Archive for Aralık, 2006

YUNANİSTAN VE KIBRIS ( Neden Yapmamız gerekenleri yapmıyoruz? )

Yunanistan, Osmanlı Devleti’nden bağımsızlığını kazandıktan sonra Türk dışişlerinin sürekli sorun yaşadığı bir ülkedir. Bağımsızlığını elde ettiği 1830’dan sonra, Yunanistan sürekli Türkiye’ye yönelik ‘İrredentist’ bir politika izlemiştir.
Yunanistan 170 yıllık devlet hayatında, Türkiye’den toprak kopartarak büyümekle kalmamış, bu topraklarda yaşayan Türkleri dramatik bir şekilde Anadolu’ya göçe zorlamıştır. Bu Yunan Politikası, 1919-1922 döneminde Yunanistan’ın Anadolu’yu işgale kalkmasıyla doruğa ulaşmıştır. (86)
Yunanistan’la yaşanan acı dolu olaylar, sadece Türk diplomasi tarihinde değil, Türk halkının hafızasında da derin izler bırakmıştır. Yunanistan’ın Türkiye aleyhine son toprak kazanımı, 1947 Paris Antlaşması ile Oniki Adaları alarak olmuştur.
Kurtuluş Savaşı’nı müteakip Ankara’da Cumhuriyetin ilanından sonra iki devletin yakınlaştığı zamanlar da olmuştur. 1934’te Balkan Paktı’nı kurmuş, 1950-55 NATO üyelikleri döneminde aralarındaki önemli sorunları bir süre için bir kenara bırakabilmişlerdir. (87)
İstanbul’da 1955 Eylülünde Kıbrıs’ın durumunun müzakere edildiği Londra Konferansı esnasında yaşanan 6-7 Eylül olayları ve Kıbrıs sorunu, Türk dış politikasının son elli yılının en önemli konusu olarak gündemdeki yerini almıştır. Bu olayı müteakip, Kurtuluş Savaşımızdan bu yana, iki ülke arasında onarımı neredeyse imkânsız hale gelen bir güvensizlik ortamı yaratılmıştır. (88)
Aslında Türkiye ile Yunanistan arasında sorun teşkil eden başlıca üç konu vardır:
Batı Trakya, Ege ve Kıbrıs…
Bu sorunlar 1990 öncesi iki kutuplu sistemde daha çok Hükümetlerarası dış politika sorunu iken, 1974’ten başlamak üzere günümüzde bölgesel bir ihtilaf, uluslararası arenaya taşınan bir konu ve Yunan politikacıların iç siyasette kullandıkları en önemli enstrüman haline gelmiştir. Buna mukabil Türk kamuoyu, bu konuda oldukça sakin ve telâşsız davranmaktadır. (89)
Her iki kamuoyunun eşit tehdit algılaması düzeyine gelmesi ise sorunların ‘savaş’ yoluyla çözümüne gidebilecek gibi ele alınması sonucunu doğurmaktadır.
Yunanistan 25 Mayıs 1979’da AET’ye tam üye olmasıyla birlikte, bütün bu sorunları Avrupa Birliği’ne taşımıştır. Yunan diplomasisi Türkiye ile olan sorunlarını, Avrupa Birliği-Türkiye sorunu şekline dönüştürmek için çok yoğun bir gayret sarf etmiş, bu amacında kısmen de olsa başarılı olmuştur.
Kıbrıs Sorunu, II. Dünya Savaşı sonrası Ortadoğu’da etkisini yitiren garantör devlet sıfatıyla İngiltere’nin Ada’nın statüsünü Türkiye ve Yunanistan’la birlikte imzaladığı garanti anlaşmasıyla, bir çatışma alanı olarak belirsizliğe terk etmesiyle başlamıştır. Türkiye sadece adadaki Türklerin can güvenliğini sağlama endişesi güderken, Yunanistan Hükümeti ise ‘ENOSİS’ politikasını benimsemiştir.
Yunan Hükümetleri benimsedikleri ‘Enosis’ planını uygulamaya koymuş, adadaki Türkleri silahlı tedhiş yoluyla adadan kaçırarak, Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhakına çalışmışlardır.
Yunanistan’ın bu tutumu, 1960-1970 yılları arasında, Türkiye’yi birkaç kez adaya müdahale konumuna sokmuştur. 15 Temmuz 1974’te düzenlediği darbeyle Makarios’u deviren Nikos Sampson’un amacı Yunanistan’ın hedeflediği ‘ENOSİS’i ilân etmekti.
Türkiye, adada yaşayan Türklerin can güvenliğini sağlamak üzere, Garantör Devlet sıfatıyla, 20 Temmuz 1974 günü adaya müdahale etti. İki aşamada yapılan Kıbrıs Barış Harekâtıyla, adada yaşayan Türk toplumu güvence altına alındı.
Yunanistan’la yaşanan Ege sorunu ise Kıta Sahanlığı, Karasuları ve Hava Sahası gibi konulardan oluşmaktadır. Yunanistan bu konularda öne sürdüğü taleplerle Ege Denizi’nin tamamını bir Yunan Denizi haline dönüştürmek istemektedir. Türkiye ise uluslararası sularda ve Ege Denizi üzerindeki kıta sahanlığı ve karasuları haklarını muhafaza etmek istemektedir.
Yunanistan, Batı Trakya’da yaşayan Türk azınlığa karşı ağır bir asimilasyon politikası izlemektedir. Batı Trakya Türklerinin yurttaşlık, mülk edinme, seyahat, haberleşme, seçme-seçilme, öğrenim ve ticaret yapma gibi en temel insanî haklarına kısıtlama getirmiştir.
Türk-Yunan ilişkilerinde 1950’lerden sonra neredeyse her 10 yılda bir savaşın eşiğinden dönülmüştür. 1974’ten sonra 1987’de Ege’de kıta sahanlığı konusunda iki ülke ‘Kıta Sahanlığı’ konusunda neredeyse savaşın eşiğine gelmiştir.
3 Temmuz 1990’da Kıbrıs Rum kesimi o tarihte Avrupa Topluluğu olan AB’ye tam üyelik başvurusunda bulundu. Bu gelişme, Türkiye tarafından tepkiyle karşılandı. Çünkü, Kıbrıs’ın kısmen veya tamamen her hangi bir siyasi veya iktisadî birliğe katılmamayı taahhüt etmesi, Garanti Antlaşması ile garanti altına alınmıştır.
Avrupa Topluluğu 1994 yılında Korfu zirvesinde Kıbrıs Rum yönetimini değerlendirerek, Kıbrıs’ı genişleme programına aldı. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti bu duruma tepki vermekte gecikmedi.. Türkiye ile tüm kısıtlayıcı önlemlerin kaldırılarak entegrasyona gidilmesi KKTC Hükümeti tarafından kararlaştırıldı. KKTC yönetimi federasyon fikrini bir kenara koyarak, ilhak olmak anlamı da taşıyan Türkiye ile entegrasyon istemeye başladı.
Türkiye’nin, Avrupa Birliği-Kıbrıs ilişkileri 1995 yılı boyunca gelişti. (90) 6 Mart 1995 tarihinde, Avrupa Birliği ile ‘Gümrük Birliği Antlaşması’ imzalayan Türkiye, ilk kez Kıbrıs Rum yönetimini de muhatap kabul etmiş oldu. Bu süreçte, Kıbrıs konusundaki Türk dış politikasında enteresan bir ikilik yaşanmıştır. Mevcut hükümet, Kıbrıs konusunda AB’ye tavizkâr bir yaklaşım sergilerken, Dışişleri Bakanlığı ve Genelkurmay, Kıbrıs’ta verilecek bir taviz karşılığında, AB ile yapılacak her türlü anlaşmaya karşı çıkmıştır.
Brüksel’de Kıbrıs’ın AB’ye üyeliğinin konuşulmaya başlaması, Türkiye’de sinirleri iyice gerilmesine yolaçtı. Tam bu esnada, 30 Ocak 1996 tarihinde ‘Kardak Krizi’ patladı. İnsan yaşamayan Bodrum açıklarındaki bu kaya parçasını Yunanistan’ın sahiplenmeye kalkması, krizi ateşledi. Türkiye’nin kararlı tutumu ve müdahalesi sonucu Yunanistan geri adım atmak zorunda kaldı. Türkiye, Yunanistan’la bir çatışmanın eşiğinden dönmüş oldu.
‘Kardak Krizi’nde geri adım atmak zorunda kalan Yunanistan, Türkiye’ye olan hasmane politikasını Avrupa Birliğine taşıyarak, birliğin Türkiye ile olan bütün ilişkilerini, veto kartını kullanarak sabote etti. Türkiye’nin kullanacağı Gümrük Birliği fonlarını dondurdu. (91)
Yunanistan bununla da yetinmeyerek Rusya’dan, Türkiye’yi tehdit edecek şekilde, S 300 füzelerini Güney Kıbrıs’a yerleştirmek üzere satın alarak, yeni bir kriz yarattı.
1997 yılı başında Çiller hükümeti, Brüksel’e Türkiye’nin AB’ye tam üyelik takviminin belli olması karşılığında, Kıbrıs’ta taviz mesajları vermeye başladı. (92) Çiller Hükümeti’nin bu eğilimi, 20 Ocak 1997 tarihli Demirel-Denktaş ‘Ortak Deklerasyonu’yla neticesiz kaldı.
Temmuz 1997’de Başbakan Mesut Yılmaz, TBMM’de 55. Hükümet Programını okurken, yeni Hükümetin Kıbrıs politikasını şöyle ifade ediyordu: “Ulusal davamız olan Kıbrıs konusunda, antlaşmalarımızdan kaynaklanan hak ve sorumluluklarımıza sahip çıkarak, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni her alanda desteklemeye devam edeceğiz.”
Türk Hükümeti’nin yeni açıklamalarından güven bulan Rauf Denktaş, Temmuz ayındaki New York zirvesinde tekrar federasyon tezi üzerinde müzakerelere başladı.
Türk Hükümeti’nin Yunanistan’a karşı uzattığı zeytin dalı, Yunan politikacılar tarafından sürekli geri çevrildi. 55. Hükümetin girişimleriyle varılan Madrit Mutabakatı imzalanmasından hemen sonra Yunanistan Başbakanı Kostas Simitis tarafından sulandırılma ve yıpratılma sürecine sokulmuştur. Yine Türk Dışişlerinin önerisi olan ‘Ege’de güven artırıcı önlemler’, ‘Ege sorununun tespit ve dokümanı’ gibi çabalar, Yunan tarafınca reddedilmiştir.
Yunanistan’la Türkiye arasındaki son kriz ise 1999 yılı başlarında çıkmıştır. Suriye’den kaçan PKK lideri Abdullah Öcalan’ın ülkesinde konaklamasına ve oradan da Kenya’daki Yunan Büyükelçiliği konutunda saklanmasına göz yuman Yunanistan Hükümeti, terör elebaşısının Kenya’da yakalanarak Türkiye’ye getirilmesiyle, şoka girerek ağır bir hükümet krizi yaşamıştır.
Türkiye-Yunanistan ilişkilerinin yeni bir sürece girmesinin başlangıcı ise 17 Ağustos 1999 Adapazarı depremi olmuştur. 17 bin insanımızın yıkıntılar altında can verdiği bu elim olaydan sonra Türkiye ile Yunanistan tekrar bir yakınlaşma sürecine girmiştir. Ancak bana göre bu süreç, iki ülke arasındaki problemleri nihai çözüme kavuşturan bir süreç değil, bir sessizlik ve problemlerin geçici süre rafa kaldırılması anlamına gelen bir rahatlama döneminden başka bir şey değildir. Doğal olarak problemlerin çözülmesi için böyle dönemler ülkeler için bir fırsattır. Atılacak adımları, iç kamuoyunun frenlememesi için bir destek alanıdır. Ancak bu destek alanını bugüne kadar Türk tarafının aradaki problemlerin çözümüne yönelik olarak attığı bütün adımlarına ayak direyen Yunanistan’ın, bu tabloyu Türkiye’den daha iyi değerlendirmesi gereken bir fırsat olarak değerlendirmek, hiç de tarafgir bir yaklaşım olmayacaktır.

Kaynak : http://www.mustafatasar.gen.tr

Esasen Yönetilmiyoruz . Yönetmiyoruz . Bugun kıbrıs sorununu Yunanistanı düşünmeden Balkanları düşünmeden , Nasıl çözebileceğiz. Oysa Balkanlarla ( Sadece Balkanlarla da değil aslında -?-) ilişkilerimizi stratejik atılımları yapsaydık , Zaten cok farklı bakılırdık çok farklı olurdu. Sadece balkanlarla değil Kuzey afrika da bölgeye yakın! Orta doğu zaten farklı …

Bugün Kıbrısı sadece asker mantığı kırmızı cizgilerle düşünürsek ( En azından satmayız ama-bu güven veriyor- ) ama çok kaba hatlı bir yaklaşım . Daha staratejik atılımları önceden yapmamız gerekiyordu , Sorun zaten Yunanistan sorununa indirgenirdi . AB Yaklaşımıyla da bakılmaması lazım tabi ki. Biz kendi yapmamız gerekenleri bölgemizde tüm dünyada yapmalıyız.
Yaspamıyoruz !
Neden?

ABD istemiyor diye mi ?
Siyonizm mi?
Hahamlar mı?
Onların emrindeki etkin olan kodaman birileri mi??

Nasıl açıklanabilir?
ABD yi bölmemiz lazım gibi 🙂
Ordaki iyi lerle en azından (Onlar bilirler bizim potansiyelimizi ) işbirliği içinde olsak? ( Çok mu uzak hala? ) Onların temel stratejilerinde Türklerin , Osmanlının ( Ki söylemek yakışmıyor ) boyunduruktan kurtulmaması çok mu elzem. Yoksa biz daha toparlanamadık da onlarla işbirliği yapacak zihin olgunluğunda değiliz ( Yani kaşarlı siyonist kodaman maşaları mı? )

Yorum Yapın

‘İlham kaynağı artık AB değil’ ( Biz Osmanlıyız )

‘İlham kaynağı artık AB değil’

İngiliz The Financial Times gazetesi, Türkiye-AB hattında yaşanan son gelişmelerin ardından, Başbakan Erdoğan ile ilgili bir yorum yazısına yer verdi. AB liderlerinin gelecek hafta bir araya geldiğinde Erdoğan’ın masada olmayacağını belirten gazete, “Aslında zirve ajandasında Türkiye’nin olmaması için elinden geleni yapacaklar. Bazıları için Erdoğan, hatırlamayı istemedikleri sözleri hatırlatıyor” değerlendirmesinde bulundu. Gazete, Erdoğan’ın hükümetin demokratik, siyasi ve toplumsal reformlara devam edeceğini söylediğini belirterek, “Bunları söylediğinde içten davranıyor. Turgut Özal’dan bu yana en reform yanlısı kişi. Ancak, artık ilham kaynağı AB değil” yorumunda bulundu.

Onların Bizden aldıkları çok sey var, alacakları da.

Yorum Yapın

Ya cepheye gidersin Ya Fener’den gidersin

Önce Birinci Dünya Savaşı, sonra Kurtuluş Savaşı derken, Fenerbahçe’nin formasını çıkarıp, askeri üniformasını giyen futbolcuları şehit ya da gazi olunca takım çökmüştü. Kadro erimiş, Fenerbahçe’nin elinde oynatabileceği sadece 3 futbolcu kalmıştı.. Kayıplar nedeniyle, 1916-17 sezonunda lig, 15-16 yaş grubundaki çocuklarla oynanabilmişti. Fenerbahçe’nin Arif, Kaptan Galip ve Sabri gibi futbolcuları; çoğu kez savaş alanlarından kopup gelerek sahaya çıkmış ve takımlarına destek vermişlerdi. Dünyada böylesine cepheden lig maçlarına koşmuş, tekrar savaşa dönmüş başka futbolcular yoktu.. Arif’in kaybı, Fenerbahçe’nin müthiş bir milliyetçilik duygusunun kabarmasına yol açmıştı. Bunun bir uzantısı olarak, işgal yıllarında, Kurtuluş Savaşı, için çok aktif bir rol oynamıştı. Evet, Türk futbolu topyekün savaşın içindeydi. Ancak, arada çatlak sesler çıkmıyor değildi. Herkes koşa koşa cepheye giderken, bazı futbolcular, silah altına girmemek için çaba sarf ediyordu. Bunlardan biri de Nuri’ydi.. Varlıklı bir ailenin çocuğu olarak şımartılmıştı Nuri… Askere gitmek istemiyordu. Fenerbahçe Yönetimi, “Nasıl herkes düşmanla savaşıyorsa, sen de eline silah alacaksın” diye çıkışmıştı bu yetenekli futbolcusuna.. Ancak Nuri, zoru görünce patlamıştı: “Üzerime gelmeyin, yoksa Altınordu’ya geçerim!…” Başkan Hamit Hüsnü’nün cevabı kesindi: “Ya cepheye gidersin, ya Fener’den gidersin…” Nuri, blöfünün sökmediğini görünce, daha da küstahlaşmıştı; “Başkan ben bu kulüpten gidersem, birçok futbolcu da peşimden gelir.” Hamit Hüsnü Bey’in Kuşdili’ndeki öfkesi, taa Kadıköy İskelesi’nden duyuluyordu: “Haddini bil, efendi… Fenerbahçe’de senin gibi başka bir vatan haini bulamazsın. Çabuk bu kulüpten defol..” Nuri’nin o andan itibaren, Fenerbahçe ile ilişkisi kesildi.. Ama, Nuri neden “Altınordu’ya geçerim” diyordu. Çünkü Altınordu, Osmanlı’nın güçlü isimlerinden Talat Paşa’nın başkanlığı, yani koruması altındaydı. Bünyesinde bulunan futbolcuları askere almıyordu. Herkes açlık ve yokluk çekerken, Altınordulu futbolcular bolluk içindeydi. Bazıları böyle çıkarını düşünürken, Fenerbahçe cephelerde şehit üstüne şehit veriyordu. Üstelik, sağ kalıp geri dönenlere de, hiçbir ayrıcalık yoktu. Onlar toplumdan ve kulüplerinden gördükleri saygıyı, en büyük nimet olarak bellemişlerdi. Vatan selamete çiksın, onlara yeterdi… Fenerbahçe, durup dururken, ya da kupası çok diye “Büyük kulüp” olmadı. Tarihi şerefle dolu olduğu için büyük kulüp oldu ve Türkiye’de milyonlar tarafından çok sevildi…

Kaynak : http://www.takvim.com.tr/

Comments (1)

Ülker çikolatada büyüyecek

Ülker Grubu İstişare Konseyi Üyesi Metin Yurdagül, her bayram öncesi çikolata satışlarının 8 kat arttığını söyledi. Ülker’in en çok satılan ürünlerinden olan Metro, Albeni ve Coco Star’ın yenilenen ambalajlarının tanıtımı amacıyla düzenlenen toplantıda konuşan Yurdagül, 2007’de 60 milyon euroluk yatırım yapacaklarını açıkladı. 2007’de çikolata sektöründe yüzde 20 büyümeyi hedeflediklerini belirten Yurdagül, “Türkiye çikolata pazarı tonaj olarak son 3 yılda yüzde 27 büyürken, Ülker aynı dönemde yüzde 31’lik büyüme gösterdi” dedi.
Kaynak : http://www.takvim.com.tr/

Yorum Yapın

İkiside şehit düştü ama silahlar yerine ulaştı

Devir, İstanbul’un işgal devri… Sabahın ilk ışıklarını karşılamak, işgal İstanbul’unda, sadece balıkçılara verilmiş bir hak… Lüfer, palamut, kofana… Artık, neyi takmışsan kafana… Ağ mı gerersin, olta mı atarsın, yoksa volta mı? Bu yalancı sabah özgürlüğü, boşuna değil. Çünkü, işgalciler de beslenecek. Sofralarına balığı kim getirecek? İşte bu görüntüde Fenerbahçe Kulübü’nün dereye bakan arka tarafındaki balıkçı teknesinde, çingene palamudu telaşı var. Ağlar da tamam.. “Vira Bismillah” denildi, denilecekti. Ama yükle yükle tekne dolmuyor, bu Fener’in balıkçıları denizi mi kurutmaya niyetli?… Aslında yüklenen ağ değil, silahtı… Olta yerine, uzun namlulu tüfek vardı… Mermiler, yem niyetine kullanılacaktı. Top, tüfek, bomba… Şimdilerde olsa, bunlar trole çıkıyor dersin. Fakat onlar, Anadolu’ya… Atatürk ve silah arkadaşlarına gidiyordu.. Çünkü onlar cephede cephane bekliyordu… Çünkü kurşun ata ata biterdi. Yooo, öyle değil… Ömür biter, kurşun bitmezdi. Sağolsun Fenerbahçe de, cephaneyi eksik etmezdi… Gecenin sessizliğinde karanlığı yaranlar, yalnız Fenerbahçe’nin balıkçı görünümündeki yurtseverleri değildi. Düşman, bir Rum ihbarının sinsiliğinde, kulüp binasına doğru sokuluyordu. İşgal kuvvetleri, Fenerbahçe’yi suç üstünde yakalayacaktı. Teknede taşıdıklarını, “Balıktı” diye yuttururken, işgalciler alıktı… Şimdi de, Fenerbahçe’yi faka bastıracaklardı. Sinsi sinsi sokulan silahlı kalabalık, kulüp binasındakilerin dikkatinden kaçmadı. Gözcüler, arkadaşlarını uyardı. Son bir gayretle, son parti silah tekneye yüklenirken, işgalciler iş işten geçtiği için telaş içinde ateşe başladı. Ancak, kulüpten karşılık gördüler… Fenerbahçe’nin ikinci takımında futbol oynamış Refik ve Mustafa Beyler düşmanı oyalıyordu. Ancak, sayıca çok üstün olan İngiliz işgalciler; kısa sürede binaya girdiler ve yüzlerce tüfeğin ateşi altında Refik ve Mustafa beyleri şehit ettiler. Ama, o arada tekne yola çıkarılmış, silahlar kurtarılmıştı. Düşman, hiçbir ipucu bulamamıştı. İki şehit vardı ama, hiç şahit yoktu. Onlar hayata gözlerini kapamadan, Anadolu’ya son cephaneyi ve son kafileyi göndermeye muvaffak olmuşlardı. Görev tamamlanmıştı. Ruhları şad olsun..

Kaynak : http://www.takvim.com.tr

Yorum Yapın

Hitler’in kahrolduğu maç (Kahrolsun siyonizm :))

Fenerbahçe tarihi hem muhteşem, hem de ilginç maçlarla dolu.. İşte 1941-42 sezonu; Alman diktatör Hitler’in propaganda takımı Admira özel maç için Türkiye’ye geliyor ve Sarı- Lacivertli ekiple oynamaya karar veriyor. Papazın Çayırı’ndaki karşılaşmayı 2-0 kazanan Kanarya, Hitler’e de mesaj göndermeyi ihmal etmiyor; “F.Bahçe kimseye boyun eğmez..”
***Hitler’in kahrolduğu maç
Fenerbahçe tarihi hem muhteşem, hem de ilginç maçlarla dolu.. İşte 1941-42 sezonu; Alman diktatör Hitler’in propaganda takımı Admira özel maç için Türkiye’ye geliyor ve Sarı- Lacivertli ekiple oynamaya karar veriyor. Papazın Çayırı’ndaki karşılaşmayı 2-0 kazanan Kanarya, Hitler’e de mesaj göndermeyi ihmal etmiyor; “F.Bahçe kimseye boyun eğmez..”. 1941-42 sezonu… Aynı zamanda 2’nci Dünya Savaşı yılları. Türkiye Cumhuriyeti bir şekilde savaşın dışında kalmış.. Ancak Almanya’nın lideri Hitler her fırsatta Türkiye’yi, Birinci Dünya Savaşı’nda olduğu gibi yine yanlarına çekmek istiyor.. Ülke olarak henüz kendimizi yeni yeni toplamışız. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Almanlar’ın, dolayısıyla da Hitler’in baskısına ve restlerine boyun eğmeyerek Türkiye’yi savaşa sokmuyor.. Sonra Türkiye ile Almanya arasında bir saldırmazlık anlaşması imzalanıyor.. Ancak Almanlar Bulgaristan’ı ve Yunanistan’ı yutmuş.. Yani tam dibimize kadar gelmişler.. İşte tam o sıralar Hitler’in Avrupa’yı dolaşan propaganda takımı Admira Türkiye’ye de uğruyor.. Ve ”Saldırmazlık anlaşması” nın gereği olarak Admira ile bir maç ayarlanıyor.. Admira ile de oynamak, tabii ki kurulduğu günden bu yana önüne gelen Avrupalı’yı deviren Fenerbahçe’ye düşüyor.. Bu maçın Hitler açısından önemini anlatmak gereksiz.. Ünlü diktatör savaşın o çılgın günlerinde bile Admira’dan sık sık haber alıyor. Kısacası Hitler için Admira’nın Fenerbahçe ile oynayacağı maç önemli.. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ona boyun eğmemiş, hiç olmazsa bir Türk takımı eğsin düşüncesinde.. Ama o tarihlerde Dünya’yı sarsan bu diktatörün bilmediği bir şey var. Kurtuluş Savaşı’nda 7 cihanın kurduğu takımlara boyun eğmemiş Fenerbahçe.. Hitler’in takımına mı yenilecek? Papazın Çayırı’nda oynanan ve oldukça da sert geçen karşılaşmayı Fenerbahçe önce Taka Naci’nin, ardından da Halit Deringör’ün golleriyle 2-0 kazanıyor. Karşılaşma bitimi Sarı-Lacivertli taraftarlar, yöneticiler ve futbolcular, Papazın Çayırı’nda büyük bir sevinç gösterisi yaşarken, ortaya da ortak olarak şu görüş çıkıyor: -“O takımı yenmek Adolf Hitler’i yenmek gibiydi bizim için. Futbolu propaganda için kullandıklarından onları çok önemli bir mağlubiyete uğrattık.” Şimdi o gollerden ikincisini kaydeden Fenerbahçe’nin efsane isimlerinden Halit Deringör’e gidiyoruz ve ona kulak veriyoruz; -“Ya tıp, ya da yüksek felsefe okumak istiyordum. Edebiyat Fakültesi Akaretler’deydi. O zaman üniversite mezunu olmak çok önemliydi iş bulma imkanı çok daha fazla oluyordu. Coğrafya okuyordum. Bu bana yetmedi. 1949 yılında bir sınavla beş yıllık tütün eksperliğini kazandım. Fenerbahçe’deki futbolumuz tamamen amatörceydi. Bir şampiyonluktan sonra bize cüzdan hediye etmişlerdi. O zaman içi boştu. Hala saklarım.” Toplam 330 maç oynadı Halit Deringör Fenerbahçe’de ve 110 gole imzasını koydu. Giydiği milli formayla dört maça çıktı ve dört gol kazandırdı takımımıza. Yine kendi anlatıyor: “Bak neler yaşamışız; birkaç kuruş param var. Galata Köprüsü’nden Kadıköy vapuruna geliyorum Fenerbahçe’nin muhasibi çıktı karşıma telaş içinde. Kulübün su borcu vardı kesildi sularımız dedi. 400 lira para vardı ona verdim.” O sene Lefter, Selahattin, Erol parası bol transferlerle Adalet takımına gidecekler. Adaletli idareciler Halit’i de almak istiyorlar; “Seni alacağız dediler iki dokuma makinesi üç bin lira da para teklif ettiler. Dünyamı şaşırdım. Babam ‘Git aptallık etme’ dedi. Ben de ‘Sen ne biçim konuşuyorsun bu din değiştirmek gibi bir şey’ diyerek karşı çıktım. Bir ay beklediler beni, gidemeyeceğimi söyledim. Bir kongrede Rize Milletvekili Parlamento Başkanı Osman Kavrakoğlu bana kuru bir teşekkür etti kürsüden. Tabii cepte yine metelik yoktu.” 1943, 45, 46 ve 50 yıllarındaki şampiyon Fenerbahçe takımının sol açığıydı Halit Deringör. Üç yüz küsur maça yüz küsur gol sığdırmıştı. Dört kez milli formayı giymiş rakip ağları o formayla dört kez ziyaret etmişti. Moda Çayırı’ndan, Hitler’in takımına o tarihsel dersi verdiği maçtan, köylülerle kader birliği yaptığı on beş yıllık sürede gördüğü sevgi ve ülkeyi karanlıkta boğmak isteyenlerin eziyetine kadar biraz Cemil Sena, biraz Farabi, biraz Yaşar Kemal, biraz Aziz Nesin ama en çok da kendisiydi Halit Deringör; “Biz neysek oyuz!” diyordu! “Biz neysek oyuz!”
MERİÇ TUNCA

Kaynak : http://www.takvim.com.tr/

Yorum Yapın

Para isterim yoksa çıkmam ( Galatasaray Klasiği, zavallılık )

Fenerbahçe-Galatasaray rekabetinde 353 maç geride kaldı.. Sarı-Lacivertli ekibin ezeli rakibine karşı 133’e 111 üstünlüğü bulunurken, bu galibiyetlerin 5 tanesi hükmen yenilgilerden oluşmuş. Cim-Bom çeşitli nedenler ileri sürerek Fenerbahçe’nin karşısına çıkmamış ve hükmen mağlubiyetleri kabullenmiş
***Para isterim yoksa çıkmam
Fenerbahçe-Galatasaray rekabetinde 353 maç geride kaldı.. Sarı-Lacivertli ekibin ezeli rakibine karşı 133’e 111 üstünlüğü bulunurken, bu galibiyetlerin 5 tanesi hükmen yenilgilerden oluşmuş. Cim-Bom çeşitli nedenler ileri sürerek Fenerbahçe’nin karşısına çıkmamış ve hükmen mağlubiyetleri kabullenmiş. Fenerbahçe, 17 Ocak 1909’da başlayan ezeli rekabette Galatasaray ile resmi, özel tam 353 kez oynadı ve bunların 133’ünden galip ayrılırken, 109 maç da berabere sonuçlandı.. Ancak bu 353 maçın içinde öylesine ilginç olaylar vardı ki, onları buraya taşımamak olmaz.. Galatasaray, geride kalan bir asırlık rekabette tam 5 kez, evet 5 kez Fenerbahçe’nin karşısına şu ya da bu sebepten dolayı çıkmadı.. Ve Sarı-Kırmızılı kulüp bu 5 karşılaşmanın sonunda hükmen yenilgiyi kabul etti. Bunlardan ilkini yazı dizimizin ilk gününden hatırlıyorsunuz. 12 Nisan 1918’deki maçta oynatmak için Türk oyuncu bulamayan ve o sırada Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı İmparatorluğu ile ittifak içine girip İstanbul’a gelen Alman askerlerinden medet uman Sarı-Kırmızılı ekip 3-0 hükmen mağlup ilan edilmişti.. Galatasaray ikinci hükmen yenilgisini ise 15 Haziran 1923’te Taksim Stadı’nda oynanan kupa maçında Fenerbahçe önünde 1-0 yenik durumdayken 67’nci dakikada sahadan ayrılarak almıştı.. Cim-Bom ezeli rakibine karşı 1942 yılına kadar uzanan derbi serisinde sahaya çıkmamazlık yapmazken 27 Eylül’de İstanbul Ligi’nde oynanması gereken bir mücadele içinse garip bir istek ileriye sürdü.. Maç hasılatından daha yüksek oranda bir pay isteyen Sarı-Kırmızılı kulüp, önerisi kabul görmeyince çareyi Fenerbahçe’nin karşısına çıkmamakta buldu. 1942-43 sezonuna dahil olan bu maç için Fenerbahçe Stadı’nın toprak zeminine çıkan Sarı-Lacivertli oyuncular karşılarında Galatasaray’ı bulamayınca bir süre bekleyip evlerine döndüler. Bu maç ezeli rekabet tarihine 3-0 Sarı-Kırmızılılar’ın hükmen yenilgisi ile geçmiş oldu. Bundan tam bir yıl sonra yani 1942-43 sezonunda Galatasaray hasılat olayını bir kez daha ileriye sürerek Fenerbahçe’nin karşısına çıkmadı ve 3-0 hükmen yenilgiyi kabullendi. 3 Ocak 1943’te oynanması gereken İstanbul Ligi’ne dahil bu karşılaşma da Sarı-Kırmızılılar’ın tarihine kara bir leke olarak geçti.. İki ezeli rakip arasında son hükmen yenilgi olayı ise 6 Şubat 1944’te oynanması gereken 100’üncü derbide gerçekleşti. İstanbul Ligi’nde Şeref Stadı’nda yapılacak olan karşılaşma Galatasaray’ın bu kez mazeret dahi ileri sürmeden maça çıkmaması ile oynanamadı. Ve Sarı-Kırmızılı kulüp ezeli rakibi Fenerbahçe önünde hükmen yenilgiyi bir kez daha kabullenmiş oldu. Böylece bu 5 hükmen yenilgi 353 maçlık Fenerbahçe- Galatasaray ezeli rekabetine damgasını vururken tarihe de geçmiş oldu.. Fenerbahçe ile Galatasaray 97’si lig, 39’u Türkiye Kupası, 3’ü Federasyon Kupası, 3’ü Cumhurbaşkanlığı Kupası, 3’ü Başbakanlık Kupası, 34’ü Türkiye Spor Yazarları Derneği Kupası, 1’i Atatürk Kupası, 18’i Milli Küme, 81’i Istanbul Ligi, 4’ü İstanbul Kupası, 3’ü İstanbul Şildi, 2’si Spor-Toto Kupası, 5’i Donanma Kupası, 48’i özel maç ve 48′ de özel kupa maçı olmak kaydıyla ezeli rekabetin çeşitli dallarında karşılaştılar.. İki takımın arasındaki derbi maçları İnönü stadı’nda 12, Fenerbahçe Stadı’nda 106, Ali Sami Yen Stadı’nda 42, Taksim stadı’nda 36, Şeref Stadı’nda 20, Ankara 19 Mayıs Stadı’nda 12, Atatürk Olimpiyat Stadı’nda 2, İzmir Atatürk Stadı’nda 1, Ankaragücü Stadı’nda 1, Offenbach’ta 1, Frankfurt’ta 1 ve Köln’de 1 olmak üzere 12 değişik statta oynandı.. Fenerbahçe ile Galatasaray arasında en fazla seyircili karşılaşma 21 Eylül 2003’te İstanbul Atatürk Olimpiyat Stadı’nda 2-2 biten lig mücadelesinde 70 bin 125 kişi ile oynanırken, en az seyircili maç ise 1922-23 sezonuna dahil, 17 Kasım 1922’de Fenerbahçe Stadı’nda hakem Fethi Tahsin Başaran’ın şemsiye ile yönetmek zorunda kaldığı 14 kişinin izlediği karşılaşma oldu.. İki ezeli rakip ayrıca 100 yıllık tarihlerinde 56 kez ile en çok Mart ayında karşı karşıya gelirken, 13 kezle de en az Temmuz ayında kapışmışlar.. Fenerbahçe ayrıca 244 resmi organizasyonda Galatasaray’a karşı 83 kez şampiyonluğa ulaşırken, Sarı-Kırmızılı ekibin 242 organizasyonda şampiyonluk sayısı 74 olarak kalmış.. Özel organizasyonlarda 70 kez yer alan Sarı Kanaryalar 42 kez mutlu sona ulaşırken, Cim-Bom 56 kez katıldığı bu organizasyonlarda sadece 19 kez ipi Fenerbahçe’nin önünde göğüslemiş.. Yine iki ezeli rakip arasında 23 Şubat 1934 tarihinde Taksim Stadı’nda oynanan karşılaşma ”Kavgalı maç” olarak spor tarihine geçmiş. Karşılıklı faullerle gerginleşen maç seyircilerin de olaya katılmasıyla yarıda kalmış.. iki takımdan tam 17 futbolcunun ceza almasıyla birlikte iş Beşiktaş’a yaramış ve Siyah-Beyazlı ekip, iki rakibinin eksik kadrolarla maçlara çıkmasını fırsat bilerek o sezon İstanbul Ligi’nde şampiyonluğa ulaşmış..

Meriç TUNCA
Kaynak : http://www.takvim.com.tr/

Yorum Yapın

Older Posts »