Archive for kuran

CİN-CİNCİLİK


Cin; gözle görülmeyen, ışın gibi özel bir enerji biriminden yaratılmış, akıl ve bilinç sahibi bir varlıktır. Onlar da Allah’a kulluk için var edilmişler, insanlar gibi toplulukları ve muhtemel olarak milletleri vardır. Cinlere de kendi içlerinden peygamberler gönderilerek ilâhî yasalar bildirilmiştir. İman etmiş Allah yolunda cinler olduğu gibi; iman etmemiş, isyankâr, insanlara vesvese veren şeytanî düşünceliler de vardır. Şeytanî cinler, kötülüğün temsilcisi olarak gönüllere şüphe, tereddüt, kuruntu, aslı olmayan kuşku vererek etki yaparlar. Ancak Cenâb-ı Allah’a sığınıldığı zaman bu etki hemen kaybolur. Cinler, insanlara hiçbir zaman musallat olamazlar.

Cincilik, cinlerle iletişim kurma ve onlarla konuşma gibi bir iddia ile geçim sağlama uğraşısıdır. Dini bilgisi olmayan saf halkı etkileyerek onlardan çıkar sağlarlar. İslâmiyet, şeytan işi bir pislik olan her türlü büyücülüğü, cinciliği ve falcılığı yasaklamıştır.

CİNLERİ ATEŞTEN YARATTIK

15/27 : Cinleri de (insandan) daha evvel kavurucu (dumansız) ateşten yarattık.
Cinler, ışın gibi, mikro dalga gibi görünmeyen madde ötesi canlı varlıklardır. İnsanlar gibi akıl, şuur ve iradeye sahiptir.

ALLAH’A KULLUK İÇİN VAR EDİLMİŞTİR

51/56 : Ben cinleri ve insanları sadece Bana ibadet etsinler diye yarattım.
Cinlerde tıpkı insanlarda olduğu gibi Allah’a kulluk etmek için yaratılmıştır ve onlar da Allah’ın yasalarına uymakla yükümlüdür. İyi işler yapanlar cennete, kötülük yapanlar da cehenneme gidecektir.

CİNLER TOPLULUĞU

6/130: Ey cinler ve insanlar topluluğu…
72/6: Doğrusu insanlardan bazı erkekler, cinlerden bazı erkeklere sığınıyorlardı da onların kibir ve azgınlıklarını arttırıyorlardı.

Cinlerin de insanlar da olduğu gibi; bizim bilmediğimiz ve göremediğimiz ayrı bir boyutta, yeryüzünde ve gökte toplu halde yaşadıklarını dişili erkekli aileler oluşturduğunu, ailenin de ötesinde toplulukları ve büyük ihtimalle de ayrı milletleri olduğunu Kur’ân ayetlerinden öğreniyoruz.

CİNLERE DE PEYGAMBERLER GÖNDERİLMİŞTİR

6/130: Ey cinler ve insanlar topluluğu! İçinizden, size ayetlerini anlatan ve şu gününüzle (Kıyamet Günü) yüzyüze geleceğiniz hususunda sizi uyaran resuller gelmedi mi?…

Ayetten; insanlarda olduğu gibi cinlere de kendi aralarından peygamberler gönderildiğini, ilâhî yasalar açıklanarak anlatıldığını öğreniyoruz. Kur’ân, cin toplulukları tarafından dinlenmiş ve izlenmiştir. Ahkâf 46/29-31: Bir zamanlar cinlerden bir gurubu, Kur’ân’ı dinlemeleri için sana (Hz. Muhammed’e) yöneltmiştik. Ona geldikle rinde birbirlerine: Susun dinleyin, dediler. Kur’ân’ın okunması bitirilince de uyarıcılar olarak kendi toplumlarına döndüler ve şöyle dediler : Ey kavmimiz! Biz Mûsa’dan sonra indirilen, kendinden öncekini doğrulayan, gerçeğe ve doğru yola götüren bir Kitap dinledik. Allah’ın davetçisine uyun ve ona inanın ki Allah günahlarınızdan bir kısmını bağışlasın ve sizi azaptan korusun.

Hz. Peygamber cinleri gözleri ile görmemiş, onların Kur’ân-ı dinledikleri Cenâb-ı Allah tarafından ona vahiy ile bildirilmiştir. Cin 72/1 : De ki : Cinlerden bir topluluğun dinleyip şunu söyledikleri bana vahyolundu : Gerçekten biz, hayranlık verici bir Kur’ân dinledik.

ŞEYTANÎ CİNLER – İYİ CİNLER

72/11: Doğrusu bizlerden (cinlerden) iyi olanlar var, olmayanlar da var, çeşit çeşit yollara ayrılmışızdır.
72/14: Bizden (cinlerden) Allah’a teslim olanlar da var, hak yoldan sapanlar da var. Allah’a teslim olanlar doğruyu ve hayrı aramışlardır.

Kur’ân’ın açıkladığı gibi cinler iki kısımdır. Bir bölümü iyi, ahlâklı, hayırlıdır ki onlar Cenâb-ı Allah’a iman etmişlerdir. Bir kısmı da isyankâr, kötülüğün ve fenalığın kaynağıdır ki; insanları saptıran, aldatan, vesvese veren iman etmemiş şeytan denilen asi kullardır.

CİNLER GAYBI BİLMEZLER

34/14: …Eğer cinler gaybı bilselerdi, o alçaltıcı azap içinde bekleyip durmazlardı.

Gayb; gizli olan, görünmeyen, belirsiz demektir. His ve akıl ile bilinmeyen şeydir. Yüce Allah, mutlak gayb olan Kıyamet zamanı, insanın nerede öleceği, insanın geleceği bilgisini, değil cinlere sevgili peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v.)e bile bildirmemiştir. Enam 6/59: Gaybın anahtarları Allah’ın yanındadır; onları O’ndan başkası bilmez. Geleceği bildiğini iddia eden cincilerin, büyücülerin, falcıların insanları nasıl sömürdükleri ve çıkar sağladıkları böylece daha iyi anlaşılmaktadır. Kur’ân, insanlara yapılacak yardım ve hizmetlerin temel prensibini şöyle vermektedir: Hiçbir ücret almadan Allah rızası için olmalıdır. Enam 6 / 90: …Ben şu yaptığıma karşılık sizden bir ücret istemiyorum…

ŞEYTANLARIN İNSANLARA YAPTIĞI ETKİ

114/5-6 : Şeytan insanların göğüslerine vesvese verendir. Cinlerden de olur, insanlardan da.
26/221-223 : Şeytanların kime ineceğini size haber vereyim mi? Onlar, her günahkâr yalancıya inerler. Onlar şeytanlara kulak verirler ve çoğu da yalan söylerler.

Cin ve insan şeytanlarının insanlara yaptığı etkiye vesvese denir. Vesvese; şüphe, tereddüt, kuruntu, aslı olmayan kuşkulardır. Kötülüğün temsilcisi cin şeytanları; iman etmemiş günahkâr yalancıların gönüllerine inerek onlara sinsice türlü vesveseler fısıldar. Genellikle aldatarak, çarpık gösterici telkin ile gayelerine ulaşırlar. İnançsız asi cinler insanları tereddüte düşürüp etkilerken; melekler de iman sahiplerinin gönüllerine inerek, ilham denilen mutluluk verici duygu ve düşünceler ile, onlara manevî bir güç katarlar. Yaratılış yasası gereği olan bu iki zıt kuvvet ile insanlar olgunlaşıp kemale ermektedir. Şeytanlar; Allah’a, ahirete, meleklere, kadere inanç konusunda kararsızlık doğurur; namaz, zekât, oruç ibadetlerinde kuşkuya düşürür, fakirleşeceksiniz diye korkutarak hırsa hırs katarlar. Böylece akıl ve duyuları çelişkiye düşürerek, her türlü kötülüğe yöneltirler. Artık o kimse Allah’ın doğru yolundan, kendisine ve insanlara faydalı olmaktan uzaklaşarak felâkete doğru sürüklenir. Nefsinin kötü sıfatlarına esir olan insanlarda bu fısıltılar, ta ki gerçekleri fark edip insanların Rabbi, insanların Yaratıcı’sı Yüce Allah’a sığınıp teslim olana kadar devam eder.

CİNCİLİK

37/6-10: Biz en yakın gökleri yıldızlarla süsledik. Onu asi bir şeytandan koruduk. Onlar en yüksekteki melekler topluluğunu dinleyemezler, her yandan kovulup uzaklaştırılırlar. Onlar için sürekli azab vardır. Ancak melekler topluluğundan bir söz kapan olursa, onu da delici bir alev (ışın) izler.

Gökler meleklerin bulundukları yerlerdir. Onlar buralarda kendilerine verilen İlâhî Emirler’i aralarında konuşurlar. Eğer bir cin şeytanı buralara kadar çıkar ve meleklerin haberi olmadan kulak hırsızlığı yapar ve yakalanmadan Dünya’ya dönerse, bu bilgilere bir takım yalanlar da katarak Yeryüzü’ndeki cincilere, büyücülere, üfürükçülere ulaştırır. Onlar da kendilerine vahiy geldiğini zannederek, hem kendileri sapıtır ve hem de saptırırlar. Bunun için gökler, şeytanlardan korunmuştur.
(Bkz. Elmalı M. Hamdi Yazır. 8/301)

« Bu ve benzeri bilgilerden anlaşıldığına göre, insanların duyular ötesiyle irtibat vasıtalarından birisi cinlerdir. Onların bilgileri sınırlı, gayb onlar için de kapalı olmakla birlikte, cinlerin insanlar için yarım gayb (bilinmeyen) saydığı bazı olayları bildiği veya gözlemleyebildiği sanılmaktadır. Fakat onlar bildikleri olayları yalanlarla karıştırıp insanlara aktarırlar. Bu yüzden insanlara aktardıkları bazen doğru, bazen de yanlış çıkar. Cinler insanları etkilemek için bazı büyücü ve kâhinleri (geleceği bilme iddiasında olan) seçtikleri gibi, spiristleri yani ruh çağırıcıları da seçerler. İşte ruhçuların ruh çağırma seanslarında kendilerine geldiklerini söyledikleri varlıkların bu cinler olması kuvvetle muhtemeldir. Bunlar kendilerini medyumlara ruh diye tanıtıp, geçmişe ait söylediklerinin doğru çıkmasıyla da onları kendilerine bağlarlar.»
( Bkz. Divan Taş – İlmihal II. say:156 )

Kur’ân-ı Kerîm’de cinler hakkında daha ayrıntılı bir açıklama olmamasının sebebi olduğu bilgi eksikliği; insanlardaki bilinmeyen, çözülemeyen sırlara olan aşırı merakı kötüye kullanılarak, cinler ile iletişim sağladığını iddia eden bir takım kimselerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Cinler ile bağlantı kurarak büyü yapmak, bilinmeyeni ve geleceği haber vermek iddiası ile oluşan cincilik, günümüzde de çok kazanç sağlayan bir sektör haline gelmiştir.

Duyular üstü bir varlık olan cinlerin, insanların geçmişindeki bazı olayları bildiği sanılmaktadır. Ancak geleceği değil cinler, Peygamberler de dahil Allah’tan başka kimse bilemez. Yüce Yaratıcı’ nın müsaadesi olmadan, hiçbir varlık diğer bir varlığa zarar veremez. Kötülüğün temsilcisi cin şeytanları, iman etmemiş günahkârların gönüllerine inerek, onlara sinsice türlü vesveseler (kuruntu) fısıldar. Bunun dışında hiç kimseye, hiç bir zaman musallat olamazlar. Tasalluk; ancak cinlerden değil, şeytanî düşünceli insanlardan gelebilir. Cinler vasıtasıyla bilinmeyenden ve gelecekten haber verme gibi iddialar ile mesleklerini yürüten cinciler, türlü hile ve hokkabazlıklar ile halkı etkileyerek onlardan çıkar sağlamaktadır. Eğer onlar geleceği bilselerdi Milli Piyango, Spor Toto v.s. gibi kuruluşlar vasıtasıyla süper zengin olurlardı.

Sıkıntısı ve sorunları olan bazı kimselerin; kendisine bile hayırı olmayan cincilere sığınarak yardım istemeleri, kurulan tuzaklara düşülmesine, ceplerinin boşalmasına, ve sıkıntılarının artmasına sebep olur. Yaratılmış bir varlıktan medet ummak, inanç yönünden önemli sakıncaları doğurur. Kur’ân bunu Allah’a şirk(ortak) koşma diye vasıflandırır ki, çok büyük bir günahtır. Her türlü yardım Yüce Allah’tan istenir. Fatiha 1/5 : Yalnız Sana ibadet eder, yalnız Senden yardım dilerim. Nisa 4/116-117 de şöyle buyrulmaktadır : Allah, kendisine şirk koşulmasını affetmez…Allah’a şirk koşan, dönüşü olmayan bir sapıklığa dalıp gitmiştir… Böyle yapanlar Allah’ı bırakıp kendine de hiçbir hayrı olmayan ŞEYTANA tapmış olurlar.

ŞEYTANIN KÖTÜLÜĞÜNDEN ALLAH’A SIĞINIRIM

Nas Sûresi 114/1-6 : De ki: İnsanların Rabbine sığınırım. İnsanların yöneticisine, yönlendiricisine. İnsanların İlâhına. O sinsi, aldatıcı şeytanın kötülüğünden. O ki insanların göğüslerine vesvese verendir. Cinlerden de olur, insanlardan da.

Kur’ân-ı Kerîm’in en sonunda yer alan Nas (insanlar) Suresi ile bir evvelki Felâk Suresi birlikte inmiş ve ikisine birden Sığınıcı Sureler denmiştir. Hz. Peygamberimiz; bir rahatsızlık duyduğunda, her gece yatacağı zaman bu sûreleri üçer defa okuduğu bilinmektedir.

Ayette; cin ve insan şeytanları tarafından kulağa üflenen her türlü vesvese denilen kötü düşünce ve kuruntulardan korunmak için Allah’a sığınılması emredilmektedir. Cincilere umut bağlamak gafleti; ancak azabı, parasal kaybı ve mutsuzluğu getirir. İnsanların gönlü rahatlatılarak, sıkıntıları giderilerek, doğru yola iletecek yegane kudret Yüce Allah’tır. Rad 13/28 : …Allah’ı anmakla gönüller huzura erer.

Yorum Yapın

Cinler gelecekte calistirilabilinirmi

(alinti…. Fethullah Gülen)

Kur’ân’da, Süleyman Aleyhisselâm’ın kuşlardan ve cinlerden ordularının olduğu, cinlerin kaleler, havuzlar ve kazanlar yaptıkları, içlerinde bina ustalarının ve denizlere dalan dalgıçların bulunduğu, ayrıca birkaç bin kilometre uzaktan Belkıs’ın tahtının ânında getirildiği anlatılır (Enbiyâ, 21/82; Neml, 27/39; Sebe’, 34/12; Sa’d, 38/37).

Âyetler, bizi fizik ötesi âlemlere götürmekte ve metafizik vak’alarla tanıştırıp, cin, şeytan ve ruhânîlerle kalbin ve hissin diliyle konuşabileceğimiz bir âlemde gezdirmektedir. İnsanlık, şu anda bu işin henüz elif-basında ve emekleme devresinde bulunmaktadır. Telepatinin, ruhlarla konuşmanın, cin ve şeytanlarla en geniş sahalarda haberleşme yapmanın ve onları emir altına alıp iş gördürmenin perdesi yeni yeni aralanmaktadır. Maddeyle alâkalı laboratuarlarda halledilemeyen meseleler olacak, görülmeyen âlemlere ve canlılara müracaat lüzumu duyulacak ve başka âlemlerden gelen şifreleri çözmek için nezih veya habis ruhlara, cinlere ihtiyaç baş gösterecektir. İrtibat arttıkça, onları kullanma sahalarına temayül de artacaktır.

Yukardaki âyetlerde ifâde edildiği gibi cinler, Hz. Süleyman’a (as) hizmet ediyorlardı. Her nebî, Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinden birine mazhardır; aynı zamanda nebîler, kendi isimlerinin de mazharıdırlar. Süleyman ismindeki remiz ve manâ, Şehâdet ve Gayb âlemleri üzerinde hüküm sürmektir. Böyle bir ismin muktezası olarak, O Nebî’nin bir eli görünen, diğer eli ise görünmeyen âlemde tasarruf yapabiliyor ve muhaberede bulunabiliyordu. Bu, sair enbiyâda ara sıra ve mu’cizevî oluyordu ama, Hz. Süleyman da (as) ileri derecedeydi. Ayrıca burada, imana ve Kur’ân’a hizmet eden cemaatlerin sahip olmaları gereken yol ve usûllere de işaretler vardır.

Nebî, âlet u edevatsız ve maddî sebepler olmaksızın cinleri teshir edip emrine bağlamış, onlar vasıtasıyla haberleşmiş, onları çalıştırmış ve bu sahada nihâî sınırı göstermiştir. Âyetin ifâdesiyle, emrinde bulunan cinler, Hz. Süleyman’ın (as) kendilerinden yapmalarını istediği şeyleri yaparlardı. Çok muhteşem hüsn-ü sanat eserleri ortaya koyarak, bu sanatın gelişmesi ve ihyâsı hususunda insanlara büyük destekleri olmuştur. İleride cinler, aynı sahada daha geniş çapta kullanılacak ve onları istihdam edenler, son sınır taşlarını yerlerine koyacaklardır.

Yine Kur’ân’da, -yukarıda ifâde edildiği gibi- Hz. Süleyman’ın (as) cinleri denizlerin diplerine dalma ameliyesinde istihdam ettiği de belirtilmektedir. Telepatinin bu işle alâkası vardır veya yoktur; fakat her hâlukârda, bir gün iaşeleri temin edilerek, cin taifeleriyle deniz altında üç-beş ay kalınabilecektir. Zirâ, Allah’ın bir Peygamberi (as), bize bu mevzûda da son ufku göstermektedir.

Muhabere sahasında da cinlerin büyük çapta kullanılabileceğine âyet işaret etmektedir. Büyük devletler, teknik ve teknolojik sahada verdikleri kavga ve mücadelede cinleri kullanıp, -haberleşmede dinlenme ihtimali ortadan kalktığı ve çok serî hareket ettikleri için- telsiz ve telgrafın çalışması ve kod, şifre ve anahtarlarının ele geçirilmesi hususunda cinlerden faydalanacaklardır. Gariptir; bu mevzûda bugün en fazla gayret gösterenler de, manâya karşı en kapalı milletlerden olan Rusya ve Çin’dir.

Cinler ile konuşmanın sağlanması, emniyet teşkilatlarının da işine yarayabilir. Meydana gelen veya gelişme safhasında olan faaliyetler ve grup olayları anında merkeze bildirilip, kontrol altına alınabilir. kim bilir belki o zaman, cinlerden de komiserler ve emniyet müdürleri olacaktır. Ve gün gelecek, milletlerin gizli bir şeyi kalmayacak, cin ve şeytanlar bütün kapalı şeyleri, milletlerin sırlarını ve gizli yanlarını açığa çıkararak, herkesin en gizli yönlerine muttalî olma imkânını sağlayacaklardır. Ne var ki beşer, her şeyi ruhânîlerin ve cinlerin yaptıklarına inanacak ve bu sahadaki gelişmeler sonucunda cinlerin bu şekilde kullanılması, bir bakıma Allah’ın (cc) ve Kur’ân’ın inkârına yol açacak; neticede de insanlar, ruhlarını tatmin için bunları kullanabileceklerdir.

Enbiyâ sûresinin 82. ayetinde, cinlerin daha başka işler de gördükleri belirtilerek, belki cinlerin ileride bizim bilemediğimiz ve tahmin edemediğimiz daha pek çok işlerde de kullanılabileceğine işaret olunmaktadır. Siz bunu, ister bin senelik hâdiselerin kitaplaştırılması, ister yerin altına ve yer altındaki madenlere ittılâ ve isterseniz deniz dibinde asırlardır bulunamayan batık gemilerin tespiti, yeni zenginlik kaynaklarının keşfi veya cinleri uzay dalgıçları, ya da cin uydular şeklinde istihdamla değişik bilgiler edinilmesi olarak düşünebilirsiniz. Fakat, her zaman olduğu gibi bu sefer de, verdiğimiz bu malûmatın sonunda yine “Her şeyin doğrusunu Allah bilir” demeyi ihmal etmemeliyiz.

Comments (7)

İstihbaratçıların yeni çalışma alanı: "Kur’an"

Son günlerde Amerika’dan “Feminist Kuran meali yazıldı, İslamsız Kuran meali yayınlandı” gibi haberleri yoğun olarak almaya başladık. Son gelen haber ise istihbarat servislerinin harıl harıl “Kuran tefsiri” yazmakta olduğu. Peki bu haberler ne anlama geliyor?

Bir süredir Amerika başta olmak üzere Batı’dan yeni Kuran meal ve tefsirlerin yazıldığı haberleri geliyor. Bu tefsirler ve mealler oldukça tepki çekecek tarzda kaleme alınıyor. Kimi tefsirlerde Feminist ideolojiyi desteklemek adına Kuran olduğundan farklı aksettiriliyor. İran asıllı ABD’li yazar Lale Bahtiyar’in mealinde, ‘İslam’, ‘din’, ‘ Müslüman’ kelimeleri geçmiyor.

20 ülkenin istihbaratı toplandı

Dünya Bülteni’nin ortaya çıkardığı diğer bir gelişme ise 20 ülkenin istihbarat biriminin ABD’nin florida eyaletinde 4-7 Mart tarihleri arasında düzenledikleri ‘Seküler İslam Zirvesi’nde modern bir tefsir yazmak için bir araya geldiği… Amerika’da düzenlenen toplantıya 20 ülkenin istihbarat uzmanları iştirak etti. Zirve, ABD’nin Florida eyaletinin St. Petersburg kentinde 4–7 Mart tarihleri arasında gerçekleşti. Toplantı iki bölüm halinde düzenlendi: Biri 4–5 Mart tarihleri arasında entelektüeller arasında yapılan bir toplandı idi. Diğeri ise yine aynı yerde 5–7 Mart tarihleri arasında 20 ülkenin istihbaratı arasında yapılan toplantıydı. Her iki toplantı da “Secular Islam Summit / Seküler İslam Zirvesi” adı altında gerçekleşti. Araştırma merkezleri, araştırmacılar ve uzmanlar bu toplantıya çalışmaları ve araştırmaları ile büyük destek vermek için canhıraş uğraştılar.

Neyi hedefiyorlar?

Peki Kuran üzerinde yapılan bu tahrif çalışmaları neyi hedefliyor? İyibilgi’ye konuşan gazeteci yazar Turan Kışlakçı şunları söylüyor: “Bu plan içinde bir plan aslında. Önce İslamiyet’i radikal bir terör ideolojisi olarak sunan Amerika ve yandaşları, şimdi de kendilerince bu terörü önlemek için Kuran’ı değiştirmeye kalkıyor. Hedefleri İslam dünyası içinde yeni bir kültürel savaş başlatmak.

BOP’un kutsal kitabı

Daha önce yaptıkları işgaller, piyasaya sürdükleri yarısı ayetlerden yarısı kendi propagandalarından müteşekkil “Gerçek Furkan” uydurmacası hiç bir şekilde İslam dünyasınca benimsenmedi. Yeni bir taktikle Büyük Ortadoğu Projesi’ne kutsal kitap hazırlıyorlar. Ilımlı İslam’ın ılımlı Kuran’ı olsun istiyorlar. Bazı yayınevleri ve gazeteler -ki bunların başında ‘El Hayat’ gazetesi geliyor- bu propaganda için kullanılıyor. Tabi paravan din adamları da var bu projenin içinde. “

Bu din adamlarının kimler olduğu konusunda iyibilgi’ye bilgi veren Kışlakçı şunları beyan ediyor: “İslam dünyasından bu çalışmalara destek veren isimler Batı tarafından özellikle seçilmiş gibi görünüyor. Çünkü bu isimler İsrail’in Filistin’e işgaline sessiz kalan, destek olan ve kendi kültürleri ile savaş içine girmiş kişiler.” Peki, Kuran gerçekten tahrif edilebilir mi? Kur’an’da Allah’ın Kur’an’ı koruma altına aldığı ve kıyamete kadar koruyacağı yazılı. Şu ana kadar Kur’an üzerinde gerçekleştirilen tüm değiştirme çalışmaları başarısız oldu.

İşte paravan din adamları

İstihbarat ekiplerinin Kuran toplantılarına katılan isimler ise Ayaan Hirsi Ali, Magdi Allam, Mithal Al-Alusi, Shaker Al-Nabulsi, Nonie Darwish, Afshin Ellian, Tawfik Hamid, Shahriar Kabir, Hasan Mahmud, Wafa Sultan, Amir Taheri, Ibn Warraq, Manda Zand Ervin, Banafsheh Zand-Bonazzi. Zirveye iştirak eden kişilerin ülkeleri ise şunlar: Mısır, Suudi Arabistan, İran, Irak, Ürdün, Pakistan, Bangladeş.

Kaynak : www.iyibilgi.com

Not : Konusunda uzman kişilerin farklı bakış açıları ile kur’anı yorumlayabileceğini ve farklı kazanımlar olacağına inanıyorum. Ama dış mihrakların maksatlı ve islama saldırı amaçlı yapılan yanlışlar tabii ki farklı değerlendirilmelidir. Aptal amerikalılar ve Aptal ingiliz emperyalizmi !

Yorum Yapın

99 Adet E-Kitap (indir) – Sanal Kütüphane –

365 Gün Dua (indir)

Format : CHM

Boyut : 507 KB

Müellif : Mehmet Oruç

Comments (2)

II. Murad’ın Türkçe’ye ve Türk kültürüne Hizmetleri

II. Murad’ın Türkçe’ye ve Türk kültürüne de büyük hizmetleri olduğu söylenmektedir. Bu doğru mudur?
Bütün Osmanlı Padişahları gibi, özellikle II. Murad da, Türkçenin gelişmesi için gayret sarfetmiş bir devlet adamıdır. Mercümek Ahmed’in Kabusnâme tercümesi, II. Murad’ın “Bir kişi Türkçeye tercüme etmiş, ancak açık değil. Bir kişi olsa da bu kitabı açık tercüme etse” sözü üzerine yapılmıştır ve dili bugünkü Türkçeden daha arıdır. Bu arada Yazıcızâde Ali Efendi’nin Tevârih-i Âl-i Selçuk adlı tarihi, Yazıcızâde Mehmed Efendi’nin Muhammediyye’si ve Ahmed-i Bîcan’ın Envâr’ül-Âşıkîn adlı eserleri II. Murad’ın teşvikleriyle ortaya çıkmış eserlerdendir. Kur’ân’ın ilk Türkçe tercümeleri de bu dönemde ciddi olarak başlamıştır. Osmanlı Devleti’nin 700. Yılında bazı devlet adamlarımızın “Osmanlı Devleti zamanında Kur’ân Türkçeye tercüme edilmediği gibi, Kur’ân’ın dağıtılması da yasaktı” şeklinde bir cümle sarfetmesi, bu eserin kaleme alınmasının lüzumunu da teyid etmektedir[1].

[1] Aksun, Osmanlı Tarihi, c. I, sh. 125-26; Yılmaz, Belgelerle Osmanlı Tarihi, c. I, 262-263; Başbakan’ın Din Şûrâsı Münasebetiyle Yaptığı Konuşma, Diyânet Dergisi, Ocak 1999. Mesela bkz. Mustafa Darir bin Yusuf, Yüz Hadis Tercümesi, Millet Kütüphânesi, Ali Emirî, Şer’iye Bölümü, nr. 1287/I; Emir Keykavus, Kâbûs-nâme (Terc. Mercimek Ahmed, II. Murad’ın emriyle), neşr. Orhan Şaik Gökyay, Ankara 1974.

Yorum Yapın

BAYRAĞIMIZIN DERİN ANLAMI

Türk Bayrağının rengini şehitlerin kanından, ilhamını da kan gölüne yansıyan ay ve yıldızdan aldığını biliyoruz.

Fakat bayrak hakkındaki bu bilgi, bayrağın taşıdığı kutsal anlamı, o anlamdaki sembolizmi, ondaki derinliği ve yüceliği anlatmaya yetmez.

Bilindiği gibi, genellikle Hıristiyan milletlerin bayraklarında Haç şeklinde semboller yer almaktadır. Müslüman milletlerde ise Hilal görünmektedir.

Haç, Hazreti İsa ( a.s.)’nın çarmıha gerilerek haç şeklinde şehit edildiğine inandıkları için Hıristiyanlar onu sembol olarak alırlar.

Peki ya Hilal? Müslümanlarca sembol olarak kabul edildiğini biliyoruz. Ancak bunun sembolik değeri nereden gelmektedir? Dolunay (Bedir) ayın ondördüncü gecesindeki haliyle daha parlak olmasına rağmen niçin ayın en az ışık verdiği yay şeklindeki zayıf şekil sembol almıştır? İşte burada Hilal’in gücü burada çıkmaktadır. Çünkü Hilal, Haç gibi doğrudan şekil

olarak alınsaydı Dolunay kullanmak daha uygun olurdu. Halbuki “Hilal” şekli dolayısıyla değil, ismi dolayısıyla sembol olmuştur. Bu anlamı da “ALLAH (c.c.)” isminden almıştır. Bilindiği gibi Arapça aslında Hilal kelimesinde;

1 “He”,

1 “Lam”,

1 “Elif”,

1 “Lam” harfleri bulunmaktadır. Yani 1 “He”, 1 “Elif” ve 2 tane “Lam” bulunmaktadır. Bu harflerin ebced hesabıyla rakam değeri de:

. “He

. “Lam”

. “Elif”

. “Lam”

. Toplam Olarak =99

ALLAH (c.c.) kelimesinde yine bir “Elif”, iki “Lam” ve bir “He” ile yazılmaktadır. Bu harflerin de değeri yine ebced hesabıyla toplandığında yine 99 rakamını verir. Her iki kelimede harfler değişmediği için rakam değerleri de değişmiyor. Yani Hilal yazarken ALLAH ( c.c.) isminin harflerini kullanıyoruz. 99’da Esma-ul Hüsna’yı temsil eder. Öyleyse bu iki kelimeyi bilhassa sembolik olarak birbirinin yerine kullanmak mümkündür. O halde Bayrak üzerine ALLAH ( c.c.) yazacak yerde, aynı ismin eş değerlisi olan Hilal’i koymak hem anlamlı, hem inançlarımıza daha uygundur. Çünkü inancımıza göre, “ALLAH ( c.c.)”ı sembol olarak bile ifade etmek mümkün değildir. Aksi halde putperestlerin düştüğü hatayı

tekrarlamış oluruz. Bu sakıncadan dolayı “ALLAH ( c.c.)” ın zatı ve ismi tenzih edilerek, o ismin harf ve ebcedi bakımından eş değerlisi olan “Hilal” sembol yapılmıştır. Mademki sembolik anlam taşıyacaktır o halde Hilal yazmaktansa Hilalin şeklini yapmak arasında hiç fark yoktur. Aksine sembol olarak Hilal şekli daha uygun, daha anlamlıdır. Böylece Hilal’in,

sembol olarak seçilmesinde şu mantık silsilesi görülmektedir: ALLAH (c.c.) à Hilal (isim) à Hilal (şekil) ALLAH(c.c.)’ın birliği (Tevhid) inancı ve bu inancın La ilahe İllallah

(ALLAH (c.c.) tan başka Tanrı yoktur) formülüyle ifade edilen manası böylece Hilal şeklinin içinde sembol olarak ifadesini bulmuştur. Bilindiği gibi bazı İslam ülkeleri bayrağında, özellikle Suudi Arabistan doğrudan doğruya Kelime-i Tevhid’i yazarak sembole gidilmeden bayrağına koymuştur. Ancak birtakım manaların sembol ile ifadesi, sözle ifadesinden daha derin ve anlamlıdır. Hilal’in kucağındaki Yıldız, Hilalde olduğunun aksine doğrudan doğruya şeklinden alınmıştır. Ancak bu şekil yine Arapça “Muhammed” yazısının şeklidir.

Peygamberimiz Hz. Muhammed ( s.a.v.) Efendimizin ismi yazıldığı zaman birinci “mim” in başı, “ha” harfinin dirseği, ikinci “mim” in kıvrımı ve “dal” harfinin alt ve üst kanadı beş

tane çıkıntı meydana getirir ve tam bir yıldız şeklini alır. Zaten İslam’ ın şartları da beş tanedir. Hilal ALLAH ( c.c.) inancını, yıldız Peygamber’e bağlılığı dile getirir. ALLAH (c.c.) inancı, amentü ile bildirilen iman şartlarının temeli olduğu için iman esaslarının hepsi bu

sembolle ifadesini bulmuş olur. O zaman Hilal iman şartlarını, yıldız da İslam’ ın şartlarını remz (sembol) olarak dile getirir ki, bayraktaki bu iki sembolle, ay ile yıldızla İslam dini bütün yönleriyle ifade edilmiş olur.

Claude Farrere dilimize “Türklerin Manevi Gücü” adıyla çevrilen eserinde (s.36) Hilal şekli üzerinde durarak bu şeklin Türklerin hayatında nasıl bir önem taşıdığını anlatmaya çalışır: “En mükemmel gemiler, yarım ay şeklinde amiral gemisinin etrafına sıralanmıştı. Evet, yarım ay şeklinde… Ve hilal şekli gerçekten Müslüman, gerçekten Türk olan herkesi heyecandan titretmeye yeter!…” diyerek Türk toplumunun hayatında örf ve geleneklerin ne kadar köklü bir yeri olduğunu anlatır.

İstiklâl marşımızda,

“Çatma kurban olayım çehreni ey nazlı hilal.”

“Kahraman ırkıma bir gül ne bu şiddet bu celâl?”

Mısralarında bayrağın ve hilalin şahsına dile gelen hitap, aslında doğrudan doğruya ALLAH ( c.c.)’a niyazdır. ALLAH (c.c.)’dan, artık bu millete rahmet ve merhametiyle nazar etmesi istenmektedir. Zaten

“Ruhumun senden ilâhî şudur ancak emeli;”

mısrasında bu dilek daha açık bir dille ortaya konmaktadır.

Hilal sadece bayrağımızda değil, kandil geceleri yapılıp dağıtılan ayçöreğinde de görülür. Camide ve kışladaki ders nizamı da, Mehter Takımının nöbet vurma sırasında aldığı şekil de hep Hilal şeklidir

Yorum Yapın

KIYAMET ALAMETLERİ

Tarih boyunca pek çok insan dağların heybetli yapılarını, yıldızların ve Güneş’in büyüklüklerini kendi ilkel anlayışlarına göre yorumlamış; evrenin sonsuza kadar var olacağını zannetmişlerdir. Bu inanış çok tanrılı ve maddeci Yunan felsefelerinin, Sümer ve Mısır dinlerinin bel kemiğini oluşturmuştur.
Böyle bir inanca sahip insanların büyük bir yanılgı içinde oldukları bizlere Kuran’da bildirilmiştir. Allah’ın Kuran’da verdiği haberlerden biri evrenin yaratıldığı ve bir sonunun olduğu gerçeğidir. Tüm insanlar ve canlılar gibi evrenin de bir ölümü vardır. Milyarlarca senedir işleyen kusursuz düzen herşeyi yaratan Rabbimizin eseridir ve bu düzen O’nun emriyle ve O’nun belirlediği bir zamanda görkemli bir şekilde son bulacaktır.
Kainatın, mikroorganizmalardan insanlara kadar içindeki tüm canlılar, yıldızlar ve galaksilerle birlikte ortadan kaldırılacağı zaman ayetlerde “saat” olarak ifade edilir. Bu “saat” herhangi bir saat değildir; Kuran’da “kıyamet vakti” anlamında kullanılan belirli ve özel bir saattir.
Kuran’da “kıyamet saati”nin geleceği haberinin yanı sıra, o zaman yaşanacak olaylar da tüm aşamalarıyla ayrıntılı olarak tasvir edilmiştir: “Gök yarılıp-parçalandığı zaman”, “Denizler tutuşturulduğu zaman”, “Dağlar kökünden sökülüp savrulduğu zaman”, “Güneş köreltildiği zaman”… İnsanların bu dehşet verici felaket karşısındaki korkuları, panikleri ve şaşkınlıkları da ayetlerde detaylı olarak anlatılmış, kaçacak veya saklanacak herhangi bir yer bulamayacakları vurgulanmıştır. Bunlardan çıkaracağımız sonuç, hiç şüphesiz kıyametin kainatın tarihinde benzeri yaşanmayan çok büyük bir felaket olacağıdır. Kıyamet günü hakkındaki detaylı çalışmalarımız “Kıyamet Günü” ve “Ölüm Kıyamet Cehennem” adlı kitaplarımızda bulunmaktadır. Bu site ise kıyametin yaklaşmasına doğru gerçekleşeceği bildirilen olayları konu almaktadır.
Öncelikle şunu belirtmeliyiz ki kainatı bekleyen kaçınılmaz sonun, her dönemde merak uyandıran bir konu olduğu ayetlerde haber verilmektedir. Ayetlerde, insanların Peygamberimiz (sav)’e kıyamet saatinin ne zaman geleceğini sorduğunu Allah şöyle bildirmektedir:
Saatin (kıyametin) ne zaman demir atacağını (gerçekleşeceğini) sorarlar. (Araf Suresi, 187)
“O ne zaman demir atacak?” diye sana kıyamet-saatini soruyorlar. (Naziat Suresi, 42)
Peygamberimiz (sav)’e bu soruya “Onun ilmi yalnızca Rabbimin katındadır.” (Araf Suresi, 187) şeklinde cevap vermesini Allah emretmiş, böylece kıyametin zamanını sadece Kendisinin bildiğini ifade etmiştir. Bu ayetten, kıyametin ne zaman gerçekleşeceğinin bilgisinin insanlardan saklandığı anlaşılmaktadır.
Kuşkusuz sonsuz ilim sahibi olan Rabbimizin kıyamet saatini gizli tutmasının hikmetleri vardır. Örneğin böylece her yüzyılda yaşayan insanların “kıyamet-saatinden içleri titremekte olanlar” (Enbiya Suresi, 49) gibi hareket etmeleri istenmektedir. Yine insanların, kıyamet gününün azabı ve dehşeti apansız gelmeden önce, Allah’ın azametini ve sınırsız kudretini düşünmeleri ve O’nun dışında sığınılacak bir yer olmadığını anlamaları istenmektedir. Eğer kainatın ölüm vakti tam olarak bilinseydi, bu dönemden önce yaşayanlar kıyameti derin bir şekilde düşünme gereği hissetmeyebilecekler, ayetlerde tasvir edilen kıyamet olaylarına duyarsız yaklasabileceklerdi.
Ancak belirtmek gerekir ki, kıyamet saati hakkında bilgi veren birçok ayet bulunmaktadır. Konuyla ilgili diğer ayetleri incelediğimizde önemli bir gerçekle karşılaşırız. Kuran’da kıyamet için bir tarih açıklanmaz, fakat kıyamet öncesinde ortaya çıkacak alametler haber verilir. Bir ayette kıyametin birçok işaretinin bulunduğunu Allah bize şöyle bildirir:
Artık onlar, kıyamet-saatinin kendilerine apansız gelmesinden başkasını mı gözlüyorlar? İşte onun işaretleri gelmiştir. Fakat kendilerine geldikten sonra öğüt alıp-düşünmeleri onlara neyi sağlar? (Muhammed Suresi, 18)
Bu ayette, öncelikle, geleceği bildirilen kıyametin alametlerinin Kuran’da yer aldığı anlaşılmaktadır. Bu “büyük haber”in işaretlerini anlamak için yapmamız gereken ayetler üzerinde düşünmektir. Aksi takdirde, ayette bildirildiği gibi, kıyamet anı geldikten sonra düşünmenin bir faydası olmayabilir.
Peygamberimiz (sav)’in günümüze ulaşan sözlerinin, yani hadislerinin bir bölümü kıyamet alametleri hakkındadır. Peygamberimiz (sav) hadislerinde hem kıyamet işaretlerini haber vermiş, hem de kıyametin hemen öncesindeki dönem ile ilgili detaylı açıklamalarda bulunmuştur. Kıyamet alametlerinin ortaya çıkacağı bu devir İslami kaynaklarda “Ahir Zaman” (Son Zaman) şeklinde isimlendirilmiştir. Ahir Zaman ve kıyamet alametleri konuları İslam tarihi boyunca oldukça dikkat çekmiş, İslam alimlerinin ve araştırmacıların eserlerine sık sık konu olmuştur.
Tüm bilgiler biraraya getirildiğinde ortaya önemli bir sonuç çıkmaktadır. Ayet ve hadisler Ahir Zaman’ın iki safhalı olduğunu göstermektedir. Birinci devre dünyanın maddi ve manevi sorunlarla dolu olduğu bir dönem; bunun ardından gelecek ikinci devre ise “Altınçağ” olarak adlandırılan, Kuran ahlakının ve her alanda üstün bir refahın yaşanacağı bir çağdır. Dünyanın, Altınçağ’ın sona ermesiyle birlikte çok hızlı bir sosyal çöküş içine girmesiyle de kıyamet saatinin gelişi beklenmektedir.
Bu sitenin amacı da kıyamet alametlerini ayet ve hadisler doğrultusunda incelemek; bu işaretlerin birbiri ardınca, birebir tasvir edildiği şekilde, içinde yaşadığımız çağda ortaya çıkmaya başladığını gözler önüne sermektir. On dört asır öncesinden bildirilen alametlerin çıkışı, inananların Allah’a olan iman ve bağlılıklarını artıran son derece büyük olaylardır. İlerleyen sayfalardaki çalışmamız da Rabbimizin “Ve de ki: Allah’a hamdolsun. O size ayetlerini gösterecektir, siz de onları bilip tanıyacaksınız.” (Neml Suresi, 93) vaadi doğrultusunda hazırlanmıştır.
Özellikle belirtmek istediğimiz önemli bir husus da şudur ki, herşeyin en doğrusunu Allah bilir. Her konuda olduğu gibi kıyamet hakkında da O’nun bize öğrettiğinden başka hiçbir bilgimiz yoktur.
Savaşlar ve Anarşi
On dört yüzyıl önce Peygamberimiz Hz. Muhammed, kıyamet ile ilgili bazı gaybi bilgileri ve bunlara dayalı düşüncelerini kendisiyle birlikte olan Müslümanlara aktarmıştır. Bu değerli sözler nesilden nesile geçmiş, hadis kitapları ve İslam alimlerinin eserleriyle günümüze ulaşmıştır. Elinizdeki kitabın ilerleyen bölümlerinde kullanılan hadisler de Peygamberimiz (sav) tarafından işte bu anlamda söylenmiş haberleri içermektedir.
Bu aşamada, kıyamet alametleri hakkındaki hadislerin doğruluğu ve güvenilirliğine ilişkin bazı şüpheler akla gelebilir. Tarihte Peygamberimiz (sav)’e atfen bazı sahte hadisler uydurulduğu bilinen bir gerçektir. Fakat araştırmamıza konu olan hadislerin Peygamberimiz (sav) tarafından söylenmiş sözler olduğu kolaylıkla anlaşılabilir. Elimizde doğruyu yanlıştan ayırmaya yarayan bir yöntem bilgisi bulunmaktadır. Bilindiği gibi, kıyamet ile ilgili hadisler geleceğe yönelik olayları ihtiva etmektedir. Bu nedenle zaman içerisinde, hadisin birebir gerçekleşmesi sözlerin kaynağı konusundaki tüm kuşkuları ortadan kaldırmaktadır.
Söz konusu kıstas Ahir Zaman ve kıyamet alametleri üzerine araştırma yapan birçok İslam alimi tarafından da kullanılmıştır. Konunun uzmanlarından Bediüzzaman Said Nursi de Ahir Zaman hakkındaki hadislerin günümüzde meydana gelen ve gözle görülen olaylara tam mutabık çıkmasının hadislerin hakikat olduğunu gösterdiğini ifade etmiştir.3
Hadislerde bildirilen işaretlerin bir kısmı 1400 yıllık İslam tarihinin herhangi bir döneminde, dünyanın belirli bir bölgesinde, belirli bir oranda görülmüş olabilir. Böyle bir durum o dönemin Ahir Zaman olduğunu göstermez. Zira bir devrin Ahir Zaman olarak nitelendirilmesi için kıyamet alametlerinin tümünün aynı çağda, birbirlerini izleyerek gerçekleşmesi gerekmektedir. Bu durum bir hadiste şöyle ifade edilmiştir:
Kıyamet alametleri birbirini takiben meydana gelir. Bir dizideki boncukların art arda kopması gibi.
Ramuz-El Ehadis, 277/6; Camiü’s-Sagir, 3/167
Yukarıdaki bilgi ışığında Ahir Zaman hadisleri incelendiğinde hayret verici bir sonuç meydana çıkmaktadır. Peygamberimiz (sav)’in yüzyıllar önce ayrıntılarıyla açıkladığı işaretler yeryüzünün hemen hemen her köşesinde, birbiri ardınca ve tam anlamıyla belirtildiği biçimde içinde bulunduğumuz çağda yaşanmaktadır. Hadisler sanki zamanımızın eksiksiz bir portresini çizmektedir. Elbette bu, derin düşünülmesi gereken son derece mucizevi bir olaydır. Gerçekleşen her alamet insanlara, Allah’ın huzurunda hesap verecekleri kıyamet gününün çok yaklaşmış olduğunu ve bir an önce Kuran ahlakını hayata geçirmelerinin önemini bir kez daha hatırlatmaktadır.
Peygamberimiz (sav) Ahir Zaman’ın özelliklerini anlattığı bir hadisinde şunları haber vermiştir:
Dünya hercü merc içinde kaldığında, fitneler zuhur ettiğinde, yollar kesildiğinde, bazıları bazılarına hücum ettiğinde…
Kıyamet-Ahiret ve Ahirzaman Alametleri, s.454
“Hercü merc” kelimesinin sözlüklerdeki karşılığı “darmadağınıklık, karmakarışıklık” anlamlarıdır ve hadiste bu durumun belirli bir bölge ile sınırlı kalmayıp, dünyanın her tarafına yayılacağı belirtilmektedir. Yolların kesilmesi ve bir kısım insanların diğerlerine saldırmaları da hadiste işaret edilen çağın belirtileri arasında sayılmaktadır.
Başka bir hadiste de yukarıdaki olay benzer şekilde yer almaktadır. “kıyamet yaklaşır… herc çoğalır” diyen Peygamberimiz (sav)’e “herc”in ne olduğu sorulmuş, O da “herc öldürmelerdir” yanıtını vermiştir. (Kur’an ve Sünnette Kıyamet ve Ahiret, s.172 )
Peygamberimiz (sav)’den bu konu hakkında bizlere ulaşan diğer hadisler de şunlardır:
Kıyametin hemen yakınında anarşi ve kargaşa günleri vardır.
Suyuti, Cami’üs Sagir, 3/211; Ahmed bin Hanbel, Müsned, 2/492
Şu hadiseler meydana gelmedikçe kıyamet kopmayacaktır… Ölümler ve katliamlar yaygın hale gelecek…
Camiü’s-Sagir, 3:211, Müsned, 2:492, 4:391, 392
Yukarıdaki hadislerin incelenmesi bizleri önemli bir sonuca götürmektedir. Peygamberimiz (sav), sözünü ettiği çarpışmalar, kargaşa ve katliamlar ile tüm yeryüzünü kaplayan savaşları ve terör eylemlerini tasvir etmekte, bu olayların da bir kıyamet alameti olduğunu belirtmektedir.
Geride kalan on dört asırlık döneme baktığımızda görürüz ki, 20. yüzyıldan önceki savaşlar bölgesel kalmışlardır. Tüm dünya halklarını, siyasi mekanizmalarını, ekonomilerini, sosyal yapılarını etkileyen savaşlar ise yakın geçmişte yaşanan iki dünya savaşı olmuştur. I. Dünya Savaşı’nda 20 milyondan, II. Dünya Savaşı’nda da 50 milyondan fazla insan ölmüştür. II. Dünya Savaşı’nın aynı zamanda, tarihin en kanlı, en büyük ve en yıkıcı savaşı olduğu bilinen bir gerçektir.
Çağımızın modern savaş teknolojisi, nükleer, biyolojik ve kimyasal silahları savaşların etkilerini tarihte görülmemiş boyutlara taşımıştır. Hatta geliştirilen kitle imha silahları nedeniyle dünyanın üçüncü bir dünya savaşını kaldıramayacağı da genel kabul görmüştür.
II. Dünya Savaşı sonrasındaki Soğuk Savaş, Kore Savaşı, Vietnam Savaşı, Arap-İsrail Savaşları, İran-Irak Savaşı ve Körfez Savaşı çağımızın en önemli olayları arasındadır. Bölgesel savaşlar, çatışmalar ve iç savaşlar aynı anda dünyanın birçok bölgesinde yıkıcı sonuçlara neden olmaktadır. Bosna, Filistin, Çeçenistan, Afganistan, Keşmir ve daha pek çok yerde yaşanan sorunlar insanlığı etkilemeye devam etmektedir.
Savaşlar kadar tüm dünya insanlarını ilgilendiren diğer bir “kargaşa” konusu da uluslararası ve organize terör olaylarıdır. Boston Üniversitesi’nden Prof. Vojtech Mastny’nin belirttiği gibi, terör olayları 20. yüzyılın ortalarından sonra kat kat artmıştır.7 Gerçekte terörizmin 20. yüzyıla has bir olgu olduğunu söylemek bile mümkündür. Irkçılık, komünizm ve benzeri ideolojik amaçlarla ya da etnik iddialarla ortaya çıkan örgütler, gelişen teknolojinin de yardımıyla kanlı eylemler yapmışlardır.
Dünyamızın yakın tarihindeki terör eylemleri zaman zaman büyük kaos ortamlarına zemin hazırlamıştır. Bu üzücü vakalarda çok kan dökülmüş, sayısız insan ölmüş veya sakat kalmıştır. Ancak insanlık hala bu trajik olaylardan hissesine düşen dersi almış değildir. Terör dünyanın birçok bölgesinde, öldürücü anarşik olaylara neden olmaya devam etmektedir.
Konuyla ilgili ayetlerde de çıkarmamız istenen dersler yer almaktadır. Rum Suresi’nde insanların yaptıkları şeyler dolayısıyla yeryüzünde karışıklıkların ortaya çıktığı şöyle bildirilmektedir:
İnsanların kendi ellerinin kazandığı dolayısıyla, karada ve denizde fesad (karışıklık, kötülük) ortaya çıktı. Umulur ki dönerler diye (Allah) onlara yaptıklarının bir kısmını kendilerine taddırmaktadır. (Rum Suresi, 41)
Şunu da eklemek gerekir ki, ayette önemli bir hatırlatma yapılmaktadır. İnsanların yaptıkları yanlışlardan kaynaklanan acı ve üzüntüler, onları hatalarından döndürmesi için birer fırsat mahiyetindedir.
Kısacası, “dünyanın hercü merc içinde kaldığı” dönem içinde bulunduğumuz çağda tam anlamıyla yaşanmış ve neticede bir kıyamet işareti daha bu şekilde tecelli etmiştir. Aynı zamanda bu işaret, insanlara bir an önce Kuran ahlakını yaşamaları için yapılan önemli bir uyarı olmuştur.
Büyük Şehirlerin Yok Olması: Savaşlar ve Afetler
Peygamberimiz (sav)’in Ahir Zaman’la ilgili verdiği haberlerden birisi de şu şekildedir:
Büyük şehirler dün sanki yokmuş gibi helak olur.
Kitabül Burhan Fi Alametil Mehdiyyil Ahir Zaman, s. 38
Hadiste belirtilen büyük şehirlerin helak oluşu, savaşlar ve çeşitli doğal afetler sonucunda meydana gelen yıkımları akla getirmektedir. Yakın geçmişte geliştirilen nükleer silahlar, uçaklar, bombalar, füzeler ve benzeri çağdaş silahların savaşlarda kullanılması büyük tahribata neden olmuştur. Bu korkunç silahlar tarihteki benzerleriyle kıyaslanmayacak düzeyde yıkımlara yol açmıştır. Elbette hedef konumundaki “büyük şehirler” de bu yıkımlardan birinci derecede etkilenen yerler olmuştur. II. Dünya Savaşı’nın benzersiz sonuçları buna bir örnek olarak verilebilir. Dünya tarihinin en büyük savaşında, atom bombasının kullanılmasıyla Hiroşima ve Nagasaki tamamen yerle bir olmuştur. Avrupa’nın başkentleri ve önemli şehirleri de ağır bombardımanlar neticesinde büyük ölçüde yıkılmıştır. Britannica Ansiklopedisi II. Dünya Savaşı’nın Avrupa şehirlerinde neden olduğu hasarı şöyle anlatır:
Meydana gelen tahribat Avrupa’nın büyük bölümünü ayın yüzeyine dönüştürmüştü: Şehirler bombardımanlar sonucunda harap oldu, sayfiye yerleri kavruldu ve simsiyah oldu, yollar bombaların açtığı çukurlarla kaplandı, demiryolları kullanılamaz hale geldi, köprüler yıkıldı, limanlar batık gemilerle doldu. Savaş sonrası Almanya’nın Amerikan Bölgesi askeri valisi General Lucius D. Clay’in dediği gibi, “Berlin sanki ölülerin şehri gibiydi.”8
Kısacası, II. Dünya Savaşı’nın tarihte benzeri görülmeyen genişlikteki tahribatı hadisin işaret ettiği olayla birebir uyuşmaktadır.
“Şehirlerin yok olmasına” neden olan bir diğer etken de doğal afetlerdir. Doğal afetlerin içinde bulunduğumuz çağda hem sayısal hem de büyüklük olarak arttığı istatistiksel bir gerçektir. Son on yılda baş gösteren iklim değişikliklerinin yol açtığı felaketler bir dönüm noktası olarak kabul edilmektedir. Sanayi, zararlı ve istenmeyen bir yan ürün olan küresel ısınmaya sebep olmakta, giderek ısınan dünya atmosferindeki dengeler bozulmakta ve böylece iklim değişiklikleri meydana gelmektedir. 1998 yılı şimdiye kadar kaydedilen en sıcak yıl olmuştur.9 Amerika Ulusal İklimsel Veri Merkezi’nin kayıtlarına göre de en fazla iklimsel afet 1998’de meydana gelmiştir.10 Örneğin gözlemciler, 1998’deki Mitch Kasırgası’nın Orta Amerika’nın tarihinde meydana gelen en kötü felaket olduğunu belirtmişlerdir.11
Son yıllardaki kasırga, fırtına, tayfun ve hortum gibi felaketler başta Amerika kıtası olmak üzere dünyanın birçok yerinde yıkıcı zarara neden olmuştur. Bunlara ek olarak seller de bazı yerleşim merkezlerinin sular ve çamur altında kalmasına yol açmıştır. Ayrıca depremler, volkanlar ve tsunami dalgalarının yaptığı büyük tahribatlar da unutulmamıştır. Sonuç olarak, tüm bu afetlerin “büyük şehirlerde” sebep olduğu yıkımlar önemli birer işaret olmuşlardır.

Yorum Yapın

Older Posts »