Archive for irak

Konuşma ses getirdi: PKK sorununu çözebiliriz!

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın dünkü basın toplantısında Kuzey Irak ile ilgili “girelim” çağrısında bulunması Kuzey Irak bölgesel yönetimini tedirgin etti. Neçirvan Barzani “sorunları çözebiliriz” dedi.

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyakanıt’ın, ”Kuzey Irak’a operasyon yapılmalı” açıklamasının öncesinde, Kuzey Irak’taki federal Kürt yönetimi Başbakanı Neçirvan Barzani, Ankara’ya diyalog çağrısında bulundu. Barzani, ”PKK, Kerkük, ticaret, yatırım, petrol gibi sorunları konuşarak çözebiliriz” dedi.

BBC’nin Türkçe servisine konuşan Barzani, Türkiye’nin Kürtler için çok önemli bir komşu olduğunu, geçmişteki yardımlarının ardından bugün ilişkilerin gerginleşmesinin ise “rahatsız edici” olduğunu vurguladı.

“Türkiye bizim Avrupa’ya açılan kapımız. Ortak yanlarımız, farklılıklarımızdan çok daha fazla” diyen Barzani, “Türkiye’nin içişlerine geçmişte hiç karışmadık. Gelecekte de, asla karışmak niyetinde değiliz” dedi.

PKK’nın sadece Türkiye için değil, bölge ülkeleri için de sorun olduğunu belirten Barzani, sorunun siyasi yollarla çözülmesi gerektiğini yineledi.

Kerkük sorununa da değinen Barzani, “Kerkük’te sadece Kürtlerin yaşamadığının farkındayız. Şehirde yaşayan Türkmenler ve diğer gruplarla, şehrin yönetimini, iktidarı paylaşmaya hazırız” dedi.

Büyükanıt neler dedi?

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt, PKK’ya karşı Kuzey Irak’a askeri operasyon yapılması gerektiğini söyledi. Büyükanıt, ”Bunun için siyasi kararın çıkması lazım” dedi.

Genelkurmay Başkanlığı Karargahı’nda dün bir basın toplantısı düzenleyen Orgeneral Büyükanıt, “Kuzey Irak’a operasyon yapılmalı mı? Evet, yapılmalı. Fayda sağlar mı? Evet, sağlar. Bir hudut ötesi operasyon için siyasi kararın çıkması lazım” diye konuştu.

Kuzey Irak’taki yerel Kürt yönetiminin lideri Mesud Barzani’nin Türkiye’ye yönelik sözlerini değerlendiren Genelkurmay Başkanı, “Asker olarak bakınca, o söylediklerini kabul etmek mümkün değil… Geldiğimiz noktaya ibretle bakıyorum. Gerçekten, sarfettiği sözler çok seviyesiz sözler. Ben, ona söylettirenlere bakıyorum” ifadesini kullandı.

Bu tip konuların kendilerini üzdüğünü ve Türk insanını rencide ettiğini söyleyen Büyükanıt, “Onları şımartanların kimler olduğunu sizler benden daha iyi biliyorsunuz… Türkiye’nin başından bu belayı defetmek zorundayız” dedi.

CNNTurk

Comments (1)

ABD’nin Derdi İran Değil, Petrol

Washington’un İran’a karşı gerilimi tırmandırması, bölgenin enerji kaynaklarını kontrol altına alma kararlılığı tarafından yönlendirilmektedir. Enerji zengini Ortadoğu’da, sadece iki ülke Washington’un temel taleplerine kendilerini adamadı: İran ve Suriye. Her iki ülkenin de düşman görüldüğü şu ortamda İran daha fazla önem taşıyor. ( Neden Bizde Atatürkçülük var diye mi ABD İçin Sorun yok, Biz Adadık mı kendimizi ABD emperyalizmine? Bizimkiler ne iş yapar? Daha doğrusu biz ne yapıyoruz ? Uluslar arası kimliğimiz , kişiliğimiz , karakterimiz , Ağırlığımız var mı politikalarımızda… Uyanmamız ve silkinmemiz lazım ! )

Soğuk Savaş’tan bu yana kural, şiddet uygulamak için ana düşmanı kötülemek meşru bir tepki haline dönüşürken,
genelde en çürük gerekçeler sıralanagelmiştir. Bush, Irak’a daha fazla asker gönderirken, İran’ın -dış müdahaleden tümüyle özgür bir ülke- Irak’ın iç işlerine karıştığı öykülerinin ortaya atılması hiç de şaşırtıcı değil.
Bu, Washington’un dünyayı yönettiği algılamasının zımni bir ifadesidir.

Washington’un Soğuk Savaş mantalitesi çerçevesinde, Tahran, Lübnan’daki Hizbullah’tan, Irak’ın güneyindeki ve Suriye’deki Şia yarımay olarak nitelenen şeyin zirvesini oluşturuyor. Yine, Irak’taki ‘asker artırma’ ve İran’a karşı suçlama ve tehditlerin kızıştırılmasının, İran’ın Irak’la sınırlandırılan bir gündem çerçevesinde bölgesel güçlerin konferansına katılımı ile aynı dönemde olması hiç de şaşırtıcı değil. Görünen o ki, diplomasiye doğru atılan bu küçük adım, artan korkuları ve Washington’un artan saldırganlığının azdırdığı öfkeyi yatıştırma niyeti taşıyor. Bu kaygılara, Peter Bergen ve Paul Cruickshank’ın, Irak savaşının dünya çapında terörizmi yedi misli artırdığını ortaya koyan detaylı çalışmasında gayet yerinde işaret ediliyor. Ve, ‘İran etkisi’ bu durumu daha da vahimleştirebilir.

ABD için, Ortadoğu’daki öncelikli mesele birbirine paralel olmayan enerji kaynaklarının etkin bir şekilde kontrol edilmesinin sürdürülmesidir. Erişim ikinci önemdedir. Petrol yüzeyde oldu mu her yere götürülebilir. Kontrol, küresel hakimiyetin bir unsuru olarak anlaşılmaktadır. Bu “hilal” içindeki İran nüfuzu ABD’nin kontrolüne meydan okuyor. Bir coğrafya kazasıyla, dünyanın en önemli petrol kaynakları büyük ölçüde Ortadoğu’nun Şii bölgesinde bulunuyor, Suudi Arabistan ve İran’a bitişik bölgeler aynı zamanda en önemli doğalgaz rezervlerini de barındırıyor. Washington’un en büyük kâbusu, dünyanın petrol zenginliğini kontrol eden müttefik Şia’nın ve bağımsız bir ABD’nin kaybedilmesi. Böyle bir blokun ortaya çıkması, Çin merkezli Asya Enerji Güvenlik Ağını da içine alabilir. Eğer Bush plancıları bunun gerçekleşmesine izin verirse, bu ülkeler ciddi bir biçimde ABD’nin dünyadaki güç konumunun altını oyacaktır. Washington’a göre, Tahran’ın temel kabahati onun meydan okuması, 1979’da Şah rejimini devirmesi ve ABD büyükelçiliğindeki rehine krizi. İntikam olarak Washington, Saddam Hüseyin’in İran’a karşı saldırganlığını destekledi ve binlerce kişinin ölümüne neden oldu. Sonrasında, İran’ın diplomatik çabalarını reddeden Bush yönetimi altında ölüm saçan yaptırımlar geldi.

Geçen temmuzda, İsrail 1978’den bu yana beşinci kez Lübnan’a saldırmış oldu. Daha önce de olduğu gibi, ABD desteği bu süreçte kritik bir unsurdu. Kısa bir araştırmayla saldırı bahaneleri çürütülürken, Lübnan halkı için saldırının sonuçları ağır oldu. ABD-İsrail’in Lübnan müdahalesinin sebepleri arasında, Hizbullah’ın ABD-İsrail’in İran’a saldırıda caydırıcı olabileceği de vardı. Ancak, savaş tehditlerine rağmen ben Bush yönetiminin İran’a saldıracağını sanmıyorum. ABD’de ve dünyadaki kamuoyu bu müdahaleye büyük ölçüde karşı. ABD ordusu ve istihbaratı da bu savaşa karşı görünüyor. İran, bir ABD saldırısına karşı kendini savunamaz; ancak başka yollarla cevap verebilir. Washington içten içe İran’ı istikrarsızlaştırmanın yollarını arıyor olabilir. İran’daki etnik yapı hayli karışık, nüfusun çoğu Farsi değil. Ayrıca, ayrılıkçı eğilimler de var ve Washington onları kışkırtmaya çalışıyor. İstenen şey, reformların altı oyulurken bir yandan da bir ayaklanmayı kışkırtmak. (The Guardian, 10 Mart 2007)

NOAM CHOMSKY

Kaynak:Zaman Gazetesi

Comments (1)

PKK’yı desteklediler! ( Bize bilmediğimiz birşeyler söyleyin)

ABD Başkanı George Bush karşıtlarından oluşan Conservative Voice (Muhafazakar Ses) adlı oluşum, ABD Savunma Bakanı Robert Gates ile yardımcısı Eric Edelman hakkında ilginç bir iddia ortaya attı.

Oluşum Türkiye’yi düşman olarak gördüğü ve ikilinin PKK’yı desteklediğini öne sürdü.

Grubun internet sitesinde yayınlanan “Gates İran’ı koruyor, Türkiye’ye saldırıyor” başlıklı yazıda ilginç görüşlere yer verildi. Scott Sullivan imzalı yazıda, CIA’in ABD istihbaratının tüm alanlarının kontrolünü eline aldığı bunlardan birinin de Savunma Bakanı Gates’e bağlı olduğu ifade edildi. “İran yanlısı” şeklinde nitelen Gates’in sert bir şekilde eleştirildiği yazıda, “Gates ve yardımcısı Eric Edelman’a göre Türkiye düşman. Gates ve Edelman Türkiye’ye karşı PKK’yı ve İran’ı destekliyor ve Kürtler’in Irak Kürdistan’ı bir fırlatma rampası olarak kullanarak Türkiye’yi bölmesini istiyor” denildi.

Türkiye Kerkük ve Basra’yı almalı

Gates Dışişleri Bakanı Rice ve ve ABD’nin Bağdat Büyükelçisi Halilzad’ın İran’ı desteklerken, Türkiye’ye karşı savaş ilan ettikleri ileri sürülen yazıda, “Türkiye kendi kendini korumalı ve Kerkük’ü almalı” ifadelerine yer verildi. Türkiye’ye ayrı zamanda Basra limanın da kontrolünü ele alması önerilen yazıda, bu bölgede İran yanlısı militanların bulunduğu kaydedildi. Basra’yı kontrol edenin Bağdat’ı da kontrol edeceği savunularak, “Gates ve Edelman Basra’nın İran’ın kontrolünü bırakılmasını tercih ediyorlar. Gates ve Edelman, Kürtler ve İran’ın Irak’ı mini devletlere bölmeleri yönündeki çabaları engellemeyecektir” denildi.

Türk askerinin Irak’a girmesi istenilen yazıda, ABD’nin Sünni direnişi kırmak istiyorsa Türk askerlerinin Kerkük ve Basra’ya girmesine yeşil ışık yakması gerektiği savunuldu.

Sabah

Yorum Yapın

İstanbul ( Genişletilmiş IRAK ) toplantısını kim engelliyor?

FLAŞ! Washington Post’un tanınmış köşe yazarı Jim Hoagland, Genişletilmiş Irak Toplantısı’nın İstanbul’da yapılmasını bloke eden ismi açıkladı. İşte toplantıyı engelleyen isim ve açıklamaları…

Genişletilmiş Irak Toplantısı’nın İstanbul’da yapılmasını Irak Başbakanı Nuri El Maliki’nin engellediği öne sürüldü. Washington Post gazetesinin tanınmış köşe yazarı Jim Hoagland, İstanbul’da toplantının yapılmasını El Maliki’nin bloke ettiğini belirtirken, bir Irak yetkilisinin “Neden (toplantı) Iraklılara yardımcı olmak yerine onları tehdit eden ve hiçe sayan bir ülkenin topraklarında yapılsın?” dediğini aktardı. Hoagland, “Türkiye’nin askerleri Kuzey Irak’ı işgal etmeye hazır duruyor. Ankara da Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani ile iş yapmayı reddediyor” diye yazdı.

Washington Post yazarı Jim Hoagland, ABD’nin, dünyanın büyük güçlerini, Irak’ın komşuları ile Türkiye’de bir araya getirme çabalarının büyük bir muhalefet ile karşıladığını, Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’nin yapılması için uğraş verdiği toplantının haftalarca Irak Başbakanı Nuri El Maliki tarafından bloke edildiğini öne sürdü.

Maliki ve Irak Dışişleri Bakanı Hoşyar Zebari’nin aylarca Irak’ın toplantının Bağdat’ta yapılmasında ısrar ettiklerini, ancak siyasi ve güvenlik nedenlerden Suudi Arabistan, Ürdün, Mısır ve çoğu bölge ülkesi ile BM Güvenlik Konseyi daimi üyelerinin de Irak’ın önerisine karşı çıktıklarını yazdı.

MALİKİ SONUNDA İSTANBUL’A ZEBARİ’Yİ GÖNDEBİLİR

Jim Hoagland, Washington’un, Maliki üzerinde yoğun bir baskı uyguladığını öne sürerken Maliki’nin sonunda konferansın yapılmaması tehlikesinin karşısında İstanbul’a Zebari’yi gönderebileceğini de kaydetti.

Maliki’nin direnişinin nedenlerinin, adının açıklanmasını istemeyen Iraklı bir yetkili tarafından nasıl izah edildiğini de yazan Hoagland’ın aktardığına göre Iraklı yetkilisi şunları söyledi:

“Irak’ın kurtarılmasına karşı olan Avrupalı ve Arap ülkelerinin bir çete gibi el koyacakları bir toplantıya neden gidelim? Bu toplantı, Iraklılara yardımcı olmak yerine onları tehdit eden ve hiçe sayan bir ülkenin toprağında neden yapılsın?”

TÜRK ORDUSU KUZEY IRAK’I İŞGAL İÇİN HAZIR DURUYOR

WP yazarı, “Türkiye’nin askerleri, koşullar gerektirirse Kürt gerilla kamplarını yok etmek veya tartışmalı Kerkük kentinin kontrolünü ele almak için Kuzey Irak’ı işgal etmeye hazır duruyor” görüşünü dile getirdikten sonra şöyle devam etti:

“Ankara ayrıca, etnik kökeni Kürt olan ve memleketi Kirkük’ün, bir Kürt kenti olduğunu söyleyen Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani ve Mesut Barzani’nin bölgesel Kürt hükümeti ile iş yapmayı reddetti. Ankara’nın diyalogsuzluk politikası da, son haftalarda Türk sınırı üzerindeki petrol sevkıyatında aksaklıklara yol açtı.”

Bağdat’taki toplantıya katılacağını kesin bir biçimde bir tek İran’ın söylediğine dikkat çeken Hoagland, çoğu Iraklının hala Sünni yönetimlerin iktidarda olduğu ülkelerden derin kuşkular duymayı sürdürdüğünü kaydetti.

Jim Hoagland, ABD diplomatlarının kararsızlıklarından bıktıkları, Maliki’nin selefi İbrahim El Caferi’nin görevinden uzaklaştırmaya yardımcı olduklarını anımsatarak Bush Yönetiminin şimdi de Bağdat’ta iktidarda “güçlü bir lider” olmasının sonuçları ile uğraşmak zorunda kaldığını yazdı.

sabah

Yorum Yapın

"İsrail Irak’ta, Türkiye nerede?"

Silahlı 100 bin peşmergenin Kerkük’e geldiği bildiriliyor. Irak Türkmenleri bir soykırım tehlikesiyle karşı karşıya. Kerkük Vakfı yöneticisi ve Türkmen aydını Prof. Dr. Suphi Saatçi, Kerkük’teki son durumu iyibilgi için yorumladı. iyibilgi özel

“Irak’ta 3 milyon Türkmen, Kerkük’e getirilen 100 bin silahlı peşmergenin tehdidi altında. Katliam korkusu ile yaşıyor.” Bu sözler Türkmeneli Sağlık ve Sosyal Yardımlaşma Derneği Genel Başkanı Aydın Beyatlı’ya ait. ABD siyasetinin en önemli isimlerinden, Bush’un muhalifleri Cumhuriyetçi senatör John McCain, Irak’ta işlevini yerine getiremeyen bir hükümetin bulunmaması durumunda Türkmenlerin büyük tehlikeye gireceğini vurguluyor.

Kerkük Türkmenleri can korkusuyla yaşıyor

Daha önce Kuzey Irak’ta IKDP lideri Mesut Barzani’nin, maaşa bağladığı kişilere kurdurduğu sözde ‘Türkmen partileri’ aracılığıyla, Türkiye ve Irak Türkmenlerinin arasına nifak sokmayı hedeflediğini ortaya çıkaran Türkmen aydını Suphi Saatçi Kerkük’teki atmosferi iyibilgi için yorumladı. Kerkük Vakfı yöneticisi olan Prof. Dr. Suphi Saatçi ” Kerkük Türkleri büyük bir baskı altında eziliyor. Kürt aileler birleştiriliyor. Bu ailelerin tümünün silahı var. Irak’ta silahı olan herkes kendini iktidar olarak görüyor şu anda. Türkmenler tedirginlik içinde, can korkusuyla hayatlarını sürdürmeye çalışıyor” dedi.

İsrail tüm Kuzey Irak’a nüfuz etmiş durumda

Türkmenlerin silahsız ve yalnız olduğunu ifade eden Prof. Saatçi, “Şiiler İran’dan, Kürtler ise Türkiye’ye düşman olan bütün ülkelerden destek alıyor. Türkiye Türkmenlere yardım etsin. Biz silah yardımı istemiyoruz. Demokrasinin var olması için Türkiye’den diplomatik ataklar yapmasından başka bir beklentimiz yok. İsrail’de Kuzey Irak’ta askeri birlikler bulundurmuyor ama, tüm Kuzey Irak’a nüfuz etmiş durumda. Biz Türkiye’yi Ortadoğu’nun en güçlü ülkesi olarak görüyoruz ve bizim güvenliğimizi sağlamasını istiyoruz” şeklinde konuşuyor.

“Kürtler mazlumken zalim oldular”

Irak’ta Kürtlerin merkezi bir otorite istemediğinin altını çizen Prof. Dr. Suphi Saatçi, “Kürtler merkezi bir otorite güçlenirse, planlarını gerçekleştirmekte güçlük çekecekler. ABD’nin de bu durum işine gelmiyor. Onların Saddam diktasında zulme uğradığını kabul ediyoruz Türkmenler olarak. Tabi ki Kürtlerin de haklarını arama özgürlükleri var. Ama onlar haklarını aramak yerine, mazlumken zalim oldular. Onlar böyle davranırsa hak yerini bulmaz. ” diyor.

Sadr, bize yardımcı olabilir

“Biz de Saddam’ın zulmüne uğradık. “Saddam Sünnileri korudu” demek çok saçma.” şeklinde konuşan Prof. Saatçi, “Irak’ta huzur ve barış için Kerkük Şiilerinin fanatik hareketleri bir an terk etmeleri gerekiyor” yorumunu yapıyor. Mukteda El- Sadr ile aralarında problem olmadığını vurgulayan, Türkmen aktivisti Saatçi, Sadr’ın yumuşak politikalarını takdir ettiklerini belirtiyor ve ekliyor: “Sadr bize yardım edebilir. Ama öncelikli yardımın Türkiye’den gelmesi gerekiyor. Eğer etmezse bu Türkiye’nin terör sorunun arttıracak bir gelişme olmasının yanında uluslararası imajını da yerle bir edebilir. Türkmenlerin elinin kolunun bağlı olduğunu bildiği halde Türkiye’nin müdahaleden kaçması halinde Türk halkı da hükümeti prostesto edecek ve ayağa kalkacaktır, kalkması gerekir. Türkiye’nin geri planda kalma tutumunun AB sürecinden ve 1 Mart Tezkeresi’nden kaynaklandığını düşünüyoruz.”


iyibilgi.com

Yorum Yapın

Gazneliler

Gazne’de 962-1187 yılları arasında hüküm süren Türk-İslâm devleti.

Sâmânî Devletinin (819-1005) en parlak devirlerinde çok sayıda Türk, gruplar hâlinde Mâverâünnehir yoluyla İslâm dünyasına getirilmekteydi. 912 yılından itibaren ise Sâmânî Devletinin vali ve komutan kadrolarında, Türk isimleri de görülmeye başlandı. İşte bu Türk komutanlardan biri de Gazne Devletini kuracak olan Alptegin’dir. Alptegin, 961 senesinde vezir Ebû Ali Muhammed Belâmî ile birleşerek, Sâmânî Şehzâdesi Nasr’ı tahta oturtmak istediyse de bu arzusunu gerçekleştiremedi. Bunun üzerine kendisine bağlı birliklerle Afganistan’daki Gazne’ye çekildi ve burada bulunan Levik Hânedânını bölgeden uzaklaştırarak, şehre hakim oldu. Böylece Gazne Devletinin temelini attı (962).

Alptegin’in, 963’te ölümü üzerine yerine geçen oğlu Ebû İshak İbrahim, dört yıla yakın süren saltanatında Sâmânîlerle dost geçinme yolunu tercih etti. Ölümünden sonra 966’da yerine Bilge Tegin geçti. Bilge Tegin, Buhara’da Sâmânî komutanlarından Fâik’in, üzerine gönderdiği bir orduyu bozguna uğrattı. Bu mağlûbiyetten sonra bir daha Buhara’dan Gazne’ye ordu gönderilmedi. Bilge Tegin, 975’te Hindistan üzerine yaptığı seferde Gerdiz Kalesini kuşatırken şehid düştü. Gazne’de ilk sikke bunun zamanında kesildi. Yerine geçen Pîrî Tegin, devleti yönetecek hususiyetlere sahip olmadığından, beş yıllık saltanattan sonra, tahtı Sebük Tegin’e bıraktı.

Devletin asıl kurucusu olan Sebük Tegin, Isık Göl civarında Barsgan’da doğmuş, 960’a doğru Müslüman olmuş, köle olarak satıldığı Alptegin tarafından terbiye edilip, manevî evlât edinilmiş ve mühim mevkilere getirilmişti. Hükümdar olunca, “Nâsırüddin Sebük Tegin Kara Beçkem” adını aldı. İyi bir idareci ve komutan olan Sebük Tegin, Toharistan ve Zabülistan’la Zemindaver eyaletini, Gor bölgesini ve Belucistan’ın bazı yerlerini ülkesine kattı. 979’da Hindistan’ın kuzeybatısında yerli hükümdarların en güçlülerinden Caypal’ı yenilgiye uğratarak, Hindistan hakimiyetine ilk adımı atmış oldu. Kâbil Nehri boyunca Peşâver’e kadar ilerleyerek, bu bölgelerde İslâmiyet’in yayılmasını sağladı.

Sebük Tegin’in 997’de ölümünden sonra, yerine oğlu İsmail geçti. Ancak, kısa bir süre sonra, tahtı ağabeyi Mahmud’a bırakmak zorunda kaldı.

Mart 997’de tahta çıkan Sultan Mahmud, Gazneli Devletinin kurucusu, Hindistan’a İslâm dinini yayan ve burada yüzyıllarca sürecek olan Türk hakimiyetinin temellerini atan, tarihin büyük cihangirlerinden ve hükümdarlarındandır. Sâmânoğullarının yıkılışına rastlayan bir zamanda tahta çıkan Sultan Mahmud, ilk iş olarak Horasan’da hakimiyetini tesis etti. Zaman zaman Karahanlılar’la rakip duruma düşmekle beraber, güneydeki (Hindistan) ve batıdaki (İran) fetihleri için müsait bir zemin ve elverişli şartlar buldu. Şiîlere karşı halifeyi şiddetle savundu ve Sünnî mezheplerin koruyucusu oldu.

Sultan Mahmud, İran, Irak ve Harezm’i ülkesine kattıktan sonra, Hindistan üzerine on yedi sefer düzenledi. 1000 yılında Peşâver şehrini aldı. Ertesi yıl Hindistan ordusunu yenip, Hindistan’ın en zengin eyaletlerinden biri olan Pencab’ı ele geçirerek, Hindistan’ın kuzeyine tamamen hakim oldu. Çok büyük ganimetlerle Gazne’ye dönüp “Gâzi” unvanını aldı. Beşinci seferinde, Ganj Vadisini ele geçirdi.

Sekizinci Seferinde ise, 150.000 kişilik Hindu ordusunu imha etti. En meşhur seferi olan 11. Seferinde ise Gucerat’a girdi ve büyük ganimetle geri döndü. Sultan Mahmud, 1030’da öldüğü zaman, Gazneli Devleti, batıda Âzerbaycan hudutlarından, doğuda Hindistan’ın Yukarı Ganj Vadisine, Orta Asya’da Harezm’den Hint Okyanusu sahillerine kadar uzanan çok geniş bir sahaya yayılmıştı.

Sultan Mahmud’dan sonra yerine oğlu Muhammed geçti ise de, bu sırada Isfahan ve Rey umumî valisi bulunan kardeşi Mesud tarafından tahttan indirildi. Ekim 1030’da tahta çıkan Sultan Mesud, iyi bir asker olmakla beraber, babasının komşularla iyi geçinme siyasetini devam ettiremedi. Özellikle, Selçuklular’la olan geçimsizlikleri, uzun ve kanlı savaşların çıkmasına sebep oldu. Horasan’ın bir kısmını alma başarısını gösteren Selçuklulara karşı, Dandanakan Meydan Savaşı’ında (1040) Sultan Mesud büyük bir mağlûbiyete uğradı. İran, Harezm ve Mâverâünnehir’e Selçukluların hakim olmaları, Gaznelileri Afganistan ve Hindistan toprakları üzerinde yaşamaya mahkûm etti.

Bu mağlûbiyetten sonra, Gazne’ye dönerek ailesini ve hazinelerini toplayan Sultan Mesud, Lahor’a gitmek üzere yola çıktı. Ancak, yolda muarızları tarafından yakalanıp hapsedildi ve Girî hapishanesinde yeğeni tarafından 1041’de öldürüldü. Yerine, daha önce tahttan indirilip kör edilen kardeşi Muhammed çıkarıldı. Babasının öldürüldüğünü duyan Mevdûd, Belh’den Gazne’ye yürüyerek, Muhammed’i tahttan indirip hükümdar oldu.

Mevdûd’un saltanatı (1041-1049), dış mücadelelerle geçti. Zamanında, Selçuklular önce Toharistan’ı, ardından Zemindaver’i ele geçirdiler. Diğer taraftan Delhi Racası da, bazı kaleleri almaya muvaffak oldu. Bunun yanısıra, Gazneli hakimiyetinden kurtulmak istiyen Gurlular da harekete geçtiler.

Mevdûd’un 1049’da ölümü ile Gazneli Devleti karışıklık içinde kaldı. Tahta İkinci Mesud çıktı ise de, oğlu karşı çıktı. İkinci Mesud’un tahttan indirilmesi üzerine Bahâüddevle Ali tahta çıktı. Fakat bunun saltanatı da çok kısa sürdü.

İki yıl geçmeden Mahmud’un oğlu Abdürreşîd tahta çıktı. Ancak tahtta gözü olan komutanlardan Tuğrul Bey, onu öldürüp tahtı elde etti. 1040’tan beri artan Selçuklu baskısı, Tuğrul Bey zamanında durduruldu. Ülkede de eski asayiş yeniden sağlandı. 1059’da ölümü ile yerine çıkan kardeşi İbrahim, ilk iş olarak, Selçuklularla sulh yaptı. Oğlu Mesud’u, Selçuklu Sultanı Melikşah’ın kızı ile evlendirip dostluk tesis etti. Kuzey ve batıda bir kısım toprakların kaybedilmesine karşılık, Hindistan’da bazı kaleler ele geçirildi ve devletin sınırları Ganj Nehrine kadar uzandı.

Sultan İbrahim’in 1099’da ölümünden sonra, yerine geçen oğlu Üçüncü Mesud, babasının Hindistan fütuhatı ve damadı bulunduğu Selçuklularla dostluğu devam ettirme politikasını iyi yürüttü. Ancak, 1115’te vefatı ile devlet yeniden asayişsizlik içine düştü. Kardeşler arasında taht rekabeti başladı. Tahta çıkan Şîrzâd’ı, kardeşi Arslan öldürttü. Arslan, diğer kardeşi Behram Şah üzerine yürüyünce Behram Şah, Selçuklu Sultanı Sencer’e iltica etti. Bu durum, yarım asırdan beri devam eden Selçuklu dostluğunu bozdu. Sultan Sencer, Gazne üzerine iki sefer düzenleyerek Arslan’ı yakalayıp öldürttü. Böylece Behram Şah 1117’de Gazne tahtını elde etti. Ancak bu tarihten itibaren Gazneliler, Büyük Selçuklu Devletine bağlı bir duruma geldiler. Bu devrin en önemli hadisesi Gurluların harekete geçmeleridir. 1128’de, Gur Melikü’l-Mülûk’u Kutbeddin’in Behram Şah tarafından öldürülmesi, Gurluların ayaklanmasına sebep oldu. Melik’in kardeşi Suri’nin Gazne’ye girmesi ile büyüyen isyan kısa sürdü. Fakat bir müddet sonra Alâeddin Hüseyin önce Gazne’yi, ardından Bust’u tahrip edip, Gaznelilerin kuzeydeki hakimiyetlerine son verdi. Oğuzların, 1152’de Gazne üzerine yürümeleri üzerine Behram Şah, burasını kesin olarak bırakıp Lahor’a çekildi.

Behram Şah, 1160’da ölünce, yerine oğlu Hüsrev Melik geçti. Bu sırada Gazne’de ikamet etmekte olan Gurlu emir Muizzeddin, 1173’ten itibaren Hindistan seferlerine başladı. Gur akınları karşısında yerli Khokharlarla anlaşmaya çalışan Hüsrev Melik, bunların hıyanetini anlayınca Muizzeddin’le anlaşmak için çare aradı. Ancak bir netice elde edemedi ve 1187’de esir düştü. Böylece Gazneli Devleti, Gurlu İmparatorluğuna ilhakla tarih sahnesinden çekildi. Son Gazneli Sultanı Hüsrev Melik ile oğlu Behram Şah, önce Gazne’ye oradan Firizkuh’a ve nihayet Belervan Kalesine götürülerek hapsedildi, birkaç yıl sonra, 1191’de, öldürüldüler.

Büyük Türk Hakanlığı, yani Karahanlılar’dan sonraki Müslüman Türk Devleti, Gazneli Devletidir. Sünnî-Hanefî mezhebinde olan Gazneliler, sarayda Türkçe, edebiyâtta Farsça, fakat resmî yazışmada Arapça’yı resmî dil olarak kullanmışlardır.

Devlet teşkilâtı: Gazneli Devletinde emir veya sultan, devletin tam hâkimidir. Devlet dairelerine dîvân denilmektedir. Bu dîvânların en önemlileri, Dîvân-ı Vezâret, Dîvân-ı Arz, Dîvân-ı Risâlet veya İnşâ ve Dîvân-ı İşrâf idi. Dîvân-ı Vezâret, maliye ve genel yönetim işlerine bakardı. Başkanı vezirdi. Dîvân-ı Arz bugünkü Savunma Bakanlığının karşılığı olup, başındakine Arız veya Sâhib-i Dîvân-ı Arz denilirdi. Askerin ihtiyaçlarını ve ordunun savaşa hazır bir durumda bulunmasını sağlamak, askerin sayısını bilmek ve gerektiği zaman sultana bildirmek, sultanın gezilerinde ihtiyaçlarını gidermek gibi görevleri vardı. Bu devlette ordu, dört kısımdan meydana gelirdi. Bunlardan süvariler ilk kısmı meydana getirir ve ordunun en kalabalık bölümünü teşkil ederdi. Çoğunun iki atı vardı. İkinci bölümü yayalar meydana getirip sayıları az, başlıca vazifeleri ise şehirleri korumalarıydı. Ordunun üçüncü kısmı sultanın özel birliğiydi. Buradaki askerler, Türkistan’daki oymak savaşlarında hakimiyet altına alınan yerlerdeki Türk çocuklarıydılar. Ordunun son bölümünü, filler meydana getirirdi. Bunlar doğrudan doğruya sultan tarafından denetlenirdi. Filcilerin çoğu Hintliydi. Bunların muharebelerdeki görevi, düşman saflarını bozmak ve yarmak, düşman atları, kendilerine ve kokularına alışmamışsa, onları ürkütüp bozgun çıkarmak, okçulara yüksek atış yeri sağlamaktı. Dîvân-ı Risâlet veya İnşâ, devletin genel haberleşme dairesiydi. Hükümetle işi olan halk da buraya başvururdu. Dîvân-ı İşrâf, devletin gizli haber alma teşkilâtı olup, çok gelişmişti.

Kültür ve medeniyet: Gazneliler devri, siyasî kudretin yanısıra, kültür bakımından da parlak geçmiştir. Bir fıkıh âlimi olan Sultan Mahmud ve oğlu Mesud, İslâm terbiye ve kültürü ile yetişmişlerdi. Her iki sultan saraylarında devrin en büyük âlimlerini toplamaya çalıştılar. Şairlere hürmet ve sevgi gösterdiler. Her sene onlar için yaklaşık dört yüz bin dinar harcarlardı. Bu şairler arasında Türk asıllı Ferrûhî ile Menuçehrî Damgânî, Escedî Gazâ’ir-i Râzî ve Şehnâme yazarı meşhur Firdevsî sayılabilir. Bunların başında Melik-uş-Şuarâ Unsûrî bulunmaktaydı. Sultan İbrahim ve halefleri devrinde Gazne sarayında bulunan şair ve edipler, İran edebiyatının gelişmesinde önemli rol oynadılar. Bu devirdeki şairler arasında; Ebü’l-Ferec Rûmî, Senâ’î, Osman Muhtârî ve Seyyid Hasan Gaznevî yer almaktaydı.

Tarih yazıcılığı da Gazneliler devrinde parlak geçmiştir. Sebük Tekin ve Mahmad devrini yazan Ebû Nasr Utbî, Zeyn-ül-Ahbâr isimli eserini Sultan Abdürreşîd’e sunan Gerdîzî, Mesud devrini nakleden Ebü’l-Fazl Beyhekî, Gazneliler devrinin meşhur tarihçileridir.

Sultan Mahmud, 1017 senesinde Harezm’i ele geçirince, o devrin en büyük fen âlimi Birûnî’yi Gazne’ye getirdi. Birûnî, sultanın birçok seferlerine katılarak Hindistan hakkında Tahkîku mâ lil-Hind isimli eserini yazdı. Bu, Hinduların inanç ve âdetlerini tarafsız olarak tetkik eden ilk İslâmî eserdir. Eserde Hind dini ve Hindistan coğrafyası hakkında çok geniş bilgi bulunmaktadır.

Gazne sultanları, edebiyat alanında olduğu kadar mimarî faaliyetleri ile de dikkat çektiler. Sultan Mahmud ve Mesud, büyük inşa faaliyetlerinde bulundular. Fakat onların bu eserlerinden günümüze çok azı ulaşmıştır. Sultan Mahmud, halkın faydalanması için çarşı, köprü ve su yolu kemerleri yaptırdı. Bunlardan Gazne’nin kuzeyindeki Bend-i Mahmudî bu güne kadar mevcudiyetini korumuş ve kullanılmıştır. Sultan Mahmud, Gazne’de birçok cami ve mescid yaptırdı. Gazne Camiinin yanına geniş bir medrese inşa ettirdi. Burası hem medrese hem de kütüphaneydi. Birçok odaları, Gazne âlimlerinin okuması ve okutması için, tavandan tabana kadar kitapla doluydu. Sultan, bu medresede ders veren hoca ve okuyan talebeler için, medresenin evkafından dolgun maaş tayin ederek onların geçimini sağlamıştır. Dokuz yüzyıl geçmesine rağmen, cila ve parlaklığı bozulmayan Gazne Camiinin iki minaresi hâlâ ayakta olup, dış kısmı cilalı sarı tuğladandır. Minarelerin birbirinden uzaklıkları 360 ve yükseklikleri 45 m kadardır. Üzerlerinde kûfî yazılar vardır.

Gazneliler, kuzey Hindistan fütuhatını tamamlayınca, İslâm dinine Pencab’da kuvvetli bir dayanak noktası elde edilmesini sağladılar. Böylece daha sonraki Hindistan fetihlerine sağlam bir zemin hazırlayarak, Türk ve İslâm tarihinde önemli rol oynadılar.

Yorum Yapın

Irak Ve Horosan Selçukluları ( 1119 – 1194 )

Siyâsî ve Askerî Tarihlerinin seyri

Sencer ile Mahmûd arasındaki taht mücadelesinin neticesi olarak yapılan Sâve savaşından (11 Ağustos 1119) sonra; Büyük Selçuklu Devleti’nin başına Sencer geçmiş, yeğeni Mahmûd b. Muhammed’e ise devletin batı ülkelerini bırakmıştı. Bu suretle Selçuklu hanedanının yeni bir kolu, Irak Selçukluları Devleti meydana çıkmış oldu.

Mahmûd, sultan olduğu zaman henüz 13-14 yaşında bulunuyordu. Metbuu ve amcası Sencer’le zamanın hükümdarlık anlayışı dahilinde nasıl görüşmesi gerektiği vezir ve kumandanları tarafından en ince ayrıntısına kadar öğretilmiştir.

Mahmud’un amcası Sencer’le görüşme şeklini kararlaştırmak üzere toplanmış olan veziri ve kumandanları, şu karara varmışlardır: Önce prensip olarak kabul edilen nokta, Mahmud’un, hükümdarlık sembolü olan hareketlerden sakınması ve bu suretle hükmü altında bulunduğunun Sencer’e gösterilmesidir. Bu umumî prensip kararı gereğince, Sultan Sencer’i karşılamağa çıkınca, Mahmud amcasının yedek atına binecektir. Kendisinin saltanat alâmeti olan kırmızı rengi terk, Sencer’ın alâmeti olan beyaz-siyah rengi kabul edecektir. Suntan Sencer’in yanında kaldığı müddetçe, Mahmud adına növbet çalınmıyacaktır. Amcasının huzuruna girince, yer öpecektir. Huzura kabul edilince, oturmıyarak ayakta duracaktır. Kabul merasiminin yapıldığı yerden, Sencer’ın çadırına kadar onun atının özengisi yanında yaya olarak yürüyecektir. Ayrı bir çadırda ikamet etmiyecek, amcasının çadırının yanında kurulacak bir çadırda, onun evlâd ve haremi gibi yaşayacaktır. Amcasının “zail olmuş bulunan rıza ve merhametini” tekrar celbetmek için, bu tarzda amcasının nezdinde yirmi gün kalacaktır.

Kardeşi Mes’ûd ise, Musul, el-Cezîre ve Azerbaycan meliki olup, Ay-Aba Cüyûş (Çavuş) Bey de atabegi idi. Ay-Aba Cüyûş Bey mahallî Türkmen birliklerinin desteğini sağlayarak efendisini hükümdar ilân etmek düşüncesinde idi. Nihayet 1120’de Mes’ûd ile Cüyûş Bey isyân ettiler. Fakat Mahmûd’un kumandanı Aksungur Borsukî onları Esedâbâd civarında bozguna uğrattı. Henüz küçük bir çocuk olan Mes’ûd özür dileyip af dilerken, Cüyûş Bey’e de dokunulmadı.

Mahmûd’un sultanlığı sırasında en tehlikeli bölge kuzey-batı yani Errân ve Kafkasya idi. Bu bölgede IV. David idaresindeki Gürcüler faaliyet hâlinde idiler. IV. David aynı zamanda Kıpçak Türklerini de ordusuna almıştı. Sultan Mahmûd bir Selçuklu ordusunu Gürcüler üzerine gönderdi. Ancak bu Selçuklu ordusu Gürcüler karşısında bozguna uğrayarak geri çekildi. Gürcüler Tiflis’e girdiler (1121). Sultan Mahmûd bu kötü durum üzerine bizzât sefere çıkmak zorunda kaldı (1123). Fakat Gürcülere karşı fazla bir başarı sağlayamadan geri döndü.

Bu sırada Halîfe Müsterşid siyâsî sahada kendini göstermeğe çalışıyor ve askerî kuvvetler teşkil ediyordu. Nihayet Mahmud halîfeye karşı harekete geçti ve Bağdad’a gelerek Müsterşid’i bu şehrin doğu kısmında kuşattı. Daha sonra halîfeyi mağlûp ve barış yapmağa mecbur etti (1126). Mahmud 1131’de yirmiyedi yaşında öldü.

Sultan II. Tuğrul

Sultan Mahmûd öldüğü zaman, Hemedân’de genç yaştaki oğlu Dâvud sultan ilân edildi. Dâvud’un hükümdarlığı Cibâl ve Azerbaycan’da tanınırken, Mes’ûd da Irak’da sultanlığını ilân ediyordu. Bu ikisi arasındaki taht mücâdelesine Atabeg Karaca-Sâkî’nin teşviki ile Fârs ve Huzistân melîki Selçuk-şâh da katılıyordu. Mes’ûd, Halîfe Müsterşid’e hutbenin kendi adına okunması için mürâcaatta bulunmuş, fakat halîfe Bağdad’da hutbenin kimin adına okunması için karar vermek yetkisinin Sultan Sencer’e ait olduğunu bildirmişti.

Sultan Sencer’in Irak Selçuklu Devleti’ndeki bu karışık duruma son vermek için Rey şehrine geldiğinin Bağdad’da duyulması, Mes’ûd’un Halîfe Müsterşid, Selçuk-şâh ve Karaca Sâkî’ye ittifâk teklif etmesine yol açmıştı. Bu anlaşmaya göre: Mes’ûd sultan, Selçuk-şâh da veliaht olacak, halîfe de Irak’ı vekîli vasıtasıyla idâre edecekti. Sultan Sencer ise Irak Selçuklu tahtına yeğeni Tuğrul’u çıkarmağa karar vermiş ve Hemedân’a gelmişti. Neticede iki taraf orduları Dinever yakınlarında karşılaştılar. Tuğrul bu savaşta Sencer’in ordusunun sağ kanadına kumanda ediyordu. Sultan Sencer savaşı kazandı (26 Mayıs 1132). Melik Mes’ûd kaçmayı tercih ederken, esir düşen Karaca Sâkî, Sultan Sencer tarafından öldürüldü. Sultan Sencer, Tuğrul’u Irak Selçukluları tahtına oturttuktan sonra Karahanlıların bir isyânı üzerine, Mâverâünnehr’e gitti.

II. Tuğrul’un sultanlığına ilk itiraz eden yeğeni Dâvud olmuştu. Dâvud topladığı orduyla Hemedân önüne geldi ve bu şehir civarında yapılan savaşı Tuğrul kazandı. Dâvud ise Bağdad’a gitti. Burada Mes’ûd, Dâvud ve Halîfe Müsterşid arasında Tuğrul’a karşı bir ittifak meydana getirildi. Halîfe Mes’ûd’u hükümdar ilân etti. Mes’ûd idaresindeki müttefik kuvvetler Hemedân civarındaki savaşta II. Tuğrul’a karşı bir zafer kazandı (1133) ve bu şehri ele geçirdi. Mağlûp olan sultan ise önce Rey’e sonra da Isfahan’a gitmek zorunda kaldı, fakat Mes’ûd’un takibi neticesi Fârs eyaletine doğru kaçtı, adamlarının karşı tarafa geçmesi üzerine, kardeşinin eline esir düşmekten korkarak tekrar Rey’e döndü. Tuğrul, Rey şehrine girmeden önce, Mes’ûd ile bir kere daha savaştı (Ağustos 1133). Tuğrul bu sefer Taberistân’da hüküm süren Bâvendîler’den Alâ ed-Devle Ali b. Şehriyâr’a sığınmış ve 1133 kışını bu şahsın yanında geçirmişti.

Daha sonra Dâvud’un Azerbaycan’da Mes’ûd’a karşı isyan etmesi, II. Tuğrul’a ordu toplamak için yeni bir fırsat yaratmıştı. Kazvîn civarında Tuğrul ve Mes’ûd’un orduları ile tekrar karşılaştılar. Mes’ûd ordusundaki bazı emîrlerin Sultan II. Tuğrul’un tarafına geçmesiyle bu savaşı kaybetti (Temmuz 1134) ve Bağdad’a kaçtı. Bu galibiyetten sonra II. Tuğrul sağlam bir şekilde Hemedân’da Irak Selçukluları tahtına oturdu. Ancak, kısa bir süre sonra hastalanarak öldü (24 Ekim 1134).

Sultan Mes’ûd

Mes’ûd Sultan Tuğrul’un ölüm haberini aldığı zaman, sür’atle hareket ederek Hemedân’a gitmiş ve Irak Selçuklu tahtına oturmuştu (1134). Onun ilk işi yeğeni Dâvud’un isyanını önlemek olmuş, bu maksadla onu kızı ile evlendirip, veliaht tayin etmişti.
Diğer taraftan Abbâsî Halîfesi Müsterşid yeniden siyâsî otoriteye kavuşmak maksadıyla bazı Türk emîrleri ile birleşerek Selçuklu sultanına karşı bir savaşa hazırlandı. Bu sırada Dâvud da Azerbaycan’da Halîfe ile birleşmek üzere hazırlık yapıyordu. Halîfe, Dâvud’u beklemeden Mes’ûd’a karşı harekete geçti. İki taraf arasında savaş, Hemedân civarında Day-Merg’de oldu (1135). Ancak bu bir savaştan çok ufak çapta bir çatışma gönümünde idi. Halîfe, ordusunda bulunan Türk askerlerinin Sultan Mes’ûd’un tarafına geçmesiyle savaşı kaybetmiş ve esir düşmüştü.

Sultan Mes’ûd hürmetle muamele ettiği halîfeyi yanına alarak, yeğeni Dâvud’a karşı yürüdü. Bu yürüyüş sırasında, halîfe Merâğa’ya yakın bir ordugâhda Bâtınîler tarafından öldürüldü. Yeni halîfe Reşîd de Sultan Mes’ûd’a karşı düşmanca bir tavır takındı. Daha sonra Şehzâde Dâvud, İmâd ed-Dîn Zengî ve bazı büyük emîrler Bağdad’a gelerek, Sultan Mes’ûd aleyhinde bir ittifak meydana getirdiler. Bu ittifak sonucu, Bağdad’da Dâvud adına hutbe okundu. Sultan Mes’ûd, bu hareket üzerine Bağdad’ı kuşatmak gereğini duymuş, halîfe de Zengî ile beraber Musul’a gitmek zorunda kalmıştı. Sultan Mes’ûd ise Bağdad’a girdi. Râşid halîfelikten azledildi ve Muktefî Billâh hilâfet makamına getirildi (1136).

Diğer taraftan Mes’ûd’un kumandanı Kara Sungur idaresindeki bir ordu da Merâğa’da Dâvud’u mağlûp etmeğe muvaffak olmuştu. Melik Selçuk-şâh da Irak’ı ele geçirmek sevdasında idi. Ancak onun da Huzistân’da durumu sağlam değildi ve Dâvud bu bölgeyi ele geçirmeğe çalışıyordu. Kardeşi Selçuk-şâh, Sultan Mes’ûd’dan yardım istedi (1135). Ertesi yıl Selçukşâh Vâsıt ve Hille taraflarında göründü. Bu sefer Sultan Mes’ûd’un Irak’daki nâibi karşısında başarısız kaldı. Selçukşâh bu durumda çaresiz ağabeyi Sultan Mes’ûd’un yanına gitti. Mes’ûd ona iyi davranarak; Ahlat, Malazgirt ve Erzen bölgesini verdi (1107-8). Yine Mes’ûd ile mücadele etmek için taraftar ve çareler arayan sabık halîfe Râşid, ayni yıl içinde, Isfahan’da öldürüldü.

Mes’ûd’un sultanlığını tanımayanlardan birisi de Fârs hâkimi Mengübars idi. O, 1137 sonları isyan etti. İki taraf Gurşenbih denilen mevkiide karşılaştılar. Atabeg Mengübars bu savaşta mağlûp olarak esir düştü ve Sultan Mes’ûd tarafından derhal öldürüldü. Mengübars’ın en büyük yardımcısı Emîr-aba daha sonra dağılan kuvvetleri topladı ve ânî bir hücumla Mengübars’ın mallarını yağmaya dalmış olan Mes’ûd’un ordusunu mağlûp etti. Sultan Mes’ûd, yanında Kara Sungur olduğu hâlde, büyük bir güçlükle kaçtı ve Azerbaycan’a çekildi. Boz-aba, Sultan Mes’ûd’un emîrlerinden bazılarını esir alarak öldürttü (Nisan-Mayıs 1138).

Daha sonra da sür’atle Fârs’a dönerek bu ülkeye hâkim oldu.Saltanatının ortalarına doğru Sultan Mes’ûd artık iyice Türk emîrlerinin tahakkümü altına girmişti. Bu emîrlerden biri olan Errân ve Azerbaycan hâkimi Atabeg Kara Sungur 1140-1 yılında Erdebil’de öldü. Vasiyeti üzerine Sultan Mes’ûd, onun yerine Cavlı Cândâr’ı tayin etti. Mes’ûd, devleti içindeki mütemâdî isyanların baş kaynağı kabul ettiği Zengî’ye karşı bir sefer hazırlıklarına girişti (1143). Zengî 100 bin dinar gibi büyük bir para ödemeği kabul ederek sultan ile anlaşma yoluna gitti. Diğer taraftan Şehzâde Dâvud da Tebrîz’de Bâtınîler tarafından öldürülmüştü (1143). Bir süre sonra Fârs hâkimi Boz-aba ile Rey valisi Abbâs arasında samîmî bir dostluğun kurulduğunu görüyoruz.

Neticede Boz-aba ve Abbâs, Mes’ûd’u tahttan indirmek için harekete geçtiler. Bunlar görünüşte Sultan Mes’ûd’a itâat arz etmek üzere geldiklerini bildirdiler. Sultan Mes’ûd onların ne maksadla geldiklerini anlamıştı, fakat yanında, karşı koyacak kadar kuvveti yoktu. Sultan Mes’ûd için Bağdad’a gitmekten başka çare kalmamıştı. Kışı da aynı şehirde geçirdi (1145-6). Sultan Mes’ud ile Boz-aba arasındaki son savaş Hemedân’dan bir konak mesafedeki Kara-tegin çayırında oldu. Bu savaş sonunda Boz-aba esir düşmüş ve öldürülmüştür (1147).

Sultan Mes’ûd, devleti içindeki hemen hemen bütün gâileleri ortadan kaldırdıktan sonra çok yaşamamış ve hastalanarak Hemedân’da ölmüştür (1152).

Sultan Melikşâh

Sultan Mahmûd’ün ölümü üzerine Melikşâh b. Mahmûd sultan ilân edildi. Halîfe Muktefî ise, Irak’taki Selçuklu otoritesini yıkmak için büyük bir fırsat ele geçirmişti. Bu sırada Melikşâh’ın saltanatı ancak bir kaç ay sürdü. Onu hükümdarlık için yetersiz olduğunu gören emîrler, kardeşi Muhammed’i Huzistân’dan getirterek Irak Selçuklu tahtına oturttular (1153).

II. Sultan Muhammed

Sultan Muhammed Irak’da Selçuklu iktidârını yeniden canlandırmağa çalıştı. Buna mukabil halîfe ise, Irak’da bulunan Türk unsurlarını temizliyordu.

Süleymanşah, Büyük Selçuklu hükümdarı Sencer, Oğuzlara esir düştüğü zaman sultan ilân edilmiş, fakat Oğuzlar karşısında bir başarı sağlayamayarak Horasan’ı terk etmişti (1154). O, bir süre sonra yanında küçük bir kuvvet olduğu hâlde Bağdad’a geldi (1155).

Abbâsî halîfesi Muktefî ise, kendisini Selçukluların hâkimiyetinden kurtarmak istiyordu ve bu yolda da bazı başarılar elde etmişti. Halîfe Muktefî Süleymanşah’ı Muhammed’e karşı kullanmak için faydalı bir silâh olarak gördü ve sultan olarak adına hutbe okuttu. Ayrıca Melikşâh’ı veliaht yaparak kendi tarafına çekti ve bir ordu teşkil etti. Fakat Muhammed, Musul hâkimi Mevdûd’un yardımı ile halîfenin ordusunu mağlûp ve Süleymanşah’ı esir etti.

Sultan II. Muhammed, halîfenin rakibine yardım etmesine öfkelenmişti. Ayrıca ona karşı hareket için kendisini yeterli derecede kuvvetli hissediyordu. Bütün kuvvetleri ile Bağdad’ı kuşattı (1157). Kuşatma uzun sürdü, hem karada hem de Dicle nehri kenarında şiddetle savaşlar oldu. Bu sırada halîfenin tahrîkiyle Şehzâde Melikşâh, Arslan-şâh ve Atabeg İldeniz Cibâl bölgesinde karşı bir harekete geçerek Hemedân’ı zabtettiler (1157).

Sultan Muhammed bu haberi duyduğu zaman derhal Bağdad kuşatmasını kaldırırak Hemedân’a yürüdü. Ancak İldeniz Azerbaycan’a dönmüş, askerî kuvvetten mahrum kalan Melikşâh da Hemedân’ı terk etmişti. Sultan Muhammed onların taraftarlarını Rey ve Isfahan’dan temizlediyse de 1159 yılında Hemedân’da öldü.
Süleymanşah Sultan Muhammed öldükten sonra yerine kimin geçeceği konusunda Selçuklu emîrleri tam bir anlaşmazlığa düşmüşlerdi. Melikşâh tahta sahip olabilmek için harekete geçti ve Huzistân’dan Isfahan’a geldi. Ancak onun Bağdad’a yürümesinden korkan Halîfe Muktefî’nin bir tertibi sonucu zehirletilerek öldürüldü (1160).

Diğer taraftan Sultan Muhammed’in ölümünden sonra Süleymanşah hapiste bulunduğu Musul şehrinde serbest bırakılmıştı. Hemedân’a gelerek Irak Selçukluları tahtına oturdu. Fakat sadece bir kaç ay hüküm sürebildi. Süleymanşah’ın fazla içki içmesi ve devlet işlerinde yetersiz kalması, emîrlerin desteğini kaybetmesine sebep oldu. 1161’de öldürüldü.

Süleymanşah

Sultan Muhammed öldükten sonra yerine kimin geçeceği konusunda Selçuklu emîrleri tam bir anlaşmazlığa düşmüşlerdi. Melikşâh tahta sahip olabilmek için harekete geçti ve Huzistân’dan Isfahan’a geldi. Ancak onun Bağdad’a yürümesinden korkan Halîfe Muktefî’nin bir tertibi sonucu zehirletilerek öldürüldü (1160).

Diğer taraftan Sultan Muhammed’in ölümünden sonra Süleymanşah hapiste bulunduğu Musul şehrinde serbest bırakılmıştı. Hemedân’a gelerek Irak Selçukluları tahtına oturdu. Fakat sadece bir kaç ay hüküm sürebildi. Süleymanşah’ın fazla içki içmesi ve devlet işlerinde yetersiz kalması, emîrlerin desteğini kaybetmesine sebep oldu. 1161’de öldürüldü.

Sultan Arslan-şâh

Arslan-şâh, Atabeg İldeniz ile birlikte, Hemedân’a geldi ve tahta oturtuldu. Şems ed-Dîn İldeniz sultanın atabegi olarak Irak Selçuklu Devleti’nin idaresini tamamen ele geçirdi. Halîfe Müstencid Bağdad’da Arslan-şâh adına hutbe okunması teklifini kabul etmedi.

Diğer taraftan İldeniz’in devlet içinde kuvvet ve kudretini çekemeyen başta Rey valisi İnanç olmak üzere bir kısım emîrler mücâdeleye karar verdiler ve aralarında anlaştılar. Bu emîrler Şîrâz’da bulunan Şehzâde Muhammed ile birleşerek Hemedân üzerine yüdüler. Atabeg İldeniz ve Emîr Gürd-bâzû kuvvetlerini topladıktan sonra yanlarına Sultan Arslan-şâh’ı alarak muhalifelere doğru ilerlediler. İki ordu Hemedân civarında karşılaştı. Savaş, Şehzâde Muhammed ve taraftarlarının yenilgisi ile sonuçlandı (1161).

Arslan-şâh sultan olduktan sonra, Atabeg Şems ed-Dîn İldeniz’in kuvvetli otoritesi sayesinde Irak Selçuklu Devleti’nde sükûnet sağlanmıştı. Artık tekrar eski nüfuzlu günlerini yaşamak isteyen Abbâsî hilâfetinin bu kuvvetli devlete tahammül edemeyeceği âşikârdı. Abbâsî Halîfesi bu sebeple Irak Selçuklu Devleti’nin zaaf içinde olmasını istemekteydi. Fakat bu konudaki çeşitli tertipler başarılı sonuç vermemiş ve Arslan-şâh İran’ın muhtelif bölgelerine hâkim olan emîrlerin ekserîsi tarafından sultan olarak tanınmıştır.

Arslan-şâh bütün İran, Musul, el-Cezîre ve Doğu Anadolu’da sultan tanınmıştı. Ancak devlet idaresi üvey babası İldeniz’in elinde idi. Sultan Arslan-şâh bu durumdan zaman zaman şikâyet ediyodu. İldeniz’in ölümünden sonra sultan Arslan-şâh, öteki esirlerin de teşvîki ile, Atabeg Pehlivân Muhammed’den kurtulmak istedi. Sultanı teşvîk eden emîrler kuvvetleri ile beraber onun etrafında toplandılar. Arslan-şâh Pehlivân ile mücadele etmek için Azerbaycan’a doğru harekete geçti. Ancak Zencân’da hastalandı. Bu durumda Pehlivân ile barışmayı tercih ederek, devlet idaresini ona bıraktı. Sultan Arslan-şâh 1175 yılında Hemedân’da öldü.

Sultan III. Tuğrul

Atabeg Pehlivân Muhammed Irak Selçukluları tahtına Arslan-şâh’ın oğlu Tuğrul’u çıkardı. Tuğrul’un sultanlığına, Huzistân’da bulunan, amcası Muhammed karşı çıkarak Isfahan’a geldi ve etrafına kuvvet topladı. Atabeg Pehlivân sür’atle Isfahan’a doğru yürüdü. Melik Muhammed onun karşısında tutunamayarak hezimete uğradı ve Huzistan’a kaçtı. Atabeg Pehlivân komşu küçük devletlere mektublar yazarak Sultan III. Tuğrul adına hutbe okutmalarını istedi. Tâbî hükümdarlar bu teklifi kabul ederek yerine getirdiler.

Halîfe el-Mustezî de Tuğrul’un sultanlığını tasdîk etmişti. Tuğrul’un saltanatının ilk yıllarında Irak Selçuklu Devleti ile Eyyûbîler, el-Cezîre ve Doğu Anadolu’da nüfuz mücadelesine girişmişlerdi.

Atabeg Pehlivân 1186’da öldü, ancak ölümünden sonra kendi idâresi altındaki ülkeleri dört oğlu arasında bölmüş ve amcaları Kızıl-Arslan’a itâat etmelerini istemişti. Sultan Tuğrul, Kızıl-Arslan ile 1191 yılına kadar mücadele etmiştir. Bir ara kendi sultanlığını bile ilan eden Kızıl Arslan ertesi yıl esrarengiz bir şekilde öldürüldü. Kızıl Arslan’ın öldürülmesinden sonra Tuğrul bazı emîrlerin yardımı ile Irak Selçukluları tahtına oturdu. Fakat bu sırada İldenizlilerden daha büyük bir tehlike ortaya çıktı, bu da Hârezmşâhlar Devleti idi.

Hârezmşâh Tekiş, batıdaki bu olaylarda önce Selçukluların hakkını savunmaktaydı. Çok geçmeden bu iyi niyet ikinci planda kalmış ve Tekiş Irak’ı ele geçirmeği arzulamıştı. Sultan Tuğrul bu yeni tehlikeyi önlemek için Rey şehrine geldi. Neticede iki taraf arasında bir barış yapıldı. Bu barışa göre, Rey şehri, Tekiş’in tasarrufunda kalıyordu. Tekiş Rey’de bir miktar kuvvet bıraktıktan sonra ülkesine döndü. Sultan Tuğrul ise, 1193 yılındı doğuya doğru ilerleyerek Rey’i ele geçirdi ve buradaki Hârezmlilerin bir kısmını öldürttü.

Ertesi yıl Tekiş Rey üzerine yürüdü. Abbâsî Halîfesi de Tekiş’i savaşa teşvîk ediyordu. Sultan Tuğrul kumandanlarının tavsiyesine rağmen, çekilmeyi reddetti. İki taraf arasındaki barış görüşmeleri ise sonuçsuz kaldı. Sutan Tuğrul Rey şehri dışında az bir kuvvetle Hârezmşâh Tekiş’e karşı savaştı ve savaş meydanında öldürüldü (1194). Sultan Tuğrul öldüğü zaman 25 yaşında idi, kesik başı Tekiş tarafından Bağdad’a gönderildi. Böylece Selçuklular Devleti bir Tuğrul ile başlayıp, bir Tuğrul ile sona eriyordu.

Yorum Yapın

Older Posts »