Archive for islam birliği

SURİYE SELÇUKLULARI ( 1079 – 1118 )

Tutuş Dönemi

Suriye Selçuklu Devleti’nin kurucusu Tutuş, Büyük Selçuklu Sultanı Alp Arslan’ın oğludur. Suriye fâtihi Emîr Atsız’ın Kahire önlerinde Fâtımîlere mağlûbiyetinden sonra öldüğü sanılmış, bu sebeple Sultan Melikşâh Suriye’ye kardeşi Tutuş’u göndermişti (1077-8). Ancak ölmediği anlaşılan Atsız’ın Sultan Melikşâh’a müracaatı üzerine, Tutuş’a Haleb bölgesine gitmesi için emir vermişti.

Daha sonra Fâtımîlerin Dımaşk’ı kuşatması, Atsız’ın Tutuş’u yardıma çağırmasına sebep oldu. Tutuş önemsiz bir sebeple Atsız’ı öldürdü ve onun idaresindeki Suriye şehirlerini ele geçirdi (1079) ve ardından Kudüs’ü aldı. Böylece başkent Dımaşk olmak üzere Suriye Selçuklu Devleti kurulmuş oldu.

Suriye’yi, Anadolu fâtihi Süleymanşah’ın da ele geçirmek istediğini görüyoruz. Süleymanşah iki defa Haleb’i kuşattı ise de, almağa muvaffak olamadı. Şehri idare eden ibn el-Huteytî bu sırada Tutuş’u davet etti. Melik Tutuş beraberinde Artuk Bey olduğu halde harekete geçti. Halep civarında Ayn Selem mevkiinde yapılan savaşı ve hayatını kaybeden Süleymanşah olmuştu (1086). Tutuş Haleb şehrine sahip olduysa da, iç kaleyi alamadı. Diğer taraftan Suriye’deki bu olaylar sebebiyle, Melikşâh Haleb’e doğru hareket etmiş, kardeşi ile karşılaşmak istemeyen Tutuş da Dımaşk’a çekilmişti.

Tutuş’un Anadolu Selçukluları devleti hükümdarı Süleyman Şah’la mücadelesine müdahale eden Melik Şah, Suriye’ye indiği zaman savaş bitmiş ve galip Tutuş, Haleb’i işgal etmişti. Cezalandırılacağından korkan Tutuş, metbuu Melik Şah’la görüşmeden şehri boşaltmış ve Şam’a çekilmişti. İşte bu sırada Süleymanşah’a karşı zaferin kazanılmasında başlıca rol oynayan Artuk, bu sefer de Tutuş’u imparator Melik Şah’a karşı savaşa teşvik etti. Artuk’un fikrine göre, Melik Şah’ın ordusu ve hayvanları yorgundur; hücum edildiği takdirde bu ordunun mukavemet etmesi imkânsızdır. Tutuş’un buna karşı verdiği şu kat’î cevap çok dikkate şayandır: “Gölgesinde gölgelendiğim kardeşimin şerefini ve haşmetini kıramam”. Bu kısa cümle Tutuş’un imparator hakkındaki düşüncesini büyük bir belâgatle ortaya koymaktadır. Böylece Tutuş, muhtelif vesilerle hakana kırgın olan Artuk’un maksadına âlet olmamıştır.

Sultan Melikşâh’ın kuzey Suriye’den ayrılmasından sonra Fâtımîler, Filistin ve Suriye’nin bazı şehirlerini ele geçirdiler. Melik Tutuş, Melikşâh’dan aldığı yardımla harekete geçti ve 1090’da Humus’u ele geçirdiyse de Trablus-şâm kuşatması başarısızlıkla sonuçlandı. Bu suretle Fâtımîlerin işgâl ettikleri şehirler geri alınamadı. Arkasından Tutuş, kardeşi Melikşâh’ın ölümü ile, Büyük Selçuklu Devleti tahtını ele geçirmek için mücadeleye giriştiyse de, bu arzusu genç yaşta hayatını kaybetmesine sebep oldu (1095).

Melik Tutuş, Büyük Selçuklu tahtını ele geçirmek için giriştiği mücadelede, Hemedân’da bulunduğu sırada oğlu Rıdvân’dan bir ordu ile yardıma gelmesini istemişti. Rıdvân yardım için Haleb’den ayrılmış, fakat babasının ölüm haberini aldığı zaman sür’atle adı geçen şehre dönmüştü. Tutuş’un Haleb’deki nâibi Vezîr Ebu’l-Kasım el-Hasenî, Rıdvân’ı babasının halefi olarak tanıdı. Ancak bu vezîrin tahakkümü Rıdvân’ın atabegi Cenâh ed-Devle Hüseyin b. Ay-Tigin tarafından önlenmiş, Rıdvân bundan sonra gerçek manada “Haleb Selçuklu Melikliği”ni kurmuştur (1095).

Öte taraftan Rıdvân’ın kardeşi Dukak da babasının ölümünden sonra Haleb’e dönmüştü. Bir süre sonra Tutuş’un Dımaşk’taki nâibi Sav-Tegin, Dukak’ı adı geçen şehre davet etti. Dukak bu davete uyarak Dımaşk’a gitmeğe ve Suriye Selçuklularının “Dımaşk şubesi”ni kurmağa muvaffak oldu. Böylece kısa bir süre içinde Suriye Selçuklu Devleti, iki melikliğe bölündü.

Haleb Selçuklu Melikliği

Melik Rıdvân, Haleb Selçuklu Melikliği’ni kurduktan sonra hükümdarlık sahasını genişletmeğe çalıştı. İlk önce beraberinde Vezîr Cenâh ed-Devle olduğu hâlde Suruç üzerine yürümüş, fakat Artukoğlu Sökmen’in başarılı savunması karşısında buradan çekilerek Ermeni Toros idaresindeki Urfa’yı zabtetmişti (1096). Melik Rıdvân şehri iç kalesinin idaresini Antakya valisi Yağı-basan’a vererek Haleb’e döndü. Rıdvân Dımaşk şehrini de alarak, babasının sağlığındaki topraklara sahip olmak istiyordu. Sonuçta Dımaşk’ı kuşattı, fakat başarısız oldu.

İki kardeş arasındaki bu hâkimiyet mücadelesinden faydalanan Fâtimîler, Emîr el-Cüyûş Efdal kumandasındaki bir orduyu Kudüs’e gönderdi. Fâtımî ordusu kırk gün süren bir kuşatma ve savaştan sonra Kudüs’u Artuk ailesinden teslim aldı (Ağustos 1096). Melik Rıdvân ise aynı ay içinde Antakya yörelerine kadar uzanan yağma ve tahrip akınlarında bulundu, daha sonra Dımaşk’ı ele geçirmek üzere hazırlıklara girişti ise de bu sadece başarısız bir teşebbüs oldu. Çok geçmeden Melik Dukak, Rıdvân’a mukabele olarak Haleb üzerine yürümeğe teşebbüs etti. İki taraf orduları Kennesrîn’de karşılaştılar. Rıdvân, Dukak ve beraberindekileri ağır bir yenilgiye uğrattı (20 Mart 1097). Dukak, Rıdvân’ın tabiiyetini tanımak zorunda kaldı.

Bu sırada Rıdvân Haleb’deki hâkimiyetini devam ettirebilmek için Fâtımîlerin desteğine ihtiyaç duymuş ve bu devletle işbirliği yapmıştı. Bunun neticesinde hâkim olduğu yerlerde dört hafta süreyle Mısır Fâtımî Halîfesi el-Musta’lî adına hutbe okuttu. Ancak kendi çevresinin şiddetli tepkileri üzerine hutbe tekrar Abbâsî Halîfesi adına okunmuş ve Rıdvân, Halîfe el-Mustazhîr’den af dilemişti (1097).
Bu sırada Müslüman ülkelerine batıdan Haçlı Seferleri’nin başladığını görüyoruz. Anadolu’yu geçen Haçlılar Antakya’yı zabtetmişlerdir (1098). Haçlılar bundan sonra hâkimiyet sahalarını genişletmeğe çalıştı, Antakya kontu Bohemond Haleb’e bağlı bazı kaleleri işgâl etti. Bir süre sonra Melik Rıdvân harekete geçerek Haleb çevresinde Haçlıların eline geçen bir çok yerleri geri almış, bu suretle bir süre için Haçlı tehlikesinden uzak kalınmıştı.

Fakat bu çok kısa sürmüş, 1105 senesinde Kınnesrin’de Rıdvân ile Haçlılar tekrar karşılaşmışlardı. Ancak Rıdvân Haçlılar ile yapılan savaşı kaybederek Haleb’e çekilmek zorunda kaldı (1105). Haçlılar onun bu yenilgisinden yararlanarak Haleb bölgesinde yağma ve istilâya giriştiler.

Büyük Selçuklu sultanı Muhammed Tapar 1106 yılında Musul bölgesine Emîr Cavlı Sakavu’yu atamıştı. Cavlı Musul’a hâkim olabilmek için Türkiye Selçuklu Sultanı Kılıç Arslan ile mücâdeleye girişti ve Melik Rıdvân’dan da bu husûsta yardım istedi. Rıdvân da askerleriyle birlikte ona katıldı. Yapılan savaşı kaybeden Kılıç Arslan Hâbûr suyunda boğuldu (1107). Fakat daha sonra Rıdvân ile Cavlı’nın arası açıldı. Rıdvân bu durumda Antakya prensi Tancred’e mektup yazarak ondan yardım istedi. Ayrıca Cavlı’nın Haleb’i tehdit ve onun Suriye’deki Haçlı hâkimiyeti için de bir tehlike teşkil ettiğini bildirdi. Tancred, Melik Rıdvân ile anlaşırken, Cavlı da Urfa Kontu Baudouin ile birleşti. İki taraf arasında Tel-Bâşir’deki savaş, Tancred ve Rıdvân lehine neticelendi (Ekim 1108).

Emîr Mevdûd idaresindeki Selçuklu kuvvetlerinin Urfa’yı kuşatması (1110), Haçlıları bu şehri kurtarmak maksadıyla bir süre için Suriye’den ayrılmalarına yol açtı. Melik Rıdvân bu fırsattan istifâde ederek Antakya bölgesine kadar akınlarda bulundu. Daha sonra Antakya’ya dönen Tancred Rıdvân’a aralarındaki anlaşmanın bozulduğunu bildirerek karşı harekete geçti, önemli bazı kaleleri zaptederek ve yağma akınları ile bölgeyi büyük zarara soktu. Melik Rıdvân bu durumda Tancred ile daha ağır şartlarda bir barış yapmak zorunda kaldı (1111).

Melik Rıdvân bir süre sonra Haçlıların Haleb yöresindeki faaliyetleri sebebiyle güç duruma düşmüş ve yardım için Büyük Selçuklulara başvurmuştu. Sultan Muhammed Tapar’ın çağrısına bir çok Müslüman emîr uymuş ve Mevdûd’un idaresindeki bu Selçuklu ordusu, Joscelin’in elinde bulunan Tel-Bâşir’i kuşatmıştı. Fakat sonuç alınamamıştır. Melik Rıdvân ise Haleb Selçuklu Melikliği’nin Haçlıların baskısı sonunda yok olmak tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğunu Emîr Mevdûd’a bildirerek, Selçuklu ordusunun Haleb’e gelmesini istedi. Emîr Mevdûd bu arzuyu kabul ederek Haleb bölgesine geldi. Ancak, muhtemelen Selçuklu askerlerinin sert hareketleri, Rıdvân’ın Haleb kapılarını kapamasına sebep oldu. Neticede Selçuklu ordusu Haleb önünden ayrılmak zorunda kaldı (Eylül 1111).

Melik Rıdvân gittikçe artan Haçlı baskısı karşısında Dımaşk hâkimi Tuğ-Tegin’i Haleb’e davet etti. Tuğ-Tegin buna uyarak Haleb’e geldi. Neticede Rıdvân ve Tuğ-Tegin bir anlaşma yaptılar. Buna göre, Tuğ-Tegin Rıdvân adına hutbe okutup, para bastıracaktı (1112). Çok geçmeden bu anlaşmanın bozulduğunu görüyoruz. Tuğ-Tegin kendisini tehdit eden Haçlılara karşı bir çok Selçuklu emîrinden, bu arada Melik Rıdvân’dan da yardım istemişti. Rıdvân muhtemelen yıllık vergi ödediği Antakya Kontu Roger’den çekinerek bu davete uymadı. Ancak Tuğ-Tegin ve Mevdûd’un Haçlılara karşı Taberiyye savaşını kazanmalarından sonra yüz atlı gönderdi. Tuğ-Tegin onun bu çekingen davranışına kızarak, aralarındaki anlaşmayı bozdu (1113). Melik Rıdvân bu olaydan sonra çok yaşamamış, şiddetli bir hastalığa yakalanarak 10 Aralık 1113’de Haleb’te ölmüştür.

Melik Rıdvân’ın ölümünden sonra Haleb Melikliği’nin başına onaltı yaşındaki oğlu Alp Arslan el-Ahras geçirildi. Ancak, idare tamamıyla atabegi olan Hadım Lü’lü’nün elinde bulunuyordu. Bu devrede Haleb’deki Bâtınîlerden şikâyetler artmıştı. Sultan Muhammed Tapar bir elçi göndererek Bâtınîlere karşı harekete geçilmesi ve onların liderlerinin öldürülmesi için emir verilmesini istedi. Alp Arslan bu isteğe uyarak bir kısım reisleri öldürttü. Bâtınîlerden nefret eden Haleb halkı da bu harekâta katılmıştı. Ancak Alp Arslan’ın meliklik devresi kısa sürdü. Yakınlarının tavsiyesi ile yardım için Tuğ-Tegin’e başvurdu, hatta Dımaşk’a dostça bir ziyaret yaptı. Tuğ-Tegin de onun müracaatını müsbet karşılamıştı. Diğer taraftan Atabeg Lü’lü onun sorumsuzca davranışlarından ve Atabeg Tuğ-Tegin’in isteğine göre hareket edebileceğinden korkmuş, ayrıca kendi hayatını da tehlikede görerek Alp Arslan’ı öldürtmüştü (Eylül 1114).

Atabeg Lü’lü, Alp Arslan’ın yerine altı yaşındaki kardeşi Sultan-şâh’ı tahta çıkardı. Böylece bir süre için devletin gerçek idarecisi oldu. Ancak kudretli bir melikin yokluğu ve ordusunun sayıca az olması, Haleb Melikliği’ni sadece adı geçen şehri savunmak durumunda bırakmıştı. Lü’lü ise hükümranlığını sürdürebilmek için; Haçlılar, Tuğ-Tegin ve Sultan Muhammed’den destek ve aynı maksatla zaman zaman da Artuklu İlgazî’ye başvuruyordu. Nihâyet 1117 yılında Lü’lü bir yolculuk sırasında beraberindeki Türk müfrezesi tarafından öldürüldü. Daha sonra idareyi başka hadımlar ele geçirdi. Sultan-şâh zâten yaşça küçük olduğundan sadece ismen melikti. Haleb şehri bu iç karışıklıklar sebebiyle Haçlıların yağma ve istilâsından kurtulamayacak bir durumda idi. Artuklu İlgazî 1117’de Haleb’i geçici olarak almıştı. Ertesi yıl sıkıntı içindeki halkın çağrısı ile İlgazî Haleb’e tamamen hâkim oldu. ve Sultan-şâh’ı da hapsetti (1118). Bu suretle Haleb Melikliği, dolayısıyla Suriye Selçuklu Devleti, sona ermiş oluyordu.

Dımaşk Selçuklu Melikliği

Dukak, Dımaşk’da Suriye Selçuklularının Dımaşk şubesini kurmuştu. Diğer taraftan Melik Tutuş’un emrinde bulunan Emîr Tuğ-Tegin Sultan Berkyaruk’un eline esir düşmüş ve sonra serbest bırakılmıştı. Tuğ-Tegin Dımaşk’da Dukak’ın hizmetine girdi ve ordu kumandanlığına getirildi. Ayrıca Dukak’ın annesi ile evlendi ve melikliğin idâresine hâkim oldu. Dukak Dımaşk’ı ele geçirmek isteyen ağabeyi Rıdvân ile de mücadele etmiş ve mukabelede bulunmuştu

Haçlıların Antakya’ya yürümeleri üzerine, şehrin valisi Yağı-basan Haçlı kuvvetlerine koyabilmek için Selçuklu Devleti ve meliklerinden yardım istemişti. Onun yardım istedikleri arasında Melik Dukak ve Tuğ-Tegin de bulunuyordu. Melik Dukak ve Tuğ-Tegin oldukça büyük bir ordu ile Merc-i Dâbık’a geldiler ve buradan Kür-Boğa’nın kumandası altında Antakya’ya doğru harekete geçtiler. Selçuklu kuvvetleri Haçlıların eline geçmiş bulunan Antakya’yı kuşattıkları sırada, Kür-Boğa’nın Rıdvân’ın elçi heyeti ile görüşmeleri Melik Dukak’ı endişelendirdi. Neticede Kür-Boğa bu Selçuklu ordusunu idarede başarılı olamadı. Antakya önünde Haçlılar ile savaş başladığı sırada Melik Dukak ve diğer emîrler savaşa devam etmeyerek ülkelerine dönmüşlerdi (1098).

Melik Dukak bundan sonra da Haçlılar ile savaşa devam etti. Haçlı reislerinden Raymond az bir kuvvetle Trablus önüne geldiği zaman, Melik Dukak ona saldırmış, fakat burada ağır bir yenilgiye uğramıştı (1102). Humus şehrinin ileri gelenleri şehrin Haçlılara karşı savunulması için Melik Dukak’ı Humus’a davet ettiler. Böylece Dukak, Humus’a hâkim oldu. Bu sırada şehri tehdid eden Raymond, Dukak ve Tuğ-Tegin’e karşı koyamayacağını anlayarak geri çekildi. Melik Dukak Haziran 1104’de öldü.

Atabeg Tuğ-Tegin önce Dukak’ın takriben bir yaşındaki oğlu Tutuş adına hutbe okuttu. Daha sonra Dukak’ın oniki yaşındaki kardeşi Ertaş’ı meliklik tahtına oturttu. Ancak Tuğ-Tegin’den korkan Ertaş Dımaşk’dan kaçtı (1104). Böylece Suriye Selçuklularının Dımaşk kolu sona erdi ve yerini Böriler hanedanına bırakmış oldu.

Comments (2)

DÜNYA YENİ BİR OSMANLI’YA MUHTAÇ

Geçtiğimiz 20. yüzyılda dünyanın en kanlı, en karmaşalı ve en husursuz bölgelerinden ikisi Balkan Yarımadası ile Ortadoğu oldu. Her iki bölge de büyük savaşlar, iç savaşlar, işgaller, gerilla hareketleri, etnik temizlikler, sürgünler, mülteciler gördü. Özellikle etnik ve dini farklılıklara dayanan çatışmalar, her iki bölgeyi de kan ve gözyaşı ile suladı.
Dahası, yüzyılın bitimine iki yıl kala, sözkonusu iki bölge de bu özelliklerini aynen koruyorlar. Her iki ülkede de zoraki bir barış rüzgarı estiriliyor, ama çatışmalara neden olan taraflar hala ayaktalar ve ilk fırsatta birbirlerine girmek için hazır bekliyorlar.
Oysa hem Balkan yarımadası hem de Ortadoğu bir zamanlar böyle değildi. Aksine, her iki bölge de asırlar süren bir istikrar, barış ve huzur dönemi yaşamıştı. Balkanlar’da 19. yüzyıla, Ortadoğu’da ise 20. yüzyıla kadar süren bu istikrarın nedeni ise, bu bölgelerdeki Osmanlı hakimiyetiydi.
Balkanlar’da Osmanlı Nizamı
Osmanlı İmparatorluğu Balkan yarımadasına 15. yüzyılın ikinci yarısında, Ortadoğu’ya ise 16. yüzyılın başlarında egemen oldu. Balkanlar’ı ele geçirdiğinde bölge birbiri ile daimi bir çatışma halindeki Hıristiyan halklarla doluydu. Sırplar, Bulgarlar, Hırvatlar ile “Bogomiller” (Boşnaklar) arasındaki çatışma, tam bir kaos doğurmuştu.
Bu coğrafyaya büyük bir askeri güç ve siyasi akıl ile giren Osmanlıların en önemli özelliği ise, bölgede barış ve istikrar kurmaları oldu. Osmanlı bölgedeki halkları son derece toleranslı bir sistemle yönetti. Daha önceden fethettikleri topraklardaki Müslümanları kılıçtan geçiren Haçlılar gibi davranmadı. Aksine, Balkanlar’daki halklara din özgürlüğü verdi ve herkesin inancını koruyabileceği, dahası tüm gerekleriyle yaşayabileceği bir sistem kurdu. Hiç bir zaman etnik temizlik, zorla din değiştirtme, asimilasyon gibi politikalara başvurmadı.
Bu sayede asırlardır çatışmalara ve savaşlara sahne olan Balkanlar, 19. yüzyıla kadar sürecek olan bir istikrar ve huzura kavuştu. Sırplar, Karadağlılar, Yunanlılar, Bulgarlar, Bosnalılar, Macarlar, Ulahlar, Yahudiler, Çingeneler… Tüm bu Balkan halkları hem kimliklerini koruyarak hem de birbirleriyle çatışmadan barış içinde yaşadılar.
Barışın Kuralı
Balkanlar’daki bu “Pax Ottomana”, aslında siyasetin, sosyolojinin ve demografinin değişmez bir kuralına dayanıyordu: Birbirleriyle çatışma potansiyelindeki birden fazla toplumu huzur içinde bir arada yaşatmak, ancak sözkonusu toplumların üzerinde yer alacak güçlü bir otorite ile mümkündür. Böyle bir otoritenin var olmaması halinde, küçük grupların çatışmaları ve ortaya bir kaos çıkması kaçınılmaz olur. Çünkü küçük grupların her biri, birbirleriyle çatışan menfaatlere sahiptirler ve eğer onları zorlayan üst bir otorite olmazsa, bu menfaatlerden taviz vermezler. Taviz verilmediğinde ise kaçınılmaz olarak çatışma çıkar.
Güçlü bir otoritenin sağlayabileceği tek sonuç, sadece barış değil, aynı zamanda “birarada yaşama” kavramıdır. Kimi zaman bir bölgedeki taraflar arasında resmi bir barış imzalanmaz, ama taraflar birarada çatışmadan yaşamayı zımnen de olsa kabul ederler ve böylece istikrar sağlanır. Birleşmiş Milletler Barış Gücü’nün dünyanın sorunlu bölgelerinde askeri birlikleri bulundurarak üstlendiği görev, bunun en açık örneğidir.
İşte bu “barış sağlayıcı otorite” kavramı, Balkanlar’da ve Ortadoğu’da asırlar boyu Osmanlı İmparatorluğu oldu. Osmanlı yönetimi her iki bölgede de, hem yerel halklara kendi içlerinde kültürel bir özerklik tanıdı, hem de onları birarada yaşattı.
Osmanlı’nın siyaset stratejisinin temelini oluşturan “Nizam-ı Alem” kavramı, işte bunu ifade ediyordu. İmparatorluk sadece topraklarını genişletmeyi değil, aynı zamanda bu topraklara “nizam” getirmeyi hedefliyordu. Osmanlılar, Moğollar gibi dev topraklar ele geçirip sonra da buraları yağmalayan, yakıp-yıkan barbarlar değildiler. Aksine, ulaştıkları her yere düzen ve medeniyet götürdüler. Bu nedenle bugün Balkanlar’ın ve Ortadoğu’nun dört bir yanı Osmanlı camileriyle, medreseleriyle, kervansaraylarıyla doludur.
Balkanlar’daki Nizamın Sonu
Ancak Osmanlı’nın Balkanlar’a ve Ortadoğu’ya getirdiği nizam, 18. yüzyıldan itibaren aşamalı olarak bozuldu. 20. yüzyılın başlarında da tümüyle ortadan kalktı. Balkan devletleri 19. yüzyılın farklı aşamalarında Osmanlı’dan bağımsız oldular.
Ancak bağımsızlık, Balkan halklarına huzur ve istikrar getirmedi. Aksine, birbirleri ile toprak kavgalarına giriştiler. 1912-13 Balkan Savaşları, Osmanlı’nın bölgeden çekilmesinin, bölgedeki nizamı nasıl yok ettiğini gösteriyordu: Balkan Devletleri I. Balkan Savaşı’nda Osmanlı İmparatorluğu’nun bütün Rumeli topraklarını ele geçirdiler ve böylece Balkanlar’daki Osmanlı varlığına son verdiler. Ama aynı zamanda nizamı da kaldırmışlar ve yerine savaş ve kaos koymuşlardı: Osmanlı’dan geriye kalan toprakların paylaşılması konusunda birbirleriyle anlaşamadılar ve böylece II. Balkan Savaşı patlak verdi.
Osmanlı nizamının çökmesiyle birlikte başlayan bu Balkan karmaşası, bugüne kadar devam etti. Balkan Yarımadası, II. Balkan Savaşı’nın durulmasından kısa bir süre sonra bu kez I. Dünya Savaşı ile kana bulandı. İki Dünya Savaşı arasındaki dönem ise, Balkanlar’da komitacılar, çeteler, gerilla örgütleri boy gösterdi. II. Dünya Savaşı’nda ise Balkan yarımadası bir kez daha ve çok geniş çapta kana bulandı. Balkan toprakları bir kez daha kanlı içsavaşlara ve etnik temizliklere sahne oldu.
Balkanlar’daki bu karmaşanın II. Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle birlikte durulduğu, Soğuk Savaş ile birlikte bölgenin kalıcı bir istikrara kavuştuğu sanılıyordu. Oysa gerçeklerin hiç de böyle olmadığı Soğuk Savaş’ın bitiminden bu yana çok açık bir biçimde ortaya çıktı. Balkan milliyetçileri 1990’dan başlayarak yeniden birbirleri ile çatışmaya başladılar. Hırvatlar ve Sırplar arasındaki gerginlik, 1991’de savaşa dönüştü. Sırp saldırganlığı daha sonra Bosna-Hersek’teki Müslümanları hedef aldı. Balkanlar’daki gerginlik bugün ise Kosova merkezli olarak devam ediyor. Balkanlar’ın görülebilir bir gelecekte barış, huzur ve istikrara kavuşacağını ise kimse tahmin etmiyor.
Balkanlar’ın bu karmaşasının kökeninde ise, baştan beridir belirttiğimiz gibi, bölgedeki Osmanlı-sonrası düzenleme yatıyor. Bugün Balkanlar’da Osmanlı’nın miras bıraktığı topraklar üzerinde kurulmuş tam yedi devlet var: Bosna-Hersek, Sırbistan, Karadağ, Makedonya, Arnavutluk, Yunanistan ve Bulgaristan… Bu devletlerin hiçbiri etnik yönden homojen değiller. Hepsinde etnik ya da dini azınlıklar var ve bu azınlıklar potansiyel bir gerginlik nedeni olarak duruyorlar. Ayrıca bu devletlerin aralarında uzlaşmaz çıkar çatışmaları var.
Oysa bu devletleri oluşturan halklar Osmanlı zamanında da vardılar ve aynı bölgelerde yaşıyorlardı. Ama Osmanlı üst bir otorite olarak bu halkları birarada yaşatmıştı. Bir asırdır süren sözkonusu “otorite boşluğu” ise, bölgenin “sahipsiz” kalmasıyla sonuçlandı. Bu otorite boşluğundan en çok zarar gören Balkan halkları ise, Osmanlı’nın bölgedeki en önemli mirası olan Müslümanlar oldular: Bosnalı ve Sancaklı Slav Müslümanlar, Arnavutlar, Pomaklar, Makedonya, Bulgaristan ve Yunanistan Türkleri, bölgenin en çok “sahipsiz” kalan insanlarıydı. Halen de öyleler. Ve kendilerine sahip çıkacak yeni bir Osmanlı’yı, yani “Osmanlı vizyonu”na ve misyonuna sahip bir Türkiye’yi bekliyorlar.
Ortadoğu’daki Nizamın Sonu
Balkanlar’dakine benzer bir süreç, 19. yüzyılın ikinci yarısında ve 20. yüzyılın başında Ortadoğu’da da yaşandı. Osmanlı’yı bu bölgeden sürmek ve kendi egemenliklerini bölgeye yaymak isteyen güçler ise, bu kez İngiltere ve Fransa’ydı. Özellikle de Ortadoğu’nun dünyanın en zengin petrol yataklarını barındırdığının farkedilmesiyle birlikte, bu iki güç Ortadoğu’yu paylaşma yarışına giriştiler. Bölge üzerinde benzeri hayalleri olan Almanya ve Rusya’yı I. Dünya Savaşı ile diskalifiye ettikten sonra da, bölgeyi gerçekten paylaştılar.
20. yüzyılda bölgeye üçüncü bir güç daha girdi: Siyonizm, yani Filistin’de bir Yahudi Devleti kurma hedefindeki Yahudi milliyetçiliği… Siyonistler Ortadoğu’ya henüz Sultan Abdülhamid zamanında girmek istemişler, ama Sultan’ın sert tepkisi nedeniyle beklemek zorunda kalmışlardı. Bölgenin Osmanlı İmparatorluğu’nun egemenliğinden çıkması, onlar için altın bir fırsat oldu.
Osmanlı, Ortadoğu’yu I. Dünya Savaşı ile birlikte yitirdi. Savaşın ardından da Ortadoğu’da, bölgenin yeni hakimlerinin menfaatlerine uygun bir düzenleme yapıldı. İngiltere ve Fransa, eski Osmanlı vilayetlerinden yapay devletler oluşturdular. Bağdat vilayeti, “Irak” adlı bir devlete dönüştürüldü ve İngiliz egemenliğine bırakıldı. Halep ve Şam vilayetlerinden “Suriye” diye bir devlet çıkarıldı. Öte yandan, tarihsel olarak Suriye’nin bir parçası olan Beyrut ve çevresi, “Lübnan” adıyla ayrı bir devlete dönüştürüldü. Daha güneyde, Ürdün nehrinin batı yakasında ise, o zaman kadar sadece coğrafi bir bölge olan “Filistin” bir devlet haline getirildi. Nehrin doğu yakasında ise “Transjordan” (Ürdünötesi) adlı bir devlet kuruldu. Bir süre sonra sadece “Ürdün” olarak bilinecekti.
Bu devletlerin hiç biri etnik ya da dini bir birliğe dayanmıyordu. Irak denen ülkede, birbirlerinden çok uzak üç ayrı grup vardı; Kürtler, Sünni Araplar ve Şii Araplar. Suriye daha da karışıktı. Sünni Araplar, Alevi Araplar, Dürziler, Kürtler… Hepsi bu yeni devletin çatısı altında yaşıyorlardı. Filistin’de ise Arapların yanında giderek artan ve kendi devletlerini kurmayı hedefleyen bir Yahudi nüfusu vardı. Lübnan ise Hıristiyan Araplar ile Müslüman Arapları barındırıyordu. Ancak bu iki temel kategori de kendi içlerinde mezhep farklılıklarıyla bölünmüşlerdi.
Osmanlı sonrasında oluşan bu karmaşık Ortadoğu’nun bir başka özelliği ise, sınırların tamamen masabaşında ve cetvelle çizilmiş olmasıydı. Sınırlar herhangi bir etnik temel gözetilerek değil, sadece Fransa ve İngiltere’nin çıkarlarının öngördüğü şekilde belirlendiler. Böylece ortaya tam bir mozaik çıktı. Ancak barış ve birarada yaşamaya uygun bir mozaik değil, çatışma ve savaşa uygun bir mozaik. Nitekim Siyonizm, bir devlet haline gelip İsrail’e dönüştükten sonra, bu mozayiği kullanarak Arap devletleri arasındaki çatışmaları ya da devletler içindeki içsavaşları körükleme imkanı elde edecekti.
Ortadoğu’da bir yüzyıldır devam eden, özellikle de İsrail’in kurulmasından bu yana şiddetlenen karmaşanın nedeni, işte bu Osmanlı-sonrası düzenlemeydi. Osmanlı sonrasında oluşan “otorite boşluğu” hiç bir zaman doldurulamadı. Fransa ve İngiltere Ortadoğu’ya istikrar değil, çatışma getirdiler. İngiltere’nin koruyucu kanatları altında gelişen Siyonizm, kısa sürede hem bölgenin geneline hem de bizzat İngiltere’nin kendisine yönelik bir tehdit haline geldi.
Fransa ve İngiltere’nin yeni kurdukları devletlerde yaptıkları düzenlemeler de istikrar bozucu nitelikteydi. Örneğin Suriye’deki Fransız yönetimi, ülkede azınlık durumunda olan Alevileri Sünnilere karşı kayırdı ve bugün hala sürmekte olan azınlık iktidarına zemin hazırladı. Bu politika, Suriye’de kalıcı bir Alevi-Sünni çatışmasının tohumlarını da attı.

Sömürgecilerin Mantığı
Osmanlı sonrasında Ortadoğu’da kalıcı bir düzen ve istikrar oluşturulmamasının nedeni, sömürgecilerin bunu yapabilecek bir güce sahip olmamaları değil, bunu yapmak için gerekli olan stratejik anlayışa sahip olmamalarıydı. Osmanlı, ele geçirdiği bölgelere “nizam” götürmeyi İlahi bir görev sayan bir anlayışla yönetiliyordu. Sömürgeciler ise sadece kendi menfaatlerini gözettiler ve bu menfaatler düzensizlik gerektirdiğinde düzensizlik meydana getirdiler.
Bugünün siyasi literatürüyle, Osmanlı İmparatorluğu “moralpolitik” (ahlaki) bir stratejik vizyona sahipti. Sömürgeciler ise “reelpolitik” (katıgerçekçi) bir vizyonla hareket ettiler. Bu nedenle, eğer kısa vadede kendilerine menfaat sağlıyorsa, bir ülkeyi uzun vadede karmaşa ve istikrarsızlığa sürükleyecek politikalar izlemekten çekinmediler.
İngiliz ve Fransız sömürgeciliği hep bu reelpolitik mantıkla hareket etti. Ama bu mantık Ortadoğu’daki halkların nefretini kazanmalarına yol açtı. Bu nedenle İngiltere ve Fransa Ortadoğu’da çok az bir süre kalabildiler. Arap ülkelerinin başına geçirdikleri kukla liderler, II. Dünya Savaşı’nın ardından birer birer devrildi. İngiltere ve Fransa’nın Ortadoğu macerası da böylece sona ermiş oluyordu.
İngiltere ve Fransa’nın ardından gerek Ortadoğu’ya gerekse dünyanın başka bölgelerine egemen olan emperyal güç ise elbette ki ABD oldu. Ancak ABD de aynı reelpolitik vizyonu izledi. Bu nedenle Üçüncü Dünya’nın dört bir yanında kanlı rejimleri destekledi, faşist cuntalarla işbirliği yaptı, terörist gruplara yardım etti. Vietnam’ı bu reelpolitik vizyonla harabeye çevirdi. ABD’nin “nizam” getirme gibi bir amacı yoktu, sadece kendi uluslararası şirketlerinin ve silah endüstrisinin çıkarlarını arıyordu.
ABD’nin Ortadoğu’daki stratejisi de aynı yönde gelişti. ABD’nin Ortadoğu’daki varlığı, Ortadoğu’ya “nizam” getirmedi. Aksine, İsrail saldırganlığını ısrarla destekleyerek bölgedeki kaosun temel nedenlerinden biri oldu. Bugün de hala durum böyledir. ABD’nin zoruyla yürüyen barış süreci, Filistin tarafına getirdiği dayatmalarla, bölgede yeni sıkıntılara yol açacak bir niteliktedir.
ABD’nin eski Osmanlı coğrafyası olan Balkanlar’daki stratejisi de yine bölgeye istikrar ve huzur getirecek nitelikte değildir. Washington’ın Sırp saldırganlığına 1991’den 1995’e kadar dört yıl boyunca hiç bir ciddi tepki göstermemesi bunun bir göstergesiydi. 1995’te imzalanan Dayton Anlaşması ise, Alia İzzetbegoviç’in de belirttiği gibi, bölgeye adalet değil, sadece barış getirdi. Bugün Balkanlarda Osmanlı’nın mirası olan müslüman halklar, hala “otorite boşluğu”nun tehdidi altındadırlar.
Ve tüm bunlar, Türkiye’nin önüne hem stratejik bir fırsat, hem de tarihi bir misyon yüklemektedir.
Türkiye’nin Osmanlı Mirası
Türkiye’nin Osmanlı İmparatorluğu’nun varisi olarak, eski Osmanlı toprakları üzerinde bir nüfuz elde etme imkanına sahip olduğu zaman zaman dile getirilen önemli bir gerçektir. Ancak bundan daha da önemli olan, Türkiye’nin Balkanlar ve Ortadoğu’ya “nizam” getirmiş olan yegane gücün mirasçısı olmasıdır.
Bu mirasın Türkiye’ye ne gibi bir stratejik ufuk kazandırdığına, üç ayrı yönde bakabiliriz. Birinci yön, Balkanlar, ya da bizim eski “Rumeli”dir. Bu bölgedeki ülkelerin hepsi eski Osmanlı vilayetleridirler. Dahası, bu ülkelerin hepsinin içinde Osmanlı’dan kalan bir “Türko-İslami” nüfus vardır ve bu nüfus; Batı Trakya, Bulgaristan Türkleri, Müslüman Pomaklar, Makedonya, Arnavutluk, Sancak, Bosna-Hersek hattında ilerleyen ve Balkanları ortasından ikiye bölen bir “yeşil kuşak” oluştururlar. Bu kuşak, eğer iyi değerlendirilirse, Türkiye için potansiyel bir etki alanıdır. Türkiye bu kuşak üzerindeki Müslüman ve Türk nüfusun haklarını koruyarak bölge siyaseti üzerinde söz sahibi olabilir.
Ortadoğu’ya baktığımızda bu bölgenin de eski Osmanlı vilayetlerinden müteşekkil olduğunu görürüz. Bu durum Türkiye için büyük bir avantajdır. Türkiye bu tarihsel mirası daha etkili bir biçimde sahiplense, Ortadoğu’daki taraflar arasında uzlaştırıcı bir rol oynayabilir, bölgede büyük bir nüfuz elde edebilir. Fransa bile, bölgeye olan uzaklığına rağmen, Suriye ve Lübnan’da geçirdiği bir kaç on yıllık sömürge döneminin hatırasına, Ortadoğu’da nüfuz elde etmeye çalışmaktadır. Hem de bölgeye “nizam” değil, karmaşa getirmiş bir güç olmasına rağmen.
Üçüncü yön olan Kafkaslar/Orta Asya bölgesinde de yine Türkiye için büyük bir potansiyel nüfuz alanı vardır. Kafkaslar, tarih boyunca Rus zulmünden kaçarak Osmanlı’ya sığınmış Müslüman kavimlerin diyarıdır. Orta Asya ise, Osmanlı toprağı olmasa da, Türklük bağıyla Türkiye’ye bağlıdır.
Bu tabloya baktığımızda Türkiye’nin stratejik ufuklarının çok geniş olduğunu görürüz. Türkiye, eğer sahip olduğu Osmanlı mirasını ekonomik ve siyasi güçle desteklerse, gerçekten de 21. yüzyılda çok önemli bir bölgesel güç olabilir. Bu durumda Avrupa ve ABD nezdindeki güç ve prestiji de tahmin edilemeyecek derecede artacaktır. Balkanlar, Ortadoğu ve Kafkasya/Orta Aysa gibi dünyanın sıcak bölgelerinde söz sahibi olan bir ülkenin gücünün, Amerikalı ve Avrupalı stratejistlerin değerlendirmelerinde önemli yer tutacağı açıktır.
Ancak tüm bu saydığımız stratejik yaklaşım siyasi ve ekonomik güç kadar vizyon da gerektirir. Bu vizyonun temelinde ise Türkiye’nin kendi kimliğini doğru tanıması ve tanımlaması geliyor. Türkiye’ye stratejik bir etki alanı kazandıran en önemli faktör, baştan beri vurguladığımız gibi, Osmanlı mirasıdır.
Türkiye bu Osmanlı mirasına ciddi bir biçimde sahip çıkmalıdır. Bu noktada yapılması gereken önemli işlerden biri, Osmanlı’nın kurmuş olduğu “nizam”ı tarihsel delilleriyle ortaya koymak ve dünyaya anlatmaktır. Bugün Balkanlar’daki Sırp milliyetçileri ya da Arap ülkelerindeki aşırı Arap milliyetçileri, Osmanlı’yı Balkanlar’ı ya da Ortadoğu’yu sömürmüş emperyalist bir güç olarak resmetme çabasındadırlar. Bu asılsız ancak etkili propagandaya karşı Türkiye tarihsel gerçekleri ortaya koymalı, Osmanlı döneminde Balkanlar ve Ortadoğu’da nasıl bir istikrar, adalet, barış ve nizam kurulduğunu izah etmeli ve bu tarihsel gerçeği aktif politikaları için temel haline getirmelidir. Bu nedenle Türkiye’nin tarihçileri, sosyologları ve tüm tanıtım-propaganda imkanları seferber edilmelidir.
Bu tür bir stratejik kültür politikasının son derece etkili olacağından kimse kuşku duymamalıdır. Türkiye’nin stratejik ufku, Osmanlı mirasına sahip çıkabilmesiyle orantılı olarak genişleyecektir. Türkiye’nin 21. asırda bir bölge gücü haline gelmesi, tarihsel ve dini kimliklerin giderek daha önemli hale geldiği dünyaya damgasını vurabilmesi, ancak böyle mümkün olabilir.

Harun Yahya
Kaynak : http://www.harunyahya.org/

Yorum Yapın

İSRAİL’İN MESCİD-İ AKSA HEDEFLERİ

Uzun bir aradan sonra, geçtiğimiz hafta içinde Kudüs sokaklarında yeniden kan döküldü. İsrail’in fanatik politikacısı ve eski “Lübnan Kasabı” Ariel Şaron’un Kudüs’teki Müslüman mabedi Mescid-i Aksa’yı ziyaret etmesi, Filistinli Müslümanlarda halklı bir tepki uyandırdı ve ardından büyük bir kıyım başladı. İsrail askerleri gerçek mermi kullandıkları silahlarla Filistinlilere ateş açtılar ve yine masum Filistinliler İsrail kurşunlarıyla can verdi.
Bu konuyu ele alan yorumcuların çoğu, Ariel Şaron’un bir provokasyon yaptığına, yani Filistinlileri kasten kışkırtarak bu olaylara sebebiyet verdiğine hemfikir. Peki ama acaba bu provokasyonun amacı ne? İsrail politikasının ve toplumunun Ariel Şaron tarafından temsil edilen fanatik kesimleri bu provokasyonla ne yapmak istiyorlar?

Provokasyonun yerinin Mescid-i Aksa olması, bu sorunun cevabını da kendiliğinden ortaya koyuyor. Çünkü Mescid-i Aksa, Yahudilerin “tapınak tepesi” (Temple Mount) adını verdikleri ve çoğu Yahudi tarafından Siyonist rüyanın en önemli sembolü sayılan bir hedef.

Bu hedefin radikal Yahudiler için ne denli önemli olduğunu anlayabilmek için, Siyonizm’in tarihine bir göz atmak ve Mescid-i Aksa’nın bu tarih içindeki konumunu anlamak gerekmektedir.

Siyonistlerin Mesih İnancı

19. yüzyılın sonunda siyasi bir hareket olarak ortaya çıkan Siyonizm’in milliyetçi, modern ve laik Yahudiler tarafından ortaya atıldığı ve dolayısıyla “dini” bir hareket olmadığı sıkça anlatılan bir hikayedir. Ancak hikaye, gerçeği ancak kısmen yansıtmaktadır ve bir de gözlerden uzak kalan bir yön vardır.

Bu yön, “dindar Siyonizm” olarak bilinen ve “sağ Siyonizm” ya da öteki adıyla “Revizyonist Siyonizm” olarak tanımlanan akımla da oldukça ilişkili olan bir harekettir. Dindar Siyonizm, bir Yahudi Devleti’nin kuruluşunu yalnızca ulusal bir hareket olarak gören laik Siyonizm’den farklı olarak, İsrail’in kuruluşunu Yahudi dinindeki geleneksel “Mesih” inancı çerçevesinde yorumlamıştır.

Bu inanca göre, Yahudiler, Allah tarafından “seçilmiş” olan üstün bir halktır, ve diğer ulusları yönetme hakkına sahiptirler. Ancak bu “yönetme hakkı”, diğer uluslar tarafından gasp edilmiştir. Hakkın yerine getirilmesi, “Seçilmiş Halk”ın yeryüzü egemenliğine ulaşabilmesi ise, ancak Hz. Davud soyundan gelecek olan Beklenen Mesih’i yeryüzüne inip Yahudiler’e önderlik ederek Kudüs merkezli bir Krallık kurması ile gerçekleşecektir.

Bu inanca göre Mesih’e karşı “itaatsizlik” yapacak olan ulusların durumu ise oldukça zordur! The Universal Jewish Encyclopedia, şöyle yazar: “Mesih geldiğinde diğer milletler ya fethedilecek, ya imha edilecek ya da dinlerinden döndürüleceklerdir. Ama sonları ne olursa olsun, o tarihten sonra İsrail için sıkıntı kaynağı olmaktan çıkacaklardır.” (The Universal Jewish Encyclopedia, vol. 7, s. 503)

Mesih’in gelişi, Yahudilerin binlerce yıllık tarihi boyunca hep beklenmiştir. Ama en çok da, MS 70’da Romalılar tarafından Kudüs’ten kovulmalarının ardından güçlenmiştir. 70 yılında Romalılar, Kudüs’teki Hz. Süleyman Tapınağı’nı ikinci kez yıkmışlar, şehirdeki Yahudilerin büyük bölümünü katletmiş kalanları da sürmüşlerdir. Geriye Tapınak’tan yalnızca tek bir duvar kalmıştır; o da bu “yıkım”ım anısına Ağlama Duvarı’na dönüştürülmüştür. Mesih geri geldiğinde ise, inanışa göre, Tapınak yeniden inşa edilecek ve buradan dört bir yana hükmedecektir.

İşte bu nedenle de, Mesih’in gelişi ile Kudüs’teki Tapınak’ın yeniden inşası, Yahudilere göre birbiri ile çok yakından ilişkili olan iki “vaad”dir.

Dindar Siyonizm’in Mesih ve Tapınak Yorumları

Yahudiler tarafından asırlardır beklenen bu iki büyük gelişme, 19. yüzyıla kadar uzak bir hayal görünümündeydi. Ancak Siyasi Siyonizm’in doğuşu ile birlikte, Yahudiler, 19. yüzyıl sonra Kudüs’e dönmek için ciddi bir girişim başlattılar. Hareket dini kimlikleri zayıf Yahudilerce yönetiliyordu belki, ama dindarlar bu girişimde çok büyük bir anlam görmüşlerdi. Onlara göre, siyasi bir hareket olan Siyonizm, gerçekte Mesihi dönemin artık başlamak üzere olduğunun göstergesiydi.

“Dindar Siyonistler”in başını çeken Abraham Yitzhak HaCohen Kook, Siyasi Siyonizm’in Atchalta D’Geula (Mesihi Kurtuluşun Başlangıcı) ya da B’Ikvata D’Meshicha (Mesih’in Ayak Sesleri) olduğunu söyleyerek bunu en açık biçimde ifade etmişti. Kook’a göre, 1917’de yayınlanan ve Siyonizm’e resmi İngiliz desteği sayılan Balfour Deklarasyonu, Filistin’e yapılan Yahudi göçleri ve büyük devletlerin Siyonistlere verdiği destek; tüm bunlar Mesih’in gelişinin yakın olduğunu gösteren alametlerdi. İsrailoğulları Mesihi dönemde yaşıyorlardı ve yüzyıllardır beklenenler yakında gerçeğe dönüşecekti.

Kook ve diğer Dindar Siyonistler tarafından yapılan yoruma göre, “insani” çabayla, yani Siyasi Siyonizm’le başlayan süreç, “ilahi” bir gelişme olan Mesih’in gelişi ile devam edecekti. Ancak bu hedefe varılabilmesi için Yahudilerce Mesih’in gelişinden önce yapılması gereken-ve Mesih’e ortam hazırlayacak olan-üç misyon vardı. The Universal Jewish Encyclopedia bu misyonları şöyle anlatır:

Siyasi Siyonizmin ortaya çıkması ile birlikte Haham Hirsch Kalischer tarafından geliştirilen teori diğer hahamlarca da kabul gördü. Buna göre, Mesih’in dönüş süreci, doğal olaylarla başlayacaktı: Yahudilerin Filistin’e yerleşme isteği ve diğer milletlerin gönüllü olarak bu işe yardım etmesi ile. Mesih’in ortaya çıkışı ve vaadedilen mucizelerin gerçekleşmesi için gereken şartlarsa şunlardı: Kutsal Topraklar’da büyük ve yeter sayıda Yahudinin yerleşip devlet kurulması, Kudüs’ün ele geçirilmesi ve Tapınak’ın yeniden inşa edilmesi. (The Universal Jewish Encyclopedia, vol. 7, s. 502)

Bu üç şartın birincisi olan Kutsal Topraklar’daki Yahudi nüfusunun arttırılması, Siyonist hareketin önderleri tarafından bu yüzyılın başından beri uygulanmaktadır. Devlet ise 1948’de kuruldu. İkinci şart, yani Kudüs’ün ele geçirilmesi, 1967’deki Altı Gün Savaşı’nda yerine getirildi. 1980’de Kudüs “İsrail’in ebedi başkenti” ilan edildi…

Dolayısıyla, Mesih’in gelişini sağlayacak misyonlardan geriye bir tek Tapınak’ın yeniden inşa edilmesi kaldı. 19 yüzyıldır yıkık olan ve sadece tek duvarı ayakta kalan Tapınak, Yahudiler tarafından Ağlama Duvarı’na dönüştürülmüş olan Süleyman Tapınağı.

“Peki Tapınak’ı inşa etmek zor birşey midir?” sorusu akla gelebilir hemen. Öyle ya, İsrailliler için bir Tapınak inşa etmenin zorluğu nedir? Zorluk, Tapınak’ın inşa edilmesinde değildir. Eski Tapınak’ın bulunduğu alan üzerinde bugün iki İslam mabedi durmaktadır: Mescid-i Aksa ve Kubbet-üs Sahra. Tapınak’ın yapılabilmesi için bu iki mabedin de yıkılması gerekmektedir. Pürüz dünya Müslümanlarıdır. Onlar, varoldukları sürece, İsraillilerin bu iki mescidi yıkmalarına izin vermemektedirler…

İşte son bir hafta içinde yaşadığımız ve Kudüs sokaklarını kana bulayan çatışmaların anlamı da burada gizlidir.

Likud ve Tapınak

Siyonizm’in sol kanadı, İsrail Devleti’nin kurulmasından sonra İşçi Partisi’ne dönüştü. İşçi Partisi, devleti kuran partiydi ve 1977 yılına dek de kesintisiz iktidarda kaldı. Buna karşın, sözünü ettiğimiz “dindar Siyonizm” ise, eskiden beridir faşizan öğeler taşıyan “Revizyonist Siyonizm”le bütünleşti ve İsrail’in kurulmasıyla birlikte “Herut” partisi oluşturdu. Bu radikal parti, bir kaç küçük partiyle daha birleşerek 1970’lerin başında “Likud” adını aldı. Herut’u kuran, Likud’a dönüştüren ve 1982’deki Lübnan işgalinin sonrasına dek de liderliğini yürüten kişi, “İsrail sağının en büyük lideri” sayılan Menahem Begin’di. Begin’i İzak Şamir izledi. Menahem Begin ve İzak Şamir gibi büyük isimlerin ardından

Likud’un ve genel olarak İsrail sağının en itibarlı ismi ise, hemen her zaman Ariel Şaron oldu. İsrail’in 1982’deki Lübnan işgali sırasında Sabra ve Şatilla kamplarındaki 2 bin Filistinli’yi kadın çocuk ayırdetmeden gözünü kırpmadan öldürten Şaron, fanatik siyonistlerin gözünde büyük bir kahraman olmuştu.

Begin, Şamir ve Şaron gibi isimlerin temsil ettiği İsrail sağının gizli “megalo idea”sı ise, hep Kudüs Tapınağı’nı yeniden inşa etmek oldu. Bu inşanın gerçekleşebilmesi için de, Mescid-i Aksa ve Kubbet-üs Sahra’nın yıkılması gerekiyordu.

Nitekim İsrail sağı, el altından desteklediği ” Machteret Yehudit” adlı bir örgütle bu hedefi bir kez denedi.

Yahudilerin Mescid-i Aksa’yı Yıkma Girişimi

1984 yılının 27 Nisanında İsrail’de oldukça ilginç bir örgütün varlığı ortaya çıktı. Machteret Yehudit (Yahudi Çetesi) adındaki örgütün üyeleri, Arap yolcularla dolu olan beş yolcu otobüsünü havaya uçurmaya yönelik bir plan yapmış ama son anda olayın ortaya çıkması üzerine tutuklanmışlardı. Ancak daha önce gerçekleştirdikleri önemli eylemler vardı; 1980 yılında Batı Şeria’daki iki Arap belediye başkanının arabasına bomba koyarak öldürmüşler, 1983 yılında ise Hebron kentindeki İslam Koleji’ne silahlı bir saldırı düzenleyerek üç öğrenciyi öldürmüş, otuzüç tanesini de yaralamışlardı.

Ama kısa bir süre sonra, Machteret Yehudit’in tüm bunlardan çok daha büyük bir eylemi gerçekleştirmek üzere olduğu öğrenildi. Örgüt, Doğu Kudüs’ün, Mescid-i Aksa ve Kubbet-üs Sahra’yı havaya uçurmak için çok detaylı bir plan hazırlamıştı. Mabetlerin mimarı yapısı üzerinde profesyonel bir inceleme yapılmış, Golan Tepeleri’ndeki bir askeri garnizondan bol miktarda patlayıcı çalınmıştı. Kubbet-üs Sahra’yı etrafa zarar vermeden havaya uçurabilmek için, 28 ayrı patlayıcı Kubbe’nin belirlenmiş yerlerine yerleştirilecekti. Gerekirse Mescid-i Aksa’yı korumakla görevli silahsız Müslüman nöbetçileri vurmak için ucuna susturucu takılmış Uzi’ler ve göz yaşartıcı bombalar edinmişlerdi. Operasyon, yirminin üzerinde Machteret Yehudit militanının katılımıyla gerçekleşecekti.

Yahudi Çetesi’ne Gizli Destekler

Eylem İsrail otoriteleri tarafından durdurulmuştu belki, ama bu gönülsüz bir engellemeydi. Çünkü, Machteret Yehudit’in üyeleri, aslında pek çok kişinin yapmak istediği bir işi, sabırsızlıkları nedeniyle, uygun olmayan bir zamanda yapmaya kalkmışlardı. Bu nedenle, Likud hükümeti, Machteret Yehudit’e ve eylemine gizli bir sempati ile bakmışlardı.

İsrail mahkemesi, kanunlara göre suç oluşturan bu eylemi doğal olarak cezalandırdı ama mahkeme kararından bir gün sonra, Başbakan Yitzhak Şamir, Machteret Yehudit üyeleri için şöyle diyebiliyordu: “Hepsi harika insanlar ama bir hata yaptılar.” Likud müttefiki radikal Gush Emunim partisinin önde gelen ismi Haham Moşe Levinger de eylemin teorik olarak doğru ama zamanlama yönünden yanlış olduğu yönünde görüş bildirdi. (Robert I. Friedman, Zealots for Zion: Inside Israel’s West Bank Settlement Movement, 1.b., New York: Random Hause, 1992, s. 31)

Amerikalı Yahudi gazeteci Robert Friedman, Machteret Yehudit olayının derinleme bir incelemesini yapmıştı. Verdiği ilginç bilgiler vardı: O dönemde İsrail basınındaki yaygın bir iddiaya göre İsrail’in iç güvenlik servisi Shin Bet, Machteret Yehudit’in daha önceki eylemlerini-Arap belediye başkanlarının öldürülmesi, İslam Koleji’nin taranması gibi-biliyorlardı ve buna rağmen de örgüte hiçbir müdahalede bulunmamışlardı.

Friedman’ın yorumuna göre, İsrail otoriteleri aslında örgütün Mescid-i Aksa’yı yıkma planından da haberdar oldukları halde bir süre onlara engel olmamışlar, ancak olayın basına sızması ve sonuçlarının da çok tehlikeli olacağını farketmeleri üzerine Machteret Yehudit’i durdurarak üyelerini tutuklamışlardı. Yitzhak Şamir’in örgütün üyeleri için “harika insanlar” deyişi ya da onları hapse mahkum eden yargıcın kararı açıklarken “bu insanlara yurtseverlikleri nedeniyle saygı ile bakılması gerektiği” şeklindeki garip sözleri, hep bu isteksiz engel oluşun göstergeleriydi. Üst rütbeli İsrail subayı Avi Yitzhak, İsrail yönetiminin Machteret Yehudit’e uzun süre engel olmadığını, çünkü “üst düzey politik ve askeri yöneticilerin, örgütü, demokratik bir devletin yapamayacağı eylemleri yapabilmesi için muhafaza ettiğini” söylemişti. Friedman, “Machteret Yehudit olayı içinde İsrail hükümetinin parmağı vardı ama bunun oranı hiçbir zaman bilinemeyecek” demektedir. (Robert Friedman, Village Voice, 12 Kasım 1985)

1985 yılında, hapisteki Machteret Yehudit üyelerinin serbest bırakılması için etkili bir kampanya başlatıldı. Kampanyanın en ateşli destekçileri Knesset üyesi politikacılardı. Başta Likud olmak üzere her partiden, hatta “solcu ve laik” ve sözde barış yanlısı İşçi Partisi’nden bile çok sayıda Knesset üyesi bu “harika insanları” hapisten çıkarmak için çalıştılar. Sonuçta birbiri ardına gelen aflarla hepsi serbest bırakıldı.

Dolayısıyla, Machteret Yehudit’in İslam mabetlerini yıkma planının engellenmiş olması, Likud yönetiminin bu mabetlerin varlığından memnun olduğu anlamına gelmiyordu. Likud, özellikle de Likud’un Ariel Şaron gibi şahinleri, eylemin yalnızca yöntem ve zamanlama açısından yanlış olduğunu düşünüyorlardı, ama temel mantık doğruydu.

Nitekim çok gecikilmeden yeni ve daha az radikal olan bir yöntem bulundu.

Yeni Yöntem: Mescid’in Altının Oyulması!..

Machteret Yehudit’in ortaya çıkmasından bir yol sonra, 1985’te, İsrail hükümeti Mescid-i Aksa’nın altındaki kazı çalışmalarına hız verdi. Bu şekilde Mescid’in altı oyulacak ve küçük bir sarsıntı sonucunda kendiliğinden yıkılması sağyanacaktı.

Haftalık Aksiyon dergisi, 13-19 Mayıs 1995 tarihli sayısında “İsrail Mescid-i Aksa’yı yıkıyor!” başlığıyla verdiği bir haberde konuya değinmiş, Mescid’in altında gizlice yürütülen kazı çalışmalarını belgelemiş ve şöyle yazmıştı:

“İsrail, Mescid-i Aksa’ya karşı doğrudan bir saldırıda bulunduğu takdirde… İslam ülkelerinin topyekün cephe almasından çekiniyor… (bu nedenle) tarihi kazı yapıyor gibi göstererek, kendiliğinden çökecek bir hale gelmesi için uğraşıyor. Böylece ülke olarak kendisini geri çekecek ve üzerine bir sorumluluk almadan hedefine ulaşmış olacak.”

Uzun yıllar Kudüs’te çalışan Amerikalı arkeolog Gordon Franz ise, bu konudaki gözlemlerine dayanak şöyle diyor:

Emin olduğum bir şey varsa, Tapınak’ı yeniden inşa etmeyi hedefleyen Yahudilerin o iki camiyi mutlaka yıkmak istiyor oluşlarıdır. Bu yıkımın nasıl olacağı konusunda kesin bir fikrim yok ama olacaktır. Yıkacaklar ve burada onun yerine bir Tapınak inşa edecekler. Ne zaman, nasıl yapılacak bilmiyorum ama yapılacak. (Grace Halsell, Prophecy and Politics: Militant Evangelists on the Road to Nuclear War, Connecticut: Lawrence Hill & Company, 1986, s. 105)

Houston İkinci Baptist Kilisesi’nden rahip James E. DeLoach ise tüm Yahudilerin camileri yıkıp Tapınak’ı inşa etmek istediklerini, ancak bunu Machteret Yehudit gibi radikal yöntemlerle değil, Aksiyon’un haberinde yer alan şekilde yapacaklarını söylüyor:

“Şu bir gerçek; tanıdığım bütün Yahudiler o camilerin yıkıldığını görmek istiyorlar. Ama bana söylediklerine göre, bu yıkım, Tanrı’dan gelecek bir hareketle, örneğin bir depremle ya da ona benzer bir şekilde gerçekleşecek.” (Ibid., s. 99)

İşte İsrail’deki aşırı sağın mantığı budur. Amaç, Tapınak’ı ne olursa olsun inşa etmektir; çünkü Mesih’in gelişi buna bağlıdır. Tapınak’ın inşası için İslam mabedlerinin yok edilmesi gerekmektedir. Yahudi Devleti, bu işi mabedlerin “altını olmakla” uzun vadeye yaymıştır. Belki de, “insan eliyle” yapılacak bu hazırlıktan sonra, Mescid-i Aksa’yı çökertecek küçük bir deprem beklenmektedir.

Sonuç

İsrail’in radikallerinin Kudüs konusunu sürekli bir çatışma sebebi haline getirmeleri, bu bölgedeki Müslümanlara karşı terör eylemleri düzenlemeleri ve provokasyonlar gerçekleştirmeleri, buraya kadar incelediğimiz Tapınak saplantısı nedeniyledir. Ariel Şaron’un sahneye çıkarak Filistinlileri tahrik etmesi ve yeni bir kan gölüne kasten sebebiyet vermesi de, Siyonizm’in Tapınak rüyasıyla ilgilidir. Bu gibi provokasyonlar, İsrail ve Filistinliler arasındaki muhtemel bir uzlaşmayı imkansız hale getirmek, bölgede gerilim ve çatışmayı sürekli ayakta tutmak için yapılmaktadır. Şaron gibi radikaller, bu daimi çatışmanın bir gün kendilerine Tapınak’ı inşa edecek bir fırsat sunacağını ummaktadırlar.

Ancak bu gibi hesaplarla tüm Ortadoğu’yu kana bulama peşinde olan İsrailli radikallerin hiç bilmedikleri bir gerçek vardır:

Eğer onların bir hesabı varsa, kuşkusuz Allah’ın da bir hesabı vardır.

Kaynak : http://www.fesih.com/

“Eğer onların bir hesabı varsa, kuşkusuz Allah’ın da bir hesabı vardır.” Tabi vardır ama onu düşünüp güvenmek yeterli değildir. Harekete gecmemiz lazımdı ve lazım da ….

Comments (1)

‘İlham kaynağı artık AB değil’ ( Biz Osmanlıyız )

‘İlham kaynağı artık AB değil’

İngiliz The Financial Times gazetesi, Türkiye-AB hattında yaşanan son gelişmelerin ardından, Başbakan Erdoğan ile ilgili bir yorum yazısına yer verdi. AB liderlerinin gelecek hafta bir araya geldiğinde Erdoğan’ın masada olmayacağını belirten gazete, “Aslında zirve ajandasında Türkiye’nin olmaması için elinden geleni yapacaklar. Bazıları için Erdoğan, hatırlamayı istemedikleri sözleri hatırlatıyor” değerlendirmesinde bulundu. Gazete, Erdoğan’ın hükümetin demokratik, siyasi ve toplumsal reformlara devam edeceğini söylediğini belirterek, “Bunları söylediğinde içten davranıyor. Turgut Özal’dan bu yana en reform yanlısı kişi. Ancak, artık ilham kaynağı AB değil” yorumunda bulundu.

Onların Bizden aldıkları çok sey var, alacakları da.

Yorum Yapın

ABD’ DEKİ İLK TÜRK KANALI

Türk girişimciler tarafından Amerika’da kurulan Ebru Tv yayın hayatına başladı.Kültürlerarası diyalog ve karşılıklı saygı anlayışını kendisine ilke edinen ve yayın dili İngilizce olan Ebru Tv, her yaştan seyirciye hitap ediyor.
Canlı Seyret : mms://live.ebru.tv/ebru00
Site : http://www.ebru.tv/en
Amerika Birleşik Devletleri’nin New Jersey eyaletinde Türk girişimciler tarafından kurulan ve yayın hazırlıkları uzun süredir devam eden Ebru TV’de bugünlerde bambaşka bir heyecan yaşanıyor.Sabahlara kadar süren hummalı çalışmalar ve ortaya konan yürekler sonunda meyvesini verdi. Ebru Tv artık yayında.Bilimden spora, güzel sanatlardan kültüre her yönüyle dört dörtlük bir kanal olma yolunda büyük bir adım atan Ebru Tv’de yaşlısı genci her yaştan seyirciye hitap edecek birbirinden güzel programlar yer alıyor.Farklı renkleri ve farklı bakış açılarını ortak bir noktada buluşturmayı, eğlendirirken eğitmeyi hedefleyen Ebru TV, kültürlerarası diyalog ve karşılıklı saygı ile insanlar arasındaki anlayışı da pekiştirmeyi amaçlıyor.Ebru TV’nin programları arasında Samanyolu Tv’nin artık dünyaya açılan önemli yapımları da yer alıyor. İngilizceye çevrilen Büyük Buluşma, Sırlar Dünyası ve 5. Boyut bunlardan birkaçı.Ebru TV, haberleri ile de izleyicilerin hayatlarına olumlu katkıda bulunmayı ve kaliteli programcılığı ile doğru ve güncel haberler sağlamayı hedefliyor.Amerika’da İngilizce olarak yayın yapan Ebru Tv, uydu üzerinden 24 saat boyunca bir yandan Türk kültürünü ve insanını en doğru şekilde tanıtırken bir yandan da yayın dünyasına farklı bir soluk, farklı bir renk getiriyor.
01.12.2006 Samanyolu Haber

Kaynak : http://www.mehtap.tv/

Bir kısım Müteşebbislerimiz gerekli yatırımları yaparlarken , gönül neden daha fazla kişi , grup , müteşebbis , vakıf Medyaya , basına veya eğitime uluslararası ortamda yatırım yapmıyor diye soruyor. Sadece Gülen Hocaefendi ve etrafındakiler değil , Diğer insanlarımızı da hem Eski OSMANLI coğrafyasında hem dünyada görmek istiyoruz !

Yorum Yapın

Yabanci ve Turk Masonlari neden telaslandi?

Siyonizme hizmet edenler, nicin kendilerini Musluman-Turk olarak tanitiyorlar ve kimlere hizmet ediyorlar bilelim? Bunlarin hepsi kendilerini Turk-Musluman, Ataturkcu-Laik olarak tanitirlar.
Ataturkculuk, Siyonizme hizmet edenlere ne ceza veriyor? Ucu disarida olan akimlar Suudi veya Irani olunca tehlikeli de Israili olunca mi tehlikesiz ? Ataturkculer uyuyor mu? Neden ulkemizde kacak guresen herkes Ataturk’un arkasina siginiyor? Masonlarin icyuzunu yazmak neden bu ulkede komplo teorisidir? En onemli soru: Masonlari telaslandiran ve ortaya cikip imaj yenilemeye sevkeden guc nedir; emir nereden gelmistir, iceriden mi, disaridan mi?
Arastirmaci-Yazar Aytunc Altindal’a gore, Kurtlar Vadisi dizisindeki ‘Tapinak Sovalyeleri’nin olum toreni’ goruntulerinin ardindan Hitler’in Kavgam kitabinin satisinin artmasi yabanci ve Turk masonlarini telaslandirdi. Butun bunlarin kamuoyunu olumsuz etkilemesinden dolayi masonlarin harekete gectigine dikkat ceken Altindal, gazetelerdeki yazi dizilerini ‘aklanma cabasi’ olarak nitelendiriyor.
AB maceramiza destek turlarina cikarak imaj yenilemeye calisan Turk masonlar, resmen tutusmus durumdalar. Samanyolu’nun Subat Sogugu dizisinde dugmeci Mehmet Aziz Tarman’in Sebatayci oldugunu elbette mason kardeslerimiz hemen anlamistir. Adamlar elbette tezgahladiklari oyunlari biliyorlar, gorsel olarak ekrana yansimasi uzerine Kurtlar Vadisi’nden sonra 2. soku yasamislardir.
Once son ortaya ciktiklari donemi hatirlayalim.1997 yili ocak ayinda Istanbul’da iki buyuk Mason locasinda cekilen gizli kamera goruntuleri, Turkiye Masonlari uzerinde sok etkisi yapmisti. Kanal 7 ekranlarinda yayinlanan bu gizli kamera goruntulerinin birincisi Istanbul’da bir locada gerceklestirilir. Goruntulerde birkac isadaminin Masonluga giris merasimi, Masonik bir nikah toreni ve genel kurul toplantisinin goruntuleri yeralmaktadir.
Masonluga yeni giren bir kisilerin gogsune kilic dayanarak olum imasi yapilmasi, ellerini bogazinda tutan salon gorevlilerinin bu imayi tekrarlamasi Masonluga yabanci olan Turk halkinin oldukca ilgisini cekmistir. Bu goruntuler yayinlandiktan birkac gun sonra, Istanbul’da adresi bilinmeyen bir Mason locasinda yalnizca 33. dereceden masonlarin katilabildigi “seytana tapma ayini”nin goruntuleri ekranlara yansir. Goruntuler Kanal 7 ekranlarinda dakikalarca yayinlanir. Ayini yoneten buyuk ustad, locanin ortasinda kesilen bir kecinin kanini icmekte ve Ibranice bazi dualar okuyarak seytana tapma ayinini sonuclandirmaktadir. Gizli kamera goruntulerinin yayinlanmasi ile birlikte masonluk, ciddi bir tartisma konusu haline gelir. Ancak masonlarin kontrolundeki bazi medya kuruluslari bu konuyu hasiralti edebilmek icin olaganustu bir caba harcar. Bu medya kuruluslari, Mason localarindaki gizli kamera goruntulerini gundemlerine dahi almazlar.
Ayni gunlerde ortaya cikan Aczimendi Seyhi Muslum Gunduz ve Fadime Sahin konusu ise bu gazete ve televizyonlarda gunlerce birinci haber olarak yer alir. Bugun o mason torenini sunan Ahmet Hakan, cezalandirilmasi yerine neden mukafatlandirilarak Hurriyet’de yaziyor, halen merak ediyorum. Elbette satin alindigini ima etmiyorum, ama merak iste! Vakit’den Hasan Karakaya’ya gore, bu olaydan sonra Israil Masonluk Yuce Konseyi’nden Turkiye Masonlari Buyuk Ustadi Necip Ariduru’ya sert bir uyari gelir. Masonluktan ayrilan bazi kisiler tarafindan basina sizdirilan 27 Mart 1997 tarihli uyari metni, Turkiye’de yeni bir donemin baslangici anlamini tasimaktadir…
Bu uyarida, ozetle denilir ki:
1 – Turk basinindaki ve ilgili kuruluslardaki biraderleri orgutleyin ve Refah Partisi’ni iktidari birakmaya mecbur etmek icin gerekli diger butun tedbirleri aliniz.
2 – RP’nin itibarinin tamamen yok olmasi ve secmenlerinin umidini kaybetmesi ile neticelenen siyasi bir konjonktur olusturun.
3 – Her cesit belgeyi, tutanagi, sirkuleri ve riskli mektuplari buyuk sekreterlikten uzak tutun.
4 – Localarin toplantilarini belli bir zamana kadar, alisilmis merkezlerde gerceklestirmekten kacinin.
5 – Size ikinci bir talimat ulastirilincaya kadar muracaat edenler konusunda son derece dikkatli islemler yapin; ayni yanlisliklara dusmeyin.
6 – Mason olmayanlarin ve mason cemiyetinden cikarilmis eski masonlarin tapinaklara girisine kesin bir sekilde mani olun.
7 – Masonluga ihanet etme sucunu islemis masonlara karsi tahkikatlara devam edin. Donekleri, Iskoc Riti’nin prensiplerine, adetlerine ve geleneklerine uygun bir sekilde cezalandirin.
8 – Masonluk aleyhindeki radyo, gazete, televizyon, kitap, dergi gibi yayinlari izleyip bunlara mani olun. Refah Partisi’ne mensup Islamci basini ekonomik, siyasi ve adli baski yoluyla gorevini yapamaz hale getirin.
9 – Bagimsiz Buyuk Komitemizi, bu skandala yol acan belirsizlikle ilgili ayrintili bir tutanak fezlekesi hazirlamakla gorevlendirin ve neticeleri Fransa Yuce Konseyi’ne bildirin. (14 Subat 1997 Yuksek Konsey/Paul Veysett )
“Israil Yuce Konseyi” tarafindan alinan bu kararlarin, “birer birer hayata gecirildigini” ve “28 Subat Sureci”yle birlikte Turkiye’nin nasil bir “badire”ye suruklendigini hatirlatmaya, herhalde hic gerek yok!.. Tum bunlari, elbette sizler de biliyorsunuz… Yalniz, benim bilemedigim ve cevabini hala merak ettigim soru su: Ayni zamanda “emekli buyukelci” olan Mason Locasi’nin buyuk ustadi Kaya Pasakay, Kurtlar Vadisi’ndeki “infaz sahneleri”nden sonra; bir yerlerden bir “uyari” alip da “kendilerini aklama cabasi”na mi giristi, yoksa “artik sahneye cikma zamani geldi” diye dusunup, “propaganda taarruzu”na mi basladi?..
Mason localarindan sonra simdi de onlarin arka bahcesi olarak nitelendirilen Lionslar hakkinda yayinlanmaya baslayan yazi dizileri ‘neden’ sorusunu gundeme getirdi. Son donemde birbiri ardina yayinlanan yazi dizilerinde ‘sevgi, baris, hosgoru’ hedefleri oldugu one surulen Mason localarinin nicin kapilarini actigi tartisma konusu oldu. Iddialara gore, Masonlarla ilgili yazi dizilerinin arkasinda Kurtlar Vadisi dizisinde, Dan Brown’un Melekler&Seytanlar kitabina atifta bulunulmasi, Illuminati, Tapinak Sovalyeleri, Baphomet, Uzeyir Garih cinayetine cok benzeyen Baron’un olumune yer verilmesi bulunuyor. Butun bu olaylarin ise perde arkasinda bugun ABD’nin gerceklestirmek istedigi Buyuk Ortadogu Projesi (BOP)’a baglanmasi ise asil onemli noktayi olusturuyor.
Uzmanlara gore, masonlarin sir perdesini actigi seklinde yayinlanan diziler her zamanki bilinen seyleri ve biraz internet karistiran herkesin ulasabilecegi bilgileri iceriyor. Daha once seffaflasma ve acilim cercevesinde tum gazetelere acilan toren salonu ve diger odalarin sanki ilk defa kamuoyuna aciliyormus gibi sunulmasini elestiren uzmanlar, 33. derece masonluga kadar nasil yukselindigini, felsefi dereceleri, Turkiye ve dunyadaki mason localari arasindaki farkin ne olduguna yer verilmemesini elestiriyorlar. Altindal, yazi dizilerini “Hep ayni palavralari tekrarliyorlar. Ustelik de yalan soyluyorlar” diye degerlendiriyor. Buyuk Ustad Kaya Pasakay’in aciklamalarinin zaten herkes tarafindan bilinen seyler oldugunu vurgulayan Altindal, burada kamuoyuna ‘sevgi, kardeslik, menfaat olmayan’ gibi mesajlar verildigini hatirlatarak, ancak ayni gazetedeki yazi dizisinin yaninda Orhan Kologlu’nun masonlarin devlet yonetiminde nasil etkili olduklarini anlattigina dikkat cekiyor. Altindal “Orada yapilan toren nedir diye soruluyor. Gizlidir diyorlar. Toren yasasi var.
Hem buna gore hem de dernekler kanuna gore, boyle bir toren suc teskil ediyor. Sirri olan bir dernek olur mu? Ben boyle bir dernek kurmak istesem bana kurdururlar mi? Tabi ki hayir” diye konusuyor. Ustad Mason Emekli Buyukelci Pasakay’a gore ulkemizde 198 mason locasi mevcut. 13 bin500 mason bu localara kayitli. Yeni masonlar genellikle 30 yas civarinda gencler ve Turkiye’de masonluk yilda yuzde 6,5 oraninda buyuyor. Buna karsilik 11 Eylul 2001’den sonra ABD’de bir milyon 150 bin kisi, Ingiltere’de 200 bin kisi masonluktan vazgecmis. Pasakay’a gore Ataturk mason locasina kayitli degilmis ama fikirleri ile mason sayilirmis. Iste bu noktada Pasakay yaniliyor.
Hurriyet Gazetesi’nde yer alan resimlerden anliyoruz ki masonik ritueller tamamen Ibrani ve Kabala formatli. Alti koseli Israil bayragi da resimlerin birinde yer almis. Pasakay, Ataturk’u bu manzumenin neresine sigdirdi bilmiyorum ama Ataturk bir Turk milliyetcisidir ve enternasyonal degil, millidir.
Tum Masonlar ulkemizde yasayan Sabataycilar, Illuminati, Evangelist bunlarin hepsi Merkezi Kudus’te bulunan ve basindan 70 hahamin bulundugu Siyonizm Tapinagi Tarikati icin calisiyor. Bu Siyonizm dusuncesinin temeli, sinirlari Suveys kanalindan Basra’ya oradan Anadolu topraklari Kapadokya’ya kadar olan bolgede merkezi Kudus’te bulunan Siyon Tepeleri uzerine kurulmus bir kaleden dunyayi yonetmektir.
Siyonizm’im fikir babasi olan Theoder Herzl kuracaklari Israil devleti icin Osmanli Imparatoru Sultan 2. Abdulhamit’ten Osmanli’nin butun borclari silinmesi karsiligin da Kudus’u istemis ret cevabini alinca Ingiliz kiskirtmalari ile zaten kan kaybetmis olan Osmanlida basta Araplar olmak uzere azinlik isyanlari cikarip 600 yillik dev imparatorlukta cokusu tetiklediler.
Osmanli topraklarinda ki ilk Mason Localari 1738 yilinda Istanbul, Izmir,Halep acilmisti ama mesrutiyetin ilanindan sonra ilk resmi Mason locasi 1909 yilinda resmen Istanbul’da acildi. Masonlar Osmanli’ya sizmaya baslamis ve kilit noktalarda ki yonetim kadrolarinda yerlerini almistilar.Cumhuriyetin ilanindan sonra ileriye goren Mustafa Kemal Ataturk Mason Localarini 10 Agustos 1935 de kapatmistir. Mustafa Kemal Ataturk Mahmut Esad Bozkurt’a Mason Localarinin kapatilmasiyla ilgili bir taslak hazirlamasini ve meclise getirmesini ister ve bunu haber alan Masonlar Meclise gelerek topluca Mustafa Kemal Ataturk’un yanina giderler. Der ki Mason ustadi ” Efendimiz biz zaten devletin icindeyiz ve devletle birlikteyiz siz ki bizim en buyuk ustadimiz olursaniz sizin etrafinizda pervane oluruz.” Ataturk’ten de ” Siz Avrupa da hangi Locaya baglisiniz tabi oldugunuz isim nedir” der ve Mason sozcusu “Biz Cenova’ya tabiiyiz ve reisimizde Barco Mison cenabidir” der Bundan sonra Mustafa Kemal Ataturk ” Defolun gidin cehennem olun Yahudi usaklari bu gece sabaha kadar butun localariniz kapatmazsaniz sizi Divan-i Harbe verir astiririm” der.
Mustafa Kemal Ataturk’e Mason, Sabatayci diyenlere bu bir cevaptir. O’na birde dinsiz Hiristiyan diyenler var. Oysa 1840’lar da faaliyete gecen Misyoner okullarindan olan Bursa Kolejinde iki kiz ogrencinin Hiristiyan yapilmasindan sonra Ataturk bu okulu da kapatmistir. Turkiye Yunanistan ile goc mubadelesi yaparken Moldavya da ki Hiristiyan Turkler de Turkiye’ye goc etmek istemis Mustafa Kemal Ataturk kabul etmemistir. Ayrica Turkiye de yasayan Hiristiyan Turkleri de Rumlarla birlikte gondermistir.
Ataturk’u kendileri gibi Sebatayci ve mason ilan ediyorlar, ancak gosterdikleri kaynaklar hep Ingiliz ve Fransiz kaynaklaridir. Mason ve Sebatist yapilanmanin Ataturk’u silme calismalari, Ismet Inonu’nun Turk liralarindaki Ataturk resmini silip yerine kendi resmini basmasi ile basladi. Ismet Inonu tarafindan “Kapatilmalarindan hicbir yasal dayanak yoktur” denilerek Mason Localarinin yeniden acilmasiyla Masonlar, siyasi partilere sizip politikaci satin alarak yonetimde soz sahibi olmaya basladilar. Mason Localari kendilerine itaat eden Yahudilige biat eden kisiler yetistirmeye basladi bu kisilere de Kiymen adi veriliyor. Bunlar ulkelerinden Amerika’ya okumaya gittiginde veya ulkesindeyken kesfedilip yetistirildikten sonra ulkesine kurtarici veya basbakan olarak gonderiliyor.
Suleyman Demirel basbakan olmasi, ekonomik krizler sonrasi Kemal Dervis’in kurtarici olarak gonderilmesi, Turgut Ozal’in prensleri, Gurcistan da kadife devrimin yapilmasi sonrasin da Mihail Sakasvili’nin basbakan olarak gonderilmesi 3 donem ust uste Ingiltere basbakani secilen Margaret Thatcher’in Bilderberg’ten gelen Ingiliz Kraliyet rejimine direnme talimatini ret etmesi ve Tony Blair’in yukselisi vb bircok ornekler bunlarin hepsi Kiymenlerdir.
12 Eylul oncesi Turk derin devleti Ergenekon’un basi olan Turgut Sunalp Pasa’ya Masonlar birlikte calismayi teklif ederler. Turgut Sualp Pasa kabul etmeyince ANAP desteklenir ve Turgut Ozal tek basina iktidara getirilir.
Saygin holding patronumuz Rahmi Koc’ta Masonlukta yukselisini atalari Tapinak Sovalyelerine dayanan Bernard Nahum ile BEKO ortakligini kurmasini borcludur. Bernard+Koc=BEKO. Bu Localar piramit seklindedir; en alttaki Loca Turk Yukseltme Cemiyeti resmi adi Hur Ve Kabul Edilmis Buyuk Mason Locasidir. Bu Locada cogunlukta Anadolu da ki Lions ve Rotary uyelerinden olusur; 155 Locasi vardir ve 15.000 yakin uyesi bulunur. Bir ust Loca ise Turk ve Turkiye adlarini kaldirma geregi duymustur. Buyuk Mason Mafililigidir.1991 de adini Ozgur Masonlar Locasi olarak degistirmistir. Bir ust kurul olan Turkiye Mason Derneginden tam aforoz edilmeyen egeradan kovulan uyelerden olusur. Turkiye Yuksek Konseyi yani Turkiye Mason Dernegidir. Bu locadakiler ust duzey masonlardir, isimleri sir gibi saklanir. 35 Locasi ve 3000 uyesi bulunur. Bunlarin altinda calisan localar yani derneklerdir, bilinenleri: Arkadaslik Yurdu Dernegi, Dostluk Yurdu Dernegi, Fakirleri Koruma Dernegi, Goz Nurunu Koruma Vakfi, Ihtiyarlara Yardim Dernegi, Ihtiyarlar Yurdu Dernegi, Matan Basater Bikur-Halim Yardim Kolu,Yetimleri Koruma ve Yardim Dernegi,Yoksullara Yardim Dernegi,Yoksul Ogrencilere Yardim Dernegi,Yardim Bakim Hayir Dernegi, Rotary, Lions, Propeller Kulubeleri, Adenauer Vakfi, Yeni Bizans Dernegi, 500. Yil Vakfi, Manevî Cihazlasma Dernegi. daha yazmadigim onlarcasi..
Masonlara karsi hicbir yargilama yapilamaz, kanunlari onlar hazirlamakta ak ve kara parayi onlar kontrol etmekte, polisi, istihbarati, kulturu onlar yonlendirmektedir. Bu Masonik yapiyi bitirmeye calisan Saadettin Tantan ilk defa Tapinak sovalyeleri adini kullanip kamuoyuna sifreli bir sekilde aktarmisti.Tantan bir ucu yurt disindaki Localara ve orgutlere diger ucu da holding patronlarina dayanan Gumussuyu Cetesini bitirecegim der. 57. Hukumet zamanindan Tantan operasyonlari yurdun her yerinde suruyor, polis elini nereye atsa bir yolsuzluk usulsuzluk cikiyor, Tantan surekli sifreli mesajlar veriyordu.”Yillarca bu kisilerin onunde durup onlerimizi iliklemisiz saygi gostermisiz ” diyordu. Operasyonun buyuyecegi sinyallerini veriyor, Balina operasyonu ile kacak vergiler, Kasirga operasyonu ile batik bankalar gercegi, Buffalo ile kacakciliklar su yuzune cikiyordu. Yillardir suren bu carka comak sokan Tantan halk uzerinde olusturdugu sempatiden dolayi surekli emeklilige (suikast)ugratilmaksizin Mason olan Mesut Yilmaz tarafindan aciga alindi.
Bu tum dunyayi kontrol eden ve her yere nufuz etmis olan bu topluluk dunyada 20 milyon olduklari sanilan Yahudilerin icin calisan sapik bir topluluk. Istediklerini yapmalari su anki dunya ve ulkemiz gidisatina bakarsak cok zor degil. 1897’de Basel Kongresinde alinan kararlara gore, 50 yil sonra Kudus’te bir Yahudi devleti kurulacakti ve 14 Mayis 1948 de Israil devleti resmen kuruldu. Yahudi devleti kurulduktan sonra ki 50 yil icerisinde Buyuk Israil Devleti kurulacakti. Simdi Irak uce bolundu. Kuzey Irak ta bir ikinci bir Israil olan Kurt devleti kuruldu. Amerikan guc aygitiyla Iran ve Suriye eritilecekti. Turkiye zaten azinlik haklari ile kafasi karismisti ve GAP bolgesinde Filistin’de oldugu gibi topraklar alindigini anlamaktan acizdi. GAP bolgesi elimizden kayip gidiyordu.
Siyonizm Tapinagi Tarikatinin yuzlerce yildir senaryosunu yazdigi ve yonettigi Yeni Dunya Duzeni sonuclanmaktaydi. Simdiki Amerika’nin uygulamaya calistigi “Buyuk Ortadogu Projesi” gecmis yuzyilda yarim kalmis bir hesapti ve tamamlanacakti. Iblislerden olusan ve seytana tapan sapik toplulugun amaci da tek din tek dil tek bayrak esasina dayali sinirlarin kaldirildigi tek duzeyli dunya kralligina sahip olmakti. Dunyada Yahudi irkindan daha gizemli, daha ilginc daha olumcul bir irk yoktur.
Turk gencleri sanirim Hitler’in Kavgam kitabini Almanya’nin icini kemiren kurtlara karsi nasil bir politika izledigini merak ettigi icin okuyor. Masonlari da telasdiran milletleri bolmek icin icat ettikleri milliyetciligin bumerang gibi donup kendilerini vurma ihtimali olmali. Halen merak ediyorum; Ataturk’un mason localarini kapatma gerekcesi neden bugun gecerliligini yitirdi? Inonu’den itibaren CHP ile birlikte Ataturkculugun yozlastirildigi bilinen bir gercek iken, galiba bosyere Ataturkculerden dirayet bekliyorum.

Kaynak : http://madalyon.gen.tr/

Yorum Yapın

BÜYÜK ORTADOĞU PROJESİ – Bir Komplo –

BÜYÜK ORTADOĞU PROJESİ
Amerika İsrail merkezli kaos politikalarıyla oluşturduğu “Büyük Ortadoğu Projesi” si tamamen ülkeleri devletsizleştirme ülke halkını da kimliksizleştirme projesidir.Amerika’ya göre model ülke Türkiye, işi organize edecek “Derin Devlet” kısmını halledecek olan ülkede İsrail olacak.Amerikan yönetiminin proje dahilinde yaptıklarına bakarsak ülke yönetimlerine müdahale etme,darbeleri tetikleme,terörist gruplar yaratmak, vb onlarcası.Evangelist-Yahudi-Şeytan ortaklığının tekelindeki Amerikan yönetimi halen uyguladığı politikaya devam ederse batağa saplanacak.Amerikan ekonomisi şimdiki durumu günde 2 milyar dolar açık vermekte bu açığın nedeni 1950’ler den sonra üretim ekonomisini bırakıp kabul ettiği para ekonomisinden kaynaklanıyor Amerikan yönetimi kontrolünde olan devletlerde yaptığı borsa ve para oyunlarıyla verdikleri günlük 2 milyar dolarlık açığı kapatmaktadır.Bunun kalıcı olamadığını bildikleri için dünya enerji piyasasını tekelerine almak zorunda.Şahinlerin Rusya ile yaptığı Hazar petrolü çekişmesinde kazanan oldu ” Ya bizdensiniz ya onlardan” diyerek işe başlayan Bush yönetimi oldu.Hazar petrolü ilk önce Ermenistan üzeri getirilecek ti Türkiye nasıl olduysa Ermenistan’ı projeden çıkardı.Gürcistan üzeri getirilecek olan Hazar petrolüne zamanın da SSCB Dışişleri Bakanlığı yapmış ve Sovyetler Birliği tarafından darbeyle iktidara gelmiş olan Eduard Şvardnadze Rusya’ya olan yakınlığın dan dolayı projeye karşı,Kadife Devrim için ülkedeki bütün sendikalar sivil toplum örgütleri George Soros’un finansmanı ile harekete geçirildi ve darbeyle iktidara gelen devlet başkanı yine darbeyle gönderildi.Amerika ve Avrupa Birliği darbeyi hemen kabul etti IMF kredi musluklarını açtı.Rusya için tam bir hezimet Amerika için zaferle sonuçlandı Rusya-Çin bypass edildi ve Hazar petrolü doğuya değil batıya akmaya başladı.Eduard Şvardnadzeyi emekliye ayırtan Amerikan yönetimi yerine 40 yaşlarında genç dinamik çok iyi derecede İngilizce bilen Amerika da hukuk bürolarında hukuk eğitimi almış gözü kapalı Amerika’ya güven duyan Mihail Sakaşvili’yi göreve getirildi.CIA Gürcistan da Kadife devrim için çalışan görev arkadaşlarının emeklilik işlemleri başladı doğal gazdan zehirlenerek öldürülen Başkan Zurub Jvaniya sonrada Başkan’ın danışmanı Giorgi Gelaşvili de evinde intihar ettirilerek öldürüldü.Gürcistan’a da demokrasi geldi bu ülke de özgürleşti.Gürcistan yenilgisini Putin ülkesindeki Yahudi asıllı Amerika için çalışan petrol ve medya patronlarına çıkardı.Rus ekonomisi enerji ihracatına bağlı petrol fiyatı artıkça rahatlayan petrol fiyatları düşerse zora giren Putin yönetimi bunlara ekrana getiren medya patronu Aleksandır Gussinsky’yi ait milyarlarca dolarlık vergi borçlarını ödemesi için baskı yapıp tüm mal varlığını el koyup Rusya’yı terk ettirdi.Putin Amerikalılar ile Dudayev’i ve Şamil Basayev’i görüştüren ve batıya çalışan ajan Nezamisnya İzvestiya da affedemedi.Putin ülkenin en zengin işadamı olan Mihail Hadorkovsk’un da milyarlarca dolar vergi borçlarını bulup ödemesi için baskı yapıp ülkeden yolladı.Son derece medyatik olan İngiliz Chelsea Kulüp’ün sahibi olan Roman Abramoviç’i de Yeltsin döneminde ülkeden kaçırılan 500 milyar dolarlık Rus kara parasının yurt dışına kaçırılmasından sorumlu tutup ülkeden gönderdi.Bu dört Yahudi kafadarın buluştuğu yer Yukos dünyanın sayılı petrol şirketleri arasında olan bu şirket şimdi Putin’in elinde Putin devletin olan Sibneft ile Yukosu birleştirip dünyanın en büyük 4. petrol şirketini yarattı..

Projenin Kafkaslardaki diğer bir ayağı da Çeçenistan,Amerika ve Rusya burada da çekişti ve hala kazanın olmadığı bölgeye sonun da Vehabiler de el attı Beslan kasabasında yaşanan okul baskını eylemini de Vehabiler organize etti Çeçen’lerin bu direnişi bağımsızlık hareketinden çıkıp süper güçlerin gövde gösterisine dönüştü.Vehabilerin etkisiyle Çeçenlerin haklı direnişi terör olarak nitelendirilmeye başladı.Dudayev’den sonra Rusya’ya rağmen başa geçen Aslan Mashadov’un öldürülmesinin nedeni Dağıstanlı komutan Şamil Basayev’in Çeçen direnişinin başına getirilip yeni bir Dağıstan cephesi açıp Çeçenistan ve Dağıstan’ı birleştirip Kuveyt modeli gibi Hazar petrolü etrafında yeni bir körfez petrol ülkesi yaratmak.

CIA’nin Lübnan da ki faaliyetleri Ekonomi Bakanı Marwan Hamadeh suikastı ile başladı.Bu suikastı da Lübnan da ki iç savaşı önlemek için Birleşmiş Milletler,Avrupa Birliği,Amerika desteği ile Lübnan’a giren Suriye’ye ihale ettiler.Lübnan da MOSSAD’ın ince ince planladığı senaryo 16 yıl sürecek bir iç savaş başladı.Hıristiyanlara çok fazla imtiyazlar verilmesi kısa süre de azınlıkların iç hesaplaşmalarına dönüştü Lübnan ordusu ikiye ayrıldı,koyu bir İsrail ve Amerika düşmanı görünümdeki Suriye’nin Lübnan’a müdahalesi başladı.Suriye’nin Lübnan’a girmesiyle Suni Müslümanları sindirilmeye başladı iç savaş sırasın da Devlet daireleri, hastaneler, okullar yıkılıp tahrip edildi, Ortadoğu’nun en güzel şehirlerinden biri olarak bilinen Beyrut bir harabeye döndü.Suriye müdahale etmeseydi ülkedeki Hıristiyan azınlık neredeyse tamamen yok edilecekti.Tam bu sırada Lübnan’ın Turgut Özal’ı Bay Lübnan Refik Hariri ortaya çıktı.16 yıl süren iç savaştan sonra ülkeyi yeniden yaratı 15 Şubat 2005 tarihinde Aziz George Oteli’nin önünde 350 kilogram patlayıcı ile bombardıman sonucu oluşabilecek etki gibi asfaltlar yerinden söküldü,insanlar yanarak,parçalanarak öldüğü suikast sonucu öldürüldü.Patlamadan sonra halkın olay yerine akın etmesinin engellenmemesi 17 gün sonra bile patlamanın olduğu bölge de cesetler bulunmasının nedeni Lübnan Hükümetinin suikastı ört bas etmesidir.Hariri’nin araçlarında konvoyda bomba uyarıcı düzenekler mevcut nasıl olduysa sistemler kilitlendi uydudan alınan uyarı iletileri durdu.Patlama sonrası hemen bir yalan kurgulandı olaydan 1 saat sonra muhalif birkaç siyası hemen televizyonda direkt suçlu Suriye gösterildi CNN de alt yazılar geçiyor Amerika Suriye Büyük Elçisini geri çekti.Refik Hariri nisan ayında yapılacak seçimlerdeki en büyük Başkan adayıydı.Tek başına iktidara gelmesine kesin gözüyle bakılan Refik Hariri Suriye’nin Lübnan dan çekilmesine karşıydı Lübnan’ın güvenliği için Suriye kuvvetlerinin ülkede kalmasını istiyordu.Hariri’ nin yerine artık Muhalif Dürzi Lider Velid Canbolad Lübnan siyasetine yön veriyor Velid Canbolad Suriye’nin ülkeyi derhal terk etmesini istiyor ve sonrası bildik görüntüler ülkedeki bütün kötü gidişten Suriye sorumlu tutuluyor 1 milyon kişi sokaklarda 14 gün süren eylemler sonucun da Cumhurbaşkanı Emil Lehud tapun ağzın da Başbakan Ömer Kerame istifası veriyor.Bu halk darbesine de Sedir Devrimi adını veriliyor.Lübnan özgürleşti ve demokrasi bu ülkeye de geldi.

Irak ta olanlar bir yana işgale bakarsak herkes esas savaş Bağdat’ta olacak derken, Bağdat savaşmadan teslim edilmişti.Tarih 10 Nisan 2003’ü gösteriyordu.Teslimatı yapan, gerçekte Irak’ta herkesin bildiği ama ortalıkta elle tutulur bir şekilde gözükmeyen Kesnizani tarikatıydı.Tarikat Körfez Savaşından sonra Saddam’ın etrafını örümcek ağı gibi sarmıştı. Saddam’ın eşi,çok güvendiği generalleri ve istihbarat kuruluşlarının basındakiler hepsi bu tarikatın müritleriydi. Kesnizani tarikatı MOSSAD ve CIA tarafından Saddam’ı içten yıkmak, Irak’ı kolayca teslim almak için organize edilmişti.Tarikatın kurucusu Şeyh Muhammed kendisi ortalarda pek görünmüyordu.Medyatik değildi. Onun ismi Irak’ta efsane haline gelmiş getirilmişti.Tarikatın müritlerine MOSSAD’ın hahamlıktan tövbekar hocaları ders veriyor,dönüşüm etkisini göstermiş,bir Kürt tarikatı olan Kesnizanilik Türkmenler ve Araplar arasında da kendisine müritler edinmişti. Zaten uzun yıllardır Kuzey Irak Kürtleriyle temasta olan İsrail işi şansa bırakmak niyetinde değildi. Irak hızlı bir şekilde parçalanmalıydı.Gözüne kestirdiği Kürt tarikatı Kesnizani’lik üzerinden Irak’ın İslami hayatini da kontrol altına alacaktı.Artık Saddam ve çevresinde neler olup bittiğinden Kesnizani tarikatı ve şeyhi vasıtasıyla MOSSAD anında bilgi sahibi oluyor ve gereği yapılıyordu.Tarikatın içine MOSSAD iyice yerleşmişti. şeyh adına rahat rahat operasyon yapar hale gelmişti. Güney’de Şii Müslümanlar Kuzey’de ise Türkmenlerin büyük çoğunluğu hariç sivil Araplar ve Kürtler ile Irak devlet mekanizmasını elinde bulunduranlar Kesnizani tarikatı kullanılarak MOSSAD ve CIA tarafından devrilmişler ve psikolojik harbin kurbanını olmuşlardı.Saddam Irak’ın işgalinden birkaç ay önce durumu fark etmiş,eşi dahil, yakın çevresini etrafından uzaklaştırmıştı.Kesnizani tarikatı intikam almaya hazırlanıyordu.Derken Amerikan,İngiliz birlikleri Irak’a saldırdılar. Güney’de müthiş bir direnişle karsılaştılar. Dünya medyası, ve Türk medyası, asıl savaşın Bağdat ve çevresinde olacağını dile getiriyorlardı. Amerika’nın bu kadar az sayıda birliklerle Bağdat ve çevresindeki direnişi kıramayacağını söyleniyordu.Bağdat ve çevresi Saddam’ın askerleri tarafından hiçbir direnç gösterilmeden Amerikan askerlerine teslim edildi. Irak devlet mekanizması devrilmişti.Şeyh Muhammed müritlerine Amerikan askerlerine direnmemelerini öğütlemişti.Şeyhin emrindeki mürit generaller vatanlarının bağımsızlığı için savaşmak yerine Şeyh Muhammed’in emrine uydular. Bugün Şeyh Muhammed’in liderliğindeki Kesnizani tarikatı Irak’ta devletin ve siyasetin tam orta yerinde faaliyetlerine devam ediyor.
Ukrayna da ki Portakal,Lübnan da ki Sedir Gürcistan da ki Kadife devrimleri Kırgızistan’a da ithal edildi.Sivil darbe operasyonlarında kullanılan metotlar hep aynı Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) Kırgızistan’da yapılan parlamento seçimlerinin uluslararası demokratik normlara uygun olmadığını açıklıyor darbelerin finansmanı George Soros’ un vakıfları ülkenin gençliğinin beynini yıkayıp yönlendiriyor Başbakan Askar Akayev’in istifasını isteyen muhalefet devlet dairelerine saldırıyor. Kırgızistan’da genel seçimlerde usulsüzlük yapıldığını iddia eden muhalefet adeta geze geze darbe yapıyor. Ülkedeki devlet binaları teker teker ele geçiriliyor.Önce eyaletlerdeki valilik binaları sonra da ilçe kaymakamlıkları işgal ediliyor.Muhalefet lideri Atayurt Partisi Başkanı Roza Otunbayeva Başbakan olmasıyla Kırgızistan da özgürleşecek demokrasi bu ülkeye de gelecek.Usame Bin Laden’in Afganistan’a gelmesiyle projenin Orta Asya bölümü başladı.Sovyet ordusunun 26 Aralık 1979 Afganistan’a girmesi ile Afgan mücahitlere katılan Usame Bin Laden Amerikan ordusunu olağan üstü desteği ile Jelelabad savaşında Sovyet ordusunu hezimete uğrattı üzerinden hiç çıkarmadığı CIA hediyesi olan makosenleri ve CIA görev ceketi bu başarısından sonra hediye edilmişti.Körfez Savaş’ında Kral Fahd’ dan Suudi sınırlarını korumak istedi ancak Kral Fahd Amerika ittifak kurdu ve Suudi Kralı ile ters düştü bunu gibi birkaç olay sonrasında Usame Bin Laden kendine tek düşman olarak Amerika ve İsrailli seçti 1992 Yemen de Amerika askerlerine, 1993 New York ta Dünya Ticaret Merkezi garajına 1998 de Kenya ve Sudan da ki Amerikan elçiliklerine bombalı saldırılar ve 11 Eylül 2001 de ki intihar uçaklarıyla yapılan saldırılar 11 Eylül saldırılarına bakarsak: bu uçakların yolcu uçakları olmadıkları uçakların camlarının olmayışından yakıt ikmal uçakları oldukları kesinleşti ve ikiz kulelerin uçak yakıtının çelik gövdeyi eriterek çökmediğinin tonlarca bombalar ile kontrollü bir şekilde çökertildiği eğer yangın sonucu çökmüş ise enkazdan teröristlere ait pasaportun nasıl bulunduğu Pentagon’un intihar uçaklarıyla değil füze ile vurulduğu uçak kazası ile oluşacak hasarın yarısının bile oluşmayışından uçakların İkiz Kulelere girmeden önce altlarındaki görülen flaş etkisinin ne olduğunun ve uçaklarının normalde İkiz Kulelere çarptığında Kuleleri delip geçmesi gerekirken anında Kulelerin için de infilak etmesi teröristlerinin bu kadar kısa zaman da usta bir pilot gibi bu eylemleri gerçekleştirmesinin imkansız olması Pentagon da ki saldırı sonrası enkaz kaldırma çalışmalarında çalışan itfaiye çalışanların bulunamaması Usame Bin Laden öncülüğün de Afganistan dağlarında gezen cahil köylülerin son moda sibernetik saldırıları yapamayacağı bunun gibi daha birçok kanıt ile Amerikan yönetiminin başarısız senaryosunu kanıtlıyor.Usame Bin Laden görevini tam yaparak İslami Terörürü yaratıp “Büyük Ortadoğu Projesi”ni başlattı.
İsrail’in de yazıp uyguladığı senaryolar var burada da karşımıza Çakal Carlos çıkıyor kendini daha çocuk yaşta Marksizm adadı ve Lenin’in ilk adını alacak kadar da Lenin hayranıydı. 1970 yılından sonra dünyanın en çok aranan ve tanınan teröristi oldu Fransa’da bombalama eylemleri OPEC konferansı baskını Uganda’daki FKÖ militanları ile yaptığı Entebbe uçak kaçırma eylemi bu eylem sırasında MOSSAD dünyaya tam bir gövde gösterisinde bulundu ve kendini tanıtı.Gerçek adı İlich Ramirez Sanchez Carlos’tur. Çakal Carlos’un da tek düşmanı Amerika ve İsrail di Çakal Carlos görevini tam yaparak Hamas,Hizbullah,FKÖ adına İsrail’e karşı terör eylemlerinde bulunarak İsraillin güvenliğini Ortadoğu’da sağladı Fransızlar Sudan da yakaladığında ben Müslüman oldum ve adım Salim Muhammet Nuri dedi.
Abdullah Öcalan da aynı Çakal Carlos gibi Marksist ve Leninist fikir çizgisini iddia ederek Vietnam,Kore,Cezayir gibi ulusal mücadelenin olduğu ve kurtuluşun sağlandığı ülkeleri örnek alarak pkk terör örgütü ile 15 yıl boyunca Türkiye’de eylemlerde bulundu.Abdullah Öcalan’ın aslında Ermeni olduğu eskiden beri biliniyor, dile getiriliyordu.Artin Agopyan denen bu piç Abdullah Öcalan diye tanıtıldı.Öcalan soyadı üzerinde bile durulmadı.Kimlerden ve neden öç alıyordu? Abdullah Öcalan ve Kesire Yıldırım Öcalan 1970 ler de yükselen gençlik hareketlerinde Amerika’ya karşı sokaklarda yürümüştü.Abdullah Öcalan’ın örgüt faaliyetleri Mit muhbiri Pilot Necati ile arkadaşlığın dan ve MİT çalışanı Ali Yıldırım kızı Kesire Yıldım ile evlenmesinden sonra hızlanmıştır.Devlet Abdullah Öcalan’ı kullanmak istedi ancak asıl kullanılan Türkiye Cumhuriyeti mi yoksa Abdullah Öcalan mı oldu belli değil boşboğaz her yerde konuşan Abdullah Öcalan’ın dünya gazetelerine ve kendisiyle Suriye de ki kampların da görüşen Doğu Perinçek ve Anıl Küçük’e verdiği demeçler bunlar ”MİT bizi kullanmak istedi bizde onları” 27 Kasım 1978 yılında kurulan pkk 15 Ağustos 1984 yılına kadar parasızlıktan hiçbir eylemde bulunmadı bu ilk eylem emrini de Sovyet KGB’ si verdi zaten o yılarda Türkiye de ki bütün sol örgütler Sovyetler tarafından desteklendi ve hepsi Leninist fikirler iddia ederek devrim adına terör eylemlerinde bulundu pkk birçok ülke tarafından desteklendi en son olarak Markisizimden ve Leninist fikir çizgisini bırakıp ABD güdümlü yapılanmaya gitti pkk tam bir veledi zina kimin çocuğu olduğu belli olmayan bir piçtir.Amaç şimdi daha netleşti Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerini içine alacak şekilde Suriye,İran,Irak toprakları üzerinde Marksist ve Leninist ilkeler doğrultusunda Bağımsız Birleşik Demokratik kürdistan devleti kurmak.15 yıl boyunca eylemlerde bulunan Abdullah Öcalan’ı bitiren Amerikan kontrolünden ve finansmanından çıkıp Almanya ve Fransa ile yakınlıklaşması oldu 15 şubat 1997 Kenya da paketlenip emaneten geri kullanılmak üzere teslim edildi.Asılması gereken kimilerine göre kahraman sayılan bu piç Avrupa Birliği’nin istemediği için asılamamakta İmralı da paşalar gibi beslenip avukatlarıyla gönderdiği yazıları kod adları kullanarak kendi yayın kuruluşlarında yayınlatıp eline sürekli kozlar verilmekte.Yılanın başını küçükken ezmek gerekir bunu yapmak isteyen kahramanlarda Eşref Bitlis,Hulusi Sayın’ın şehit edilesi terörist başını koruyan aramızdaki işbirlikçilerin kurbanıdır.Dünya da Türk lafı tamamen silinmiştir.Eskiden söylenen “Nerde Türkü Aradım Orda Kürdü Buldum Nerde Kürdü Aradım Orda Türkü Buldum “sözü yok artık Türkiye’de Irak ta her yerde Türklük silinmeye çalışıyor.
Kıbrıs ta Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan istedikleri 1856 Islahat Fermanından sonra Yunanistan azınlık ayrıcalıklarından dolayı Girit’in Yunanistan’a devredilmesini istedi zamanın süper gücü İngiltere bunu kabul etmedi.1878 Osmanlı-Rus savaşını bitiren Ayastefonas Anlaşmasından sonra Yunanistan yeniden Girit’i istedi.Şimdiki Annan senaryosunun tıpa tıp benzeri Girit’e özerklik veren bir anlaşma Osmanlı İmparatorluğuna İmzalatıldı.Anlaşmaya göre adada 80 kişilik ortak meclis kurulacak 49’u Hıristiyan 31’i Müslüman Yunanistan bunu beğenmeyerek kabul etti sonrasın da 1913’te Londra Barış Konferans’ın da Girit Yunanistan’a verildi.Annan planın da 200 bin nüfuslu KKTC’ye 100 bin den fazla Rum yerleşecek mülk edinecek sonrasında da bu araziler bizim tabular elimizde çıkın diyecekler.Satılmış medya aracılığı ile bu dönemde yapılan yayınların ne kadar gerçek dışı olduğu Avrupa Biriliği adına sürülen görüşlerin yanlış olduğuna tamamen böl yönet politikası adına yapılan bu siyaset satın alınan medya ve gazeteciler aracılıyla halka benimsetiliyor.Holding medyasının yaptıklarına örnek verirsek :Amerika yönetimi çok önemli bilgilere sahip Rus bilim adamını kaçırıyor.Amaç yeni buluş sahibi fizikçiyi konuşturup kritik bilgileri ele geçirmek.Rus bilim adamı ülkesine bağlılığından dolayı tüm tedbirlere rağmen konuşmaz bunun üzerine CIA tek kişi üzerine kurgulu bir yalan dünya kurar.Bilim adamının izlediği televizyon kanallarından sözde savaş görüntüleri yayınlanır.Kurguyu desteklemek üzerede sadece bilim adamın okuduğu bir gazete çıkarılır.Televizyondaki görüntüleri ve gazete yazılarını teyit eden önceden planlanmış,sürpriz olaylarla gizli telefonlarla Rusya’nın yerle bir olduğu ailesini kaybettiğine inandırılır her şeyini kaybetmiş Rus tüm bildiklerini CIA’ye aktarır.Saygın seçkin holding patronlarımızın papaz efendilerin ellerini yalaması dinler arası saygı olarak aktarılıyor.Holding medyasının yaptıkları ile CIA’nin kurduğu yalan dünya aynı beyin yıkmaya dayalı.
Sürekli konuşulan hiç bilinmeyen İsrail’in tarihine bakarsak İngiliz yönetimi altında Filistin’den toprak satın alarak bu bölgeye gelenlerin, ayrı bir devlet kurma konusunda İngilizler ile kavgaya sürüklenince merkezlerini Londra’dan vazgeçerek New York’a taşındıkları ve dünyaya egemen olma çalışmalarını buradan devam ettiler.Arkasına Amerikan gücünü alan Siyonist lobinin, daha sonraları Avrupa’da Hitler olgusunu Sion planı doğrultusunda kullanılmayı başardığı görülmüş ve Hitler’den korkan dünya Yahudilerinin büyük kısmı İsrail’e göç etti. İkinci Dünya Savaşı sonrasında ilk kez Filistin’de Yahudi nüfus Arap nüfusu geçince, Siyonistler Amerika baskıları ile İkinci Dünya savaşı sonrasında Ortadoğu’da bir Yahudi devleti olarak İsrail’in kurulmasını Birleşmiş Milletler kararı ile başardılar..Amerika desteği ve zengin Yahudi lobilerinin her türlü yardımlarından yararlanan İsrail, üç tarafı Arap ve Müslüman nüfus ile çevrilmiş bir bölgede güçlü bir ülke olarak ayakta kalabilmek için sürekli olarak genişlemenin yollarını aramış ve İsrail’in sınırlarını genişletmiştir,İsrail’in kurulmasından sonra Ortadoğu bir türlü barışa kavuşamamıştır.Siyonizm’in büyük planına göre, Yahudilerin Ortadoğu’da bulunabilmeleri için kesinlikle Büyük İsrail Devleti’nin kurulması gerekmektedir. Küçük İsrail ile Ortadoğu’ya egemen olmak mümkün olamayacağı için Büyük İsrail’i kurarak bütün Ortadoğu’yu Kudüs merkezli bir yönetimin egemenliği altına almak kurulduğundan bu yana yarım yüzyıldır, İsrail devletinin amacıdır. Orta Doğu’da İsrail Devletini iki bin yıl sonra yeniden kuruldu.Kudüs’ün yanı başındaki Sion tepesini dünyanın merkezi yapmayı ve burada bütün dünyayı yönetecek bir kale oluşturmayı kutsal bir amaç olarak kendilerine hedef seçenlerin, Tevrat’ta dile getirilen Fırat ve Nil arasında kalan vaat edilmiş toprakları yavaş yavaş işgal edecekler.İsrail devleti ve halkı homojen bir yapıya sahip değildir. Çoğunluğu teşkil eden Sefarad İspanyol, Akdeniz kökenli Yahudilere ikinci sınıf vatandaş muamelesi yapılmaktadır.Yüksek ve önemli makamları Eşkenaz Yahudiler tutmuştur. Bu iki zümre arasında da çekişme vardır. İsrail’de radikal, fanatik Museviler vardır ki, vaat edilmiş beklenen Mesih zuhur etmeden kurulduğu için Yahudi devletinin meşruiyetini tanımamaktadırlar yıkılmasını bile istemektedirler.Din ve devlet özdeştir laikliğin “L” si bile yoktur. Yine din ile millî kimlik aynı şeydir. Yahudilik babadan değil anneden geçer annesi Yahudi, babası Goi gayr-i Yahudi olan biri otomatik olarak Yahudi sayılır, İsrail vatandaşı olabilir. Babası Yahudi, annesi gayr-i Yahudi olan birisi ise Yahudi ve Musevî sayılmaz. Ortodoks Yahudilikte erkekler ile kadınlar arasında ayırım vardır. Sinagoglarda karışık olarak yer alamazlar.Sofu Yahudilerin yaşadığı mahallelere sefer yapan belediye otobüslerinde kadınların yerleri ayrıdır.Bütün İslâm dünyasında, samimî Müslümanlardan daha koyu Müslüman görünen bir sürü Yahudi ajanı, casusu vardır. Yahudiliğin ve İsrail’in en şiddetli ve koyu düşmanı gibi görünen nice kodaman zengin İslami şahsiyet vardır ki, gerçekte İsrail’in hizmetinde çalışmaktadır. .İsrail’de ve diyaspora Yahudileri içinde Türkiye’yi çok iyi bilen, Türk dili,tarihi,kültürü üzerinde ihtisas yapmış olan, Türkoloji konusunda dünya çapında otorite olan uzmanlar bulunmaktadır. Türkiye’de ise doğru dürüst İbrani’ce bilen, İsrail konusunda uzman olan hemen hemen hiç kimse yoktur. 19’uncu ve 20’nci yüzyılda Türk milliyetçiliğini çıkartan kişilerin bir kısmı Yahudi’dir. Bunların en meşhuru, Tekin Alp takma adıyla kitaplar ve makaleler yazan Selanik Yahudilerinden Moiz Kohen’dir.İsrail Türkiye’deki Yahudileri Ortodoks Musevî olarak kabul etmemekle birlikte onlardan dolaylı şekilde faydalanmaktadır.Ortodoks Yahudileri İsrail halkının ancak yüzde 10’u veya 15’i kadardır. İsrail’e en muhalif devlet İran’dır.Siyonizm İran konusunda büyük endişelere sahip ve ezilmemsi gerekiyor.Bunu yapmak için İran ve Irak arasında sekiz sene süren, 2 milyon insanın ölümüne yol açan savaş da kışkırtma ile çıkmıştır.Ortadoğu her geçen gün biraz daha savaşa itilmektedir.İsrail’in Filistinlilere yaptığı zulmü Yahudiler bile lanetliyor, Şapkalı sakallı dindar Yahudiler ellerinde Filistin bayrakları pankartlar açmışlar, “İsrail’in Filistin halkına yaptığı zulmü kınıyoruz” diyor.Bütün dünya İsrail’i kınıyor, nice vicdanlı Yahudi bile İsrail’i tenkit ve protesto ediyor.İktisadi ve malî durumumuz çok kötü de olsa karşılığında yüz milyarlarca dolar vaat edilse de maceralardan uzak durulmalıdır.İsrail, varlığını sürdürebilmek için bütün Ortadoğu’da bir “Yahudi Barışı” kurmak istemektedir. Mısır’ı pes ettirdi. Ürdün zaten çantada keklik Suriye ile gizli anlaşmaları var Irak’ı şu anda fiilen üçü bölüp parçalanmıştır.Türkiye’yle ittifak kurmuş ve onu kendi nüfuz bölgesi içine aldı. İran’daki rejimi yıkmak için çalışılıyor.

Kaynak : http://komploteorileri.spaces.live.com/

Yorum Yapın

Older Posts »