Archive for yunanistan

GÜNÜMÜZDE BALKAN ÜLKELERİ VE SORUNLAR

SON yıllarda Balkanlar’da bazı ülkelerin sınırları ve yönetim şekilleri değişmiş, yeni anlaşmalar yapılmış, yeni stratejik-ekonomik ortaklıklar kurulmuştur. Bu önemli değişimler, Balkan ülkelerinde yaşayan Müslüman-Türk azınlıkları derinden etkilemiş, kimi ülkelerde bu halkların varlığını tehlikeye düşürmüş, onları korkunç “etnik temizlik” girişimlerinin hedefi haline getirmiştir. Bosna-Hersekli Müslümanların ve Kosovalı Arnavutların maruz kaldıkları radikal Sırp saldırganlığı, bu trajedilerin en büyük iki örneğidir.
Son dönemde meydana gelen değişimlerin önemli bir yansıması olarak, Türkiye’nin, Balkan ülkeleriyle ilişkilerinin geleneksel yapısı da değişime uğramıştır. Bu ülkelerin son yıllarda yaşadığı değişimi ve Müslüman-Türk azınlıkların durumunu yakından incelemek, konuyu daha iyi kavramamıza imkan verecektir.

Yunanistan
Yunanistan, Balkan ülkeleri içinde, Türkiye açısından ayrı bir konuma sahiptir. İki ülke arasında, 1920 yılında yaşanan savaştan sonra hiçbir çatışma yaşanmamasına, onlarca yıldır aynı ittifakların içinde bulunulmasına rağmen, kronikleşmiş bazı sorunlar vardır. Ve bu sorunlar günümüzde de herhangi bir çözüme ulaşamamıştır. İki komşu ülkenin arasındaki sorunların çözülmesi, hem bu ülkeler hem de bölge için gereklidir.
Önce iki ülkenin ilişkilerinin tarihçesine bakalım. Osmanlı Devleti 1354 yılında Gelibolu’ya yerleşmiş, 1362′de Edirne’yi, kısa süre sonra da Gümülcine, Serez, Drama ve Kavala’yı topraklarına katmış. Bu tarihten itibaren Bizans’ı vergiye bağlamış, sonraki dönemlerde Teselya, Vardar ve Selanik’i alarak günümüz Yunanistanı’nın büyük bir kısmını fethetmiştir. 1453 yılında gerçekleşen İstanbul’un fethi, Bizans’ın sonunu getirmiş, 1461′de Trabzon ve Mora’nın hakimiyet altına alınması, bu sonu kalıcı kılmıştır. İlerleyen yıllarda Ege adaları; 1522′de Rodos, 1566′da Sakız ve Naksos, 1571′de Kıbrıs, 1577′de Sisam, 1699 yılında da Girit fethedilmiştir. Bu hakimiyet 1830 yılında Yunanistan’ın bağımsızlığını kazanmasına kadar devam etmiştir.
Osmanlı İmparatorluğu’nun ılımlı yönetim politikası Yunan halkı için de geçerli olmuştur. Rum-Ortodoks halk, diğer gayrimüslim tebaanın sahip olduğu bütün haklara, ayrıcalık ve imtiyazlara sahip olmuştur. Bu dönemde halk, yerel ve özerk yönetimler kurma hakkına sahip olmuş, birçok bölge vergi muafiyeti altına girmiştir. Encarta Ansiklopedisi’nde Rumların Osmanlı idaresi altında huzur ve barış içinde yaşadıkları şöyle anlatılır:
Osmanlı İmparatorluğu’nun Rum halkları, genel olarak dinsel özgürlük ve hatırı sayılır bir otonomiye sahip olmuşlardır. Ortodoks Kilisesi’nin başı olan Patrik, Osmanlı başkenti olan İstanbul’da yerleşmiştir. Etnik kökenleri ne olursa olsun Ortodoks Hıristiyanların politik ve manevi lideri odur. İstanbul’un Fener semtinden gelen küçük ailelerin üyeleri olan Fener Rumları, Osmanlı sultanının hizmetinde önemli yönetim ve diplomasi mevkilerine sahip olmuşlardır.
Ayrıca, Fatih Sultan Mehmet’in fermanıyla büyük imtiyazlar elde eden Patrik, sadece Rumların değil, Osmanlı topraklarında yaşayan bütün Ortodoksların temsilcisi haline gelmiş, evlilik işlemlerinden miras işlerine, cezai davalardan günlük hayata kadar bütün alanlarda Ortodoksların yöneticisi olmuştur. 18. yüzyılın sonuna gelindiğinde, Patrik, 13 milyon kişiyi bulan Hıristiyan uyruğunun üzerinde yetki sahibiydi ve bu rakam, Osmanlı’nın bütün uyruklarının dörtte birini oluşturmaktaydı.
Osmanlı İmparatorluğu, bugünkü Yunanistan topraklarında yaklaşık 400 yıl hakim olmuş, Selanik, Osmanlı’nın ikinci büyük şehri haline gelmiştir. Başta Fransız Devrimi’yle ortaya çıkan ulusçuluk akımı olmak üzere, çeşitli sebepler sonucu 1814-1820 yıllarında başlayan etnik isyanlar, 1829 yılında Yunanistan’ın bağımsızlığını kazanmasıyla sonuçlanmıştır. 24 Temmuz 1923 yılında imzalanan Lozan Antlaşması’na kadar geçen sürede, Yunan tarafı “Megali İdea” politikasını hayata geçirmeye çalışmış, bu amaçla yayılmacı bir politika uygulamıştır.

Megali İdea, kelime anlamı ile “büyük ideal, büyük fikir” demektir. Rigas Pheraios adlı bir Yunanlı tarafından ilk defa 1791 yılında gündeme getirilmiştir. Bu fikre göre, 1453′te Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedilen İstanbul tekrar ele geçirilecek, Yunanistan, Girit, Rodos, Kıbrıs, Anadolu, Rumeli, Balkanlar, Yakın Doğu ve Ortadoğu’yu, kısacası Türk topraklarının büyük bölümünü kapsayan ve başkenti İstanbul olan yeni bir “Büyük Bizans İmparatorluğu” kurulacaktır.
Gerçekleşmesi imkansız bir hayal olan bu plan, 19. yüzyılın başından itibaren -o dönemin siyasi koşullarında- taraftar toplamaya başlamış, bu amaçla haritalar hazırlanmış, Rum halkı arasında yoğun bir propaganda ve beyin yıkama çalışması başlatılmıştır. Osmanlı vatandaşı olan Rumlar kışkırtılmış ve bir kısmı Osmanlı Devleti’ne karşı ayaklanmışlardır. 1821′de başlayan Yunan isyanı kısa sürede sonuç vermiş; 1830 yılında dönemin büyük güçleri olan İngiltere, Fransa ve Rusya’nın koruması altında Yunanistan bağımsızlığını ilan etmiştir.

I. Dünya Savaşı’nın ardından Yunan ordularının Anadolu’yu işgali, söz konusu “Megali İdea”yı uygulamak için başlatılmış bir girişimdir. Ancak, elbette, Türk Milleti’nin kahramanca yürüttüğü Kurtuluş Savaşı karşısında başarısızlığa uğramıştır. Kurtuluş Savaşı’nda yaşadığı büyük yenilgi, Yunanistan’ın toprak kazanma hayallerini durdurmuş ve Türkiye ile olan ilişkilerinde yeni bir dönem başlatmıştır.

Mora’da Türklere karşı isyanı gösteren kartpostallar
Lozan Antlaşması’nın ertesinde, Türk-Yunan ilişkilerinde belirgin bir yumuşama dönemi yaşanmış, arada yaşanan sorunlar, görünüşte de olsa, kısa sürede sona erdirilmiştir. Ancak ileriki yıllarda yaşanacak büyük sorunların temeli de bu dönemde atılmış, 30 Ocak 1923 yılında imzalanan Mübadele Anlaşması’nın uygulamaya geçmesi sırasında ortaya çıkan sorunlar, iki ülke arasındaki güvensizliğin yeniden doğmasının da temellerini atmıştır. 1930′dan itibaren başlayan yakınlaşma süreci Venizelos’un Türkiye’ye gelmesi ve tarafların bir Dostluk, Tarafsızlık, Uzlaştırma ve Hakemlik Anlaşması imzalamalarıyla daha derin bir görünüm kazanmıştır. 1952 yılında iki ülke de NATO’ya katılarak güçlü bir ittifakın içinde yer almış, ortak cephe oluşturmuşlardır. Bu bahar havası, 9 Ağustos 1954 yılında imzalanan Balkan İttifakı’yla devam etmiş ancak 1955 yılında Kıbrıs sorununun ortaya çıkmasıyla, hem Yunanistan-Türkiye ilişkileri bozulmuş hem de Balkan İttifakı sona ermiştir.

Bu tarihten itibaren, Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkiler üç temel sorun üzerinde odaklanmıştır. Hiç kuşkusuz bu sorunların en büyüğü, günümüzde de önemi artarak devam eden Kıbrıs sorunudur. Diğer iki konu ise Ege ve azınlıklar sorunlarıdır.

Kıbrıs Sorunu

15. yüzyılın sonlarında Venedikliler Kıbrıs’a hakim olmuş, yaklaşık bir asır boyunca adanın yönetimini ellerinde tutmuşlardır. Venedik idaresi altında Kıbrıs halkı, siyasi, ekonomik ve dini bakımdan büyük baskı görmüş, Kıbrıslı Ortodoks Rumlar mezhep değiştirmeye ve Katolik olmaya zorlanmış, ağır vergiler ve baskılar altında ezilmişlerdir.
Osmanlı Devleti, Doğu Akdeniz’de güvenliği sağlamak için adanın yönetimini üstlenmekten başka bir çare olmadığını görmüş, bu amaçla önce diplomatik girişimlerde bulunmuş, sonuç çıkmayınca da Kıbrıs’a sefer düzenleme kararı almıştır. Ağustos 1571′de Kıbrıs fethedilerek Osmanlı İmparatorluğu’na katılmıştır.
Osmanlı, Rumların üzerindeki ağır baskıları kaldırmış, rahat ve huzurlu bir ortam sağlamıştır. Böylece ada halkı o dönemin şartlarına göre geniş imkanlara, haklara ve özgürlüklere kavuşmuş; kendi kiliselerinde tam bir hürriyet içinde ibadet edebilmiştir. Fetihten sonra, Anadolu’dan göç eden Türkler sayesinde adada belirli bir Türk nüfusu oluşmaya başlamış, bu Türkler Kıbrıs’ın sosyal, kültürel ve ekonomik hayatına önemli katkılarda bulunmuşlardır. Kıbrıs’ta birarada yaşayan Türkler ile Rumlar arasındaki ilişkiler dostluk, beraberlik, barış, yardımlaşma, hoşgörü, saygı, iş birliği, din, inanç ve ibadet özgürlüğü esasları çerçevesinde gelişmiştir.
“Megali İdea” ve “Enosis” ortaya çıkana kadar Kıbrıslı Türkler ve Rumlar örnek bir birliktelik sergilemişlerdir. Adadaki karma köyler bunun açık bir delilidir. Nitekim 1832 sayımına göre adada 172 karma köy, 198 Hıristiyan köyü ve 92 Müslüman köyü vardır.
1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı ve buna bağlı bazı gelişmeler, Osmanlı Devleti’ni olduğu gibi, Kıbrıs’ı da doğrudan doğruya etkilemiş, Osmanlı’nın bu savaştan yenik çıkması, Çarlık Rusyası’nın yayılmacı siyasetine karşı İngilizlerle iş birliği yapmasına yol açmıştır. 4 Haziran 1878 günü yapılan bir anlaşmayla Osmanlı ve İngiliz devletleri Rusya’ya karşı ortak hareket etme kararı almış, İngiltere’nin verdiği desteğin bedeli ise Kıbrıs olmuştur. Böylece Kıbrıs İngiliz yönetimine bırakılmış ve üç yüzyıldan uzun süren Osmanlı yönetimi sona ermiştir. Her ne kadar yönetim İngiltere’ye bırakılsa da, adanın mülkiyeti Osmanlı Devleti’nde kalmış, aslında Kıbrıs, geçici bir süre için İngilizlere verilmiştir. Ancak, Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhakı yönündeki çalışmalar, adanın İngiliz yönetimine geçmesinin ardından hız kazanmış, bu amaçla her türlü yönteme başvurulmuştur.
Adada 1878′den 1960′a kadar süren İngiliz dönemi, Kıbrıslı Türkler açısından zorluklarla dolu olmuştur. Bu dönemin başındaki ve sonundaki nüfus sayımları bunun bir göstergesidir. İngilizlerin geldiği yıllarda adada 45 bini Türk, 137 bini Rum olmak üzere yaklaşık 185 bin kişi yaşamaktadır. Yani Türkler, Rumların üçte biri oranındadır. İngiltere hakimiyetinin sonunda ise, Türkler’in oranı beşte bire kadar düşmüş,22 diğer bir deyişle, adadaki nüfus dengesi Türkler aleyhine bozulmuştur. Bunun başlıca nedeni, saldırılar, ekonomik ve siyasi baskılar sonucunda çok sayıda Türk vatandaşının adayı terk etmesidir.
Bu dönemin önemli olaylarından biri, İngiltere’nin Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’nda karşı cephede yer almasını öne sürerek, 1914 yılında Kıbrıs’ı tek taraflı olarak ilhak etmesidir. O tarihe kadar adanın sadece yönetiminden sorumlu olan İngiltere, böylece Kıbrıs’ı tam anlamıyla ele geçirmiş, Osmanlı hükümeti bu gelişme karşısında fazla bir şey yapamamıştır. Rumlar ise İngiltere’nin ilhak kararını sevinçle karşılamışlardır.
Türk Milleti’nin Anadolu’da bağımsızlık mücadelesi verdiği Kurtuluş Savaşı yıllarında Kıbrıslı Rumlar Yunanistan’la birleşmek anlamına gelen, “Enosis” faaliyetlerini sürdürmüş, çeşitli vesilelerle adanın Yunanistan’a bırakılmasını talep etmişlerdir. İngiltere ise bu talepleri her defasında geri çevirmiştir. 1923′te imzalanan Lozan Antlaşması ile, Kıbrıs Adası’nın İngiltere’ye ait olduğunu resmen kabul edilmiştir. Ancak bu dönemde adada karışıklıklar başlamış, Enosis yanlılarının yürüttüğü faaliyetler sonucu 1931 yılının Ekim ayında isyan patlak vermiştir. 1931 Rum isyanı İngiliz politikasının sertleşmesine yol açmış, isyana katılmayan Kıbrıs Türkleri de bundan olumsuz etkilenmişlerdir.
1950′li yıllarda kurulan terör örgütü EOKA, fanatik bir Rum milliyetçisi olan Grivas’ın liderliğinde, Kıbrıs’taki eylemlerine 1955 Nisanı’nda başlamış, dört yıl boyunca Türk köylerine saldırılar düzenlemiş, Türkleri göçe zorlamış, çok sayıda terörist eylem gerçekleştirmiştir.
Buna karşın Kıbrıslı Türkler, Kıbrıs Türk Mukavemet Teşkilatı (TMT), Milli Cephe Partisi, Kıbrıs Adası Türk Azınlığı Kurumu, Kıbrıs Milli Türk Halk Partisi, Kıbrıs Türk Kurumları Birliği, Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonu ve Kıbrıs Milli Türk Birliği gibi cemiyetlerin çatısı altında varlıklarını koruma mücadelelerini sürdürmüşlerdir.
Şubat 1959′da imzalanan Zürih ve Londra Antlaşmaları ile Kıbrıs Cumhuriyeti’nin temelleri atılmış ve Kıbrıs sorununda yeni bir safha başlamıştır. Kıbrıs Anayasası hazırlanmış, Garanti ve İttifak anlaşmaları yapılmıştır. Bu anlaşmaların Türkler açısından önemi, Türkiye’nin garantörlük hakkını alması, Enosis’in bir süreliğine de olsa önlenmesi ve Kıbrıs Türkleri’nin yeni cumhuriyette eşit ortaklık haklarına sahip olmasıdır. Ayrıca Türkiye (Yunanistan ile birlikte) Kıbrıs’ta küçük bir askeri birlik bulundurma hakkını elde etmiştir.


EOKA lideri Grivas
Kıbrıs Cumhuriyeti 15 Ağustos 1960′da ilan edilmiş, böylece adada İngiliz hakimiyeti sona ermiştir; Yunanistan “Enosis”, Türkiye ise “taksim” tezini geri çekmiş, Kıbrıs Cumhuriyeti’nde Makarios Cumhurbaşkanı, Fazıl Küçük ise Cumhurbaşkanı Yardımcısı olmuştur. Kabul edilen prensiplere göre cumhuriyetin yönetimiyle ilgili olarak bir Yasama Meclisi kurulacak, bu meclisin % 70′i Rum üyelerden, % 30′u Türk üyelerden olacaktı. Cumhuriyet idaresi “Başkanlık” sistemi olup, cumhurbaşkanı Rum, yardımcısı ise Türk tarafından seçilecekti. İdare ve belediyelerde %70-%30 oranı muhafaza olunacak, yüzde yüze yakın Türk ve Rum cemaatlerin oluşturduğu mahallerin idaresi o cemaatin memurlarına bırakılacaktı.
Ne var ki Türk ve Rum taraflardan oluşan cumhuriyetin ömrü kısa olmuş, üç yıl sonra, 1963′te cumhuriyet işlevini yitirmiştir. Makarios’un anayasayı değiştirme, Türkler’e tanınan hakları kaldırma, Kıbrıs Türkleri’ni “azınlık” durumuna düşürme, garanti ve ittifak anlaşmalarını feshetme çabaları cumhuriyetin sonunu getirmiştir. Makarios’un anayasayı değiştirme teklifleri Kıbrıs Türkleri ve Türkiye tarafından reddedilmiştir.

Kanlı terör örgütü EOKA’nın militanları

EOKA ve Rum terör çeteleri, 1963 yılı Aralık ayının son günlerinde Türk cemaatine yönelik “etnik temizleme ve adadan kaçırma” planını uygulamaya koymuş, Rumların saldırıları tarihe “Noel katliamı” ya da “Kıbrıs’ta Kanlı Noel” olarak geçmiştir. Bu acımasız saldırıların sonucunda 18.667 Kıbrıs Türkü yaşadığı 103 köyü terk etmek zorunda kalmıştır. Birleşmiş Milletler raporlarına göre 1964 yılında Lefkoşe’de 39, Girne’de 7, Baf’ta 49, Larnaka’da 21 ve Magosa’da 21 köy zarar görmüştür. 1963 yılında başlayıp 1964′te de devam eden olaylarda 364 Türk öldürülmüştür. Türkiye ve Yunanistan arasındaki görüşmelerden sonuç alınamaması ve Türk köylerinin işgal edilmesi üzerine, TBMM acilen toplanmış, 16 Kasım 1967′de Anayasa’nın savaş ilanına ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yabancı ülkelere gönderilmesine ilişkin 66. maddesine dayanarak Kıbrıs’a müdahale kararı alınmıştır. Ancak Amerika Birleşik Devletleri’nin devreye girmesi ve Yunanistan’ın Türkiye’nin şartlarını kabul etmesiyle, Türk harekatı durdurulmuştur.
1968 yılında adadaki sorunları çözüme kavuşturmak için toplumlar arası görüşmeler başlamıştır. Bu görüşmeler bir neticeye ulaşamamışken, 70′li yılların başlarında beklenmedik bir gelişme yaşanmış, Rum-Yunan cephesi ikiye bölünmüştür. Bir tarafta Yunanlı subaylar Grivas ve Sampson, diğer tarafta ise Makarios yer almıştır. Yöntem konusundaki görüş ayrılıkları nedeniyle ortaya çıkan bu durum, Rum halkını Makariosçular ve Grivasçılar olarak ikiye ayırmıştır. Rum kesimindeki iç çekişme ve mücadele 15 Temmuz 1974′te bir darbe ile sonuçlanmış, Yunanistan’ın desteklediği Rum Milli Muhafız Ordusu Makarios’u devirmiş, terörist Nikos Sampson’u Cumhurbaşkanı ilan etmiştir. Adadaki darbenin amacı, bazı Yunanlı subayların yayın organlarına açıkladığı gibi, kısa bir süre içinde Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanmasıdır.
Türkiye, Garanti Anlaşması’nın dördüncü maddesine dayanarak 20 Temmuz 1974′te tek taraflı olarak Kıbrıs Barış Harekatı’nı başlatmış, 22 Temmuz akşamı Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin aldığı ateşkes kararını kabul ederek üç gün süren Birinci Barış Harekatı’nı sona erdirmiştir. 25-30 Temmuz tarihleri arasında Türkiye, Yunanistan ve İngiltere Dışişleri Bakanlarının katılımıyla gerçekleşen I. Cenevre Konferansı, Türk taleplerinin kabul edildiği bir anlaşmayla sonuçlanmış, böylece “adada bir güvenlik bölgesinin kurulması, Rum ve Yunan işgalindeki Türk bölgelerinin derhal boşaltılması, esir durumda olan asker ve sivillerin mübadele edilmeleri veya serbest bırakılmaları, barışın sağlanması ile birlikte anayasaya uygun bir hükümetin yeniden kurulmasının temini, Kıbrıs Cumhuriyeti’nde Kıbrıs Türk Toplumu ile Kıbrıs Rum Toplumu olmak üzere iki otonom idarenin mevcudiyeti” onaylanmıştır.
Ancak bu anlaşma uygulanamamış, yani adada muhtemel bir barış ortamı bir kez daha ortadan kalkmıştır. İşte böyle bir ortamda Cenevre’de düzenlenen İkinci Konferans’tan da (8-13 Ağustos 1974) bir sonuç çıkmaması üzerine, Türkiye, İkinci Barış Harekatı’nı 14-16 Ağustos günleri arasında gerçekleştirmiştir. Böylece günümüzde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti topraklarını oluşturan bölge, Lefke-Lefkoşe-Magosa hattının kuzeyi, yani adanın yaklaşık % 37′si kontrol altına alınmıştır.


1964 yılında da devam eden saldırıların sonucunda 18.667 Kıbrıs
Türkü yaşadıkları 103 köyü terk etmek zorunda kaldı.

Rum terör çetelerinin 1963 yılındaki, Türklere yönelik saldırılarında, Osmanlı döneminden kalma camiler, tarihi eserler tahrip edildi. Resimde yıkılmış bir Türk camisi görülüyor.
EOKA yanlısı Rumlar (sağda)
20 Temmuz müdahalesi ile Yunanistan’daki askeri cunta istifa etmiş ve sivil bir hükümet kurulmuştur. Eski Yunan politikacılarından Konstantin Karamanlis, sürgünde olduğu Fransa’dan gelerek Yunanistan’ın başına geçmiş ve 20 Temmuz Yunanistan’da demokrasinin yeniden uygulanmaya başladığı tarih olmuştur. Aynı şekilde Kıbrıs’ta 15 Temmuz darbesinin sonucu olarak başa geçen Nikos Sampson çekilerek yerine Klerides getirilmiş ve darbecilerin Rum toplumu içinde egemenliklerini sürdürmeleri engellenmiştir.
20 Temmuz’la Türkiye, 1963 olaylarından beridir savunduğu federasyon tezinin gerçekleşmesine olanak sağlamış; eşitlik, BM kararları ile kabul edilmiştir. 20 Temmuz Barış Harekatı’nın sonucu olarak, NATO çatısı altında iki müttefik üye olan Türkiye ve Yunanistan karşı karşıya gelmiş ve sonuçta Yunanistan, NATO’nun askeri kanadından çekildiğini açıklamıştır. Yine harekatın başka bir sonucu olarak, Türkiye ile ABD de karşı karşıya gelmiş ve ABD kendi müttefiki Türkiye’ye karşı uzun süre askeri-ekonomik ambargo uygulamıştır.


İnsanlık dışı uygulamalara maruz kalan ve öldürülen Türkler,
Rumlar tarafından toplu mezarlara gömüldüler.(Sağda) Toplu mezarda ağlayan bir Türk. (Solda)


Resimlerde, savunmasız Türk yerleşim birimlerine saldıran ve büyük bir katliama girişen Rum birliklerinden kaçan Türk kadınlar görülüyor.
30 Temmuz 1974 Cenevre Anlaşması ve 1 Kasım 1974 tarihli Birleşmiş Milletler kararı ile Kıbrıs’ta iki toplumun varlığı ve eşitliği kabul edilmiştir. Kıbrıslı Türkler bu gerçeğe dayanarak 13 Şubat 1975′te Kıbrıs Türk Federe Devleti’ni (KTFD) ilan etmiş, 1976 ve 1981′de genel ve yerel seçimler yapılmış, Rauf Denktaş, 1983 yılına yani Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kuruluşuna kadar Federe Devletin Başkanı olarak görevde kalmıştır.
Bu dönemin önemli gelişmelerinden biri de, nüfus mübadelesi anlaşmasıdır. Böylelikle güneyde kalan Türkler kuzeye, kuzeyde kalan Rumlar ise güneye geçmişler; Kıbrıs’taki iki toplum adanın iki ayrı bölgesinde toplanmıştır. 1977-1979 dönemi, Doruk Anlaşmaları olarak bilinen toplumlar arası görüşmelere sahne olmuştur. Rauf Denktaş’ın çağrısıyla başlayan görüşmeler önce Denktaş ile Makarios, sonra ise (Makarios’un ölümünün ardından) Denktaş ile Kiprianu arasında gerçekleşmiştir. Bu görüşmeler neticesinde Mayıs 1979′da, her ne kadar on maddelik bir anlaşma imzalansa da, bu düzenlemelerin sorunun çözümüne fazla bir katkısı olmamıştır.
1980 Ağustosu’nda yeniden başlayan ve aralıklarla 1983 Mayısı’na kadar süren görüşmelerden de bir sonuç çıkmamış, Türk ve Rum tarafları iki kesimlilik, iki bölgelilik, temsil, federal devletin yetkileri, yerleşme, mülk edinme ve serbest dolaşım gibi konularda ortak bir noktaya gelememişlerdir.
Kıbrıs sorununda önemli dönüm noktalarından biri, 1983 senesidir. 13 Mayıs’ta Birleşmiş Milletler, Kıbrıs Rum yönetimi lehinde bir karar almış, buna karşılık olarak KTFD, 17 Haziran’da Kıbrıs Türk halkının self-determinasyon hakkını vurgulayan kararını açıklamış, 15 Kasım 1983′te ise, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin (KKTC) kuruluşunu ilan etmiştir. Rauf Denktaş yeni kurulan Cumhuriyetin Cumhurbaşkanı seçilmiş ve Kıbrıs Türk toplumu adına görüşmeleri yürütme görevini üstlenmiştir. Ne var ki bazı büyük devletlerin baskıları sonucu, Türkiye dışında hiçbir devlet KKTC’yi tanımamıştır.
Dönemin BM Genel Sekreteri Perez de Cuellar’ın aracılığı ile 1984 yılında toplumlararası görüşmeler tekrar başlamış, Genel Sekreter her iki toplumun taleplerini göz önünde bulundurarak bir anlaşma taslağı hazırlamıştır. Ancak ne bu dönemde ne de BM Genel Sekreteri Boutros Gali’nin 1992 yılında başlattığı girişimler döneminde bir çözüme ulaşılabilmiştir. Gali, taraflar arasındaki tüm anlaşmazlık konularını kapsayan bir çözüm önerisi getirmiş, Türk tarafı 100 maddeden 91′ini kabul ettiğini bildirmiştir. Ancak Rum tarafının çekinceleri, anlaşmayı imkansız kılmıştır.
1993′te Glafkos Klerides’in iktidara gelmesiyle, müzakereler Denktaş ile Klerides arasında sürmüştür. İlk başta Klerides’in Rum toplumunu temsilen görüşmeci olması, sorunun çözümü açısından olumlu bir gelişme olarak değerlendirilmiştir. Ancak 1999-2000 yıllarında, BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın gözetimindeki görüşmelerden de bir sonuç çıkmamış, Güney Kıbrıs’ın Avrupa Birliği’ne alınması kararı ise, sorunu eskisinden daha da karmaşık bir hale getirmiştir.
2001 yılının sonlarında Rauf Denktaş’ın Klerides’i yüz yüze görüşmeye çağırmasıyla Ocak 2002′de yeni bir görüşme süreci başlamış, Klerides’in KKTC’yi, Denktaş’ın da Güney Kıbrıs’ı ziyaret etmesi, Kıbrıs tarihi açısından oldukça önemli bir gelişme olarak kabul edilmiştir. Ancak liderlerin defalarca biraraya gelmelerine rağmen yine somut bir ilerleme sağlanamamış, devreye Kofi Annan tarafından hazırlanan “Annan Planı” girmiştir. Ancak bu plan, kalıcı ve barışçıl bir çözüm getirmemektedir.

KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, BM Genel Sekreteri Kofi Annan ve Kıbrıs Rum Kesimi eski lideri Glafkos Klerides birarada
Kısacası, bütün çabalara ve girişimlere rağmen iki tarafın da üzerinde anlaştığı bir plan henüz oluşturulamamıştır. Konuya dahil olan ve tarafsız olması gereken ülkelerin bir kısmı, Rum kesiminin tarafında yer almakta ve Türk tarafını sözde çözümsüzlüğün sebebi ilan etmektedirler. Bu durum, Türk tarafındaki güvensizliği artırmaktadır. Avrupa Birliği, iki ülke arasında yapılmış uluslararası anlaşmaları dikkate almayarak Rum kesimini Avrupa Birliği’ne kabul etmiş, Türk tarafının durumunu ise kesin bir sonuca bağlamamıştır. Türk tarafı son dönemlerde çeşitli açılımlar yapmış, ancak Rum tarafı, geçmişte olduğu gibi bugün de, bu açılımlara beklenen olumlu cevabı vermemiştir. Tüm bunlara rağmen her iki tarafın ve uluslararası toplumun çözüm için gösterdiği çabalar devam etmektedir.
Kıbrıs sorunu başta da belirttiğimiz gibi, Yunanistan ve Türkiye arasında yaşanan sorunların en büyük olanıdır. İster iki toplumun karşılıklı görüşmeleri sonucunda, ister Avrupa Birliği çerçevesinde, isterse de iki toplumun kabul edebileceği makul bir plan çerçevesinde olsun, bu sorunun bir an önce çözüme kavuşturulması, bölgede barış ve huzur dolu bir dönemin başlangıcı olacaktır.

Ege Sorunu
1830′da Yunanistan bağımsızlığını kazandıktan sonra, Ege adalarının bir kısmı (Batı Ege Adaları: Eğriboz, Kuzey Sporatlar, Kiklad Takımadaları) bu ülkeye bırakılmıştır. 1912-13 yıllarında meydana gelen Balkan Savaşı’nın bir sonucu olarak, Doğu Ege Adaları, yani Taşoz, Midilli, Sakız, Psara, Nikarya, Limni, Semadirek, Gökçeada ve diğer küçüklü büyüklü adalar da Yunanistan’ın eline geçmiştir. 1913 Londra Antlaşmasına göre, Girit’in geleceği hakkındaki kararlar Balkan devletlerine, Ege adalarıyla ilgili kararlar ise “Altılar” adı verilen ülkelere (İngiltere, Fransa, Almanya, Rusya, Avusturya-Macaristan, İtalya) bırakılmıştır. Bu ülkeler, Meis dışındaki On iki Adayı İtalya’ya, Bozcaada ve İmroz dışındaki Doğu Ege adalarını da Yunanistan’a bırakmış ve bu adaların askerden arındırılması koşulunu getirmişlerdir. Adalarla ilgili ayrıntılı düzenlemeler 1923 yılında imzalanan Lozan Antlaşması’yla gerçekleştirilmiş, Ege Denizi’nin bir barış ortamı olması sağlanmış, çıkan sonuçtan iki taraf da memnun olmuştur. İkinci Dünya Savaşı’nın ertesinde imzalanan Paris Barış Antlaşması’yla da On iki Ada İtalya’dan alınıp, askerden arındırılmış olması şartıyla, Yunanistan’a verilmiştir.
Bu barış ortamı 1960 yılından itibaren bozulmaya başlamıştır. Bu yıldan itibaren adaları silahlandırmaya başlayan Yunanistan, Türkiye’nin notalarına ve Antlaşmalara uyma çağrılarına karşılık olarak, 1936′da imzalanan ve Türkiye’ye Boğazlar bölgesini güvenlik zaruretiyle silahlandırma yetkisi veren Montreux Boğazlar Sözleşmesi’nin kendine bu hakkı verdiğini öne sürmüştür. Halbuki bu sözleşmede Yunan adalarıyla ilgili bir düzenleme söz konusu olmamıştır.
1974 yılına kadar düşük bir gerginlikte devam eden sorun, bu tarihten itibaren iki ülke arasında daha yüksek bir gerilime sebep olmuş ve iki ülkeyi çeşitli tarihlerde savaşın eşiğine getirmiştir. Yunanistan, adaları açıkça silahlandırmaya başlamış, bu faaliyet 1981′de iktidara gelen PASOK hükümetiyle hız kazanmıştır.
Yunan tarafı, adalardaki silahlanmayı haklı göstermek için çeşitli tezler öne sürmektedir. Eski antlaşmaların artık hükmünün kalmadığını, yeni koşulların yeni sonuçlar getirdiğini savunan Yunanistan’ın öne sürdüğü sözde deliller şöyledir: Yunanistan’a göre, Montreux Boğazlar Sözleşmesi, 1936′da Dışişleri Bakanı olan Rüştü Aras’ın konuyla ilgili mektubu gibi birtakım anlaşmalar ve belgeler; Türk tarafının Ege ordusunu kurması, Gökçeada ve Bozcaada’yı silahlandırması kendisine de bu hakkı vermektedir. Yunanistan, her iki ülkenin de hem BM hem de NATO’ya üye olmalarının yeni koşullar meydana getirdiğini bahane etmektedir. Türk tarafı ise Lozan’da kabul edilen koşulların halen geçerli olduğunu, Yunanistan’ın uluslararası antlaşmaları, iyi komşuluk ilişkilerini ihlal ettiği gerçeğini ortaya koymaktadır.
Ege’de yaşanan ikinci sorun ise, “Kıta Sahanlığı Sorunu”dur. Bu konunun iki farklı boyutu vardır; bir yandan taraflar kıta sahanlığı konusunda diğer yandan da bu uyuşmazlığın hangi yoldan çözüleceği konusunda anlaşamamaktadır. Yunanistan, “kıta sahanlığı sınırlandırması yapılırken adalar, ana karayla bağlantılı olarak değerlendirilmelidir ve ayrıca bu mesafe belirlenirken Türkiye’ye en yakın ada ölçüt alınmalı, eşit uzaklık ilkesi uygulanmalıdır” tezini savunmaktadır. Bu fikirlere sözde destek olarak ise, 1958 Cenevre Kıta Sahanlığı Sözleşmesi’nin 6. maddesini kullanmaktadır. Bu maddeye göre, anlaşmanın olmadığı durumlarda, kıta sahanlığı eşit uzaklığa göre belirlenmektedir.
Türkiye ise, bu sorunun iki ülke arasında yürütülecek görüşmelerle anlaşmaya bağlanmasını savunmaktadır. Türk tarafına göre kıta sahanlığı belirlenmesinde doğal uzantı esastır ve Ege, Anadolu yarımadasının doğal uzantısıdır. Ayrıca kıta sahanlığının belirlenmesinde adalet prensibi gözetilmeli, Ege’nin kendine özgü koşulları olduğu anlaşılmalı, Lozan’da gözetilen Türk-Yunan dengesi Ege’de de gözetilmelidir. Türkiye bu sorunu görüşmelerle çözme yolunu benimserken Yunanistan sorunu uluslararası yargıda çözmek istemektedir.
Bütün bu anlaşmazlıklar, karasularının ve hava sahasının genişliği konusunda düğümlenmektedir. Yunanistan Lozan Antlaşması döneminde karşılıklı olarak 3 mil olan karasuları genişliğini, 1936 yılında tek taraflı olarak 6 mile çıkartmıştır. Türkiye de 1964 yılında 6 mili kabul etmiştir. Bugün en önemli sorun, Yunanistan’ın karasularını 12 mile çıkartmak istemesi ve buna gerekçe olarak uluslararası antlaşma ve sözleşmeleri sözde delil göstermesidir. Türkiye, haklı olarak, Ege Denizi’ni bir Yunan iç denizine çevirecek her türlü karara karşı çıkmaktadır. Çünkü bu durum kabul edilirse, Türkiye, Ege’nin doğal zenginliklerinden faydalanamayacak, açık denizlere çıkışı kısıtlanacak, hava sahası daralacaktır. Bu durumda Ege Denizi; %73′ü Yunanistan’ın, %9′undan azı Türkiye’nin karasuları, %15′e yakını ise açık deniz olarak bölünecektir. Kuşkusuz bu, adil ve makul bir talep değildir.
Hava sahası konusunda da aynı anlaşmazlık hüküm sürmektedir. Yunanistan, kendi hava sahasının 10 mil olduğunu iddia etmekte ve uluslararası sözleşmelere aykırı olarak bu kararı, 1931 tarihli bir Yunan Krallık Kararnamesine bağlamaktadır. Türkiye, Yunanistan’ın hava sahasını, karasuları gibi 6 mil olarak kabul etmektedir. Buna bağlı olarak FIR (Uçuş Bilgi Bölgesi) sorunu ortaya çıkmakta, sivil ve askeri uçakların uçuş güzergahı konusunda sorunlar yaşanmaktadır.
Yunanistan ve Türkiye, son dönemde pozitif bir görünüm sergileyen ilişkilere paralel olarak Ege sorununun çözümü için yeni adımlar atmış, ortak komisyonlar kurmuştur. Çözüm arayışları devam etmektedir. Bu sorunların çözümünde de, Kıbrıs sorununun çözümü ve Türkiye’nin AB’ye girişi önemli birer anahtar olacaktır.

Azınlık Sorunu- Batı Trakya Türkleri
Önceki bölümlerde de gördüğümüz gibi, Balkan topraklarında gerçekleştirilen fetihler sonucunda, çok sayıda Türkmen bu bölgeye yerleşmiş, yerel halktan da din değiştiren kitleler büyük bir Müslüman-Türk nüfusu meydana getirmişlerdir. Yunan topraklarına da, başta Selanik olmak üzere çok sayıda Müslüman-Türk yerleşmiştir. Ancak Osmanlı’nın son döneminde yaşanan olumsuzluklar, özellikle de Balkan Savaşları neticesinde, bu Türkler’in büyük bir kısmı Anadolu’ya geri dönmek zorunda kalmıştır. 1911 tarihindeki Balkan Savaşı’ndan sonra, sadece Yunanistan’dan göç eden Türkler’in sayısı 125 bin civarındadır.
Bu göçler sonraki dönemlerde de devam etmiş, Kurtuluş Savaşı’nı takip eden dönemde, Lozan Antlaşması’nın ilgili kararına göre, büyük mübadeleler olmuştur. Bu dönemde yaklaşık 1 milyon Rum Yunanistan’a, 500 bin civarında Türk ise Türkiye’ye dönmüştür. Bu büyük mübadelenin istisnası olan Batı Trakya Türkleri ve İstanbul Rumları, diğer sorunlarla birlikte, 1960 yılından itibaren yeniden gündeme gelmiş ve iki ülke arasındaki temel sorunlardan biri olmuştur.
Türkiye’de yaşayan Rum vatandaşlarımızla ilgili olarak geçmişte bazı olumsuz olaylar meydana gelmiştir. Ancak, bu yanlış tutum ve uygulamalar geçmişte kalmıştır. Türkiye’de, farklı din ve etnik kökene sahip tüm vatandaşlarımızın hiçbir baskıya, ayrımcılığa maruz kalmadan, birarada huzur ve güvenlik içinde yaşayabildikleri engin bir hoşgörü hakimdir. Geçmişteki birtakım olumsuz uygulama ve olayların ise, bir daha asla tekrarlanmayacağını umuyoruz.
Batı Trakya’da ise, Türk tarafının kayıtlarına göre 150 bin kadar Türk yaşamaktadır. Yunanistan’daki İnsan Hakları İzleme Komitesi’nin rakamlarına göre 120 bin kişi olan bu sayı giderek azalmış ve 98 bine düşmüştür. Batı Trakya’da yaşayan Türk nüfusun azalmasının esas sebebi, burada yaşayan kardeşlerimizin uzun yıllardır büyük sıkıntılar içinde varlık mücadelesi vermeleridir. Batı Trakya’da yaşayan Türkler’in hakları; 1923 Lozan Antlaşması, Aralık 1968 Türk-Yunan Protokolü, İnsan Haklarının ve Temel Hürriyetlerinin Korunması İçin Avrupa Konvansiyonu, 1975 Helsinki Nihai Senedi, Avrupa Güvenlik ve İş Birliği Konferansı, Viyana İzleme Toplantısı Sonuç Belgesi gibi kararlarla güvence altına alınmış olmasına rağmen uygulamalarda bu kararlara itibar edilmemiş, Müslüman-Türk topluma çeşitli baskılar uygulanmış, karşılarına çeşitli zorluklar çıkartılmıştır.
1955 İstanbul ve 1964 Kıbrıs olaylarının yaşandığı dönemde, Batı Trakya’da yaşayan Türk nüfus büyük bir tehdit altında kalmıştır. Bu dönemde Yunan hükümeti, Türk azınlığı ülkeden çıkartmanın yollarını aramıştır. 1998 yılına kadar yürürlükte kalan 1955 tarihli yurttaşlık yasasının, “Grek olmayan etnik kökenden bir kişi Yunanistan’dan ayrılırsa vatandaşlıktan çıkartılabileceği” hükmüyle , Türkler’in dolaşım hakları kısıtlanmıştır.
Yine aynı dönemde gerçekleştirilen kamulaştırma faaliyetleri sonucunda Türkler’in sahip oldukları toprak oranı %85′ten %20-40′lık bir orana düşmüştür. Gelirinin büyük bir kısmı tarıma dayanan Türk azınlık, bu kamulaştırma faaliyetinden büyük zarar görmüştür. 1967-74 döneminde iktidarda olan cunta, Türkler’e yönelik baskıları daha da yoğunlaştırmıştır. 1994 yılına kadar sistemli olarak devam eden bu politikalar, AB’nin baskısı sonucu, bu tarihten itibaren yumuşamaya başlamıştır. Yunanistan, 5 Mayıs 1999 tarihli Birleşmiş Milletler Kişisel ve Siyasi Haklar Sözleşmesi’ni imzalamış ve bu sözleşmenin getirdiği yükümlülükleri kabul etmiştir. Ancak bütün gelişmelere rağmen Yunanistan’daki Uluslararası İnsan Hakları İzleme Komitesi’nin 7 Ocak 2000 tarihli raporu, Yunanistan’ı azınlık haklarını ihlal ettiği gerekçesiyle suçlu bulmuştur.30
Ülkedeki Türkler, siyasal haklarla ilgili sorunlarla da karşılaşmaktadır. Özellikle Dr. Sadık Ahmet’in yaşadıkları bu konunun en önemli bir delilidir. Dr. Sadık Ahmet, azınlık haklarını savunduğu için 1987 yılında 2.5 yıl hapse mahkum olmuştur. Ancak bu haksız karara karşı uluslararası baskı oluşmuş ve cezanın infazı süresiz olarak ertelenmiştir. Bu kararın ardından serbest kalan Sadık Ahmet, bağımsız aday olarak parlamentoya girmeyi başarmıştır. 1989 yılından itibaren seçim kanunlarında yapılan değişiklikle, Türkler’in seçilme imkanlarının ortadan kaldırılmasına çalışılmıştır. Örnek olarak, bağımsız adaylara %3 ülke barajı şartı getirilmiştir. Bu orana ulaşması imkansız olan Türk adaylar, başka partilerden aday olmak zorunda kalmışlardır. Son seçimlerde sadece bir Türk, Galip Galip, PASOK’tan aday olarak meclise girebilmiştir.
Türkler’e uygulanan baskının bir diğer yönü de vatandaşlık hakkının keyfi olarak geri alınmasıdır. 1998 yılına ait Yunan resmi kayıtlarına göre, kısa bir süre önce sona eren bu uygulamayla yaklaşık 60 bin kişinin vatandaşlığı uluslararası antlaşmalara aykırı olarak kaybettirilmiştir.
Türkler, müftülük konusunda da büyük sıkıntılar yaşamaktadır. 1920 tarih ve 2345 sayılı kanunla kabul edilen ve müftülerin karma usulle seçilmesini öngören uygulama, pratikte hiç uygulanmamış, müftü seçimleri Yunan yönetiminin yetkisi ve denetim baskısıyla gerçekleşmiştir. 1991 yılında kabul edilen ve eski kanunun yerini alan yeni kanunla, müftü seçiminde Müslümanlar söz sahibi olarak kabul edilmiştir, ancak bu kanun da uygulamalara yansımamıştır. Bu uygulama çerçevesinde, 1967 yılında Müslüman olmayan bir kişi İskeçe müftüsü olabilmiştir. 1985′te de müftü Yunan makamlarınca atanmıştır. 1995 yılında seçilmiş İskeçe Müftüsü Mehmet Emin Aga’nın “görev gaspı gibi” tamamen haksız ve hiçbir gerçeklik payı olmayan bir suçlamayla suçsuz yere mahkum edilmesi, iki ülke arasında gerginliğe yol açmıştır. Gümülcine Müftüsü İbrahim Şerif de aynı suçlama ve baskılara maruz kalmıştır. İbrahim Şerif’in İnsan Hakları Mahkemesi’nde 2000 yılında açtığı dava, Yunanistan aleyhinde sonuçlanmıştır. En nihayetinde uluslararası baskıya dayanamayan yerel mahkemeler, iki müftü için de beraat kararı vermiştir. Ancak bu konudaki sorunlar günümüzde de devam etmektedir.
Yunanistan’daki Türkler’in yaşadıkları sıkıntılar bununla sınırlı değildir. Son dönemlere kadar devam eden baskıların en çarpıcı örneklerinden biri de, ilkokul öğretmeni Rasim Hint’in başına gelenlerdir. İskeçe Azınlık Okulu’na Türk Okulu dediği için bir yıl görevden uzaklaştırılan Hint, daha sonra da bir dağ köyüne sürülmüştür.32 Eğitim alanında karşılaşılan sıkıntılar ise azınlık okullarına Türkiye’den gelen öğretmenlere izin verilmemesiyle başlamıştır. Daha sonra Türk öğrencilere getirilen Yunanca yeterlilik şartı, Türkçe eğitim yapan okullar açısından ciddi sıkıntılara neden olmuştur.
Bu tablodan da anlaşılacağı gibi, Türk-Yunan ilişkilerindeki dalgalanma, Batı Trakya Türkleri’ne de yansımış, uzun gerginlik dönemlerinde Müslüman-Türk azınlık yoğun baskılara maruz kalmıştır. AB üyesi olduktan sonra, Yunan yönetiminin politikalarında zorunlu bir yumuşama ve esneme görülmüştür. Ancak bu yumuşamanın yeterli seviyeye ulaştığını ya da bugüne kadar yaşanan kayıpları telafi ettiğini söylemek mümkün değildir. Bugün Batı Trakya sadece Yunanistan’ın değil, Avrupa’nın da en geri kalmış bölgesi halindedir.
Türkiye’nin Yunanistan ile olan ilişkilerini geliştirmesi, sorunlarını çözmesi, Batı Trakya’daki Türkler’in huzur ve güveni açısından da son derece gereklidir. İki ülke arasında yaşanan herhangi bir gerginlik, ister istemez, Batı Trakya’daki Türkleri zor durumda bırakmaktadır. Bu nedenle -ve ekonomik, siyasi ve askeri nedenle tüm Balkan ülkeleriyle olduğu gibi, Yunanistan’la da iyi ilişkiler içinde olmak, Türkiye için son derece önemlidir.

Türk-Yunan İlişkilerinin Geleceği

Önceki sayfalarda ayrıntılı olarak incelediğimiz sorunlara rağmen son dönemde Türkiye ile Yunanistan arasında yaşanan gelişmeler, iki ülke arasında belirgin bir yakınlaşma ve çözüm çabalarının gündeme gelmesine yol açmıştır. Bu dönem boyunca iki ülke arasında iyi komşuluk ilişkilerinin geliştirilmesi, anlayış ve güven ortamının oluşması için büyük bir çaba harcanmıştır. Bu çabalar iki tarafın da küçük adımlar atması ve karşılıklı jestler yapmalarıyla ilerlemiştir.
Bu yumuşamanın temelinde, Yunanistan’ın AB’ye girmesi ve buna bağlı olarak uluslararası hukuka uygun davranışlar sergilemesi, Marmara Bölgesi’nde yaşadığımız büyük deprem sonrasında ülkemize yapılan yardım jestleri, azınlık haklarında yaşanan gelişmeler, Türkiye’nin AB’ye girişi için verilen destek gibi çok sayıda olumlu unsurun biraraya gelmesi yatmaktadır. Bu çerçevede 1999 yılında iki ülkenin Dışişleri Bakanları arasında ilk önemli yumuşama sinyalleri verilmiş, turizm, ticaret, çevre, kültür, terör ve bölgesel iş birliği gibi konularda ikili görüşmeler başlatılmıştır.
Bu gelişmeleri takiben 2000 yılında karşılıklı ziyaretler yapılmış ve dokuz adet ikili anlaşma imzalanmıştır. (Suç ile ilgili özellikle Terörizm, Örgütlü Suçlar, Uyuşturucu Madde Kaçakçılığı ve Yasa Dışı Göç ile Mücadelede İş Birliği; Kültürel İş Birliği; Turizm Alanında İş Birliği; Gümrük İdarelerinin İş Birliği ve Karşılıklı Yardımlaşma; Deniz Taşımacılığı; Bilimsel ve Teknolojik İş Birliği Anlaşmaları ve Çevrenin Korunması Hakkında Mutabakat Muhtırası; Yatırımların Karşılıklı Teşviki ve Korunması Anlaşması; Ekonomik İş Birliği Anlaşması).
31 Ekim 2000 tarihinde Kuzey Atlantik Asamblesi Derneği toplantısında biraraya gelen iki ülkenin Dışişleri Bakanları, “güven artırıcı önlemlerin” bir an önce uygulamaya geçmesi için talimat vermişlerdir. Bu kararın bir sonucu olarak, Türkiye ve Yunanistan karşılıklı olarak -NATO’nun Yıllık Tatbikat Konferansı çerçevesinde- müteakip yılın ulusal tatbikat programlarını bildirmek ve birbirlerini olabilecek değişikliklerden diplomatik kanallarla haberdar etmek konusunda mutabakata varmışlardır.
2001 yılında Dışişleri Bakanı Yorgo Papandreu’nun ülkemize yaptığı ziyaretin ardından, Türkiye ve Yunanistan’ı “anti-personel mayınların kullanımı, depolanması, üretimi ve transferinin yasaklanması ve bunların imhası sözleşmesi”ne taraf yapacak işlemlerin birlikte tamamlanmasını ve Türkiye ile Yunanistan’ın AB konusunda iş birliğini öngören iki ortak açıklama yapılmıştır. 23-24 Haziran 2001 tarihlerinde Sisam ve Kuşadası’nda, Kuşadası Deklarasyonu adı altında 5 iş birliği kararı (iki ülke arasında deniz ve hava ulaşım alanlarıyla ilgili Bakanlıklar arasında bir danışma mekanizması kurulması; iki ülkenin karşılaştığı doğal afetler konusunda Ege’de sismik araştırmaların ortaklaşa yapılması; Akdeniz bölgesinde yaygın olan Akdeniz anemisine karşı ortak mücadele; 2004 yılında Yunanistan’da yapılacak olimpiyatların kültürel boyutuna Türkiye’nin katkısının getirilmesi; acil durumlarda kullanılmak üzere iki Dışişleri Bakanı arasında doğrudan telefon hattı kurulması) alınmıştır. 7-8 Kasım 2001 tarihlerinde Atina’yı ziyaret eden Türk Dışişleri Bakanı, 8 Kasım 2001 günü, Geri Kabul ve Türk-Yunan Ortak Acil Müdahale Gücü (JHET-SDRU) Protokolleri ile Diplomatik Akademiler Arası İş Birliği Mutabakat Zaptını imzalamıştır.
Aynı ziyarette, Dışişleri Bakanlıkları siyasi direktörlerinin ve NATO nezdindeki daimi temsilcilerin, daha önce masaya getirilmiş olan öneriler temelinde daha başka “güven artırıcı önlemler” için çalışmalarını sürdürmeleri, 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası’nın ortaklaşa düzenlenmesine yönelik olarak başlatılan Türkiye ve Yunanistan Futbol Federasyonları arasındaki iş birliğinin sürdürülmesi, AB konusunda Yunanistan’ın Türkiye’ye bilgi aktarımına ve bu doğrultuda seminerler düzenlenmesine devam edilmesi, basın alanındaki iş birliğinin derinleştirilmesi ve desteklenmesi karar altına alınmıştır. “Türk – Yunan Ekonomik Karma Komisyonu (KEK) I. Dönem Toplantısı” 12-13 Şubat 2002 tarihlerinde Atina’da yapılmış, iki ülke arasında bir Mutabakat Muhtırası imzalanmıştır. Yunan Parlamentosu, “Türkiye Cumhuriyeti ile Yunanistan Cumhuriyeti Arasında Türkiye Cumhuriyeti İçişleri Bakanlığı ile Yunanistan Cumhuriyeti Kamu Düzeni Bakanlığı Suç ile, özellikle, Terörizm, Örgütlü Suçlar, Uyuşturucu Kaçakçılığı ve Yasadışı Göç ile Mücadelede İş Birliği Anlaşmasının 8′nci Maddesinin Uygulanmasına Dair Protokol’ü (Geri Kabul Protokolü, 8 Kasım 2001 Atina) 20 Haziran 2002 tarihinde onaylamıştır.
İki ülke arasında yaşanan yakınlaşma toplumlara da yansımış, ülkemize gelen Yunan turist sayısı; ortak çalışmalara, festival ve gösterilere katılan Yunan sanatçı sayısı büyük oranda artmıştır. Türk hükümetinin Kıbrıs’ta devreye soktuğu yeni düzenlemeler de, iki halkı birbirine yaklaştıran önemli adımlar olmuştur. Karşılıklı güven artırıcı adımların atılması, iki ülke arasında yaşanan sorunların çözümünü de daha kolay bir hale getirmiştir.
Aynı ittifaklar içinde yer alan, aynı hedeflere yönelmiş, yüzyıllara dayanan komşuluk ilişkilerine sahip iki ülke, bu sorunlar çözüldüğü takdirde, sadece iyi birer dost değil aynı zamanda güçlü birer müttefik olacaklardır. Bu sayede Batı Trakya’da yaşayan Türk azınlık üzerindeki baskılar tamamen kalkacak, Türklerin bütün hakları iade edilecek ve bölge insanının sosyo-ekonomik refaha kavuşması sağlanacaktır.
Önümüzdeki günlerde de, bu olumlu durumu tersine çevirecek gelişmelerin engellenmesi, Türk-Yunan ilişkilerinin geliştirilmesi, sorunların çözümü yoluna gidilmesi, Türkiye’nin Balkan politikasının önemli bir unsuru olmalıdır. Kuşkusuz bunun için, Yunanistan’ın uzlaşmacı ve yapıcı bir politika izlemesi zorunludur.

Bulgaristan
Bulgaristan, yaklaşık 500 yıl boyunca Osmanlı egemenliğinde kalmıştır. 1908 yılında bağımsızlığını kazanmış ve bu tarihten itibaren iki ülke ilişkilerinde yeni bir dönem başlamıştır. Bu ilişkiler daha çok gerilimli bir seyir izlemiştir. İki Balkan Savaşı’nda da Osmanlı’yla Bulgarlar karşı karşıya gelmiş ve büyük kayıplar yaşamış olmalarına rağmen, Bulgar Devleti I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı ile aynı cepheyi paylaşmış, Kurtuluş Savaşı’na da destek vermiştir. Ancak Kurtuluş Savaşı’nı takip eden dönemde, “Büyük Bulgaristan” hayalleri, iki ülke arasındaki ilişkilerin soğumasına yol açmıştır.
Soğuk Savaş döneminde, Bulgaristan, Sovyetler Birliği’nin en yakın müttefiklerinden biri haline gelirken Türkiye, NATO’nun önemli bir üyesi olarak komünizm karşısındaki kalelerden biri olmuştur. Bu dönem boyunca Bulgaristan-Türkiye ilişkileri, soğuk ve gerilimli bir dönem yaşamıştır. İki ülke arasında 1950-51 yıllarında büyük bir kriz ortaya çıkmıştır. Bulgar hükümeti, 250 bin Türkü Türkiye’ye gönderme kararı almıştır. Bu dönem boyunca yaklaşık 155 bin Türk Bulgaristan’ı terk etmek zorunda bırakılmıştır. 1968 yılında, göç sonucunda dağılan aileleri birleştirmek için iki ülke arasında bir anlaşma imzalanmış ve bu anlaşmanın sonucunda 130 bin civarında Türk, Türkiye’ye dönmüştür.
Ancak 80′li yıllarda daha da büyük bir sorun ortaya çıkmış, 1980′den itibaren Bulgar yönetiminin Türk azınlığa uyguladığı asimilasyon politikasıyla Türk-Bulgar ilişkileri en gergin noktasına ulaşmıştır. 1989 yılında, Bulgaristan 350 binden fazla Türk’ü sınır dışı etmiş ve ilişkilerde büyük bir kriz yaşanmıştır.
1989 yılında komünist iktidar devrilmiş, Türkiye-Bulgaristan arasında yeni ve olumlu bir dönem başlamıştır. Bulgar yönetimi çeşitli vesilelerle Türk halkına uygulanan baskılardan dolayı özür dilemiş, Türk azınlığın hakları yeniden tanınmış, Türkler’e geniş çaplı özgürlükler verilmiştir. Bu çerçevede Türkler’in ana dillerini konuşmalarına, Türkçe isim alıp Türkçe eğitim görmelerine izin verilmiş, dinsel hakları iade edilmiştir. Bu gelişmeler, Türkiye ve Bulgaristan arasındaki ilişkilerin iyileşmesine ve güçlenmesine yol açmıştır. Ticari alandaki gelişmeler bu pozitif görünüme büyük katkıda bulunmuştur. 1992 yılı verilerine göre Bulgaristan nüfusunun %10′unu Türkler oluşturmaktadır. Ayrıca Bulgaristan’da 1.200.000 civarında Müslüman yaşamaktadır ki, bu sayı genel nüfusun %13.08′ini kapsamaktadır.

1989 yılında komünist iktidar devrilmiş, Türkiye-Bulgaristan arasında yeni ve olumlu bir dönem başlamıştır. Bulgar yönetimi çeşitli vesilelerle Türk halkına uygulanan baskılardan dolayı özür dilemiş, Türk azınlığın hakları yeniden tanınmış, Türkler’e geniş çaplı özgürlükler verilmiştir. Bu çerçevede Türkler’in ana dillerini konuşmalarına, Türkçe isim alıp Türkçe eğitim görmelerine izin verilmiş, dinsel hakları iade edilmiştir. Bulgaristan’da 1.200.000 civarında Müslüman yaşamaktadır ve bu sayı genel nüfusun %13.08′ini kapsamaktadır. Bugün Müslüman-Türk azınlık, elde edilen haklar sayesinde, Bulgaristan’da etkin bir siyasi güç konumundadır. Son yapılan seçimlerle, yönetimden pay alan Türkler, çeşitli temsilcilikler ve bakanlıklarda görev almışlardır. Bütün bu gelişmeler, Türkiye-Bulgaristan ilişkilerine çok olumlu etki yapmıştır.
1989 yılında Sovyetler Birliği’nin desteğini kaybeden Bulgaristan, Varşova Paktı’nın da sona ermesiyle, uluslararası arenadaki yanlızlığını gidermek için komşu ülkelerle iyi komşuluk ilişkileri kurmaya, uluslararası ittifaklara katılmaya çalışmıştır. 1997 yılına kadar iktidarda kalan Sosyalist Parti hükümeti, ülkeyi NATO’ya dahil etmek, Batılı ülkelerle iyi ilişkiler kurmak için elinden geleni yapmıştır.
Türkiye ve Bulgaristan arasındaki ilişkiler, bu ülkedeki yeni rejimin, eski yönetimin Bulgaristan’da yaşayan Türk azınlığa yönelik baskıcı politikalarını terk etmesi ile son on yıllık dönemde önemli bir gelişme sergilemiştir. İki ülke arasında her düzeydeki temasların sayısı artmış, uzun süredir var olan bazı ikili sorunlar çözüme kavuşturulmuştur. İktidara gelen Petar Mladenov, önceki yönetim döneminde uygulanan asimilasyon politikasından dolayı özür dilemiş, Müslüman-Türk azınlığın haklarının iadesi için çalışmalar başlatmıştır. Bu çerçevede hem Bulgaristan’da yaşayan azınlıkların hem de Bulgaristan’a geri dönen Türkler’in pek çok sosyo-ekonomik hakkı güvence altına alınmıştır. Bu gelişmeler, Türk-Bulgar ilişkilerinin önündeki en önemli engeli ortadan kaldırmıştır.
Bulgaristan, Türkiye ile yakın ilişkiler kurmak için çok istekli davranmış ve girişimleri ilk başlatan taraf olmuştur. NATO üyeliği için verilecek destek, asimilasyon kampanyası sonucunda hem Türkiye hem Batı hem de Müslüman ülkelerle bozulan ilişkileri düzeltme çabası, Türkiye’nin mükemmel bir ticaret ortağı olarak Bulgaristan’da yapılacak yatırım ve sermaye kaynağı olması Bulgaristan’ı Türkiye’ye yakınlaşmak için motive eden sebepler olmuştur.
Türkiye ve Bulgaristan arasındaki ilişkiler hızlı bir gelişim göstermiş, kısa sürede askeri, ekonomik ve kültürel alanda iş birlikleri kurulmuştur. Askeri alanda ortak üretim anlaşmaları yapılmış, ortak tatbikatlar düzenlenmiş, teröre karşı iş birliği kurulmuştur. Türkiye, Bulgaristan’ın NATO üyeliğini kabul ettiğini bir yasa ile destekleyen tek ülke olarak, 2002 yılı Kasım ayında Prag’da yapılan zirvede bu ülkenin NATO üyeliği için davet almasını memnuniyetle karşılamıştır. Buna ek olarak, iki ülke arasındaki ticari ve ekonomik ilişkilerin geliştirilebilmesi için gerekli hukuki çerçeve tamamlanmış ve bu sayede bu alanlarda önemli gelişmeler kaydedilmiştir.


Türkiye, hem Balkanlar hem de Karadeniz bölgesinde istikrarı sağlamak için 1990 yılında, Karadeniz Ekonomik İş birliği toplantılarını başlatmıştır. Bu toplantı sonucunda alınan kararlara Bulgaristan da imza atmıştır. 1998 yılında imzalanan serbest ticaret anlaşması ise ekonomik ilişkilerdeki gelişimin hızını iyice artırmıştır. Bu çerçevede enerji, otoyol, sanayi gibi alanlarda büyük ortak projeler ve yatırımlar gerçekleşmiştir.

Bulgaristan’da yaşayan Türkler’in kurduğu Hak ve Özgürlükler Hareketi (HÖH), kuruluşundan kısa bir süre sonra en büyük dördüncü parti olarak Müslüman-Türk azınlığın temsilcisi haline gelmiştir. Ancak kısa bir süre sonra, parti sadece Türkler’i değil, ülkedeki bütün azınlıkları temsil eden siyasi bir güç olmuştur. 1991 seçimlerinden itibaren hem genel hem de yerel seçimlerde önemli bir başarı elde etmiş olan HÖH, 1995 seçimlerinde 194 belediye başkanlığı kazanmıştır.34 1997 genel seçimlerinde ise seçime Milli Selamet İttifakı’yla giren HÖH, %7,6 oyla 19 sandalye kazanmıştır. Müslüman-Türk azınlığın sorunları büyük oranda çözülmüş olsa da, halen sıkıntılar yaşanmaktadır. Seçmeli Türkçe derslerinin zorunlu yapılmaması, askeri kurumlarda, üst düzey devlet görevlerinde Müslümanların nüfusları oranında temsil edilmemesi, Türk okullarının açılmasına izin verilmemesi, Türkler’in yoğun olarak yaşadıkları bölgelerde yatırım yapılmaması halen çözüm bekleyen sorunlar arasındadır.
Türk-Bulgar ilişkilerinin gelişimi, Türkiye ve diğer Balkan ülkeleri arasında kurulacak ilişkiler için bir örnek niteliğindedir. Kısa bir süre öncesine kadar karşıt bloklarda bulunan iki ülke, kısa sürede ekonomiden kültüre her alanda büyük bir iş birliğine girmiş, bölge barışına önemli katkıda bulunmuşlardır. Ülkede yaşayan Müslüman-Türk azınlık hem iki ülke arasında bir köprü olmuş hem de bu dostluk ilişkisinin getirdiği avantajlarla yeni sosyal, ekonomik ve kültürel imkanlar elde etmişlerdir.
Bugün Müslüman-Türk azınlık, elde edilen haklar sayesinde, Bulgaristan’da etkin bir siyasi güç konumundadır. Son yapılan seçimlerle yönetimden pay alan Türkler, çeşitli temsilcilikler ve bakanlıklarda görev almışlardır. Bütün bu olumlu gelişmeler, Türkiye-Bulgaristan ilişkilerinin istikrarlı bir gelişim seyretmesini sağlamıştır.
Bulgaristan, muhtemelen birkaç yıl sonra AB üyesi olacaktır. Bu üyelik, ülkede yaşayan Müslüman-Türk azınlığın daha da güçlenmesini ve yaşadığı sıkıntılardan kurtulmasını sağlayacak imkanlara da yol açacaktır. Türkiye, geçmişte olduğu gibi bundan sonra da Bulgaristan’da yaşayan dindaşlarını ve soydaşlarını ihmal etmemeli, onların sorunlarını kendi sorunları gibi algılamalı ve onlarla daha yoğun ilişkilere girmelidir. Bu ilişkiler, komşu ülkenin iç işlerine karışmak anlamında değil, Türk-Müslüman nüfusun kültür varlıklarını korumak ve geliştirmek, sosyal sıkıntılarının giderilmesine yardımcı olmak yönünde olmalıdır.

Bosna-Hersek

Yugoslavya, Sırbo-Hırvat dilinde “Güney Slavlarının Ülkesi” anlamına gelir. Ancak, büyük bölümü “güney Slavı” olan bu ülkenin halkları arasında, yüzyıllardır varlığını koruyan ve son iki yüzyıldır da kanlı iç savaşlara dönüşmüş olan bir uyuşmazlık vardır.
Güney Slavlarının en önemli iki parçası olan Sırplar ve Hırvatlar, en başta aralarındaki mezhep farkı nedeniyle birbirlerinden ayrılırlar. Sırplar Ortodoks, Hırvatlar ise Katoliktir. Bu iki halkın yanına, yine mezhep temeline dayalı olarak, ülke içindeki diğer halklar “tarihsel müttefik” olarak eklenebilir; Katolik Slovenler Hırvatların, Ortodoks Karadağlılar ise Sırpların geleneksel müttefikleridir.
Bu Sırp ve Hırvat eksenleri arasında kalan Bosna-Hersek, son bin yıl boyunca bu iki eksene de dahil olmayan bir üçüncü halkı barındırdı. Bosna-Hersek’in Sırp ya da Hırvat olmayan bu asıl halkı, hep bu iki eksenden farklı bir kimlik taşıdı. Bosnalılar, Osmanlı ordularının bölgeyi fethetmesinden önce ne Katolik ne de Ortodoks değildiler; “Bogomil” adı verilen ayrı bir mezhebe bağlıydılar.
Bu Bulgar kökenli mezhep, 10. yüzyılda kendisine “Bogumil” adı verilen bir rahip tarafından kurulmuştu. Sırbistan’dan İstanbul’a uzanan Ortodoks coğrafyası içinde gelişen mezhebin inançları, geleneksel Hıristiyan öğretisinden oldukça farklıydı. Bogomillerin inançları arasında; Hz. İsa’nın çarmıha gerilmediği, bunun bir yanılgı olduğu vardı. (Kuran’da da Allah, Hz. İsa’nın ölmediğini ve öldürülmediğini bildirmiştir. Hz. İsa’nın çarmıha gerildiği inancı ise, Hıristiyanlığın tahrif olmuş sapkın inanışlarından biridir). Dolayısıyla Bogomiller haça itibar etmiyorlar, hatta yanlış inancın bir ifadesi olduğu için haça tepki duyuyorlardı. Vaftize ve Hıristiyanlığın en temel ritüellerinden biri olan ekmek-şarap ayinine de karşıydılar.
1180-1463 yılları arasında hüküm süren Bosna Krallığı’na bağlı olan Bosna Kilisesi, Osmanlı fetihlerinden önce işte böyle bir inancın mirasçısıydı. Bu Hıristiyanlar, Devlet-i Al-i’nin gelişiyle birlikte, gruplar halinde İslam’ı kabullenmeye başladılar.
Bosna’nın Müslüman olması, devlet baskısı ile değil, gönüllü olarak gerçekleşti. Osmanlı yönetiminin vergi toplamak için tuttuğu “defter”lere bakıldığında, Bosnalıların İslam’ı uzun bir süreç sonucunda benimsedikleri görülür. 1468-69 yıllarında tutulan defterler, henüz oldukça az sayıda Bosnalı’nın Müslüman olduğunu göstermektedir; orta Bosna’daki 37.125 Hıristiyan haneye karşılık, yalnızca 332 Müslüman hane vardır. 1.485′te Sancak’ta tutulan bir defter ise, Müslümanlığın yayılmaya başladığını göstermektedir: Hıristiyan 30.552 haneye karşı, Müslüman 4.134 hane vardır. Bunu izleyen dört on yıl boyunca, Müslüman olanların sayısı gittikçe artmıştır. 1520′deki defterler, Sancak ve Bosna’da toplam 98.095 Hıristiyan haneye karşı 84.675 Müslüman hanenin varlığını göstermektedir. Balkan uzmanı Noel Malcolm’un vurguladığı gibi, Bosna’ya dışardan ciddi bir Müslüman göçü yaşanmadığına göre, bu rakamlar din değiştiren Bosnalıları göstermektedir. 1509 yılında Hersek’teki bir Ortodoks rahibin tuttuğu notlarda, “çok sayıda Ortodoksun gönüllü olarak İslam’ı kabullendiğini” belirtilmektedir.
17. yüzyıla gelindiğinde ise artık Müslüman nüfus Hıristiyanları aşmaya başlar. 1626 yılında Bosna’yı ziyaret eden bir gözlemci, ülkedeki Katolik sayısının 250 bin civarında olduğunu, Müslüman nüfusun ise Hıristiyanların toplamından daha fazla olduğunu yazar. 1624′de Bosna’yı dolaşan Arnavut rahip Peter Masarechi ise, ayrıntılı bir rapor hazırlayarak ülkede; 150 bin Katolik, 75 bin Ortodoks ve 450 bin Müslüman yaşadığını bildirmiştir. Nüfus kütüklerinde “İvan’ın oğlu Ferhad” ya da “Mihailo’nun oğlu Hasan” gibi isimler göze çarpar.
Bosnalıların Müslüman olması, Osmanlı baskısı ile gerçekleşmiş değildir. Osmanlı Devleti, farklı dini cemaatlerin birarada yaşamasını sağlayan “millet” sistemini uygulamakta ve dolayısıyla fethettiği ülkelerdeki halkları din konusunda serbest bırakmaktadır. Buna karşın, bazıları, Bosnalıların Müslüman olmasını ekonomik nedenlere bağlamışlardır. Balkan uzmanı Noel Malcolm’a göre bu da yanlıştır; çünkü “Osmanlı toplumunda zengin olmak için Müslüman olmak gerekmemektedir”.
Bosnalıların Müslüman olması, kırsal alana göre şehirlerde çok daha hızlı ve geniş kapsamlı bir biçimde gerçekleşmiştir. Bu nedenle, Bosna-Hersek’te Müslümanlar “şehirli” kültürü temsil ederler. Saraybosna, Müslümanların bu yüksek kültürünün bir ürünüdür. Şehir, 1521-1541 yıllarında Bosna valisi olarak görev yapan Gazi Hüsrevbey tarafından kurulmuştur. Hüsrevbey, Saraybosna’da hala kendi adıyla anılan görkemli bir cami ile birlikte medrese, kütüphane, hamam, iki han ve bir büyük çarşıdan oluşan bir külliye yaptırmış, oluşturduğu bu yeni şehre de Müslümanları yerleştirmiştir. 1530 yılında, şehrin nüfusu tümüyle Müslümandır. Yüzyılın sonunda şehrin 93 mahallesinden yalnızca ikisi Hıristiyan, kalanı Müslüman mahallesidir. Şehrin içinde 6 köprü, 6 hamam, üç çarşı, çok sayıda kütüphane, altı tekke, beş medrese, 90′dan fazla okul ve 100′ün üzerinde cami yer almaktadır. Osmanlı döneminin en çarpıcı özelliklerinden biri ise, bölgeye tam bir huzur ve istikrar getirmiş olmasıdır. Osmanlı yönetimindeki Balkanlar’da, etnik çatışmalar, iç savaşlar görülmez.
Ancak 19. yüzyıldan itibaren Osmanlı İmparatorluğu’nun yaşadığı sıkıntılar bu bölgeye yansımış, merkezi otoriteden uzak kalan Slav kökenli Müslüman yerel yöneticiler çeşitli isyanlarla uğraşmak zorunda kalmışlardır. 1875 yılında başlayan bir isyan hareketi Bulgaristan’a kadar yayılmış ve Rusya, 1877 yılında Osmanlı’ya savaş açmıştır. Rusya’nın ilerleyişi ancak Batılı ülkelerin devreye girmesiyle durdurulabilmiş ve 1878 Berlin Kongresi’nde alınan bir kararla, Bosna’nın yönetimi Avusturya-Macaristan’a verilmiştir. Ancak Müslüman-Türk halk, Ortodoks Hıristiyanlarla iş birliği yaparak bu yönetime karşı ayaklanmış, Avusturya-Macaristan hakimiyet kurmak için dört ay mücadele etmiş ve çıkan olaylarda 82 bin kişi ölmüştür. Bosna’da yaşayan Müslüman-Türk halkın bir kısmı bu dönemde Anadolu’ya dönmüştür.
1908 yılında, Avusturya-Macaristan yönetimi, Bosna’yı ilhak etmiştir. Bu dönemde bölge, Hırvat ve Sırp milliyetçilerin propaganda hedefi haline gelmiştir. Hırvatlar Bosna’nın önce Hırvatistan sonra da Macaristan’la birleşmesi gerektiğini, Bosnalıların Müslüman Hırvatlar olduklarını, Sırplar ise Bosnalı Müslümanların İslamı seçmiş Sırplar olduklarını iddia etmişlerdir.


Bosna’da, Drina Nehri üzerinde Sokullu Mehmed Paşa Köprüsü

1830′lu yıllardan itibaren yaygınlaşan, Hırvatlar tarafından savunulan ve bu dönemde güçlenen bir fikir ise din birliğine değil, Sırp-Hırvat-Boşnak ırk temeline dayanan bir Güney Slav (Yugo-Slav) birliğini savunmuştur.
28 Haziran 1914′te, Saraybosna’da, “Yugoslav” olduğunu iddia eden Gavrilo Princip adlı Bosnalı bir Sırp, Avusturya-Macaristan tahtının varisi olan Arşidük Francis Ferdinand’a suikast düzenlemiş, onu ve karısını öldürmüştür. Bir ay sonra Avusturya-Macaristan, Sırbistan’a savaş açmış ve ardından I. Dünya Savaşı patlak vermiştir. Bosnalı Sırp, Boşnak ve Hırvatlar savaş boyunca Avusturya-Macaristan yönetimine karşı bir faaliyette bulunmamışlardır.
1918 yılında savaşın bitimiyle Bosna; Sırp, Hırvat ve Slovenlerin kurduğu ve daha sonra adı Yugoslavya olacak olan Krallığın bir parçası olmuştur. Yeni devlet, Sırp hanedanının hakimiyeti altında kalmıştır. Tüm baskılara rağmen 1919 yılında Müslüman azınlık tarafından kurulan YMO (Yugoslavya Müslüman Organizasyonu), 1939 yılına kadar Yugoslavya yönetiminde etkili olmuştur. Bu tarihte Yugoslav hükümeti Hırvatların yoğun taleplerini karşılamak için Bosna’nın bir kısmını da kapsayan otonom Hırvatistan Banovina bölgesini oluşturmuştur.
II. Dünya Savaşı sırasında Bosna, Alman ve İtalyan işgal bölgeleri arasında bölünmüştür. Bu dönemde yaşanan yoğun çatışmalar, hem işgalci güçler hem de etnik güçler arasında olmuştur. 1943 Kasımı’nda, Tito bir Partizan kongresi toplamış ve toplantı sonunda, Güney Slav halklarının eşit olarak katılacağı yeni bir federal Yugoslavya’nın kurulduğu açıklanmıştır. Tito bu devletin mareşali ve devlet başkanıdır. Bu kongrede temsil edilen ve Güney Slavları arasında sayılan Bosnalı Müslümanlar çoğunlukla Tito’nun partizanlarına katılmışlardır. Sonraki 45 yıl boyunca Bosna, Tito Yugoslavyası’nın bir parçası olmuştur.
1980 yılında, Tito’nun ölümünün ardından ülke içinde büyük bir çözülme ve karışıklık dönemi başladı. Özellikle Slovenya ve Hırvatistan’daki çözülme, Sırp başkan Miloseviç’in radikal Sırp milliyetçiliğini körüklemesi ve Sırpların merkezi otoritedeki gücünü artırmak istemesi, Sırp olmayanların tepkilerini artırdı, etnik gruplar arasındaki gerilim tehlikeli bir seviyeye ulaştı.
1990′da gerçekleşen seçim sonuçlarına göre, Yugoslavya’yı oluşturan altı cumhuriyette de milliyetçi partiler çoğunluğu kazandı. Bosna seçimlerinde üç etnik gruba bağlı üç milliyetçi parti oyların % 76′sını aldı. İzzetbegoviç’in liderliğindeki Müslüman Demokratik Eylem Partisi, %34 oy ve 220 üyeli mecliste 87 sandalye, Karadziç’in Sırp Demokrat Partisi ise %30 oy, 72 sandalye elde etti. İzzetbegoviç bu sonuçlara göre Bosna’nın yönetimini devraldı. Komünist yönetimlerin sona ermesi, Yugoslavya’nın da sonunu getirmişti. 1991 Haziranı’nda Slovenya ve Hırvatistan bağımsızlıklarını ilan etti, Bosna ve Makedonya da Sırp hakimiyetindeki Yugoslavya’dan ayrılma girişimlerini başlattı.
Bosnalı Sırplar bağımsız bir devletin içinde azınlık olma niyetinde değildiler; Hırvatlar ise Müslüman çoğunluğun yaşadığı bir ülkede bulunmak istemiyorlardı. Miloseviç ve Hırvatların lideri Tudjman, çoktan gizli görüşmeleri başlatmış ve Bosna’yı kendi aralarında bölmüşlerdi. 1991 Kasımı’nda Bosnalı Sırplar kendi aralarında bir referandum yaparak Yugoslav devletine bağlı kalma kararı aldılar. Aralık ayında ise Makedonya, bağımsızlığını ilan etti.
1992 yılında Bosna-Hersek hükümeti, Avrupa Topluluğu’nun talebi üzerine bir referandum düzenledi. Sırplar referandumu boykot ettiler. Ancak oylamaya katılan Müslüman ve Hırvatların % 97′si, bağımsızlık yönünde oy kullandılar. Bağımsızlığını ilan eden Bosna’nın ardından Sırplar da kendi bağımsız devletlerini ilan ettiler.
Nisan 1992 yılında, Sırplar ve Hırvatlar arasında iç savaş başladı, bu savaş sırasında Müslümanlar Sırplara karşı Hırvatların yanında yer aldılar. Yugoslavya ordusunun desteğini alan Sırplar, Bosna’nın %70′ini ele geçirdiler, Saraybosna’yı ablukaya aldılar, korkunç katliamlar düzenlediler ve “etnik temizlik” adını verdikleri soykırım sürecini başlattılar. Hırvatistan’la birleşen Hırvatlar da, 1993 Mayısı’nda Bosna’nın merkezini, Mostar’ın Müslüman bölgesini ve Hersek’i ele geçirmek için eski müttefikleri olan Müslümanlara saldırdılar. Bu çatışmalarda da büyük kayıplar verilmiş, aralarında pek çok kadın, çocuk ve yaşlının da yer aldığı çok sayıda Müslüman katledilmiştir.
Bu dönemde başta bazı Avrupa ülkeleri olmak üzere dünya ülkelerinin büyük çoğunluğu, Müslümanların Avrupa’nın ortasında yaşadıkları katliama seyirci kalmıştır. Müslümanlar için güvenli bölgeler kurulmaya ancak 1995 yılında başlanmış, ama başta Srebrenica olmak üzere, bu bölgelerde yapılan katliamlara da çoğu zaman seyirci kalınmıştır. Savaş sonrasında Srebrenica’da açılan bir toplu mezardan, çocuk kadın ayırt edilmeden katledilmiş yaklaşık 8000 kişinin cesedi çıkartılmıştır. 250 bin kişinin öldüğü, 20 bin kişinin kaybolduğu savaşta, ölenlerin %90′ı Müslümandır. Öldürülenlerin çoğuna da korkunç işkenceler yapılmış, on binlerce Müslüman kadına tecavüz edilmiştir. II. Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’da yaşanan bu en büyük felaket, tarihe bir utanç vesikası olarak geçmiştir.
1995 yılında Amerika’nın baskısı ve NATO bombardımanının ardından sona eren savaş, ardında büyük bir enkaz bırakmış; Bosnalı Müslümanlar tarihin en büyük felaketlerinden birini yaşamışlardır. Aralık ayında Tudjman, İzzetbegoviç ve Miloseviç arasında Dayton Barış Anlaşması imzalanmıştır. Buna göre Bosna, Müslüman-Hırvat Federasyonu ve Sırp Cumhuriyeti’nden oluşmuş ve yeni devletin anayasası da hazırlanmıştır. Yine bu anlaşmaya göre, başka ülkelere sığınmış olan yaklaşık 2,3 milyon kişilik nüfusun kendi evlerine dönüşü garanti altına alınmıştır. Ülkede konuşlanan barış gücü, 1997′den itibaren İstikrar Gücü haline gelmiştir ve halen bölgede daimi olarak 31 bin kişilik uluslararası askeri güç bulunmaktadır.
Göçmenlerin geri dönüşleri de büyük sıkıntılara sebep olmuştur. Eski yaşadıkları yerler şimdi başka etnik halkların kontrolüne geçmiştir. Yapılan tahminlere göre, 820 bin kişi Bosna içinde yer değiştirmek zorunda kalmıştır. Sığınmacıların geri dönüşüyle bazı gruplar arasında çeşitli sorunlar yaşanmıştır.
Avrupa Güvenlik ve İş Birliği Örgütü’nün denetiminde gerçekleşen 1996 ulusal ve 1997 yerel seçimlerinden galip çıkan partiler yine her grubun kendi etnik milliyetçi partisi olmuştur.

Sırplar ve Hırvatlar, 1993 Mayısı’nda Bosna’nın merkezini, Mostar’ın Müslüman bölgesini ve Hersek’i ele geçirmek için eski müttefikleri olan Müslümanlara saldırdılar. Bu çatışmalarda da büyük kayıplar verilmiş, aralarında pek çok kadın, çocuk ve yaşlının yer aldığı çok sayıda Müslüman katledilmiştir.

1998 Eylülü’nden itibaren politik ortamda belirgin değişiklikler yaşanmıştır. Ilımlı Bosna-Hersek Partisi’nden bir üye, Müslüman-Hırvat Federasyonu tarafından ortak başkan olarak kabul edilmiştir. Aynı dönemde ılımlı bir Sırp aday ise milliyetçilere karşı üstünlük sağlamıştır. Yönetimdeki diğer mevkileri ise İzzetbegoviç ve Ante Jelaviye almışlardır. Sırp Cumhuriyeti’nde başkanlık için yarışan Plavsiye, aşırı milliyetçi bir Sırp olan Nikola Poplasen tarafından yenilgiye uğratılmıştır.
Bütün bu karmaşık politik tablodan da anlaşılacağı gibi, Bosna, görünüşte bir barış ortamı yaşamaktadır ancak etnik gruplar arasında her an bir kışkırtma yaşanabilir, zorlukla sağlanan düzen yeniden bozulabilir. Mevcut durumun korunmasında, İstikrar Gücünün, Avrupa Devletlerinin tavırlarının, aşırı milliyetçi akımları bastıracak fikri çalışmaların önemli katkısı olacaktır. Bu şekilde, büyük felaketler yaşamış Müslüman halkın geleceği güvence altına alınabilir.

Türkiye – Bosna-Hersek İlişkileri
Bosna ile Türkiye arasındaki derin tarihi bağlar dolayısıyla Bosna-Hersek, Türk dış politikasında özel bir yere sahiptir. Türkiye, uluslararası alanda tanınmış sınırları içerisinde Bosna-Hersek’in toprak bütünlüğünün, egemenliğinin ve bağımsızlığının korunması gerektiğine inanmaktadır. Türkiye, Barışı Uygulama Konseyi ve Yönlendirme Kurulu’nun bir üyesi olarak Dayton Barış Anlaşması’nın tam olarak uygulanmasını başlangıçtan itibaren desteklemiştir. Türkiye’nin dileği, Dayton Barış Anlaşması’nda çizilen çerçeve içinde Bosna-Hersek’in barış, huzur ve güvenliğe kavuşması, ekonomik ve sosyal yönden gelişmesidir.
Özellikle son dönemde, sadece Dışişleri Bakanlığımız’ın değil, Kültür Bakanlığımız’ın da Bosna’daki faaliyetlerinde bir artış gözlenmektedir. Ancak Bosna’yı büyük felaketlere sürükleyen etnik sorunlar, gerçek ve kalıcı bir çözüme kavuşmamıştır. Mevcut barış ortamı çok hassas dengeler üzerine kuruludur ve hiç beklenmedik anda gerilimler yeni bir felaketle sonuçlanabilir. Bu nedenle, Bosna-Hersek’in ekonomik, siyasi ve kültürel yönden desteklenmesi, Türkiye açısından çok önemli bir sorumluluktur. Bosna, hem Türkiye için tarihi bir dost ve müttefik, hem de Türkiye’nin Avrupa’ya açılan bir kapısıdır.
Türkiye bu sebeple Bosna’da yaşayan Müslümanlara yönelik yeni bir politika geliştirmeli, bu politika çerçevesinde Türkiye’ye güvenen ama istediği desteği bulamayan Boşnakların kalbini kazanacak faaliyetlere girişmelidir. Türk iş adamlarının Bosna’da gerçekleştirecekleri ekonomik faaliyetler, her türlü sosyal-kültürel etkinlikle desteklenmelidir. Son dönemde inşaatı sona erdirilen Mostar Köprüsü’nün Türkler’in katılımıyla yapılması, güzel bir örnek ve uzun yıllar yaşayacak bir sembol olmuştur.

Sırbistan-Karadağ ve Kosova
Sırbistan toprakları uzun savaşlardan sonra 1459 yılında Osmanlı İmparatorluğu’na geçmiştir. Bu iktidar 1815 yılına kadar sürmüş, bu tarihten sonra Sırbistan bağımsızlığını kazanmıştır. 1877-78 Türk-Rus Savaşı’nda Sırbistan, Türkleri Balkanlar’dan çıkartmak için Rusya’yla ittifak yapmıştır. 1912 ve 13′te, Balkan Savaşları’na aktif olarak katılan Sırbistan bu savaştan sonra topraklarını Makedonya, Sancak ve Kosova dahil olmak üzere genişletmiştir. Ancak bu genişleme Avusurya-Macaristan’ı tedirgin etmiş, Avusturya-Macaristan’ın müdahalesi ile Sırp ilerlemesi durdurulmuştur. I. Dünya Savaşı’nın ardından Sırp, Hırvat ve Karadağ liderleri, Sırp-Hırvat-Sloven Krallığını ilan etmiş ve adını Yugoslavya Krallığı koymuşlardır. II Dünya Savaşı’nda ülkeyi işgal eden Almanların yenilgiye uğramasının ardından Yugoslav Cumhuriyeti ilan edilmiş, Kosova ve Voyvodina 1946 yılında otonom bölge ilan edilmişlerdir.


İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki dönemde, Tito’nun önderliğindeki yeni Yugoslavya’da etnik gerilim geçici de olsa bastırılmış, ancak Soğuk Savaş’ın bitmesiyle birlikte eski ön yargılar, özellikle de fanatik Sırp milliyetçilerinin baskıcı zihniyeti yeniden su yüzüne çıkmıştır. Sırpların 1989 yılından itibaren diğer Yugoslav Cumhuriyetlerini kontrol etmek için girişimlere başlaması gerilimi artırmış ve önceki bölümde değindiğimiz korkunç olayların başlamasına yol açmıştır.

1989 yılında Sırplar, Kosova ve Voyvodina’nın otonom yapısını iptal etmişlerdir. Yugoslavya iç savaşı sırasında ise azınlıkların yoğun olarak yaşadığı bu bölgeler, Sırpların baskı ve şiddet uyguladıkları yerler olmuştur.
Savaşın ardından imzalanan Dayton Anlaşması, bölgeye göreceli bir barış getirmiş, Sırplar azınlıklara karşı daha insaflı bir politikaya yönelmişlerdir. 1998 Mayısı’nda Miloseviç’in bazı politik oyunları Karadağ tarafından tepkiyle karşılanmış, bölgede büyük bir gerginlik yaşanmasına sebep olmuştur.
Kosova’da ise, bölgenin otonomisini kaybetmesinin ardından Arnavut çoğunluk Sırp hükümetinin zulmüne direnmiştir. Sırp yönetimi Arnavutlara karşı büyük baskılar uygulamış, Arnavutlar ise haklarını ve hatta yaşamlarını korumak için kendi içlerinde organize olmaya çalışmışlardır. 1990 yılında kurulan Kosova Kurtuluş Ordusu ile Sırp güvenlik güçleri arasında çatışmalar başlamış ve bu 1997-98 yıllarında yoğunlaşmıştır. Ardından, Sırp ordusu ve polisi büyük bir harekat başlatmış, meydana gelen çatışmalarda yüzlerce insan ölmüş, 200 binden fazla Arnavut, evini terk etmek zorunda kalmıştır. NATO’nun hava saldırısı tehdidi, Miloseviç’in Kosova’dan çekilmesini sağlamıştır. Ancak Miloseviç’in uzlaşmaz tavırları nedeniyle Kasım ayından itibaren çatışmalar yeniden başlamıştır. Yine NATO’nun tehditleriyle başlayan bir seri barış görüşmesi ise bir sonuç alınamadan 1999 yılında sona ermiştir.
Miloseviç, Kosova’ya NATO güvenlik güçlerinin yerleştirilmesini reddetmiştir. Bu durum uluslararası toplumun bir müddet sonra ABD öncülüğünde Sırp zulmüne müdahale etmesine neden olmuştur. Aynı sırada Sırpların etnik Arnavutlara yönelik saldırıları da yoğunlaşmış; köyler yakılmış, halk göçe zorlanmıştır. Bu dönem zarfında yaklaşık 640 bin kişi Kosova’yı terk etmek zorunda kalmıştır. En sonunda 10 Haziran tarihinde alınan BM kararıyla bölgeye 50 bin kişilik Barış Gücü gönderilmiş ancak sayıları 780 bini bulan sığınmacıların yaşadığı büyük felaketi telafi edememişlerdir. Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi halen bu felaketlerin baş sorumlusu olan Miloseviç’i yargılamaktadır.

Kosova’da Müslüman- Türk Halkın Durumu

Sırp yönetimi Arnavutlara karşı büyük baskılar uygulamış, Arnavutlar ise haklarını ve hatta yaşamlarını korumak için kendi içlerinde organize olmaya çalışmışlardır. 1990 yılında kurulan Kosova Kurtuluş Ordusu ile Sırp güvenlik güçleri arasında çatışmalar başlamış ve bu 1997-98 yıllarında yoğunlaşmıştır. Ardından, Sırp ordusu ve polisi büyük bir harekat başlatmış, meydana gelen çatışmalarda yüzlerce insan ölmüş, 200 binden fazla Arnavut, evini terk etmek zorunda kalmıştır. 1389 yılında yapılan Kosova Savaşı’nın ardından, Türkler Kosova’ya yerleşmeye başlamışlardır. Yaklaşık 400 yıl süren Osmanlı hakimiyeti boyunca Türkler Prizren, Priştine, Vıçıtırın, Nobırda gibi bölgelerde yerleşmişlerdir. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’ndan itibaren, bölgenin Müslüman-Türk nüfusu Anadolu’ya göç etmeye başlamıştır. Sadece 1912-1941 yılları arasında yaklaşık 600 bin kişi göç etmek zorunda kalmıştır.
Günümüzde bu bölgede yaşayan Türkler’in 60 bin ve Türkçe konuşanların nüfusu yaklaşık 250 bin kişi olarak tahmin edilmektedir. Ancak devamlı göçler ve baskılar bu sayıda bazı değişimlere sebep olmaktadır, Türk olmayan Müslümanlar ise Arnavut’turlar. Nüfusun %85 gibi büyük bir çoğunluğunu da oluşturan Arnavutların yaklaşık olarak % 70′i Müslümandır.
Kosova’da yaşayan Müslüman-Türk nüfus, Osmanlı’nın bölgeden çekilmesinin ardından yalnız ve korumasız kalmıştır. Balkan Savaşları, I. ve II. Dünya Savaşı, komünist yönetim, Yugoslav iç savaşı gibi büyük felaketler atlatan dindaş ve soydaşlarımız, bugüne kadar tüm güçleriyle hayatta kalmayı ve bulundukları bölgenin politik, sosyal ve kültürel hayatında etkili olmayı başarmışlardır.
1999 yılında sona eren savaşın ardından getirilen yeni düzenlemelerle birlikte, Müslüman-Türk gruplar için yeni bir dönem başlamıştır. Politikaya, sosyal hayata katılım artmış, kültürel faaliyetler daha geniş çaplı olarak uygulanır olmuştur. Bütün olumlu gelişmelere rağmen Kosova’da da, Yugoslavya’nın diğer bölgelerinde yaşanan gerginlik kendini belli etmektedir. Nitekim kısa süre önce ülkedeki reformların öncülerinden Sırbistan Başbakanı Zoran Djindjic’in silahlı saldırı neticesinde hayatını kaybetmesi, ülkede sorunların tam anlamıyla çözülemediğinin bir göstergesidir.
Savaşın ardından Türk nüfusun içinde de belirli bir ayrılık yaşanmış, ortak karar almakta, politika üretmekte sorunlar yaşanmıştır. Yeni yönetim döneminde Türkçe’nin resmi dil olarak tanınmaması, Türkler’in yaşadığı önemli bir sorun olmuştur. Bu gelişmeyi protesto eden Türkler, 28 Ekim 2000 tarihli seçimlere katılmama kararı almışlardır. Türk Dışişlerinin devreye girmesiyle birlikte BM Kosova Yüksek Temsilcisi Bernard Kouchner bir açıklama yapmış ve Türkçe’nin Türk toplumunun yaşadığı belediyelerde, Arnavut ve Sırp diliyle eşit olarak kullanılma hakkını tanımıştır.
Özgür ve demokratik bir ortamın varlığı, Müslüman-Türk halkın yaşadığı sorunların çözümünü de kolaylaştırmaktadır. Kosova halkını oluşturan tüm etnik gruplar 17 Kasım 2001 tarihinde özgür bir seçim ortamında oy kullanmış, yeni Meclis İbrahim Rugova’yı Kosova Geçici Öz Yönetim kurumlarından Kosova Başkanlığı görevine atamış, Bayram Rexhepi başkanlığında da Kosova Hükümeti kurulmuştur. Türkler bu seçimlerde Meclis’e üç temsilci göndermeyi başarmışlardır. Kosova’da 26 Ekim 2002 tarihinde gerçekleştirilen yerel seçimlerde ise Kosova’daki Türk azınlığı temsil eden Kosova Demokratik Türk Partisi seçimlere ilk kez katılmış, Prizren ve Priştine Belediye Meclislerinde temsil hakkı elde etmiştir.
Kosova’da, Prizren, Mamuşa, Priştine, Vıçıtırn gibi şehirlerdeki ilköğretim okullarında, 104 sınıfta 2 bin öğrenci, 3 anaokulunda 100 öğrenci, 6 lisedeki 19 sınıfta 450 öğrenci ve 1985 yılında Priştine Üniversitesi’nde açılan Türkoloji Bölümü’nde 50 öğrenci eğitim görmektedir. Türkler, Kosova’da Türk kültürüne göre yaşamaktadırlar.

Türkiye, Sırbistan-Karadağ ve Kosova İlişkileri

Türkiye, kanlı savaşın ardından parçalanmış Yugoslavya topraklarında, yeniden barış ve huzurun hakim olmasını dilemektedir. Bölgede yaşayan toplumlar arasında birtakım gerginlikler hissedilse de, hem dış baskılar hem bilinçli kişilerin iş başında olması hem de yaşanan felaketten alınan dersler, bu gerginliğin ön plana çıkmasına engel olmaktadır. Özellikle bu yeni cumhuriyetlerin bir kısmının yakın gelecekte AB’ye katılacak olmaları, aşırı milliyetçiliği ve düşmanlıkları ikinci plana itmektedir. Bütün bu olumlu şartlara rağmen bölgenin bir barut fıçısına dönmesi o kadar uzak bir ihtimal değildir. Türkiye’nin bu tehlikeye karşı sürekli olarak gerginlikleri yatıştırıcı bir politika izlemeye devam etmesi, çok isabetli olacaktır.

Kosova’da yaşayan Müslüman-Türk nüfus, Osmanlı’nın bölgeden çekilmesinin ardından yalnız ve korumasız kalmıştır. Balkan Savaşları, I. ve II. Dünya Savaşı, komünist yönetim, Yugoslav iç savaşı gibi büyük felaketler atlatan dindaş ve soydaşlarımız, bugüne kadar tüm güçleriyle hayatta kalmayı ve bulundukları bölgenin politik, sosyal ve kültürel hayatında etkili olmayı başarmışlardır.
Savaş sonrası dönemde, özellikle de Miloseviç’in devrilmesiyle, Türkiye’nin Sırbistan’la ilişkilerinde gelişmeler olmuş, yeni hükümetle birlikte karşılıklı ilişkilerde çeşitli ilerlemeler sağlanmıştır. Yugoslavya Federal Cumhuriyeti’ni oluşturan Sırbistan ve Karadağ Cumhuriyetlerinin, eşit iki üye devlet olarak ortaklık temelinde yeni bir yapı ve yeni bir birlik oluşturma süreci, 14 Mart 2002 tarihinde Belgrad’da imzalanan anlaşma uyarınca başlatılmıştır. Yugoslavya Federal Cumhuriyeti, Federal Parlamento’da 4 Şubat 2003 tarihinde kabul edilen Anayasal Şart çerçevesinde “Sırbistan ve Karadağ” adını almış ve eşit iki üye devletin ortaklığına dayanan bir devlet birliği kurarak yeniden yapılanma sürecine girmiştir.
Bu pozitif gelişme, bölgenin barışına da büyük bir katkıda bulunmuştur. Türkiye, Balkanlar’da önemli bir unsur olan Sırbistan’la olan sorunlarının büyük bir kısmını halletmiş, geri kalan sorunlar ise müzakereler yoluyla çözüm aşamasına girmiştir. Özellikle bölgede yaşayan Müslüman-Türk nüfusun sorunlarıyla ilgili olarak Türkiye’nin yaptığı girişimler başarıyla sonuçlanmıştır. Bundan sonraki dönemde de, Türkiye’nin Sırbistan ve Karadağ ile olan ilişkilerini güçlendirmesi hem Balkanlar’da huzur ve güven ortamının doğmasına katkıda bulunacak hem de Müslüman-Türk nüfusun haklarının savunulmasında güçlü bir imkan elde edilecektir.
Kosova konusunda ise Türkiye, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 1244 sayılı kararının eksiksiz uygulanmasına destek vermekte, KFOR, UNMIK ve AGİT Misyonu’na asker, polis ve uzmanlar sağlayarak Kosova’nın güvenlik ve istikrarına katkıda bulunmaktadır. Türkiye, bölgeyle yüzyıllardır süregelen tarihi ve kültürel bağları dolayısıyla Kosova ile ilgili gelişmeleri yakından takip etmektedir. Müslüman Arnavutların ve Türk azınlığın, kazanılmış haklarının korunmasına ve Kosova’nın siyasi ve idari yapılarında adil ve hakça temsiline büyük önem verilmektedir. Kosova’da yaşayan ve Türkiye’de çok sayıda akrabası olan Türkler, bir yandan politik ve ekonomik, diğer yandan da sosyal ve kültürel faaliyetlerini artırarak Sırbistan ve bölge ülkeleriyle Türkiye arasında bir dostluk köprüsü oluşturmalıdır.
Türkiye’nin gözü Kosova’da olmalı, bölgedeki Türkler’in bu yöndeki tüm faaliyetleri dostluk ve iyi komşuluk kuralları çerçevesinde desteklenmelidir. Kosova’da yaşayan Türkler’in en büyük sorunlarından biri ise işsizliktir. Türk iş adamları bu bölgeye yatırım yapmalı, bölgede bir Konsolosluk ve Türk Kültür Merkezi açılmalıdır. Kosova’da yaşayan halkın % 90′ı Müslümandır. Ancak halkın özellikle de çoğunluğu oluşturan Arnavut Müslümanların arasında İslam bilgisi ve kültürü daha da geliştirilmelidir. İslam ahlakının en güzel şekilde anlatılması ve yayılması, Kosova’da yaşayan Müslüman Arnavut ve Türkleri birleştiren önemli bir unsur olacaktır.

Romanya
Romanya, Balkanlar’da büyük öneme sahip bir devlettir. Çok eski zamanlardan itibaren çeşitli toplulukların yerleştiği Romanya toprakları, Orta Asya’dan göç eden Türkler’in geçiş ve yerleşim noktalarından biri olmuştur. Hunlar, Avarlar ve Bulgarlar bu bölgede yerleşmiş, Slavlar bölgeye Hıristiyanlığı getirmişlerdir. 1003 yılından itibaren Macar Krallığı bölgede hakim olmaya başlamıştır. 13. yüzyıldan itibaren Macar yönetim tarafından ülkeye Sakson ve Germen kabileler yerleştirilmiştir. Bu işgaller, yerli halkın Eflak (Wallachia) ve Boğdan (Moldavya) bölgesine kaymasına yol açmıştır. Bu bölgeler “Voyvoda” adı verilen ve daha çok Macar veya Polonya kontrolündeki prensler tarafından yönetilmeye başlanmıştır.
1418 yılında Dobruca’yı fetheden Osmanlı İmparatorluğu’nun bu bölgedeki etkisi, 1526 yılındaki Mohaç Savaşı’nın ardından tam olarak hissedilmeye başlamıştır. Eflak ve Boğdan eyaletleri 1821 yılına kadar, genel olarak İstanbul’un Fener semtinden seçilen Rum aileler tarafından yönetilmiştir. Osmanlı-Rus Savaşı’nın ardından 1829 yılında imzalanan Edirne Anlaşması’yla Eflak ve Boğdan’ın yönetimi Ruslara geçmiştir. 1857′de iki eyalet birleşerek Romanya adını almış, Alexandru Ion Cuza prens seçilmiştir. 1877-78, yıllarında yaşanan Rus-Türk savaşları ise, Osmanlı’nın bölgedeki varlığını tamamen sona erdirmiştir.
Romanya tam bağımsızlığını 1878 yılında elde etmiştir. I. Dünya Savaşı sırasında Romanya, bu ülkelerde yaşayan büyük Romen nüfusuna dayanarak, Avusturya-Macaristan ve Alman topraklarından pay almayı hedeflemiştir. Nitekim savaşın ardından topraklarını yaklaşık iki katına çıkarmayı başarmıştır.

II. Dünya Savaşı boyunca Nazi Almanyası’nın müttefiki olan Romanya’da general Ion Antonescu diktatörlüğü hakim olmuştur. Savaş sırasında Rusya’ya saldıran ve büyük kayıplara uğrayan Romanya, Kral Michael’in iktidarı devralmasıyla birlikte 1944 yılında Almanya’ya savaş açmıştır. Ülkede artan Sovyet etkisi, komünizmin hakimiyetini getirmiştir. Uzun yıllar baskıcı bir komünist rejimle yönetilen Romanya, Stalin’in 1953 yılında ölmesinin ardından Sovyetler’den uzaklaşmaya başlamıştır.
1965 yılında Çavuşesku’nun ilan ettiği yeni anayasa, Sovyetler’in ülke üzerindeki kontrolünü iyice azaltmıştır. Bu dönemde başta Amerika olmak üzere Batı ülkeleriyle yakınlaşmaya devam edilmiştir. Ancak dışarıya karşı olumlu mesajlar veren Çavuşesku, ülke içinde kanlı komünist iktidarı sürdürmüş, halkın büyük felaketler yaşamasına, açlık ve sefalet içinde ölmesine sebep olmuştur. 1989 yılında hükümet karşıtı gösterileri vahşi bir şekilde bastıran Çavuşesku, kısa bir süre sonra Bükreş’e kaçmak zorunda kalmış ancak bir müddet sonra yakalanmış ve yargılanarak idam edilmiştir.
Onun yerini alan İliescu da aynı baskıcı politikaları devam ettirmiş ve kısa süre sonra iktidarı bırakmak zorunda kalmıştır. 90′lı yıllarda aşırı milliyetçi akımlar güç kazanmış, başta Çingeneler olmak üzere, etnik azınlıklara karşı şiddet eylemleri başlamış, 1992 yılında Almanya’ya kaçan 43 bin Çingene Romanya’ya geri gönderilmiştir. Romanya özellikle uluslararası toplumun bu konuda tepkisinden sonra, azınlık haklarında çeşitli iyileştirmeler yapmak zorunda kalmıştır. 1996 yılında yapılan seçimlerle, ilk defa anti-komünist bir koalisyon seçimi kazanmış ve Emil Constantinescu yeni başkan seçilmiştir. Bu tarihten itibaren, Romanya’da pozitif gelişmeler artmış AB ve NATO’ya üye olma yolunda önemli adımlar atılmıştır.

Romanya’da Müslüman-Türk Azınlık
Romanya’da, büyük çoğunluğu Dobruca eyaletinde olmak üzere Oğuz, Kırım, Gagavuz kökenli yaklaşık 100 bin Türk yaşamaktadır. Türkler’in bu bölgeye gelişi Osmanlı’dan çok öncesine kadar uzanmaktadır. Orta Asya’dan göç eden Türkler’in bir kısmı bu bölgede yerleşmiştir. 13. yüzyıla kadar devam eden bu göçler, M.Ö. 375 yıllarında Batı Hun Türkleri’yle başlamış, Avar Türkleri , Bulgarlar, Peçenekler, Kuman Türkleri’yle devam etmiş, en son Tatar Türkleri Dobruca bölgesinde yerleşmişlerdir. 1263 yılında Sarı Saltuk önderliğindeki Anadolu Selçukluları Babadağ’a yerleşmiş, daha sonra Osmanlı’nın Dobruca’ya yerleşmesinin yolunu açmıştır. II. Beyazid döneminde Dobruca’ya yerleşen Oğuz Türkleri, burada uzun süredir yaşayan soydaşlarıyla kaynaşmış, yüzlerce köy ve şehir kurarak bölgeyi tam bir Türk yurdu haline getirmişlerdir. Dobruca’ya bir büyük göç dalgası da 1783 yılında Kırım’ın Ruslara geçmesiyle yaşanmış, bu tarihte birçok Kırım Türkü Dobruca’ya göç etmek zorunda kalmıştır.
Osmanlı-Rus Savaşı’nın ardından bölgeyi ele geçiren Romanya’nın Romenleştirme politikası sonucunda Türkler bölgeden ayrılmak zorunda kalmış, bu zorunlu göçler 1910 yılına kadar devam etmiştir. Komünist rejim döneminde de bölgeden Anadolu’ya yapılan göçler artmıştır. Bu yoğun nüfus kaybı yüzünden Türkler’in sayısı yaklaşık 250 binden, günümüzdeki sayısına düşmüştür41; bu Türkler’in % 88′i Köstence’de, % 12′si Tulça’da yaşamaktadır.
Bugün Romanya’da yaşayan Türkler’in fazla bir sıkıntısı yoktur. Kendilerine her türlü özgürlük tanınmıştır ve azınlık hakları gerektiği gibi uygulanmaktadır. Türk nüfus, Romanya’da yönetimle barışık ve uyumlu bir biçimde yaşamakta bir yandan bulundukları ülkenin politik, ekonomik ve sosyal hayatına katılımda bulunmakta bir yandan da Türkiye ile Türkiye’deki akrabalarıyla olan bağlarını canlı tutmaktadırlar. Çok sayıda dergi, gazete, ve radyodan sesini duyuran, çeşitli dayanışma dernekleri ve vakıf çatısı altında toplanan Türkler, ilkokuldan üniversite son sınıfa kadar Türkçe eğitim görmektedirler.

Romanya-Türkiye İlişkileri
Yakın bir tarihte NATO ve AB üyesi olacak olan Romanya ve Türkiye arasındaki ilişkiler son derece olumlu bir dönemden geçmektedir. Ancak gerek ekonomik gerekse de kültürel alanda, bu ilişkiler olması gereken seviyenin çok altındadır. Halbuki iki ülke, ortak bir tarihi paylaşmakta, Romanya’daki mevcut Türk nüfus, iki ülkeyi birbirine bağlamaktadır. İki ülkenin yakınlığı, Balkanlar için de bir istikrar ve barış unsuru olarak algılanmaktadır. Türkiye, Romanya’nın NATO üyeliğini parlamentosunda kabul ettiği bir yasa ile destekleyen tek ülke olarak, 2002 yılı Kasım ayında Prag’ta yapılan zirvede bu ülkenin NATO üyeliği için davet almasını memnuniyetle karşılamıştır.
Romanya’da, diğer Balkan ülkelerinde yaşanan Müslüman-Türk düşmanlığı yaşanmamıştır. Bu yüzden iki ülke arasında fazla bir gerginlik olmamıştır. İki ülke arasındaki ticaret ise özellikle son yıllarda yüksek bir seviyeye ulaşmıştır. Türkler’in bu ülkedeki ekonomik varlığı, 7 bin şirket ve yaklaşık 15 bin yatırımcı olarak belirtilmektedir. Romen Parlamentosu’nda da üç Türk milletvekili bulunmaktadır.
Türkiye, diğer Balkan ülkelerinde uygulaması gereken kültür ve ekonomi politikasını burada da hayata geçirmeli, Türk azınlığın ekonomik problemlerini çözecek girişimlerde bulunmalı, kültürel varlıklarını ve geleneklerini yaşatacak faaliyetleri güçlü olarak desteklemelidir.

Makedonya
8 Eylül 1991 tarihinde Makedonya’da halk oylaması yapılmış ve bağımsızlık ilan edilmiştir. Böylece Slovenya ve Hırvatistan’ın ardından Makedonya da Yugoslavya Federasyonu’ndan ayrılmıştır. Nisan 1993′te BM’e kabul edilen Makedonya, ilk dönemlerde çeşitli ekonomik sıkıntılar yaşamış, bu sorunlar hükümet değişiklikleriyle sonuçlanmıştır. Ekonomik sıkıntının asıl sebebi, Makedonya isminin kullanılmasından rahatsız olan Yunanistan’ın uyguladığı ekonomik engeller olmuştur. Yunanistan’ın 1995 yılında ekonomik ambargodan vazgeçmesi, Makedonya ekonomisinin iyileşme sürecine girmesini sağlamıştır. Aynı yıl, Başbakan Gligorov’un arabasına bombalı saldırı düzenlenmiş, ancak 1996 yılında Başkan iyileşerek görevine geri dönmüştür.
1998 yılının Mart ayında, Kosova’da, Sırp polis gücü Arnavutlara karşı saldırıya geçmiş , BM, bölgeye müdahale etmesi için yeni birlikler göndermiştir.
NATO’nun Yugoslavya’ya yaptığı saldırının ardından yaklaşık 245 bin sığınmacı, Makedonya’ya kabul edilmiştir. 1999 yılında yapılan cumhurbaşkanlığı seçimini Türk azınlığın da desteklediği Boris Trajkovsky kazanmıştır.

Makedonya’da Müslüman-Türk Varlığı
Türkler’in Makedonya’daki tarihi, 1500 yıl önce göç eden Orta Asya Türk topluluklarıyla başlamıştır. Osmanlı’nın Balkanlar’daki ilk fetihleri de Makedonya civarında olmuş, 1372′de Köstendil, 1380′de İştip, 1382′de Manastır ardından da Ohri alınmış, 1389 Kosova Savaşı’nın ardından bölgenin tamamına yakını Osmanlı topraklarına katılmıştır. Osmanlı’nın en uzun süre elinde kalan Balkan toprağı da Makedonya olmuştur. Başta Üsküp, Selanik, Manastır, Serez, Köprülü, Vardar Yenicesi, Kalkandelen, Gostivar olmak üzere bölgedeki yerleşim merkezleri Anadolu’dan gelen Türkler’le dolup taşmıştır.
Balkan Savaşları’na kadar olan dönemde, bölgede büyük bir Müslüman-Türk nüfus bulunmaktadır. 1904 yılında Sırbistan ve Bulgaristan’dan göçenlerle birlikte Makedonya’da 1,5 milyon Türk’ün yaşadığı söylenmektedir.42 Balkan Savaşları ve Yunanistan’la yaşanan mübadelenin ardından Arnavutluk dışında, Balkanlar’da yaşayan Müslüman nüfus sayısı yaklaşık 600 bine kadar düşmüştür. 1953 ve 1994 yıllarında yapılan nüfus sayımları kıyaslandığında, Makedonya’da yaşayan Türkler’in sayısının 203 binden 78 bine gerilediği görülmektedir.
Makedonya’da bugün ”Türk Demokratik Birliği” kurulmuştur ve birlik, bölgede yaşayan Türkler’i temsil etmektedir. Makedonya’da Türkçe gazete, dergi yayınlanmakta, aynı zamanda Türkçe radyo yayınları da yapılmaktadır. Makedonya’da Türkler arasında eğitim Türkçe’dir. Doğu Makedonya’da 4 yıllık Türkçe eğitim alma hakkı vardır. Halen mevcut ilköğretim kurumlarında 264 öğretmen görev yapmaktadır. Gostivar’da bir genel lise ve bir meslek Iisesi ile Kalkandelen’de bir meslek Iisesinde Türkçe öğretim yapılmaktadır. Üsküp’te de bir Iisede Türkçe öğretim verilmektedir. Üsküp ve Manastır Üniversitesi’nde Türkler’e çok az bir kontenjan ayrılmaktadır. Makedonya Türkleri bu okullara yoğun ilgi göstermektedir.

Türkiye – Makedonya İlişkileri
Son dönemlerde Balkan ülkeleriyle kurulan ilişkilerde yaşanan olumlu gelişmeler Makedonya için de geçerlidir. Özellikle Türkiye’nin bu ülke ve topraklarla olan tarihsel bağı, Türkiye’yi bölgeye yakınlaştırmakta, buranın sorunları hakkında daha hassas olmasına sebep olmaktadır.
Türkiye, Makedonya Cumhuriyeti’nin güvenliğine, istikrarına, refahına ve toprak bütünlüğüne büyük önem vermektedir. 13 Ağustos 2001′de imzalanan “Çerçeve Anlaşması”nı ve anlaşma uyarınca yapılan anayasal değişikliklerin kabulünü memnuniyetle karşılamıştır. Türkiye, “Çerçeve Anlaşması”nın ruhuna uygun olarak, Makedonya’daki Türk azınlığın özgürce temsil edilmesini önemli bulmaktadır. Yine aynı anlaşma uyarınca silahların toplanmasını denetlemek ve ülkede güvenlik ortamını sağlamak amaçlı NATO operasyonlarına katkıda bulunmakta, ayrıca Avrupa Güvenlik ve İş Birliği Teşkilatı (AGİT) Makedonya Gözlem Misyonuna da personel sağlamaktadır. Türkiye, AB’nin Makedonya’daki NATO Misyonu’nu devralmasından sonra NATO destekli AB Operasyonu’na (Concordia) da katılmaktadır.
Bu örneklerden de anlaşılacağı gibi, Türkiye bölgede aktif olarak bulunmaktadır. Ayrıca bu ülkede ekonomik, sosyal ve kültürel alanda gelişmelere imkan tanıyacağı için, Makedonya’nın bölgesel ve uluslararası birliklere katılması da Türkiye tarafından güçlü bir şekilde desteklenmektedir.
Makedonya’da Müslüman-Türk azınlık için yapılması gereken girişimler bütün Balkanlar için geçerlidir. En başta bölgede yaşayan Müslüman-Türkler’in sorunlarını doğrudan dile getirebilecekleri elçilikler açılmalı, soydaşlarımızın kültürünü yaşatacak kültür merkezleri kurulmalı, Kültür Bakanlığı’nın öncülüğünde, bölgedeki çok sayıda tarihi eserin restorasyonu gerçekleştirilmelidir. Bu girişimler, Makedonya anayasasının 44-49. maddeleri tarafından desteklendiği için hukuki bir sorun da teşkil etmemektedir.

Arnavutluk, Slovenya, Hırvatistan ve Türkiye

Arnavutluk, Balkanlar’da Türkiye’nin en yakın ilişkiler kurduğu ülkelerin başında gelmektedir. 1430 yılından itibaren Osmanlı yönetimine geçen Arnavutluk, 1912 yılına kadar, neredeyse 5 asır boyunca Türkler’le ortak bir tarihi ve kültürü paylaşmıştır. II. Dünya Savaşı’ndan sonra Komünist Enver Hoca diktatörlüğü altına giren Arnavutluk, bu dönem boyunca büyük baskılara maruz kalmış, Enver Hoca Arnavut halkını ateistleştirmek için zalim bir baskı politikası izlemiş, topluma büyük acılar çektirmiştir. Komünist iktidarın ardından kurulan yeni cumhuriyetle birlikte ise bu kötü günler geride kalmıştır. Türkiye ile olan ilişkilere büyük önem verilmiş, Türkiye de bu ilgiye aynı derecede karşılık vermiştir.
Avrupa’nın ortasında, nüfusunun neredeyse %80′i Müslüman olan Arnavutluk, Türkiye’yle yoğun akrabalık bağları olan dost ve kardeş bir ülkedir. İki ülke arasında hiçbir sorun yoktur. Bilakis ilişkiler gün geçtikçe gelişmektedir. İkili ilişkilerin en önemli unsurlarından birini askeri ilişkiler oluşturmaktadır. Türkiye ile Arnavutluk arasında yüksek düzeyde askeri iş birliği mevcuttur. Türkiye, Arnavutluk’un NATO’ya kabul edilmesi için büyük destek vermektedir.
Türkiye ile Hırvatistan arasındaki ikili siyasi ilişkiler uzun bir dönem boyunca gelişme göstermemiştir. Yugoslavya iç savaşında da Türkiye tarafsız kalmak için büyük bir çaba göstermiştir. Ancak son dönemlerde, özellikle üst düzeyde gerçekleşen ziyaretler sonucunda iki ülke arasında önemli gelişmelerin yaşandığı söylenebilir. Türkiye, Balkanlar’da barış ve huzurun yaşanmasına katkı sağlaması açısından, Hırvatistan’ın demokratikleşme sürecini, ekonomisinin yeniden yapılandırılması alanlarındaki ve Avrupa-Atlantik kurumları ile bütünleşme yönündeki çabalarını desteklemektedir.
Türkiye’nin Balkanlar’da en zayıf ilişkiler kurduğu ülke Slovenya’dır. Bir Balkan devletinden çok, bir Orta Avrupa devleti özelliği taşıyan ve 2004 yılında AB üyesi olacak olan Slovenya, ilişkilerin geliştirilmesine müsait bir yapıdadır. Türkiye ve Slovenya dış politikalarında; barış, istikrar, iyi komşuluk ile ikili ve çok-taraflı iş birliğine dayanan ekonomik gelişme gibi, ortak hedefleri paylaşmaktadırlar.


Yorum Yapın

"CIA’nın yasal kulağı aramızda!”

Geçtiğimiz yıl Yunanistan’da dünyanın en büyük istihbarat faaliyeti ortaya çıkarılmıştı. Yunan Başbakanı, Cumhurbaşkanı ve Genelkurmay yetkilileri dinleniyordu. Sonra o skandal unutuldu ve skandalın baş mimarı Türkiye’ye geldi. iyibilgi skandalı ve Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu tehlikeyi Doç. Dr. Hasan Ünal ile konuştu. iyibilgi özel

İstihbarat faaliyetleri artık çok kolay olmalı. Çünkü Yunanistan’da patlayan telekulak skandalı yabancı devletlerin istihbarat faaliyetini oldukça yasal yoldan yürütüyor. Örneğin cep telefonu operatörü olarak Yunanistan’a gidiyor, zamanı gelince de stratejik alanları dinlemeye alıyorsunuz. Özellikle Cumhurbaşkanı, Başbakan, Genelkurmay Başkanı sizin hattınızı kullanıyorsa… İşin bir diğer boyutu da var tabi… Kim bilir, yetkililer sizin hattınızı kullanmıyordur. O zaman- Hasan Ünal’a göre- diğer hatları ve sabit telefonları da dinlediğiniz ortaya çıkıyor.

Tarihin en büyük telekulak faaliyeti

Baştan alalım… Yunanistan’da tarihin en büyük skandallarından biri patladı. Vodafone isimli operatör firma, Yunanistan’da Cumhurbaşkanı, Başbakan, askeri yetkililer de dahil olmak üzere birçok kişinin telefon konuşmalarını dinlemişti. Hatta Radikal gazetesinde yayınlanan bir habere göre cep telefonları dinlenen Başbakan Kostas Karamanlis de dahil 100 kadar siyasetçi, bakan ve işadamının dışında isimleri açıklanmayanlar arasında Genelkurmay Başkanlığı İstihbarat Dairesi Komutanı Korgeneral Frangulis Frangos’un da bulunduğu ortaya çıktı. Peki, dinlemeler ne için yapılıyor? Sıkı durun… iyibilgi’nin konuştuğu Hasan Ünal, tüm bilgilerin ABD’nin Atina büyükelçiliğine verildiği iddiasının dile getirildiğini söylüyor.

“Telekulak” Türkiye’de

Şimdi Vodafone Türkiye’de… Telsim’in sahibi. Hasan Ünal ile bu konuyu ele alırken şu soru aklımıza geldi: Türkiye de benzer bir istihbarat saldırısı altında kalabilir mi? Hasan Ünal, Yunanistan’da yapanın aynı şeyi Türkiye’de yapmaması için hiçbir neden olmadığını söylüyor. Bu arada Ünal çok hassas bir noktaya değiniyor: Vodafone Türkiye’ye gelirken beraberinde Yunan ortak getirdi. Yunan istihbaratıyla içli dışlı bir adam büyük bir ihtimalle. Yunanistan’ın böyle bir istihbarat faaliyetinde Vodafone’a 100 milyon dolarlık küçük bir ceza verdiği düşünülürse, Yunanistan’la anlaştıkları söylenebilir. Yunanistan bunlara vereceği az ceza karşılığında Türkiye’deki dinlemeden pay istemiş olabilir…”

Bunlar çok önemli iddialar… Peki, Yunanistan’daki skandaldan sonra Vodafone Türkiye’ye geldiğine göre, Türk güvenlik birimleri ya da Cumhurbaşkanlığı, ya da Başbakanlık, ya da istihbarat… Neden Vodafone’nun Türkiye’ye girmesine izin verdi?

Hasan Ünal “bu sorunun yanıtını milletvekili Emin Şirin ile görüşün” diyor, “Emin Şirin bu konuda pek çok soru önergesi verdi…”


Şirin’in önergesindeki şifre!

Genç Parti İstanbul milletvekili Emin Şirin Vodafone ile ilgili en çok soru önergesi veren vekillerden. 5 Nisan 2006 tarihinde Meclis Başkanlığı’na sunduğu soru önergesi ilginç saptamalarla dolu… İşte o önerge:

Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığına

Aşağıdaki sorularımın Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Sayın Doç.Dr.Abdüllatif ŞENER tarafından yazılı olarak cevaplandırılmasını saygılarımla arz ederim.

İlgili Bakan olarak mesuliyetini taşıdığınız TMSF`nin satışa çıkardığı Telsim için en yüksek fiyatı 4.550 milyar dolarla Vodafone`nun verdiği bilinmektedir. Bu arada Yunanistanlı telefon firması Intracom`un Yunanistan`da 15.12.2005`te yapılan olağanüstü hissedarlar toplantısı sırasında açıklama yapan Intracom`un sahibi S. Kokkalis, Vodafone`nun Yunan telekom ve bilişim devi Intracom firmasına Telsim`in yüzde 10 hissesini satın alması için opsiyon tanındığını açıkladı. Açıklamayı yapan firmanın Başkanı Sokrates Kokkalis, Doğu Almanya`nın çöküşünden sonra açıklanan Doğu Alman gizli örgütü STASI`nin belgelerine göre, Doğu Alman gizli servisi için çalışmış bir kişidir. Ayrıca, savunma sanayi konusunda çalışmaktadır. Sokrates Kokkalis hakkında KKTC Birinci Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş`ın aleyhinde, suikast teşebbüslerini de kapsayan bazı söylentiler de bulunmaktadır. Sorular: TMSF tarafından organize edilen Telsim`in satış ihalesinde, Telsim`i satın alacak firmalar hakkında güvenlik araştırması yapılmış mıdır?

Telsim`i satın alacak firmanın, satın aldığı varlıkları bilahare üçüncü bir şahsa devretmesi halinde belirli önemler alınmış mıdır? Telsim`i satın alacak firmanın satın aldığı varlıkları bir müddet sonra, Yunanistan`a veya Güney Kıbrıs Rum idaresine veya İran`a veya güvenlik açısından risk teşkil edebilecek başka bir ülke şirketine satmaması için ne gibi tedbirler alınmıştır? Yukarıda verilen haberler doğrultusunda Vodafone`dan bir izahat istenecek midir? Sokrates Kokkalis hakkında MİT`ten istihbari bilgi istenecek midir? Rauf Denktaş`a suikast teşebbüsü dedikoduları hakkında araştırma yaptırılacak mıdır? Vodafone`nun Telsim`i satın alması halinde KKTC`de bulunan Telsim faaliyetlerinin Kokkalis`e ve veya Güney Kıbrıs Rum Kesimine satılma ihtimali var mıdır?

Şirin`in sözünü ettiği Sokrates Kokkalis, Vodafone`un % 10 hisse alması için hak tanıdığı bildirilen Yunan firması Intracom`un sahibi. Adına Harvard Üniversitesinde kurulmuş bir ödül de bulunan Kokkalis daha önce de Türkiye`de bazı ortaklıklara girmişti. Kokkalis`in 2000 yılında Doğu Alman belgelerinin açıklanması ile birlikte gençliğinde, Doğu Alman Casusluk teşkilatı Stasi`nin elemanı olarak çalışmış olması Yunanistan`da rahatsızlık yaratmıştı.

iyibilgi.com

Yorum Yapın

İtalya Tarihi…

İTALYA TARİHİ

1861 yılından beri bir birleşik devlet olan İtalya, bir zamanlar, konuştukları ortak yabancı dil olan italyancayı kullanan insanlar sayesinde yarımadada ortaya çıkan coğrafik bir terimdi.

Tarih boyunca, Etrüsk, Yunan ve Latin uygarlıklarının yeşerdiği yer bugün İtalya olarak tanımlanmaktadır. Daha sonraları Roma’lılar tarafından ele geçirilecek olan Orta İtalya’da Etrüskler büyük bir İmparatorluk kuraken, M.Ö. 8. yüzyılda Yunanlılar, Sicilya ve Güney İtalya’da kolonilerini kurmaya başlamıştır. Efsanelere gore Roma kenti M.Ö. 753 yılında kurulmuş, yapılan sürekli savaşlar sonucunda sınırlarını İngiltere’den Sahara Çölüne ve İspanya’dan Kafkaslara kadar yaymışlardır.

5. Yüzyılda İtalya yabancılara boyun eğer (Barbar İstilaları). Roma’nın Vizigotlar tafından işgal edilmesinin ardından, bir Germen savaşçısı olan Odoacer, kendisini İmparator ilan ederek Batı İmparatorluğuna son verir. 800 yılına kadar süren bu Ostrogotlar ve Lombartlar hükümdarlığı, (Carlo Magno) Charlemagne’ın İmparator olarak seçilmesi ve Kutsal Roma İmparatorluğu’nun kurulması ile son bulur.

Charlemagne’ın ve onu izleyen Germen Kralların İmparatorluğu kuvvet ve birlik eksikliği duymuşlardır. Batı Avrupa ülkelerinin her geçen gün gelişen ulusal rakabetlerinin etkisiyle İtalya, birbirleri ile bir rekabet içerisine giren şehir devletleri tarafından bölünür. Bu sırada, Uluslararası arenada büyük bir öneme sahip olan Papalık, yarımadada etkisini göstererek diğer devletler karşısında önemli bir güç durumuna gelir.

Bu devletlerin en önemlileri, değişik dönemlerde egemenliğini hissettiren Fransa, İspanya ve Avusturya’dır. Merkezi otoritenin eksikliği yarımadanın büyük bir bölümünde bağımsızlık ruhunun gelişmesini teşvik etmiştir. Bu sayede, özellikle Rönesans doneminde, endüstri, ticaret, sanat ve öğrenimi dallarında büyük ilerlemeler kaydedilmiştir.

19. Yüzyılla birlikte, özellikle Fransa ile Avusturya arasındaki rekabette büyük bir azalma meydana gelir.

Napolyonik rejimin devrilmesi, 1815 Viyana Kongresinden birliğin kurulmasına kadar geçen sure için İtalya’da Avusturya’nın egemenliği sunucunu getirir. İtalya Birliği kurulmadan önce en önemlileri Piemonte Krallığı, İki Sicilya Krallığı, ve Papalık Davletleri olmak üzere 11 farklı devlet bulunmaktaydı. 1849 yılı başında, kuzeydeki bazı İtalyan devletleri, Piemonte’nin liderliğinde ve Papa’nın şüpheli desteği ile Avusturya boyunduruğuna son verme çabası içine girerler.

Bu çaba, sonuçsuz kalmasına rağmen 1859 ve 1866 yıllarında yeni denemeler yapılır. Bu sırada İtalya’nın bir bölümünde, büyük Piemonte’li devlet adamı, Cavour tarafından bir kaç devlet ile birlik oluşturularak 1861 yılında İtalya Krallığı kurulur. Birlik oluşumu, Roma’nın Piemonteliler tarafından ele geçirilerek başkent ilan edilmesiyle 1861 yılında tamamlanır. İtalya Birliği hareketine Cavour dışında büyük vatansever Mazzini ve efsanevi vatansever-asker Garibaldi liderlik etmişlerdir.

İtalya, Mussolini’nin 1922′deki Faşist diktatorlüğüne kadar sınırlı monarşi ile yönetilmekteydi. I. Dünya Savaşının sonunda, İstria ve Trentino sınırların dışında bulunmaktaydı; Trieste, Dalmaçyanın bir bölümü ve Adriyatik Denizindeki bazı adalar Yugoslavya’da imzalanan özel bir barış antlaşmasıyla 1924 yılında İtalyan topraklarına katılmıştır. II. Dünya Savaşına, 1940 yılında Müttefik Kuvvetleri karşısına alarak Almanya ile birlikte savaşan İtalya, 1943 yılında Almanlar tarafından tamamen işgal edilir. Bağımsızlık, 1945 yılında Mussolini’nin İtalyan anti-faşist güçler tarafından öldürülmesi sonucunda elde edilir. 1946 yılında bir halk referandumu yapılarak İtalya Cumhuriyeti ilan edilir. Bugünkü Devlet Başkanı (Cumhurbaşkanı) Carlo Azelio Ciampi’dir.

NAPOLYON’UN HİMAYESİNDEKİ İTALYA

18. yy’ın Sonu
Avusturya Kırallığına karşı Avusturya’nın güneyinde kazandığı büyük zafer ile Napolyon Bonapart, İtalyan yarımadasına girmiş, 16 Mayıs 1796′daki Paris Barış Anlaşması ile de Bügünkü İtalya’nın Piemonte bölgesini de içine alan Savoy Krallığı ile komşu olmuştur. Venedik Cumhuriyetini de eline geçiren Napolyon Bonapart, daha sonra bu bölgeyi Milan Düklüğü karşılığında Avusturya’lılara vermiştir.

Napolyon’un İtalya’ya girmesi ile Fransız Ihtilalinin etkileri tüm yarımadada kendisini hissettirmiştir. Papa’ya bağlı devletlerin 1796′da Fransızların egemenliğine geçmesinden sonra ilk bağımsızlık hareketi Reggio Emilia (Bugünkü Emilia Bölgesi)’da gerçekleşmiş ve aynı yılın ağustos ayında Emilio kralı tahtından indirilerek Aralık ayında bağımsız Cispadana Cumhuriyeti ilan edilmiştir. Bu cumhuriyet, bugünkü Italya’nın bayrağı olan beyaz, kırmızı ve yeşil renklerini ilk defa bir bayrak rengi olarak kullanmıştır. 1979 yılının Haziran 29 günü ise iki ayrı cumhuhiret birleşerek Cisalpina Cumhuriyetini kurmuşlar, aynı yılın sonlarına doğru ise Ligure Cumhuriyeti oluşmuştur. Geriye kalan diğer Papa’ya baglı devletler ise 1798′in başlarında Roma Cumhuriyeti çatısı altında birleşmiş, Roma’da yaşayan Papa da Toscana bölgesine kaçmak zorunda kalmıştır. 1799 yılında ise Napoli’nin aristokrat ve entellektuelleri Partenopea Cumhuriyetini kurarak, Kral IV. Fernando’nun Sicilya’ya kacmasına neden olmuşlardır. Daha sonra Toscana bölgesinde de bir Cumhuriyet devleti kurulmuştur.

Fakat bu bagımsızlık hayalleri çok kısa sürer. Zira, Napolyon’un (1798-99) Mısır seferini firsat bilen diğer Avrupa Devletleri İngiltere monarşisi ve Rus çarı ile birlikte ittifak kurarak Italya yarımadasındaki Fransız ordusunu geri çekilmek zorunda bırakırlar. Bu geri çekilme sırasında Fransızlar özellikle Napoli’ye büyük hasarlar verirler.

İkinci İtalya savaşı 14 Haziran 1800′de Marengo’nun galibiyeti ile başlamasına rağmen, 9 Subat 1801 yılında imzalanan Luneville Barışı ile yarımada yeniden Fransızların egemenliğine geçer. Yarımadanın Napolyon’dan kurtarılarak İtalya Cumhuriyetini kurmayı amaçlayan Cumhuriyetçi fikirler, Cisalpina ve Venedik bölgesinden büyük destek alarak önce 28 Aralık 1805′de İtalya Cumhuriyetini kurarlar. Daha sonra bu cumhuriyet 31 Mart 1805′de İtalya Krallığına dönüştürülür. Papa’nın kontrolu altındaki bölgeler yeniden oluşturulur; Büyük Toscana Düklüğü Etruria Krallığına dönüştürülürken, Lucca, Massa, Piombino ve Carrara Düklüğü, Napolyon’un kız kardeşi Eloise’nin, Napoli Krallığı ise erkek kardeşi Joseph’in himayesine verilir (30 Mart 1806). Yalnızca Sardenya ve Sicilya adaları, Savoy ve Bourbonlara bırakılır.

Daha sonraki olaylar, Napolyon’un İtalya’daki egemenliğini daha da pekiştirmiştir. Kayınbiraderi Murat, Napoli tahtına oturmuş, İtalya Krallığı sınırlarını Trentino ve Alto Adige Bölgelerine kadar genişletmiş ve Toscana, 14 Ekim 1810 yılındaki Schonbrumm Barış Anlaşmasıyla Papa ile Fransız İmparatorluğunun ortak yonetimi altına girmiştir. Fakat, Napolyon’un Ruslara karşı yapmış olduğu 1813 Liepzig ve 1815 Waterloo savaşlarını kaybetmesi, 1815′de Murat’ın trajik sonu, 1815 Viyana Kongresi ile elde ettiği haklarla birlikte İtalya, siyasi ve toprak bakımından avantajlı bir şekilde yeniden restore edilme durumuna gelmiştir.

İtalya Kavimleri

Etrüskler
Toscana bölgesine ismini veren Etrüskler, İtalya’nın ilk önemli uygarlığıdır. Mezarlarında ortaya çıkarılan freskler, değerli ziynet eşyaları ve çanak çömleklerden, onların yüksek seviyede sanat ve kültüre sahip olduğu anlaşılmaktadır. Kullandıkları dil gibi asıl orijinlerinin hala bir sır olduğu, fakat M.Ö. 9.yy’da Orta İtalya’ya yayıldıkları bilinmektedir. Etruria bölgesi olarak adlandırılan yerleşim bölgesinde yaşayan halk tarih boyunca hiç bir zaman bir devlet birliği kuramamış sadece şehirler konfederasyonunda yaşamışlardır. 3 Etrüsklü ve 2 Tarquinius kralı, Roma şehrini M.Ö. 616-509 yılları arasında yönetmişlerdir. Ayrıca, Roma şehrinin ilk kalıcı taş yapılarını, “Servius duvarlarını”, idare binalarını, kamu kuruluşlarını, mahkeme binalarını, binaların ve mezarların duvar resimlerini, kutsal kanunlarını, senatoyu ve bir orduyu kuran ilk uygarlık Etrüsklerdir.

Roma Uygarlığı
Romalılar, 2.000 yıldan fazla süreden beri İtalyalı olan eski bir halk topluluğudur. Kendilerinin, M.Ö. 753′de Roma şehrini kuran ikiz kardeşler; Remus (Remo) ile Romulus (Remolo)’un soyundan geldiklerine inanırlar. M.Ö. 510 yılına kadar süren monarşi donemine kadar güçlü komşuları olan Etrüskler ile birlikte yaşayan Romalılar, tarihlerindeki ilk Cumhuriyetle tanışırlar. Sonradan ortaya çıkan halk savaşlarının sonunda, yani M.Ö. 27 yılında Augustus (Augusto) tarafından İmparatorluk kurulur. Bu İmparatorluk zamanla, İngiltere dahil olmak uzere Avrupanın büyük bir bölümünü, Kuzey Afrikayı, Anadolu’nun hemen ardından Hindistan’a kadar olan büyük bir bölgeyi egemenliği altına alır. Başkentleri Roma, Tiren Denizi (Mar Tirreno)’ne yaklaşık 30 km uzaklıkta ve Tiber (Tevere) nehrinin her iki yakasını içine alan bir bölgede bulunmaktadır. Romalılar, Roma’nın Remus ile Remulus tarafından kurulduğuna inanırlar.

Cumhuriyet
Roma Cumhuriyeti, bir senato ve genellikle 12 kişilik bir halk konseyinden oluşmakta idi. Senato, günümüzdeki Millet Meclisinin görevini üstlenmekle birlikte, Konsey tarafından yılda bir kez seçilen iki lider tarafından yönetilmekte idi. Senato ve liderlerin görevi hem kanun çıkarmak, hem de devleti idare etmekti.

Roma Cumhuriyetinin bu özelliği sayesinde ülkenin en becerikli insanları iktidara getirilerek birbirleri arasında bir rekabet ortamı yaratılmış, böylece iktidara gelen kişiler hem zamanlarını hem de zenginliklerini devlet için harcayarak ülkeyi güçlü hale getirmişlerdir. Dolayısı ile, önce İtalya’daki komşuları, daha sonra da Akdeniz ve Orta Doğu’daki uygarlıklar üzerinde kendi egemenliklerini kanıtlamışlardır.

Ne yazik ki rekabetin ters etkileri de görülmüş; Cumhuriyetin ilk yıllarında Patrici ve Plebeiler arasında yaşanan güç çatışmaları çoğunlukla bir çok insanın ölümü ile sonuçlanmıştır. Cumhuriyetin son yıllarında ise, Roma’nın topraklarını aşırı bir şekilde genişletmesi bazı senatörlerin gücüne güç katmıştır. M.Ö. 44 yılında Sezar (Giulio Cesare) ‘ın kendisini zorla diktatör ilan ettirmesi halk tarafından korku ile karşılanmış ve kendisini aynı zamanda Kral ilan etmesinden endişe duyulmuştu. Böylece, Cumhuriyeti korumak isteyen bazı senatör üyeleri ona suikast düzenlemişler, sonucunda ise halk savası başlamıştır. En sonunda, Sazar’ın yeğeni Octaviano savaşı zaferle sonuçlandırarak kendisini Augustus (Augusto) unvanı ile onurlandırmış ve Roma İmparatorluğunu kurmuştur. Augustus, M.Ö. 27 ile M.S. 14 yılları arasında hükümdarlık yapmıştır.

Roma ve Kartacalılar
Kartaca (Carthage), Afrika kıyısında bulunan güçlü bir ticaret şehri idi. Romalıların İtalya’yı ele geçirmesinden çok önce, Kartaca’lılar Sicilya, Sardenya, Kuzey Afrika ve İspanya’yı kontrolleri altında bulundurmakta idiler. Romalılar, İtalya’yı ele geçirdikten sonra topraklarını daha da genişletmek için M.Ö. 264 ile M.Ö. 146 yılları arasında Kartaca’lılar ile bir çok savaş yapmışlardır.

Roma, Kartacalılar ile üç korkunç savaş yapmıştır. Yaptıkları ilk Pon (Punic) savaşında, gemi yapma sanatını ve Kartacalıları denizde nasıl yenebileceklerini öğrenmişlerdir. İkinci Pon savaşında ise Kartaca Generali Hanibal, ordusu ile Alp Dağlarını aşarak bütün İtalya’yı ele geçirmiştir. Romalılar, hiç vazgeçmeden savaş üzerine savaş yaparak İtalya’yı geri almış, daha sonra Afrika’ya geçerek Hanibal’ın ordusunu M.Ö. 202′de Kartaca yakınlarındaki Zama’da yenilgiye uğratmışlardır.

Romalılar, Hanibal’den o kadar çok korkmuşlardır ki sonunda Kartaca’yı yıkarak tamamen yok etmeye karar vermişlerdir. M.Ö. 149 ile M.Ö. 146 yılları arasındaki üçüncü Pon savaşlarında Romalılar, Kartaca şehrini yakarak tamamen tahrip etmişlerdir. Kuzey Afrika, Romalıların eline geçince de eski kalıntılar üzerine yeni bir şehir kurarak buraya lejyonlerini yerleştirmişlerdir.

Romalı yazarlar, Kartacalıların çok barbar olduklarını, hatta çocuklarını tanrılara kurban verdiklerini savunurlar. Fakat, başka kaynaklar da Kartacalıların uygar ve ticaretçi bir millet olduğunu ve çok zengin bir kültüre sahip olduğunu bildirmektedir. Romalılarla savaşa girmelerinin sebebi, her iki tarafında digerinin ne istediğini bilememesidir. Yine, hem Romalılar hem de Kartacalılar diğerinin yapabileceklerinden korkmakta idiler. Pon (Punic) savaslarının sonucunda, Roma, daha önce Kartacalıların elinde bulunan Afrika ve İspanya’yı topraklarına katmış oldular.

Roma ve Britanya
Britanya (İngiltere) Sezar, M.Ö. 55′de Galya bölgesinden geçirdiği ordusu ile bu adaya saldırı düzenlemesine ragmen başarısızlığa uğrayarak M.Ö. 54′de geri çekilmiştir. Romalılar, Britanya’yı ancak İmparator Claudio döneminde M.S. 43′de ele geçirebilmiş ve M.S. 55′de Londra’ya taşınan başkenti, Colcester şehri olarak seçmişlerdir.

Romalılar, İngilterenin ileri gelenlerine önem vererek Romanın ileri gelenleri gibi davranmışlar, onlara villalar, kasabalar vererek, zengin bir Romalının haklarından da yararlandırmışlardır. Böylece, bu kişilerin halk üzerindeki kontrolünü sağlamlaştırmışlardır.

Romalıların kontrolü altında yaklaşık 350 yıl kalan Britanya, barış ve huzurlu bir ortamın bulunduğu bir yer olarak, Romalıların, tatillerini geçirdiği en gözde yerlerden biri haline gelmiştir.

Roma döneminden kalan en önemli anıtların başında; Roma İmparatorluğunun Kuzey sınırlarının belirlenmesi amacı ile Adriano (Hadrianus)’nun emri ile ve üç Romalı lejyön tarafından inşa edilen ve uzunluğu 79 mil olan Adriano Surları ve Hamamları gelir.

M.S. 410′da Saksonlara karşı yapılacak savaş için yardım isteyen Romalı İngilizler, başka yerlerde çok meşgul olduğu için Roma İmparatoru Honorius (Onorio)’dan ” Kendi savunmanızı kendiniz yapın ” cevabını alırlar. Bu durum, Romalıların İngilizler üzerindeki himayesinin sonu olur.

Roma ve Anadolu
Asia Minore (Küçük Asya), Türkiye’nin sahip oldugu topraklara eski dönemlerde verilen isimdir. Roma’nın Cumhuriyet ile yönetildiği dönemlerde, Büyük İskenderin Generalleri tarafından yönetilen Küçük Asya’nın Batı bölgesi M.Ö. 133 yılında Bergama Kralı III. Attalos’un vasiyeti ile, Doğu bölümü ise Antiochus’a karşı yapılan küçük bir savaş sonucu Romalılara katılmıştır.

Anadolu’da barış ve huzur içinde yaşayan Romalılar, M.Ö. 88′de Pontus Kralı Mithridates tarafından Küçük Asya’dan dışarı çıkarılmak istenmiştir. Bu dönemde yaklaşık 40.000 Roma askeri öldürülmesine rağmen, Romalılar M.Ö. 63′de Mithridates’i yenmeyi başarmışlardır. Yenilgiye dayanamayan Mithrades, çok küçük yaşdan beri vücudunu zehire karşı alıştırdığından, kendi kılıcını vucuduna sokarak intahar etmiştir.

Roma ve Yunanistan
Yunanistan (Grecia) Uygarlığın babası olarak gördüklerinden Yunanlılara karşı büyük saygı duyuyorlardı. Onların mimarisi ve tanrıları gibi bir çok şeylerini kopya etmişlerdir. Fakat bu kopya edilenler, Roma geleneklerine geliştirilerek uygulanmıştır.

Romalılar, Yunanlılarla ilk olarak Güney İtalya’daki şehirlerde ilişki kurmuşlardır. Bu şehirlerin bazıları Romalılardan korunma isteğinde bulunmuşlar, diğerleri ise Batı Yunanistan’da bulunan Epirus’lu Pyrrhus’dan yardım beklemişlerdir. M.Ö. 280′de Pyrrhus, sahip oldugu filler sayesinde İtalya’yı işgal etmesine ragmen, Romalılar, direnmeyi bırakmamışlar. Phrrhus, Romalılarla yaptığı savaşlarda çoğu askerini kaybettiği için kazandığı savaşlar kendisine çok pahalıya mal olmuştur. Dolayısı ile, İtalya’dan çekilmek zorunda kalmıştır.

Bu dönemlerde yunanlılar, Makedonyalıların kontrolu altında yaşamakta idiler. Fakat, Roma Generali Flaminio, Makedonyalılarla M.Ö. 196′da yaptığı savaşı kazanarak Yunanistan’ın özgür bırakılmasını beyan etmiştir. Yunanlıları özgür bırakarak, Romalı generallerin hiç birisinin daha önce yapmamış olduğu bir şey yapmış ve ülkedeki önemini artıracağını düşünmüştür. Fakat, durum böyle olmamıştır.

Romalılar, kendilerinin özgür bırakılmasından memnun kaldıklarını düşündükleri Yunalılar, hiç doğru olmadığı halde bir çok şey için, sanki hala vergi verdiklerini savunarak Romalılardan sürekli şikayetçi olmuşlardır. Sonunda Romalıların sabrı taşmış ve Yunanlılara bir ders vermeye karar vermişler. M.Ö. 146 yılında Corinth’e giren Romalılar diğer şehirlere örnek olması için, tüm şehri yakıp yıkmışlar, geriye kalan tüm Yunan şehirleri ise Roma’ya teslim olduklarını beyan etmişler. Böylece, yunanlılar, küçük bir parça da olsa ellerindeki özgürlüklerini kaybetmislerdir.

Roma ve Galyalılar
Galya (Gallia), Bugünkü Fransa topraklarına Roma döneminde verilen isimdir. Gallia (İngilizce; Gauls), Romalıların, Roma’nın Kuzeyinde yaşayan barbar kavimlar için kullandıkları bir terimdir. Eski Roma Cumhuriyeti döneminde, Kuzey İtalya’da yaşayan insanlar da aynı isimle anılmakta idi. Fakat, Galyalılar, her biri farklı lider ve geleneklere sahip çok sayıda kavimlerden oluşmakta idi.

M.Ö. 387′de Galyalılar, Romaya saldırı düzenlemişlerdir. Efsaneye göre; Galyalılar, bir gece sessiz sedasız Capitoline tepelerine (Kampidolyo) kadar gelirler. Fakat, tapınakda bulunan kazlar Galyalıların yaklaştıklarını duyarak ve kaçışarak kaz seslerini çıkartırlar. Kaz seslerini duyan Roma’lılar, tehlikenin farkına varırlar ve şehirlerini Galyalılara karşı savunurlar. Şehir, Galyalılardan kurtarıldıktan sonra da kaz kutsal bir hayvan olarak ilan edilir.

M.Ö. 59 yılında Sezar, Galya’ya bir sefer düzenleyerek on yıl içerisinde bütün Galya kavimlarini kontrolü altına alır. Sezar, “Galya Savaşları” adında bir günlük yazmıştır. Elbette, günlüğü yazarken kendisi hakkında hep övücü şeyler yazmayı ihmal etmemiştir.

Roma ve Mısır
Mısır (Egitto) Roma Cumhuriyeti döneminde Mısır, Büyük İskender’in Generallerinden birisi olan Ptolemeo tarafından yönetilmekte idi. Ptolemeo, Büyük İskender öldükten sonra onun vücudunu Mısır’a kaçırmıs, daha sonra da İskenderiye şehrinde onun adına büyük bir mezar inşa ettirmiştir. Roma Cumhuriyeti döneminde oldukça ekonomik bakımdan zayıflamış olan Ptolemeo, M.Ö. 168′de Küçük Asya’daki Krallara karşı Roma’dan yardım istemiştir.

Bir Roma elçisi, Küçük Asya Kralı ile Mısır sınırında buluştuklarında, elindeki bir değnek ile kumun üzerine bir çizgi çizer ve “Bu çizgiyi geçecek olursan, Roma seninle savaşa girer” der. Kral, korkarak ordusunu geri çeker.

Bu olaydan sonra Mısır, Roma’nın koruması altına girmesine ragmen, Octaviano’nun M.Ö. 31 yılında lejyönlerini göndermesine kadar Roma topraklarına katılmaz. İmparator olup Augustus ünvanını alan Octaviano, hiç bir Roma senatörünün burayı kontrol etmesine izin vermeyerek, Mısır’ı İmparatorluk memurları aracılığı ile idare etmiştir. Bunun en önemli nedeni ise Mısır’da üretilen buğdayın Roma’yı beslemesidir.

İmparatorluk
Roma da imparatorluk kurulmadan çok zaman önce de imparatorlar vardı; Romalı halk seçtiği liderlerin savaşlar kazanmasını, dolayısı ile Roma’nın topraklarını genişleterek gücünü artırmasını istemekte idiler. M.Ö. 264′de tüm İtalya’yı ele geçiren Roma, Akdenizde bulunan diger güçlerle ticaret yapmaya başlamıştır. Daha sonra, Afrika’da bulunan Kartacalılarla bir çok savaş yapan Roma, bu ülkeyi de ele geçirerek İmparatorluğunun sınırlarını Akdenizin ötesine taşımıştır.

Sezar döneminde Roma, Doğuda Küçük Asya (Anadolu), Batıda Galya’yı da topraklarına katmıştır. Böylece, M.Ö. 27 ‘de Augustus kendisini İmparator ilan ettiğinde Roma İmparatorluğu oldukça genişlemişti. Augustus, bir yandan askeri bir diktatörluk yaratmış, diger yandan Cumhuriyeti muhafaza etme yoluna gitmiştir. Dolayısı ile, bir İmparator olarak ordunun kontrolünü elinde bulundurduğundan halka istediklerini kolaylıkla yaptırmıştır. İmparatorluğu şehirlere ve lejyönlere ayırarak idaresine güvendiği insanları getirmiştir.

Generallerinden birisi olan Varus’un, M.S. 9′da, üç lejyonunun, Almanya ormanlarındaki bir karşı grup tarafından tuzağa düşürülerek yok edilmesine kadar Roma, topraklarını genişletmeyi sürdürmüştür. Bu olaydan sonra, artık İmparatorluğun topraklarını genişletmemesini söylemesine rağmen, İmparatorların ünlü olmasının yaptıkları savaş ve zaferlere göre orantılı olduğunu savunan Claudio ve Traiano gibi sonraki İmparatorlar ülkenin genişlemesini sürdürmüşlerdir. Dolayısıyla, İmparator Adriano (Hadrianus) dönemine gelindiğinde ülkenin sınırları çok aşırı genişlediğinden, artık bu işe bir nokta koymanın zamanı geldiğini düşünen İmparator Adriano, ülke sınırlarına son şekli vermek amacı ile surlar ve anıtsal kapılar yaptırmıştır.

Yaklaşık 500 yıllık bir ömür süren Roma İmparatorluğu, kendilerini Romalı yapmak isteyen barbarlar tarafından yıkılmıştır.

Monarşinin Gelişi
Bağımsızlığın ve değişimin çekirdekleri ilk olarak Napolyon savaşları ile İtalya’ya ekilmiş, ulusal birlik düşünceleri ise kendisini ilk olarak Cumhuriyetçi Devletler ve İtalya Krallığı olarak göstermiştir. Fransa’da ortaya çıkarak İtalya’da yönetim ve yargı reformları olarak genişleyen birleşme hareketi, yeniden yapılanmaya bir öncü olmuştur. Bu harket, bütün İtalyan Devletlerinin entellektuelleri ile orta-sınıfı ve çoğunlukla gizli çalışan fakat büyük halk kitlelerini etkileyen yurtsever kuruluşlardan (Guiseppe Mazzini’nin “Genç İtalya”sındaki gibi) büyük destek bulmuştur. Özgürlük ve daha fazla demokratik olma isteği, Piemonte Bölgesi’nden Sicilya’ya kadar bütün yarımadayı sarmış fakat, İspanyol anasayasının imtiyazları İtalya kanun yapıcılarına zorla kabul ettirilmiştir (Özellikle Carlo Alberto’dan II. Leopoldo’ya ve II. Ferdinando’dan IX. Pio’ya). Bu olay 1848 yılında da devam etmiştir. 1848 yılı, Paris ve Viyana ihtilallerinden sonra, sadece İtalya için değil aynı zamanda bütün Avrupa için olumlu olayların ve yeniliklerin gerçekleştiği bir yıl olmuştur.

Milano ve Venedik’deki isyanlardan cesaret alan Sardenya Kralı Carlo Alberto, İtalya’nın değişik bölgelerinden gelen gönüllüler ile Papa ve Napoli’nin düzenli askerlerinin yardımı ile 1848 yılında Avusturya’ya karşı savaş açar. Fakat ani savunma karşısında Papa ve Napoli askerleri ağır bir yenilgiye uğrar. Bir yıl sonra, Carlo Alberto, Novara’da bir başka atak sonunda geri püskürtülür ve II. Vittorio Emanuele’nin lehine yapılan geri çekilmeye destek verir. Bu sırada, Roma’da bulunmakta olan Mazzini ve Giuseppe Garibaldi, Fransız ve Avusturyalı birliklerin değiştirdikleri kanun yapıcıları görevlerinden alıp bir yıl önce onaylanmış olan yeni anayasanın hükümsüz olduğunu ilan ederler.

İtalya Birliği
Sonraki on yıl boyunca Piemonte hükümetinin başındaki Kont Camillo Benso Cavour, kabiliyetli ve sabırlı tavrı sayesinde elde ettiği planlarını gerçekleştirme başarısı sayesinde küçük Savoy Devleti’ni büyük Avrupa güçleri ile müttefik bir devlet, Fransızlarla komşuluğunu da bir arkadaşlık durumuna getirmek için uğraşmıştır.

Sonuçları elde etmek çok uzun sürmez. Kırım Savaşını sonuçlandıran 1856 Paris Kongresinde, Rus ve Osmanlı güçlerine karşı, Fransız ve İngilizlerle birlikte ittifaka imzasını atar. Cavour, ülke topraklarının sınırları hakkındaki avantajları elde etmeyi hemen başaramasa bile İtalyan sorununu sürekli gündemde tutar. Yaklaşık üç yıl süren bu dönemden sonra 1859 yılının başlarında, Piemonte destekli II. Vittorio Emanuele, tahtından, İtalyan halkına ülkenin milli egemenliğini istediğini belirten bir beyanat yayınlar. Piemonte’yi ele geçirme hayalleri yıkılan Avusturya, Sardenya Krallığına savaş ilan eder. Bu olay, Cavour’un uzun zamandan beri beklediği bir fırsattır.

III. Napolyonlu Fransız ordusu ve kanlı zaferlerin Solferino ve San Martinosu, Avusturya’ya karşı bir güç oluşturarak büyük bir zafer kazanırlar. Savaş sonunda imzalanan Villafranca Antlasması ile Lombardia Bölgesi Avusturya’lıların egemenliğinden çıkar. Bu sırada, Orta İtalya ve Romagna Bölgesinde ayaklanmalar çıkarak eski rejimlere dönülür. 1860 yılında yapılan ve Piemonte’ye katılma lehine çıkan oyların yapıldığı referandumun sonucunda, Birleşik İtalya Krallığı’na bağlı Garibaldi’nin seferi “Binler” sayesinde ele geçirilen Güney İtalya’da dahil olmak üzere tüm ülke’nin her açıdan geliştirilmesi çalışmaları başlar.

17 Mart 1861′de Torino’da ilan edilen Birleşik İtalya Krallığı, henüz krallığa dahil olmayan Roma ve Venedik’i sonraki yıllar Krallığa dahil etmiştir. Prusya’nın yardımı sayesinde Avusturya’lılara karşı yapılan savaş sonunda 1866 yılında Venedik, III. Napolyon desteğinde olan Roma ise 20 Eylül 1870′de Kralliğa katılmışlardır.

Bütün bu olaylar sonucunda İtalya Devletinin birliğini oluşturan sınırlar hemen oluşturulmuş ve geriye sadece ülkenin sosyal, ekonomik ve kültürel inşasının tamamlanması kalmıştı.

Albalı Krallar

1184′deki Truva’nın İşgali sırasında Truvalı Aeneas (Enea) & Antenor, yunanlıların işgalinden kaçarlar.

Antenor & Aeneas’ın Seyahatleri – Antenor bugünkü adı Padova olan Patavium şehrini kurar.
Aeneas, Venüs ve Anchises’in oğludur. Omuzunda taşıdığı babası ve oğlu Ascanio (Iulus) ile birlikte Roma’ya sığınır. Karısı işgal sırasında ölmüştür. İtalya’ya varmadan önce 7 sene barınacak yer aramıştır. Aslen Truvalı olan ve o dönemde Sicilya’nın batısına hükmeden Acestes, Aeneas’a yardım etmiştir. Truvalı Anchises seyahati sırasında ölür ve Sicilya’da topraga verilir.

Pygmalion tarafından kocası öldürülen Dido (Elissa) Tyre sehrini terkederek Sidon ile birlikte denize açılırlar ve Afrika’ya kadar giderek Carthage (Kartaca) kırallığını kurarlar. Aeneas oraya geldiğinde Aşk tanrısı Venüs (Afrodit), Aeneas ile Dido’yu birbirine aşık eder. Aeneas ülkeyi terkedince Kraliçe Dido, Carthagene’lerin Aeneas’ın ülkesinin düşmanı olduğunu ilan ederek intahar eder.

Cuma’li Chibele rahibe Deiphobe, Roma’nın geleceğinin Aeneas’a bağlı olduğunu ispatlamıştır.

Rutuli Prensi Turnus ile nişanlı olan Latinus’un kızı Lavinia, nişanını bozarak Aeneas ile evlenir. 1176′de Aeneas, eşinin ismini verdiği Lavinium şehrini kurar.

Turnus, Aeneas’a karşı savaş ilan eder ve böylece İtalyan Savasları başlar. Turnus’un kız kardeşi Juturna, Jupiter tarafından bir periye dönüştürülür. Daha sonra, kendisi Roma’da su kuyusu ve ırmak tanrıçası olarak adlandırılacaktır. Aeneas’ın Turnus’u öldürmesi ile savaş da biter.

Sonraları, Numicus nehrinde kaybolan Aeneas, tanrıya dönüştürülerek Jüpiter (Jove, yani Zeus) olur.

1152′de Aeneas’ın oğlu Ascanius annesi Lavinia’yı bırakarak Lavinium şehrini idare etmeye gider ve daha sonra Alba Longa şehrini kurar. Ascanio’un oğlunun ismi Silvius (anlamı: “odunların arasında doğan”)dır. Bu isim daha sonra gelenek haline gelerek aynı soydan gelen tüm kralların ikinci ismi olmuştur. Bu krallar: Ascanius – Silvius – Aeneas – Latinus – Alba – Atys – Capys – Capetus – Tiberino – Agrippa – Romulus (Romolo) – Aventinus – Proca
Tiberino Silvio, Albula nehrinde kaybolmuştur. Daha sonra bu nehre Tiber (Tevere) ismi verilmiştir.
Romulo Silvio, şimşek çarpması sonucu ortadan kaybolmuştur.
Aventino Silvio, daha sonra aynı adla anılan Roma’daki bir tepeye gömülmüştür.

Carthagene (Kartaca)’nın kuruluşu M.Ö. 814′dir.

İlk Olimpiyat Oyunları M.Ö. 776′da yapılmıştır.

Roma’nın kuruluşu – Numitor & Amulius’un babası Alba Longa Kralı Proca.

Amulius, kardeşi Numitor’u tahtından indirerek yerine geçer ve Numitor’un kızı Rhea Silvia (Ilia)’yı Vestal Rahibesi yaparak tapınağa kapatarak onun çocuk yapmasını yasaklar. Çünkü Rhea Silvia’dan doğacak bir çocuğun ileride kendi tahtına göz koyabileceğini düşünmektedir.

Rhea Silvia tanrı Mars’dan ikiz erkek çocuk dünyaya getirir. Bunun farkına varan Amulius, Rhea Silvia’yı öldürerek bebekleri başıboş bir tekneye bindirerek taşmak üzere olan Tiber nehrine bırakır.

Nehrin taşması ile tekne karaya vurur ve parçalanır. Dişi bir kurt tarafından bulunan ve emzirilen bebekleri, daha sonra Picus adında Circe’den henüz dönen bir ormancı bulur ve eşi Canenzo ile birlikte bu bebeklere Romolo (Remulus) ile Remo (Remus) isimlerini vererek büyütürler.

Çoban ailesinin yanında büyüyen Remulus ve Remus, Amulius’un baş çobanından çobanlık yapmasını öğrenirler.

Amulius’un askerleri ile çobanlar arasında çıkan bir tartışmada Remus yakalanarak Numitor’a götürülür. İkizlerin, Numitor’un torunları olduğu ortaya çıkar. Liderliğini Remus ile Romulus’un yaptığı büyük bir ayaklanmadan sonra dedeleri Numitor yeniden tahta çıkar.

Daha sonra, Romulus ve Remus bir şehir kurmaya karar verirler. Fakat şehri kimin kuracağına karar veremezler. Sonunda buna tanrıların karar vermesi gerektiğinde hem fikir olarak dişi kurdun kendilerini bulduğu yere gelirler. Remus, Aventino tepesine oturur ve kafasını yukarıya çevirir. O sırada başının üzerinden altı adet kuş uçarak geçer. Palatino tepesine oturan Romulus’un başının üzerinden ise oniki kuş uçarak geçer. Böylece Roma’yi Romulus kurar.

Varro’ya göre Roma’nın Romulus tarafından Palatino tepesine kuruluşu M.O. 21 Nisan 753′dır.

Roma’nın kuruluşu hakkında bir çok efsane ortaya atılmıştır.

- Ennius’a göre Roma’nın kuruluşu 900

- Fabius Pictor’a göre Roma’nın kuruluşu 748

- Cincius Alimentus’a göre Roma’nın kuruluşu 728′dir.

Roma’da Monarşi Donemi – Romulus (753 – 716)

Romulus, şehir surlarını inşa ederken surların üzerinden atlayarak dalga geçen kardeşi Remus’u orada öldürür.

Romulus, Roma’da nüfusu artırmak için, kanun kaçaklarına vatandaş olma hakkı verir. Romalılar, komşu Krallık Sabinelileri bir şölene çağırarak kadınlarını kaçırırlar ve onları kendi eşleri olmaları için zorlarlar.

Sabineliler ile Romalılar arasında yapılan anlaşma ile iki ülke birleşerek iki lider tarafından yönetilir. Sabine Krali Tatius öldükten sonra Remulus iki kralliği birlikte yönetir.

Remulus’un ölümünden sonra ise, ülke 100 senatörden oluşan “patres”ler ile senatörlar arasından seçilen ve 12 kişiden oluşan bir konsey tarafından yönetilir.

Palatino tepesinde Romulus’un evi olduğu söylenen Casa Romuli (Romulus’un Evi) bulunmaktadır.

Savaş Sonrası Yeniden Yapılanma
2. Dünya savaşı sonrası imzaladığı 1 Subat 1947, Paris Anlaşması ile kendisine ait sınırlarda çok ciddi sınırlamalar getirilen, dolayısı ile harap ve sakat bırakılan yeni İtalya Cumhuriyeti, maddi ve manevi moral gibi bir çok problemi göğüslemek zorunda kalmıştı. Büyük bir çaba harcayarak mücadele vermeyi başaran İtalya, bir kaç yıl içerisinde olağanüstü neticeler üretmiştir. Amerika Birleşik Devletlerinin Marshal Planı gereğince yardımda bulunduğu, Almanya’nın ve Turkiye’nin de içerisinde bulunduğu Avrupa ülkeleri arasında bulunan İtalya, büyük oranda bir yardım almasına rağmen, bu yardımın önemli bir bölümünü, ülkenin içerisinde bulunduğu anlaşmazlıklar nedeni ile ağır bir şekilde tahrip etmiştir.

1948 yılından itibaren iktidara gelen hükümetler, ülkenin yeniden inşası ve ekonomik gelişmeyi sağlama politikalarını yürütmüşlerdir. 1948 seçimlerinde parlamentoda çoğunluğu elde eden Democraziana Cristiana, enflasyona karşı başlattığı savaşı, endüstrinin yeniden canlanması için gerekli olan planları (en önemlisi; demir ve çelik endüstrisinin gelişmesini sağlayan Senigallia Planı) uygulamaya koyarak programına devam etmiştir.

”Cassa per il Mezzogiorno” olarak adlandırılan Güney İtalya’nın Geliştirilmesi Fonu sayesinde, Güney Bölgelerin ekonomik açıdan ve her şeyden önemlisi tarım alanında gelişmesi için ihtiyacı olan (karayolu, kanalizasyon, hizmetler gibi) önemli inşaatların yapılması gibi bir dizi olağanüstü müdahaleleri devreye koymuştur. Yüzyıllardır aynı tarım aletlerini kullanan Güney için önemli bir tarım reformu kaçınılmazdı. Eskisinden daha büyük oranlarda yeni bir göç dalgası, bu defa deniz aşırı ülkeler yerine endüstri alanlarında ”boom” yaşayan ve savaş sonrası insan gücüne ihtiyacı olan Almanya, Fransa, Belçika, Ingiltere, İsviçre gibi İtalya’ya yakın Batı Avrupa ülkelerine yönelmişti. Fakat, savaş sonrası kendisini hızlı bir şekilde toparlayan ve bireysel emeklerle kurulan endüstrisinde büyük gelişmelerle ekonomik mucizeyi yaşayan İtalya’nın kuzeyindeki Piemonte, Lombardia ve Liguria bolgelerine hareket eden nüfus yoğunluğu oldukca fazla idi. Bu olay, ulusal milli gelirin yükselmesine ve ülkenin sosyal ve ekonomik açıdan çok derin ve radikal anlamda değiştiği anlamına gelmekteydi.

1960′ların başında bile, çalışan nüfusun çoğunluğu endustri sektöründe bulunmakta, tarım sektöründe çalışanların sayısı hızla düşmekte ve hizmet sektörü ise genişlemesini sürdürmekte idi. Diğer Avrupa ve Kuzey Amerika ile birlikte Birleşmiş Milletlere, ve askeri ve ekonomik ittifaklara üye olarak kendisini uluslararası camia içerisine koymayı başaran İtalya, coğrafi konumu ve tarihi ve kültürel zenginliği nedeni ile itibar ve prestijini yeniden kazanmayı başarmıştır.

ROMA’NIN SANAT VE MİMARİSİNDEKİ GELİŞİM

Roma sanatı, 1.yy’a kadar Etrüsk ve Yunan sanatının bir sentezi olup kendine özgü bir özelliğe sahip değildi. Roma’nın kendine ait sanatının ilk örneğini ancak M.S. 2.yy’da görmekteyiz. Bu dönemdeki sanat eserleri, estetiğe önem vermeyen fakat daha çok, rahatlıkla kullanılabilir eserlerdir. İlk cumhuriyet döneminde, daha çok ihtiyaçtan dolayı büyük binalar yapmaya başlamışlardır. Bunun en önemli örneği Tabularium’dur. Kanun ve anlaşmaların saklandığı büyük bir arşiv binasıdır. Binalar yapılırken aynı zamanda kullanılacak malzemenin özelliği, dayanıklılığı ve kullanışlığına önem verilmekteydi. Yunanlıların mermerinden farklı olarak Romalılar, tüf ve opus caementicium (malta ve taş karışımı bir çeşit harç) kullanmışlardır.

M.Ö. 5.yy’dan itibaren şehrin, kültürel, siyasi ve sosyal merkezi olan bölgede inşa edilen roma forumlarının birincisi, M.Ö. 1.yy’da Giulio Cesare (Jul Sezar)’nin yapmıs oldugu Lulium Forumu’dur. Ondan sonra gelen imparatorlar da sırasıyla Foro di Augusto, Foro di Vespasiano, Foro di Traiano forumlarını inşa etmişlerdir. O dönemin şehir ve planlama mühendisleri, tipik bir roma şehrinin ilk gelişmiş modelini (Il Catrum) ortaya çıkarmışlardır.

Romalıların bir başka mimari yapısı, Etrüsk ve Yunan örneklerinden esinlenerek geliştirdikleri Roma Tapınakları (Tempio Romano)’dır. Roma tapınaklarının diğerlerine göre en önemli farkı; dini tören ve kutlamaların rahatlıkla yapılabilmesi için tapınak girişinin önu yükseltilerek çok geniş bir meydan oluşturulmasıdır. Ayrıca, bu meydana değişik foksiyonlu binalar yerleştirilmiştir. Bu çeşit tapınağa verilebilecek en önemli örnek, bugün tamamen hasara uğramış Tempio di Giove’dir. Verilebilecek diğer örnekler ise; Tempio della Fortuna Virile (Virile Sans Tapınağı), Tempio di Ercole (Herkül Tapınağı), Tempio di Pola (Pola Tapınağı), Tempio di Vesta (Vesta Tapınağı)’dır.

Roma’daki büyük anıtsal yapıların yapılması, cadde ve meydanların inşası ile birlikte gerçekleştirilirdi.

Roma’da yapılan bir anıtsal yapı Tiyatro (Il Teatro) dur. Roma tiyatrolarının en önemli özelligi, hiç bir tepe veya yamaç desteği kullanılmadan, düz bir alan üzerinde, kemerlerin desteği ile inşa edilmiş olmalarıdır. Roma döneminde yapılan ilk tiyatro Teatro Pompeo’dir. Daha sonra Teatro Marcello ve L’Anfiteatro Flavio (Colosseo) inşa edilmiştir.

Roma halk yaşamında en çok yer tutan binalardan birisi de Bazilikadır. Bazilikalar, bugünkü adliye ve idari binalarının yerini alırlar. Genellikle dikdörtgen biçiminde yapılır, iç tarafı tek sıra sütun ile çevrilmiştir. Zamanla bu mimari özellik değişikliğe ugramış ve bazilikanın uzun kenarlarından birinin tam ortasına bir apsis yerleştirilmiş ve dolayısıyla ana kenarlarda da sütun sayısı azaltılmıştır. En önemli Bazilikalar; La Basilica di Massenzio, La Basilica di Pompei (M.O. 2yy.)

Romalıların yaşadıkları meskenler, değişik ailelerin prestijinin bir aynasıydı. Bunun en güzel örneklerinden olan Villalar, önceleri tarım ile uğraşan insanların işlerini yürüttüğü bir yer olarak kullanılırken, zamanla, hem bir ticarethane hem de mesken olarak kullanılmışlardır. Bugüne kadar yapılan kazılarda ele geçen Roma dönemi villalarından en önemlisi, Ercolano kasabasındaki Villa dei Papiri’dir. Şehir merkezinin dışında kurulan villaların en önemli özelliği şehirdeki evlerin tam aksine oldukça büyük alana inşa edilmesi, dolayısıyla istenildiği kadar hizmetli, hayvan barındırılıp, her çeşit meyve ve sebze yetiştilebilmeleridir. İki bölümden oluşan villaların bir bölümü la pars rustica olarak adlandırılır ve hizmetçilerin kaldığı, hayvanların barındığı, depoların buluduğu bölümdür. İkinci bölum ise la pars urbana isminin verildiği aile bireylerinin yaşadığı yerdir.

Açık alanların bolluğu, pazar (mercato) fikrinin doğmasına sebep olmuştur. Önceleri, Forum’un bir parçası olan mercato yani pazar yeri, M.S. 117′de İmparator Traiano tarafından, ortasından geçen uzun bir cadde ile ayrılan dört katlı iki bina inşa edilerek otonom yani sadece ticaret yapılan bir yer haline getirilmiştir.

L’Aqcuadotto (su kemeri), romalıların hayatında çok önemli bir yer tutan en önemli mimari yapılardan birisidir. Dağdaki su kaynağından şehir merkezine, daha sonra da her bir eve ulaştırmak için yapılan su kemerlerinin ilk örneği M.Ö. 312′de yapılan l’Acqua Appia’dır. Romalı mühendislerin bir başka dehası ise kullanılan suyun şehir dışına aktarılması için yapmış oldukları Cloaca Maxima olarak adlandırılan lağım sistemidir.

Roma mimarisinin onuru diyebileceğimiz Anıtsal Kemerler veya Zafer Takları, ünlü aileleri veya kişileri anma törenleri için yapılmış anıtlardır. Bunların ilk örnekleri, M.Ö. 2.yy’da yapılmasına rağman Cumhuriyet döneminde ve hatta imparatorluk döneminde de belirli meydanlara dikilmiştir. En ünlü Anıtsal Kemerler; Tito, Settimio Severo ve Costantino’ninkilerdir.

Heykeltraşlık alanında yunan sanatını taklit ederek geliştiren Romalılar hem rölyef, hem de heykel alanında bir çok eser bırakmışlardır. En ünlü rölyefli anıtlar; 35m yüksekligine sahip M.Ö. 1.yy’da yapılan Ara Pacis Augustae, ve 6m temel kaidesi olan Colonna Traiano (Traiano Sütunu)’dir.

Yorum Yapın

Osmanlı Devleti’nin Önemli Anlaşmaları

Hünkar İskelesi Antlaşması

8 Temmuz 1833′de Rusya ile Osmanli Devleti arasinda imzalanan andlasma.

Gerek Yunanistan, gerekse Arabistan yarimadasinda Osmanli Devletine büyük hizmetler yapmis olan Misir Valisi Mehmed Ali Pasa, kendisine verilen yanlis bir haber üzerine Osmanlilara karsi oglu Ibrahim Pasa’ nin kumandasinda Suriye tarafina asker sevk etmisti. Üç gün süreyle yapilan muharebede Misir askeri çoklugu ve intizamli olmasi sebebi ile galip gelmis, hattâ Kütahya’ya kadar dayanmislardi. 14 Mayis 1833 de Osmanlilar ile Ibrahim Pasa arasinda Kütahya andlasmasi imzalandi. Fransizlar ve Ingilizler Müslümanlari birbirine düsürmek için Mehmed Ali Pasa’yi, Osmanlilar’a karsi kiskirtiyorlardi. Bu sebepten Sultan Ikinci Mahmud Han, Rusya ile Hünkar Iskelesi Andlasmasiyle ittifak akdine mecbur kaldi. Sultan Ikinci Mahmud Han’in mecburiyet sebebiyle yaptigi bu andlasmadan maksadi iyice bozulmus dejenere olmus olan Yeniçerileri intizamli hale getirmek ve kardes kani dökülmesine mani olmakti.

8 Temmuz 1833 de imzalanan andlasma 6 açik ve biri gizli 7 maddeden mütesekkil olup 8 sene için geçerli idi. Andlasmanin açik maddelerinde; iki devletin sadece savunma maksadiyla bu andlasmayi imzaladigi, herhangi bir savas vukuunda birbirlerine yardim edecekleri, yardimi istiyenin digerinin masraflarini karsilayacagi, sürenin 8 yili asmayacagi ve iki ay içinde onaylanmasi gibi hususlar bulunuyordu. Gizli maddede ise; Rusya bati ile savasa girdigi anda, Osmanlilarin bogazlari batililara kapatacagi hususu vardi. Avrupa devletleri andlasmaya büyük tepki gösterdiler. Zaten mecburiyetlerden dogan andlasma tatbik edilmedi.

———————————————————————-

Edirne Antlaşması

Rusya, Sultan İkinci Mahmud’un Navarin’de Osmanlı donanmasının yakılması ile sonuçlanan olaylardan dolayı savaş tazminatı istemesi üzerine, Osmanlı Devleti’ne karşı savaş açtı.

Sultan İkinci Mahmud bu arada Yeniçeri Ocağı’nı kaldırmış, yerine Asakir-i Mansure-i Muhammediye isimli yeni bir askeri teşkilat kurmuştu. Teşkilatlanmasını henüz tamamlayamamış olan bu ordu Rus kuvvetleri karşısında önemli bir varlık gösteremedi. Eflak ve Boğdan’ı işgal eden Ruslar, Tuna’ya kadar indiler. Balkanları aşan Rusya, batıda Edirne, doğuda ise Erzurum’a kadar ilerledi. Bu gelişmeler üzerine Osmanlı Devleti barış istedi. Ruslarla yapılan Edirne Antlaşması sonunda, Yunanistan’a bağımsızlık verildi. Eflak, Boğdan ve Sırbistan’a imtiyazlar tanındı. Ruslar işgal ettikleri yerleri geri verdiler. Rus ticaret gemilerine boğazlarda geçiş hakkı tanındı. Osmanlı Devleti Rusya’ya savaş tazminatı ödemeyi kabul etti.

———————————————————————-

Bükreş Antlaşması

Osmanli Devleti ile Rus Çarligi arasinda yapilan bir andlasma. 28Mayis 1812 senesinde Bükres’te imzalandi. On sekizinci asrin sonlarinda Fransa krali Napolyon Ponapart Misir’i isgal etmisti. Rusya, Fransizlari Mora’nin batisindaki adalardan; ingiltere de Misir’dan çikarmak için Osmanli Devleti ile anlastilar. Bundan sonra Osmanli ve ingiliz donanmalari Misir kiyilarini kusatti. Osmanli-Rus kuvvetleri de Mora’ nin batisindaki adalarda Fransizlara karsi çarpisti. Neticede bu bölgede Rusya’nin nezâreti altinda Osmanli Devleti’ne bagli yedi Ada Cumhuriyeti kuruldu Fransizlar, Osmanli-Rus-lngiliz ittifaki karsisinda Misir’dan çekildi. 1802′de Osmanli-Fransiz sulhu gerçeklesti. Osmanli-Rus-ingiliz ittifaki, Fransizlarin Misir’ dan çekilmesinden sonra da devam etti. Ancak Rusya bastan beri devam ettigi üzere Osmanli Devleti aleyhindeki düsmanca siyasetini degistirmedi. Bu sirada Osmanli Devleti 1804′de ortaya çikan Sirp isyanini bastirmakla mesgul idi. Rusya ise Sirbistan’in Eflak-Bogdan gibi imtiyazli bir beylik haline gelmesini istiyordu.

Eflak ve Bogdan beyleri de Rusya ile isbirligi yapmislardi. Bu hareketleri üzerine Osmanli Devleti Eflak ve Bogdan beylerini azledip vazifeden uzaklastirdi. Yerlerine baska beyler tâyin edildi. Bogazlari da Rus donanmasina kapatti. Bu hâdiseler üzerine Rusya, Osmanli Devleti’ne karsi 1806 senesinde savas açti. Osmanlilarin Rusya ile savasa girmesini istemeyen ingiltere, azledilen Eflak-Bogdan beylerinin yerlerine iadesini ve bogazlarin Rus donanmasina açilmasini istedi. Bu teklif kabul edilmezse, ingiliz donanmasinin Çanakkale’ye gönderilecegi tehdidinde bulundu. Osmanli Devleti, Rus ve ingiliz tehdîdlerine aldirmadi. Rusya’ya karsi savas îlân etti ve Tuna boylarina ordu gönderdi. Neticede Ruslarla yapilan savasta, Ruslar; Hotin, Bender, Kili ve Akkerman kalelerini aldilar, fakat Bükres civarinda Osmanli kuvvetlerine yenildiler, ismail kalesi önünde de bozguna ugradilar. Fakat bu sirada ingiliz donanmasi Çanakkale bogazini geçerek istanbul önlerine geldi, ingilizler bir elçi ile tekliflerinin kabul edilmesini istediler, ingilizlerin bu isteklerine red cevâbi verilip, hemen savunma hazirliklarina baslandi, istanbul sahillerine binden fazla top yerlestirildi. Diger taraftan da, Çanakkale bogazinin tahkimatina baslandi, ingiliz donanmasi kumandani hiç bir sey yapamayacagini anlayinca, önce adalara çekildi sonra da büyük *****tilarla 1807′de Çanakkale bogazindan çikip gitti, ingilizler bu basarisizligin acisini Misir’dan çikarmak istediler, iskenderiye ve Rosetta’yi isgal ettiler. Ancak Kavalali Mehmed Ali Pasa’nin sert taarruzlari karsisinda tutunamayip Misir’i terketmek zorunda kaldilar. Bu hâdise üzerine Osmanli Devleti, ingiltere’ ye savas ilân etti. Diger taraftan Osmanli Devleti ile Rusya arasinda Tuna boylarinda siddetli bir savas sürüyordu.

Sadrâzam Aga ibrahim Pasa kumandasindaki Osmanli ordusu Silistre’de, Rusçuk ayani Alemdar Mustafa Pasa da Rusçuk cephesinde savasiyordu. Bu sirada istanbul’da Kabakçi Mustafa isyani çikti. Sultan üçüncü Selîm Han tahttan indirilerek 1807′de dördüncü Mustafa Han pâdisâh îlân edildi. Hâdise Tuna boylarinda Ruslara karsi savasan yeniçeri askerleri tarafindan duyulunca orduda isyan basladi. Sadrâzam Aga ibrahim Pasa’yi da ordudan uzaklastirdilar. Neticede Osmanli ordusu dagildi. Rusya için istanbul yolu açilmis, önünde bir engel kalmamisti. Bu sirada Napolyon, 1806′da Yena’da Prusya’yi yendikten sonra Rusya tarafina girmis, Eylau ve Friedland savaslarinda bu devleti yendikten sonra çar birinci Aleksandr ile Tilsit’te bir andlasma imzalamisti. Bu andlasmanin maddelerinden biri de Osmanli-Rus savasina derhâl son verilmesi ve mütâreke yapilmasi idi. Bu sebeble ateskes îlân edildi. Tilsit andlasmasi hükümlerine uyan Rusya, yedi adadan askerlerini çekti ve Fransizlar bu adalari isgal etti. isgalden sonra da adalarin Fransa’ya, Ragusa’nin da italya’ ya baglandigi ilân edildi.. Bu hâdise, Tilsit andlasmasinda gizli maddelerin bulundugu ve Fransa’ nin dostça davranmadigini ortaya çikariyordu. Rusya da, mütâreke sartlarina uymadi. Eflak ve Bogdan’dan askerlerini çekmedigi gibi yeni kuvvetler de gönderdi. Paris’teki Osmanli elçisi baris için Napolyon’a gönderildi ise de iyi netîce alinamadi. Fransa’ nin Osmanli Devleti aleyhindeki emelleri, Osmanli Devleti’nin ingiltere ile ittifak yapmasina sebeb oldu. Rusya ise Eflak-Bogdan’i israrla istiyordu. Bu. sebeble Osmanli-Rus savasi yeniden basladi. Yapilan Silistre savasinda Ruslar yenildi ve Tuna’ nin karsi kiyisina çekildiler. Ertesi sene tekrar kanli savaslar basladi. Bu durum karsisinda Ruslar, Fransizlarla aralarinin açik olmasi ve Napolyon’dan çekindikleri için, bu savastan acele bir netîce almak veya Osmanli Devleti ile baris yapmak istiyorlardi. Çünkü Ruslarin Fransizlarla savasa girmesi kaçinilmaz bir hâl almisti. Bunun farkina varan Rus çari birinci Aleksandr, Osmanliya önceden teklif etmis oldugu andlasmanin maddelerini hafifleterek andlasma istedi. Bu sirada Ruslara karsi savasan Osmanli sadrâzami, ordusunun daha fazla dayanamayacagini görerek baris teklifini kabul etti. Neticede 28 Mayis 1812′de Bükres’te andlasma imzalandi. Andlasma, Osmanli Devleti adina sadâret kethüdasi Seyyîd Mehmed Sa’îd Gâlib Efendi, Ibrahim Selîm Efendi, yeniçeri kâtibi Abdülhamîd Efendi ve Rusya adina da Andrey Italinsky, Ivan Sabaniyev ve Osip Fanton imzaladilar.

Bükres andlasmasinin maddeleri sunlardir:

1-Prut irmagi ve Tuna’nin sol sahili, Osmanli-Rus siniri olacaktir.

2-Tuna sularinda iki devletin ticâret gemileri dolasabilecek, Rus savas gemileri Kili bogazindan Prut irmaginin Tuna ile birlestigi yere kadar gidebilecektir.

3-Rusya; Eflak, Bogdan ve Tuna adalarini Osmanli Devleti’ ne birakacaktir.

4-Osmanli Devleti iki sene müddetle Eflak-Bogdan halkindan vergi almayacaktir.

5-Rusya’ya birakilan topraklarin müslüman halki, isterlerse Osmanli topraklarina göç edebileceklerdir. Ayni hak. Osmanli topraklarinda kalan hiristiyanlar için de kabul edilmistir.

6-Sirbistan’daki kaleler ve mühimmat Osmanli Devleti’nin elinde bulunacak; Sirplar içislerini ve vergilerini kendileri düzenleyeceklerdir.

7-Anadolu tarafindaki sinirlar eskisi gibi kalacak ve Rusya isgal ettigi yerleri bosaltip Osmanli Devleti’ne geri verecektir.

Bükres andlasmasi neticesinde 1806′dan beri devam eden Osmanli-Rus savasi sona erdi. Rusya’nin Fransa tehlikesine karsi tedbir almak durumunda olmasi, Osmanli Devleti’nin daha fazla toprak kaybini önledi. Tuna’dan geçis hakki ve Baserabya’yi vermekle kurtulmus oldu. Rusya’nin Rumeli’deki Osmanli topraklari üzerinde nüfuzu artti. Sirplara içislerinde muhtariyet verilmesi, Balkanlarda kavmiyetçilik akimlarinin baslama sebeblerinden biri oldu. Osmanlinin dis siyâsetinde Avrupa devletlerinin te’sirleri daha çok görülmeye baslandi.

———————————————————————–

Bucaş Antlaşması

Hotin antlaşmasından sonra, Lehistan ve Osmanlı Devleti arasında elli yıl süren bir barış süreci yaşanmıştı. Osmanlı himayesindeki Ukrayna Kazaklarına saldıran Lehliler, barışı bozdular. Sultan Dördüncü Mehmed ve Köprülü Fazıl Ahmed Paşa, Ukrayna kazaklarının yardım istemesi üzerine, Lehistan seferine çıktılar. Osmanlı ordusunun ard arda kazandığı başarılardan sonra, Lehistan barış istedi. İmzalanan Bucaş antlaşmasıyla (18 Ekim 1672), Podolya Osmanlılara geçti. Lehistan Kırım Hanına vergi ödemeye devam edecekti. Ayrıca Lehistan her yıl Osmanlı Devleti’ne 22.000 altın ödemeyi kabul ediyordu.

Lehistan meclisinin, bu antlaşmadaki para maddesini kabul etmemesi üzerine, 4 yıl süren İkinci Lehistan seferine çıkıldı. Bazı kalelerin fethedilmesi üzerine, Lehistan elçisi, Podolya ve Ukrayna’nın iadesi şartıyla antlaşma istediyse de bu kabul edilmedi. Bu arada Köprülü Fazıl Ahmed Paşa’nın hastalanması üzerine, 1675 yılında Lehistan serdarlığına İbrahim Paşa tayin edildi. Sultan Dördüncü Mehmed, Köprülü Fazıl Ahmed Paşa ile birlikte Edirne’ye döndü.

İbrahim Paşa, kısa sürede 48 kale ve palangayı fethedince, Lehistan tekrar antlaşma istedi. 27 Ekim 1676′da Zarawno’da imzalanan antlaşma ile 22.000 altından vazgeçilmek şartıyla, daha önce Köprülü Fazıl Ahmed Paşa tarafından imzalan Buçaş antlaşmasının maddeleri aynen kabul edildi. Sadrazam Köprülü Fazıl Ahmed Paşa antlaşmanın imzalandığı haberini aldıktan bir süre sonra 3 Kasım 1676 tarihinde vefat etti.

———————————————————————–

Berlin Antlaşması

Osmanli târihinde Doksanüç harbi diye bilinen Osmanli-Rus harbinden sonra, 13Temmuz 1878′de, Osmanli Devleti’yle; Rusya, Almanya, Avusturya, Macaristan, ingiltere ve Fransa arasinda Berlin’de imzalanan andlasma.

Sultan ikinci Abdülhamîd Han’in pâdisâh olmasindan sonra kabul edilen Kânûn-i esâsi’ye göre kurulan Meclis-i meb’ûsân; Rusya’nin 24 Nisan 1877′de Osmanli Devletl’ne karsi harb îlâniyla ilgili notasina, Abdülhamîd Han’in karsi çikma gayretlerine bakmayarak harb ilaniyla karsilik verdi. Osmanli ordusunun çesitli cephelerde kahramanca çarpismasina ragmen, harb maglûbiyetle bitti. Rus kuvvetleri Dogu Anadolu’da Erzurum; Rumeli’de ise Edirne’ye kadar ilerlediler. Edirne’nin teslimi ile istanbul yolu Ruslara tamamen açilmis olacakti. Bundan sonraki Rus ilerleyisi karsisinda istanbul’un bile tehlikeye düsecegini gören sultan ikinci Abdülhamîd Han, 9 Ocak 1878′de mütâreke (ateskes) yapilmasi için Rus ordulari baskumandani Grandük Nikola’ya müracaat etti. Mütâreke istegini telgrafla bildirdikten sonra, onunla bu hususda temaslarda bulunmak üzere murahhas olarak hariciye naziri Server Pasa’yi ve hazîne-i nassa nâziri müsir Nâmik Pasa’yi. yanlarinda da askeri müsavir olarak ferik Necib, mîrliva Osman Pasa ve kaymakam Agâh Bey’i gönderdi. 19 Ocak 1878′de bu hey’et Kizanlik’a ulastigi hâlde, Grandük Nlkola, Edirne’nin tesliminden evvel görüsmeye yanasmadi. Bu müddet zarfinda sultan Abdülhamîd Han, Rus carina ve arabuluculuk yapmasi için ingiltere kraliçesi Victoria’ya (Viktorya’ya) müracaat etti. Ruslarin bogazlara hâkim olmasini ingiltere’nin Akdeniz’deki nüfuzu için tehlikeli gören kraliçe Victoria, sulh için arabuluculugu kabul ederek çara müracaat etti. Bunun üzerine Grandük Nikola sulh esaslarinin da imza edilmesi sartiyla mütârekeyi kabul etti.

Rusya’nin, Osmanli Devleti üzerinde hâkim bir duruma gelmesi, Avrupa devletlerini, bilhassa ingiltere’yi harekete geçirdi. Ruslarin istanbul’u isgal etmek kararinda olduklari söylentisi yayildi. Evvelâ, Avusturya harekete geçerek, iki devlet arasinda yapilacak baris andlasmasinin, yürürlükteki andlasmalara uygun olmasini saglamak için Viyana’da bir meclisin toplanmasini istedi, ingiltere ise, bogaz disinda durmakta olan donanmasini Çanakkale bogazindan geçirerek Marmara denizine girdi.

Bu sirada Rus ordulari baskumandani Grandük Nikola, mütâreke için su agir sartlari ileri sürdü:

1-Bulgaristan’a muhtariyet verilecek.

2-Karadag’in istiklâli kabul edilecek ve son harplerde elde ettigi topraklar kendisine verilmek suretiyle hudut tesbit edilecek.

3-Romanya ve Sirbistan’in istiklâlleri tasdîk olunacak ve her iki devlete arazi verilip hudutlari tesbit edilecek.

4-Bosna-Hersek’e muhtariyet verilecek.

5-Rusya’ ya, nakit veya arazi terki suretiyle harb tazminati verilecek.

6-Bogazlarda Rus haklarinin korunmasi, Pâdisâh ile Çar arasinda yapilacak müzâkere ile kararlastirilacakti.

Bu esaslarin kabulünden baska, baris esaslarinin vasitasiz olarak Ruslarla müzâkere edilmesi için bir Osmanli murahhas hey’eti Odesa’ya veya Sivastopol’e gidecekti.

Mütâreke sartlari kabul edilince harb harekâti durdurulacak, te’minât olarak; Vidin, Rusçuk, Silistre ve Erzurum kaleleri Türkler tarafindan bosaltilacak, müzâkereler devam ettigi müddetçe bu kalelere Rus askerleri yerlestirilecekti.

Türk murahhas hey’eti, bu agir sartlari ilk önce kabul etmeyerek, hafifletmek ve degistirmek için çok ugrasti. Fakat Ruslar, sarttan kabul edilmedigi takdirde, istanbul üzerine yürüyeceklerini kesin bir dille bildirince, 31 Ocak 1878′de mütâreke ve baris esaslari andlasmasi Edirne’de imzalandi.

———————————————————————–

Ayastefanos Antlaşması

1878′de imzalanan Ayastefanos Antlaşmasına göre;

- Osmanlı Devleti’ne bağlı bir Bulgaristan Prensliği kurulacak, Prensliğin sınırları Tuna’dan Ege’ye, Trakya’dan Arnavutluk’a uzanacaktı.

- Bosna-Hersek’e iç işlerinde bağımsızlık verilecek

- Sırbistan, Karadağ ve Romanya tam bağımsızlık kazanacak ve sınırları genişletilecek

- Kars, Ardahan, Batum ve Doğu Beyazıt Rusya’ya verilecek

- Teselya Yunanistan’a bırakılacak

- Girit ve Ermenistan’da ıslahat yapılacak

- Osmanlı Devleti Rusya’ya 30 bin ruble savaş tazminatı ödeyecekti.

Rusya’nın Osmanlı Devleti’ni Ayastefanos Antlaşmasıyla istediği gibi parçalamasını istemeyen Avrupalı Devletler bu antlaşmaya itiraz ettiler. Berlin’de toplanan konferanstan sonra yeni bir antlaşma imzalandı. Berlin Antlaşması ile:

- Ayastefanos Antlaşmasıyla kurulan Bulgaristan, üç kısma ayrıldı.

- Bosna-Hersek Osmanlı Devleti’ne ait kabul edilecek fakat Avusturya tarafından yönetilecekti.

- Karadağ, Sırbistan ve Romanya’nın bağımsızlığı devam edecek, fakat sınırları değiştirilecek

- Kars, Ardahan, Batum, Ruslarda kalacak, fakat Doğu Beyazıt Osmanlı Devleti’ne bırakılacak

- Teselya Bölgesi Yunanistan’a ait olacak

- Rumeli’de ve Anadolu’da Ermenilerin oturduğu bölgelerde ıslahatlar yapılacak

- Osmanlı Devleti, Rusya’ya 60 milyon ruble savaş tazminatı ödeyecekti.

———————————————————————–

İstanbul Antlaşması

I. Balkan Savaşı sonrasında Osmanlı Devleti ile Bulgaristan arasında imzalanan antlaşma. Bu antlaşma ile bugünkü Türkiye – Yunanistan – Bulgaristan sınırı çizilmiştir.

Osmanlı Devleti’nin I. Balkan svaaşından yenilgiyle çıkması sonucunda Osmanlı Devleti Trakya’yı ve Edirne’nin büyük bir bölümünü Bulgaristan’a bırakmak zorunda kalmıştır.

Osmanlı Devleti, II. Balkan Savaşı’nda (30 Haziran 1913) büyük kayıplar veren Bulgaristan’ın bu durumundan yararlanarak Edirne’yi geri aldı. İki cephede birden savaşan Bulgaristan bu durum karşısında ateşkes istedi ve iki devlet arasında İstanbul’da bir antlaşma imzalandı. Bu antlaşma ile Londra Antlaşması’nın Bulgaristan ve Osmanlı Devleti ile ilgili maddesi iptal edilmiş oldu.

İstanbul Antlaşması’na göre :

- Batı Trakya Bulgaristan’a verildi.

- Edirne Osmanlılar’a bırakıldı.

- Bulgaristan’da yaşayan Türkler’in dört yıl içinde Türkiye’ye göç etmelerine izin verildi. Kalanlara da her türlü mezhep ve din özgürlüğü tanındı.

———————————————————————–

Karlofça Antlaşması

Sultan İkinci Mustafa döneminde Avusturya üzerine üç büyük sefer düzenlendi. Ancak 11 Eylül 1697′de uğranılan Sente mağlubiyeti ile Osmanlı Devleti bir anda savunmasız kaldı. Bu arada Venedikliler Mora ve Dalmaçya’ya, Lehistan ise Boğdan’a saldırdı. Aynı dönemde Rusya’nın başına Deli Petro geçmişti. Deli Petro ordusunu modernize etmiş, boğazlardan Akdeniz’e inme ve Karadeniz’e egemen olma çabalarına girişmişti. 1695′deki saldırıda başarısız olmuş, fakat bir yıl sonra Azak Kalesini ele geçirmişti (6 Ağustos 1696).

Uzun süren savaşlar sonunda Osmanlı Devleti yorgun düşmüştü. Özellikle İngiliz hükümetinin araya girmesi sonucu, Sultan İkinci Mustafa barışa razı oldu. İmzalanan Karlofça Antlaşmasıyla Banat ve Temeşvar hariç, bütün Macaristan ve Erdel Beyliği Avusturya’ya, Ukrayna ve Podolya Lehistan’a, Mora ve Dalmaçya kıyıları Venediklilere bırakıldı (26 Ocak 1699). Karlofça Antlaşması Osmanlı Devleti’nin toprak kaybettiği ilk antlaşmadır. Bu tarihten sonra Osmanlı Devleti’nin gerileme dönemi başlar. Ayrıca bir yıl sonra Rusya ile de bir antlaşma yapıldı. 14 Temmuz 1700 tarihinde imzalanan İstanbul Antlaşması ile Azak kalesi Rusya’ya bırakıldı.

Tarih 1703 yılına gelmiş, Osmanlı Devleti’nin kötü gidişine dur denilememişti. Padişah tahta çıktığında söylediklerini unutmuş gibiydi. “Zevk ve sefa bana haram olsun” dediği halde, av partileri düzenliyor, aylarca av peşinde dolaşıyordu. Devlet işlerini sadrazamlarına ve eski hocası olan sonradan şeyhülislam yaptığı Feyzullah Efendi’ye bırakmıştı. Bu durum ordu içinde hoşnutsuzluğa yol açtı.

———————————————————————–

Kasr-ı Şirin Antlaşması

Bugünkü İran sınırımızın çizildiği, Osmanlı Devleti ile İran arasında imzalanan antlaşmadır.

Osmanlı-İran Savaşları, İran Şahı I. Abbas’ın ölmesi ve IV. Murad’ın tahta çıkarak yönetimi ele almasıyla Osmanlı Devleti’nin lehine gelişmiştir. Sultan IV. Murad 1635′de Revan (Erivan) ve Bağdat’ı geri aldı. İran’ın barış istemesi üzerine Hulvanrud Irmağı’nın kıyısında bulunan Kasr-ı Şirin’de bir antlaşma imzalandı.

Antlaşma gereğince;

- Bağdat, Bedre, Hassan, Hanıkin, Mendeli, Derne, Dertenk ile Sermenel’e kadar olan alanlar Osmanlılara’a bırakılacaktı.

- Derbe, Azerbaycan ve Revan İran sınırları içinde kaldı.

İran’ın kuzey sınırı, Kars, Ahıska ve Van Osmanlı topraklarında kalacak biçimde belirlendi. Sınırın her iki taafında kalan kalelerin ve istihkamların yıkılması öngörüldü. Antlaşmanın sonuna eklenen bir madde ile İran’da, ilk üç halife (Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman) ile Hz. Muhammed’in eşi Hz. Ayşe’ye hutbelerde “seb ve lanet” edilmemesi koşulu kondu. Bu antlaşma 1722 yılına kadar yürülükte kaldı ve 1723′te başlayan savaş sonrasında 1747′de yeniden yürülüğe konuldu.

———————————————————————–

Küçük Kaynarca Antlaşması

III. Mustafa’nin son günlerinde baslayan baris görüsmeleri, I. Abdülhamid tahta çiktiktan tam alti ay sonra “Küçük Kaynarca Antlasmasi” ile sonuçlandi (21 Temmuz 1774)
Tuna Kiyisinda Küçük bir kasaba olan Küçük Kaynarca’da imzalanan antlasmanin baslica maddeleri sunlardi:

1- Kirim Hanligi Osmanli Devleti’nden ayriliyor, sözde bagimsiz oluyordu.

2- Kilburun, Kerç, Yenikale, Azak Kalesi, Özi (Dnieper) Nehri ile Aksu (Bug) nehirleri arasindaki Büyük ve Küçük Kabartay ülkeleri de Rusya’ya birakiliyordu.

3- Rusya, isgal ettigi Basarabya, Akkirman, Kili. ismail, Bender ve diger bazi kalelerle Eflâk ve Bogdan’i Osmanli Devleti’ne geri verecek, fakat Osmanli Devleti Eflâk ve Bugdan’da bir genel af ilân edecek, voyvodalarin Babiâli nezdinde maslahatgüzar bulundurmalari ve Rus elçilerinin bu memleketleri korumak için görüsme yapabilmeleri imkânini saglayacakti.

4- Rus gemileri Bogazlar’dan serbestçe geçebilecek, Karadeniz, Akdeniz ve Bogazlar’da serbestçe ticaret yapabileceklerdi. Rusya Osmanli Devleti’nin gerekli gördügü yerlerinde konsolosluk açabilecekti.

5- Evvelce Ingiltere ve Fransa’ya verilmis “kapitülasyon” haklarindan Rusya da yararlanacakti.

6- Osmanlilar yazismalarda Rus çarlari için “Ruslar’in padisahi” deyimini kullanacak, Istanbul’daki daimi Rus elçisi en büyük devletlerin elçileri gibi muamele görecekti.

7- Osmanli Devleti Ruslar’a, 1775 yilindan baslamak üzere üç taksitte (üç yilda) toplam 15.000 kese (750 milyon akçe) harp tazminati ödeyecekti.

Bu sartlarin içinde en agiri, 1500 senelik bir Türk yurdu olan Kirim’in elden çikmasi idi. Bu, bütün Osmanli Devleti’ni mateme bogdu, ikinci önemli husus, Ruslar’in, Ortodokslarin hamisi sifatiyle Eflâk ve Bogdan islerine burunlarini sokabilmelerine imkân verilmesiydi.

Simdi, Osmanli Devleti Avrupa islerine karismiyor, hâkim devlet niteligini tamamen kaybetmis bulunuyor, sadece Balkanlar’i elinde tutuyordu. Romanya yari bagimsiz bir duruma gelmisti.

———————————————————————–

Mondros Antlaşması

Birinci Dünyâ harbinden sonra Osmanli Devleti’yle Itilâf devletleri arasinda 30 Ekim 1918′ de Limni adasindaki Mondros limaninda demirli bulunan Agememnon ingiliz zirhlisinda imzalanan ateskes andlasmasi.

Sultan ikinci Abdülhamîd Han’in tahttan indirilmesinden sonra, ittihâd ve Terakki iktidara geldi. Ittihâd ve Terakki ileri gelenleri, maceraci isteklerini tatmin etmek ve Rusya, ingiltere ve Fransa’dan meydana gelen îtilâf devletleri karsisinda Almanya’nin yükünü hafifletmek için Osmanli Devleti’ni Birinci Dünyâ harbine soktular. Osmanli Devleti AImanya, Avusturya ve Macaristan üçlüsü ile ittifak kurmak suretiyle, itilâf devletlerinin karsisinda harbe girdi. Kafkasya, irak, Sûriye-Misir ile Çanakkale cephelerinde harbe giren Osmanli Devleti yüz binlerce müslüman-Türk evlâdini sehîd verdi. Rusya 1917′de Bolsevik ihtilâlinin zuhur etmesiyle savastan çekildi. Bu durum îtilâf devletlerinin aleyhine oldu. Bu dönemde bütün devletlerde bir yorgunluk ve bikkinlik basgösterdi. Rusya ile Brestlitovsk andlasmasini imzalayan Osmanli Devleti, dogudaki topraklarini istilâdan kurtardi. 1917 Hazîran’inda Yunanistan, îtilâf devletleri safinda savasa girdi. Ayrica 1918 yazi sonlarina dogru îtilâf devletleri bütün cephelerde umûmî bir taarruza geçtiler, ittifak devletleri yaninda savasa giren Bulgaristan, Fransiz taarruzlari karsisinda yenilince, mütâreke isteyerek savastan çekildi. Böylece Almanya’nin doguya açilan yolu kesildi, Istanbul ise, Trakya yönünden gelebilecek bir saldiriya açik duruma geldi. Sayisi dokuza çikan ve uzaklarda çarpisan Osmanli ordulari da cephane ve gida *****tisi yüzünden yorgun ve bitkin bir hâle geldi. Gerek bu durum. gerekse Suriye cephesindeki maglûbiyet, yillardir zafer vadiyle aldatilan millete ittihâd ve Terakkî siyâsetinin basarisizligini gösterdi. Savasa devam etmekte hiç bir fayda ycktu. Mart 1918′de sadrâzam olan ittihâd ve Terakkî’nin ileri gelenlerinden Talat Pasa, mütârekeyi imzalayacak bir hükümetin kurulmasina imkân vermek için, 7 Ekim 1918′ de sadrazamliktan istifa etti. Sadrâzam olan Ahmed izzet Pasa, Bagdâd-Kerkük arasindaki Kütül-Amare’de Osmanlilarca esir alinan ve Büyükada’daki kampta bulundurulan ingiliz generali Tovvshend araciligiyla Londra’ya bas vurarak mütâreke istedi, Ingiltere mütâreke teklifini kabul etti. Bunun üzerine Limni adasinin Mondros limaninda demirli bulunan Agememnon ismindeki Ingiliz zirhlisinda mütâreke (ateskes) görüsmelerine baslandi. Görüsmelerde Ingiltere.’ yi, Akdeniz donanmasi baskumandani visamiral Calthorpe, Osmanli Devleti’ni ise, bahriye nâziri Rauf Bey (Orbay), Hâriciye naziri müstesari Resat Hikmet Bey ile erkân-i harb kaymakami Sâdullah beyler temsil ettiler. Pâdisâh sultan altinci Mehmed Vahîdeddîn Han, Dâmâd Ferîd Pasa’yi bu hey’etin basinda göndermek istediyse de, sadrâzam ve vekillerin karsi çikmalari üzerine vazgeçti. Pâdisâh, gidecek murahhaslara (delegelere); “Hilâfet, saltanat ve hanedan hukukunun korunmasini, bâzi eyâletlere verilecek muhtariyetin sâdece idarî olup, siyâsî olmamasini; siyâsî muhtariyetin, âlem-i. islâm’a ihanet sayilacagini tenbîh ediniz” diye söylemesini sadrâzamdan istedi. Pâdisâh’in bu arzusu üzerine sadrâzam; “Biz simdi mütâreke akdediyoruz, muahede degil. Bunlari muahede müzâkerelerinde düsünürüz” diye cevap verdi.

24 Ekim 1918′de gece yarisindan sonra bir vapurla Mondros’a hareket eden hey’etin mütâreke görüsmeleri dört gün sürdü, imzalanan bu andlasmayla, dört seneden beri büyük bir mahrumiyetle devam eden ve milyonlarca müslüman-Türk evlâdinin sehîd olmasina sebeb olan harbe son verildi.

Ingiltere hükümeti, müttefiki Fransa’ya bile haber vermeden Akdeniz baskumandani visamiral Arthur Calthorpe (Kaltrop)’a Londra’dan telsizle bildirdigi yirmi bes maddelik Mondros mütârekesini Osmanli temsilcilerine dikte ettirerek hiç bir îtirâza yer vermiyecek sekilde imzalatti. Osmanli târihinde görülmemis bir esaret ve teslim olus vesikasi olan bu mütârekenin imzalanmasini tâkib eden günlerde keyfî idareleri, ikbâl ve makam hirslari sebebiyle, Osmanli Devleti’nin yikilmasina sebeb olan ittihâd ve Terakki’nin, üç pasasi Talât, Enver ve Cemâl pasalar ile diger ileri gelenleri yurt disina kaçtilar.

Sâdece Birinci Dünyâ harbine degil, batili devletlerin tabiriyle 618 senelik Büyük Türk Devleti’ ne de son veren yirmi bes maddelik Mondros mütârekesinin maddeleri özetle sunlardir:

1- Karadeniz’e geçisi saglamak üzere bogazlar açilacak ve geçis güvenligi için Çanakkale ve istanbul bogazlarindaki istihkâmlar îtilâf devletleri tarafindan isgal edilecek.

2-3- Osmanli sularindaki bütün mayin tarlalari ve öteki engeller gösterilecek; bunlarin taranmasina ve kaldirilmasina yardim edilecek.

4- Itilâf devletleri tebeasindan olan esirlerle, Ermeni esirleri istanbul’da toplanacak ve kayitsiz sartsiz Itilâf devletlerine teslim edilecek.

5- Sinirlarin korunmasi ve iç güvenligin saglanmasi için taraflarca kararlastirilacak gerekli sayida askerî kuvvetten fazlasi hemen terhis olunacak ve bunlarin silâh, cephane ve teçhizati îtilâf kuvvetlerine teslim edilecek.

6- Emniyeti saglamakla vazifeli tekneler disindaki bütün Osmanli savas gemileri belirlenerek îtilâf kuvvetlerine teslim edilecek ve Osmanli limanlarindan disari çikmayacak.

7- Itilâf devletleri güvenliklerini tehlikede gördükleri herhangi bir stratejik bölgeyi asker çikarmak suretiyle isgal edebilecek.

8-9- Osmanli Devleti’ nin bütün liman ve tersaneleri îtilâf devletleri gemilerinin faydalanmasina açik bulundurulacak.

10- Toros tünelleri îtilâf devletlerince isgal edilecek; (böylece güneydeki Türk kuvvetlerinin geri çekilmesini önlemek ve Güney Anadolu’yu isgal öngörülüyordu).

11- Kafkasya ve Iran’in kuzey-batisinda Türk kuvvetleri savastan önceki yerlerine çekilecek, (Bu bölgede bir Ermenistan devleti kurulmasini öngören madde).

12- Hükümet haberlesmeleri disindaki her türlü haberlesme, îtilâf devletlerince denetlenecek.

13- Askerî ve ticarî kara ve deniz vâsitalari ve malzemesi tahrip edilmeyecek.

14-Ülkenin ihtiyâcindan fazla olan kömür, akaryakit ve deniz levâzimâti, îtilâf devletleri tarafindan satin alinacak.

15- Bütün demiryollari îtilâf devletleri me’ murlarinca denetlenecek; Kafkas demiryollarini ise, dogrudan dogruya îtilâf devletlerinin me’murlari idare edecek ve Batum’un isgaline karsi durulmayacak.

16-Sûriye, Irak, Hicaz, Yemen, Trablus ve Bingâzi’deki Türk kuvvetleri en yakin îtilâf kumandanina teslim olacak.

17-Trablus’da ve Bingâzi’de bulunan Osmanli zabitleri en yakin italyan muhafaza kit’asina teslim olacak. Osmanli hükümeti teslim emrine itaat etmedikleri takdirde muhâberât ve yardimlasma kesilecek.

18- Misir da dâhil olmak üzere Trablus ve Bingâzi’de isgal edilmis bütün limanlar, Itilâf kuvvetlerine teslim edilecek.

19-Almanya ve Avusturya uyruklu sivil ve asker bütün vazifeliler bir ay içinde Osmanli ülkesinden ayrilacak.

20- Ordunun terhis edilmesi üzerine elde kalacak silâh ve cephane, îtilâf devletlerinin talimatina göre muhafaza edilecek.

21- îtilâf devletleri vazifelilerin çikarlarini kollamak üzere, iase nezâretinde kontrol memurlari bulunacak.

22- Itilâf devletlerince esir alinmis Türkler hemen iade edilmeyerek simdilik bulunduklari yerlerde muhafaza edilecek.

23- Osmanli Devleti merkezî hükümetlerle bütün münâsebetlerini kesecek.

24-Vilâyât-i Sitte’de (Erzurum, Sivas, Diyarbakir, Elazig, Van, Bitlis) herhangi bir karisiklik çikacak olursa, Itilâf devletleri bu bölgede önemli gördükleri yerleri isgal edebilecek.

25- Taraflar arasinda ateskes durumu 31 Ekim 1918 günü ögle vakti baslayacaktir.

Mütâreke (ateskes andlasmasi) olmaktan ziyâde muahede (baris andlasmasi) hüviyetinde olan ve Osmanli Devleti’ni îdâm sehpâsina çikaran Mondros mütârekesinden sonra, kendi menfaatlerini düsünen, harbin sonunda aslan payini ele geçirerek dünyâ siyâsetinde ön plânda rol oynamak isteyen ingiltere’nin tâkib ettigi siyâset, diger îtilâf devletleri tarafindan hos karsilanmadi. Osmanli Devleti’ni paylasmak hususunda çikar çatismasina düsen müttefik devletlerin arasi açildi. Fransa, Almanya’nin parçalanmasini ve Alsas Loren’in kendisine verilmesini istedi, Ingiltere ise, harb gücü ve donanmasini kaybeden Almanya’nin parçalanmasini istemiyordu. Çünkü, Avrupa’nin dengesi Fransa lehine bozulmus olacakti. Böylece ingiltere’ye Avrupa’dan gelebilecek en büyük tehlike Fransa’dan gelebilirdi. Bu sebeble ingiltere, parçalanmis bir Almanya degil, birlesik bir Almanya olmasini müdâfaa etmeye basladi. Almanya’nin parçalanmasini istemeyen Amerika ile de karsilasan Fransa, Ingiltere’ ye karsi çikmaya basladi. Ingiltere’nin yakin sarkta tâkib ettigi islâm âlemini parçalayarak himayesine almak istegini de kendi menfaati açisindan hos görmeyen Fransa, kendi hissesine Suriye ve Kilikya’nin ayrilmasina rizâ göstermedi. Aynca Osmanli Devleti’nin parçalanmasi veya yikilmasi durumunda, kapitülasyonlar sebebiyle en çok zarar görecek olan Fransa, ingiltere’nin Osmanli Devleti’ni yikma siyâsetine de karsi çikti, Italya’nin ise, gerek sömürgeler gerekse yakin sarkin taksimi hususunda Ingiltere’yle arasi açildi.

Harbden sonra Ingiltere’de iktisadî bir buhran ve issizlik bas gösterdi. Gizli emellerine Yunanistan’i âlet etmek isteyen ingiltere, Yunan gelismesini te’ min ederek menfaat mikdârini arttirmak ve kendi menfaatlerini tehlikeye sokan belki de mâni olacak olan Türk mukavemetini kirmak, Türkleri de istegine boyun egdirmek için, izmir’i Yunanistan’a birakarak onu Anadolu’ya saldirtmak istedi.

Harbden çekilmis olan Rusya’ nin, Dogu Anadolu’da terk ettigi arazî hususunda da görüs ayriliklari ortaya çikti, Ingiltere burada bir Ermenistan ve Kürdistan devletinin kurulmasini menfaatlerine uygun buluyordu. Fransa ve italya ise, ayni düsüncede degillerdi. Fransa kendisine mâl ettigi Kilikya’yi ermenilere terketmek Istemedigi gibi, ermeniler de Ingiltere’nin kendilerine bahsetmek istedigi yerleri kâfi görmüyorlardi.

Menfaat için çarpisan, harbi kazandiktan sonra en büyük menfaatleri ele geçirmek isteyen emperyalist îtilâf devletlerinin vaktiyle kendilerinden istifâde etmek için istiklâl ve hürriyet vâd ettikleri milletler de haklarini istediler.

Mondros mütârekesinin imzalanmasindan sonra 8 Kasim 1918 günü Ahmed Izzet Pasa sadrazamliktan istifa etti. Yerine Tevfik Pasa sadrâzam tayin edildi. Hiç bir sebeb yok iken mütârekenin yedinci maddesini tatbike koyup 13 Kasim 1918′de Ingiliz, Fransiz, Italyan ve Yunan gemilerinden meydana gelen itilâf donanmasi karaya asker çikararak Istanbul’ un muhtelif yerlerini isgal ettiler. Sehirdeki rumlarin çilgin gösterileri ve Yunan bayraklari arasinda “Zito=Yasa” sesleriyle Itilâf askerleri sehre girip yerlestiler, Itilâf kuvvetleri Istanbul’a girdikten sonra mütâreke muahedesi artik bir hiç oldu. Haydarpasa’dan Ankara’ya kadar olan tren yolu güzergâhindaki istasyonlar; Karadeniz bogazindan Batum’a kadar olan limanlarimiz Itilâf devletleri tarafindan isgal edildi. Zonguldak ve Eregli’ yi Fransizlar; Samsun, Merzifon, Batum ve Baku’yu Ingilizler isgal ettiler.

Ingilizler 19 Nisan 1919′da Kars’i isgal ederek ermenilere verdiler. 20 Nisan’da Gürcüler Ardahan’i, 29 Nisan’da Italyanlar Antalya’yi, Yunanlilar 11 Mayis’da Fethiye’yi, 15 Mayis’da da Izmir’i isgal ettiler. Yunan barbarlari karaya çikarçikmaz fes giyen yahut “Zito Venizelos” demiyen masum ve silâhsiz insanlarin hepsini hunharca katletmeye basladilar. O sirada otuz Türk zabiti sehîd edildikten sonra halktan bâzi kimseler denize atildi ve dükkanlar yagma edildi. Bütün gün katliâm ve yagma ile geçti. Irzlara tecâvüz edildi. Kendilerini medenî sayan Avrupa ve Amerika ise, bu müdhis sahneyi zevkle seyrettiler, Izmir’i isgal etmekle iktifa etmeyen Yunanlilar; Manisa, Salihli, Denizli ve çevresini de isgâl ettiler, italyanlar ise, Kusadasi’ndan baslayarak Mugla, Antalya ve Konya civarini isgale basladilar, ingiltere ve Fransa da taksim sonunda kendi hisselerine düsen yerleri isgal ettiler. Bu isgallerle beraber Millî Kurtulus hareketi basladi.

———————————————————————-

Paris Antlaşması

Kirim harbinden sonra, 30 Mart 1856 târihinde Osmanli Devleti ile Avusturya, Fransa, Ingiltere, Prusya, Rusya ve italya arasinda Fransa’nin bassehri Paris’te imzalanan sulh andlasmasi. Bu andlasmayla Kirim harbi sona erdi.

Uzun müzâkerelerden sonra 34 madde olarak Paris andlasmasi imzalandi. Andlasma su hususlari ihtiva ediyordu:

1- Andlasmanin tasdikinden itibaren müttefik devletler ile Rusya arasindaki sulh devamli kalacak.

2- Taraflar aldiklari yerleri geri iade edecekler, 2,3,4, 30 ve 31. maddelere göre; Osmanlilar ve diger müttefik devletler Rusya’ya; Sivastopol, Balaklava, Kamis, Gözleve, Kerç, Yenikale, Kilburnu’nu, Rusya ise; Anadolu cephesinde isgal ettigi Kars’i ve çevresindeki diger yerleri Osmanli Devleti’ne iade edecekler. Anadolu’daki hudud ihtilâfini sekiz ay içinde hâlletmek için iki Osmanli, iki Rus, bir ingiliz ve bir Fransiz komiserinden meydana gelen komisyon kurulacaktir.

3- Besinci maddeye göre; andlasmayi imzalayan devletler harb suçlularina umûmî af îlân edecekler. Altinci maddeye göre esirler karsilikli degistirilecektir.

4- Yedinci maddeyle; Osmanli Devleti Avrupa hukukundan faydalanacak, Osmanli Devleti’nin istiklâli ve toprak bütünlügü korunacaktir.

5- Sekizinci maddeye göre; Osmanli Devleti ile Paris andlasmasini imzalayan diger devletlerden biri veya bir kaçi arasinda sulhu bozacak önemli bir ihtilâf vuku buldugu takdirde, mes’ele taraflara bildirilip halledilecektir.

6- Dokuzuncu maddeye göre; Bâb-i âli’nin 18 Subat 1856 târihinde îlân ettigi Islâhat fermani devletlerce tescil edilecek ve bu devletler pâdisâh ile tebeasi arasina girmeyecekler, Osmanli Devleti’nin iç islerine karismayacaklardir.

7- 10,11,12,13,14. maddelere göre; Bogazlarin kapaliligina dâir 1841 Londra andlasmasi aynen yürütülecek, Karadeniz tarafsiz duruma getirilecek, bütün devletlerin ticâret gemilerine açik fakat savas gemilerine sürekli kapali olacak, Osmanli Devleti ve Rusya Karadeniz’de donanma bulunduramayacagi gibi tersaneleri yikip yenilerini yapamiyacaklar, sahil muhafazasi için en büyügü 300 tonluk altisar, 200 tonluk dörder gemi bulundurabileceklerdir.

8- 15, 16, 17,18 ve 19. maddelere göre; Tuna nehrinde ulasim serbest olacak, bunu andlasmada imzasi bulunan devletlerin temsilcilerinden kurulacak bir komisyon yürütecek, Rusya tarafindan terk edilecek olan Tuna nehri deltasinin bir bölümü Bogdan’a verilecek, Tuna’daki gemi isletmeciligi ve muhafazasi Avrupa devletlerinin kefaletinde olacakti.

9- 20 ve 21. maddelere göre; Kirim Rusya’da kalmak sartiyla, Besarabya’nin Câhu, Ismail ve Belgrad kazalarindan meydana gelen kismi, Osmanli hakimiyetindeki Bogdan beyligine verilecek, Rusya Tuna nehri agzindan uzaklastirilacakti.

10- 22, 23, 24, 25,26, 27. maddelere göre; Memleketeyn denilen Eflâk ve Bogdan beylikleri Osmanli himayesinde olacak, ancak bunlarin sâhib olduklari imtiyaz ve haklar genisletilecek, kânunlarini kendileri yapacaklar, millî bir ordu bulundurabilecekler. Bâb-i âlî, Memleketeyn’de çikan bir hâdiseyi devletlerle müsavere ettikten sonra düzeltmeye çalisacak. Bu verilen imtiyaz ve haklar andlasmada imzasi bulunan devletlerin ortak garantisi altinda olacak, hiç bir devlet bu beyliklerin iç islerine karismiyacaktir.

11- 28 ve 29. maddelere göre; Sirbistan prensligi Osmanli hâkimiyetinde kalmak sartiyla, taraflarin kefaletinde imtiyazli olacakti. Devletlerin onayi alinmadan, Osmanli Devleti Sirbistan’a hiç bir sekilde asker sokamayacak, ancak eskiden oldugu gibi bir kaç Sirbistan kalesinde Osmanli askeri bulunabilecekti.

12- 32,33,34. maddeler ise Osmanli Devleti’yle ilgili degildi. Bu maddeler bâzi sinir tashihleri yaninda, Baltik denizindeki Aland adalariyla ilgiliydi. Fin adalari için Fransa, ingiltere ve Rusya aralarinda özel andlasmalar imzaladilar.

Bu andlasmaya bagli olarak, andlasmaya katilan devletler arasinda 1841′de imzalanan Londra andlasmasini yenileyen Paris Bogazlar Sözlesmesi, Osmanli Devleti ile Rusya arasinda Karadeniz’le ilgili Paris andlasmasi imzalandi. Daha sonra da yine Paris andlasmasina bagli olarak Osmanli Devleti ile Rusya arasinda 5 Aralik 1857′de Rusya ile sinir andlasmasi imzalandi.

Osmanli Devleti’nin toprak kaybina sebeb olmayan, fakat siyâsî ve ekonomik zararina yol açan, dis borçlanma sebebiyle Avrupa’ya bagimliligin kapisini aralayan, Kirim harbi sonunda imzalanan Paris andlasmasi, Avrupa devletlerinin Osmanli Devleti’nin iç islerine karismalarina sebeb oldu. Gayr-i müslimlerle ilgili maddeler konulmasi, hattâ Osmanli Devleti’nde yapilacak islâhatlarin müsterek kefalet altina alinmasi bunun delili idi.

Paris baris andlasmasiyla Kirim harbine son verilmek suretiyle Osmanli Devleti’nin daha fazla yipranmasi önlendiyse de, hâkimiyeti altindaki Memleketeyn ve Sirbistan’a muhtariyet verilmekle, Osmanli Devleti’nin hükümranlik haklari zedelendi ve devletin bölgedeki nüfuzu azaldi


Comments (1)

Antik Yunan tarihi

M.Ö. 3000 ortalarından M.Ö. 1200 yıllarına kadar Girit’te bir uygarlık bulunuyordu. Bu kültür M.Ö. II.binde özellikle Ege Bölgesi ve Boğazlar yoluyla Karadeniz’le, Balkanlar yoluyla Avrupa’yla, Anadolu yoluyla da Ön Asya ile ilişkideydi. Girit’in diğer kültürlerle ilişkisi ticari amaçlıydı. Girit’te M.Ö. 1400’lerden itibaren dışarıdan gelen istilalar sonucu bir gerileme görüldü. Akaların Girit’i istilası 300 yıl sürdü daha sonra Dorların göçleri başladı. Giritteki kültürün sona ermeye başladığı M.Ö 1500’lerde Peleponnes kıyısında Argos’ta Miken kültürü ortaya çıktı. Miken’de şehir devletleri tarafından idare edilen savaşçı bir toplum yaşıyordu. Miken kültürü Girit’tekilerden farklıdır ama bu kültürün etkilerini taşır.
Önce Girit sonra Miken kültürleri yayılarak önem kazanıyordu ama Yunan Tarihi ile bu kültürler arasında neredeyse hiç bağlantı yoktur. M.Ö. 13.yy’dan 8.yy’a kadar geçen dönemde Girit ve Miken izleri yok oldu. Dorlar kuzeyden güneye ilerleyip her şeyi kendi egemenlikleri altına alarak Aka ve Miken sülalelerinin izlerini yok ettiler. Akalar ve İyonlar Ege Denizi’ni geçerek Anadolu kıyılarına kaçtılar ve burada kıyı boyunca yerleşerek yeni İyon kentleri kurdular. Mikenlerin deniz üzerinden Kıbrıs ile Güney Anadolu’dan Doğu Akdeniz kıyılarına kadar ulaştıkları buralarda ortaya çıkan Miken buluntularıyla belgelenmiştir (1).
M.Ö. 1000 ile 700 arası Yunan Ortaçağı’dır. Bu dönemde Dorlar Yunanistan’da Aka Uygarlığının yıkıntıları üzerine şehir devletleri kurdular. Eski kabile teşkilatının yerini çok daha gelişmiş siyasal ve sosyal teşkilata sahip şehir devletleri aldı. Yine bu dönemde halk sınıflara ayrıldı, aristokrasi ortaya çıktı ve şehir devletlerini idare eden krallar aristokratlar tarafından devrildiler (2). Yunan Ortaçağı’nın sonlarına doğru Akdeniz ve Karadeniz etrafında tarımsal ve ekonomik ihtiyaçları karşılamak için koloniler kuruldu. Daha önceden Girit,Ege Adaları,Batı ve Güneybatı Anadolu kıyıları Yunanlılar tarafından işgal edildiğinden kolonileri daha uzak ülkelere kurdular. Yunanlılar ilk zamanlarda ırklarını korumaya çalıştılar daha sonraki yıllarda yerlilerle ilişkileri artınca onlarla karıştılar. Koloniler sayesinde Yunan ticareti geniş bir alana yayıldı ve sanayi gelişti.
Yunan Ortaçağı’ndan sonra M.Ö. 7. ve 6.yüzyıllar Arkaik Çağ diye adlandırılır. Bu çağda Yunanistan’da en önemli şehir Atina’dır. Attika halkı sosyal ve ekonomik yönden üç gruba ayrılır. Büyük çiftlik sahipleri, tüccarlar ve sanayiciler ve küçük toprak sahibi köylüler. Gittikçe köylü toprakları elden çıktı ve Attika birkaç zenginin eline geçti. M.Ö. 594-593 yıllarında hükümetin başına geçen Solon’un sosyal,siyasal ve ekonomik reformları ihtiyaçları karşılıyordu. Bu dönemde oluşturulan devlet teşkilatı Atina’da yüzyıllarca yaşadı. Solon’dan sonraki yıllarda Peisistratos’un tiranlığı Atina’nın en parlak çağlarından biriydi. Peisistratos aristokrat sınıfı zayıflatıp, köylüyü korudu. Döneminde ticaret gelişti. Atina Solon’un reformları ve Peisistratos’un iç ve dış siyaseti sayesinde büyük gelişme gösterdi. Arkaik dönemde ünü doğuya yayılan diğer güçlü şehir olan Sparta 6. yüzyılın son yarısında Peleponnes birliğini kurdu. Bu birlik gerektiği zaman toplanırdı. Her şehir devleti bir oya sahipti. Sparta’da askeri güç ve polis teşkilatına dayanan bir baskı politikası uygulanıyordu.
Yunan Tarihinin Klasik Çağı olan 5.yüzyılda İran yaylasından Anadolu’da Kızılırmak’a kadar uzanan Pers Krallığı’nın İyonya’ya saldırıları görülüyordu. Lidya Kralı Kroisos ile yaptıkları savaşta kralı esir alıp Lidya Krallığı’nı yıktılar. Lidya Anadolu’nun Batı kıyılarındaki Yunan şehirleri ile birlikte Pers Devletine katıldı. Perslerin idare merkezleri Sardes ve Daskileion’du ve İyonya şehirleri de bu satraplıklara bağlandı. Perslerin İyonya’yı işgaliyle İyonya’da başta Miletos olmak üzere ayaklanma baş gösterdi. İyonyalılar Sardes’e kadar yürüyüp daha sonra Efesos’a kadar çekildiler. Atina İyonya’ya yardım gönderdi. İyonya ihtilaline sonraları Kayra,Likya ve Kıbrıs şehirleri de katıldı ve isyan hareketi yayıldı. “Persler ayaklanmayı bastırdıktan sonra M.Ö. 493’te Kios, Lesbos ve Tenedos adalarını ellerine geçirdiler. Pek çok kenti daha işgal ederek isyana katılan kentleri tahrip ettiler. Ayaklanmaya katılmayan Efesos ve Symria gibi kentler dışında yıkım ve cezadan yalnızca Kyzikos kurtuldu” (3).
Darius 490 yılında İyonya ihtilaline 20 gemilik bir kuvvet gönderen Atina ile 5 gemi gönderen Eretria’yı cezalandırmak için Pers donanmasını önce İyonya’ya oradan da adalara sefere gönderdi. Eretria ele geçtikten sonra Attika bölgesinin doğu kıyılarında Marathon Ovası’na çıkartma yapıldı. Buradaki savaşı Atinalılar kazandı (4).
Marathon savaşını Atinalıların kazanması Darius’u kızdırdı ve Yunanistan’a savaş açma kararı aldı. Darius’un ölümünü izleyen yılda 483’te Kserkes’in ordusu Yunanistan’a sefere çıktı. Orduda Hintliler, Doğulu Habeşler, Araplar, Lidyalılar, Bitinyalılar bulunuyordu. 1207 parçalık donanmada pek çok ulusun yardımıyla oluşturuldu (5).
Pers kara ordusu Trakya ve Makedonya üzerinden Kuzey Yunanistan Teselya’ya ve oradan Thermophia geçidine hiçbir direnişle karşılaşmadan vardı. Donanma denizden orduya eşlik ediyordu. Yunan donanması Persleri Artemision Burnu’nda yendi. Pers ordusu karada savunmayı püskürtünce Yunan gemileri Attika bölgesini korumak için güneye çekildiler. Persler Atina’ya girip Akropol’ü ele geçirdi ve kenti yakıp yıktılar. M.Ö. 480’de Yunan donanması bozguna uğratılınca Kserkes Atina’yı terk etti. Ertesi yıl Atina tekrar yıkıma uğradı fakat Plataia ovasındaki savaşı Yunanlılar kazandı. Bu zaferden sonra Persleri Anadolu içlerine sürerek Ege denizinden çıkartmaya çalıştılar. Daha sonraki yıllarda Atina Pers tehlikesine karşı Attika-Delos Deniz Birliği adlı siyasal bir birlik kuruldu. M.Ö. 431-404 yılları arasında Yunanlıları iki büyük cepheye bölen Peleponnes savaşı Atinalılar ve Spartalılar arasında oldu. “413’te Sicilya seferi Atina için büyük bir yenilgiyle sonuçlandı. 407 yılında Perslerle Spartalıların işbirliğinden dolayı Atinalı komutan Alkibiades 100 gemilik donanmayla Efesos limanına geçti. Gemiler burada bozguna uğratılıp komutan Persler tarafından öldürüldü ( 6 ).
Peleponnes savaşından sonra M.Ö. 4.yüzyılda Persler Spartalılara yardımları karşılığında Anadolu kıyılarını egemenlikleri altına aldılar. Anadolu şehirleri Perslerin öç almasından korkarak Sparta’dan yardım istediler. Spartalılar bir ordu göndererek Perslere savaş ilan ettiler. M.Ö. 400’de savaşın sonunda Anadolu’daki Yunan şehirleri Perslere bırakıldı.
M.Ö. 4.yy kuzeyde bulunan Makedonyalılar Yunanlıları Perslere karşı savaşa davet ettiler. Makedonya kralı Filip’in bu teklifiyle savaş açıldı ama 330’daki ölümü üzerine oğlu İskender onun projesini gerçekleştirdi. Hellenistik Devir olarak adlandırılan bu dönemde İskender Trakya’ya,Asya’ya ve Hindistan’a seferler düzenledi ve Anadolu, Doğu Akdeniz, Doğu İran ve Orta Asya ülkelerini zaptetti. Fethettiği ülkelerde kurduğu şehirler Yunan kültürünü etrafa yayan merkezler oldu. M.Ö. 323’te ölümünden sonra İskender’in devleti krallıklara bölündü. M.Ö. 275’te Batı Yunanlılar Romalıların egemenliğine geçti. M.Ö 279’da Kelt akınlarına karşın Orta Yunan şehir devletleri birleşti ve Keltlere karşı zafer kazandı. M.Ö. 3.yüzyıl sonlarında ve 2.yüzyılda Romalılar ile Makedonyalılar arasındaki savaşlardan sonra Romalılar Makedonya, Yunanistan ve diğer Helenistik şehirleri egemenlikleri altına aldılar.

*Notlar
(1)Anadolu Medeniyetleri, C.2, Yunan,Roma,Bizans. T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, İstanbul,1983. s:5
(2)Mansel,A.M., Ege veYunan Tarihi, T.T.K Basımevi, Ankara,1983, s:97
(3)Anadolu Uygarlıkları, C.2., Görsel Yayınlar, İstanbul 1982, s:317
(4)Anadolu Uygarlıkları, a.g.e., 317
(5)Heredot Tarihi, çev: Perihan Kutman,Hürriyet Yayınları, İstanbul,1973. s:277
( 6 )Mansel,A.M., a.g.e., s:336

Nalan Yılmaz

Yorum Yapın

UNUTULAN SOYKIRIM : BATI ANADOLU’DA YUNAN MEZALİMİ

Ayrıca Bakınız : BALKANLAR’DA YUNAN MEZÂLİMİ
http://www.devletarsivleri.gov.tr/yayin/osmanli/yunan3/yunan3.htm

Osmanlı Devleti’nin 30 Ekim 1918 tarihinde imzalamak zorunda kaldığı Mondros Mütarekesi’ni takip eden günlerde Rumlar, başta İstanbul olmak üzere Ege, Rumeli ve Doğu Karadeniz’deki taşkınlıklar yaparak Türkleri taciz etmekteydiler. 13 Kasım 1918′de aralarında Yunanlıların ünlü zırhlısı Averof’un da bulunduğu İtilâf devletleri filosunun İstanbul’a gelmesi, Rumları sevinçten çılgına çevirmiş, İstanbullu Ermenilerin de katıldıkları büyük taşkınlıklar bütün şehirde ve adalarda sabahlara kadar sürmüştü.
Bu arada Mondros Mütarekesinin 7. maddesi, İtilaf Devletlerine “güvenliklerini tehlikede gördükleri herhangi bir stratejik bölgeyi, asker çıkararak işgal etme yetkisini” veriyordu. Bu madde ile İtilaf Devletleri, “Biz şurada güvenliğimizi tehlikede görüyoruz” diyerek herhangi bir yeri işgal etme yetkisini ellerinde tutuyorlardı. Nitekim, böyle bir gerekçe mevcut olmadığı halde, İngiliz temsilcisi olan Amiral Calthorpe bu maddeye dayanarak Yunanlılara, İzmir’e asker çıkarma iznini vermiştir. Bu izin, hem İzmir ve Bursa’nın işgaline, hem de Yunanlıların, Anadolu illerine doğru sokulmalarına sebep ve başlangıç teşkil etmiştir. Yunan Efsun alaylarının Konak meydanına çıkışından hemen sonra, İzmir ve civarında yaşayan binlerce Rum’un, muzaffer ve kurtarıcı (!) Yunan askerlerini çılgınca alkışladıkları gün, sivil Türk ve Müslüman halka karşı silahlı saldırılar da başlamıştı. Zira o ünlü 7. madde uyarınca meydanlar artık Yunanlılarındı.
Yunanlıların Anadolu’nun Ege kıyılarını işgal ettikten sonra ileri harekâta devam ederek ele geçirmiş oldukları Trakya ve Anadolu’nun iç kesimlerinde yaşayan silâhsız ve savunmasız Türk halkına karşı yapmış oldukları vahşet ve zulümler dünya zulüm tarihine belgelerle geçmiştir. Olayların gelişmesine, vahşet ve cinayetlere bakılırsa, Yunanlıların amaçlarının, ele geçirmiş oldukları Türk topraklarında tek bir Müslüman kalmayacak şekilde katlederek soykırım gerçekleştirmek niyetinde oldukları anlaşılmaktadır.
Yunanlıların soykırım amaçlı girişimlerinde İtilâf Devletlerinin de katkıları olduğunu gözardı edemeyiz. Yunanlılar Mondros Mütârekesi’nin öngördüğü şartların oluştuğu bahanesiyle özellikle İngilizlerin tahrik ve kışkırtmasıyla hareket ederek Türkler üzerinde soykırım uygulamaya başlamışlardır. Türklere karşı acımasız bir mücadele içerisine giren Yunanlılar, teşkil ettikleri ve devlet tarafından da desteklenen çeteler vasıtasıyla katliâm ve tecâvüz hareketlerine girişmişlerdir.
Yunanlıların gerek Anadolu’da gerekse Trakya’da Müslüman Türk ahaliye karşı yaptıkları zulümleri ve akla hayale gelmeyene korkunç işkenceleri tarih şimdiye kadar hiç kaydetmemiştir. İşgal ettikleri yerlerde Müslüman halka akıllarına gelen en kötü işkenceleri yapmışlar, zulümleriyle sadizme varan davranışlar sergilemişlerdir. Bu işkenceleri görmek ve hatta işitmek bile en soğuk kanlı insanın bile tüylerini ürpertecek derecede korkunçtur. Yunanlılar işgal ettikleri her yerde halkın mallarını gasp ve yağma ettikleri gibi, sahiplerini de kendilerinin icat ettiği işkencelerle öldürüyorlardı. Bu zulümleri aşağıdaki şekliyle maddelemek mümkündür:
1- İnsanları diri diri ateşe atmak,
2- Ahaliyi topluca veya teker teker sopa ile, telefon telinden yapılmış kayışlarla dövmek,
3- Baş aşağı asarak, ağzından kan gelinceye kadar dövmek,
4- Yine baş aşağı asarak altında ateş yakarak dumanla boğmak,
5 Ellerini kollarını bağladıkları kadınların, kilotlarının içine kedi koyarak işkence yapmak,
6- Köy, kasaba ve orman yakmak,
7- Köylülerin ekinlerini yakmak,
8- Cami ve mescitleri tahrip etmek,
9- Yağmaladıkları eşyalardan kalanları yakmak,
10- Yakaladıkları kadınların ırzlarına geçmek.
Trakya, Marmara, Ege ve iç Anadolu’da izlemiş olduğumuz Yunan vahşet ve cinayetleri hemen her yerde aynı tarz ve sistemde plânlı ve Yunan üst makamlarınca verilen emirlere uygun olarak yapılmıştır.
Başından beri izlenilen Yunan vahşet ve zulümlerin bir analizi yapıldığında bütün işgal bölgelerinde işlenen vahşet, zulüm ve cinayetleri dört başlık altında toplamak mümkündür.
1- Gasp ve yağma
2- Irz, namus ve mukaddesata saldırı
3- Yakma ve yıkma
4- İşkence ve katliam
Gasp, Yağma ve Hırsızlık
Yunan birlikleri işgal ettikleri bir yerde ilkönce halkın elinde bulunan ulaşım araçlarını ve hayvanlarını gasp ediyorlardı. Bundan sonra evleri basıp, kendi işlerine yarayacak halı, kilim, ziynet eşyası ne varsa halkın elinden zorla alıyorlardı. Karşı koyanlar en ağır şekilde işkence ediliyor, bir çoğu da öldürülüyordu. Mağaza ve dükkanlarda Yunan baskınından nasibini alıyordu. Halkın aç kalacağını düşünmeden ellerindeki bütün yiyecek maddelerini, zahirelerini ve hayvanlarını alıyorlardı. Bundan sonra işlerine yaramayacak olanları, yakıp yıkarak kullanılmaz hale getiriyorlardı.
Yunanlılar işgal ettikleri her yerde muhakkak gasp ve hırsızlık yapıyorlardı. Hırsızlık adeta Yunanlıların resmi sıfatı durumundaydı. Sadece resmi raporlara geçen maddi kayıplar bile trilyonlara varacak değere sahiptir. Burada sayıları binleri bulan hırsızlık, gasp ve yağma faaliyetlerinden bir kısmını vermekle yetineceğiz. Sadece verilen bu örnekler bile Yunanlıların bu konudaki alçaklığını meydana koymaya yeterde artar bile. Karşılaşılan bu olaylar neredeyse her Yunan askerini hırsız konumuna sokmaktadır. Çünkü işgal edilen hiç bir yer yoktur ki, orada küçük bile olsa, bir hırsızlık vakası olmamış olsun.
2- Irz, Namus ve Mukaddesata Saldırı
Yunanlılar özellikle dini bayramlar esnasında evlerde silah aramak bahanesiyle ve halk teravih namazında iken baskın yaparak namaz kılmalarını engellemişlerdir. Bayram namazı esnasında bazı yerlerde camileri ahır, süprüntü yeri yapmışlardır. Yunanlılar, işgalleri altında bulundurdukları yerlerde müftülük ve İslam cemaatı işlerine karışarak, kendi emellerine alet olabilecek ehliyetsiz kişileri seçmişlerdir. Halbuki Rum patrikhaneleri Fatih Sultan Mehmet zamanından beri mutlak bir serbestliğe sahipti. Henüz dünyanın hiç bir yerinde yabancı din ve mezheplere izin verilmediği bir dönemde, Türkler gerek Rumlara ve gerekse diğer milletten olanlara dini tolerans tanınmıştı. Yunanlar bir çok müftüyü görevinden uzaklaştırmışlar, bir çoğunu da haps etmişlerdir.
3- Yakma ve Yıkma
Yunanlılar işgal ettikleri yerde ilkönce halka işkence yapıyorlardı. Yapılan vahşet ve işkencelerin, soygun ve tecavüz safhası geçtikten sonra yapacakları tek bir şey kalıyordu. O da evi, köyü, kent ve kasabayı ateşe vermekti. Nitekim bu düşünce ile gerek Anadolu’da gerekse Trakya’da bir çok ev, işyeri hatta bütün köy yakılmıştır. Yunanlıların özel olarak, yakmak ve yıkma için yetiştirilmiş birlikleri vardı. Bunlar özel silah ve teçhizatla donatılmış, üniformalarında kırmızı bantlar taşıyan askerlerden oluşan birliklerdi. (1)
Yunanlıların yangın çıkarmadaki amaçlarından birisi de ruhlarında varolan vahşet duygusunun sesine kulak vererek, köyü içinde barınan halkı birlikte yakıp katliam gerçekleştirmekti. Bunu için de çeşitli yerlerde görüldüğü üzere yangın mahalline hakim noktalara, giriş çıkış yollarına silahlı nöbetçiler konularak, yangından kaçmaya veyahut eşyalarını kurtarmaya çalışan halkı öldürmek veya tekrar yanan evlere sokarak onunla birlikte diri diri yakmaktaydılar.
4- İşkence ve Katliam
İşkence arzusu, Yunan askerleriyle Rum ve Ermeni çetelerinin ilkel ve vahşî arzu ve duygularıdır. Öldürmeye kastettikleri kimseyi önceden çeşitli şekillerde işkenceye tâbi tuttukları gibi öldürdükten sonra da, parçalama, organlarını kesme, koparma veya ağaçlara asma gibi insan dışı davranışlarıyla, nereden geldiğini kendilerinin de cevaplayamayacakları bir çeşit kin ve garez duygularıyla yapıyorlardı.
Hiçbir suçu olmayan tarlasında çalışan veya köyden kente gelen zavallı Türk halkını keyif için öldürüyorlardı. Öldürdükleri hamile kadınların karınlarını süngüyle yarıp, masum ceninleri çıkardıktan sonra parçalıyorlardı. Bütün bu günahsız insanların onlar nazarında bir tek suçu vardı “Müslüman olmak ve Türk kanını taşımak.”

İZMİR’İN İŞGALİ ÖNCESİ SİYASAL DURUM
Osmanlı İmparatorluğu çöktükten sonra İzmir Yunanistan ile İtalya arasında dâva konusu olmuştu. Müttefikler bu şehri her iki tarafa da vadetmişlerdi. Bununla beraber İtalya; 26 Nisan 1915 tarihli Londra sözleşmesinin 9. bendi gereğince Anadolu’da kendisine vadedilen hissenin büyük ölçüde genişletilmesine ait olmak üzere Akdeniz havalisinde “Antalya Vilâyetine âdil bir hissenin verilmesi” hususundaki isteklerini 1917 yılında kabul ettirmişti.
Venizelos ise 2 Kasım 1918 tarihinde Anadolu’nun batı kısmının (Makri’den Erdek’e kadar 812 000 Rum nüfusu ile birlikte!) Yunanistan’a terkini, hattâ uğrunda Müttefiklerin mücadele ettikleri prensipler adına istiyordu. Aynı isteği 30 Aralık 1918 tarihli “Sulh Kongresi huzurunda Yunanistan” adlı memorandumunda ve ayrıca da şifahî olarak 3-4 Şubat 1919 tarihlerinde “Onlar Şûrası” huzurunda tekrar etti; bu Şûrada kendisinin üzerinde hak iddia ettiği bölgede 1132 000 Buna karşılık yalnız 943 000 Müslüman bulunduğunu ileri sürdü: “Bir iki yıl zarfında iki taraflı ve gönüllü göçmenler dolayısıyla Rum unsurları yığılmış bulunduğunu” iddia etmekte idi. İngiltere ve Fransa, Yunanistan’a etrafındaki ayrılmaz topraklarla birlikte İzmir ve Ayvalık limanlarını ilhak izni vermeye hazırdılar. (2) Amerika ise Ege kıyılarının Anadolu’dan ayrılmasına razı değildi. Amerikan Delegasyonu, Yunan hükümetinin Türk nüfusla ilgili olarak verdiği sayıyı kabul edilir bulmamıştı. Ayrıca ekonomik açıdan bakıldığında Küçük Asya’nın batısındaki kıyı şehirlerinin orta Anadolu’dan ayrılması insafsızca bir tavır olacak ve Türk İmparatorluğu kendisini denize bağlayan doğal çıkışlardan kopacaktı. (3)
Komisyondaki Amerika delegelerinin bu görüşü İngiltere ve Fransa tarafında rahatsızlık yarattı. Daha sonra Onlar Konseyinden bağımsız olarak başlayan İngiliz-Amerikan müzakereleri sonucu Başkan Wilson kendi delegelerinin görüşlerini dikkate almaksızın Yunan isteklerine razı olmuştur. Wilson’un bu kararına, İtalya’ya karşı duyulan antisempati ve konferanstaki devletler arasında ortaya çıkacak bloklaşmanın vereceği zararın dikkate alınması tetkik için kurulan komisyon, 30 Martta İzmir bölgesinin Yunanistan’a verilmesini teklif etti. (4)
Komisyonun bu kararı vermesi Yunan isteklerine karşı çıkanların seslerini kesmeye yetmemiş, tam tersine daha da yükseltmiştir. Nitekim İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiseri Arthur Galthorpe 3 Nisan 1919’da “Hallen imparatorluğunun Ege Denizinin doğu sahiline kadar uzanamayacağını ciddi bir şekilde ümit ediyorum. Zira böyle bir hareket, taraflarına saadet ve refah değil tam tersini getirir” (5) diyerek uyarıda bulunmuştur. Sonuçta, bu tepkiler de konferanstaki gidişatı engellemeyecek İngiltere Başkanı Lloyd George, Amerika başkanı Wilson ve Fransız George Clemenceau, şahsi hislerini etkisine kapılmışlar ve çok elim sonuçları olan, Yunanlılara işgal hakkı kararını vermişlerdir.

YUNANLILARIN ÇEKİLME SIRASINDA İZMİR YÖRESİ ve İZMİR’DE YAPMIŞ OLDUKLARI VAHŞET ve ZULÜMLER
Üç yıldan fazla Yunan işgali altında bulunan Ege bölgesindeki halkın maruz kaldığı vahşet, cinayet ve işkencelerin tamamının anlatılması imkânsızdır. Çünkü belgeleri ele geçmemiş veya belgelenmemiş daha nice vahşet ve cinayetler meçhulün karanlık sır perdesi altında kalmıştır. Ancak, Başbakanlık Osmanlı Arşivi ile Genel Kurmay Başkanlığı ATASE Arşivi kaynaklarında Yunan zulmü ile ilgili binlerce belge mevcuttur.
Elefterios Venizelos’un devamlı gayretleri ve diğer büyük devletlerin desteklemesi sonucunda İzmir’e Yunan askeri çıkarılması 15 Mayıs 1919 tarihinde uygulamaya konuldu. Yunan istilâ gücü, Amerikan, İngiliz, Fransız ve Yunan savaş gemilerinin koruyuculuğunda İzmir’e çıktı. Yunanlıların İzmir’de giriştiği kırım harekâtı tüyler ürperticiydi.
Yunan askerlerinin bu insanlık dışı hareketlerine Rum halk da iştirak etti. Hükümet Konağından ve kışladan esir alınarak çıkarılan sivil memur ve askerlerin rıhtıma götürüldüğü esnada yerli Rumlar, taş sopa ve demirlerle saldırmışlar ve bir çok esiri feci bir şekilde öldürmüşlerdir. Hızlarını alamayan Rumlar öldürdükleri savunmasız insanların bedenlerini parçalayarak vahşi duygularını tatmin etmişlerdir. İçindekilerin esir alındığı kışla, hükümet konağı ve diğer resmi daireler talan edilmiş kalemlere varıncaya kadar hiçbir şey kalmamıştır. İzmir’in içinde ve dolaylarında tenha mahallelerde ele geçirilen Türk Polis ve Jandarmalar katledilmiştir. İşgalin ilk 48 saatinde İzmir ve Banliyölerinde 2000’den fazla Türk katledildi. Kordonda ve rıhtımda öldürülen ve yaralananların çoğu denize atılmıştır. Bu katliamdan on beş gün sonraya kadar körfezden cesetler çıkarılmış hatta zaman zaman birkaç cesedin birbirine zincirle, demir telle bağlı olduğu görülmüştür.
Uygarlığı ve insan haklarına saygısıyla övünen batılıların teşvik ve onayı ile vahşi hayvan sürüsü gibi İzmir’e çıkan Yunanlılarla yerli Rumların işkence, katliam ve yağmalarını İtilaf devletleri askerleri, körfeze demirlemiş gemilerinin güvertelerinden dehşetle izlemişlerdir. Bazı İngiliz ve Amerikan denizcileri bu hale insanlık adına dayanamayarak, denize atlamış Türklerin yardımına koşmak istemişlerdir. Fakat komutanları buna izin vermediği gibi gemilerin şehre bakan tarafına tente çekmek suretiyle bu kanlı manzarayı kendi askerlerinin gözlerinden saklamaya çalıştılar. (6)
İŞGALLERLE BİRLİKTE YAYILAN VAHŞET
Yunanlılar, İzmir’den sonra 16 Mayısta Urla’yı 17’de Çeşmeyi, 20’de Torbalıyı, 22’de Menemeni, 25’te Manisa, Bayındır ve Selçuk’u 27’de Aydın’ı, 28’de Tire’yi, 29’da Turgutlu ve Ayvalık’ı, 4 Haziranda Nazilli’yi, 5 de Akhisar’ı, 12 de Bergama’yı işgal ettiler. (7) Çünkü Yunanlılara göre bölgede tutunmanın tek yolu buralardaki Türk gücünü ortadan kaldırarak onların daha doğuya çekilmesini sağlamaktı. Esasen Megali İdea’nın amacına ulaşabilmesi için de böyle bir hareket tarzı gerekiyordu.
Avrupa kamuoyuna İzmir’i işgalin amacını, bölgedeki asayişi temin etmek olarak duyuran Yunanistan yeni işgallere de mazeret bulmakta zorlanmadı. İzmir’den kaçan sivil ve asker Türklerin intikam almak bahanesi ile iç kesimdeki Rumları katledebileceklerini belirterek Avrupa’dan gelebilecek olası bir tepkiyi bertaraf ediyordu. Bunu yanı sıra Mondros Mütarekesinin 7. Maddesi de Yunanlılar için çok iyi bir kozdu.
Yunan işgal bölgesi genişledikçe Türk halkı üzerindeki zulüm, vahşet ve katliamlar da gittikçe şiddetlenerek artıyordu. Nitekim 15 Mayıs 1919 ve 9 Eylül 1922 tarihleri arasında kısa veya uzun vadede Yunan kontrolünde bulunan il, ilçe, kasaba ve köyler, bu feci olaylarda muhakkak nasibini alıyordu. Toplu katliam yapmak, misli görülmemiş şekilde insan öldürmek veya işkence çektirmek henüz çocuk yaştaki kızlara ya da eli bastonlu ihtiyar kadınlara tecavüz etmek, camileri, evleri, iş yerlerini, tarlaları yağmaladıktan sonra yakmak, hayvanları telef etmek, Yunan askerlerinin ve yerli Rumların yaptıklarının maalesef sadece ana başlıklarıydı.
YUNAN İŞGAL VE ZULÜMLERİNİN YANKILARI
İŞGALE KARŞI TEPKİLER
Yunan askerlerinin Anadolu topraklarına ayak basması tüm yurtta şiddetli tepkilere yol açmıştır. Vatanın her yanından padişaha, hükümete, amiral Golthorpe’a ve galip devletler temsilcilerine protestolar yağdırılmıştır. Medeni geçinen Batı’nın insanlık, adalet ve hakkaniyet duygularına hitaplarda bulunulmuştur. Yunan işgali Türk halkının daha da kaynaşmasına vesile olurken işgalin İzmir’den sonra Aydın, Manisa ve Balıkesir bölgelerine doğru yayılması tepkilerinde şiddetini arttırmıştır. Anadolu’nun her tarafından düzenlenen mitinglerde binlerce Türk Yunanistan’a ve diğer itilaf devletlerine lanetler yağdırmıştır. Hükümetin ve padişahın teslimiyetçi tutumlarını da protesto etmişlerdir.
İstanbul’da ise durum biraz daha farklıdır. İtilaf devletlerinin bütün isteklerine boyun eğmeyi en doğru politika olarak saptayan padişah ve hükümet mensupları, esasında İzmir’in işgal edileceğini tahmin edebiliyorlar fakat işgalcilerin Yunanlılar olacağını akıllarına bile getirmek istemiyorlardı. Ne var ki işgalden önce hiçbir tedbir almadığı gibi alınmasını da engelleyen hükümet işgalden sonra da genel olarak bu tavrını sürdürmüştür. İstanbul’daki halk ise Anadolu’da olduğu gibi mitingler düzenleyerek işgali protesto etmişlerdir. Sultanahmet meydanındaki miting hakkında kendisini bilgilendirmek için gelen heyete padişah, “ağzımızı açalım, sesimizi yükseltelim, hakkımızı isteyelim, fakat elimizi kaldırmayalım” diyerek hükümetle aynı doğrultudaki tavrını açıkça ifade etmiştir. Yedek Subaylar Cemiyeti temsilcilerinin, “tehlikeli durum karşısında vazife almaya hazırız” dedikleri vakit de “Allah’ın yardımı ile sizlerin yardımına ihtiyaç kalmayacaktır” diyordu.(8)
Gerek sadarete, gerekse İtilaf devletleri mümessillerine çekilmiş olan protesto telgrafının amacına ulaştığı söylenemez. Yunanlılar Batı Anadolu’da daha da yayılarak işgal, zulüm ve katliam bölgelerini genişletmişlerdir. Yunanlıların bu faaliyetlerinin Türk halkı arasındaki kaynaşmayı arttırdığı muhakkaktır. Öz yurtlarındaki Yunan vahşetine karşı çıkan halkın heyecan ve galeyanı büsbütün alevlenerek genel bir halk ayaklanması manzarasına bürünmüştür. Bunun sonucu olarak da Türk halkı Kuvâ-yı Milliye ve daha sonra düzenli orduya yardımda bulunmak için ellerindeki bütün imkanlarla seferber olmuşlardır.
Köylüsüyle, kentlisiyle, askeriyle, siviliyle halkın hayatını ortaya koyarak kazandığı zaferler neticesinde işgal kuvvetlerinin vatan topraklarından atılmasının yankıları da en az işgalin başlangıcındaki kadar çok olmuştur. Özellikle 30 Ağustos zaferi İstanbul’da ve bütün Anadolu’da coşkuyla kutlanmıştır. (9) Şüphesiz bu coşku ve sevinci en çok yaşayanlar yıllardır Yunan işgali altında inleyen, bütün insanlık dışı davranışlara maruz kalan insanlar olmuştur.
Önce İzmir’in arkasından da Trakya’nın işgali başta Müslümanlar olmak üzere bazı dost devletler tarafından tepkiyle karşılandı. Yapılan zulümlere kendi ırklarından olduğu halde, bundan üzülen, utanan Yunanlılara ve Rumlara da tesadüf ediliyordu. Kırklareli’de bazı yerli Rumlar yıllarca beraber yaşadıkları Müslümanlara yapılan zulümlere tahammül edemeyip Yunan hükümetini protesto etti. (10)Yine bazı Yunan milletvekilleri Müslümanlarla birlikte vahşiyane zulümleri protesto ettiler. Fakat bunlar tutuklanarak hapse atıldılar. (11)
Bize asıl yardım ve destek Müslüman devletlerden özellikle Hindistan Müslümanları’ndan gelmiştir. Bu Müslümanlar aralarında topladıkları paraları Anadolu ve Trakya’da zulüm gören evsiz, barksız kalan insanlara gönderdiler. Yine Hind Müslümanları, Fas, Cezayir, gibi ülkeler, bu devletlerde sömürge kurmuş olan İngiliz ve Fransızları Yunanlılar’a destek verdikleri için protesto ettiler. Buralardaki İslam alimleri İngiliz ve Fransızlarla alış-veriş yapmanın haram olduğu hususunda fetvalar verdiler. Hindistan Müslümanları Delhi’de bir araya gelerek Avrupa devletlerinin uyguladıkları zalimane siyaseti kınadılar. İzmir ve Trakya’da çoğunluğun Türk ve Müslüman olduğunu belirterek, İngiltere’nin Hindistan nazırı Mantono’ya bu iki yerin Türkler’e verilmesi için müracaat ettiler. (12)
AYDIN VE ÇEVRESİNDE YUNAN VAHŞET VE ZULÜMLERİ
Tam mevcutlu bir tümen halinde Aydın’a yönelen Yunan askerlerinin bu hareketi, İzmir’de sergiledikleri vahşetin etkisiyle aydında günlerce önce başlayan korku ve paniği daha da arttırmıştı. Bu paniği engelleyerek şehri daha kolay işgal etmek isteyen Yunan işgal kuvvetleri komutanı Albay Zafiru, halkı rahatlatan bir beyanname yayınladı. Bu yüzden Aydın halkı 57. Tümen Komutanının dağıtmak istediği silahları reddetti ve neticede Aydın 27 Mayıs 1919 da rahatça işgal olundu. Vahşet, zulüm ve işkence olayları da aynı gün Aydın’ın üzerine karabulut gibi çökmüştü.
Yunan askerleri işgalin hemen ardından sergileyecekleri vahşetin hazırlıklarına başladılar. İlk önce Müslüman ahalinin tamamen silahsız kalması için, silahını teslim etmeyenlerin kurşuna dizileceğini ilan ettiler. Bu şekilde toplanan silahları yerli Rumlara dağıttılar. Müslümanların oturduğu semtlerin sularını kestiler ; yangın çıkarmak için belli noktalara gaz tenekeleri koydular ; gayr-ı Müslim halka, Müslümanlardan ayırmak maksadıyla, fes yerine zorla şapka giydirerek ev ve işyerlerini işaretlediler. Rum, Ermeni ve Yahudilere şapka giymelerini tembih ederek, bu kimselerin yanlışlıkla yağmalanmasını engellemek için iş yerlerini gösterir levhaların da Rumca yazılmasını emrettiler. Müslümanların olduğu mahallelerin sularını, çıkartacakları yangından birkaç gün önceden kestiler. Katliam esnasında hiçbir Türkün kurtulmaması için, Türklerin Hıristiyan evlerine sığınıp korunmalarını yasakladı.
Hazırlıklarını tamamlayan Yunanlılar Türk halkının ev ve iş yerlerine ateş açmaya başladılar. Bir çok Türk evi yağma edildikten sonra ateşe verildi. Bunu müteakiben Türk evlerine karşı top atışına başladılar. Evlerin içinde bulunan Türkler, alevlerden kaçmak için dışarı çıktıklarında yunan askerleri tarafından makinalı tüfeklerle öldürülmüşlerdir. Ayrıca yerli Rumlar da mevcut silahlarıyla bu katliama ortak olmuşlardır. Aydın Merkez Komutanlığının 57. Tümen Komutanlığına göndermiş olduğu raporda Aydın’da cereyan eden olayları şöyle anlatmaktadır.
Hava karardıktan sonra bu büyük evin kapısı kırılarak 14 kadar Yunan Efzun askerleriyle birkaç yerli Rum içeriye girip odada bulunanları soyduktan sonra 10-14 yaşlarında bulunan kızların dördünü ayırıp götürmek istediler. Kızların annelerinin yalvarmalarına karşılık Türkçe olarak edepsizce ve münasebetsiz sözler sarf ederek katliama başladılar. Üç kadınla iki erkeği öldürürken üç kız ve bir erkeği de yaraladılar… Çocukları anneleriyle birlikte kesmek ve bunların mahrem yerlerini açmak, burun, kulak el ve ayaklarını kesmek gibi vahşet ve cinayetler bu canavarların nazarında hiçbir şey değildir.” (13) Aydın’da şehri terk etmek üzere olan Yunan kuvvetleri ve Yerli Rumlar 205 kişiyi daha şehit etmişlerdir. Yunan işgalinden kurtularak özgürlüğe kavuşmanın bedeli maalesef Aydın’da da çok ağır olmuştur. Kentte 11500 ev, 50 cami ve mescit 400 kadar mağaza ve dükkan 130 yağ ve pamuk fabrikası, 160 okul ve 20 resmi bina yakılmış ve yıkılmıştır. (14)
Hazırlık aşaması ve oluşumuyla sistemli bir şekilde devam eden Yunan vahşeti, kısa zamanda Aydın’ın ilçe ve köylerine de yayıldı. Bilhassa Nazilli, Germencik ve Söke ilçeleri çok şiddetli işkence ve cinayetlere sahne oldu. 3 Haziran 1919’da hiçbir mukavemetle karşılaşmadan Nazilliye giren Yunan askerleri iğrenç ve vahşet dolu hareketlerine burada da devam etmişlerdir.
25 Haziran 1919’da İzmir’den aydın istikametine giden 97 İslam ailesini taşıyan yolcu treni Aziziye istasyonu Şimendifer muhafızı bulunan Yunan askeri müfrezesi nezdinde derhal durdurulup içinde bulunan yolculardan 67 erkek elleri kolları urganla bağlı olarak Aziziye tüneline götürülmüş ve üzerlerine Yunan askerleri tarafından yaylım ateşi açılmıştır. 30 İslam kadınına gelince Aziziye treninde bulunan Rumlar Çirkince Bucağında Yunan askerleriyle beraber İslam kadınlarının ırzlarına tecavüz etmişlerdir. (15) Bu örnekler o civarda yaşanan binlerce olaydan sadece bir kaçını anlatmaktadır. Yunan askerleri ve yerli Rumlar insanlık dışı davranışlarıyla bölgedeki Türk nüfusunu azaltarak, hakimiyetlerini tehditlerden korumayı amaçlamışlardır.
Aydın ‘ın işgali sırasında Yunanlıların yapmış olduğu vahşet ve cinayetler Aydın’dan çekilip gittikleri güne kadar sürüp gitmiştir. Facialara tanık olan Aydın tahrirat kalemi reisi Seyfi Efendi, Musluzade Hacı Ahmet Efendi ve Aydın nüfus memuru Süleyman Rüştü Efendiler de feci olaylar şöyle anlatıyorlardı:
Yunanlılar şehir dışında Türk çeteleri olduğunu bahane ederek katliama karar vermişlerdi. Bu kararlarını sokaklara beyannameler asarak ilân etmişler ve Karacaahmet, Cuma, Ramazan ve Terziler mahallelerinde ilk yangını çıkarmışlardı. Yangından kaçan, evinden dışarı fırlayan Müslüman halk süngü ile katlediliyor veya yanmakta olan evlerinin içine atılıyorlardı. (16)
Aydın mutasarrıfından alınan resmî bilgilere nazaran kentte 11 500 ev Yunanlılar tarafından yakılmıştır. Bundan başka 50 cami, mescit ve tekke 400 kadar han, hamam, mağaza ve dükkân, 130 yağ ve pamuk fabrikası, 160 okul, medrese, 20 resmî bina yakılmış ve yıkılmıştır. (17)
Düşmanın çekilmesi anında 205 kişi daha şehit edilmiştir. Şehir bir harabe haline gelmiştir. Bu esnada Aydın’da bulunan Aydın Millet vekili Doktor Mazhar Bey düşman zulümleri hakkında geniş bilgi vermiştir. Yunanlılar Aydın’ı terk etmeden bir hafta evvel halkın eşyalarını istasyonda depolamış ve bir hafta boyunca devamlı olarak yakma ve yıkma işleriyle meşgul olmuştur. Yakma ve yıkma işi bittikten sonra katliama başlayacak olan Yunanlılar Türk askerinin iki koldan Aydın’a girmeleri üzerine yıkılmak üzere fabrika ve sair büyük binalara kapattıkları halk canlarını kurtarabilmiştir. Ancak Yunanlıların istasyonda depolayıp götüremedikleri halka ait mal ve eşyayı tamamen yakmışlardır. (18)
1919 Ağustosu başında Yunanlılar, Aydın ovasındaki bütün köyleri yaktıktan sonra Aydın şehir merkezinde de yangınlar çıkardılar. Kaçamayan Müslümanları hunharca öldürdüler. Germencik’te isimleri tespit edilebilen bin sekiz yüz Müslüman genç öldürüldü. Hızırbeyli köyündeki erkekler camide toplu olarak şehit edildiler. Katliâmın durdurulması ve işgalin kaldırılması için Museviler de dahil Aydın halkının ileri gelenleri İtilaf Devletleri mümessillerine telgraflar çektiler. (19)
Avrupa Konferansı’na güvenen halktan hiç bir direniş görmeden Nazilli’yi işgal eden Yunan kuvvetleri, dinî ve millî değerleri rencide edecek davranışlarda bulunuyorlardı. Müslümanların evlerine zorla girip kadınlara tecavüz ediyor, değerli eşyalarını gasp ediyorlardı. Yunan askerlerini şikayet edenler derhal tutuklanıyordu. Evinde silah çıktığı bahanesiyle ve hiçbir tahkikat yapılmadan birçok Müslüman hapsedildiği gibi bazıları da kurşuna diziliyordu. (20)
Bu yerlerdeki bütün Türk halkına ait olan arazi işletilmekte ve sahiplerinden üç misli ve üç senelik vergi ödenmesi talep edilmekteydi. Halkın el ve avuçlarında kalan son para varlığı da alınmakta olduğu gibi kesim ve iş hayvanlarına varıncaya kadar sahip oldukları ne varsa hepsi halkın elinden alınıyordu. (21)
Hemen her köy ve kasabada açılan meyhaneleri işleten Rum meyhanecileri İslâm halka “şu kadar rakı borcun var” diyerek, bir kuruş borcu olmadığı ve hatta çoğunun öteden beri ağzına içki koymadığı halde Müslüman halkı soymak amacıyla istedikleri parayı zorla alıyorlardı. Vermeyenler hakkında bölgedeki Yunan komutanlıklarına başvurarak o zavallı İslâm halkın eşyasını sattırıp, yalan söyleyip inkâr ediyorlardı. Asılsız nedenlerle halka dayak atılıp işkence ettikten sonra bilinmeyen bir yere sürgün olarak gönderiyorlardı. (22)
İşgal esnasında Nazilli halkından Mehmet Turgut adındaki şahsın genç kızı su almak üzere mahalle çeşmesine giderken yolda karşısına çıkan Yunan askerleri tarafından yakalanıp zorla ırzına tecavüz edildikten sonra zavallı kız aynı yerde öldürülmüştür. Bu arada birçok genç kadın ve kızların da ırzlarına tecavüz edildikten sonra Atina’ya gönderilmişlerdir. (23)
Neticede hemen hergün periyodik ve sistemli bir yok etme siyasetiyle şehit edilmekte olan kadın, erkek Türk halkı hayatı ve namusu, servet ve mukaddesatı gibi en kutsal varlıklarına taarruz ve tecavüz edilmesi, alışılmış olaylar sırasına girmiş ve az zaman içinde bu talihsiz halktan hiçkimse ve serveti dahil hiçbir şey kalmayacak şekilde mahvedilmişti.
Yukarı Nazilli’de 4000, aşağı Nazilli’de 1500 ev bulunmakta idi. Yukarı Nazilli’den 3000, Aşağı Nazilli’den de mevcut evlerin 2/3′si yakılıp yıkılmış ve ilçe namına hemen hemen hiçbir şey kalmamıştı. Evvelce Yukarı Nazilli’de 12000, Aşağı’da ise 5000 nüfus varken sonunda kentte ancak 3000 kişi kalmıştı. Düşman çekilirken ilçeyi yakmış, bu esnada 300 kişiyi öldürmüş ve cesetler çoğunlukla kuyulardan çıkartılmıştı. (24)
MANİSA VE ÇEVRESİNDE YUNAN VAHŞET VE ZULÜMLERİ
15 Mayıs 1919 da başlayan ve üç sene dört ay kadar devam eden Yunan barbarlığını anlatan en iyi kaynaklardan biri de o günlerde yayınlanmakta olan gazetelerdir. Bu gazetelerden biri olan Hâkimiyet-i Milliye (Ulus) gazetesinin verdiği bilgiye göre, “Manisa’da 10.700 ev, 13 cami, 2728 dükkan, 19 han, 16 bağ kulesi, 3 fabrika, 5 çiftlik binası 1740 köy evi ateşe verilerek yakılmıştır. 3.500 kişi ateşte yakılarak, 855 kişi de kurşuna dizilerek öldürülmüştür. Manisa’nın içinde 300’den fazla İslam kızına tecavüz edilmiş ve bunların bir çoğu alınıp götürülmüştür. İl sınırları içinde bulunan tüm hayvanlar sürülüp götürülmüştür. Beraberlerinde alıp götürdükleri genç kızlardan hiçbiri geriye dönmemiştir. Halkın ziynet eşyası ve paraları kamilen alınmıştır. Köyleri yaktıran ve katlettirenler ise Yunan mevki komutanı Albay Paguraci ile muavini yarbay Kalipos’tur. (25)
Manisa yangınının zarar ve ziyanı 50.000.000 lirayı (1921 yılındaki para değerine göre) geçmektedir. Ayrıca Rumlar, Manisa’da İslam halkın dini ve milli duygularını tahrik ve tahkir etmişlerdir. Örneğin mezarlık kapıları kırılarak mezarlar üzerinde hayvan sürüleri gezdirilmiştir. Rumlar Sultan Tepesi’ne ve Ulu Camiye zorla girmişler Kuran-ı Kerim cüzlerini parçalamışlar, caminin minaresine çıkarak Rum mahallelerine mendil ve şapka sallamışlar ve şehrin tarihi saat kulesine çan takmışlardır. (26)
Manisa için anlatılan feci olayların çevre ilçelerde de aynen tekrar edildiği anlaşılmaktadır. 6.000 haneli Turgutlu’da 5800 evin tamamen yakıldığı ve 1200 civarında insanın katledildiği beyan edilirken ateşe verilen Alaşehir’de ise 4000 evden sadece 100 tanesi sağlam kaldığı ve yangından canını kurtarmak isteyenlerin kokak başlarındaki Yunan askerlerine hedef olduğu anlatılmaktadır. Alaşehir’deki yangında 3000 dükkan, 10 cami, 20 mescit tamamen yanarken, şehirden istasyona götürülen 300 kişilik kadın kafilesi Yunan makinalı tüfeklerinin ateşi altında kalmış ve çoğu ölmüştür.
Salihli, Akhisar, Gördes, Bergama, Menemen, Kınık gibi ilçeler ve bunlara bağlı köyler de Turgutlu ve Alaşehir gibi Yunan barbarlığına sahne olmuşlardır. Binlerce ev, işyeri, cami, mescit, okul ve istasyon yıkılmış yüzlerce insan insanlık dışı işkencelere maruz kalmış ve bir çoğu da öldürülmüştür. Sadece Menemen’in içinde 300, civarında da 700 kadar Müslüman şehit edilmiştir. (27)
Yunan kuvvetleri Manisa’yı işgalleri sırasında bağ ve bahçelerinde çalışırken tutuklanan yüzlerce Müslümanı İzmir üzerinden Atina’ya gönderdiler. Mısır’da esirken İngilizlerce serbest bırakılan yüz altmış kadar Müslüman da Manisa’da Yunanlılar tarafından tekrar esir edildi. Ağır şartlarda çalıştırılan bu esirler, gıdasızlık ve işkence yüzünden vefat ettiler. (28)
Yunanlılar Manisa’yı terk ederken, daha evvel hazırlanmış olduğu anlaşılan plân gereğince, Yunan Merkez Komutanı Yagorci ile Kurmay başkanının emir ve idaresi altında olmak üzere hareketle yangın, göğüsleri kırmızı işaretli ve başları siyah kalpaklı yangın postaları tarafından başlatıldı.
Şehir ateşe verilmeden 3 gün evvel Rum ve Ermeniler göç etmeye başlamış, hatta Musevilerin bile son gün göç etmelerine izin verildiği halde, Müslüman halkın şehri terk etmelerine engel olunmuştur. Yangın 6 Eylül 1922 akşamı ilk olarak kışlada çıkmış sonra çarşıya benzin dökülüp bombalar atılarak yakılmaya başlamış ve bu esnada hemen yangını söndürmeye gelen halka Yunan askerleri tarafından ateş açılarak halkın bir kısmı katledilmiştir. Yangın az zamanda birçok yerlerden çıktığı için halk elbise ve eşyalarından hiçbir şey kurtaramamıştır. (29)
Kadın, erkek, çoluk, çocuk yarı çıplak ve perişan bir halde dağlara, ovalara dağılan biçareler yollarda Yunan çeteleri tarafından soyulduktan sonra birçoğu da katledilmiştir. Bununla beraber çok sayıda kadın, ihtiyar ve çocuk şehirden dışarı çıkamadıkları için alevler içinde yanarak yok olmuşlardır. Gerek yangından evvel soygun yapılırken, gerek yangın esnasında Müslüman halk dağılırken çok feci olaylar meydana gelmiştir. (30)
Tire kasabasında 18, Ödemiş’te 60, Akhisar, Kırkağaç, Soma kasabalarında ve Gördes’te 83 İslâm köyünü ve 800 evi, ayrıca Kayacık bu cağını kamilen yakmışlardır. Binlerce halk evsiz kalmıştır. Bu faciadan kurtulabilen halk da malları gibi canlarından da emin olmadıklarından dağlara ve ormanlara sığınmışlardır. (31)
Ödemiş’i işgale gelen Yunan askerlerine mahalli kuvvetlerin karşılık vermesi üzerine, takviye alan Yunan birlikleri civardaki birçok köyü ve kaza merkezindeki çok sayıda evi ateşe verdiler. Ele geçirdikleri Müslümanları şehit edip, mallarını yağmaladılar. Bunun üzerine halkın bir kısmı göç etmeye başladı. (32) Ödemiş ve Tire dışında yine birçok işgal altındaki bölgelerde gerek Yunan askerlerinin, gerekse bundan cesaret alan yerli Rumlar’ın devleti hor görme, millete hakaret, ırza, mala tecavüz ve taşkınlıkları hat safhaya ulaşıyordu. (33)
Yunan mezalimi günden güne artmış, 3 Mart 1920’de Bozdağ tarafından taarruza geçmiş olan Yunan işgal kuvvetleri, Ödemiş’e bağlı 5-6 köyü yakmışlar, tamamı Türk olan halkın yoğun top ateşi altında canını zor kurtarmış ve Salihli taraflarına göç etmiştir. (34) Yunanlılar, Bozdağ civarındaki köylerden kaçamayan erkekleri katletmiş, kadınların da bir kısmının ırzına geçerek öldürmüşlerdir.
Gördes
Gördes ilçesi Kuvâ-yı Milliye’nin yatağı olduğu iddiasıyla, ilçenin yakılmasına memur edilen Yunan askerî kıtaları tarafından top ateşine tutularak tamamen yakılmıştır. Yangın sırasında şehirden çıkamayan birçok yaşlı, kadın ve çocukların da yandığı görülmüştür.
Geri çekilme anında Yunanlılar tarafından yakılan Gördes ilçesinde yalnız 27 ev ile ilçe dışında bulunan jandarma binası ve halka ait olan bağlarda birkaç ufak kulenin yangından kurtulduğu görülmüştür. Halkın yağma edilen eşyası dışında kalanlarının ve hükümet dairelerindeki tekmil ve mefruşatın yangında kül olduğu tespit edilmiştir.
Bu felâketten sonra Demirci’ye 1500 muhacir sığınarak 500′ünün daha sonra geri döndüğü ve 1000 kadar nüfusun o tarihte köy olan Demirci’ye yerleştirildikleri Dahiliye Nezareti’nden Erkanı Harbiye’yi Umumiye Reisliği’ne bildirilmiştir. (35)
Gördes’te yapılan Yunan vahşet ve zulümleriyle ilgili olarak bir başka belge (Hakimiyeti Milliye Gazetesi) yukarıdaki olayları teyit ederek ayrıca şu bilgileri vermektedir:
Gördes kasabası kamilen yakılmış, 1500 evden ancak 27 ev kurtulabilmiştir. 10 cami ile bir medrese de yakılmıştır. Kasabadaki evlerin tüm eşyası Yunanlılar tarafından gasp edilmiştir. Akhisar civar köylerinde yaşayan Hıristiyanların arabalarıyla bu eşyalar götürülmüştür. Gördes kasabasıyla Kayacık köyünde 60 kadar kadın ve kızın namusuna tecavüz edilmiştir. Gördes kasabasıyla civar köylerde kadın ve erkek 23 kişi şehit ve 113 kişi de çeşitli yerlerinden yara almışlardır. (36)
Alaşehir
İlçe Yunanlılar tarafından baştan başa yakılmış, halkı kısmen öldürülmüş, kadınlara tecavüz edilmiş, yapılan zulüm ve tahribat tespit edilememiştir. Alaşehir’den itibaren Manisa, Salihli, Turgutlu ve bu bölgedeki köyler de yakılmış, vahşet, zulüm ve cinayetler aynı yöntemlerle yapılmıştır. Boz köy kamilen yanmış, köyün görkemli camii de bu arada tahrip edilmiştir. Köyde Kayapınarlı bir kişi kurşunla öldürülmüştür. Köye ait tekmil erzak ve hayvanlar zorla alınarak götürülmüştür. (37)
Bergama’yı işgal eden Yunanlılar, Müslümanları katlederek, ırzlarına tecavüz, mal ve paralarını gasp ettiler. Bu mezalim yüzünden 50 binden fazla Müslüman sefil bir halde mülteci durumuna düştü. (38)
Bandırma’nın işgalinin ardından, yerli Ermeni ve Rumlardan çok sayıda kişi Yunan kuvvetlerine asker olarak katılmış, bir kısmı da çeteler oluşturmuştu. Bu gelişme üzerine harekete geçen efeler, oluşturdukları kuvvetlerle kısa sürede bu çeteleri bertaraf etmişlerdir. Bandırma’da bulunan Yunan kuvvetleri işgal süresince halka zulmetmişler, olmadık hakaret ve saldırılarda bulunmuşlardır. Bedelinin ödeneceğine dair ilanat vermelerine rağmen, halkın ekinine, hayvanlarına el koyarak kendi gemilerine yüklemişlerdi. Bilhassa Ermeni çeteciler halktan ve askerimizden pusuya düşürdüklerini hunharca katletmişlerdi. Bu saldırılara karşı bölgede hareket halinde olan Bacak Hasan, Talaşmanlı Hurşit, Pıtır Hüseyin, Gönenli Hasan gibi namlı efeler Rum ve Ermeni çetelerine bölgeyi dar etmişlerdir.
Bandırma’da bulunan Yunan Merkez kumandanı, Erdek ve Edremit diğer bazı kazaların mali işlerine müdahale ediyor, mal sandıklarından cebren para alıyordu. Buralardaki düyûn-u umumiye depolarında bulunan yağ ve zeytinlere el koyuyorlardı. İzmir’den gelen bir Yunan memuru, beraberindeki subayla birlikte Karesi livası defterlerini kontrol ediyordu. (39)
Yunanlıların Bandırma ve yörelerinde yapmış oldukları zulüm ve vahşet sonucu meydana gelen zarar ve ziyan şöyleydi:
Ölü sayısı : 890
Yaralı : 1219
Dayak ve işkence : 2228
Irza tecavüz : 113
Bekâret Giderme : 94
Yakılan ve Yıkılan Ev sayısı : 6134
Mağaza ve dükkân : 1357
Resmî Daire : 32
Dinî bina : 28
Mal ve Eşya
Koşum hayvanı : 4819
Kasaplık hayvan : 13424
Mahsul : 116 232 Kilo
Zayiat Değeri
Gayrimenkul : 54 688 055 Lira
Menkul : 45 312 045 Lira
TOPLAM : 100 000 000 Lira (40)

Edremit ve yörelerinde Yunanlılar tarafından 26 kişi katledilmiş, 29 kişi de dayak ve işkenceye maruz kalmıştır. Yunan milis teşkilâtında askerî öğretmen olan Panayot adındaki Yunan Edremit merkez ilçesini yakacağım diye çarşı ortasında naralar atarken tespit edilemeyen diğer bir kişi de elinde bulunan bir bombayı geri çekele gün, İslâm halkından terzi Sami’nin dükkânı içerisinde mevcut bulunan kalabalık üzerine atacağı sırada Belediye çavuşu Abdurrahman adındaki gözü pek bir delikanlı bombayı elinden alarak atmasına engel olmuştur. Biri kasabayı yakmak, diğeri elindeki bombayı kalabalık halk üzerine atmak üzereyken kasabanın etrafında toplanan Türk Millî Kuvvetleri’nin anî taarruz ve hücumu üzerine Yunan katilleri bu emellerine erişememişlerdir. (41)
Sındırgı ilçe kaymakamı Şakir Bey ile bölge eşrafından 38 kişi ve halktan da 300 kişilik bir kafile korumasız olarak, Yunan komutanlığınca Akhisar’a gönderilmiş ve orada her biri ayrı ayrı tutuklanmıştır. 28 gün kadar tutuklu kaldıktan sonra Kaymakam Şakir Bey’e bir suç isnat ettiremedikleri için “bir yanlışlık olmuş” denilerek Şakir Bey’i serbest bırakmışlardır. (42)
MİLLETLERARASI ARAŞTIRMA KOMİSYONU’NUN PARİS BARIŞ KONFERANSI’NA SUNDUĞU RAPOR (43)
Yunanistan Batı Anadolu’daki vahşet ve zulümleri Avrupa kamuoyu tarafından öğrenilmeye başlanmıştı. Bu gelişme Venizelos’u rahatsız ediyordu. Çünkü o sıralarda Paris’te devam eden sulh görüşmelerinde Yunanistan zor durumda kalabilirdi. Onun için Venizelos Yunanistan’ın Batı Anadolu’daki vahşetine ilişkin bütün haber, iddia ve eleştirileri asılsızlıkla suçlayarak reddediyordu.
Fakat söz konusu vahşet saklanacak ya da gözardı edilebilecek boyutlardan çoktan çıkmıştı. Sadrazam Vekili Mustafa Sabri 15 Temmuzda Yunanlıların mezalimde bulundukları yerlere bir tahkik komisyonunu gönderilmesi için telgrafla ricada bulundu. (44) Mustafa Sabri’nin bu talebi İtalya’nın da ısrarı sonucu Paris Konferansındaki Yüksek Konseyin 18 Temmuz tarihli toplantısında ele alındı. Toplantı sonucunda tahkik komisyonunun kurulması kararlaştırıldı. Komisyonda İngiliz, Fransız, Amerikan ve İtalyan temsilcileri bulunacaktı. Yunanlılara ve Türklere gözlemci gönderme izni verilmiş olmasına rağmen bu kişilerin heyetin asıl toplantılarında bulunmalarına izin verilmedi. Amaç, tanıkların korkmadan ifade verebilmelerini sağlamaktı. Bunun yerine heyete, bütün gerekli verilerin, yani muhtemelen tanıkların isimleri olmaksızın ifade tutanaklarının gözlemcilere teslim edilmesi talimatı verildi. (45) Türkiye’den Yarbay Kadri, Yunanistan’dan da Albay A.Nazarakis, komisyonda gözlemci idiler.
İzmir faciasını araştırmakla görevli komisyon Amiral Bristol’un başkanlığında çalışmalarına başladı. (46) Komisyon kısa zamanda Batı Anadolu’nun bir kısım şehir ve kasabalarını dolaştı. Cephe gerisinde zulme uğramış Türk köylüsü ile yunanlıların elinden kaçmayı başarabilmiş Türk insanları ile konuşup şikayetlerini dinlediler. Yakıp yıkılan yerleri dolaşıp gözleriyle gördüler. Tecavüze uğrayan kadın ve kızlarla konuştular. (47) Bütün bu incelemeler sonucunda hazırladıkları geniş kapsamlı raporu 13 Ekimde 8 Kasım günü yüksek Konseye sundular. Rapor sadece Yunanlıların yaptıklarını değil, öncelikle İzmir’e asker gönderilmesi kararını itham eden son derece sert bir belgeydi. 12 Ağustos ve 6 Ekim 1919 tarihleri arasında yapılan tahkikata göre, her maddesi önemli olan bu raporun bazı maddeleri şunlardır:
Madde 1 : Mütarekeden beri, Aydın vilayetinde Hıristiyanların emniyeti tehdide maruz kalmamıştı… Yani Hıristiyanların katliama uğrama korkuları yerinde değildi.
Madde 2 : Aydın ve bilhassa İzmir illerindeki emniyet şartları, İzmir tabyalarının mütareke şartlarının 7 numaralı maddesine göre işgalini gerektirmiyordu. Vilâyet içerilerindeki durum da, müttefik birliklerin İzmir’e çıkarma yapmasını icap ettirecek gibi değildi.
Madde 5 : İzmir’in Yunan kuvvetleri tarafından işgali, barış konferansı tarafından emredilmişti. İşgal emirleri, bu konferansı temsil eden Amiral Calthorpe tarafından verilmişti. İzmir şehri, 5 Mayıs 1919′da Amerikan, İngiliz, Fransız, Yunan ve İtalyan Deniz Kuvvetleri’nin himayesindeki, Yunan kuvvetleri tarafından işgal edilmişti.
Madde 8 : Yunan komutanlığı Yunan kuvvetlerinin şehir içinde yürümesi sırasında asayişi muhafaza için önceden hiçbir tedbir almadı.
Madde 13 : Subay ve askerleri ve vali ve idare amirlerini ihtiva eden grup, Konak Meydanından, hapsedildikleri Patriz gemisine götürüldükleri yol üzerinde, kendilerini takip eden kalabalık ve hatta kendilerine refakat eden askerler tarafından kaba muameleye maruz bırakılmışlardır. Bütün bu tuttuklarının malları ve paralan çalınmıştır. Hepsi “Yaşa Venizelos” diye bağırmak ve elleri havada yürümek mecburiyetinde bırakılarak, bazıları katledilmiştir.
Madde 14 : 15 Mayıs ve takip eden günlerde Yunan birlikleri, aralarında muayyen miktarda 14 yaşında ufak çocukların da bulunduğu 2.500 şahsı keyfi olarak tevkif ettiler. Hatta bazı mekteplerin idareci ve talebeleri de Patris gemisinde hapsedildiler. Bu mevkufların büyük bir kısmı fena muamele görmüşler, eşyaları yağma edilmiş ve günlerce kabul edilemeyecek hijyen şartları altında mevkuf tutulmuşlardır.
Madde 15 : 15 ve 16 Mayıs günleri, şehirde Türk halkına ve evlerine karşı şiddet ve yağma hareketlerine girişilmiştir. Fesler Türklerin başlarında çekip alınmış ve kendileri bu şapka ile sokağa çıkma cesaretini artık gösteremez olmuşlardır. Birçok kadınlara tecavüz edilmiş ve cinayetler işlenmiştir. Bu şiddet hareketleri ve yağmalar çoğunlukla şehrin Yunan ahalisi tarafından yapılmış fakat askerlerin de bu hareketlere karıştığı ve askerî makamların da bu hareketleri önleyici tesirli tedbirleri geç olarak aldığı tespit edilmiştir.
Madde 16 : İzmir’in Yunanlılar tarafından işgal edildiği güne ait ölü ve yaralı sayıları, Yunanlılar ve Türkler tarafından değişik miktarlarda tahmin edilmiştir.
Bu miktar yaklaşık olarak aşağıdaki şekildedir.
Yunanlılar : Asker, 2 ölü ve 6 yaralı sivil, 20 ölü, 20 boğulma vakası, 60 yaralı, Türkler : 300-400 arasında zayiat (yaralı veya ölü)
43 Yunanlı, 13 Türk, 12 Ermeni ve bir Yahudi bulunmaktaydı.
Madde 32 : Yunan kıtaları Aydın civarında silâhlı keşiflerde bulunmuşlar ve bu keşiflerin sonunda birkaç köy yakılmıştır. Ayın 27′sinde bu keşif kollarından biri çeteler tarafından geri püskürtülmüş ve Aydın içine kadar kovalanmıştır. Yunan kumandanının ve şahitlerin ifadesine göre, geri çekilmekte olan Yunan kıtalarının demir yolunun güneyinde bulunan Türk mahallesinden geçişleri esnasında Türk halkı tarafından üzerlerine ateş edilmiştir. 29 sabahı Türk mahallesinde patlak veren yangınlardan birkaçı bu muharebe esnasında meydana gelmiştir.
Alevler içinde kalan mahalleden kaçmaya çalışan kadın, erkek, çocuk Türklerin büyük bir kısmı mahalleyi şehrin kuzey kısmına bağlayan bütün yollan tutan Yunan askerleri tarafından sebepsiz olarak öldürülmüşlerdir. Şüphesiz ki, Yunan Kumandanlığı ve askerleri bütün soğukkanlılıklarını kaybetmişlerdi. Yunanlılar 29’u 30’a bağlayan gece bir çok cinayetler ve suikastler işledikten sonra şehri terk etmişlerdir.
Madde 35: 29 Haziran ile 4 Temmuz arasında meydana gelen yangınlar, 8.000 Yunanlı ile birlikte nüfusu 20.000 olan Aydın şehrinin 2/3′ünü tahrip etmiştir. Yanmamış olan evler ise yağma edilmişlerdir.
Madde 42: 17 Haziranda Bergama’nın tahliyesinden sonra Menemen’de toplanan Yunan kıtaları ciddi bir sebep olmaksızın müdahale edilecek durumda olmayan Türklerin katliamına girişmişlerdir. Belediye makamlarının bildirdiğine göre 1000’den fazla Türk öldürülmüştür. (48)
Tahkikat Komisyonu üyeleri:
Amiral Bristol General Bunoust
ABD Delegesi Fransız Delegesi
General Hare General Dall’oho
İngiliz Delegesi İtalyan Delegesi

Yunan mezalimini gayet açık bir şekilde anlatan bu raporu hazırlayan İngiliz, Fransız ve Amerikan yetkileri, aslında Yunanistan’a işgal izni veren, Lloyd George, Clemenceau ve Wilson’un yani kendi başkanlarının suça ortaklıklarını da ortaya çıkarmışlardır. Çünkü bu başkanların Yunanistan’a işgal izni vermelerinin asıl nedeni, kamuoylarına duydurdukları gibi, Batı Anadolu’daki Rumların katledilme tehlikesi değil, burasını Türklerden temizlemek ve İtalyan işgaline fırsat vermemekti.

MİLLİ ORDUNUN ZAFERLERİ VE KAÇAN YUNANLILARIN VAHŞETİ
İzmir’de başlayıp gittikçe yayılan Yunan vahşet ve zulmü ikinci yılına yaklaşırken ilk günkü şiddetini hala devam ettiriyordu. Fakat bu süre içerisinde başlangıçta Kuvâ-yı Milliye adı altındaki bölgesel direniş güçleri de gelişerek düzenli ve milli bir ordu halini alıyor Türk mukavemetini kuvvetlendiriyordu. Nitekim 9-10 Ocak 1921 tarihinde Birinci İnönü muharebesini kazanarak kendini ispatlayan bu ordu Türk halkının kendine olan güvenini arttırdığı gibi Mustafa Kemal tarafından Ankara’da kurulmuş olan hükümetin prestijini de arttırmıştı.
Yunanlılar açısından değerlendirildiğinde beklenilmeyen bir hezimet denilebilecek bu muharebenin hemen ardından 26 Mart’ta başlayan Yunan taarruzu bu kez Ankara ile birlikte tüm yurda daha büyük moral kazandıran 31 Mart-1Nisan 1921 tarihli ikinci İnönü zaferiyle neticelenmişti. Bu ikinci hezimetten sonra Yunan askerleri geri çekilmeye başlamıştı. Batı cephesi Komutanı İsmet Paşa 1 Nisan’da Ankara’ya çektiği telgrafın sonunda, “Düşman binlerce maktulleriyle doldurduğu muharebe meydanını silahlarımıza terk etmiştir diyordu. (49)
İkinci İnönü muharebesinden sonra geri çekilen Yunan kuvvetleri daha sonra ileri harekata geçerek, 13 Temmuzda Afyon–Karahisar 17 Temmuz’da Kütahya, 19 Temmuz’da Eskişehir’i almışlar ve Türk ordusunun taktik gereği geri çekilmesi sonucu Sakarya Nehrine kadar gelmişlerdi. Fevzi Paşa Yunan ilerleyişi hakkında, “Düşmanın Anadolu içlerine uzanmak isteyen kolları mezarlarına yaklaşıyor; bu yeni sefer düşmanın ölüm yolculuğudur” diyordu. (50)
Yunan kuvvetleri “Megali Idea” düşlerine uyarak soy kırım amacını gerçekleştirebilmek için Sivrihisar, Haymana ve Polatlı yörelerine kadar ilerlediler. Ancak, 13 Eylül 1921 günü Sakarya Savaşı’nı hiç ummadıkları bir sonuçla kaybedip çekilmeye başladıkları andan itibaren de soykırım rüyasından uyandılar. Bilhassa 26 Ağustos 1922′de başlayan Büyük Taarruzla beraber panik halinde çekilmeleri esnasında bu sefer mağlubiyetin vermiş olduğu kin ve korkunun dehşet ve etkisi altında geçmiş oldukları her yeri yakıp yıktılar. Önlerine çıkan her Türk insanına akıla gelmeyecek ve hayal edilemeyecek şekilde vahşet, cinayet, işkence ve zulüm yaparak ileri harekât anında yaptıklarının daha da vahşicesini yaptılar.
Yunanlılara son darbe 30 Ağustos 1922’de Başkumandanlık Meydan Muharebesinde vurularak ordularının önemli bir kısmı imha edilmiştir. Canını kurtarabilen Yunan askerleri ise bütün teçhizatını cephede bırakarak panik halinde kaçmaya başlamışlardı. Ne var ki cephedeki hezimetin acısını cephe gerisindeki savunmasız Türk halkından çıkaran Yunanlılar kaçarken, yolları üstündeki tüm köy, kasaba ve şehirleri taş üstünde taş, baş üstünde baş kalmayacak biçimde yakmış, yıkmış, harabeye çevirmiştir. 4500 haneli Alaşehir’de 4 Eylülde, 15 ayrı yerde aynı anda yangın çıkararak ilçeyi tamamen yakmışlardır.
Batı Anadolu’dan ümidini kesen Yunan askerleri ve bu askerlerin bütün vahşiliğine iştirak eden yerli Rumlar, canlarını kurtarmak için liman şehirlerine kaçıyorlardı. Ne var ki tahliye ettikleri bütün Türk topraklarını ve buralardaki Türk ahalisini de çeşitli şekillerde imha ediyorlardı. Üstelik bu imha faaliyetleri rasgele değil, işgal ederken yaptıkları gibi planlı bir şekilde komutanların emriyle uygulanıyordu.
Gerçekten Yunan askerleri Generalin sözlerini boşa çıkarmamış unutmadığımız, unutamayacağımız bir vahşet sergilemişlerdir. Özellikle adına “Tahrip Taburları” denilen özel birlikler aldıkları emir doğrultusunda bu planlı vahşetin uygulayıcısı olmuşlardır. Ayrıca yerli Rumların oluşturduğu ve içinde Ermenilerin de bulunduğu çeteler de birer tahrip taburu gibi çalışmışlardır.
Bu şekilde yüzlerce yerleşim yerini yakıp yıkıp harabeye çevirerek, binlerce insanın canına kıyarak denize doğru kaçan Yunan askerleri ve yerli Rumlar birbirlerini çiğneyerek gemilere binmeye çalışmışlardır. 15 Mayıs 1919’da Megali İdea hayaliyle gemilerden inen askerler ve onları coşkuyla karşılayan yerli Rumlar şimdi o gemilere binmek için birbirleriyle mücadele ediyorlardı.
Mustafa Kemal Paşa’nın 1 Eylül 1922’de ilk hedef olarak Akdeniz’i gösteren ünlü emrini vermesi üzerine, Türk Silahlı kuvvetleri batıya doğru kaçmakta olan Yunanlılar’ın peşini bir an olsun bırakmadı. Yunan birlikleri kaçarken, rastladıkları Müslüman köylerini yakıp yıkıyorlardı. Yüzlerce yıl rahat ve huzur içinde yanyana kardeşçe yaşadıktan sonra, Yunan ordusunun gelişi ile canavarlaşarak, bu ordu ile işbirliği yapan, silahsız Türk halkının boğazına sarılan, binlerce masumu insafsızca katleden, fakat bozguna uğradıkları bu günlerde yaptıklarının hesabını veremeyecekleri için kaçmakta olan Yunan ordusu ile birlikte yerli Rumlar da denize koşuyordu. (51)
Geri çekiliş sırasında birçok yeri ateşe veren ve halkının çoğunu “camilere ve evlere doldurarak” yakıp kül eden Yunanlılar, çok sayıda silah, cephane, araç-gereç bırakarak, binlerce gencini Anadolu topraklarına gömerek, birçoğunun da esirliğe terk ederek maceralarını sona erdirdiler. 1918’den 1922’ye kadar süren süre içerisinde Yunan milleti hayal peşinde koşan kişilerin yönetimi altında çok şey kaybetti, katil ve kanlı bir millet olduğunun bir defa daha kaydedilmesi oldu. (52)
Sonuçta adalet dağıtmak için Batı Anadolu’ya gediklerini söyleyen Yunanlılar, daha işgalin başladığı gün İzmir’i kana buladılar. İzmir ve art bölgesindeki Türk halkı yaklaşık 40 ay ızdırap içinde yaşadı. Bu ızdırap, Yunan ordusunun Anadolu içlerine yürümeye karar verdiği dönemlerde daha da arttı. Oysa aynı dönemde, bölgedeki Rum ve Ermenilerin büyük bir kısmı işgalcilerle bütünleşerek Yunan ordusuna maddi ve manevi her türlü yardımı yapıyordu. Ancak Yunan ordusunun bütün çabaları, Ankara’da alevlenen milli uyanışı söndüremedi.

SONUÇ
Yunanlıların asıl amacı, bir hayal ürünü olan “Megali Idea” hedeflerine ulaşmaktı. Bunun için Anadolu’nun Ege kıyılarını ele geçirerek hem bölgenin emniyeti ve hem de soy kırımı girişimleriyle Türk halkının imhası ve kalanların da Doğu Anadolu’ya sürülmesiyle orta Anadolu’ya kadar uzanan Türk topraklarını ele geçirerek vatanın bu bölümünde Yunan egemenliğini sürdürmekti.
Bu hayali emellerini gerçekleştirmek için yalnız istilâlarla yetinmeyip tek vücut olan Türk halkını da etnik gruplara ayırarak, vatanı içerden de parçalamaktı. Bu düşünceyle aynı bayrak altında, aynı gaye uğruna vatanın bölünmez bütünlüğü için canını feda etmekten kaçınmayan Anadolu halkı arasında bir ayrıcalık yaratarak Türk halkını parçalayıp, zayıflatmak gibi politik eylemlere de başvurmuşlardır.
Yunanlılar ileri harekâta başladıkları tarihten itibaren işgal ettikleri tüm sancak ve kazalarda konferans kararlarına ve taahhüd ettikleri şartlara kesinlikle uymamışlardır. Gittikleri her yerde yerleşmek, her türlü zorluğu çıkararak Osmanlı jandarmasının çalışmalarına hiçbir şekilde muvafakat etmemişlerdir. Hükümet konaklarını işgal ve Yunan bayrağı çekerek memurları başka yerlere nakle mecbur etmişlerdir. Hatıra gelmeyen bin türlü oyuna zorlayarak Türkleri ticaretten men’ ile iktisadi hayatı yalnız Rumlara bırakmışlardır. Hayatı ihtiyaç maddelerine narh koymak suretiyle köylünün elindeki bir tutam tereyağıyla yirmi yumurtasını cebren almışlardır. Türk köylerine silahlı müfrezeler göndererek Yunan idaresini istediklerine dair cebren sened imzalatmışlardır. Kuvâ-yı Milliye’ye mensubiyetleri töhmetiyle hemen her Türkü tevkif, darb, nefy ve en nihayet katletmişlerdir. Girdikleri yerden kesinlikle çıkmayacaklarını, çünkü Avrupalıların yardımıyla değil kendi kuvvetleriyle geldiklerini söyleyerek, Türkleri korkutma maksadıyla propagandalar yaptırmışlardır. Osmanlının bayrağını Türkün dînini, milletini alenen tahkîr etmişlerdir. Müslümanların namuslarına cebren girerek babasının gözleri önünde evlâdının ırzına, namusuna tecâvüz etmişlerdir. Türk’e ve Müslümana ait her ne varsa imha etmişlerdir. (53)
Bu işgaller ve zulümler sırasında kurtulabilen halk, kendilerini daha emniyetli yerlere atmaya çalışıyorlardı. Hatta bazı yerlerde daha Yunanlılar işgal etmeden köyleri boşaltmak mecburiyetinde kalıyorlardı. İşgal ettikten sonra Yunan zulmüne tahammül edemeyen Müslüman halkın büyük bir çoğunluğu çareyi kaçmakta buluyordu. Yunanlıların da zaten amaçları buydu. Çünkü bu sayede bölgede Türk nüfus azalacak yerine Rum göçmenleri iskan edilecekti.
Yunan Başbakanı Venizelos,işgal kuvvetlerini süratle arttırırken,bir taraftan da yerli Rumların yardımını sağlamak amacında idi. Çünkü Balkan Harbiden sonraki gerginlik sırasında ve Birinci Dünya Harbi içinde Batı Anadolu’dan Yunanistan’a göç etmiş olan Rumları tekrar Anadolu’ya yerleştirmek için de acele ediyordu. Böylece üç yüzbin civarında Rum Anadolu’ya gönderilerek Batı Anadolu’yu Yunanlaştırmak siyaseti güdülüyordu.
Yunanlılar üç sene kadar kaldıkları Batı Anadolu ve Trakya’da şu andaki değeriyle trilyona varan maddi zararda bulundular. Lozan Anlaşmasıyla tek bir kuruş bile tazminat ödemediler. Yaptıkları maddi zararın tazminatı olarak, küçük bir kasaba olan Karaağaç’ı bize bıraktılar. Mukaddesatımıza ve ırzımıza yaptıkları tecavüzler ve zulümler, her zaman içimizde kanayan bir yara olarak kalacaktır.
O zamanlar öyle vahşi olan Yunanlılar acaba şimdi farklı mıdırlar? 1930’lu yıllarda başlayan Türk-Yunan barışı sahte dostluklardan başka bir şey kazandırmamıştır. Sözde barışın bozulmaması için Yunan zulmünü anlatan kitaplar “yasak” konumuna gelmiştir. İşgal yıllarında yaptıkları zulmü 1960’lı yıllarda Kıbrıs’ta yaptılar. Batı Trakya’daki soydaşlarımıza akla gelmedik baskılar uyguladılar.
Ayrıca Türkiye’nin tehdit unsuru olan PKK terör örgütüne yaptığı destek ve yardımlarla, teröristlerin yaptıkları zulümler, Yunan zulmünün devamı nitelindedir. Yunan, kendi yapamadığı zulmü, maşa olarak kullandığı PKK’ya yaptırmıştır.
Görüldüğü ki, Yunanlı’lar ellerine her ne zaman fırsat geçerse geçsin, Müslüman-Türk’e zulüm yapmaktadırlar. Ellerine geçirecekleri ilk fırsatta düşüncelerini tatbik etmede asla tereddüt etmeyeceklerdir. Onun için Türk insanı olarak her zaman uyanık olmalı dostumuza düşmanımızı iyi tanımalıyız.
Herşeyden evvel, bütün dünya bilmelidir ki Anadolu toprağı baştan sona kadar Türk’ tür. Binlerce seneden seri Türkün öz vatanı, Türk’ ün öz yurdudur. Düşmanlarımız hiç bir haklı gerekçeye dayanmadan Anadolu’ ya saldırırken Anadolu’ nun bazı yerlerinin “tarih-i Yunaniliğinden” bahs ederek dünya kamuoyunu aldatmağa çalışıyorlardı. Nitekim bir taraftan sözde eski Yunan toprağı olduğunu ileriye sürerek İzmir’ e taarruz ve tecavüz ederlerken, bir taraftan Batum’ dan İnebolu’ ya kadar uzanan Akdeniz bölgesini de vaktiyle mevcud bulunan Pontus Krallığı adına izafetle ve Pontus adı altında kendilerine mal etmek istiyorlardı.
11 Şubat 2001 tarihli gazetelerde ABD deki Rum lobisinin Kıbrıs’ı birleştirme hedefine ulaşmak üzere ABD nin yeni başkanı George Bush’u devreye sokma hazırlığına girdiğini gösteren haberler yer almıştır. Bu konuda hazırlanan bir mektup, Bush’a verilmek üzere imzaya açılmış ve 45 Yunan milletvekili mektubu şimdiden imzalamıştır.
Türk ve Türkiye düşmanlığını her fırsatta dile getiren Yunanistan, yine her zamanki gibi tarihi gerçekleri saptırarak Türkiye aleyhine yeni bir karar aldı. Karara göre, 14 Eylül, Türkiye’nin Anadolu’daki Yunanlılar’a uyguladığı soykırımı anma günü ilan edildi. Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile varılan karar gereğince, 14 Eylül’de Yunanistan resmi daire ve okullarında Türkiye’nin Anadolu’da, Yunanlılar’a uyguladığı soykırımı anma ve matem günü olarak kutlanacak. Karar Cumhurbaşkanlığı’nın onayından çıkarak İçişleri Bakanlığı’na gönderildi. Kararın bu yıldan itibaren yürürlüğe girmesi bekleniyor. İçişleri Bakan Yardımcısı Liapis Cunis, 14 Eylül’lerde her ilin bayraklarla donatılacağını, tüm resmi dairelerin ışıklandırılacağını, ayrıca tüm Yunan okullarında öğrencilere soykırım ile ilgili geniş bilgiler verileceğini belirtti.
Yunanlıların Kurtuluş savaşımız döneminde işgal ettikleri, özellikle Batı Anadolu bölgesinde işledikleri, savaş şartları ile hiçmi hiç ilgisi olmayan ve iki yıldan fazla sürdürdükleri insanlık dışı zulüm ve işkencelerle katliamlar konusunda, kendilerine savunma hakkı kazandırabilecek tek noktacık bile yoktur. Bu, artık onların o dönemdeki müttefiklerince de kesin gerçekler olarak kabul görmektedir.
Buna rağmen aradan geçen yaklaşık yüz yıllık bir zaman sonrasında Yunanistan’ın, bütün olayları tersine çevirerek Türklerin kendilerini soykırıma uğrattıklarını ortaya atmaları, teessüflerle karşılanacak bir siyasi skandaldir. Bu durum karşısında akla düşen soru şu olsa gerektir:
Yunanistan, Türk-Yunan dostluğu konusunda gerçekten samimi midir?
Türk kamuoyu bu sorunun kesin ve doğru cevabını bekleyecektir. Umalım ki bu bekleyiş boşuna olmasın. (54)

Aydın ve Yöresinde Yunanlılar Tarafından Yapılan Vahşet ve Zayiat. (İşgal anında olup çekilmedeki zayiat bu rakamlara dahil değildir.)
İnsan
Ölü : 415
Yaralı : 22
Dayak ve işkence : 112
Beraber Götürdükleri : 42
Irza Tecavüz : 90
Bekâret Giderme : 14
Çocuk Düşürme : 13
Yakılan Binalar
Ev : 28321
Mağaza ve Dükkân : 6965
Resmî Bina : 140
Dinî Bina : 91
Mal ve Eşya
Koşum Hayvanı : 9146
Kesim Hayvanı : 18465
Ürün : 125613 Ton
Zayiat Değeri
Gayri menkul : 281 970 000 Osmanlı Lirası
Mal ve Eşya : 67 045 061 Osmanlı Lirası

Prof. Dr. Metin Ayışığı
Kaynak : http://w3.balikesir.edu.tr/~metinay/soy1.htm

Comments (6)

YUNANİSTAN VE KIBRIS ( Neden Yapmamız gerekenleri yapmıyoruz? )

Yunanistan, Osmanlı Devleti’nden bağımsızlığını kazandıktan sonra Türk dışişlerinin sürekli sorun yaşadığı bir ülkedir. Bağımsızlığını elde ettiği 1830’dan sonra, Yunanistan sürekli Türkiye’ye yönelik ‘İrredentist’ bir politika izlemiştir.
Yunanistan 170 yıllık devlet hayatında, Türkiye’den toprak kopartarak büyümekle kalmamış, bu topraklarda yaşayan Türkleri dramatik bir şekilde Anadolu’ya göçe zorlamıştır. Bu Yunan Politikası, 1919-1922 döneminde Yunanistan’ın Anadolu’yu işgale kalkmasıyla doruğa ulaşmıştır. (86)
Yunanistan’la yaşanan acı dolu olaylar, sadece Türk diplomasi tarihinde değil, Türk halkının hafızasında da derin izler bırakmıştır. Yunanistan’ın Türkiye aleyhine son toprak kazanımı, 1947 Paris Antlaşması ile Oniki Adaları alarak olmuştur.
Kurtuluş Savaşı’nı müteakip Ankara’da Cumhuriyetin ilanından sonra iki devletin yakınlaştığı zamanlar da olmuştur. 1934’te Balkan Paktı’nı kurmuş, 1950-55 NATO üyelikleri döneminde aralarındaki önemli sorunları bir süre için bir kenara bırakabilmişlerdir. (87)
İstanbul’da 1955 Eylülünde Kıbrıs’ın durumunun müzakere edildiği Londra Konferansı esnasında yaşanan 6-7 Eylül olayları ve Kıbrıs sorunu, Türk dış politikasının son elli yılının en önemli konusu olarak gündemdeki yerini almıştır. Bu olayı müteakip, Kurtuluş Savaşımızdan bu yana, iki ülke arasında onarımı neredeyse imkânsız hale gelen bir güvensizlik ortamı yaratılmıştır. (88)
Aslında Türkiye ile Yunanistan arasında sorun teşkil eden başlıca üç konu vardır:
Batı Trakya, Ege ve Kıbrıs…
Bu sorunlar 1990 öncesi iki kutuplu sistemde daha çok Hükümetlerarası dış politika sorunu iken, 1974’ten başlamak üzere günümüzde bölgesel bir ihtilaf, uluslararası arenaya taşınan bir konu ve Yunan politikacıların iç siyasette kullandıkları en önemli enstrüman haline gelmiştir. Buna mukabil Türk kamuoyu, bu konuda oldukça sakin ve telâşsız davranmaktadır. (89)
Her iki kamuoyunun eşit tehdit algılaması düzeyine gelmesi ise sorunların ‘savaş’ yoluyla çözümüne gidebilecek gibi ele alınması sonucunu doğurmaktadır.
Yunanistan 25 Mayıs 1979’da AET’ye tam üye olmasıyla birlikte, bütün bu sorunları Avrupa Birliği’ne taşımıştır. Yunan diplomasisi Türkiye ile olan sorunlarını, Avrupa Birliği-Türkiye sorunu şekline dönüştürmek için çok yoğun bir gayret sarf etmiş, bu amacında kısmen de olsa başarılı olmuştur.
Kıbrıs Sorunu, II. Dünya Savaşı sonrası Ortadoğu’da etkisini yitiren garantör devlet sıfatıyla İngiltere’nin Ada’nın statüsünü Türkiye ve Yunanistan’la birlikte imzaladığı garanti anlaşmasıyla, bir çatışma alanı olarak belirsizliğe terk etmesiyle başlamıştır. Türkiye sadece adadaki Türklerin can güvenliğini sağlama endişesi güderken, Yunanistan Hükümeti ise ‘ENOSİS’ politikasını benimsemiştir.
Yunan Hükümetleri benimsedikleri ‘Enosis’ planını uygulamaya koymuş, adadaki Türkleri silahlı tedhiş yoluyla adadan kaçırarak, Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhakına çalışmışlardır.
Yunanistan’ın bu tutumu, 1960-1970 yılları arasında, Türkiye’yi birkaç kez adaya müdahale konumuna sokmuştur. 15 Temmuz 1974’te düzenlediği darbeyle Makarios’u deviren Nikos Sampson’un amacı Yunanistan’ın hedeflediği ‘ENOSİS’i ilân etmekti.
Türkiye, adada yaşayan Türklerin can güvenliğini sağlamak üzere, Garantör Devlet sıfatıyla, 20 Temmuz 1974 günü adaya müdahale etti. İki aşamada yapılan Kıbrıs Barış Harekâtıyla, adada yaşayan Türk toplumu güvence altına alındı.
Yunanistan’la yaşanan Ege sorunu ise Kıta Sahanlığı, Karasuları ve Hava Sahası gibi konulardan oluşmaktadır. Yunanistan bu konularda öne sürdüğü taleplerle Ege Denizi’nin tamamını bir Yunan Denizi haline dönüştürmek istemektedir. Türkiye ise uluslararası sularda ve Ege Denizi üzerindeki kıta sahanlığı ve karasuları haklarını muhafaza etmek istemektedir.
Yunanistan, Batı Trakya’da yaşayan Türk azınlığa karşı ağır bir asimilasyon politikası izlemektedir. Batı Trakya Türklerinin yurttaşlık, mülk edinme, seyahat, haberleşme, seçme-seçilme, öğrenim ve ticaret yapma gibi en temel insanî haklarına kısıtlama getirmiştir.
Türk-Yunan ilişkilerinde 1950’lerden sonra neredeyse her 10 yılda bir savaşın eşiğinden dönülmüştür. 1974’ten sonra 1987’de Ege’de kıta sahanlığı konusunda iki ülke ‘Kıta Sahanlığı’ konusunda neredeyse savaşın eşiğine gelmiştir.
3 Temmuz 1990’da Kıbrıs Rum kesimi o tarihte Avrupa Topluluğu olan AB’ye tam üyelik başvurusunda bulundu. Bu gelişme, Türkiye tarafından tepkiyle karşılandı. Çünkü, Kıbrıs’ın kısmen veya tamamen her hangi bir siyasi veya iktisadî birliğe katılmamayı taahhüt etmesi, Garanti Antlaşması ile garanti altına alınmıştır.
Avrupa Topluluğu 1994 yılında Korfu zirvesinde Kıbrıs Rum yönetimini değerlendirerek, Kıbrıs’ı genişleme programına aldı. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti bu duruma tepki vermekte gecikmedi.. Türkiye ile tüm kısıtlayıcı önlemlerin kaldırılarak entegrasyona gidilmesi KKTC Hükümeti tarafından kararlaştırıldı. KKTC yönetimi federasyon fikrini bir kenara koyarak, ilhak olmak anlamı da taşıyan Türkiye ile entegrasyon istemeye başladı.
Türkiye’nin, Avrupa Birliği-Kıbrıs ilişkileri 1995 yılı boyunca gelişti. (90) 6 Mart 1995 tarihinde, Avrupa Birliği ile ‘Gümrük Birliği Antlaşması’ imzalayan Türkiye, ilk kez Kıbrıs Rum yönetimini de muhatap kabul etmiş oldu. Bu süreçte, Kıbrıs konusundaki Türk dış politikasında enteresan bir ikilik yaşanmıştır. Mevcut hükümet, Kıbrıs konusunda AB’ye tavizkâr bir yaklaşım sergilerken, Dışişleri Bakanlığı ve Genelkurmay, Kıbrıs’ta verilecek bir taviz karşılığında, AB ile yapılacak her türlü anlaşmaya karşı çıkmıştır.
Brüksel’de Kıbrıs’ın AB’ye üyeliğinin konuşulmaya başlaması, Türkiye’de sinirleri iyice gerilmesine yolaçtı. Tam bu esnada, 30 Ocak 1996 tarihinde ‘Kardak Krizi’ patladı. İnsan yaşamayan Bodrum açıklarındaki bu kaya parçasını Yunanistan’ın sahiplenmeye kalkması, krizi ateşledi. Türkiye’nin kararlı tutumu ve müdahalesi sonucu Yunanistan geri adım atmak zorunda kaldı. Türkiye, Yunanistan’la bir çatışmanın eşiğinden dönmüş oldu.
‘Kardak Krizi’nde geri adım atmak zorunda kalan Yunanistan, Türkiye’ye olan hasmane politikasını Avrupa Birliğine taşıyarak, birliğin Türkiye ile olan bütün ilişkilerini, veto kartını kullanarak sabote etti. Türkiye’nin kullanacağı Gümrük Birliği fonlarını dondurdu. (91)
Yunanistan bununla da yetinmeyerek Rusya’dan, Türkiye’yi tehdit edecek şekilde, S 300 füzelerini Güney Kıbrıs’a yerleştirmek üzere satın alarak, yeni bir kriz yarattı.
1997 yılı başında Çiller hükümeti, Brüksel’e Türkiye’nin AB’ye tam üyelik takviminin belli olması karşılığında, Kıbrıs’ta taviz mesajları vermeye başladı. (92) Çiller Hükümeti’nin bu eğilimi, 20 Ocak 1997 tarihli Demirel-Denktaş ‘Ortak Deklerasyonu’yla neticesiz kaldı.
Temmuz 1997’de Başbakan Mesut Yılmaz, TBMM’de 55. Hükümet Programını okurken, yeni Hükümetin Kıbrıs politikasını şöyle ifade ediyordu: “Ulusal davamız olan Kıbrıs konusunda, antlaşmalarımızdan kaynaklanan hak ve sorumluluklarımıza sahip çıkarak, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni her alanda desteklemeye devam edeceğiz.”
Türk Hükümeti’nin yeni açıklamalarından güven bulan Rauf Denktaş, Temmuz ayındaki New York zirvesinde tekrar federasyon tezi üzerinde müzakerelere başladı.
Türk Hükümeti’nin Yunanistan’a karşı uzattığı zeytin dalı, Yunan politikacılar tarafından sürekli geri çevrildi. 55. Hükümetin girişimleriyle varılan Madrit Mutabakatı imzalanmasından hemen sonra Yunanistan Başbakanı Kostas Simitis tarafından sulandırılma ve yıpratılma sürecine sokulmuştur. Yine Türk Dışişlerinin önerisi olan ‘Ege’de güven artırıcı önlemler’, ‘Ege sorununun tespit ve dokümanı’ gibi çabalar, Yunan tarafınca reddedilmiştir.
Yunanistan’la Türkiye arasındaki son kriz ise 1999 yılı başlarında çıkmıştır. Suriye’den kaçan PKK lideri Abdullah Öcalan’ın ülkesinde konaklamasına ve oradan da Kenya’daki Yunan Büyükelçiliği konutunda saklanmasına göz yuman Yunanistan Hükümeti, terör elebaşısının Kenya’da yakalanarak Türkiye’ye getirilmesiyle, şoka girerek ağır bir hükümet krizi yaşamıştır.
Türkiye-Yunanistan ilişkilerinin yeni bir sürece girmesinin başlangıcı ise 17 Ağustos 1999 Adapazarı depremi olmuştur. 17 bin insanımızın yıkıntılar altında can verdiği bu elim olaydan sonra Türkiye ile Yunanistan tekrar bir yakınlaşma sürecine girmiştir. Ancak bana göre bu süreç, iki ülke arasındaki problemleri nihai çözüme kavuşturan bir süreç değil, bir sessizlik ve problemlerin geçici süre rafa kaldırılması anlamına gelen bir rahatlama döneminden başka bir şey değildir. Doğal olarak problemlerin çözülmesi için böyle dönemler ülkeler için bir fırsattır. Atılacak adımları, iç kamuoyunun frenlememesi için bir destek alanıdır. Ancak bu destek alanını bugüne kadar Türk tarafının aradaki problemlerin çözümüne yönelik olarak attığı bütün adımlarına ayak direyen Yunanistan’ın, bu tabloyu Türkiye’den daha iyi değerlendirmesi gereken bir fırsat olarak değerlendirmek, hiç de tarafgir bir yaklaşım olmayacaktır.

Kaynak : http://www.mustafatasar.gen.tr

Esasen Yönetilmiyoruz . Yönetmiyoruz . Bugun kıbrıs sorununu Yunanistanı düşünmeden Balkanları düşünmeden , Nasıl çözebileceğiz. Oysa Balkanlarla ( Sadece Balkanlarla da değil aslında -?-) ilişkilerimizi stratejik atılımları yapsaydık , Zaten cok farklı bakılırdık çok farklı olurdu. Sadece balkanlarla değil Kuzey afrika da bölgeye yakın! Orta doğu zaten farklı …

Bugün Kıbrısı sadece asker mantığı kırmızı cizgilerle düşünürsek ( En azından satmayız ama-bu güven veriyor- ) ama çok kaba hatlı bir yaklaşım . Daha staratejik atılımları önceden yapmamız gerekiyordu , Sorun zaten Yunanistan sorununa indirgenirdi . AB Yaklaşımıyla da bakılmaması lazım tabi ki. Biz kendi yapmamız gerekenleri bölgemizde tüm dünyada yapmalıyız.
Yaspamıyoruz !
Neden?

ABD istemiyor diye mi ?
Siyonizm mi?
Hahamlar mı?
Onların emrindeki etkin olan kodaman birileri mi??

Nasıl açıklanabilir?
ABD yi bölmemiz lazım gibi :)
Ordaki iyi lerle en azından (Onlar bilirler bizim potansiyelimizi ) işbirliği içinde olsak? ( Çok mu uzak hala? ) Onların temel stratejilerinde Türklerin , Osmanlının ( Ki söylemek yakışmıyor ) boyunduruktan kurtulmaması çok mu elzem. Yoksa biz daha toparlanamadık da onlarla işbirliği yapacak zihin olgunluğunda değiliz ( Yani kaşarlı siyonist kodaman maşaları mı? )

Yorum Yapın

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.