öldürmek için aldik” baslikli yazisinda ise Alcatel’in eski müdürünün su sözünü aktariyordu: “Biz Teletas’i öldürmek için aldik. Ayagimiza fazla basiyordu Asya pazarinda…”
Tüm bunlar özellestirmenin yalnizca pragmatik bir ekonomi tedbiri olmadigini, aksine arkasinda bir takim çikar hesaplarinin yattigini gösteriyordu. Bütçeye yük olan kuruluslarin tasviye edilmesi mantikli bir isti. Ancak ülkedeki bazi KIT’lerin zararda gibi gösterilerek satilmasi ya da kapatilmasi, o KIT’i satin alacak ya da onun yerine yeni kaynaklar bulacak bazi çevrelerin çikarina uygun olabilirdi. Bunun baska açiklamasi yoktu.
‘T’nin Özellestirilmesi
Kuskusuz özellestirmenin en can alici noktasi ise PTT’nin T’sinin özellestirilmesiydi. Özellestirme gibi hassas bir islemin, en verimsiz ve en az risk tasiyan KIT’lerden baslamasi gerekirken, en stratejik konumdaki ve en verimli KIT olan PTT’nin T’sinden baslamasi oldukça ilginçti.
T’yi satmak için bulunan formüle göre, Türk Telekomünikasyon AS isimli bir sirket haline getirilen telekomünikasyon isletmesinin yüzde 49 hissesi satilacakti. Sermayesinin yüzde 51’i kamuya ait görünen bu sirkete yabancilar ortak olabilecek, dolayisiyla hisselerin büyük bir kisminada sahip olabileceklerdi. Ayrica gene bu maddeye göre sirket isletme hakkini, yani sistemi olusturan tüm birimleri, telefonlari, link hatlarini, uydulari ve santralleri devredebilirdi. Ve bunu da uzun bir süre, belki de yüz sene boyunca devam ettirebilirdi. Hem de, Mümtaz Soysal’in dedigi gibi bir tekel olarak. Kisacasi yapilan özellestirme, son derece stratejik bir KIT’i, yabancilara satmaktan baska hiçbirsey ifade etmiyordu.
TC Anayasasi’nin 22. maddesi, haberlesmenin gizliligini teminat altina aliyor. Ama telefon hizmetlerinin özellestirilmesinden sonra, baska bir degisle yabancilara satilmasindan sonra bu teminat sürdürülebilecek miydi? Dünya da Watergate gibi bir sürü skandal yasanmisken, kimlere güvenip de telefon hatlarini emanet edecektik? Amaçlari sadece karlarini maksimize etmek ve bulunduklari ülkelerde genis imtiyazlar elde etmek olan yabanci sirketlere ne kadar güvenilebilirdi?
Kaldi ki, özel sektörün T’yi kullanarak çok büyük yolsuzluk yapabilecegi son bir olayla ortaya çikti. PTT’nin lüzumsuz isler hatlarina dönüsen 900’lü telefon hatlarinda yapilan yolsuzluk, özel sektörün son incisiydi. Intermedya Sirketi’nin, PTT teknisyenleriyle rüsvet iliskisine girerek milyarlarca lira yolsuzluk yaptigi ortaya çikti. Bu sirketin ortaklari arasinda Profilo Holding Yönetim Kurulu Baskan Vekili, Irem Locasi’ndan Jefi Kamhi de bulunuyordu. Daha önce de Kamhiler’in telekomünikasyon alaninda bazi girisimleri olmustu! O zamanda ihalesini almaya ugrastiklari elektronik haberlesme sisteminin, Mossad tarafindan dinlenmeye elverisli oldugu ortaya çikmisti.
T’yle ilgili akla gelen bir baska soru daha vardi: Eger KIT’ler kaynak yaratmak ve verimliligi arttirmak için satiliyor, zararlarindan kurtulunmaya çalisiliyorsa, neden zararina çalisanlar dururken kar yapanlar satiliyordu? PTT’nin postasi 522 milyar zarar, PTT’nin telgrafi 280 milyar zarar, PTT’nin teleksi 190 milyar zarar, PTT’nin radyo- TV’si 599 milyar zarar ederken, PTT’nin T’si 2 trilyon TL kar ediyordu! Dahasi T’nin özellestirilmesi yeni gündemdeyken, bu KIT’in cazibesini arttirmak için bir telefon zammi yapilmis, Türkiye Avrupa ve Amerika’da telefonu en pahali ülke olmustu. Amacin verimliligi arttirmak olmadigi da çok açikti, çünkü kar eden T’nin verimlilik diye bir problemi yoktu. Ayrica, Dünya Bankasi’nin öngördügü üzere, isten çikarilacak binlerce isçi de ekonomik krizi körüklemez miydi?
Peki T’nin özellestirilmesine neden girisildi? Acaba saglikli bir gelir elde etmek için kalbur üstü sinifa koyulmasi gereken gelir vergileri ve lüks tüketim mallari üstündeki katma deger vergileri, yerli ve uluslararasi sermayenin çikarlarina ters mi düstü? Bu yüzden mi bu azinligin üstündeki agirligi hafifletmek ve yabanci sermayeyi memnun etmek için, böyle bir çözüm gerekli görüldü?
Neydi Türkiye’yi T’yi satmaya zorlayan?…
‘T’nin Mide Bulandirici Müsterileri
Bilgi ve iletisim çagi olarak nitelendirilen günümüzde, uluslarüstü sirketler en fazla yatirimi telekomünikasyon yönünde yapiyorlar. Özellikle birçok ülkenin telefon ve telgraf sirketlerinin özellestirilmesini saglayan ve bunlari eline geçiren dev tröstler, ayrica bulunduklari ülkenin disinda da iletisim alaninda faaliyet gösteriyor. Böylelikle, çagimizda gücün en önemli kaynagi bilgi devletlerin tekelinden çikarilarak en gizli ve önemli bilgiler özel kuruluslarin tekeline birakiliyor. Dolayisiyla bu özel kuruluslar, elde ettikleri imtiyazlar sayesinde, devletler kadar güçlenerek hükümetler üstünde önemli bir baski unsuru olusturuyor.
T’nin özellestirilmesini bu çerçevede degerlendirdigimizde, önemli bir soruyla karsilasiyoruz: Acaba ülkenin refahini ve güvenligini son derece ilgilendiren bu satisa talip olan sermaye dünyasinin patronlari kimlerdi?
PTT’nin özellestirilmesi konusunda, yabanci kuruluslardan Carnegie, Morgan Stanley ve Salomon Brothers raporlar hazirlamislardi. Bu kuruluslar, özellestirmenin, telekomünikasyon hizmetleri PTT’den ayrilarak yapilmasini öneriyorlardi.49
Görüldügü gibi yahudi sermayesi T’nin özellestirilmesiyle yakindan ilgiliydi. Özellikle J.P.Morgan’a ait Morgan Bank… Banka, Türkiye’nin özellestirme planini yillar öncesinden planlayarak, ilgililere sunmustu. Özellestirme ile birlikte ektiklerini toplamaya basladi. Doç.Dr. Sadi Uzunoglu, “Türkiye’nin özellestirme çabalari sistemli bir biçimde 1986 yilinda basladi. The Morgan Bank kapsamli bir master plan hazirlayarak dönemin ekonomi sorumlularina sundu. Bu çalismada benimsenerek DPT tarafindan dört cilt halinde 1986 yilinin haziran ayinda yayinlandi” diyerek konuyu açiklamisti.50
Ayni Morgan Bank gibi özellestirmeye talip olan bir baska büyük sirket de Carnegie idi. 13 Mart 1993 tarihli Sabah’ta, “PTT özellestirilmesi için Ankara’ya temsilci gönderen kuruluslar arasinda J.P.Morgan, Morgan Stanley, Lehman Brothers ve Carnegie’nin bulundugu” yaziliyordu. Ilginçtir, tam da bu sirada, Carnegie Endowment’in baskani olan tanidik bir isim, Morton Abramowitz, gazetelere verdigi demeçlerinde özellestirmenin zorunlu oldugunu söylüyordu.51 Lehman Brothers ve Salomon Brothers ise PTT’nin T’sinin pesine düsen, dünya çapindaki büyük yahudi finans kuruluslari arasindaydi.
Yahudi sermayesi T’yle böylesine yakin ilgilenirken, devreye çok anlamli bir isim girdi: Henry Kissinger’in sag kolu, Sili’deki darbenin mimari ITT sirketinin eski genel müdürü ve Bush döneminde disisleri bakanligi yapan Lawrence Eagleburger. Sirbistan’daki “Yugo” araba firmasinin ortaklarindan olan Eagleburger, ABD’nin Yugoslavya büyükelçiligi görevinde bulunurken Sirp liderlerle olan ekonomik iliskileri sebebiyle Bosna’daki soykirima da yesil isik yakmisti.
Mümtaz Soysal, Eagleburger’in ise karismasinin yarattigi “mide bulantisi”ni söyle vurguluyordu:
Bir baska haber: Lawrence Eagleburger yeni hükümet kurulduktan sonra Ankara’ya gelmis ve en yüksek siyasal sorumlularla gizli görüsmeler yapmis. Kim bu Eagleburger? Vaktiyle Sili’deki Allende’nin darbeyle devrilmesinde bas rolü oynayan ITT sirketinin eski genel müdürü ve bugün de eski Disisleri Bakanlarindan Kissinger’a bagli sirketler grubunun bas yöneticisi. Ama, daha çok, Bush iktidarinda Disisleri Bakan Yardimciligi, hatta bir ara Bakanlik yapmasiyla taniniyor. Ayni adamin, TELETAS’taki yüzde 39 hissesi Alcatel-Bell adli Belçika-Amerikan sirketine blok olarak satilirken de arabuluculuk yaptigini, Özal’in ‘prensleri’ arasinda dostlarinin bulundugunu, simdi de PTT’nin son T’si özellestirilirken yine piyasaya çiktigini duyunca, mide bulantisiyla birlikte zihninizde soru isaretleri uyanmaz mi?52
Görünüse bakilirsa, ülkenin en karli ve stratejik KIT’leri yabanci sermayeye sunuluyor ve bu onlarin istedigi sekilde ve istedigi zamanda yapiliyordu. Isçilerin birçok KIT’e talip oldugunu ve hükümetin bu talebe yanit vermedigini de göz önünde tutarsak, Düzen’in özellestirmeyi kendi çikarina kullanmaya çalistigi ve bunda da basarili oldugu açikça anlasiliyordu.
Özellestirme konusunun gündemin zirvesinde oldugu bir sirada, 1994 ortalarinda, Lawrence Eagleburger’in da üstündeki isim, yani Henry Kissinger Türkiye’ye geldi. Sözde Türk isadami (ve yahudi dönmesi) Ahmet Ertegün’ün açtigi “Özbek tekkesi” törenine katilmak için Türkiye’ye gelen Kissinger, son derece “üst düzey” temaslarda bulundu. Bu “Özbek” yaklasimi, Israil’in Türk devletlerine olan ilgisinin bir baska gösterisi olarak yorumlandi. Kissinger’in katildigi “Özbek tekkesi” töreninde ise Jak Kamhi ve Selahattin Beyazit gibi Bilderberg müdavimlerinden; esrarli partilerde boy gösteren ve tarihi eser kaçakçiligina adi karisan Aysegül Nadir’e kadar uzanan ilginç bir davetli listesi vardi. Ertugrul Özkök, davete katilanlari “devlet orada, ülkenin is dünyasinin önde gelen simalari orada, sanat, basin, hatta spor dünyasinin önemli isimleri de davetli” diyerek anlatmisti.
Nedense T’nin özellestirilmesi ile ilgilenenler hep yahudilerdi. 1995 Eylülünde bu kez Ingiltere’nin yahudi Disisleri Bakani Malcolm Rifkind Türkiye’ye gelerek T’nin özellestirmesi için açikça lobi yapti. Bosnali Sirplarin yilmaz destekçisi ve Müslümanlarin yeminli düsmani olan Rifkind, yanina 12 büyük Ingiliz isadamini alarak T’nin özellestirilmesi için seferber olmustu.
Bu arada 1994 baharinda ülkeyi kasip kavuran dolar krizindeki vurgunda Rockefeller ve Kissinger’in Chase Manhattan Bank’inin birinci sirada olmasi bir baska önemli gelismeydi. Bu krizde ve genel olarak Türkiye ekonomisinin 1994 yili içinde yasadigi sikintida önemi bir rolü de, yahudi sermayesine yakinligi ile bilinen Standard and Poors ve Moodys adli uluslararasi “rating” (kredi notu) sirketleri oynadi. Türkiye’nin kredi notunu ani bir biçimde düsüren bu iki sirketin kararlarinda objektif davranmadigi, kredi notlari ile kasitli olarak oynadigi, Fransiz Le Monde gazetesi tarafindan uzun bir arastirma ile ortaya konmustu. Yani Standard and Poors ve “Moodys’in Türkiye’nin kredi notunu düsürmesinin ardinda yalnizca objektif gözlem ve veriler degil, ayni zamanda “kasit” da vardi.
Bunlarin ötesinde, Israil de Türkye’nin ekonomik durumuyla yakindan ilgilendi her zaman. Ancak Yahudi Devleti, bunda stratejik bir amaç güdüyordu. Türkiye’nin Avrupa ile ekonomik entegrasyonuna ve Gümrük Birligi’ne katilmasina destek verdi; amaç, Türkiye’deki Islami yükselisin önünü kesebilmekti.53
Tüm bunlarin ardindan son olarak sunu söyleyebiliriz: Türkiye, dünyanin görünen tablosunun yaninda, bir de gerçek tablosu oldugunu unutmamalidir. Türkiye’nin dostu gibi gözüken güçler, gerçekte Türkiye hakkinda hiç de iyi seyler düsünmemektedirler. Türkiye, Israil’e ve onun Amerika’daki uzantilarina dikkat etmelidir. Israil ve onun Amerikali uzantilari, Türkiye’ye dost gözükerek onu olusturmak istedikleri anti-Islam cephe içine çekmek istemektedirler. Oysa Türkiye müslümandir; bunu reddetmesi ise ancak kendi kendini aldatmasi olacaktir. Düzen, Türkiye’nin temelde müslüman oldugu gerçegini unutmayacak, onu kendi dininden olanlara karsi geçici bir “taseron” olarak kullanip, sonra da yeniden düsmanlari arasina açikça katacaktir.
Bu yüzyilin baslarinda Siyonist hareketin önderlerinden Max Nordau, 10. Siyonist Kongre sirasinda “Türkleri dünyada Siyonistler kadar fedakar ve cömert dostlari olmadigina inandirmaliyiz” demisti. Gerçekten bazi Türkler-Jön Türkler ve Ittihat ve Terakki- buna inanmislar, Halife Abdülhamid’i yahudilerin destegiyle tahtindan indirmisler ve Islam Birligi düsüncesine sirt çevirmislerdi. Ancak ellerine aldiklari devlet, on yil içinde paramparça oldu. Devleti parçalayanlarin basinda ise-Kuran’in “içlerinden birazi disinda onlardan (yahudilerden) sürekli ihanet görür durursun” (Maide, 13) hükmüne uygun olarak-kendilerini “Türklerin fedakar ve cömert dostlari” olarak tanitan “Siyonistler” geliyordu.
Tarih, ancak kendisinden ders alindigi takdirde tekerrür etmeyecektir.

Kaynak : Harun Yahyanın Eserleri
Kaynak: http://www.masonluk.8m.com/

Yorum Yapın

Older Posts »