Archive for arapça

EBCED Nedir ?

EBCED-İsmail Yakıt

“Ebced” kelimesi, Arap alfabesindeki harflerin kolay ezberlenebilmesi için,
harflerin birleştirilmesiyle meydana gelen 8 anlamsız kelimenin ilkidir.
Ebced, ilk kelimenin adı olduğu gibi, aynı zamanda diğer kelimelerin tümünün de
adıdır.

Yani ebced, eski alfabeye verilen addır. “Abcad, ebicad, ebiced ve abucad” da denmesine rağmen tutunmuş şekli ebced dir. 8 anlamsız kelime soldan sağa doğru şöyle sıralanır: Ebced, Hevvez, Hutti, Kelemen, Sa’fas, Karaşet, Sehaz ve Zazağ. Son kelime “Zazığlen” veya “Zazağlen” şeklinde de okunmuştur. Ebced’in menşei hakkında çok şeyler söylenmiştir. Bunların pek çoğu rivayetlerden oluşmaktadır. Alfabeyi oluşturan 8 kelimenin ilk 6’sının Medyen ülkesinin krallarının adları olduğu; 6 şeytanın adı olduğu; haftanın günlerinin her birinin
adı olduğu; ilâhî Isimlerin baş harfleri olduğu; Hz. Adem (A.S.)’in cennetten kovuluşunun evreleri olduğu; İlâhî emirleri ve yasakları verdiği; Pers hükümdarı Sâbûr’un çocuklarının adları olduğu vs. gibi birbirinden farklı rivayet ve yorumlara konuyla ilgili kaynaklarda sıkça rastlanmaktadır. Bunun yanısıra ebcedi dinî motiflerle açıklayan kaynaklar da vardır.

Ebced Hesabı

Ebced’in en büyük özelliği “Ebced hesabı” adı verilen bir işlemde
kullanılmasıdır. Buna göre, ebced ifadesindeki her harfin bir sayı
değeri vardır ve bu değerlerden istifadeyle bir çok konuda pek çok
işlemler yapılmıştır. İşte bunların her birine bu hesabın adı verilir. Ebced
alfabe düzeninin harfleri 1’den 9’a, 10’dan 90’a, 100’den 1000’e doğru
numaralandırılır. Bunu şu şekilde de gösterebiliriz:

Ayrıca bu alfabede gözükmeyen “pe” harfi “be ” gibi, “çe” harfi de
“cim” gibi kabul edilerek onların sayı değerlerini alır.
Eskilerin “hisâb el-cümel” dedikleri, ebced hesabının 4 çeşidi vardır:
“Büyük”, “en büyük”, “küçük” ve “en küçük” ebced hesabı. Yukarıdaki
tablo, eskiden büyük ebced (cümel-i kebîr) olarak ele alınmış, ama
bugün küçük ebced (cümelsağir) olarak değerlendirilmektedir.
Kultanıldıgı Yerler Ebced alfabe düzeninde her bir harfin bir rakama
tekâbül etmesi keyfiyeti, Türk-İslâm kültüründe, hemen hemen her sahaya
yayılan bir kullanımı ortaya koymuştur. Rakamla ifâde edilecek şeyler
yazıyla, yazıyla ifâde edilecek şeyler de rakamla sembolize edilir
olmuştur.

Kullanıldığı yerler kısaca şöyle sıralanabilir:

Günlük ihtiyaçlarda:

Özel notlar ve ticarî ilişkilerde kullanılmıştır.
Meselâ: 100 akçe alacağı olan birisi alacaklı olduğu kişiye bir kağıt üzerinde bir
kaf harfı yazıp gönderince hem alacağını istemiş, hem de konuyu aracıdan
saklamış oluyordu.

İsim sembolü olarak:

İki veya daha fazla kelimenin sayı değerlerinin
aynı olmasından istifadeyle birini söylemekle diğeri kastedilmiş kabul
edilerek halk arasında kullanılagelmiştir.
Meselâ: “Muhammed” kelimesi 92’dir. “Aman’ kelimesi de 92’dir.
“Mevlevî” kelimesi de 92′ ettiğinden bu kavramlar arasında bir alaka
kurulmuştur.

En meşhurlarından biri şudur:

Aman lafzı senin ism-i şerîfinle müsavidir
Anınçin aşıkın zikri amandır ya Resulullah
Keza bu konuda ilim = amel = sa’y kelimelerinin sayı değeri 140’dır.
Hem sayı değeri itibariyle hem de anlamca aralarında bir irtibat vardır.
Hilâl, lâle ve Allah lafzı da sayı değeri bakımından 66 etmektedir.
Bu husustan dolayı kültürümüzde hilâl ve lâleye daha özel bir yer verilmiştir

Çocuğa isim verilirken:

Doğum tarihinin bir kelime veya bir, iki
isimle belirlenmesidir. Hangi isimler çocuğun doğduğu seneyi ebced
hesabıyla verirse, o isimlerden biri çocuğa verilmiştir. Meselâ: H. 1311’de
doğan çocuğa “Mahmud Bahtiyar”, “Süleyman Hurşid”, “Yusuf Mazhari’, “Ömer Rıza” ve “Recep Servet” gibi isimlerden biri verilebilir. Çünkü bunların her biri 1311 etmektedir.

Kitap ve Makalelerde:

Eskiden kitapların önsöz, giriş, takdim sayfaları ile numa-
ra almayan sayfalar hep ebced alfabesine göre numaralandırılmıştır.
Kitapların ay ve sene kayıtları, yazı bölümleri ve madde başlıkları hep ebced düzenine göre tanzim edilmiştir.

Resmi devlet kayıtlarında:

Devlet arşivlerinde yer alan birçok resmî
belgeler, tutanaklar, fezleke ve mazbatalar, tarihler başta olmak üzere
vak’anüvis kayıtları, vakıf kayıtları ile sayım ve envanter hesapları
hep bu hesaba göre tanzim edilmiştir.

İlimlerde:

Fizik, matematik, geometri ve astronomide sıkça kullanılmıştır.
“Sa’fas” kelimesinin harfleri kullanılmıştır. Astronomide buyük rakamlar
“ğayn” harfinin birkaç tekrarı ile de sağlanabilmiştir. Ebced hesabı,
musikide de kullanılmıştır. Buna göre sesler ve perdeleri ebced alfabe düzeninden istifade edilerek oluşturulan bir “ebced notası” ile belirlenmiştir. Bu hesabın en çok kullanıldığı yerlerden biri hiç şüphesiı mimarlık tır. Özellikle Mimar Sinan, eserlerinde, boyutların modüler düzeninde çok sık kullanılmıştır. Temel lslâmî kavramlardan oluşan bu hususa birkaç misal verelim: Süleymaniye’de zeminden kubbe üzengi seviyesi 45, kubbe alemi 66 arşın yüksekliktedir. Ebced’e göre “Âdem’ 45, “Allah” lafzı da 66 etmektedir. Yine Selimiye’de de kubbeyi taşıyan 8 ayağın merkezlerinden geçen dairenin çapı 45 arşındır. Kubbe kenarı zeminden 45, minare alemi buradan itibaren 66 arşındır. Süleymaniye ve Selimiye’nin görünen silüetleri 92 arşındır ki, bu da “Muhammed” kelimesinin karşılığıdır.

Cifr ve Vefk ilimlerinde :

Ebced hesabı ayrıca cifr, vefk gibi ilimlerde, astrolojide, define aramada da kullanılmıştır.

Tasavvuf ve Din ilimlerinde :

Ebced hesabının tasavvuf ve din ilimlerinde kullanıldığına şahit olmaktayız. Özellikle “Kelime-i Tevhid” veya “Esmâ-i Hüsn”a”dan bir ismin kaç aded zikr edileceği ebced tablosuna göre tayin edilir. Kur’an tefsirlerinde ve hatta Kadir gecesinin tayininde de ebcedin kullanıldığını bilmekteyiz.

Tarih düşürmede :
Ebced hesabının en fazla en fazla kullanıldığı yer hiç şüphesiz tarih düşürmedir. Bunun için o olayın tarihini verecek ustalıklı bir kelime veya mısra söylenir ki, hesaplandığında o olayın tarihi ortaya çıkar. lşte “tarih düşürme sanatı” adı verilen bu sanat divan edebiyatı boyunca kullanılmış ve bütün kültür varlıklarımızın kitabelerinde yer almıştır.

Eski ve gelecek olayların tarihlerini bulmada:

Özellikle Kuran-ı Kerim ve hadislerden yapılan çalışmalarla geçmiş ve gelecek olaylara ait tahminler yapılmıştır. İstanbulun Fethinin “beldetun tayyibetun…”cümlesinden çıkartılması gibi. Bediüzzaman said-i Nursi’nin Sikke-i Tasdik-i Ğaybi adlı eserinde bununla ilgili çok sayıda örnek bulunmaktadır.

Yorum Yapın

OSMANLICA (OSMANLI TÜRKCESI)

OSMANLICA (OSMANLI TÜRKÇESI), Kasgarli Mahmud’un Dîvân’inda bahsettigi Oguz ve Hâkâniye diye adlandirdigi iki edebi siveden birî olan Oguz Türklerinin kullandigi dilin devami olan ve Tüklügün îslâmi devlet içinde gelisen, Osmanli hanedanina nisbetle, devlete ve resmî yazisma diline sâmil olarak Osmanlica adini alan, Selçuklularin son zamanlarindan Cumhuriyet Devrine kadar yedi yüzyil kullanilan^ ve kesintisiz eserlerini veren Osmanli Türklügü’nün dilidir. Bu itibarla Osmanli Türkçesi olarak adlandirmak gerekir. Osmanlica deyimi daha çok müstesrikler tarafindan verilmistir.

Eski Türkçe Devresi’nden sonra, Türk kültür târihi içinde eserlerimiz Türklügün göçleri ve yeni yeni kültür merkezlerinin ortaya çikmasi üzerine; içinde Kuzey-Dogu (Kipçak, Çagatay) ve Bati Türkçesini alan onüçüncü asra kadar “Müsterek Orta Asya Yazi Dili” verilmistir. Bati Türkçesi adini verdigimiz Oguz Türkçesi; Osmanli Türkçesi, Azeri agzi ile birlikte olan müsterek devrelerini, hemen hemen onbesinci yüzyilin ortalarina kadar sürdürürler. Ancak bu zamandan sonradir ki, Selçuklular Devri’nin sonunda yer alan ve Eski Anadolu Türkçesi adi ile andigimiz her iki agizin müsterek olduklari zaman görülen bâzi ayriliklarin bir kismi Osmanli, bir kismi da Azerî Türkçesi’nde umûmîleserek onaltinci yüzyildan baslamak üzere iki agizin kesin çizgilerle ayrilmasina sebeb olur. Bunun yaninda her iki sivenin komsularindan alinan kelimeler, Arapça ve Farsça olanlar hâriç, Azerî ve Osmanli Türkçelerinde anlasmada çikacak ikinci bir ayriligi ortaya çikarirlar. Azerî Türkçesi daha çok Rusça ve Mogolca ile onlara yakin yerlilerin ve Hintçe’nin kollarindan kelimeler alirken, Osmanli Türkçesi de komsu Avrupa milletlerinin dillerinden kelimeler almistir. Gerçekte, kurulan büyük bir imparatorlugun sinirlan içine aldigi pek çok milletin dilinden Osmanli Türkçesi, topraklarla birlikte yeni kelimeler de fethederek onlari millilestirmistir. Bu durum az çok Türkçe’nin karekteri icâbi da böyledir. Bu kelimeler daha çok, Italyan, Yunan, Arnavut, Sirp, Romen, Bulgar vs. gibi milletlerin dillerinden girmistir. Ancak bu milletlerin dillerinden alinan kelimeler, Türkçe’nin içinde yogurulurlar.

Arapça ve Farsça’dan gelen kelimeler ise yadirganmazlar. Çünki Osmanlilarda bu iki dile hiç bir zaman yabanci diller gözü ile bakilmaz. Bu sebepledir ki Türkçe basta olmak üzere Arapça ve Farsça gramer unsurlari Osmanli Türkçesine girmis yabanci kelimelerde herhangi bir ayrilik gözetilmediginden, galat da olsalar, Türk zekâ ve kabiliyetinin ürünü olan kelimeler ortaya çikmistir. Bu durum tamlamalara da sirayet etmistir.

Islâmi devre içerisinde Bati Türklügünün dili olan Osmanli Türkçesi, devre itibariyle Türk Dili Tarihinin Orta ve Yeni Türkçe Devreleri içine girmektedir. Tarihî Türkiye Türkçesi adini da verdigimiz Osmanli Türkçesi ilk devir eserlerinde; Türkî, Lisân-i Türkî ve Türkmence olarak adlandirilir. Cevdet Pasa ve Fuat Pasa tarafindan yazilan gramerin adi da Kavâid-i Osmaniye’dir. Cevdet Pasa daha sonra Osmanli lafzini birakmadan eserini tekrar yazmistir. Bu isim daha bâzi gramer kitaplarinda Lisân-i Osmânî, Osmanlica, Osmanli Sarfi, Nahv-i Osmânî, Osmanlica Dersleri gibi günümüze kadar gelmektedir. Ancak Süleyman Pasa ve Semseddin Sâmî gibi zevatin yazdigi gramerlerde ilm-i sarf-i Türkî ve Nev usûl Sarf-i Türkî gibi yine Türkî lafzina yer verilir. Deny ve Redhouse gibi batililar ise, eserlerinde her iki kelimeye de yer vermislerdir.

Onüçüncü yüzyildan yirminci yüzyila kadar devam eden.alfâbe olarak Arap menseyli îslâmi Türk alfabesine yer veren Osmanlica’yi; 1. Eski Osmanlica, 2. Klasik Osmanlica, 3. Yeni Osmanlica olarak üç devreye ayirmak gerekir.

Birinci devre, yukarida da belirtildigi gibi Osmanli Azeri Türkçelerinin birlestigi onüç-onbesinci yüzyillari içine alan, yabanci dillerden gelen kelimelerin az oldugu anlasilir ve açik Türkçe devresidir. Bu devreye Eski Anadolu Türkçesi veya Ilk Osmanli Türkçesi de denmektedir.

Ikinci devre Klâsik Osmanlica Devri’dir ki onalti-ondokuzuncu asirlari içine almaktadir. Türkçe bu devrede Arapça ve Farsça’dan gelen kelime ve gramer kaidelerine ziyadesi ile açilmistir. Ancak bu durum, yazilan eserlerin mevzuuna ve islenisine’göre, dilin açik ve anlasilir veya kapali olmasi sekli, degismektedir. Meselâ Bâkî’nin Dîvân’ini anlamak güç olabilir. Fakat Meâlimü’l-Yakîn adli siyer kitabi gayet açiktir ve anlamada zorluk çekilmez. Ancak belirli kültür seviyesine ulasmamis bir insan, hangi devirde olursa olsun günlük kelimelerin disinda hiç bir sey anlamaz ve cehaletini ortaya konan eserlere yüklemekten kendini alamaz. Bu durum göz önüne alindigi takdirde elbette çobanin ve pâdisâhin dili bir olmayacaktir. Çünki dünyalari baskadir. Fakat umumiyetle onaltinci yüzyildan itibaren Arapça ve Farsça’dan meydana gelen kelimeler agirlik kazanmaya baslar, onyedinci ve on sekizinci yüzyillarda gittikçe koyulasir, anlasilmaz bir hâl alir. Türkçe kelimelerin cümlenin sâdece fiilinde kaldigi görülür. Nesir dilinde pek fazla anlasmazlik ortaya çikar. Nazim dili ise, bir noktada ölçülü bir cümle yapisina sahib oldugu için, kendini pek kaybetmez. Bu devre Klâsik Osmanlica olarak adlandirilan devirdir. Ancak bunda büyüyen ve gelisen bir devletin, her sahada, dilindeki ihtisam ve ifâda kabiliyetinin bulunmasi ve kültür seviyesi hayatinin yükselmesi de büyük rol oynamistir. Devrenin sonunda bu durum halk siirinde de kendini göstermistir. Fakat bu iki yüzyilda halk siirinin dili 1908’den sonra gerçeklestirilecek olan ikiligi ortadan kaldirmis ve halk dili ile yüksek zümre dili birbirine yaklasmistir.

Yeni Osmanlica Devresi ise, ondokuz-yirminci asirlari Cumhuriyet devrine kadar içine almaktadir. Osmanlica’nin bu sonuncu devresi, gazeteci lisâninin basladigi, Arapça ve Farsça tertiplerin çözüldügü Türkçe’nin kendi kaidelerine sahip çikmaya basladigi devirdir. Fakat bu devrede de Arap ve Fars dillerinden gelen kelimelerin yaninda bati dillerinden pek fazla kelime gelmistir. Hattâ bu durum Cumhuriyet devrinden sonra günümüze kadar uzanmistir.

Her ne sekilde olursa olsun Osmanli Türkçesi’ne, kültür dili olmasi hasebiyle, bir yüksek zuma dili olarak bakmak mümkündür. Ancak “Arapça, Farsça ve Türkçe’nin karisimi bir dildir” demek yanlistir. Eger öyle olsa idi geride kalan kültür hazinesine Araplarin ve Parslarin da sahip çikmasi gerekirdi. Halbuki bu hazine, sâdece Türk Milleti’nindir. Yalniz bu dil zeki selim sahibi yüksek tabakanin dili olmus ve halk dilinden ayrilmis olarak zuhur etmistir. Yazi dili, aradigi açik ve anlasilir sekle ancak yirminci asrin baslarinda kavusmustur. Böylece bu devirden sonra yazi ve halk dili birbirine yaklasmis ve zamanla aradaki açigi kapatmistir.

Osmanlica içinde ele aldigimiz ilk devre ise sonda yer alan her iki devreden daha açik ve anlasilir bir durum gösterir. Bu devrenin eserleri bugün bile anlasilir durumdadir. Fakat son devre nisbete ilk devrede, sonradan kullanistan düsen arkaik kelimeler yer almaktadir. Bugün milletimizin zevkle okudugu Yunus Divâni ve Mevlid gibi eserler bu devrin mahsûlüdür. Her ne sekilde olursa olsun Osmanlica, yedi yüzyil süren uzun ömrü ile Türklüg’ün en büyük yazi dili olmustur.

Comments (3)

Makedonya Türkleri

Makedonya

Yugoslavya, Arnavutluk, Yunanistan ve Bulgaristan arasında yer alan ve denize ulaşımı olmayan bir kara devleti olan Makedonya, Orta Vardar adı verilen vadinin iki yakasında uzanır. Nüfusunun % 60’ı şehirlerde yaşamaktadır. 1990’a kadar Yugoslavya’ya bağlı özerk bir cumhuriyet statüsü taşıyan Makedonya, bağımsızlığını bu tarihte kazandı. Ancak Yunanistan’ın karşı çıkması yüzünden adının BM tarafından tescil edilmesi 3 yıl zaman aldı. Makedonya denilen coğrafya, bugün üzerinde Makedonya Cumhuriyeti’nin kurulu bulunduğu coğrafya ile sınırlı değildir. Tarihî Makedonya topraklarının 34.177 km2’lik parçası bugün Yunanistan sınırları içindedir. Bu topraklarda 2 milyonu aşkın Makedon yaşamaktadır.
Makedonyalılar ile Yunanlıların aynı kökten geldiği, genelde kabul edilen görüş olmakla birlikte; bazı tarihçiler Makedonların, Bulgarlarla irkî bağı olduğunu kaydetmektedirler. Makedonya’da bilinen ilk hakimiyeti M.Ö. 725’de Argead Hanedanından Birinci Perdikas kurdu. Böylece Makedonya Krallığı’nın temelini atan bu hanedan, Yunan asıllı değildir. Bölge, Milattan önce 513’ten MÖ. 479’a kadar Perslarin işgalinde kaldı. Milattan önce İkinci Filip’in kral olmasıyla Makedonya güçlenmeye başladı. İkinci Filip’ten sonra, 334-323 yılları arasında Makedonya Kralı olan Büyük İskender döneminde ülke sınırlarına Yunanistan, Anadolu, İran, Suriye ve Mısır katıldı. İskender, Türkistan ve Hindistan’a da girdi. Büyük İskender’in yerine MÖ. 323’te kral olan IV. İskender’i öldüren kumandan Antigonos Kiklons, Makedonya Krallığı’na geçerek yeni bir hanedanı başlattı.

Roma İmparatorluğu’na MÖ. 168’de yenilen Makedonya, bu imparatorluğun hakimiyetine girdi. Roma egemenliğinden sonra Miladî 9’uncu yüzyılın birinci yarısında Slav istilasına uğradı. Bunu Bulgar istilası takip etti. 1014’de Bizans tarafından yıkılan Bulgar İmparatorluğu ile birlikte Makedonya da Bizans İmparatorluğu’nun egemenliğine girdi. Bu durum, Müslüman Türkler Balkanlara gelinceye kadar devam etti. Makedonlar, 867-1057 yılları arasında Bizans Devleti’ne sekiz imparator ve iki imparatoriçe verdi. Dördüncü Haçlı seferi sırasında, 1204-1224 yılları arasında Makedonya’da Latin Krallığı kuruldu. Fakat ülke 1230’da Bulgarların, 1280’de de Sırpların egemenliğine geçti.

Başkent Üsküp dışında Manastır, Kalkandelen, Prilep, Resne, Ohri, Kumanova ve Struga gibi şehirleri olan Makedonya, tarihte önemini hiç yitirmemiş bir coğrafya üzerinde bulunmaktadır. Osmanlı devleti, ilk defa Orhan Gazi döneminde Rumeli’ye ayak bastı. Makedonya’ya ilk Osmanlı akını 1324’te yapıldı. Şehzâde Süleyman Paşa komutasındaki akıncılar, aralıksız yaptıkları akınlarla Selanik’e kadar ilerlediler.

Sultan I. Murat, 1362’de Edirne’yi ele geçirip Osmanlı devletinin başkenti yaptıktan sonra Macar Kralı I. Layoş komutasındaki birleşik Balkan ordusuna karşı 1364’de kazanılan Sırpsındığı savaşının ardından Türklerin Balkanlardaki varlığı tescillenmiş oldu. Sırp-Bulgar güçlerine karşı 1371’de kazanılan Samaku savaşının ardından bir yıl sonra Makedonya ve Sırbistan hükümdarlarına karşı kazanılan Çirmen savaşından sonra Yanbolu, İslimye, Samaku, İhtiman, Karınova, Aydos, Burgaz, İskeçe, Drama, Kavala, Serez, Avrathisarı, Vardır Yenicesi gibi şehirlerin fethiyle 1373’te Rumeli Beylerbeyliği kuruldu. 1389’da Sırp Kralı I. Lazar’a karşı kazanılan Kosova Savaşı’ndan sonra Balkanlar tümüyle Türk egemenliğine girmiş oldu. Bınırları Tuna nehri kıyılarına dayanan Osmanlı devleti karşısında Balkanlarda kafa tutan tek güç olarak Macaristan kaldı. Türklerin Balknlardaki varlığını pekiştiren savaş ise 1396’daki Niğbolu savaşı idi. Ankara savaşının ardından başlayan Fetret Devri’nde, Makedonya’nın kimi şehirleri Osmanlı’nın elinden çıkarken ülkenin birliğini yeniden sağlayan Sultan I. Mehmed döneminde buralar geri alındı. Balkanların tamamen Türk egemenliğine girmesi ise 1448’de Haçlı Ordusu’na karşı kazanılan II. Kosova savaşı ile oldu. Bundan sonra elde edilen topraklara süratle Türk nüfus göç ettirilmeye başlandı. Zaman içinde o hale geldi ki, Makedon nüfusu göçmen Türklerin altına düştü.

Makedonya ismi siyaset alanına 1876’da İstanbul Konferansı’nda imzalanan anlaşmayla isminden bahsedilmeden girdi. Avrupa ülkelerinin Rumeli için öngördükleri reform programı Makedonya’yı da kapsıyordu. Selanik, Manastır ve Kosova’ya atfen Vilayet-i Selase adı da verilen Makedonya, reform yapılması şartıyla Türk egemenliğinde bırakıldı. Çözüm gibi görünen bu durum vaziyeti iyice karmaşıklaştırdı.

Bir yandan Bulgarlar, bir yandan Sırplar, bir yandan da Yunanlılar Makedonya’yı parçalamak için bekliyordu. Bulgarlar, Ege denizine çıkmak için, Sırplar Selanik’i işgal etmek için ve Yunanlılar sınırlarını daha da kuzeye çıkartmak için Makedonya’yı istiyordu. Dolayısıyla bu ülkelerin üçü de Mekadonların kendilerine akraba olduğunu savunuyorlardı. Bu yüzden bölge, 1901’e kadar tam bir komitacılar arenasına döndü. Osmanlı’nın kurduğu iç örgütle Bulgar, Sırp ve Yunan komitacılar çarpışıyor, bunlar ayrıca birbirleriyle kapışıyordu. Sultan II. Abdülhamit tarafından Rumeli Vilayetleri Hakkında Talimat başlığıyla hazırlanan reform planı, hem Bulgaristan, hem de Avusturya-Macaristan ve Rusya İmparatorluğu’nu rahatsız etti.

1903 yazında Makedonya kanlı bir ayaklanmaya sahne oldu. Ayaklanma bastırıldı ama Makedonya’nın Osmanlı’dan kopartılması için de her türlü girişim başlatıldı. Yürürlüğe konulan reform programının takibi, Alman, Fransız, İtalyan, İngiliz ve Rus müfettişlere bırakılırken vergi toplama işi de Osmanlı Bankası’na terkedildi. II. Abdülhamit’in baskılarına boyun eğmesine itiraz eden İttihat ve Terakki Cemiyeti, Sultanı vatana ihanetle suçladı. Genç subaylardan Koloğası (Resneli) Niyazi ve Binbaşı Enver dağa çıkıp çetecilik faaliyetine başladı. İttihat ve Terakki Cemiyeti denetimindeki Manastır Ordusu ayaklandı. Karışıklıklar öylesine yaygınlaştı ki, II. Abdülhamit 23 Temmuz 1908’de II. Meşrutiyet’i de kabul etmek zorunda kaldı.

Bir yandan Arnavutluk, diğer yandan Trablusgarp ayaklanmasıyla uğraşan Osmanlı Devleti, Birinci Balkan Savaşı sırasında Yunan, Sırp, Bulgar ve Karadağ kuvvetlerinin istilasına uğrayan Makedonya’yı tamamen elinden çıkarttı.Birinci Balkan Savaşı’ndan sonra ele geçirdikleri Makedonya topraklarını paylaşma konusunda anlaşamayan Balkan devletleri birbirleriyle savaştılar. 1913’teki II. Balkan Savaşı’nın ardından 10 Ağustos 1913’te imzalanan Bükreş Anlaşması’yla Makedonya’nın Selanik dahil kıyı bölgesi Yunanistan’a, iç bölgesi Sırbistan’a katıldı. İkinci Balkan Savaşı’ndan yenik çıkan Bulgaristan Strumica vadisini aldı. 1941 yılında Almanya’nın yanında yeralan Bulgaristan, Makedonya’nın Yugoslav ve Yunan bölgelerini topraklarına kattı. Savaştan sonra ise aldıklarının hepsini geri verdi. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Yugoslavya Federasyonu içinde özerk Makedonya Cumhuriyeti kuruldu.

1990 yılına kadar Özerk bir cumhuriyet olarak Yugoslavya Federasyonu çatısı altında yer alan Makedonya, Tito’nun ölümünün ardından parçalanma sürecine girer Yugoslavya ile yollarını ayırdı. Topraklarında yaşayan Arnavut ve Sırplara rağmen bağımsızlık kararı için 8 Eylül 1991’de referanduma giden Makedonya, % 90 halk desteği ile bu kararı onayladı. Aynı yıl 16 partinin katılımıyla seçim yapıldı. % 27.5 oyla Makedonya Milliyetçi Partisi birinci çıkarken cumhurbaşkanlığına da Kiro Gligorov seçildi.

Makedonya’nın nüfusunun % 67’sini Makedonlar, % 19.8’ini Arnavutlar, % 4.5’ini Türkler, % 2.3’ünü Sırplar, % 2.3’ünü Çingeneler, % 2.1’ini Boşnaklar ve 2’sini diğer etnik gruplar oluşturuyor. Ancak resmî rakamların Türk nüfusunu 80 bin civarında göstermesine karşılık Türk topluluğu önderleri bu rakamın 150-200 bin dolayında olduğunu belirtiyor. Ülke halkının çoğunluğu Hristiyan olmakla birlikte Makedonya’da çok sayıda Müslüman ve küçük bir Yahudi cemaati bulunuyor.

Üsküp

Makedonca “Skopiye” denilen Üsküp, Makedonya Cumhuriyeti’nin başkentidir. Vardar nehrinin kıyısında bulunan kentin nüfusu 1990 itibarıyla 504 bindi. Ancak Bosna-Hersek’ten sonra Kosova’da meydana gelen kargaşa sırasında şehir, çok büyük miktarda göç aldı.
Antik Skupi şehrinin yerinde, İlliryalılar tarafından MÖ. 5’inci yüzyılın sonunda kurulduğu belirtilen Üsküp, MÖ. 168 yılında Romalıların eline geçti. MS. 395’de Bizans İmparatorluğu’nun payına düşen Üsküp, 8’inci yüzyılda yine bir Türk imparatorluğu olan Avarlarla tanıştı. Onları 9’uncu yüzyılda bir başka Türk devleti olan Bulgarlar izledi. 11’inci yüzyılda yeniden Bizans imparatorluğu’nun yönetimine giren Üsküp, 14’üncü yüzyıla gelindiğinde “Skopiye” adıyla Sırp krallığının başkentliği görevini yaptı.
Üsküp’ün Osmanlı İmparatorluğu egemenliği altına girmesi ise 1389’da oldu. Bu tarihten itibaren bir sancak merkezi yapılan Üsküp, Fatih Sultan Mehmet tarafından Rumeli Beylerbeyiliği’ne bağlı eyalet merkezi yapıldı. Osmanlı İmparatorluğu döneminde önemli bir yönetim ve ticaret merkeziydi. ancak, Osmanlı Devleti dönemine ilişkin izlerin bir bölümü, özellikle 1963’te 2 bin kişinin ölümüyle sonuçlanan büyük depremde yok oldu ki, Üsküp’ü modern bir şehir görünümüne büründüren girişimler de bu tarihten sonra başladı. Şehire demir-çelik, kimya, tekstil, gıda sanayii fabrikaları kuruldu.

1683’te başarısızlıkla sonuçlanan II. Viyana kuşatmasından sonra Avusturyalıların işgaline uğrayan şehir kalesi 1689’da General Piccolimini tarafından yıktırıldı.1690 yılında tekrar Osmanlı topraklarına katılan Üsküp, Osmanlı İmparatorluğu Avrupa ve Balkan coğrafyasında eski etkinliğini yitirdiği için yavaş yavaş önemini kaybetti. 1863’te Nişle birleştirilerek vilayet merkezi yapılan Üsküp, 1869’da İşkodra’ya bağlı bir vilayete dönüştürüldü. 1881’de bir ara ayaklanan Arnavut milliyetçilerinin eline geçen Üsküp, 1888 yılında Kosova vilayetinin merkezi yapıldı. Kosova Valisi Mazhar Bey’in Üsküp’ü yeniden imar etmek içi Kosova vilayeti sınırları içinde gümrük vergisi uygulamasına geçmesi, halkın isyanına neden oldu. kanlı sokak çatışmaları, Padişah V. Mehmed Reşad’ın 1911 yılında Kosova gezisine çıkmasıyla durdu.

1912’de başlayan Birinci Balkan savaşında Sırpların eline geçen Üsküp, o tarihten itibaren Osmanlı devleti egemenliğinden çıktı. 1915’te Bulgarlar tarafından Sırplardan alınan Üsküp, Birinci Dünya Savaşı sonlarında, Fransız birlikleri tarafından Bulgarlardand alındı. İkinci Dünya Savaşı’nda Alman ve Bulgarlar tarafından işgal edilen şehir, 1944’de Partizanlar tarafından geri alınarak Yugoslavya bütünlüğü içindeki yerini aldı. Tarih boyunca toprakları Yunanlılar, Bulgarlar, Arnavutlar ve Sırplar arasında pay edildiği için tarihsel sınırlarının bugün küçük bir parçasında kalan Makedonya’nın başkentliği görevini yürüten Üsküp, Yugoslavyşa Federasyonu döneminde tarihteki önemini koruyamadığı için varlığını mütevazi bir şehir olarak bugünlere kadar getirdi.

Manastır

Makedonyalıların bugün “Bitola” diye isimlendirdiği kente Osmanlı İmparatorluğu döneminde, çevresindeki manastır kalıntılarından ötürü “Manastır” adı verildi. Bizans İmparatorluğu döneminde şehir, Balkanların dağlık bölgelerinden gelen ve Selanik’i Adriyatik denizine bağyalan eski Roma yolu üzerinde önemli bir konaklama merkeziydi.
Osmanlı devletinin topraklarına katılması, Sultan I. Murat döneminde oldu. 1378’de Kara Timur Paşa tarafından ele geçirilen şehir, Rumeli eyaletine bağlı bir sancak merkezi yapıldı. Balkanların dağlık bölgelerine yapılan seferlerde, müstahkem bir üs olarak kullanıldı. Tanzimat Fermanı’nın ilanından sonra, Makedonya’yı oluşturan üç vilayetten (Vilayet-i Selase) birisi olan Manastır, aynı zamanda Üçüncü Ordu’nun da merkezi yapıldı.
Üçüncü Ordu’nun merkezinin Manastır’a alınmasıyla birlikte, şehire bir çok okul yaptırıldı. 1982’de yatılı okula dönüştürülen Manastır Askerî İdadîsi de aynı dönemde açıldı. Mustafa Kemal’in 1895’ten itibaren okuduğu Manastır Askerî İdadîsi Osmanlı devletinin kaderinde önemli roller üstlenecek kişileri yetiştirdi.
20’inci yüzyılın başlarında dönemin en modern şehirlerinden birisi haline gelen Manastır, 33 yıl Osmanlı devletini yöneten Padişah II. Abdülhamit’e karşı oluşan muhalefet hareketinin askerî kanadının toplandığı yere dönüştü. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin yayın organı Neyyir-i Hakikat Gazetesi de burada yayımlandı. 1908’deki II. Meşrutiyet ilanına yol açan gelişmeler de burada başladı. Birinci Balkan Savaşı sırasında 18 Kasım 1912’de Sırpların eline geçen şehir, 10 Ağustos 1913’te Bükreş’te imzalanan anlaşmayla resmen Sırbistan’a bırakıldı.

Manastır’da, Osmanlı’dan günümüze ulaşan eserlerin başında; saat kulesi, 16’ıncı yüzyılda yapılan Yeni Cami, İshakiye Camii, Manastır Bedesteni, tarihî Postahane ve Manastır Askerî İdadîsi binası bulunuyor. Diğer taraftan bugün müze olarak kullanılan Manastır Askerî İdadîsi binasında, bir de “Atatürk Anı Odası” açılmış durumdadır. Bina girişindeki tabelada; “Çağdaş Türkiye’nin yaratıcısı ve ilk Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk 1898 yılında Askerî İdadî’yi bu binada bitirdi” ibaresi yer alıyor.

Ohri

Makedonya’nın Arnavutluk sınırında bulunan ve kendisiyle aynı ismi taşıyan gölün kıyısında kurulu bir şehirdir. 26.400 nüfusa sahip olan şehir, antik Liknidos şehrinin yerinde kuruldu. 9’uncu yüzyılda rahip Clemens ve Naum tarafından Hristiyanlık merkezi haline getirilen şehir, 997’de 1018’e kadar Patriklik Merkezi olarak kullanıldı. Bu tarihten 1767’ye kadar bağımsız başpiskoposluk olarak varlığını sürdürdü.
Ohri, Sultan I. Murat döneminde, 1385 yılında Çandarlı Hayrettin Paşa tarafından Osmanlı devleti topraklarına katıldı. Manastır vilayetine bağlı bir sancak merkezi yapılan Ohri, Arnavutluk içlerine düzenlenen saldırılar için üs olarak kullanıldı.1464’te Osmanlı devletine karşı ayaklanan Arnavut kökenli İskender Bey tarafından ele geçirilmeye çalışılan şehir, 1788’de Avusturyalıların işgal girişimine direndi. Balkanların tarihsel sürecini aynen yaşayan Ohri, Birinci Balkan Savaşı sırasında Sırp ve Karadağ askerleri tarafından ele geçirildi. 1913’teki Londra Andlaşmasıyla da Sırbistan’ın egemenliğine bırakıldı.

Uzun süre Türk hakimiyetinde bulunan Ohri’de, Osmanlı döneminden kalan bazı eserler halen ayakta. Bunlardan bazıları; Haydar Paşa Camii, Kuloğlu Camii, Hacı Hamza Camii, Halvetî Tekkesi, Ali Paşa Camii, Hacı Durgut Camii ve restore edilmiş bir hamam.
Nüfus çoğunluğu Müslüman Arnavutlardan oluşmakla beraber Ohri ve çevresindeki köylerde halen çok sayıda Türk yaşıyor. Kentteki Türkler son derece duru bir Türkçe konuşmakta.
Şehirle aynı adı taşıyan Ohri Gölü’nün şöhreti kentinkini geçmiştir. Arnavutluk ile Makedonya sınırında yer alan ve Türkler tarafından Ohri olarak isimlendirilen göl, Makedonlarca Ohrid olarak isimlendirilmektedir. Deniz seviyesinden yüksekliği 698 m. olan Ohri Gölünün alanı 367 kilometrekare ve en derin noktası da 286 metredir.

Makedonya ve eski Yugoslavya’nın turizme açılabilen nadir su kaynaklarından olması dolayısıyla Ohri Gölü, çok sayıda turistin ilgisini çekmektedir. Bu da Ohri ile birlikte hemen yakınındaki Struga’yı ciddi birer turizm kenti haline getirmektedir.

Vardar

Vardar (Vâr-dâr veya Vár-dár), Makedonya’nın Ege denizine dökülen en büyük ırmağının, Köprülü’nün göneyinde Gradsko civarında ve Hırvatistan’da Osyek’in Kuzeydoğusunda bir köyün, Karadağ’da ise Nikşiç’in Doğusunda bulunan 926 rakımlı bir tepenin adıdır. Görüldüğü ibi bu ad bir toponomastik terimi olarak bir ırmağa, bir tepeye ve iki köye verilmiştir.Vardar adına sadece Makedonya’da, Hırvatistan’da ve Karadağ’da rastlanmaktadır. Bu adın Slavlardan çok önce Makedonya ve Balkan yarımadasının diğer yerlerinde iskân eden Hun veya Avar Türkleri tarafından verildiği tahmin edilmektedir.
Atalarımız Orta Asya’dan Batı’ya veya başka taraflara göç ettikleri sırada yeni fethettikleri ve yerleştikleri topraklara anavatanlarında bıraktıkları antroponimleri, toponimleri, hidronimleri, oykonimleri ve diğer adları verdiler. Antroponimlerden en çok Attila, Tarkan, Bayan, Kubrat, Teteven, Tervel, Tutrakan, Telerig, Kuman, Kumana, Mavragan, Omurtag, Sarakina ve diğer, toponimlerden ise en çok Dervent Derbent, Gerdap ,Girdap, Demirkapı, Vardar, Morova, Baykal, Veles, Velesnitsa Veles, Rese, Kumanova, Kumaniçevo, Bor, Peçenetsi, Tetova, Karasu, Kazan, Aksu, Balkank, Şar, Şara, Şardağı, Lika, Tetova, Karasu, Kazan, Aksu, Balkan, Şar, Şara, Şardağı, Lika, Banat, Baniya, Kula, Maydan, Maydanpek, Bagat, Karlobag, Bakır, Moghor, Gostivar, Daruvar, Byelovar, Vukovar, Vasvar, Barvar, Radika, Jupa, Jupanya, Ban, Banoniva, Kunova, Şid, Şarkamen, Şarbanovats, Şarbani, Kumane, Şarbanovtsi, Gillan ve diğer. Görüldüğü gibi bu Türk toponimlerinin bazılarına çeşitli ekler ulayarak onları Slavlaştırmaya çalışmışlardır. Mesela, Dervent, Gerdap, Valesnitsa, Kumaniçevo, Peçenetsi, Jupanya, Banovina, Şarkamen, Şarbanovats, Maydan, Kula ve diğer olduğu gibi Vardar kelimesine Orta Asya’da veya Orta Asya’dan Avrupa’ya kadar uzanan topraklarda rastlanmaktadır.

Vardar ırmağının adı ilk defa 1020 yılında Bizans kaynaklarında Vardarios olarak geçmektedir. Bu ırmağın adı Vardarios olarak 1079 yılında Bizans komutanı ve veliahdı Aleksiy Komnen’in anılarında da geçmektedir. Aleksiy Komnen anılarında aynen şöyle demektedir: “1079’da Strymon ırmağının Batısına geçtikten sonra önce Ustrumca ve Karadağ arasında bulunan bir boğazı geçtik ve daha sonra yerli halkın Vardarios dediği bir ırmağa ulaştık. Yeni Mizya denilen dağdan kaynayan bu ırmak Üsküp, iştip ve Ustrumca arasında bulunan derbendlerden geerek güneyde Veriya ve Selanik arasında bir hududu çizdikten sonra Ege denizine dökülmektedir.”

Vardar kelimesiyle ilgili toponomastik biliminde çeşitli açıklamalara ve tezlere rastlanmaktadır. Yunanlılar, Vardar ırmağına eski Makedonyalılardan kalan ve değerli bir şey veya hızlı akar, hızlı yürür anlamlarında olan Axiós adını vermişlerdir. Ancak onlar, Vardar’a “-ios” ekini ulayarak Vardarios şeklinde de kullanmaktadırlar.

Arnavut müellifi Kemal Murati, Vardar adının Hind-Avrupa dillerinde karası anlamında olan Bardouarios: Uardarios: Svvarddos veya Sordos’dan geldiğini öne sürmektedir. Vardar adının Ohri gölünden akar Karadirim ve Kosova’da bu ırmağa akan Akdirim ırmaklarıyla ilgili olduğunu söylemektedir. Bu müellif Yunanca Axiós kelimesinden karasu anlamını da çıkarmaktadır.Avar Türklerinin köleleri ve hizmetçileri olarak Makedonya’ya ve Balkan yarımadasının diğer yerlerine inen Slav kabileleri, Vardar ırmağına bazen büyüksu demişlerdir. Onlar, bu kelimeyi en çok Treska nehri için kullanmışlardır. Ancak onlar, Vardar ırmağına Slavca bir isim bulamadıklarından ötürü, günümüze kadar bu nehir için sadece Vardar adını kullanmak mecburiyetinde kalmışlardır.

Vardar ırmağının ismi XIII. asırda yaşayan Sırp müellifi Domentiyan’ın seerlerinde de Vardar olarak geçmektedir. Sırp Çarı Stephan Duşan bir konuşmasında Vardar kelimesinin yerine asılsız olarak Aya Gregoriye veya Büyüksu kelimelerini de kullanmıştır. Vardar ırmağının geçtiği yerlerde Slavlar bu nehire Büyüksu dememektedirler. Diyenler varsa da bu isim kesinlik kazanmamış ve benimsenmemiştir. Çünkü Vardar’ın kaynadığı Gostivar’da bu nehre sadece Vardar denilmektedir. Bu ismi orada yaşayan Türklerden başka Arnavutlar, Makedonlar, Kıptîler ve diğer milliyetler de kullanmaktadırlar. Slavlar ise Büyüksu veya Velika reka adını bugün çok nadir olarak Treska nehrinin yukarı havzası için kullanmaktadırlar. Bu nehre, Vardar’a döküldüğü yerde ise sadece Treska veya Treska nehri diyorlar.

Görüldüğü gibi Slavlar da Vardar ırmağına Slavca bir isim bulamamışlardır. Onlar, Vardar’a bazen büyüksu anlamında olan Velika reka demişlerdir. Ancak onu standartlaştırmamışlardır. Slav halkı bu kelimeyi benimsememiştir. Bu halk başlangıcından günümüze kadar Vardar’a sadece Vardar demiştir. Bu kelime onların yayınlanmamış veya yayınlanmış arşiv belgelerinde, anılarında, edebiyatlarında, literatürlerinde, sanatlarının her dalında, folklorlarında, müzik folklarlarında, sosyo-ekononik, kültürel, siyasî ve hayatlarının diğer kesimlerinde iyice yerleşmiştir.

Vardar, Türkçe bir kelimedir. Hun veya Avar Türklerinden kalan bir isimdir. Kalkandelen-üsküp, Üsküp-Köprülü- Köprülü-Tikveş ve Tikveş-Gevgili arasındaki derbentlerle ilgisi olsa gerek. Çünkü Vardar, Gostivar civarında bulunan Vurutok’ta kaynaklanmakta ve adı geçen derbendlerden geçmektedir.Vardar ırmağına bu adı çok büyük bir ihtimalle Gostivar Türkleri vermişlerdir. Bu kelime vâr-dâr veya vár-dár şeklinde yazılan bileşik bir isimdir. Ancak, “var”ın “-dâr” yani var+(-dar) morfemiyle türetilmesinden de meydana gelmiş bir kelime olması mümkündür. Hun veya Avar Türkçesi’nden Macarca’ya intikal etmiş “vár” kelimesinin anlamı “kale”dir. Türkçe’de “var” kelimesi, mevcut, kâinatta veya düşüncede yer alan, yok karşıtı veya elde bulunan her şey anlamında değildir.

Arapça’dan Türkçe’ye intikal eden “vâr” keimesinin sözlükte çok anlamları vardır:
1. Düşmanın gelmesi beklenebilen yollar üzerinde, askerî önem taşıyan şehirlerde, geçit veya dar boğazlarda yani derbentlerde güvenliği sağlamak için yapılan kalın duvarlı, burçlu, mazgallı yapı.
2. Çok büyük sağlam yapı.
3. Kendisine güvenilir güçlü kimseyi içinden fethetmek davasını karşı tarafta birinin yardımıyla kazanmak.
4. Kale, hisar.
5. Askerin talim veya savaşta arkaları birbirine gelmek üzere dört saftan ibaret bir kare meydana getirerek aldığı vaziyet.
6. Kalabend (Arapça): kaleye bağlanmış, bir kale içinde yaşamaşya hüküm giymiş olan ve diğer anlamlar gibi.

Farsça’da benzetme edatı olan “-vâr”ın sözlükteki anlamları ise şunlardı:
1. Benzetme edatı, gibi Âvâre-vâr: Âavâre gibi; bülbül-vâr: Bülbül gibi.
2. Kerre, defa: Yek-vâr: Bir kerre, bir defa.
3. -li: Ümid-vâr: Ümitli.
4. Malik, sahip: Mâl-vâr: Mallı, mal sahibi, zengin.
5. Lâyıklık, uygunluk anlatır: Gûş-vâr: Kulağa takılmaya lâyık küpe ve diğer anlamları gibi.
Türkçe’de “dar”, içine alacağı şeye oranla ölçüleri yetersiz olan, geniş ve bol’un karşıtını ifade eden bir kelimedir. Fransız müellifi E. Benveniste ise Latince’deki “habeo” yardımcı fiilinden MÖ. Anadolu dillerinde, Soğdca’da, Almanca’da, Kuzeybatı Hind-Avrupa dillerindeki “avoir” ve Ortaçağ Farsçasındaki “var” anlamında kullanılan “dar” yardımcı fiilini meydana getirmeye çalışmaktadır. Ancak bu uğraşı asılsızdır. Çünkü Vardar kelimesindeki “dar” yardımcı fiil anlamında değildir. Bu kelimedeki “dar” ya ulanan “-dar” morfemi ya da “dar” olarak çok anlamlı Arapça veya Farsça bir kelimedir.

“Dâr” kelimesinin Arapça anlamları şunlardır:
1. Ev
2. Yer
3. Yurt, vatan, ülke.
Mesela Dâr-ı leka: Ahiret, dâr-ı dünya: dünya, dâr-ı İslam: Müslümanların hakimiyeti altında bulunan yerler.

Farsça’da “dâr” kelimesinin anlamı ise darağacıdır. Dâr, Mutlak ağaç, direk, çatı direği ve o gibiler. Tutmak, malik ve sahip olmak, muhafaza etmek, görüp gözetmek, zaptetmek manalarında da olabilir. Fakat savaş ve kavga anlamlarını da taşımaktadır.
Farsça’da morfem olarak “-dâr”ın anlamı ve örnekleri şunlardır: Tutan: Dekter-dâr: Defter tutan. Bayrak-dâr: Bayrak tutan. Alaka-dâr: Alakalı, ilgili. Hisse-dâr: Hisseli. Cihân-dâr: Dünyayı tutan kimse, padişah.

Görüldüğü gibi ırmağa, tepeye ve yerleşim yerlerine verilen Vardar adının kelime anlamını izah etmek oldukça zor bir iştir. Vardar kelimesinin tepe veya rakım olarak anlamları ağaçlı, ormanlı veya gözetlemlek için uygun olan yüksek tepe olabilir. Vardar kelimesinin yerleşim yeri olarak anlamı, kale koruyan, hisar tutan veya kaleli yer olabilir. Hırvatistan’daki Vardarats köyünün adı ise Şubatın ikinci yarısından itibaren Güneyden veya Güneybatıdan esen ve bazen yağış getiren Lodos rüzgârıyla veya Makedonya’da Vardar ırmağının civarından Hırvatistan’a göç eden biriyle ilgisi olsa gerek. Çünkü, Vardar’a Hırvatça “-ats” morfeminin ulanmasıyla türetilmiş olan Vardarats adının Türkçe’deki anlamı Vardarlı’dır.

Irmak adı olarak Vardar kelimesinden kaleli veya kale ve hisarların hâkim olduğu ırmak, civarındaki topraklara ise kaleler veya hisaryar diyarı, yurdu, ülkesi anlamlarını vermek mümkündür. Fakat, Vardar’ın eski zamanlarda çok bol sulu bir ırmak olduğu ve bu ırmak üzerinde gemilerin de geçtiği bilinmektedir. Bu yüzden bazı müellifler adı geçen ırmağın adının eski Farsça’da büyük su, büyük nehir anlamında olan “vardar”dan geldiğini söylemektedirler. Bu ırmağa 1345 yılında kendini Üsküp’te Çar ilan eden Stephan Duşan da büyük su, büyük nehir demiştir. Çar Duşan’ın, hatta “Bugünden itibaren bu nehire Vardar yerine Büyüksu, Büyük Nehir demenizi emrediyorum” dediği bilinmektedir.
Makedonlar, Vardar kelimesini çeşitli ekler ulayarak antroponim, hidronim veya toponim olarak kullanmaktadırlar.

Üsküp civarında Makedonca Vardişte denilen bir alanın adı Vardar kelimesinin “-işte” ekiyle türetilmesinden gelmektedir. Makedonlar, Vardar kelimesine “-ov”, “-ski”, “-ovski” veya “-ova” eklerini ulayarak Vardarov, Vardarski ve Vardarovski erkek ve Vardarova kadın soyadlarını meydana getirmişlerdir. Ancak, Makedonlar bu soyadları günden güne daha az kullanmaktadırlar. Bu soyadların Türkçe’deki karşılığı Vardaroğlu’dur. Makedonlar, Vardar kelimesine “-inka” ekini ulayarak Vardarinka kadın adını da meydana getirmişlerdir. Bu ad, Makedon türkülerinde, özellikle Vardır ırmağının kıyısında bulunan Trabatovişte köyünde söylenen türkülerde çok geçmektedir. Onlar bazı yerlerde Vardarka kadın adını da kullanmaktadırlar.

Vardar Türkleri

Mustafa Kemal Atatürk, “Türk tarihi bir bütündür. Bu yüzden bir bütün olarak araştırılmalı, incelenmeli ve okutulmalıdır” diyordu. Ancak bize, Makedonya’da ve Balkan yarımadasının diğer ülkelerinde yaşayan Türklere maalesef millî tarihimizi bir bütün olarak okutmadılar. Bize, bilinen uzun tarihimizin sadece Osmanlı dönemini oldukça kötü bir şekilde okuttular ve halen okutmaktadırlar. Bilindiği gibi Makedonya ve Balkan Türklüğü 378 yılında Hun Türklerinin bu topraklara ayak basmasıyla başladı. Bu Türklüğün tam 1620 yıllık bir tarihi vardır. Biz bu tarihi yeni yeni araştırmaya başladık. Osmanlı öncesi ve Osmanlı dönemi Makedonya ve Sırbistan Türklüğü konusunda yaptığımız bazı kısmî araştırmaların ve incelemelerin neticeleri şimdiye kadar düzenlenen panellerde, sempozyumlarda ve kongrelerde sunduk, çeşitli gazete ve dergilerde yayınladık. Bunlarla Türk biliminde duyulan ihtiyacı karşılamaya mevcut olan boşluğu doldurmaya ve açık olan bazı tezlere cevap vermeye çalıştık.
Söz konusu incelemelerde, Osmanlı öncesi Makedonya ve Sırbistan Türklüğü’nün dahilinde Hun, Avar, Bulgar, Oğuz, Peçenek ve Kuman Türklerinin Makedonya’da ve Balkan yarımadasının diğer yerlerinde bıraktıkları maddî kültür izlerine ve özellikle Balkan kavimlerine yaptıkları etkilere yer vermeye çalıştık. Pek tabii ki bu dönem Türklüğünün dahilinde Vardar Türkleri de bulunmaktadır. Vardar Türklerinin veya Vardaryotların ayrı bir Türk boyu olmadığı bilinmektedir. Vardar Türkleri, aslında IV.-IX. yüzyılları arasında Balkan yarımadasının en güney noktasına kadar inen Hun, Avar, Bulgar ve Oğuz Türklerinden kalan küçük grupların Bizans tarafından birleştirilmesiyle meydana getirilen daha büyük bir Türk grubu veya topluluğudur.

378 yılından itibaren Karadeniz’in kuzeyinden Balkan yarımadasına inmeye başlayan Türk boyları sık sık Bizans İmparatorluğu’na saldırdılar. Bu devletin topraklarını alarak İstanbul’un surları önüne kadar geldiler. Bu şehri muhasara altına alarak Bizans’ı haraca bağladıktan sonra geri çekildiler. Ancak söz konusu Türk kavimleri, belirli durumlarda Bizans devletiyle ittifak kurmayı da bildiler. Bu devletin müttefiki olarak Karpat dağlarından Sava ve Tuna’nın güneyine inmeye çalışan Slav kabilelerine karşı savaştılar. Bu kabileleri üst üste yenilgiye uğrattılar. Bu yüzden Bizans, bu savaşçı ve kahraman Türk boylarını çoğu kez himayesine aldı. Bazı imtiyazlar tanıyarak onlardan kalan ve dağınık halde yaşayan küçük grupları birleştirerek kendi hudutları boyunca bulunan verimli topraklara ve stratejik önem taşıyan şehir ve kasabalara yerleştirdi. Fakat hileleriyle meşhur olan Bizans, Türk boylarının birleşmesini gördüğü zaman paniğe kapılıyordu. Bu sırada çeşitli entrikalar çevirerek Türkleri birbirlerine düşman etmeye ve kendini kurtarmaya çalışıyordu.

Amacına ulaşmak için “parçala yönet” taktiğini kullanıyordu. Bu taktiğin en klasik örneği 1091 Lebunion savaşıydı. Bizans bu savaştan önce büyük para karşılığında kendine bağladığı Kuman Türklerinin yardımıyla İzmirli Çaka Bey’in gelmesini bekleyen Peçenek Türklerini yenilgiye uğrattı. Anna Komnena’nın izah ettiğine göre Bizans bu savaş sırasında on bin Peçenek Türkünü kılıçtan geçirdi ve 1078-1091 yılları arasında kurulan Kuman-Peçenek Türk federasyonunu ve Türk birliğini bozmaya muvaffak oldu. Yoksa söz konusu yıllarda adı geçen Türk boyları Bizans oyunlarına düşmeselerdi ve aralarında savaş yapmasalardı Balkan yarımadasında Türklüğün ve İslamiyetin durumu çok daha iyi olacaktı.
Çar Teofilo zamanında Kuzeyden ve Kuzeydoğudan gelen Slavlar ve Slavlaşmış Bulgarlar sık sık Bizans’a hücum ediyorlardı. Bizans’ın ve Bulgarların arasında savaşın çıkmasına sebep oluyorlardı. 815 yılında yürütülen Bizans-Bulgar savaşının sonunda imzalanan barış antlaşmasından sonra Bizans, Bulgar hududunu güvenceye almak için 830 yılında Anadolu’dan ve Balkan yarımadasının değişik yerlerinden getirdiği 14 bin Türkü Vardar ırmağının Ege havzası, Strymon ırmağı, Doyran gölü arasında uzanan topraklara yerleştirdi ve onlara Vardaryotlar (Vardarlılar) veya Vardar Türkleri adını verdi.

Ancak Bizans, daha sonra Vardar Türklerini, Vardar ırmağının kaynadığı yere kadar uzanan araziye de iskân ettirdi. Söz konusu yerlere yerleştirilen Türklerin görevi Bizans’ın kuzey hududunu ve Selanik’i Slavların ve Bulgarların hücumlarından korumaktı. Bu hizmetin karşılığında Bizans, Türklere imtiyaz olarak mal ve mülk veriyor, vergiden muaf tutuyordu. Çar Teofilo, zamanla Vardar Türklerini, Bizans topraklarına iskân etmiş olan Slav kabilelerini parçalamak için Vardar ırmağının orta havzasında ve Valandova civarında yaşayan Strimon ve Dragovit Slav kabileleri arasında da yerleştirdi.

Vardar Türkleri hakkında bazı kısmî bilgilere Türk kaynaklarının dışında Makedon, Bulgar, Sırp, Hırvat, Macar, Çek, Ermeni, İngiliz ve Alman kaynaklarında rastlamak mümkündür. Alman seyyahı Gustav Schumberger bu Türk grubu hakkında şöyle demektedir: “Bunlar haşin bir milletti. İşgal ettikleri yerlerin gelirini Kayser’e vermezlerdi. Ancak Tuna ötesinden gelen kavimlerin hücumlarına mani oldukları için Bizans İmparatorluğu’nu bir çok beladan koruyorlardı. Bahşettikleri faide çok büyüktü. Kuzeye doğru Bizans müdafaasının aşılmaz bir seddi gibiydiler. Bunun için de İmparatorluk onlardan vergi almak şöyle dursun, onlara para veriyordu.”

Aram Andoryan ise Vardar Türkleriyle ilgili şöyle demektedir: “Avrupa’ya gelen Türkler, Bizans İmparatorluğu’nda sığınma hakkı istediler ve Vardar kıyılarında yerleşmeşi başardılar. Henüz İslam dinini kabul etmiş değillerdi. Bir çeşit putperestlik olan dinlerini değiştirdiler. Ancak savaşçı adetlerini ve göçebe yaşayışlarını bırakmadılar. Yiğit ve mükemmel cengâverlerdi. Rumlar onlara Vardariot (Vardarlı) derlerdi. Bizans sarayı muhafız alayı onlardan kurulmuştu. Devletin iç entrikalarına yabancı olduklarından güvenilir, sadık muhafızlardı.” Vardar Türkleri, yerleştirildikleri topraklarda yaşayan Slavların, Rumların ve diğer kavimlerin baskılarına maruz kaldılar. Bizans Çarı II. Vasiliy (976-1025) zamanında Ohri, 1020’den sonra ise Bulgar Piskoposluğu Vardar Türklerinden de çok yüksek vergi almaya başladı. Ancak Türklere en büyük baskıyı Slavlar yaptı. Onlar Türkleri tamamen eritmeye ve imha etmeye çalıştılar. Fakat amaçlarına ulaşamadılar. Tarih bilimi bugün, Vardar Türklerinin bir ırklar yığışım devleti olan Samoil Çarlığı’nda önemli bir nüfusu oluşturduğunu göstermektedir. Bu devlette nüfusun çoğunluğunu Makedonya, Yunanistan ve Mora Slavları, Bulgarlar, Sırplar, Hırvatlar, Rumlar, Epir, Teselya, Etolya, Akarnaya ve Trakya’da yaşayan Arnavutlar; Çar Samoil’in Pelagonya, Prespa, Ohri ve Trakya’da yerleştirdiği Ulahlar, Vardar Türkleri ve Ermeniler oluşturuyordu.

Osmanlı Türklerinden önce Makedonya’ya ve Balkan yarımadasının diğer yerlerine iskân eden Türk boyları, bu toprakların tarihinde çok önemli rol oynadılar. Yaptıkları işlerle Balkan yarımadasının sosyo-etnik yapısını, olayların ve tarih akışının yönünü ve adı geçen yarımadanın kaderini değiştirdiler. 1096 yılında başlayan Haçlı seferleri sırasında Böemüng Tarentsi’nin emrinde Filistin’e giden Haçlılar, Arnavutluk’un Duris şehrinden Via Egnatia yolu üzerinden Makedonya’ya da girdiler. Bu sırada bu bölgeyi yağmaladılar. Yerli halkı katlettiler. Bu durumu öğrenen Bizans Çarı I. Aleksiy Komnen, Bizans ordusunun en kahraman birliklerini oluşturan Vardar ve Peçenek Türklerine, Vardar ırmağının sol kıyısında tuzak kurarak Haçlılara hücum etmelerini emretti. Bu emir üzerine Vardar ve Peçenek Türkleri, Böemüng’ün haçlılarına saldırdılar. Onlara büyük darbe indirdiler. Böemüng, aldığı bu Türk darbesinden sonra haçlılarıyla birlikte Serez üzerinden Makedonya’yı terketmek mecburiyetinde kaldı.

1097 yılında Makedonya’ya, Reymon Tuluski ve Podiya Piskoposu Ademir’in emrinde Güney Fransa’dan Filistin’e giden Haçlılar da girdiler. Ancak onlar Makedonya’da Vardar, Peçenek ve Kuman Türklerinin taarruzuna uğradılar. Bu yüzden onlar da Makedonya’yı alelacele terketmek zorunda kaldılar. Söz konusu olaylardan sonra Vardar Türklerinin adı anılmaz oldu. Herhalde onlar da Türk boylarından kalan diğer gruplar gibi önce Hristiyanlaştırıldı, daha sonra ise Slavlaştırıldı veya Rumlaştırıldılar. Ancak onlar, Selçuklu ve Osmanlı Türklerinin Makedonya’ya gelmesine kadar Türkçe konuştular. Din ayinlerini Türkçe yaptılar. Edebiyatları, sanatları, folklorları, müzik folklorları ve benzeri nitelik ve değerleri vardı. Makedonya’da bugün söz konusu Türk boylarından kalan efsanelere rastlanmaktadır. Tip ve motiflerle zengin olan bu efsaneler henüz araştırılmış değildir.

Görüldüğü gibi Osmanlı’dan önceki Türkler, Slavların, Rumların, Ulahların, Arnavutların ve diğer Balkan unsurlarının arasında dağınık halde yaşamalarında rağmen millî nitelik ve değerlerini yani Türklüklerini kaybetmediler. Onlar 1292 yılından itibaren Makedonya’ya girmeye başlayan Selçuklu Türklerine, 1336’da 70 gemiyle Selanik üzerinden Vardar vadisine yerleşen ve özellikle 1371 Meriç zaferinden sonra Makedonya’yı ve diğer topraklarını fethetmeye başlayan Osmanlı Türklerine katılarak Sırplara, Rumlara, Bulgarlara, Romenlere, Arnavutlara ve diger Balkan unsurlarına karşı kahramanca savaştılar. Böylece onlar, Selçuklu ve Osmanlı Türklerinin Balkan yarımadasına yerleşmesine, Osmanlı devletinin bu yarımadada 550 yıl kalmasına ve bu yarımadanın bir Müslüman Türk bölgesi olmasına yardımcı oldular.

Osmanlı Türkleri Balkan yarımadasını ve diğer toprakları orduyla fethettiler. Bu toprakları Hun, Avar, Bulgar, Oğuz, Vardar, Peçenek, Kuman ve Selçuklu Türklerinden kalan ve Anadolu’nun değişik yerlerinden getirilen binlerce Türk ailesiyle 550 yıl fevkalade iyi bir şekilde idare ettiler. Onlar 1371-1912 yılları arasındaki dönemde Balkan yarımadasının etnik yapısını milletimizin lehine değiştirdiler. Bu dönemde Sava ve Tuna’nın güneyinde bulunan toprakların nüfusunun % 50’sinden fazlasını Türkler oluşturuyordu.

Başka bir söyleyişle Osmanlı Türkleri bu toprakları orduyla fethettiler ve oralarda nüfus çoğunluğuyla milletle kaldılar. Osmanlı Türleri, Avrupa ve Balkan tarih biliminin öne sürdüğü gibi Avrupa ve Balkan topraklarına istilacı olarak gelmediler. Onlar bu topraklara kurtarıcı olarak geldiler. Çünkü onlar söz konusu topraklara gelmeden önce oralarda yaşayan halk kendi idarecilerinden ve din adamlarından çok büyük eziyet çekiyordu. Bu eziyet altında inim inim inliyordu. Bu yüzden Osmanlı idaresinden hiç bir baskı görmeden gönüllü olarak İslamı kabul etti. Çok adil bir müessese olan Osmanlı devletinde huzur ve güvence içinde yaşadı. Yoksa Osmanlı devleti böyle bir devlet olmasaydı, beş buçuk asır yaşayabilir miydi?

Gostivar Türkleri

Gostivar’ın çok uzun bir tarihi vardır. Bu tarih MÖ. VIII. asra kadar uzanmaktadır. MÖ. 170-169 yıllarında bugünkü Gostivar’ın yakınlığında Draudak adında bir şehrin bulunduğu bilinmektedir. Bu dönemden kalan maddî kültür izleri genellikle Polok vadisini çevreleyen bayır ve tepelerde bulunmaktadır. Bu izler arasında Roma, Bizans, Hun, Avar, Bulgar, Vardar, Oğuz, Peçenek, Kuman ve Osmanlı Türk, İlyr, Slav ve diğer kavimlerden kalan mimarî ve benzeri eserler bulunmaktadır.
Bazı Makedon müellifleri Gostivar adının en eski Slav antroponimlerinden kaldığını söylemektedirler. Bu adı Hostivar şeklinde Çek cumhuriyetinin başkenti Praga’nın bir mahallesi taşımaktadır. Adı geçen Makedon müellifleri, Gostivar adının Slavca yabancı veya misafirler anlamında olan “gosti” kelimesinin acele eder, hızlı gider, hızlı yürür, canlıdır, kaynatıyor, yemek pişiriyor anlamlarında oyan “variti” veya “var” fiilleriyle birleşmesinden meydana geldiğini öne sürmektedirler. Bu müellifler XI. asırda Gostivar yerine Radogost, Gostirad, Gastovit, Dobrogost, Dragost, Milogost, Stragost ve Yadovar adlarının kullanıldığını söylemektedirler. XII. asırda ise bazı yerlerde Gostivar adının Gostimir ve Gostomir şeklinde kullanıldığı görülmektedir. Sırpça bu ad, Gostodrag, Gostimir, Dobrogost, Radogost ve benzeri adlar şeklinde; Çekçe’de Hostivar, Hostibor, Hostimil ve Hostihrad; Lehçe’de ise Goşciwit, Gociwuj ve dier şekillerde kullanılmaktadır.

“Var” kelimesi veya “-var” morfemi Türkçe’den başka bütün Slav dillerinde “var” veya “-var”; Macarca’da “vár” veya “-vár”; Romence’de “oara” veya “-oara”; Lehçe’de “war” veya “-war”; Arnavutça’da “vari” veya “-vari”; Farsça’da “vâr”, “-vâr”, “-vâre” ve “-vâri” şekillerinde kullanılmaktadır. Makedonca’da Gostivar, Vardar, Vardarişte, Vardara, Vardarski, Vardarka, Vardarinka, Povardarye, Povarderest, Jitovar, Kalivar, Yadovar, Samovar, Hvalivar; Karadağ Sırpçası’nda Vardar, Antivari, Varvara; Boşnakça’da Varda, Varvara; Arnavutça’da Kalivari; Hırvatça’da Byelovar, Daruvar, Vukovar; Romence’de Timişoara, Curtişoara, Scarişoara, Sighişoara, Calidioara; Çekçe’de Hostivar; Macarca’da Dombuvár, Dünöföldvár, Györvár, Kaposvár, Kupavár, Mosonomagyarvár, Naludvár, Sarvár, Székesfehervár, Sgedvár, Tiszavasvár, Tiszoföldvár, Várpolata, Vasvár ve diğer adlarda görülmektedir. “Var” kelimesi veya “-var” morfemi Çek özel adlarında Hostivar, Varohost, Varobyl; Bulgar özel adlarında Hvalivar; Leh özel adlarında ise Grochowar, Grochowarsko şeklinde görülmektedir.

Gostivar kelimesinin 562-803 yılları arasında Avrupa’da ve Balkan yarımadasında Avar Türklerinin hakimiyeti altında kurulan Avar Türk-Slav kabileleri birliği döneminden kalması mümkündür. Bu kelimenin akla ilk gelebilecek anlamı “misafirlervar”dır. Ancak, “gosti+var”daki “var” kelimesi, Türkçe’de “yok”un karşıtı anlamında değildir. Arapça’da ve Hun veya Avar Türkçesi’nden Macarca’ya intikal etmiş bu kelimenin “kale” ve “hisar”, “bekleme” ve “karşılama” anlamları vardır. Farsça’da ise “gibi” benzetme edatı, malik veya sahip olma, “-li” ve diğer anlamları vardır. Böylece gostivar kelimesine; misafirler bekleme veya karşılama ve misafirler kalesi, misafirlere sahip olma, misafirli yer, misafirperver, misafirci memleket veya diyar anlamlarını vermek mümkündür.

Gostivar Türklerinin tarihi 378 yılında bu yerlere de Hun Türklerinin yerleşmesiyle başladı. Bu, aslında Gostivar ve civarının üzerine yapılan ilk Türk akınıdır. 378-1371 yılları arasında bu tohraklara Avar, Bulgar, Vardar, Oğuz, Peçenek ve Kuman Türkleri akın yaptılar. Bu Türk boyları söz konusu yerlerde de çok kıymetli akın yaptılar. Bu Türk boyları söz konusu yerlerde de çok kıymetli mimarî ve benzeri eserler ve maddî kültür izleri bıraktılar. Bu eserlerin ve izlerin bazıları zamanımıza kadar ayakta kalabilmeyi başardı.

Bugün, adı geçen Türk boylarından kalan antronimlere, toponimlere, hidronimlere ve benzeri adlara rastlanmaktadır. Osmanlı Türkleri, Gostivar ve civarını fethettikleri sırada Gostivar, Vardar, Radika, Kunova, Moghor, Şardağı, Tetova, Dervend Derbend vd. Türk toponimlerinin dışında Çaylı veya Çaylak’tan gelen Çayle, Raven, Raptiştah vd. yerlerde hasara uğramış, ancak günümüze kadar kıymetli eserler olarak ayakta kalabilmeyi becermiş kalelere, kulelere, hisarlara, su depolarına ve kemerlere, hazinelere, mezarlıklara, köprülere vd. mimarî eserlere rastladılar. Fakat, Osmanlı’dan önceki Türk boylarından kalan dil, edebiyat, sanat, folklor, müzik folkloru, mimarî eserler vd. maddî kültür izleri yok denecek kadar az araştırıldığından ötürü söz konusu Türk boylarından kalan eserlerden ve izlerden şu anda fazla bahsetmek mümkün değildir.

Gostivar ve civarının üzerine ikinci Türk akını 1336 yılında Batı Anadolu’dan onlarca gemiyle Selanik limanında çıkartma yapan ve daha sonra Gostivar, Raptiştah, Banitsalar vd. yerler de dahil olmak üzere Vardar ırmağının kaynadığı yere kadar binlerce Osmanlı Türkünün ulaşmasıyla gerçekleşti. Şu anda bu yerlerde yaşayan Türklerin bir kısmı söz konusu Türk akıncılarının torunlarıdır.

1875-1878 Büyük Doğu Buhranında Rumeli ve Makedonya

Tarih yönünden uzak başlangıcı olsa bile, Doğu Buhranı, Avrupa devletleri ve Osmanlı Devleti arasında, Napoleon Bonaparte’ın 1798’de Mısır’a girmesiyle ve 1815’de Viyana Kongresi’nde adlandırıldıktan sonra, 1918’de Osmanlı Devleti’nin parçalanması ile yerini Yakın Doğu veya Uzak Doğu Buhranı terimleriyle anlatılan sorunlara bırakarak, bir tarih terimi ve sorunu olarak varlığını devam ettirdi. Bu genel düşünce çerçevesinde Doğu Sorunu adı altında tarihe mal edilmiş olan olaylar sırasıyla şunlardır: 1798’de Napoleon Bonaparte’ın Mısır’a girmesi, 1821’de Yunan Ayaklanması, 1830’da Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa’nın Ayaklanması, 1853-1856 Kırım Savaşı, 1858 Cidde ve Suriye isyanları, 1857-1861 Eflâk ve Boğdan isyanları, 1858-1870 Sırbistan olayları ve 1859-1869 Süveyş Kanalı Meselesidir. Bütün bu olaylar Osmanlı Devleti’nin iç sorunu olarak başladıkları halde, 1856 Paris Antlaşması’nı imzalamış olan Avrupa devletlerinin araya girmeleri ile birer devletlerarası sorun karakteri kazanmışlar ve ilgili bölgelerin özerklik haklarının genişletilmesi ile son bulmuşlardı.
Doğu Buhranı 1875’te yeni bir safhaya girdi. Maliyeyi düzenlemek amacıyla. 1875’te, Bâb-ı Âli a’şar vergisini dörtte bir arttırdı. Bu karar Hersek’te Sırp Ayaklanması’nın çıkmasına sebep oldu. Ayaklanma 13 Nisan 1875’te Hersek’in birkaç küçük köyünde başladı. Sırplar’in vergi toplayıcılarına saldırmaları Vilâyet garnizonlarının müdahalesine yol açtı. Ayaklanan Sırp köylülerinin çoğu Karadağ’dan aldıkları silâh ve cephaneyle yolları kestiler, köprüleri ele geçirdiler. Ayaklanma kısa zamanda Bosna ve Hersek’in diğer yerlerine de yayıldı. Böylece hem iç hem dış diplomatik bunalımı başlatan bu ayaklanma esasta 1878 yılına kadar sürecek olan “Büyük Doğu Buhranı’nı başlattı.

Bosna ve Hersek Ayaklanması’nın başlamasından sonra Sadaret’e Mahmud Nedim Paşa getirildi. Yeni idareciler grubu istenilen ıslâhatları destekliyor, yalnızca siyasî dengeyi kendi lehine çevirmek istiyordu. Göreve gelir gelmez yeni Hükümet valilerin vilâyetlerdeki yönetimleriyle ilgili değişmeler yaptı. Bir süre sonra, aşara eklenen ek vergiyi kaldırdı, çok sayıda çiftçinin ödenmemiş borçlarının bir kısmını affetti. Bundan başka 20 Ekim 1875’te getirilen İrade ve 12 Aralık 1875’te getirilen Fermanla vergi ve hukuk düzenlerinde Osmanlı Devleti’nde genel ve temelli ıslâhatların yapılacağına söz verdi. Bu çabalara rağmen ayaklanma yine devam etti.

Bosna ve Hersek Ayaklanması, Osmanlı Devleti’ne karşı, Bulgar Ayaklanması’nı başlatmak için kurulan Bulgar ihtilâlci komitelerini teşvik etti. Bu durumdan faydalanan Bulgarlar Nisan 1876 yılında Filibe ve Pazarcık yakınlarında Balkan Dağları’nda bir ayaklanma hareketine girdiler. Bulgarlar, ayaklanma sırasında orada yaşayan Türkler’e katliam ve soykırım yaptılar. Türkleri Bulgarlaştırmaya ve Hristiyanlaştırmaya çalıştılar.
Bosna ve Hersek’te emelleri olan Sırbistan, ayaklanan köylülere her çeşit yardım yapmaktan başka, Rus desteğini sağlayarak Karadağ ile bir antlaşma imzaladıktan sonra 1 Temmuz 1876’da Osmanlı Devleti’ne savaş ilân etti. Böylece Birinci Balkan Buhranı başlamış oldu.

Bosna ve Hersek Buhranı, Bulgar Ayaklanması ve Osmanlı-Sırp-Karadağ Savaşı, Avrupa devletlerine Osmanlı Devleti’nin iç işlerine karışma fırsatı verdi. Balkan Yarımadası’nda kendilerini en alâkalı gören Avusturya-Macaristan ve Rusya, aralarında bir ihtilâfın veya silâhlı çatışmanın çıkmaması için Osmanlı-Sırp-Karadağ Savaşı’nın başlamasından bir hafta sonra Balkan Bunalımı ile ilgili gereken önlemlerin alınması veya görüş birliğine varılması ihtiyacını duydular. Kendi tepkilerini ifâde etmek ve amaçlarına ulaşmak için Rus Çarı II. Aleksandr ve Avusturya-Macaristan Çarı Frans Joseph 8 Temmuz 1876’da Avusturya’nın Reichstat Kasabası’nda Reichstat Antlaşması’nı imzaladılar.

Reichstat Antlaşması, aslında, daha sonra, Osmanlı Devleti’nin Avrupa bölgelerinin Rusya ve Avusturya-Macaristan ve geri kalan bölgelerin ise İngiltere ve Fransa arasında paylaşmasının temellerini atmış oldu. Böylece “Reichstat Antlaşması’yla Doğu Buhranı uluslararası diplomatik değer kazandı. Türk ordularının Ağustos 1876’da Aleksinats’da Sırpları felâkete uğratmaları Doğu Buhranı’na yeni boyutlar kazandırdı. Rusya’nın Osmanlı Devleti’ne gönderdiği ültimatom Sırpları ezilmekten kurtardı. Sırp yenilgisini bahane ederek, fakat çoktandır Karadeniz’i bir Rus gölü haline getirmek, Boğazları ve Balkan Yarımadası’nı kendi kontrolü altına almak ve Doğu Akdeniz’e inmek hevesine kapılmış olan Rusya’nın, Balkan Yanmadası’nda bir müdahalede bulunma ve Osmanlı Devleti’ne karşı savaş açma ihtimali artmış oldu. Rusya’nın Balkan politikasının gerçek amacı Balkan Yarımadası’nda Türk ve Müslüman olmayan unsurların çıkarlarını korumak değildi. Onun esas amacı kendi istilâcı, ekonomik ve siyasî çıkarlarını korumaktı. Rus Çarlığı sözü edilen dönemde dünyaya hâkim olmak istiyordu.

Doğu Buhranı’nın başlamasıyla Balkan devletçikleri Sırbistan, Yunanistan, Karadağ, 1878’den sonra Bulgaristan da Osmanlı Devleti’nden “kalacak olan” mirastan pay istiyorlardı: Sırbistan, Bosna, Güney Sırbistan ve Makedonya’yı; Bulgaristan-Makedonya, Doğu ve Batı Trakya’yı; Yunanistan ise “Megali İdea” uğrunda Tesalya, Epir, Makedonya, Girit, Batı Trakya, Selanik ve Doğu Trakya’yı işgal edip İstanbul’a inmek istiyordu.

XIX. Yüzyılın İkinci Yarısında Türk-Makedon İlişkileri

XIX. yüzyılın ikinci yansında hâlâ bir Türk Bölgesi olan Makedonya’nın ne siyasî, ne millî, ne dinsel, ne de etnografik bütünlüğü vardı. Bu dönemde, adı geçen bölgede, komşu Balkan devletleri türlü baskı ve propagandalarla Makedonya Slavları’nı eritmeye çalıştılar. Onlar Makedonya’da kendi üstünlüklerini sağlamak için, XIX. yüzyılın ilk yarısında sık sık din ve ırk çatışmaları, şiddet olayları ve isyanlar çıkarttılar.
Söz konusu dönemde, bu devletler Makedonya Slavları’nın özel ve kamusal hayatı üstüne bir korku çöktürdüler. Osmanlı Devleti ise Türk olmayan unsurları eğitim, kültür, ekonomik, sosyal ve siyasî hayatta birleştirmeye çalışarak kendi adaletli idaresini sürdürüyordu. Böylesine ayrı, böylesine düşman unsurları yönetip yürütmekteki güçlük çoğu kez bu Devlet’in üstünde kendi etkisini gösteriyordu.

XIX. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı Devleti’nde yaşayan milletlerin, onlar arasında “egemen millet” olan Türkler’in de eğitim, kültür, ekonomik, sosyal ve siyasî hayat şartları aynı veya benzerliydi. “Egemen millet” olarak sayılan Türkler’in durumu azınlıkların durumundan pek farklı değildi. Türk Milleti’nin Osmanlı toplumundaki gerçek durumunu en iyi şekilde büyük fikir adamı ve sosyolog Ziya Gökalp izah etmiştir. Yüzyıllarca aynı gökkubbe altında sürdürdükleri ortak hayatın neticesinde XIX. yüzyılın ikinci yarısında Türkler ve Makedonya Slavları arasında iyi ilişkiler kurulmuştu. Bu ilişkiler sonucunda Türkler, Makedonya Slavları’nın hayatında oldukça etkili olmuşlardı. Türkler’in bu etkileri geniş çaplıydı ve Makedonya Slavları’nın hayatındaki her alanda göze çarpıyordu. Türkler’in geniş çaptaki bu etkileri Makedonya Slavları’nın yaşayış tarzlarının âdeta ayrılmaz bir parçası olmuştu. Söz konusu etkiler özellikle dil, edebiyat, folklor, müzik folkloru, mimari ve diğer sahalarda göze çarpıyordu.

Meselâ, Makedonca’da yüzyıllarca 7-8 binden fazla Türkçe kelime kullanılmıştır. Bugün ise bu sayı üç binden fazladır. Söz konusu dönemde Türk Milleti’nin Makedonya Slav halkına karşı tutumu her zaman olduğu gibi oldukça olumluydu. Türkler, Makedonya Slavlarının millî varlığını, bütün nitelik ve değerlerini tanımış ve hattâ çoğu kez onları takdir etmiştir. Bu durumu tarihçi Angel Dinev şu sözlerle izah etmektedir: “Aynı devlette yaşayan Türkler, Makedonlar’ın sosyo-ekonomik, siyasî ve din haklarını tanıyorlardı”.
Türkler ve Makedonya Slavları düzensizliğin hâkim olduğu bazı dönemlerde birbirlerine destek oluyorlardı. 1787-1792 yılları arasında yürütülen Türk-Avusturya-Rus Savaşı’ndan sonra Kırcaali’de beliriveren bazı Bulgar ve başka eşkiya çetelerinin saldırılarına karşı Türkler ve Makedonya Slavları birleşerek kendilerini korumuşlardı.

Türk Milleti, çoğu kez Makedonya Slavları’na yardım etmiş ve onları kötü durumlardan kurtarmıştır. Bu iyi ilişkilerin bir örneği olarak Köprülü’de Molla Halil Efendi olayı gösterilebilir.
Köprülü Kaymakamı’nın Hristiyanlar’a yaptığı bazı haksızlıkları, 1879 yılında Köprülü Türkleri’nin tepkisini çekmişti. Onlar, aynı yıl, Hristiyanlar’la beraber karma bir delegasyon kurarak Selanik’te Doğu Rumeli ile ilgili kurulan Avrupa Komisyonu üyesi Fransız Napoleon de Ring’den yardım istemişlerdi. Türkler’e başkanlık eden Molla Halil Efendi, Kaymakam’ın Hristiyan halkına yaptığı haksızlıkları saydıktan sonra Napolen de Ring’e: “Biz Hristiyanlar’la beraber idarecimizin değiştirilmesini istiyoruz… Din ve ırk farkı yapmadan Hristiyan vatandaşlarımızla iyi geçinmek istiyoruz…” demiştir.

XIX. yüzyılın ikinci yarısında Türkler, Makedonya Slavları’nın sosyo-ekonomik, eğitim, kültür, sanat vb. alanlarda ilerlemesini takdir etmiş, maddî yardımlarda bulunarak onların güven ve sempatilerini kazanmışlardı. Söz konusu Türkler’den biri İştipli Hacı Salih Efendi’dir. Salih Efendi 1877 yılında İştip’te inşa edilen “Aya Kiril ve Metodiy” İlkokulu’na 10 altın lira bağışlarken şu sözleri de ilâve etmişti: “Ben Hristiyan vatandaşlarım için çok iyi şeyler duymuştum. Fakat bugün gözlerime bile inanamıyorum. Kalbim sevinçten fırlayacak nerdeyse. Sizin böyle bir maneviyata ve parlak bir geleceğe sahip olmanız beni çok sevindirdi”.

Üsküp Metropoliti Teodosiy’in, Bulgar Eksarh’ı I. Yosife 4 Ekim 1890 yılında Koçana’dan gönderdiği mektupta Türkler’in Hristiyanlara karşı gösterdikleri olumlu davranışlardan sözetmiştir. Metropolit Teodosiy aynı mektupta 23 Eylül 1890 yılında İştip’te düzenlenen dinî törende ve kendisinin Koçana’ya yaptığı ziyareti sırasında Türkler’in ona ve Hristiyanlara karşı gösterdikleri ilgiden bahsederken “İştip’te olduğu gibi Koçana’da da Türkler Hristiyanlara hoşgörüyle bakıyorlardı. Karma Türk-Hristiyan köylerinden geçtiğimiz sırada, Türk köylüleri de beni karşılamaya çıkmışlardı” sözlerini ilâve etmiştir.

Makedonya’da, Türk-Hristiyan ilişkilerini inceleyen ünlü Sloven etnologu K. Gersin Makedonya ile ilgili hatırlarında şöyle demektedir: “Türk köy halkı Makedonya’da kendini oldukça temiz tutmuş, namusunu korumuş, Kur’an ilkelerine bağlı kalmış, içki düşkünü ve eşkiya olmamış, cinayetler işlememiştir. Cinayetleri işleyenler genellikle yabancılardır…”
XIX. yüzyılın ikinci yarısında Makedonya Slav halkı kendi “millî” ve dinî bağımsızlığı için Fener Rum Patrikliği, 1870 yılından sonra Bulgar Eksarhlığı ve Sırp siyasî propagandasına karşı mücadele etmiştir. Bu mücadele sırasında Makedonya’nın bazı yerlerinde, Makedonlar ve Türkler, Makedonlar’ın Rum ve Bulgar kilise taraftarlarıyla geçindiklerinden daha iyi geçinmişlerdir. Bu gerçeği Sırp tarihçisi Yovan Hacı Vasiliyeviç: “Pirlepe’de Sırplar’la Türkler, Sırplar’ın Eksarhist ve Patriklik taraftarlarıyla geçindiklerinden daha iyi geçiniyorlardı” sözleriyle dile getirmiştir.

Türk ve Makedon tarih biliminde, Yeni Osmanlılar’la Makedonya Slavları arasında 1865 yılına kadar siyasî veya başka ilişkilerin olup olmadığına dair kesin bilgiler yoktur. Söz konusu dönemde Osmanlı Devleti’nde ıslâhatlar genellikle Avrupa devletlerinin veya Yeni Osmanlılar’ın baskısıyla yapılmıştır. Yapılan ıslâhatların neticeleri bütün Osmanlılar’ın, onlar arasında Makedonya Slavları’nın da sosyo-ekonomik, siyasî, eğitim ve kültürel ilerlemesine yol açmıştır.

Yorum Yapın

Osmanlı Türkçesi

Oğuz Türklerinin kullandığı dilin devamı olan ve Selçuklular’ın son zamanlarından Cumhûriyet devrine kadar 700 yıl kullanılan ve kesintisiz eserlerini veren Osmanlı Türklüğünün devlet ve resmî yazışma dili.
Kaşgarlı Mahmud, Dîvân’ında Oğuz ve Hâkâniye adlı iki edebî şîveden bahseder. Bunlardan Oğuz Türklerinin kullandığı Oğuzca; daha sonra Türklüğün İslâmî devresi içinde ve Osmanlı Hânedanına nispetle Osmanlıca veya Osmanlı Türkçesi adını almıştır. “Osmanlıca” deyimi daha çok Osmanlıyı inceleyen müsteşrikler tarafından kullanılmıştır.

Eski Türkçe devresinden sonra, 13. asra kadar, Türk kültür târihi içindeki eserlerimiz; göçler ve yeni yeni kültür merkezlerinin ortaya çıkması sebepleriyle, Kuzey-Doğu (Kıpçak, Çağatay) ve Batı Türkçesi’ni de içine alarak “Müşterek Orta Asya Yazı Dili” ile verilmiştir.

Batı Türkçesi adını verdiğimiz Oğuz Türkçesi; Osmanlı Türkçesi-Azerî Ağzı ile birlikte olan müşterek devresini, hemen hemen 15. yüzyılın ortalarına kadar sürdürür. Ancak bu zamandan sonradır ki, Selçuklular devrinin sonunda yer alan ve Eski Anadolu Türkçesi adı ile andığımız her iki ağzın müşterek oldukları zaman görülen bazı ayrılıkların bir kısmı Osmanlı, bir kısmı da Azerî Türkçesi’nde umumîleşerek 16. yüzyıldan başlamak üzere iki ağzın kesin çizgilerle ayrılmasına sebep olur. Bunun yanında her iki şîvenin komşularından alınan kelimeleri, Arapça ve Farsça olanlar hariç, Azerî ve Osmanlı Türkçelerinde anlaşmada çıkacak, ikinci bir ayrılığı ortaya çıkarır.

Azerî Türkçesi daha çok Rusça ve Moğolca ile onlara yakın yerlilerin ve Hintçe’nin kollarından kelimeler alırken, Osmanlı Türkçesi de komşu Avrupa milletlerinin dillerinden kelimeler almıştır. Gerçekte, kurulan büyük bir imparatorluğun, sınırları içine aldığı pekçok milletin dilinden meydana gelen Osmanlı Türkçesi; topraklarla birlikte yeni kelimeler de fethederek onları millîleştirmiştir. Bu durum, Türkçe’nin karakteri icâbı da böyledir. Bu kelimeler daha çok, İtalyan, Yunan, Arnavut, Sırp, Romen, Bulgar vs. gibi milletlerin dillerinden girmiştir. Ancak bu milletlerin dillerinden alınan kelimeler, zamanla Türkçe’nin içinde yoğrulmuştur.

Arapça ve Farsça’dan gelen kelimeler ise yadırganmazlar. Çünkü Osmanlılar’da bu iki dile hiçbir zaman yabancı diller gözü ile bakılmaz. Bu sebepledir ki Türkçe başta olmak üzere, Arapça ve Farsça gramer unsurları Osmanlı Türkçesi’ne girmiş, yabancı kelimelerde herhangi bir ayrılık gözetilmediğinden, galat da olsalar, Türk zekâ ve kâbiliyetinin ürünü olan kelimeler ortaya çıkmıştır. Bu durum tamlamalarda da kendini gösterir (Bkz. İmparatorluk Dilleri).

İslâmî devre içerisinde Batı Türklüğünün dili olan Osmanlı Türkçesi, devre itibariyle Türk Dili tarihinin Orta ve Yeni Türkçe devreleri içine girmektedir. Tarihî Türkiye Türkçesi adını da verdiğimiz Osmanlı Türkçesi ilk devir eserlerinde; Türkî, Lisân-ı Türkî ve Türkmence olarak adlandırılır. Cevdet Paşa ve Fuad Paşa tarafından yazılan gramerin adı da Kavâid-i Osmâniye’dir. Cevdet Paşa, daha sonra Osmanlı lafzını bırakmış eserine Kavâid-i Türkiye adını vermiştir. Bu isim daha bazı gramer kitaplarında Lisân-ı Osmânî, Osmanlıca, Osmanlı Sarfı, Nahv-i Osmânî, Osmanlıca Dersleri gibi günümüze kadar gelmektedir. Ancak Süleyman Paşa ve Şemseddin Sâmî gibi zevâtın yazdığı gramerlerde İlm-i Sarf-ı Türkî ve Nev Usûl Sarf-ı Türkî gibi yine Türkî lafzına yer verilir. Deny ve Redhouse gibi batılılar ise, eserlerinde her iki kelimeyi de kullanmışlardır.

On üçüncü yüzyıldan yirminci yüzyıla kadar devam eden, alfabe olarak Arap menşeli İslâmî Türk alfabesine yer veren Osmanlıca’yı; 1) Eski Osmanlıca, 2) Klasik Osmanlıca, 3) Yeni Osmanlıca olarak üç devreye ayırmak gerekir.

Birinci devre; yukarıda da belirtildiği gibi Osmanlı Azerî Türkçelerinin birleştiği 13-15. yüzyılları içine alan, yabancı dillerden gelen kelimelerin az olduğu, açık Türkçe devresidir. Bu devreye Eski Anadolu Türkçesi veya İlk Osmanlı Türkçesi de denmektedir.

İkinci devre Klâsik Osmanlıca devridir ki 16-19. asırları içine almaktadır. Türkçe, bu devrede Arapça ve Farsça’dan gelen kelime ve gramer kaidelerine ziyadesiyle açılmıştır. Ancak bu durum, yazılan eserlerin mevzûuna ve işlenişine göre, dilin açık ve anlaşılır veya kapalı olması şekli, değişmektedir. Meselâ Bâkî’nin Dîvân’ını anlamak güç olabilir. Fakat Meâlimü’l-Yakîn adlı siyer kitabı gayet açıktır ve anlamada zorluk çekilmez. Ancak, belirli kültür seviyesine ulaşmamış bir insan, hangi devirde olursa olsun günlük kelimelerin dışında hiçbir şey anlamaz ve cehaletini, ortaya konan eserlere yüklemekten kendini alamaz. Bu durum göz önüne alındığı takdirde, elbette çobanın ve padişahın dili bir olmayacaktır. Çünkü dünyaları başkadır. Fakat daha çok 16. yüzyıldan itibaren Arapça ve Farsça’dan meydana gelen kelimeler ağırlık kazanmaya başlar; 17 ve 18. yüzyıllarda gittikçe koyulaşır, anlaşılmaz bir hâl alır. Türkçe kelimelerin, cümlenin sadece fiilinde kaldığı görülür. Nesir dilinde daha fazla anlaşılmazlık ortaya çıkar. Nazım dili ise, bir noktada ölçülü bir cümle yapısına sahip olduğu için, kendini pek kaybetmez.

Bu devre “Klâsik Osmanlıca” olarak adlandırılan devirdir. Ancak bunda büyüyen ve gelişen bir devletin, her sahada, dilindeki ihtişam ve ifade kabiliyetinin bulunması ve kültür seviyesi bakımından hayatının yükselmesi de büyük rol oynamıştır. Devrenin sonunda bu durum halk şiirinde de kendini göstermiştir. Fakat son iki yüzyılda halk şiirinin dili 1908’den sonra gerçekleştirilecek olan ikiliği ortadan kaldırmış ve halk diliyle yüksek zümre dili birbirine yaklaşmıştır.

Yeni Osmanlıca devresiyse, 19-20. asırları ve Cumhuriyet devrine kadar olan zamanı içine almaktadır. Osmanlıca’nın bu sonuncu devresi, gazeteci lisanının başladığı, Arapça ve Farsça tamlamaların çözüldüğü, Türkçe’nin kendi kaidelerine sahip çıkmaya başladığı devirdir. Fakat bu devrede de Arap ve Fars dillerinden gelen kelimelerin yanında, batı dillerinden pek fazla kelime alınmıştır. Hattâ bu durum Cumhuriyet devrinden sonra, günümüze kadar uzanmıştır.

Her ne şekilde olursa olsun Osmanlı Türkçesi’ne, kültür dili olması hasebiyle, bir yüksek zümre dili olarak bakmak mümkündür. Ancak “Arapça, Farsça ve Türkçe’nin karışımı bir dildir!” demek yanlıştır. Eğer öyle olsa idi, geride kalan kültür hazinesine Arapların ve Farsların da sahip çıkması gerekirdi. Halbuki bu hazine, sadece Türk milletinindir. Yalnız bu dil, zevk-i selim sahibi yüksek tabakanın dili olmuş ve halk dilinden ayrılmış olarak zuhur etmiştir. Yazı dili, aradığı açık ve anlaşılır şekle, ancak yirminci asrın başlarında kavuşmuştur. Böylece bu devirden sonra yazı ve halk dili birbirine yaklaşmış ve zamanla aradaki açığı kapatmıştır.

Osmanlıca içinde ele aldığımız ilk devre ise, sonda yer alan her iki devreden daha açık ve anlaşılır bir durum gösterir. Bu devrenin eserleri, bugün bile anlaşılır durumdadır. Fakat son devreye nispeten ilk devrede, sonradan kullanıştan düşen arkaik, eski kelimeler yer almaktadır. Bugün milletimizin zevkle okuduğu Yunus Divânı ve Mevlid gibi eserler bu devrin mahsulüdür. Her ne şekilde olursa olsun, Osmanlıca, 700 yıl süren uzun ömrü ile, Türklüğün en büyük yazı dili olmuştur.

Yorum Yapın

İSLÂM BİLGİNLERİ TARAFINDAN YAZILAN ESERLERİN AVRUPA’YA İNTİKAL YOLLARI

Son yüzyılda, objektif görüşlü müsteşrik ve bilim tarihçileri tarafından hazırlanan eserlerdeki bilgileri şu şekilde özetlemek mümkündür.
8. ile 16. yüzyıl arasında yaşayan İslâm bilginleri tarafından ortaya konan eserlerin asılları ve Latince tercümeleri, 10. yüzyıl başlarından itibaren Avrupa’da müracaat edilen ilk kaynak eser olarak itibar edilmiştir… Bu eserlerdeki bilgilerden önce beslenen, bilahare de cesaret ve hız alan Avrupalı bilginlerin gayretleri sonucu, bilim ve bunun tatbikatı olan teknoloji, 17. yüzyıl başlarından itibaren hızla gelişerek bugünkü doruk noktasına ulaşabilmiştir…
Müsteşrik ve bilim tarihçilerini bu görüşlere iten en büyük etken, 8. ile 16. yüzyıl arasında İslâm Dünyasında ortaya konan eserler ve faaliyet halinde bulunan bilim müesseselerinin sayıları ve niteliğidir.
Bu durumda, 8. ile 16. yüzyıl arasında İslâm bilginleri tarafından yazılan eserlerin ve ilk defa İslâm Dünyasında görülen bilim müesseselerinin Avrupa’ya intikal (veya nakilleri) önemli bir faktör olarak karşımıza çıkar.
Bu gerçekler çerçevesinde, bilim tarihi ile ilgili eserlerin birçoğu şu ifadeyi kullanır: “10. yüzyıl Avrupa’nın aydınlanma çağıdır.”
Bu aydınlanma olayını bir pencere gibi müteala ede­rek, soruyu şu şekilde düzenlemek uygun olacaktır.
Doğunun Batı’ya açılan bilim ve teknoloji pencereleri nerelerdir?
Burada, İslâm Dünyasında mevcut bilim ve teknoloji­nin Avrupa’ya intikal yollarını beş ayrı pencere halinde ortaya koymak uygun olacaktır. Bunlar:
BİRİNCİ PENCERE: ENDÜLÜS (İSPANYA)
İslâm idaresi altında bulunan Endülüs’te (İslâm ordularının Endülüs’teki hâkimiyetleri 771 yılında başlar) 9. yüzyılın ilk yarısından itibaren, İslâm bilim ve kültürü her tarafa yayıldı.* Öyle ki; İspanyollar kendi dilleri olan Romen dilini bir kenara bırakarak, Arapçayı kendi dilberine tercih ettiler. Bu durum, İspanya Hıristiyan Dünyası tara­fından, İslâm Dünyasında mevcut ilmî üstünlüğün kabul edildiğinin en açık örneğidir.
Bu konuda, bilim tarihinden ilginç örnekler ortaya koymak mümkündür. Bunlardan:
İspanya’da bilim ve kültürde görülen gelişmelerin bir sonucu olarak, hemen hemen aynı yıllarda (9. yüzyılın ilk yılları), Fransız, İngiliz, Alman ve İtalyan bilim ve din adamlarının bir kısmı Endülüs medreselerinde İslâm bilginlerinden ders görerek öğrendikleri yeni bilgileri mem­leketlerine intikal ettirmişlerdir. Böylece Endülüs’ün merkezi şehri Kurtuba ile Toledo ve Gımata’da mevcut İslâm medreselerinde; matematik, astronomi, fizik, kimya, tıp, felsefe, mühendislik… konularını kapsayan bilgiler ve elde ettikleri eserler Avrupa’ya intikal etti ve kısa sürede yayıldı.
Başka bir örnek:
Aurillac’lı Gerbert (940–1003) isimli bilim sempatiza­nı, Toledo’da İslâm bilginlerinden üç yıl süreyle matema­tik, astronomi, fizik, kimya ve tıp konularında ders alır. Bu zat daha sonraları Sylvestra II unvanı ile Fransa’da papa ve 10. yüzyılın ünlü bir bilgini olarak karşımıza çıkar.
Başka bir örnek:
830 yılında Avusturya Hükümdarı olan Büyük Alfons, veliaht olacak oğlunu yetiştirmek için, Bağdat ve Şam medreselerinden müslüman bilginleri getirmek maksadıyla, İslâm ülkelerine elçiler göndermesi de, bu medreselerde mevcut ilmî atmosferin seviyesini gösteren başka bir örnek olarak karşımıza çıkar.
İspanya’nın bu özelliği dolayısıyla bilim tarihi eserleri şunu yazar : “Endülüs (İspanya), İslâm âleminin Avrupa’ya açılan ilk penceresidir.”
İKİNCİ PENCERE: SİCİLYA
Müslümanlar, Sicilya’yı 827 yılında fethe girişmişler, 878 yılında da adanın tamamına egemen olmuşlardır. Sicilya, 1092 yılına kadar iki yüz yıldan fazla bir zaman, kısmen veya tamamen Müslümanların elinde kalmıştır. Bu sürede, Sicilya’da Doğu İslâm bilim ve kültürü köklü bir tesir bırakmıştır. Latince (Bu dilin halk arasında konuşulan şekli olan İtalyanca), Yunanca ve Arapça Ada’da konuşulan diller arasında idi. Arapça eserlerden yapılan tercümelerin her geçen yıl hızlanması sonucu Ada’nın tama­mında yaygınlaşmıştır…
Nihayet, Sicilya’da Müslümanların yerini alan Norman Hanedanı, 13. yüzyıla kadar tamamıyla İslamlaşmış bir memleket üzerinde hüküm sürdü. Norman Hanedanının en parlak devrini teşkil eden Roger II (1101 – 1154)’nın hüküm sürdüğü yıllarda İslam ve Hıristiyan Dinî arasında tefrik yapabilmekte müşkülat çekiliyordu. Saray adamlarının bildikleri diller arasında Arapça daha yaygın idi.
Müslümanların vazettikleri medenî hukuk memleketin ihtiyaçlarını o derece karşılamıştı ki, Normanlar onları hiç değiştirmeden tatbik etmekte devam ettiler.
İslâm ülkelerindeki, medreseler esas alınarak kurulan bilim ve sanat akademileri bütün milletlere açıktı. Bu sebeple çeşitli milletlere mensup bilginler bir araya gelmişlerdir.
Norman Hanedanının iktidardan düşmesi, Müslüman tesirlerine son vermedi. Sicilya Kralı ve aynı zamanda Almanya İmparatoru olan Frederic II’nin (1194–1250) saltanat senelerinde Palermo Sarayı, daha çok müslüman sarayına benziyordu.
Bu geniş düşünceli ve cesaretli İmparator, 1224 sene­sinde kendi eliyle kurduğu Napoli Üniverstesi için pek çok Arapça elyazma (manüskri) kitap toplatmış ve tercüme et­tirmiştir. Bunlardan çıkarılan birer kopyayı Paris ve Polanya’ya gönderdi. Böylece İslâm bilim ve kültürü Avrupa’nın merkezlerine kadar intikal etmiş oldu.
Maiyetinde Müslüman vezirlerini, hukukçularını ve su­bayları/n bulunduran bu hükümdar, İslâm Dünyasının en şöhretli bilginleriyle daima temas halinde idi. Endülüs bilginlerinden İbn-i Bab ile karşılıklı yazdıkları mektuplar günümüze kadar gelmiştir.
Frederic II, Hıristiyan şairleri olduğu kadar Müslüman şairleri de himaye ediyordu. Palermo Sarayının halk şair­leri, Müslüman halk şairlerinden örneklerle, İtalyan şairinin esasını teşkil eden Sicilya şiirini meydana getirdiler.
ÜÇÜNCÜ PENCERE: İSLÂM ÜLKELERİNE YAPILAN SEYAHATLER
İslâm bilginleri tarafından yazılan eserlerin Avrupa ülkelerine intikalini takip eden yıllarda. Avrupa’da bilim ve teknolojide önemli gelişmeler başlamıştır. Eser nakillerinde en önemli faktörlerden biri de, bilim heveslisi İspanyol seyyah öğreneler ile ticaret erbabı bazı kimselerin gayretleridir.
Önceleri, 10. yüzyıl başlarından itibaren bilim heveslisi İspanyol seyyah öğrenciler, İslâm ülkelerinde bulunan medreselere öğrenim gayesiyle guruplar halinde gelmeye başlar. Bu öğrenci gurupları medreselerde öğrendikleri bilgileri ve ilginç gördükleri eser ve aletleri Endülüs’e (İspanya’ya) intikal ettirmişlerdir (götürmüşlerdir).
Müteakip yıllarda uzman seviyesindeki kimseler ile ticaret erbabı kisvesi altındaki şahsiyetler İslâm ülkelerindeki eserleri Endülüs’e intikal ettirmek gayesiyle Bağdat, Şam, Basra, Kahire, İstanbul… gibi şehirleri adım adım dolaşarak elde ettikleri ilmî eserleri sandıklar içerisinde Endülüs’e nakletmişlerdir.
Bu tarihi gerçeklerden diğerlerini şu şekilde özetlemek mümkündür.
Afrikalı Constantine (Kartaca -Tunus- doğumlu olduğu için bu isim ile tanınır, 1016–1087) bir doğu seyahatine çıkar (11. yüzyıl ortaları). Mısır, Arabistan ve Hint bölgelerini adım adım dolaşır. Bağdat’ta uzun yıllar ikamet eder. Burada tıp öğrenimi yapar (tamamlar). Avrupa’ya döndüğünde Avrupa’nın en eski tıp okulunun bulunduğu Napoli Krallığının bir şehri olan Salemo’ya (İtalya) yerleşir. Burada yanında getirdiği Arapça yazılmış 76 elyazma (manüskri) eseri Latinceye tercüme etmiştir.
Constantine, Salerno’da bazı eserlerin yazarı olarak da karşımıza çıkar. Bunlardan birisi Liber Viatcium ismini ta­şıyan «seyahat kitabı.» diğeri ise Liber Pantegni isimli eserdir.
Tıp tarihçilerinin belirttiğine göre, bu iki kitap Cerrahi, anatomi, kırık-çıkık tedavisi, bademcik, göz tababeti, çıbanların yayılması ve tedavisi, tanapaze, kılcal damarlar, idrar, sıtma, perhiz, kimya… gibi konular da zamanı için orijinal bilgiler ihtiva eder.
Bu iki eserin yazılmasını takip eden 40 – 50 yıl sonraları ilk haçlı seferleri başladı (1095). Bu yıllarda Avrupa’da uzman seviyesinde Arapça bilenlerin sayısı da çoğalmaya başlar.
Bu dil uzmanlarından, Salerno’da üç yıl tıp öğrenimi yapmış olan Pizalı Stephan ilk haçlı seferleri sırasında Antakya’ya uğrar. Burada Ali bin Abbas’m (? —994) Kitab’ül Meliki isimli eserinin bir nüshasını ele geçirir. Neticede bu eseri Latinceye tercüme edip Batı bilim dünyası­na kazandırır.
Pizalı Stephan, konu ile ilgili araştırmaları sonucu şu gerçeği tesbit ederek tıp dünyasına açıklar: “Afrikalı Constantine’in Liber Pantegni isimli eseri. Ali bin Ab­bas’ın Kitab’ül Meliki isimli eserinin orijinalidir (kopyasıdır).” Ali bin Abbas, Kitab’ül Melikî isimli eserini, Büveyhi
Hükümdarı (Meliki) Adud’ud Devli Fenne Hüsrev (949–983) adına telif etmiştir. Bu sebepten bu eser Doğu’da Sultan Kitap veya Kamil’üs-Sınaat-it Tıbbiye (Tıp İlim ve Sanatını İçine Alan Hazine) isimleri ile tanınır. Batı dünyasında ise Liber Reguis olarak bilinmektedir.
Burada şu gerçeği de belirtmek icap eder. Pek tabidir ki, Ali bin Abbas Grek bilginlerinden Hipokrat (M.Ö. 460 377) ve Galen (M.S. 121 -201) tarafından hazırlanan eserler ile İslâm Dünyasının ünlü bilgini Ebu Bekir el-Râzî (864 – 925) tarafından yazılan el-Hâvî ve el-Mansur isimli eserleri görmüş ve incelemiş olabilir. Ancak, Ali bin Abbas’ın Kitab’ül Meliki isimli eserindeki bilgilerin, zamanı için orijinal olduğu hakkında tıp tarihçilerinin hemfikirdir.
Kitab’ül Melikî adlı eser Latince dışında, müteakip yıl­larda Fransızca ve Almancaya da tercüme edildi. 1294 yılında da Kahire’de basıldığını görmekteyiz. Bergama Kadısı tarafından da 1453 yılında bir kısmı Türkçeye tercüme edilmiştir.
Adı geçen eser, İbn-i Sina’nın (980–1037) Tıp Kanunu adlı eserin Latince tercümeleri ortaya çıkıncaya kadar, Batı dünyasında en itibar edilir kaynak eser olarak değe­rini korumuştur.
Başka bir örnek ise: Fetih yılları sırasında hümanist Giovannî Ausria’nın (1368–1460), 238 elyazma eseri, Bizans’tan Venedik’e naklettiği de tarihi bir gerçektir. İstanbul’un özel kitaplıklarında gizli kalmış birkaç elyazma eser müstesna, İstanbul kütüphanelerinde de elyazma eserlerden fazla bir şey kalmamış gibiydi.
DÖRDÜNCÜ PENCERE: HAÇLI SEFERLERİ
Bilim tarihi ile ilgili eserlerin bir kısmı Doğu ile Batı arasında bilim ve kültür alışverişine ilk sebep olarak haçlı seferlerini gösterir. Bir vehimden ibaret olan bu görüş gerçekleri saptırmuk için kasıtlı olarak ortaya konmuştur. Müsteşrikler tarafından ortaya konan bu yanlış görüşe açıklık getirmemiz gerekir. Şöyle ki: İlk (birinci) haçlı seferi, Selçuklu egemenliğinin giderek yayılması ve Malazgirtteki Büyük Zaferden sonra kutsal topraklardan olan Filistin ve Kudüs’ü ele geçirmek için 1095 yılında başlamıştır. (Kudüs’ün ele geçirilişi 1098). İkinci Haçlı Seferi ise İznik, Konya ve Antakya üzerinden Şam’ı kurtarmak için 1145 yılında gerçekleştirilmiştir. (1204 yılında Haçlıların İstanbul’u zaptı sırasında birkaç elyazma eserin kaybolduğu ve birçok eserin de tahrip edildiği bilinmektedir.)
Yıllara dayalı olan bu kısa tarihi bilgiden sonra, konunun gerçek yönünün şu şekilde olması gerekmektedir.
Avrupa ülkeleri İslâm Dünyasının sahip olduğu bilim ve kültürü haçlı seferlerinden çok önceki yıllarda tanımıştır, elde etmiştir. Bu tanıma 9. yüzyıl başlarından itibaren Endülüs (İspanya) yoluyla olmuştur. Yani haçlı seferlerinden iki asır önceleri. Ancak; Avrupa haçlı seferleri yıllarda, İslâm ülkelerinde ortaya konan yeni eserleri elde etti. Netice itibariyle de İslâm âleminde yeni gelişen bilim ve kültürü öğrendi. Bunların dışında, İslâm Dünyasında mevcut askerlik ve ticaretle ilgili bilgiler de, Avrupalılar tarafından Haçlı Seferleri sırasında öğrenildi.
Bu konuda Riesler şunları yazar: “Suriye, Haçlı Seferleri boyunca Doğu ve Batı’yı birleştiren bir nokta olmasına rağmen, Batı’ya tesirinin ölçüsü bakımından İspanya ve Sicilya’dan sonra gelir.”
BEŞİNCİ PENCERE: HIRİSTİYAN AİLELERİN MÜSLÜ­MAN AİLELER İLE AKRABALIK TESİSİ GAYRETLERİ
Son derece enteresan olmasına rağmen, bilim heveslisi ve bilim erbabı bazı Hıristiyan aileler, İslâm bilim ve kültürünü elde etmek gayesiyle, Müslüman aileler ile evlenmek suretiyle akrabalık tesisi kurma yolunu tercih ettiler.
Teledo’yu istila eden ve Müslüman İşbuliye (Sevilla) Melikesinin kızı ile evlenen Alphons VI. Hıristiyanlarla Müslümanlar arasında ilmî ve kültürel yakınlığın meydana gelmesinde büyük hizmetleri (etkileri) oldu. Kaynakların bir kısmı, bu evliliği takip eden yıllarda, Bağdat’taki Beyt’ül Hikme‘nin benzeri olan medreselerin Toledo’da da tesis edildiğini belirtir.
Bu medreselerde, önce mütercimler, daha sonra da uzman seviyesindeki kimseler (bilim adamları), müslüman bilginlerin ortaya koydukları; matematik, fizik, kimya, tıp, felsefe., ile ilgili eserlerin çoğunluğunu Latinceye tercüme ettiler.
Netice olarak:
Yukarda beş ayrı pencere halinde belirttiğimiz gayret­ler sonucu, İslâm bilginleri tarafından yazılan eserlerin pek çoğu, elyazma halinde Avrupalı bilginlerin eline geçmiş oldu. Bu tarihi gerçekleri bilimin terakkisi ne gölgelendirebilir ve ne de unutturabilir.
Bugün; Vatikan Oxford, Paris (Bibloteque Nationelle), Londra (Brisch Museum), Berlin, Moskova ve Leyden Kütüphaneleri, Doğu yazma eserlerinin zenginliği ile ün yapmış kütüphanelerdir.
Burada okuyucunun aklına şöyle bir soru gelmektedir. Bu eser intikâlleri hangi sonuçları ortaya koydu?
Avrupa’ya intikal eden eserlerin bir kısmı Abbasî Halifesi el-Me’mun zamanında Bağdat’ta 815 yılında kurulan Beyt’üi Hikme ve Halife el-Hakem tarafından Kahire’de 1005 yılında kurulan Dar’ül Hikme benzeri; Kurtuba, Toledo, Sevilla, Ferrara, Salerno, Venedik… gibi şehirlerde kurulan medreselerde, bir kısmı da şahsi gayretler sonucu Avrupa’nın ünlü mütercimleri tarafından önce Latlnceye. müteakip yıllarda da günümüz Batı dillerine tercüme edilmiştir.
Burada belirttiğimiz şehirlerde görülen tercüme faaliyeti kesintisiz olarak 250 yıl kadar, başka bir ifade ile 5–6 nesil (kuşak) devam etmiştir.
Önceleri, 10. yüzyılın ilk yıllarında başlayan ve 12. yüzyıl sonlarına kadar kesintisiz devam eden bu tercüme faaliyeti için geçen zamana, bazı kaynaklarda “Avrupa’nın aydınlanma Çağı (dönemi)”, bazı kaynaklarda da tercüme faaliyetinin yoğun olduğu yılları dikkate alarak 12. yüzyıl için “Tercüme Yüzyılı” ifadesini kullanır.
İspanya ve İtalya’da tercüme faaliyetleri ile ilgili yapılan çalışmaları şu şekilde özetlemek mümkündür.
1. Buralarda toplanan zamanın ünlü mütercimleri, İslâm bilginleri tarafından Arapça ve Farsça yazılan, matematik, astronomi, fizik, kimya, tıp …konuları ile ilgili eserleri önce Latinceye tercüme etmişlerdir.
2. Antik dönem Grek bilginlerinden; Euclides, Archimides, Aristo, Fisagor, Apolonyos, Batlamyos ve çağdaşları tarafından yazılan eserlerin, Arapça şerh ve tahlilleri de, Latinceye tercüme edildi. Böylece, antik Yunan’da yazılan eserler, Batı üniversite ve benzeri bilim çevrelerinde tanıma ve okunma imkânı buldu.
İtalya’da Roma İmparatoru Frederik II ( 1194–1250), 1224 yılında Napoli ve Padua’da birer üniversite yaptırır (kurar). Bu üniversiteleri, İslâm bilim ve kültürünü Batı’ya tanıtmak için tercüme akademisi hüviyeti haline getirtmiştir. Frederik II, bu kuruluşlara Avrupalı ünlü mütercimler yanında, zamanın yahudi asıllı mütercimleri de toplamıştır.
3. Bu tercüme akademilerinde, Fransız, İngiliz, Alman, İtalyan bilim ve din adamları, muhtelif tarihlerde, İslâm bilginlerinden ders gördükleri de tarihi bir gerçektir.
Bu tür çalışmalar sonucu; 9. yüzyılın ilk yıllarında, İs­lâm idaresi altında bulunan İspanya, Sicilya ve Güney Fransa’da İslâm bilim ve kültürü her tarafı kapladı. İspanyollar, kendi dilleri olan Romen dilini bir kenara bırakarak, bilim ve kültürdeki üstünlüğü dolayısıyla Arapçayı kendi dillerine tercih ettiler.
Buraya kadar olan kısımda belirtmeye çalıştığımız ter­cüme gayretleri sonucu, Harezrhî, Beyrûnî, İbn-i Sina, Ali bin Abbas, Câbir bin Hayyân, İbn-i Heysem ve diğer İslâm bilginleri tarafından hazırlanan eserler, önceleri İspanya’da yayılır. Bilahare de İspanya’nın yakınlığı dolayısıyla Fransa*da yaygınlaşır. Fransa’nın da Avrupa ülkelerinin merkezi durumda olması sonucu Avrupa’nın bütün ül­kelerine 10. yüzyıl başlarından itibaren hızla yayılmıştır.
Bu yayılma faaliyeti (gayreti), hangi merkezlerde (şe­hirlerde) olmuştur?
Bu merkezlerin önde gelenleri olarak; Kurtuba, Toledo, Segavio, Venedik, Ferrare, Salerno, Padua, Numberg, Basel, Paris, Londra… gibi şehirleri belirtebiliriz.
İslâm bilginlerine ait eserlerin önce Latinceye, müteakip, yıllarda da günümüz Batı dillerine tercümeleri deyince, aklımıza Avrupa’nın ünlü mütercimleri gelir. Bu mütercimlerin önde gelenlerinden bazılarını şu şekilde gruplandırarak zikretmek uygun olacaktır
İspanyollardan; Sevilleli John (1),Dalmaçyalı Herman (2), Santallalı Hung (3), Abraham Bar Hiyve (4)… İtalyanlardan; Cremonalı Gerherd (5), Tvolili Palato (6), Pizalı “Antakyalı” Stephan (7), Venedikli James (8), Palermolu Eugene (9), Katanyalı Aristippus(10), Romalı Pascal(11), Willîam le Mire(12), Sarazin (13), Pizalı Burgundie (14) Padovalı Salioı (15) Leo Tuscus(16)… İngilizlerden; Bathlı Adhelard (17), Chesterli Robert(18), Yaşlı Peter(19), Roger Bacon (20), Alfred Sareshel (21), Pizalı Leonardo (22), Arnaldus Villanovanos (23), İskoçyalı Scot… gibi isim­leri belirtebiliriz.
Tercüme konusunda yeterli bilgi verebilmek için, tercümesi yapılan eserleri her yüzyıl için ayrı ayrı belirtmek gerekir. Hatta bu iş yapılırken, tercümesi yapılan eser isimlerinin yanında, kimler tarafından tercüme edildiği, tercüme ve yayın tarihleri ile konularını da kısaca açıklamak icap eder.
Ancak, burada konu hakkında toplu (özet) bilgi vere­bilmek için, zamanın bilim dili olan Arapça ile edebiyat ve sanat dili olan Farsçadan Batı dillerine yapılan tercümeleri:
Arapça ve Farsçadan Latinceye
Arapça ve Farsçadan İbranlceye
Arapça ve Farsçadan Yunancaya
Arapça ve Farsçadan İspanyolcaya Arapça ve Farsçadan Portekizceye şeklinde gruplandırarak açıklamak uygun olacaktır. Bu açıklama gurubu içerisinde, ölü dillerden olan Sankstritce ve Pevleviceden yapılan tercümeleri de katmak icap eder. Daha sonraki yıllarda, günümüz Batı dillerine yapılan tercümeleri de zikretmek gerekir.
Meseleyi bu haliyle mütalaa ettiğimizde, sahifelerini sınırlı tuttuğumuz bu çalışma içerisine sığmaz. Bilim dal­larının çeşitliliğini de dikkate alırsak bu çalışma birkaç cilt olur…
Burada okuyucuya toplu bilgi vermiş olmak için, ko­nunun akışı içerisinde, bu merkezlerde tercümesi yapılan ve yayınlanan eser isimlerinin sınırlı bir sergilemesini yaptık. Gerekli durumlarda değişik bilim dalları ile ilgili örnekler belirttik.
İSLÂM BİLİM VE KÜLTÜRÜNÜN BATI’YA NE GİBİ ETKİLERİ OLMUŞTUR?
Batılı bilim adamları, 8. ile 16. yüzyıl İslâm bilginlerinin hazırlamış oldukları eserlerden büyük istifadeler sağlayarak, bilimi bugünkü ileri seviyeye çıkarabilmişlerdir. Öyle ki; İslâm bilginlerinin kesintisiz 800 yıllık çalışmaları sonucu, ortaya koydukları eserleriyle, Eski medeniyetlerin bilimsel ürünleri de kaybolmaktan kurtulmuştur. Aynı zamanda Grek ilmî düşüncesiyle Batı düşüncesi arasında süreklilik sağladılar.
—-—————————————————————————————————
DİPNOTLAR:
(*) 9. yüzyılda; Müslümanlar, Fransa’nın güneyindeki Ceneves Dağları silsilesi, Preneler ve Rohn Havzasının çevirdiği Septomonya mın­tıkasına kadar hâkimiyet kurmuşlardır. Bu durum dolayısıyla, İslâm medeniyeti Fransa’nın merkezi mıntıkalarına kadar yayılma imkânı buldu.
1 — Sevilleli John (Ölümü 1130) : İspanyol Yahudisidir. Arapçadan Kastil diline yaptığı tercümelerle üne kavuşmuştur. Bu tercü­meler de Domingo tarafından Latinceye tercüme ediliyordu.
2 — Dalmaçyalı Herman: Bir süre İspanya’da ikamet etmiştir. Paris’te öğrenim görmüştür. Harezmî, Bacritî ve İbn-i Beşir’in eserlerini Latinceye ilk tercüme edenlerin başında gelir.
3 — Santallalı Hung: İspanyoldur. Beyrûnî, el-Fergânî ve İbn-Maşallah’ın eserlerini Latinceye tercüme etmekle üne kavuşmuştur.
4 — Abraham bar Hive: İspanyol Yahudisidir. Barselona’da uzun yıllar ikamet etmiştir. İbrani dilinde eserler yazmış olup, İslâm bilim ve kültürünün Avrupa’ya intikalinde etkin rolü olanların başında gelir.
5 — Cremonalı Gerard (1114–1187) : Bilim tarihinde adı en çok geçen italyan mütercimdir. Gençliğinde Toledo’ya gitmiş, burada zamanın bilim dili olan Arapçayı öğrenmiştir. 73 yıl süren öm­rünü Arapçadan Latinceye eser tercüme etmekle geçirmiştir. Harezmî, Cabir bin Eflah, Sabit bin Kurra, İbn-i Sina ve Ebu-bekir er-Razi’ye ait eserleri tercüme edenlerin başında gelir. Kaynaklar bu bilginlere ait Latinceye tercüme edilmiş 92 eserin isimlerini tek tek belirtir.
6 — Tivolili Plato (12. yüzyılda hayatta) : İtalyan matematikçidir. Arapçadan İbrani diline yaptığı tercümelerle üne kavuşmuştur.
7 — Pizalı “Antakyalı” Stephan : Piza’da ikamet etmiştir. Salerno’da öğrenim görmüştür. Bir süre Antakya’da yaşamıştır. İslâm tıp bilginlerine ait eserleri Latinceye tercüme edenlerin başında gelir.
8 — Venedikli James: 1128–1136 yıllarında İstanbul’da ikamet ettiği bilinmektedir. Aristo’ya ait eserlerin Arapça şerh ve tah­lillerini Latinceye tercüme etmiştir.
9 — Palermolu Eugene: Yunanca eserler ortaya koyan bir Sicilyalıdır. Batlamyos’a ait eserlerin Arapça şerh ve tahlillerini Latin­ceye tercüme etmiştir.
10 — Kataryalı Aristipus: Sicilya Sarayında yaşamış bir İtalyan’dır. Ömrünü Arapçadan Latinceye tercüme yapmakla geçirmiştir.
11 — Romalı Pascal: Bir süre İstanbul’da ikamet etmiştir. Arapçadan Latinceye yaptığı tercümelere üne kavuşmuştur.
12 — VVilliam le Mire: Saint Deniz Papazı tarafından elyazma eserlerin toplanması için, uzun yıllar İstanbul’da ikamet etmekle görevlendirmiştir. Elde ettiği eserleri Latinceye tercüme etmiştir.
13 — Sarazin: Yakın Doğu’da elyazma eserleri temin için uzun yıllar seyahat etmiştir. Latinceye yaptığı tercümelerle üne kavuşmuş­tur.
14 — Pizalı Burgundio: Muhtelif tarihlerde üç defa İstanbul’a gelmiştir. Bu seyahatlerinde elde ettiği eserleri Latinceye tercüme etmiştir.
15 — Padevalı Salio: İtalyan’dır. Arapça eserleri Latinceye tercüme etmekle üne kavuşmuştur.
16 — Leo Tuscus: Arapçadan Yunancaya tercâme edilmiş olan eserleri Latinceye tercüme etmiştir.
17 — Bathlı Adelard (1090–1150) : İngiltere’nin Bath şehrinde doğmuştur. Fransa, İtalya, Sicilya ve yakın Doğu’da uzun yıllar se­yahat etmiştir. Filozof ve matematikçi olup, Arapçadan Latince­ye tercüme yapan İngilizlerin öncüsüdür. Ayrıca değişik konu­lara ait bazı eserler ortaya koymuş olup, bu eserler muhteva olarak İslam kaynaklarına dayanmaktadır.
18 — Chesterli Robert (12. yüzyıl hayatta) : İngiltere’nin Chester şehrinde doğmuştur. 1114–1147 yılları arasında İspanya’da, 1147–1150 yılları arasında da Londra’da yaşamıştır. Arapçadan yaptığı tercümelerde, “ceyp” kelimesinin karşılığını “sinüs” olarak ilk kullanandır.
19 — Yaşlı Peter (1094–156) : İngiliz mütercimdir. İspanya’ya yaptığı seyahatlerde, Müslümanların bilim ve sanata üstünlüğü görüp, İs­lâm bilginlerine ait eserleri Latinceye yaptığı tercümelerle üne kavuşmuştur.
20 — Roger Bacon (1214–1294) : Hocası Robert Grosseteste ile İbn-i Heysem’in Kitab’ül Menâzır adlı eserin ilk Latince tercümele­rinde faydalanarak Oxfort ve Paris üniversitelerinde ders kitabı olarak okutmuştur.
21 — Alfred Sereshel: İngiliz filozof ve mütercimdir. Bir süre İspanya’da ikamet etmiştir. Arapçadan Latinceye yaptığı tercümelerle üne kavuşmuştur.
22 — Pizalı Leonardo (Diğer adıyla Fibonacci) (1170–1240) : Harezmî’nin eserlerini Latinceye tercüme etmiştir.
23 — Amoldus Vilanovanos (1234–1311) : El-Kindî ve İbn-i Sina’dan yaptığı tercümelerle üne kavuşmuştur. Arapça yazılmış eserlerin en hareketli tanıtıcılarındadır. Ayrıca, tıp, kimya ve astronomi konularında önemli eserler bırakmıştır. Ancak bu eserlerdeki bilginlerin İslâm kaynaklı olduğunda bilim tarihçileri müşterek görüşe sahiptirler.

Lütfi GÖKER

Comments (10)

İSLÂM BİLGİNLERİ TARAFINDAN YAZILAN ESERLERİN AVRUPA’YA İNTİKAL YOLLARI

Son yüzyılda, objektif görüşlü müsteşrik ve bilim tarihçileri tarafından hazırlanan eserlerdeki bilgileri şu şekilde özetlemek mümkündür.
8. ile 16. yüzyıl arasında yaşayan İslâm bilginleri tarafından ortaya konan eserlerin asılları ve Latince tercümeleri, 10. yüzyıl başlarından itibaren Avrupa’da müracaat edilen ilk kaynak eser olarak itibar edilmiştir… Bu eserlerdeki bilgilerden önce beslenen, bilahare de cesaret ve hız alan Avrupalı bilginlerin gayretleri sonucu, bilim ve bunun tatbikatı olan teknoloji, 17. yüzyıl başlarından itibaren hızla gelişerek bugünkü doruk noktasına ulaşabilmiştir…
Müsteşrik ve bilim tarihçilerini bu görüşlere iten en büyük etken, 8. ile 16. yüzyıl arasında İslâm Dünyasında ortaya konan eserler ve faaliyet halinde bulunan bilim müesseselerinin sayıları ve niteliğidir.
Bu durumda, 8. ile 16. yüzyıl arasında İslâm bilginleri tarafından yazılan eserlerin ve ilk defa İslâm Dünyasında görülen bilim müesseselerinin Avrupa’ya intikal (veya nakilleri) önemli bir faktör olarak karşımıza çıkar.
Bu gerçekler çerçevesinde, bilim tarihi ile ilgili eserlerin birçoğu şu ifadeyi kullanır: “10. yüzyıl Avrupa’nın aydınlanma çağıdır.”
Bu aydınlanma olayını bir pencere gibi müteala ede­rek, soruyu şu şekilde düzenlemek uygun olacaktır.
Doğunun Batı’ya açılan bilim ve teknoloji pencereleri nerelerdir?
Burada, İslâm Dünyasında mevcut bilim ve teknoloji­nin Avrupa’ya intikal yollarını beş ayrı pencere halinde ortaya koymak uygun olacaktır. Bunlar:
BİRİNCİ PENCERE: ENDÜLÜS (İSPANYA)
İslâm idaresi altında bulunan Endülüs’te (İslâm ordularının Endülüs’teki hâkimiyetleri 771 yılında başlar) 9. yüzyılın ilk yarısından itibaren, İslâm bilim ve kültürü her tarafa yayıldı.* Öyle ki; İspanyollar kendi dilleri olan Romen dilini bir kenara bırakarak, Arapçayı kendi dilberine tercih ettiler. Bu durum, İspanya Hıristiyan Dünyası tara­fından, İslâm Dünyasında mevcut ilmî üstünlüğün kabul edildiğinin en açık örneğidir.
Bu konuda, bilim tarihinden ilginç örnekler ortaya koymak mümkündür. Bunlardan:
İspanya’da bilim ve kültürde görülen gelişmelerin bir sonucu olarak, hemen hemen aynı yıllarda (9. yüzyılın ilk yılları), Fransız, İngiliz, Alman ve İtalyan bilim ve din adamlarının bir kısmı Endülüs medreselerinde İslâm bilginlerinden ders görerek öğrendikleri yeni bilgileri mem­leketlerine intikal ettirmişlerdir. Böylece Endülüs’ün merkezi şehri Kurtuba ile Toledo ve Gımata’da mevcut İslâm medreselerinde; matematik, astronomi, fizik, kimya, tıp, felsefe, mühendislik… konularını kapsayan bilgiler ve elde ettikleri eserler Avrupa’ya intikal etti ve kısa sürede yayıldı.
Başka bir örnek:
Aurillac’lı Gerbert (940–1003) isimli bilim sempatiza­nı, Toledo’da İslâm bilginlerinden üç yıl süreyle matema­tik, astronomi, fizik, kimya ve tıp konularında ders alır. Bu zat daha sonraları Sylvestra II unvanı ile Fransa’da papa ve 10. yüzyılın ünlü bir bilgini olarak karşımıza çıkar.
Başka bir örnek:
830 yılında Avusturya Hükümdarı olan Büyük Alfons, veliaht olacak oğlunu yetiştirmek için, Bağdat ve Şam medreselerinden müslüman bilginleri getirmek maksadıyla, İslâm ülkelerine elçiler göndermesi de, bu medreselerde mevcut ilmî atmosferin seviyesini gösteren başka bir örnek olarak karşımıza çıkar.
İspanya’nın bu özelliği dolayısıyla bilim tarihi eserleri şunu yazar : “Endülüs (İspanya), İslâm âleminin Avrupa’ya açılan ilk penceresidir.”
İKİNCİ PENCERE: SİCİLYA
Müslümanlar, Sicilya’yı 827 yılında fethe girişmişler, 878 yılında da adanın tamamına egemen olmuşlardır. Sicilya, 1092 yılına kadar iki yüz yıldan fazla bir zaman, kısmen veya tamamen Müslümanların elinde kalmıştır. Bu sürede, Sicilya’da Doğu İslâm bilim ve kültürü köklü bir tesir bırakmıştır. Latince (Bu dilin halk arasında konuşulan şekli olan İtalyanca), Yunanca ve Arapça Ada’da konuşulan diller arasında idi. Arapça eserlerden yapılan tercümelerin her geçen yıl hızlanması sonucu Ada’nın tama­mında yaygınlaşmıştır…
Nihayet, Sicilya’da Müslümanların yerini alan Norman Hanedanı, 13. yüzyıla kadar tamamıyla İslamlaşmış bir memleket üzerinde hüküm sürdü. Norman Hanedanının en parlak devrini teşkil eden Roger II (1101 – 1154)’nın hüküm sürdüğü yıllarda İslam ve Hıristiyan Dinî arasında tefrik yapabilmekte müşkülat çekiliyordu. Saray adamlarının bildikleri diller arasında Arapça daha yaygın idi.
Müslümanların vazettikleri medenî hukuk memleketin ihtiyaçlarını o derece karşılamıştı ki, Normanlar onları hiç değiştirmeden tatbik etmekte devam ettiler.
İslâm ülkelerindeki, medreseler esas alınarak kurulan bilim ve sanat akademileri bütün milletlere açıktı. Bu sebeple çeşitli milletlere mensup bilginler bir araya gelmişlerdir.
Norman Hanedanının iktidardan düşmesi, Müslüman tesirlerine son vermedi. Sicilya Kralı ve aynı zamanda Almanya İmparatoru olan Frederic II’nin (1194–1250) saltanat senelerinde Palermo Sarayı, daha çok müslüman sarayına benziyordu.
Bu geniş düşünceli ve cesaretli İmparator, 1224 sene­sinde kendi eliyle kurduğu Napoli Üniverstesi için pek çok Arapça elyazma (manüskri) kitap toplatmış ve tercüme et­tirmiştir. Bunlardan çıkarılan birer kopyayı Paris ve Polanya’ya gönderdi. Böylece İslâm bilim ve kültürü Avrupa’nın merkezlerine kadar intikal etmiş oldu.
Maiyetinde Müslüman vezirlerini, hukukçularını ve su­bayları/n bulunduran bu hükümdar, İslâm Dünyasının en şöhretli bilginleriyle daima temas halinde idi. Endülüs bilginlerinden İbn-i Bab ile karşılıklı yazdıkları mektuplar günümüze kadar gelmiştir.
Frederic II, Hıristiyan şairleri olduğu kadar Müslüman şairleri de himaye ediyordu. Palermo Sarayının halk şair­leri, Müslüman halk şairlerinden örneklerle, İtalyan şairinin esasını teşkil eden Sicilya şiirini meydana getirdiler.
ÜÇÜNCÜ PENCERE: İSLÂM ÜLKELERİNE YAPILAN SEYAHATLER
İslâm bilginleri tarafından yazılan eserlerin Avrupa ülkelerine intikalini takip eden yıllarda. Avrupa’da bilim ve teknolojide önemli gelişmeler başlamıştır. Eser nakillerinde en önemli faktörlerden biri de, bilim heveslisi İspanyol seyyah öğreneler ile ticaret erbabı bazı kimselerin gayretleridir.
Önceleri, 10. yüzyıl başlarından itibaren bilim heveslisi İspanyol seyyah öğrenciler, İslâm ülkelerinde bulunan medreselere öğrenim gayesiyle guruplar halinde gelmeye başlar. Bu öğrenci gurupları medreselerde öğrendikleri bilgileri ve ilginç gördükleri eser ve aletleri Endülüs’e (İspanya’ya) intikal ettirmişlerdir (götürmüşlerdir).
Müteakip yıllarda uzman seviyesindeki kimseler ile ticaret erbabı kisvesi altındaki şahsiyetler İslâm ülkelerindeki eserleri Endülüs’e intikal ettirmek gayesiyle Bağdat, Şam, Basra, Kahire, İstanbul… gibi şehirleri adım adım dolaşarak elde ettikleri ilmî eserleri sandıklar içerisinde Endülüs’e nakletmişlerdir.
Bu tarihi gerçeklerden diğerlerini şu şekilde özetlemek mümkündür.
Afrikalı Constantine (Kartaca -Tunus- doğumlu olduğu için bu isim ile tanınır, 1016–1087) bir doğu seyahatine çıkar (11. yüzyıl ortaları). Mısır, Arabistan ve Hint bölgelerini adım adım dolaşır. Bağdat’ta uzun yıllar ikamet eder. Burada tıp öğrenimi yapar (tamamlar). Avrupa’ya döndüğünde Avrupa’nın en eski tıp okulunun bulunduğu Napoli Krallığının bir şehri olan Salemo’ya (İtalya) yerleşir. Burada yanında getirdiği Arapça yazılmış 76 elyazma (manüskri) eseri Latinceye tercüme etmiştir.
Constantine, Salerno’da bazı eserlerin yazarı olarak da karşımıza çıkar. Bunlardan birisi Liber Viatcium ismini ta­şıyan «seyahat kitabı.» diğeri ise Liber Pantegni isimli eserdir.
Tıp tarihçilerinin belirttiğine göre, bu iki kitap Cerrahi, anatomi, kırık-çıkık tedavisi, bademcik, göz tababeti, çıbanların yayılması ve tedavisi, tanapaze, kılcal damarlar, idrar, sıtma, perhiz, kimya… gibi konular da zamanı için orijinal bilgiler ihtiva eder.
Bu iki eserin yazılmasını takip eden 40 – 50 yıl sonraları ilk haçlı seferleri başladı (1095). Bu yıllarda Avrupa’da uzman seviyesinde Arapça bilenlerin sayısı da çoğalmaya başlar.
Bu dil uzmanlarından, Salerno’da üç yıl tıp öğrenimi yapmış olan Pizalı Stephan ilk haçlı seferleri sırasında Antakya’ya uğrar. Burada Ali bin Abbas’m (? —994) Kitab’ül Meliki isimli eserinin bir nüshasını ele geçirir. Neticede bu eseri Latinceye tercüme edip Batı bilim dünyası­na kazandırır.
Pizalı Stephan, konu ile ilgili araştırmaları sonucu şu gerçeği tesbit ederek tıp dünyasına açıklar: “Afrikalı Constantine’in Liber Pantegni isimli eseri. Ali bin Ab­bas’ın Kitab’ül Meliki isimli eserinin orijinalidir (kopyasıdır).” Ali bin Abbas, Kitab’ül Melikî isimli eserini, Büveyhi
Hükümdarı (Meliki) Adud’ud Devli Fenne Hüsrev (949–983) adına telif etmiştir. Bu sebepten bu eser Doğu’da Sultan Kitap veya Kamil’üs-Sınaat-it Tıbbiye (Tıp İlim ve Sanatını İçine Alan Hazine) isimleri ile tanınır. Batı dünyasında ise Liber Reguis olarak bilinmektedir.
Burada şu gerçeği de belirtmek icap eder. Pek tabidir ki, Ali bin Abbas Grek bilginlerinden Hipokrat (M.Ö. 460 377) ve Galen (M.S. 121 -201) tarafından hazırlanan eserler ile İslâm Dünyasının ünlü bilgini Ebu Bekir el-Râzî (864 – 925) tarafından yazılan el-Hâvî ve el-Mansur isimli eserleri görmüş ve incelemiş olabilir. Ancak, Ali bin Abbas’ın Kitab’ül Meliki isimli eserindeki bilgilerin, zamanı için orijinal olduğu hakkında tıp tarihçilerinin hemfikirdir.
Kitab’ül Melikî adlı eser Latince dışında, müteakip yıl­larda Fransızca ve Almancaya da tercüme edildi. 1294 yılında da Kahire’de basıldığını görmekteyiz. Bergama Kadısı tarafından da 1453 yılında bir kısmı Türkçeye tercüme edilmiştir.
Adı geçen eser, İbn-i Sina’nın (980–1037) Tıp Kanunu adlı eserin Latince tercümeleri ortaya çıkıncaya kadar, Batı dünyasında en itibar edilir kaynak eser olarak değe­rini korumuştur.
Başka bir örnek ise: Fetih yılları sırasında hümanist Giovannî Ausria’nın (1368–1460), 238 elyazma eseri, Bizans’tan Venedik’e naklettiği de tarihi bir gerçektir. İstanbul’un özel kitaplıklarında gizli kalmış birkaç elyazma eser müstesna, İstanbul kütüphanelerinde de elyazma eserlerden fazla bir şey kalmamış gibiydi.
DÖRDÜNCÜ PENCERE: HAÇLI SEFERLERİ
Bilim tarihi ile ilgili eserlerin bir kısmı Doğu ile Batı arasında bilim ve kültür alışverişine ilk sebep olarak haçlı seferlerini gösterir. Bir vehimden ibaret olan bu görüş gerçekleri saptırmuk için kasıtlı olarak ortaya konmuştur. Müsteşrikler tarafından ortaya konan bu yanlış görüşe açıklık getirmemiz gerekir. Şöyle ki: İlk (birinci) haçlı seferi, Selçuklu egemenliğinin giderek yayılması ve Malazgirtteki Büyük Zaferden sonra kutsal topraklardan olan Filistin ve Kudüs’ü ele geçirmek için 1095 yılında başlamıştır. (Kudüs’ün ele geçirilişi 1098). İkinci Haçlı Seferi ise İznik, Konya ve Antakya üzerinden Şam’ı kurtarmak için 1145 yılında gerçekleştirilmiştir. (1204 yılında Haçlıların İstanbul’u zaptı sırasında birkaç elyazma eserin kaybolduğu ve birçok eserin de tahrip edildiği bilinmektedir.)
Yıllara dayalı olan bu kısa tarihi bilgiden sonra, konunun gerçek yönünün şu şekilde olması gerekmektedir.
Avrupa ülkeleri İslâm Dünyasının sahip olduğu bilim ve kültürü haçlı seferlerinden çok önceki yıllarda tanımıştır, elde etmiştir. Bu tanıma 9. yüzyıl başlarından itibaren Endülüs (İspanya) yoluyla olmuştur. Yani haçlı seferlerinden iki asır önceleri. Ancak; Avrupa haçlı seferleri yıllarda, İslâm ülkelerinde ortaya konan yeni eserleri elde etti. Netice itibariyle de İslâm âleminde yeni gelişen bilim ve kültürü öğrendi. Bunların dışında, İslâm Dünyasında mevcut askerlik ve ticaretle ilgili bilgiler de, Avrupalılar tarafından Haçlı Seferleri sırasında öğrenildi.
Bu konuda Riesler şunları yazar: “Suriye, Haçlı Seferleri boyunca Doğu ve Batı’yı birleştiren bir nokta olmasına rağmen, Batı’ya tesirinin ölçüsü bakımından İspanya ve Sicilya’dan sonra gelir.”
BEŞİNCİ PENCERE: HIRİSTİYAN AİLELERİN MÜSLÜ­MAN AİLELER İLE AKRABALIK TESİSİ GAYRETLERİ
Son derece enteresan olmasına rağmen, bilim heveslisi ve bilim erbabı bazı Hıristiyan aileler, İslâm bilim ve kültürünü elde etmek gayesiyle, Müslüman aileler ile evlenmek suretiyle akrabalık tesisi kurma yolunu tercih ettiler.
Teledo’yu istila eden ve Müslüman İşbuliye (Sevilla) Melikesinin kızı ile evlenen Alphons VI. Hıristiyanlarla Müslümanlar arasında ilmî ve kültürel yakınlığın meydana gelmesinde büyük hizmetleri (etkileri) oldu. Kaynakların bir kısmı, bu evliliği takip eden yıllarda, Bağdat’taki Beyt’ül Hikme‘nin benzeri olan medreselerin Toledo’da da tesis edildiğini belirtir.
Bu medreselerde, önce mütercimler, daha sonra da uzman seviyesindeki kimseler (bilim adamları), müslüman bilginlerin ortaya koydukları; matematik, fizik, kimya, tıp, felsefe., ile ilgili eserlerin çoğunluğunu Latinceye tercüme ettiler.
Netice olarak:
Yukarda beş ayrı pencere halinde belirttiğimiz gayret­ler sonucu, İslâm bilginleri tarafından yazılan eserlerin pek çoğu, elyazma halinde Avrupalı bilginlerin eline geçmiş oldu. Bu tarihi gerçekleri bilimin terakkisi ne gölgelendirebilir ve ne de unutturabilir.
Bugün; Vatikan Oxford, Paris (Bibloteque Nationelle), Londra (Brisch Museum), Berlin, Moskova ve Leyden Kütüphaneleri, Doğu yazma eserlerinin zenginliği ile ün yapmış kütüphanelerdir.
Burada okuyucunun aklına şöyle bir soru gelmektedir. Bu eser intikâlleri hangi sonuçları ortaya koydu?
Avrupa’ya intikal eden eserlerin bir kısmı Abbasî Halifesi el-Me’mun zamanında Bağdat’ta 815 yılında kurulan Beyt’üi Hikme ve Halife el-Hakem tarafından Kahire’de 1005 yılında kurulan Dar’ül Hikme benzeri; Kurtuba, Toledo, Sevilla, Ferrara, Salerno, Venedik… gibi şehirlerde kurulan medreselerde, bir kısmı da şahsi gayretler sonucu Avrupa’nın ünlü mütercimleri tarafından önce Latlnceye. müteakip yıllarda da günümüz Batı dillerine tercüme edilmiştir.
Burada belirttiğimiz şehirlerde görülen tercüme faaliyeti kesintisiz olarak 250 yıl kadar, başka bir ifade ile 5–6 nesil (kuşak) devam etmiştir.
Önceleri, 10. yüzyılın ilk yıllarında başlayan ve 12. yüzyıl sonlarına kadar kesintisiz devam eden bu tercüme faaliyeti için geçen zamana, bazı kaynaklarda “Avrupa’nın aydınlanma Çağı (dönemi)”, bazı kaynaklarda da tercüme faaliyetinin yoğun olduğu yılları dikkate alarak 12. yüzyıl için “Tercüme Yüzyılı” ifadesini kullanır.
İspanya ve İtalya’da tercüme faaliyetleri ile ilgili yapılan çalışmaları şu şekilde özetlemek mümkündür.
1. Buralarda toplanan zamanın ünlü mütercimleri, İslâm bilginleri tarafından Arapça ve Farsça yazılan, matematik, astronomi, fizik, kimya, tıp …konuları ile ilgili eserleri önce Latinceye tercüme etmişlerdir.
2. Antik dönem Grek bilginlerinden; Euclides, Archimides, Aristo, Fisagor, Apolonyos, Batlamyos ve çağdaşları tarafından yazılan eserlerin, Arapça şerh ve tahlilleri de, Latinceye tercüme edildi. Böylece, antik Yunan’da yazılan eserler, Batı üniversite ve benzeri bilim çevrelerinde tanıma ve okunma imkânı buldu.
İtalya’da Roma İmparatoru Frederik II ( 1194–1250), 1224 yılında Napoli ve Padua’da birer üniversite yaptırır (kurar). Bu üniversiteleri, İslâm bilim ve kültürünü Batı’ya tanıtmak için tercüme akademisi hüviyeti haline getirtmiştir. Frederik II, bu kuruluşlara Avrupalı ünlü mütercimler yanında, zamanın yahudi asıllı mütercimleri de toplamıştır.
3. Bu tercüme akademilerinde, Fransız, İngiliz, Alman, İtalyan bilim ve din adamları, muhtelif tarihlerde, İslâm bilginlerinden ders gördükleri de tarihi bir gerçektir.
Bu tür çalışmalar sonucu; 9. yüzyılın ilk yıllarında, İs­lâm idaresi altında bulunan İspanya, Sicilya ve Güney Fransa’da İslâm bilim ve kültürü her tarafı kapladı. İspanyollar, kendi dilleri olan Romen dilini bir kenara bırakarak, bilim ve kültürdeki üstünlüğü dolayısıyla Arapçayı kendi dillerine tercih ettiler.
Buraya kadar olan kısımda belirtmeye çalıştığımız ter­cüme gayretleri sonucu, Harezrhî, Beyrûnî, İbn-i Sina, Ali bin Abbas, Câbir bin Hayyân, İbn-i Heysem ve diğer İslâm bilginleri tarafından hazırlanan eserler, önceleri İspanya’da yayılır. Bilahare de İspanya’nın yakınlığı dolayısıyla Fransa*da yaygınlaşır. Fransa’nın da Avrupa ülkelerinin merkezi durumda olması sonucu Avrupa’nın bütün ül­kelerine 10. yüzyıl başlarından itibaren hızla yayılmıştır.
Bu yayılma faaliyeti (gayreti), hangi merkezlerde (şe­hirlerde) olmuştur?
Bu merkezlerin önde gelenleri olarak; Kurtuba, Toledo, Segavio, Venedik, Ferrare, Salerno, Padua, Numberg, Basel, Paris, Londra… gibi şehirleri belirtebiliriz.
İslâm bilginlerine ait eserlerin önce Latinceye, müteakip, yıllarda da günümüz Batı dillerine tercümeleri deyince, aklımıza Avrupa’nın ünlü mütercimleri gelir. Bu mütercimlerin önde gelenlerinden bazılarını şu şekilde gruplandırarak zikretmek uygun olacaktır
İspanyollardan; Sevilleli John (1),Dalmaçyalı Herman (2), Santallalı Hung (3), Abraham Bar Hiyve (4)… İtalyanlardan; Cremonalı Gerherd (5), Tvolili Palato (6), Pizalı “Antakyalı” Stephan (7), Venedikli James (8), Palermolu Eugene (9), Katanyalı Aristippus(10), Romalı Pascal(11), Willîam le Mire(12), Sarazin (13), Pizalı Burgundie (14) Padovalı Salioı (15) Leo Tuscus(16)… İngilizlerden; Bathlı Adhelard (17), Chesterli Robert(18), Yaşlı Peter(19), Roger Bacon (20), Alfred Sareshel (21), Pizalı Leonardo (22), Arnaldus Villanovanos (23), İskoçyalı Scot… gibi isim­leri belirtebiliriz.
Tercüme konusunda yeterli bilgi verebilmek için, tercümesi yapılan eserleri her yüzyıl için ayrı ayrı belirtmek gerekir. Hatta bu iş yapılırken, tercümesi yapılan eser isimlerinin yanında, kimler tarafından tercüme edildiği, tercüme ve yayın tarihleri ile konularını da kısaca açıklamak icap eder.
Ancak, burada konu hakkında toplu (özet) bilgi vere­bilmek için, zamanın bilim dili olan Arapça ile edebiyat ve sanat dili olan Farsçadan Batı dillerine yapılan tercümeleri:
Arapça ve Farsçadan Latinceye
Arapça ve Farsçadan İbranlceye
Arapça ve Farsçadan Yunancaya
Arapça ve Farsçadan İspanyolcaya Arapça ve Farsçadan Portekizceye şeklinde gruplandırarak açıklamak uygun olacaktır. Bu açıklama gurubu içerisinde, ölü dillerden olan Sankstritce ve Pevleviceden yapılan tercümeleri de katmak icap eder. Daha sonraki yıllarda, günümüz Batı dillerine yapılan tercümeleri de zikretmek gerekir.
Meseleyi bu haliyle mütalaa ettiğimizde, sahifelerini sınırlı tuttuğumuz bu çalışma içerisine sığmaz. Bilim dal­larının çeşitliliğini de dikkate alırsak bu çalışma birkaç cilt olur…
Burada okuyucuya toplu bilgi vermiş olmak için, ko­nunun akışı içerisinde, bu merkezlerde tercümesi yapılan ve yayınlanan eser isimlerinin sınırlı bir sergilemesini yaptık. Gerekli durumlarda değişik bilim dalları ile ilgili örnekler belirttik.
İSLÂM BİLİM VE KÜLTÜRÜNÜN BATI’YA NE GİBİ ETKİLERİ OLMUŞTUR?
Batılı bilim adamları, 8. ile 16. yüzyıl İslâm bilginlerinin hazırlamış oldukları eserlerden büyük istifadeler sağlayarak, bilimi bugünkü ileri seviyeye çıkarabilmişlerdir. Öyle ki; İslâm bilginlerinin kesintisiz 800 yıllık çalışmaları sonucu, ortaya koydukları eserleriyle, Eski medeniyetlerin bilimsel ürünleri de kaybolmaktan kurtulmuştur. Aynı zamanda Grek ilmî düşüncesiyle Batı düşüncesi arasında süreklilik sağladılar.
—-—————————————————————————————————
DİPNOTLAR:
(*) 9. yüzyılda; Müslümanlar, Fransa’nın güneyindeki Ceneves Dağları silsilesi, Preneler ve Rohn Havzasının çevirdiği Septomonya mın­tıkasına kadar hâkimiyet kurmuşlardır. Bu durum dolayısıyla, İslâm medeniyeti Fransa’nın merkezi mıntıkalarına kadar yayılma imkânı buldu.
1 — Sevilleli John (Ölümü 1130) : İspanyol Yahudisidir. Arapçadan Kastil diline yaptığı tercümelerle üne kavuşmuştur. Bu tercü­meler de Domingo tarafından Latinceye tercüme ediliyordu.
2 — Dalmaçyalı Herman: Bir süre İspanya’da ikamet etmiştir. Paris’te öğrenim görmüştür. Harezmî, Bacritî ve İbn-i Beşir’in eserlerini Latinceye ilk tercüme edenlerin başında gelir.
3 — Santallalı Hung: İspanyoldur. Beyrûnî, el-Fergânî ve İbn-Maşallah’ın eserlerini Latinceye tercüme etmekle üne kavuşmuştur.
4 — Abraham bar Hive: İspanyol Yahudisidir. Barselona’da uzun yıllar ikamet etmiştir. İbrani dilinde eserler yazmış olup, İslâm bilim ve kültürünün Avrupa’ya intikalinde etkin rolü olanların başında gelir.
5 — Cremonalı Gerard (1114–1187) : Bilim tarihinde adı en çok geçen italyan mütercimdir. Gençliğinde Toledo’ya gitmiş, burada zamanın bilim dili olan Arapçayı öğrenmiştir. 73 yıl süren öm­rünü Arapçadan Latinceye eser tercüme etmekle geçirmiştir. Harezmî, Cabir bin Eflah, Sabit bin Kurra, İbn-i Sina ve Ebu-bekir er-Razi’ye ait eserleri tercüme edenlerin başında gelir. Kaynaklar bu bilginlere ait Latinceye tercüme edilmiş 92 eserin isimlerini tek tek belirtir.
6 — Tivolili Plato (12. yüzyılda hayatta) : İtalyan matematikçidir. Arapçadan İbrani diline yaptığı tercümelerle üne kavuşmuştur.
7 — Pizalı “Antakyalı” Stephan : Piza’da ikamet etmiştir. Salerno’da öğrenim görmüştür. Bir süre Antakya’da yaşamıştır. İslâm tıp bilginlerine ait eserleri Latinceye tercüme edenlerin başında gelir.
8 — Venedikli James: 1128–1136 yıllarında İstanbul’da ikamet ettiği bilinmektedir. Aristo’ya ait eserlerin Arapça şerh ve tah­lillerini Latinceye tercüme etmiştir.
9 — Palermolu Eugene: Yunanca eserler ortaya koyan bir Sicilyalıdır. Batlamyos’a ait eserlerin Arapça şerh ve tahlillerini Latin­ceye tercüme etmiştir.
10 — Kataryalı Aristipus: Sicilya Sarayında yaşamış bir İtalyan’dır. Ömrünü Arapçadan Latinceye tercüme yapmakla geçirmiştir.
11 — Romalı Pascal: Bir süre İstanbul’da ikamet etmiştir. Arapçadan Latinceye yaptığı tercümelere üne kavuşmuştur.
12 — VVilliam le Mire: Saint Deniz Papazı tarafından elyazma eserlerin toplanması için, uzun yıllar İstanbul’da ikamet etmekle görevlendirmiştir. Elde ettiği eserleri Latinceye tercüme etmiştir.
13 — Sarazin: Yakın Doğu’da elyazma eserleri temin için uzun yıllar seyahat etmiştir. Latinceye yaptığı tercümelerle üne kavuşmuş­tur.
14 — Pizalı Burgundio: Muhtelif tarihlerde üç defa İstanbul’a gelmiştir. Bu seyahatlerinde elde ettiği eserleri Latinceye tercüme etmiştir.
15 — Padevalı Salio: İtalyan’dır. Arapça eserleri Latinceye tercüme etmekle üne kavuşmuştur.
16 — Leo Tuscus: Arapçadan Yunancaya tercâme edilmiş olan eserleri Latinceye tercüme etmiştir.
17 — Bathlı Adelard (1090–1150) : İngiltere’nin Bath şehrinde doğmuştur. Fransa, İtalya, Sicilya ve yakın Doğu’da uzun yıllar se­yahat etmiştir. Filozof ve matematikçi olup, Arapçadan Latince­ye tercüme yapan İngilizlerin öncüsüdür. Ayrıca değişik konu­lara ait bazı eserler ortaya koymuş olup, bu eserler muhteva olarak İslam kaynaklarına dayanmaktadır.
18 — Chesterli Robert (12. yüzyıl hayatta) : İngiltere’nin Chester şehrinde doğmuştur. 1114–1147 yılları arasında İspanya’da, 1147–1150 yılları arasında da Londra’da yaşamıştır. Arapçadan yaptığı tercümelerde, “ceyp” kelimesinin karşılığını “sinüs” olarak ilk kullanandır.
19 — Yaşlı Peter (1094–156) : İngiliz mütercimdir. İspanya’ya yaptığı seyahatlerde, Müslümanların bilim ve sanata üstünlüğü görüp, İs­lâm bilginlerine ait eserleri Latinceye yaptığı tercümelerle üne kavuşmuştur.
20 — Roger Bacon (1214–1294) : Hocası Robert Grosseteste ile İbn-i Heysem’in Kitab’ül Menâzır adlı eserin ilk Latince tercümele­rinde faydalanarak Oxfort ve Paris üniversitelerinde ders kitabı olarak okutmuştur.
21 — Alfred Sereshel: İngiliz filozof ve mütercimdir. Bir süre İspanya’da ikamet etmiştir. Arapçadan Latinceye yaptığı tercümelerle üne kavuşmuştur.
22 — Pizalı Leonardo (Diğer adıyla Fibonacci) (1170–1240) : Harezmî’nin eserlerini Latinceye tercüme etmiştir.
23 — Amoldus Vilanovanos (1234–1311) : El-Kindî ve İbn-i Sina’dan yaptığı tercümelerle üne kavuşmuştur. Arapça yazılmış eserlerin en hareketli tanıtıcılarındadır. Ayrıca, tıp, kimya ve astronomi konularında önemli eserler bırakmıştır. Ancak bu eserlerdeki bilginlerin İslâm kaynaklı olduğunda bilim tarihçileri müşterek görüşe sahiptirler.
Lütfi GÖKER

Yorum Yapın

ARAPÇA FUTBOL

Arapça terimler maalesef günümüzde bile dilimizde yer alıyor, halen saf bir türkçe kullanmıyoruz. Bu olaydan yararlanılarak dilimizdeki bazı arap kökenli kelimeler kullanılarak aşağıdaki futbol terimleri ve arapçadaki karşılıkları oluşturulmuş. Maç seyrederken hatırlarsınız..

Vaziyyet-ül velvele ve isgal-i cemaatiyye ;
Seyircinin sahayı işgali

Krampon-ül bela-i şeytan :
İyi futbolcu (rakip takimdan)

Krampon-ül kabiliyye-i maasallah :
Iyi futbolcu (bizim takimdan)

Mühendis-i kürre-i hümayun :
Teknik direktör

Gaflet-ü dalaletiye :
Kendi kalesine atilan gol

Hiyanet-ül vatan-fir kayme :
Şike

Hakimiyyet-ül kürre :
Top kontrolü

Krampon-ül deccal-uryan-ül kayb-i kürre :
Futbolcunun topu kaybetmesi

Serdar-i kuvva-ül kürre :
Takim kaptani

Asakir-i milliye-i devleti Osmaniyye :
Türk milli takimi

Vaziyet-ül madara :
Tarihi fark

Hezimet-ül yarabbi sükür :
Serefli maglubiyet

Sut-ul minare :
Havadan atilan top

Zamane-i yekun-u kürre-i cihad :
Topun oyunda kaldigi süre (2 dakika)

Zamane-i fuzuliyye:
Bosa gecen zaman

Biserefiye-i tribün-ül sarih :
Acik tribün

Cihad-ül kuvva-i milliye :
Milli mac

Akibet-ül cihad ya seydi :
Uzatma dakikalari

Vaziyyet-ül hararet :
Karambol

Seyh-ül divan-ül kürre-i hümayun :
Futbol federasyonu başkani

Ulema-i rezil-i rüsva:
Spor yazari (veya skoru yazan)

Cihad-ül reis-i cumhuriyye:
Cumhurbaskanligi kupasi

Cihad-ül vezir-i azam:
Basbakanlik kupasi

Vaziyyet-ül kalaba ve istif ül balik-i numerra:
Numarali tribün

Muhafazzar-i kal’a:
Kaleci

Asakir-i muhafazza-ül satih :
Defans oyuncusu

Veled-i rüzigar:
Kanat oyuncusu

Asakir-i saha-ül merkeziyye:
Orta saha oyuncusu

Cihad-i vallah-ül azim:
Kavga

Müfreze-i krampon-ül bomba:
Golcüler

Reis-ül tekke-yi kurre-i hümayuniyye:
Klüp baskani

Gariban-i umumiyye:
Taraftar

Gariban-i gurbet:
Gurbetci taraftar

Mudr-i terbiyye-i bedeniyye ya sehr-i Istanbul:
Istanbul GSGM genel müdürü

Defterdar-i cihad-ül kürriye:
Hakem

Sancaktar-i hatt-ül saha:
Yan hakem

Sur-ül düttürü:
Hakem düdügü

Sükun-u mahser:
Yenilen gol sonrasi sessizlik

İsyan-i garibaniyye:
Kötü tezahürat

Tezahür-ü cümle-i cemaat:
Toplu tezahürat

Reis-i imam-i cemaatiyye:
Amigo

Ceza-i serriye aman yarabbi:
Penalti

Vaziyyet-ül hüzzam velakin Allahüm Rabbena ve Insallah vaziyet-i zafer-i kuvva-i aliye sehr-i Istanbuliyye :
1 gol Istanbul’da turu getirir mi ?

La havle ve la kuvveten:
Yenilen gol

Alllaaaaaahhhh:
Atilan gol

Darbe-i müstehcen:
Faul

Taaruz-u aleyküm selam:
Kontra atak

Cenazi-i mefta-i kürre:
Ölü top

Sut-ul hürriyet:
Frikik

Taaruz-u fevkal beser:
Mükemmel atak

Ferman-i kehribar:
Sari kart

Ferman-i ahmer:
Kirmizi kart

Taaruz-ul beles:
Ofsayt

Kabe-i hürriye-i hümayuniyyeh sahane:
Stadyum

Divan-i krampon-ül deccal-i üryan-ül mafis kaabiliyet:
Yedek kulübesi

Hareket-ül rabiya-il kusuriyye:
9 kusurlu hareket

Darbe-i mabad:
Teknik direktörün kovulmasi

İblis-i vesvese:
Basin

Harabet-i kürre-i feza:
Hava topu

Cinsiye-i defterdar-i cihatül kürriye na mümkün:
Ibne hakem

Krampon-ül deccal-u uryan:
Futbolcu

Akibet-ül hüzzam :
Elenme

Comments (1)

Older Posts »