Arşiv selçuklular

En önemli üç vezir

Vezir Tonyukuk

Adı bilinen ilk Türk yazar ve tarihçisidir. Göktürk Devleti’nin kurucusu Kutlug Kağan başta olmak üzere Kapağan Kağan ve Bilge Kağan’a danışmanlık yapmış, meclis başkanlıklarını yürütmüştür.
Tonyukuk’un, kendi adına diktirdiği kitabesinden; Göktürkler, Juan Juan Devleti’nin elinde esir iken doğduğu anlaşılıyor. Esaretten Kutlug Kağan ile birlikte kurtulmuş ve Göktürk Devleti’nin kuruluşunda görev almıştır.
Bilge Kağan’a vezirlik yapmanın yanı sıra, ona kızını vererek kayınpederi de oldu.
İyi bir stratejist ve taktik ustası olmasından ötürü, batılı Türkologlar onun için “Türkler’in Bismarc’ı” ifadesini kullanır.
Tonyukuk, kendisi adına diktirdiği kitabesinde kendini şöyle anlatıyor:
“Tanrı yarlığadığı (nasip ettiği) için Türk Budun içinde silahlı düşmanı gezdirmedim. Damgalı atı koşturmadım. İlteriş Kağan çalışmasaydı; ona uyarak ben kendim çalışmasaydım, il de millet de yok olacaktı. Çalıştığım için il, il oldu; millet de millet oldu. Kendim artık kocadım. Şimdi Bilge Kağan, Türk Budununu iyi idare ederek tahtında oturuyor.”
Türklerin Budizm dinine girmesini engelleyen Vezir Tonyukuk, aynı zamanda Türk milletinin surlarla çevrili şehirlere yerleşerek, Çinliler tarafından yeniden köle edilmesini de engellemesiyle bilinmektedir. Milletine her zaman yol gösterici olan Tonyukuk, açlıktan tokluğa, kölelikten bağımsızlığa erişen milletinin yaşayışını şöyle anlatıyor:
“Karakurum’da tavşan yiyerek, geyik yiyerek oturuyorduk. Budunun boğazı tok idi. Düşmanımız çevrede ocak gibi idi. Biz ateş idik.”
Doğum tarihi bilinmese de, Tonyukuk’un ölümü 726 yılına rastlar. Tonyukuk’un hatırası, ölümünden sonra Bilge Kağan tarafından Bain-Cokto adlı mevkide yaşatıldı.

Nizamülmülk

Büyük Selçuklu Devleti sultanlarından Alparslan ve oğlu Melikşah’ın veziri, büyük devlet adamı. Adı Hâce Kıvâmüddîn Ebû Ali Hasan bin Ali’dir. 1018 yılında İran’ın Tûs şehrinde doğdu ve 1092 yılında Nihavend’de, Hasan Sabbah’ın fedâisi bir bâtinî tarafından şehit edildi.
Kardeşi Ebü’l-Kâsım Abdullah ile birlikte çok iyi bir eğitim gördü. Fıkıh, hadis, edebiyat ve sâir ilimleri çok iyi tahsil etti. Zamânındaki meşhur âlim ve ediplerle devamlı görüştü. Bu, onun idârecilik hayâtındaki kâbiliyet ve başarısının büyüklüğünde mühim rol oynadı.
Devlet hizmetindeki hayâtı, babası ile berâber Gazne Devletinin Horasan vâlisi Ebü’l-Fâzıl Es-Suri’nin hizmetinde bulunmakla başladı. 1040 yılındaki Dandanakan Savaşından bir süre sonra Alparslan’ın Belh vâlisi Ali bin Şadan’ın maiyetine girerek, vilâyet işlerinin yürütülmesiyle vazifelendirildi. Selçuklu Sultanı Tuğrul Beyin vefatı ile Alparslan ve kardeşi Süleyman Bey arasındaki taht mücâdelesi sırasında yerinde görüş ve tedbirleriyle dikkatleri çekti ve 1063 yılında Alparslan’ın yanında hizmete başladı. Alparslan, Sultan olunca 1064 yılında Selçuklu Devletine vezir tâyin edildi. Zamânın halîfesi Kâim bi emrillah tarafından Nizâmülmülk unvânı ile taltif edildi. Bu unvânıyla tanındı.
Nizâmülmülk, vezir olduğu 1064’ten, şehit edildiği 1092 senesine kadar aralıksız yirmi dokuz sene Büyük Selçuklu Devletine, tam bir dirâyet ve adâletle hizmet etti. Vazifeli olduğu için katılamadığı Malazgirt Meydan Muhârebesi hâriç, bütün Selçuklu fütûhatında bulundu. Sultan Alparslan’ın vefâtıyla veliaht Melikşah’ın tahta geçmesini sağlayıp, nizam ve âsâyişin korunmasında muvaffak oldu. Sultan Melikşah’a muhâlefet eden veya başkaldıran Selçuklu prenslerinin itâat altına alınmasında büyük hizmeti geçti. Sultan Melikşah, devletin idâresinde ona çok büyük ve geniş yetkiler verdi. Nizâmülmülk’ün akıllı, tedbirli ve adâletli idâresi sâyesinde de, Melikşâh’ın saltanatı, aynı zamanda Büyük Selçuklu Devletinin de en parlak ve en şanlı devri olmuştur.
Nizâmülmülk, âlim, edip ve kadirşinâs bir zât olduğu için meclisi; ilim ve sanat adamlarının toplandığı bir yer hâline gelirdi. Abbâsi halîfesi de kendisine pek çok hürmet eder, meclisinde bulunurdu. Âlimlere, şâirlere, sanatkârlara karşı çok ikrâm, ihsan ve iltifât ederdi. Birçok câmi, mescit, vakıf eserleri yaptırdı.
Büyük Selçuklu Devletine; idârî, adlî, askerî, mâlî, sosyal ve kültürel sâhada pek çok yenilikler ve değişiklikler getirdi. Sarayı, merkezî hükümet teşkilâtını, İslâm esaslarına dayalı mahkemeleri, toprak sistemini sağlam esaslar üzerine yeniden düzenledi. Gerçekleştirdiği yeni sistemler bâzı değişikliklerle berâber bütün Türk-İslâm devletlerince devam ettirildi.
Nizâmülmülk, zamânında yayılmaya ve kuvvetlenmeye çalışan bozuk fırkalara karşı, Ehl-i sünnet bilgilerinin sistemli bir şekilde öğretilmesi sağlandı. Bunun için Bağdat, Belh, Nişabur, Herat, İsfehan, Basra ve Musul gibi çeşitli şehirlerde, kendi unvanı ile anılan Nizâmiye Medreselerini kurdurdu. Onuncu yüzyılda Ehl-i sünnete muhâlif cereyanların giderek yaygınlaşması sebebiyle İslâm dünyâsında ortaya çıkan karışıklıkların giderilmesinde Nizâmiye Medreselerinin çok büyük hizmeti geçti. Bu medreselerin en meşhurlarından birisi de, Bağdat’taki Nizâmiye Medresesi olup, asrın büyük âlimlerinden birisi olan Ebû İshak-ı Şirâzî burada ders vermekle vazîfeli idi.
Nizâmülmülk’ün Selçuklu Devletindeki bütün düzenleme ve değişiklikleri ciddî bir şekilde tetkik eden, devlet idâresinde kendi görüşlerini, icrâatını ve bunların gerekçelerini gelecek nesillere intikal ettirmek maksadıyla Fârisi olarak yazdığı Siyâsetnâme isimli eseri, bugün siyâset ilmiyle uğraşanların el kitapları arasında sayılmaktadır. Siyâsetnâme’de Türk-İslâm devletlerinin idârî, mâlî, siyâsî, askerî, sosyal ve kültürel yönlerini incelemektedir. Tam doğru metin ve ilâvesiz nüshası, İstanbul’da Süleymâniye Kütüphânesi, Molla Çelebi kısmında 114 numarada mevcuttur. Siyâsetnâme, birçok dillere tercüme edilerek, yayınlanmıştır.

Sokullu Mehmet Paşa

1506 yılında Bosna’nın Sokol (Slav dillerinde ‘şahin’ demektir) kasabasında doğmuştur. Bu nedenle Balkan halkları arasında Mehmet Paşa Sokoloviç olarak anılır. 1519 yılında Devşirme sistemi ile çocuk yaşta Edirne Sarayına getirilmiş, Mehmet adı verilerek Türk ve Müslüman kültürü ile yetiştirilmiştir. Ardından İstanbul’a gönderildi. Topkapı Sarayı’nın Enderun Bölümünde çeşitli görevlerde bulundu. 1541′de Kapıcıbaşılığa yükseldi. 1546′da saray hizmetlerinde başarılı olanların dış göreve atanmaları yolundaki gelenek uyarınca Kaptan-ı Derya lığa getirildi. Görevde iken Trablusgarp Seferi’ne katıldı, İstanbul Tersanesini genişletti ve yeniledi. 1549′da vezirliğe yükselerek Rumeli Beylerbeyliğine atandı.
Avusturya ile 1547′de imzalanan barış antlaşmasının bozulması üzerine Sokollu Mehmet Paşa 1551′de Erdel üzerinde yapılacak seferin komutanlığına getirildi. 80.000 kişilik orduyla Erdel’e giren Sokollu Mehmet Paşa önemli kaleleri aldı, ama Temeşvar Kuşatmasında başarılı olamayarak geri çekildi. Temeşvar 1552′de, Macaristan serdarlığına atlan Kara Ahmet Paşa ile alınabildi.
Kanuni Sultan Süleyman 1553′te Sokollu Mehmet Paşa’yı Rumeli askerlerinin başında Anadolu’ya gönderdi. Aynı yıl başlayan Nahçıvan Seferinde Sokullu komutasındaki Rumeli askerleri büyük başarı gösterdiler. Sefer dönüşünde Sokullu üçüncü kez vezirliğe yükselerek kubbealtı vezirleri arasına katıldı. Sokollu Mehmed Paşa, Kanuni’nin oğulları arasındaki mücadeleler sırasında da hep Selim’in yanında oldu. Nitekim taht mücadelesini Selim kazandı. Semiz Ali Paşa’nın sadrazamlığa yükselmesiyle ikinci vezir olan Sokullu, onun 1565′de ölmesiyle sadrazamlığa getirildi. Yaşı hayli ilerlemiş olan Kanuni çok güvendiği Sokullu’ya geniş yetkiler vermişti. 1561′de üçüncü vezir iken Kanuni Sultan Süleyman’ın torunu ve Sultan II. Selim’in kızı Esmehan Sultan ile evlendi.
Bu tarihten ölümüne kadarki 15 yıl boyunca Osmanlı devletinin idaresini fiilen elinde tuttu. Kanuni Sultan Süleyman’ın son seferi olan Zigetvar kalesi fethini, padişah öldükten sonra o idare etti. Kanuni Sultan Süleyman’ın ölümünü askerden II. Selim geliceye kadar saklayarak onu tahta çıkarmayı başardı. II. Selim döneminde sürekli sadrazamlıkta kaldı ve devlet işlerini idare etti. Sokullu 1568′de Avusturya ile 8 yıl süren bir barış antlaşması imzaladıktan sonra doğuya yöneldi. Amacı Osmanlı egemenliğini Asya’da ve doğu denizlerinde de güçlendirmekti. Portekiz’in Hint Okyanusu’ndaki artan etkiniğine karşın Kızıldeniz, Umman Denizi ve Basra Körfezi’ndeki Osmanlı gemilerinin sayılarını attırdı. Hindistan ve Endonezya ile iyi ilişkiler kurmaya çalıştı. Sokollu ayrıca Tunus’u Osmanlı himayesi altına sokarak,Kuzey Afrika’yı da denetlemek istiyordu. Ama Piyale Paşa ve Lala Mustafa Paşa gibi karşıtların etkisiyle Divan 1570′de Kıbrıs’ın alınması kararını aldı. Sokullu Venediğe karşı böyle bir savaşın Avrupa’yı kendilerine karşı birleştireceği görüşündeydi. Ama Lala Mustafa Paşa Divan’a uyarak 1571′de Kıbrıs’a1 çıktı. Haçlı Donanması’nın misillemesinde Osmanlı donanması İnebahtı’da yenildi. Alınan ağır yenilgi karşısında Osmanlılara gelen bir Venedik elçisine “Biz sizden Kıbrıs’ı alarak kolunuzu kestik, siz ise donanmamızı yenmekle yalnızca sakalımızı kestiniz; unutmayın ki, kol bir daha yerine gelmez, ama sakal eskisindende gür çıkar.” dedi. Gerçekten de Sokullu’nun dediği oldu ve Venedikliler barış istemek zorunda kaldılar. Daha sonra Osmanlı Donanması Tunus’u İspanyollardan aldı.
Sokullu 1574′te ölen II. Selim’in yerine geçen III. Murat döneminde de sadrazamlığını sürdürdü. Fakat artık eski gücü yoktu çünkü padişah da artık onun karşıtlarıyla işbirliği halindeydi. Sokullu yine de bazı siyasal başarılara imza attı. Fas’ı Portekiz akınlarından kurtardı, Avusturya’nın saray içine dönük oyunlarını etkisiz hale getirdi. Fakat baskılar artık iyice artmıştı, amcasının oğlu Budin Beylerbeyi Mustafa Paşa sudan bir nedenle idam ettirildi. 1579 yılında ise 3. Murat’ ın eşi Safiye Sultan tarafından tutulan ve derviş kılığına girmiş bir yeniçeri tarafından hançerlenerek öldürüldü ve Eyüp’te defnedildi.
Sokullu Mehmet Paşa 14 yıl süren sadrazamlığı boyunca usta bir siyasetçi olarak öne çıkmış, birçok askeri ve siyasal başarının elde edilmesinde birinci derecede rol almıştır. 60 yıllık devlet hizmeti sırasında da hiçbir görevinden alınmamış, daima bir üst göreve atanmış olması da ayrı bir özelliğidir. Sokullu bir tanesi İstanbul’da, diğerleri Lüleburgaz, Havsa (Edirne) ve Payas (Hatay)’ta bulunan beş külliyesi, imparatorluğun hemen her yanına yayılmış eserleri vardır.
Don ve Volga ırmakları arasında bir kanal açarak Osmanlı donanmasına Hazar Denizi yolunu açma, Süveyş Kanalı’nı açma, İzmit Körfezi-Sapanca Gölü-Sakarya Nehri üzerinden Karadeniz’e alternatif bir boğaz açma gibi çağının ötesinde projeleri vardı. Don-Volga kanalı için gerekli işgücü seferber edildi, ancak hava şartları nedeniyle çalışmalar sürdürülemedi. Süveyş Kanalı düşüncesiyle ön adım olarak Sudan zaptedildi. Ancak bu proje de sonuca ulaşamadı. Devlet teşkilatı içinde de önemli düzenlemeler yapmıştır.

Yorum Yapın

Kervansaraylar

Kervanların ticâret yolları üzerindeki konak yerleri. Devlet veya hayırsever kişiler tarafından kurulan bu muhkem binâlarda kervan ihtiyaçları ücretsiz karşılanırdı. Bunlar, bir şehir içinde olurlarsa, “han” adını alırdı.
İslâmiyetin yayılış dönemlerinde askerî maksatla ve sınır emniyetini korumak için kurulan ribatlar, sonraki devirlerde ticârî maksatla kullanıldı ve bu binâlara, kervansaray adı verildi. Türklerin Müslüman olmasından sonra, genişleyen İslâm toprakları üzerinde ortaya çıkan kervansaraylar, Selçuklular zamânında en gelişmiş şeklini aldı. Anadolu’da bulunan çeşitli ticâret yolları üzerinde yüze yakın kervansaray yapıldı.

Uzaktan bakılınca bir kale gibi görünen; içlerine girildiği zaman kervan kâfilelerinin her türlü ihtiyâçlarını karşılayacak bir teşkilâta sâhib olan bu binâlar, Selçuklu sultanları ve yüksek devlet görevlileri tarafından büyük ticâret yolları üzerinde her menzil için, yâni 30-40 kilometrelik mesâfede bir yaptırılmışlardı. Müslüman doğu ve Hıristiyan batı ülkeleri arasında bir köprü vazîfesini gören Anadolu toprakları üzerine, İkinci Kılıç Arslan, Birinci Gıyâseddîn Keyhüsrev, Birinci İzzeddîn Keykâvus ve Birinci Alâeddîn Keykubâd gibi iktisâdî ve ticârî hayâtın önemini bilen Selçuklu sultanları; Antalya ve Sinop gibi giriş ve çıkış limanlarıyla önemli ticâret merkezlerini birbirine bağlayan ticâret yolları üzerinde büyük kervansaraylar kurdular. Bu merkezlere yerleştirdikleri tüccârlara her türlü yardımda bulundular. Anadolu’ya gelen yabancı tüccârlara da büyük kolaylıklar gösterdiler. Yollarda herhangi bir şekilde zarar gören, soyguna uğrayan ve malları denizde batan tüccârların zararlarını devlet hazînesinden tazmin ederek, bir nevî devlet sigortası kurduları. Antalya ve Alâiyye (Alanya)den başlayıp Isparta, Konya, Aksaray, Kayseri, Sivas, Erzincan ve Erzurum gibi büyük merkezlerden geçerek İran ve Türkistan’a ulaşan doğu-batı istikâmetindeki yol üzerinde; Konya-Akşehir istikâmetinden İstanbul’a ve Batı Anadolu vâdilerine ulaşan yol üzerinde; Konya, Ankara, Çankırı, Kastamonu, Durağan, Sinop istikâmetindeki ve Sivas, Tokat, Amasya, Merzifon, Samsun hattıyla Sinop’a ulaşan güney-kuzey ve Elbistan, Malatya, Diyarbakır üzerinden Irak’a giden yollar üzerinde pekçok kervansaray yaptırdılar.

Selçuklular zamânında Anadolu’da kurulan yol güzergâhları, Osmanlılar zamânında değişti. Bunun sonucu olarak bâzı yerler ticârî merkez olma durumunu kaybettiler.

Zâten Ümit Burnu yolunun bulunması ile Hindistan’a ulaşan ticâret yolunun ağırlık merkezi de Atlas Okyanusuna kaymıştı. Anadolu’da ticâretin önemini kaybetmesi üzerine, Selçuklular zamânındaki kervan yolları da ıssızlaştı. Meselâ Osmanlı Devletine başşehir olan İstanbul’u, Sûriye ve Irak’a bağlayan yol, Konya-Adana istikâmetini tâkib ettiği için, Antalya’dan Sivas’a veya Elbistan’dan Kayseri ve Sivas’a giden yollar, bu şehirleri birbirine bağlayan tâli yol durumuna düştü. Bu yollar üzerinde bulunan kervansaraylar da ister istemez eski önemini kaybetti. Fakat yeni yol güzergâhlarının ortaya çıkması üzerine Osmanlılar da, kervansaray yapımına devâm ettiler. İstanbul’u, Sûriye üzerinden Mekke ve Medîne’ye bağlayan yol üzerinde hac farîzasını îfâ etmek için giden hacıların her türlü ihtiyâçlarını karşılamak üzere kervansaraylar kurdular.

Zengin ticârî malları taşıyan kervanlar için hudut civârında düşman çapulcularından, içeride göçebe ve eşkıyâ baskınlarından koruyacak emniyetli konak yerleri sağlamak ve yolcuların kondukları ve geceledikleri yerlerde her türlü ihtiyâçlarını temin etmek maksadıyla kurulan kervansaraylarda; yatakhâne ve aşhâneler, erzak ambarları, ticârî eşyâ depoları, yolcuların hayvanları için ahırlar, samanlıklar, yolcuların namaz kılmaları için mescidler, kütüphâneler, misâfirlerin yıkanması için hamamlar, abdest almaları için şadırvanlar, tedâvîleri için hastahâne ve eczâhâneler, ayakkabılarının tâmiri ve fakir yolculara yenisinin yapılması için ayakkabıcılar, hayvanları nallamak için nalbantlar, bu teşkilât ve tesisleri idâre edecek, gelir ve gider hesaplarını yapacak dîvân (büro) ve memurları vardı.

Umûmiyetle Selçuklu sultanları ve devlet adamları tarafından yaptırılan bu muazzam kervansarayların hepsi vakıftı. Maddî büyüklükleri ve teşkilâtları nisbetinde zengin gelir kaynaklarına da sâhiptiler.

Bu sûretle kervansaraylara inen ve konaklayan tüccar ve her türlü yolcu, zengin fakir; Müslüman gayri müslim kim olursa olsun, orada her türlü ihtiyâcını ücretsiz olarak görebilirdi.

Kervansaraylarda hasta yolcular, sıhhat buluncaya kadar tedâvi edilir, hayvanlarının tedâvisi de baytar (veteriner) tarafından yapılır ve tedâvi masrafları vakıf tarafından karşılanırdı. Fakir hastalar, öldüğü takdirde kefen masrafları da vakıf gelirlerinden ödenirdi.

Büyük ve muhkem binâlar olan kervansaraylarda akşam olunca kapılar sıkıca kapatılır, vazifeliler tarafından kandiller yakılırdı. Kapı kapandıktan sonra hiç kimse dışarıya çıkarılmaz, fakat dışarıdan gelenler içeriye alınırdı. Şafak atınca davullar çalınır, herkes uyandıktan sonra hancılar; “Ey ümmet-i Muhammed! Malınız, canınız, elbiseleriniz ve atınız tamam mı!” diye sorarlar, herkes; “Tamamdır. Allahü teâlâ hayır sâhibine rahmet eylesin.” diyerek kervansarayı vakf edene duâ ederlerdi. Herkes gerekli yol hazırlıklarını yaptıktan sonra kapılar açılır, misâfirlere; “Gâfil gitmeyin, herkesi arkadaş etmeyin, yürüyün, Allah âsân (kolay) getire.” diye duâ ve nasîhatte bulunduktan sonra kervanlar uğurlanırdı.

Sulh zamânında ticârî maksatlar için kullanılan kervansaraylar, harb zamânında o belde ahâlisinin düşman hücûmundan korunmak için sığındığı veya sefer esnâsında ordunun konakladığı müstahkem yer olarak da kullanılırdı. Bilhassa hudut boylarına yakın kervansaraylar, hudut kalesi vazifesini görürdü. Aksaray yakınındaki Sultan Hanı, 20.000 askerle kuşatan bir Moğol komutanına iki ay dayanacak ve alınamayacak ölçüde muhkem idi.

İslâm dîninin misâfirperverliğe ve hayırseverliğe verdiği ehemmiyet sonucu, ortaya çıkan kervansarayların bir benzeri, ortaçağ Avrupasında olmadığı gibi, düşüncesi bile mevcut değildi. İslam tarihinin önceki devirlerinde olduğu gibi, Osmanlılarda da bu güzel ve faydalı eserler uzun bir zaman halkın hizmetinde kullanıldılar.

Yorum Yapın

SURİYE SELÇUKLULARI ( 1079 – 1118 )

Tutuş Dönemi

Suriye Selçuklu Devleti’nin kurucusu Tutuş, Büyük Selçuklu Sultanı Alp Arslan’ın oğludur. Suriye fâtihi Emîr Atsız’ın Kahire önlerinde Fâtımîlere mağlûbiyetinden sonra öldüğü sanılmış, bu sebeple Sultan Melikşâh Suriye’ye kardeşi Tutuş’u göndermişti (1077-8). Ancak ölmediği anlaşılan Atsız’ın Sultan Melikşâh’a müracaatı üzerine, Tutuş’a Haleb bölgesine gitmesi için emir vermişti.

Daha sonra Fâtımîlerin Dımaşk’ı kuşatması, Atsız’ın Tutuş’u yardıma çağırmasına sebep oldu. Tutuş önemsiz bir sebeple Atsız’ı öldürdü ve onun idaresindeki Suriye şehirlerini ele geçirdi (1079) ve ardından Kudüs’ü aldı. Böylece başkent Dımaşk olmak üzere Suriye Selçuklu Devleti kurulmuş oldu.

Suriye’yi, Anadolu fâtihi Süleymanşah’ın da ele geçirmek istediğini görüyoruz. Süleymanşah iki defa Haleb’i kuşattı ise de, almağa muvaffak olamadı. Şehri idare eden ibn el-Huteytî bu sırada Tutuş’u davet etti. Melik Tutuş beraberinde Artuk Bey olduğu halde harekete geçti. Halep civarında Ayn Selem mevkiinde yapılan savaşı ve hayatını kaybeden Süleymanşah olmuştu (1086). Tutuş Haleb şehrine sahip olduysa da, iç kaleyi alamadı. Diğer taraftan Suriye’deki bu olaylar sebebiyle, Melikşâh Haleb’e doğru hareket etmiş, kardeşi ile karşılaşmak istemeyen Tutuş da Dımaşk’a çekilmişti.

Tutuş’un Anadolu Selçukluları devleti hükümdarı Süleyman Şah’la mücadelesine müdahale eden Melik Şah, Suriye’ye indiği zaman savaş bitmiş ve galip Tutuş, Haleb’i işgal etmişti. Cezalandırılacağından korkan Tutuş, metbuu Melik Şah’la görüşmeden şehri boşaltmış ve Şam’a çekilmişti. İşte bu sırada Süleymanşah’a karşı zaferin kazanılmasında başlıca rol oynayan Artuk, bu sefer de Tutuş’u imparator Melik Şah’a karşı savaşa teşvik etti. Artuk’un fikrine göre, Melik Şah’ın ordusu ve hayvanları yorgundur; hücum edildiği takdirde bu ordunun mukavemet etmesi imkânsızdır. Tutuş’un buna karşı verdiği şu kat’î cevap çok dikkate şayandır: “Gölgesinde gölgelendiğim kardeşimin şerefini ve haşmetini kıramam”. Bu kısa cümle Tutuş’un imparator hakkındaki düşüncesini büyük bir belâgatle ortaya koymaktadır. Böylece Tutuş, muhtelif vesilerle hakana kırgın olan Artuk’un maksadına âlet olmamıştır.

Sultan Melikşâh’ın kuzey Suriye’den ayrılmasından sonra Fâtımîler, Filistin ve Suriye’nin bazı şehirlerini ele geçirdiler. Melik Tutuş, Melikşâh’dan aldığı yardımla harekete geçti ve 1090′da Humus’u ele geçirdiyse de Trablus-şâm kuşatması başarısızlıkla sonuçlandı. Bu suretle Fâtımîlerin işgâl ettikleri şehirler geri alınamadı. Arkasından Tutuş, kardeşi Melikşâh’ın ölümü ile, Büyük Selçuklu Devleti tahtını ele geçirmek için mücadeleye giriştiyse de, bu arzusu genç yaşta hayatını kaybetmesine sebep oldu (1095).

Melik Tutuş, Büyük Selçuklu tahtını ele geçirmek için giriştiği mücadelede, Hemedân’da bulunduğu sırada oğlu Rıdvân’dan bir ordu ile yardıma gelmesini istemişti. Rıdvân yardım için Haleb’den ayrılmış, fakat babasının ölüm haberini aldığı zaman sür’atle adı geçen şehre dönmüştü. Tutuş’un Haleb’deki nâibi Vezîr Ebu’l-Kasım el-Hasenî, Rıdvân’ı babasının halefi olarak tanıdı. Ancak bu vezîrin tahakkümü Rıdvân’ın atabegi Cenâh ed-Devle Hüseyin b. Ay-Tigin tarafından önlenmiş, Rıdvân bundan sonra gerçek manada “Haleb Selçuklu Melikliği”ni kurmuştur (1095).

Öte taraftan Rıdvân’ın kardeşi Dukak da babasının ölümünden sonra Haleb’e dönmüştü. Bir süre sonra Tutuş’un Dımaşk’taki nâibi Sav-Tegin, Dukak’ı adı geçen şehre davet etti. Dukak bu davete uyarak Dımaşk’a gitmeğe ve Suriye Selçuklularının “Dımaşk şubesi”ni kurmağa muvaffak oldu. Böylece kısa bir süre içinde Suriye Selçuklu Devleti, iki melikliğe bölündü.

Haleb Selçuklu Melikliği

Melik Rıdvân, Haleb Selçuklu Melikliği’ni kurduktan sonra hükümdarlık sahasını genişletmeğe çalıştı. İlk önce beraberinde Vezîr Cenâh ed-Devle olduğu hâlde Suruç üzerine yürümüş, fakat Artukoğlu Sökmen’in başarılı savunması karşısında buradan çekilerek Ermeni Toros idaresindeki Urfa’yı zabtetmişti (1096). Melik Rıdvân şehri iç kalesinin idaresini Antakya valisi Yağı-basan’a vererek Haleb’e döndü. Rıdvân Dımaşk şehrini de alarak, babasının sağlığındaki topraklara sahip olmak istiyordu. Sonuçta Dımaşk’ı kuşattı, fakat başarısız oldu.

İki kardeş arasındaki bu hâkimiyet mücadelesinden faydalanan Fâtimîler, Emîr el-Cüyûş Efdal kumandasındaki bir orduyu Kudüs’e gönderdi. Fâtımî ordusu kırk gün süren bir kuşatma ve savaştan sonra Kudüs’u Artuk ailesinden teslim aldı (Ağustos 1096). Melik Rıdvân ise aynı ay içinde Antakya yörelerine kadar uzanan yağma ve tahrip akınlarında bulundu, daha sonra Dımaşk’ı ele geçirmek üzere hazırlıklara girişti ise de bu sadece başarısız bir teşebbüs oldu. Çok geçmeden Melik Dukak, Rıdvân’a mukabele olarak Haleb üzerine yürümeğe teşebbüs etti. İki taraf orduları Kennesrîn’de karşılaştılar. Rıdvân, Dukak ve beraberindekileri ağır bir yenilgiye uğrattı (20 Mart 1097). Dukak, Rıdvân’ın tabiiyetini tanımak zorunda kaldı.

Bu sırada Rıdvân Haleb’deki hâkimiyetini devam ettirebilmek için Fâtımîlerin desteğine ihtiyaç duymuş ve bu devletle işbirliği yapmıştı. Bunun neticesinde hâkim olduğu yerlerde dört hafta süreyle Mısır Fâtımî Halîfesi el-Musta’lî adına hutbe okuttu. Ancak kendi çevresinin şiddetli tepkileri üzerine hutbe tekrar Abbâsî Halîfesi adına okunmuş ve Rıdvân, Halîfe el-Mustazhîr’den af dilemişti (1097).
Bu sırada Müslüman ülkelerine batıdan Haçlı Seferleri’nin başladığını görüyoruz. Anadolu’yu geçen Haçlılar Antakya’yı zabtetmişlerdir (1098). Haçlılar bundan sonra hâkimiyet sahalarını genişletmeğe çalıştı, Antakya kontu Bohemond Haleb’e bağlı bazı kaleleri işgâl etti. Bir süre sonra Melik Rıdvân harekete geçerek Haleb çevresinde Haçlıların eline geçen bir çok yerleri geri almış, bu suretle bir süre için Haçlı tehlikesinden uzak kalınmıştı.

Fakat bu çok kısa sürmüş, 1105 senesinde Kınnesrin’de Rıdvân ile Haçlılar tekrar karşılaşmışlardı. Ancak Rıdvân Haçlılar ile yapılan savaşı kaybederek Haleb’e çekilmek zorunda kaldı (1105). Haçlılar onun bu yenilgisinden yararlanarak Haleb bölgesinde yağma ve istilâya giriştiler.

Büyük Selçuklu sultanı Muhammed Tapar 1106 yılında Musul bölgesine Emîr Cavlı Sakavu’yu atamıştı. Cavlı Musul’a hâkim olabilmek için Türkiye Selçuklu Sultanı Kılıç Arslan ile mücâdeleye girişti ve Melik Rıdvân’dan da bu husûsta yardım istedi. Rıdvân da askerleriyle birlikte ona katıldı. Yapılan savaşı kaybeden Kılıç Arslan Hâbûr suyunda boğuldu (1107). Fakat daha sonra Rıdvân ile Cavlı’nın arası açıldı. Rıdvân bu durumda Antakya prensi Tancred’e mektup yazarak ondan yardım istedi. Ayrıca Cavlı’nın Haleb’i tehdit ve onun Suriye’deki Haçlı hâkimiyeti için de bir tehlike teşkil ettiğini bildirdi. Tancred, Melik Rıdvân ile anlaşırken, Cavlı da Urfa Kontu Baudouin ile birleşti. İki taraf arasında Tel-Bâşir’deki savaş, Tancred ve Rıdvân lehine neticelendi (Ekim 1108).

Emîr Mevdûd idaresindeki Selçuklu kuvvetlerinin Urfa’yı kuşatması (1110), Haçlıları bu şehri kurtarmak maksadıyla bir süre için Suriye’den ayrılmalarına yol açtı. Melik Rıdvân bu fırsattan istifâde ederek Antakya bölgesine kadar akınlarda bulundu. Daha sonra Antakya’ya dönen Tancred Rıdvân’a aralarındaki anlaşmanın bozulduğunu bildirerek karşı harekete geçti, önemli bazı kaleleri zaptederek ve yağma akınları ile bölgeyi büyük zarara soktu. Melik Rıdvân bu durumda Tancred ile daha ağır şartlarda bir barış yapmak zorunda kaldı (1111).

Melik Rıdvân bir süre sonra Haçlıların Haleb yöresindeki faaliyetleri sebebiyle güç duruma düşmüş ve yardım için Büyük Selçuklulara başvurmuştu. Sultan Muhammed Tapar’ın çağrısına bir çok Müslüman emîr uymuş ve Mevdûd’un idaresindeki bu Selçuklu ordusu, Joscelin’in elinde bulunan Tel-Bâşir’i kuşatmıştı. Fakat sonuç alınamamıştır. Melik Rıdvân ise Haleb Selçuklu Melikliği’nin Haçlıların baskısı sonunda yok olmak tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğunu Emîr Mevdûd’a bildirerek, Selçuklu ordusunun Haleb’e gelmesini istedi. Emîr Mevdûd bu arzuyu kabul ederek Haleb bölgesine geldi. Ancak, muhtemelen Selçuklu askerlerinin sert hareketleri, Rıdvân’ın Haleb kapılarını kapamasına sebep oldu. Neticede Selçuklu ordusu Haleb önünden ayrılmak zorunda kaldı (Eylül 1111).

Melik Rıdvân gittikçe artan Haçlı baskısı karşısında Dımaşk hâkimi Tuğ-Tegin’i Haleb’e davet etti. Tuğ-Tegin buna uyarak Haleb’e geldi. Neticede Rıdvân ve Tuğ-Tegin bir anlaşma yaptılar. Buna göre, Tuğ-Tegin Rıdvân adına hutbe okutup, para bastıracaktı (1112). Çok geçmeden bu anlaşmanın bozulduğunu görüyoruz. Tuğ-Tegin kendisini tehdit eden Haçlılara karşı bir çok Selçuklu emîrinden, bu arada Melik Rıdvân’dan da yardım istemişti. Rıdvân muhtemelen yıllık vergi ödediği Antakya Kontu Roger’den çekinerek bu davete uymadı. Ancak Tuğ-Tegin ve Mevdûd’un Haçlılara karşı Taberiyye savaşını kazanmalarından sonra yüz atlı gönderdi. Tuğ-Tegin onun bu çekingen davranışına kızarak, aralarındaki anlaşmayı bozdu (1113). Melik Rıdvân bu olaydan sonra çok yaşamamış, şiddetli bir hastalığa yakalanarak 10 Aralık 1113′de Haleb’te ölmüştür.

Melik Rıdvân’ın ölümünden sonra Haleb Melikliği’nin başına onaltı yaşındaki oğlu Alp Arslan el-Ahras geçirildi. Ancak, idare tamamıyla atabegi olan Hadım Lü’lü’nün elinde bulunuyordu. Bu devrede Haleb’deki Bâtınîlerden şikâyetler artmıştı. Sultan Muhammed Tapar bir elçi göndererek Bâtınîlere karşı harekete geçilmesi ve onların liderlerinin öldürülmesi için emir verilmesini istedi. Alp Arslan bu isteğe uyarak bir kısım reisleri öldürttü. Bâtınîlerden nefret eden Haleb halkı da bu harekâta katılmıştı. Ancak Alp Arslan’ın meliklik devresi kısa sürdü. Yakınlarının tavsiyesi ile yardım için Tuğ-Tegin’e başvurdu, hatta Dımaşk’a dostça bir ziyaret yaptı. Tuğ-Tegin de onun müracaatını müsbet karşılamıştı. Diğer taraftan Atabeg Lü’lü onun sorumsuzca davranışlarından ve Atabeg Tuğ-Tegin’in isteğine göre hareket edebileceğinden korkmuş, ayrıca kendi hayatını da tehlikede görerek Alp Arslan’ı öldürtmüştü (Eylül 1114).

Atabeg Lü’lü, Alp Arslan’ın yerine altı yaşındaki kardeşi Sultan-şâh’ı tahta çıkardı. Böylece bir süre için devletin gerçek idarecisi oldu. Ancak kudretli bir melikin yokluğu ve ordusunun sayıca az olması, Haleb Melikliği’ni sadece adı geçen şehri savunmak durumunda bırakmıştı. Lü’lü ise hükümranlığını sürdürebilmek için; Haçlılar, Tuğ-Tegin ve Sultan Muhammed’den destek ve aynı maksatla zaman zaman da Artuklu İlgazî’ye başvuruyordu. Nihâyet 1117 yılında Lü’lü bir yolculuk sırasında beraberindeki Türk müfrezesi tarafından öldürüldü. Daha sonra idareyi başka hadımlar ele geçirdi. Sultan-şâh zâten yaşça küçük olduğundan sadece ismen melikti. Haleb şehri bu iç karışıklıklar sebebiyle Haçlıların yağma ve istilâsından kurtulamayacak bir durumda idi. Artuklu İlgazî 1117′de Haleb’i geçici olarak almıştı. Ertesi yıl sıkıntı içindeki halkın çağrısı ile İlgazî Haleb’e tamamen hâkim oldu. ve Sultan-şâh’ı da hapsetti (1118). Bu suretle Haleb Melikliği, dolayısıyla Suriye Selçuklu Devleti, sona ermiş oluyordu.

Dımaşk Selçuklu Melikliği

Dukak, Dımaşk’da Suriye Selçuklularının Dımaşk şubesini kurmuştu. Diğer taraftan Melik Tutuş’un emrinde bulunan Emîr Tuğ-Tegin Sultan Berkyaruk’un eline esir düşmüş ve sonra serbest bırakılmıştı. Tuğ-Tegin Dımaşk’da Dukak’ın hizmetine girdi ve ordu kumandanlığına getirildi. Ayrıca Dukak’ın annesi ile evlendi ve melikliğin idâresine hâkim oldu. Dukak Dımaşk’ı ele geçirmek isteyen ağabeyi Rıdvân ile de mücadele etmiş ve mukabelede bulunmuştu

Haçlıların Antakya’ya yürümeleri üzerine, şehrin valisi Yağı-basan Haçlı kuvvetlerine koyabilmek için Selçuklu Devleti ve meliklerinden yardım istemişti. Onun yardım istedikleri arasında Melik Dukak ve Tuğ-Tegin de bulunuyordu. Melik Dukak ve Tuğ-Tegin oldukça büyük bir ordu ile Merc-i Dâbık’a geldiler ve buradan Kür-Boğa’nın kumandası altında Antakya’ya doğru harekete geçtiler. Selçuklu kuvvetleri Haçlıların eline geçmiş bulunan Antakya’yı kuşattıkları sırada, Kür-Boğa’nın Rıdvân’ın elçi heyeti ile görüşmeleri Melik Dukak’ı endişelendirdi. Neticede Kür-Boğa bu Selçuklu ordusunu idarede başarılı olamadı. Antakya önünde Haçlılar ile savaş başladığı sırada Melik Dukak ve diğer emîrler savaşa devam etmeyerek ülkelerine dönmüşlerdi (1098).

Melik Dukak bundan sonra da Haçlılar ile savaşa devam etti. Haçlı reislerinden Raymond az bir kuvvetle Trablus önüne geldiği zaman, Melik Dukak ona saldırmış, fakat burada ağır bir yenilgiye uğramıştı (1102). Humus şehrinin ileri gelenleri şehrin Haçlılara karşı savunulması için Melik Dukak’ı Humus’a davet ettiler. Böylece Dukak, Humus’a hâkim oldu. Bu sırada şehri tehdid eden Raymond, Dukak ve Tuğ-Tegin’e karşı koyamayacağını anlayarak geri çekildi. Melik Dukak Haziran 1104′de öldü.

Atabeg Tuğ-Tegin önce Dukak’ın takriben bir yaşındaki oğlu Tutuş adına hutbe okuttu. Daha sonra Dukak’ın oniki yaşındaki kardeşi Ertaş’ı meliklik tahtına oturttu. Ancak Tuğ-Tegin’den korkan Ertaş Dımaşk’dan kaçtı (1104). Böylece Suriye Selçuklularının Dımaşk kolu sona erdi ve yerini Böriler hanedanına bırakmış oldu.

Yorumlar (2)

Irak Ve Horosan Selçukluları ( 1119 – 1194 )

Siyâsî ve Askerî Tarihlerinin seyri

Sencer ile Mahmûd arasındaki taht mücadelesinin neticesi olarak yapılan Sâve savaşından (11 Ağustos 1119) sonra; Büyük Selçuklu Devleti’nin başına Sencer geçmiş, yeğeni Mahmûd b. Muhammed’e ise devletin batı ülkelerini bırakmıştı. Bu suretle Selçuklu hanedanının yeni bir kolu, Irak Selçukluları Devleti meydana çıkmış oldu.

Mahmûd, sultan olduğu zaman henüz 13-14 yaşında bulunuyordu. Metbuu ve amcası Sencer’le zamanın hükümdarlık anlayışı dahilinde nasıl görüşmesi gerektiği vezir ve kumandanları tarafından en ince ayrıntısına kadar öğretilmiştir.

Mahmud’un amcası Sencer’le görüşme şeklini kararlaştırmak üzere toplanmış olan veziri ve kumandanları, şu karara varmışlardır: Önce prensip olarak kabul edilen nokta, Mahmud’un, hükümdarlık sembolü olan hareketlerden sakınması ve bu suretle hükmü altında bulunduğunun Sencer’e gösterilmesidir. Bu umumî prensip kararı gereğince, Sultan Sencer’i karşılamağa çıkınca, Mahmud amcasının yedek atına binecektir. Kendisinin saltanat alâmeti olan kırmızı rengi terk, Sencer’ın alâmeti olan beyaz-siyah rengi kabul edecektir. Suntan Sencer’in yanında kaldığı müddetçe, Mahmud adına növbet çalınmıyacaktır. Amcasının huzuruna girince, yer öpecektir. Huzura kabul edilince, oturmıyarak ayakta duracaktır. Kabul merasiminin yapıldığı yerden, Sencer’ın çadırına kadar onun atının özengisi yanında yaya olarak yürüyecektir. Ayrı bir çadırda ikamet etmiyecek, amcasının çadırının yanında kurulacak bir çadırda, onun evlâd ve haremi gibi yaşayacaktır. Amcasının “zail olmuş bulunan rıza ve merhametini” tekrar celbetmek için, bu tarzda amcasının nezdinde yirmi gün kalacaktır.

Kardeşi Mes’ûd ise, Musul, el-Cezîre ve Azerbaycan meliki olup, Ay-Aba Cüyûş (Çavuş) Bey de atabegi idi. Ay-Aba Cüyûş Bey mahallî Türkmen birliklerinin desteğini sağlayarak efendisini hükümdar ilân etmek düşüncesinde idi. Nihayet 1120′de Mes’ûd ile Cüyûş Bey isyân ettiler. Fakat Mahmûd’un kumandanı Aksungur Borsukî onları Esedâbâd civarında bozguna uğrattı. Henüz küçük bir çocuk olan Mes’ûd özür dileyip af dilerken, Cüyûş Bey’e de dokunulmadı.

Mahmûd’un sultanlığı sırasında en tehlikeli bölge kuzey-batı yani Errân ve Kafkasya idi. Bu bölgede IV. David idaresindeki Gürcüler faaliyet hâlinde idiler. IV. David aynı zamanda Kıpçak Türklerini de ordusuna almıştı. Sultan Mahmûd bir Selçuklu ordusunu Gürcüler üzerine gönderdi. Ancak bu Selçuklu ordusu Gürcüler karşısında bozguna uğrayarak geri çekildi. Gürcüler Tiflis’e girdiler (1121). Sultan Mahmûd bu kötü durum üzerine bizzât sefere çıkmak zorunda kaldı (1123). Fakat Gürcülere karşı fazla bir başarı sağlayamadan geri döndü.

Bu sırada Halîfe Müsterşid siyâsî sahada kendini göstermeğe çalışıyor ve askerî kuvvetler teşkil ediyordu. Nihayet Mahmud halîfeye karşı harekete geçti ve Bağdad’a gelerek Müsterşid’i bu şehrin doğu kısmında kuşattı. Daha sonra halîfeyi mağlûp ve barış yapmağa mecbur etti (1126). Mahmud 1131′de yirmiyedi yaşında öldü.

Sultan II. Tuğrul

Sultan Mahmûd öldüğü zaman, Hemedân’de genç yaştaki oğlu Dâvud sultan ilân edildi. Dâvud’un hükümdarlığı Cibâl ve Azerbaycan’da tanınırken, Mes’ûd da Irak’da sultanlığını ilân ediyordu. Bu ikisi arasındaki taht mücâdelesine Atabeg Karaca-Sâkî’nin teşviki ile Fârs ve Huzistân melîki Selçuk-şâh da katılıyordu. Mes’ûd, Halîfe Müsterşid’e hutbenin kendi adına okunması için mürâcaatta bulunmuş, fakat halîfe Bağdad’da hutbenin kimin adına okunması için karar vermek yetkisinin Sultan Sencer’e ait olduğunu bildirmişti.

Sultan Sencer’in Irak Selçuklu Devleti’ndeki bu karışık duruma son vermek için Rey şehrine geldiğinin Bağdad’da duyulması, Mes’ûd’un Halîfe Müsterşid, Selçuk-şâh ve Karaca Sâkî’ye ittifâk teklif etmesine yol açmıştı. Bu anlaşmaya göre: Mes’ûd sultan, Selçuk-şâh da veliaht olacak, halîfe de Irak’ı vekîli vasıtasıyla idâre edecekti. Sultan Sencer ise Irak Selçuklu tahtına yeğeni Tuğrul’u çıkarmağa karar vermiş ve Hemedân’a gelmişti. Neticede iki taraf orduları Dinever yakınlarında karşılaştılar. Tuğrul bu savaşta Sencer’in ordusunun sağ kanadına kumanda ediyordu. Sultan Sencer savaşı kazandı (26 Mayıs 1132). Melik Mes’ûd kaçmayı tercih ederken, esir düşen Karaca Sâkî, Sultan Sencer tarafından öldürüldü. Sultan Sencer, Tuğrul’u Irak Selçukluları tahtına oturttuktan sonra Karahanlıların bir isyânı üzerine, Mâverâünnehr’e gitti.

II. Tuğrul’un sultanlığına ilk itiraz eden yeğeni Dâvud olmuştu. Dâvud topladığı orduyla Hemedân önüne geldi ve bu şehir civarında yapılan savaşı Tuğrul kazandı. Dâvud ise Bağdad’a gitti. Burada Mes’ûd, Dâvud ve Halîfe Müsterşid arasında Tuğrul’a karşı bir ittifak meydana getirildi. Halîfe Mes’ûd’u hükümdar ilân etti. Mes’ûd idaresindeki müttefik kuvvetler Hemedân civarındaki savaşta II. Tuğrul’a karşı bir zafer kazandı (1133) ve bu şehri ele geçirdi. Mağlûp olan sultan ise önce Rey’e sonra da Isfahan’a gitmek zorunda kaldı, fakat Mes’ûd’un takibi neticesi Fârs eyaletine doğru kaçtı, adamlarının karşı tarafa geçmesi üzerine, kardeşinin eline esir düşmekten korkarak tekrar Rey’e döndü. Tuğrul, Rey şehrine girmeden önce, Mes’ûd ile bir kere daha savaştı (Ağustos 1133). Tuğrul bu sefer Taberistân’da hüküm süren Bâvendîler’den Alâ ed-Devle Ali b. Şehriyâr’a sığınmış ve 1133 kışını bu şahsın yanında geçirmişti.

Daha sonra Dâvud’un Azerbaycan’da Mes’ûd’a karşı isyan etmesi, II. Tuğrul’a ordu toplamak için yeni bir fırsat yaratmıştı. Kazvîn civarında Tuğrul ve Mes’ûd’un orduları ile tekrar karşılaştılar. Mes’ûd ordusundaki bazı emîrlerin Sultan II. Tuğrul’un tarafına geçmesiyle bu savaşı kaybetti (Temmuz 1134) ve Bağdad’a kaçtı. Bu galibiyetten sonra II. Tuğrul sağlam bir şekilde Hemedân’da Irak Selçukluları tahtına oturdu. Ancak, kısa bir süre sonra hastalanarak öldü (24 Ekim 1134).

Sultan Mes’ûd

Mes’ûd Sultan Tuğrul’un ölüm haberini aldığı zaman, sür’atle hareket ederek Hemedân’a gitmiş ve Irak Selçuklu tahtına oturmuştu (1134). Onun ilk işi yeğeni Dâvud’un isyanını önlemek olmuş, bu maksadla onu kızı ile evlendirip, veliaht tayin etmişti.
Diğer taraftan Abbâsî Halîfesi Müsterşid yeniden siyâsî otoriteye kavuşmak maksadıyla bazı Türk emîrleri ile birleşerek Selçuklu sultanına karşı bir savaşa hazırlandı. Bu sırada Dâvud da Azerbaycan’da Halîfe ile birleşmek üzere hazırlık yapıyordu. Halîfe, Dâvud’u beklemeden Mes’ûd’a karşı harekete geçti. İki taraf arasında savaş, Hemedân civarında Day-Merg’de oldu (1135). Ancak bu bir savaştan çok ufak çapta bir çatışma gönümünde idi. Halîfe, ordusunda bulunan Türk askerlerinin Sultan Mes’ûd’un tarafına geçmesiyle savaşı kaybetmiş ve esir düşmüştü.

Sultan Mes’ûd hürmetle muamele ettiği halîfeyi yanına alarak, yeğeni Dâvud’a karşı yürüdü. Bu yürüyüş sırasında, halîfe Merâğa’ya yakın bir ordugâhda Bâtınîler tarafından öldürüldü. Yeni halîfe Reşîd de Sultan Mes’ûd’a karşı düşmanca bir tavır takındı. Daha sonra Şehzâde Dâvud, İmâd ed-Dîn Zengî ve bazı büyük emîrler Bağdad’a gelerek, Sultan Mes’ûd aleyhinde bir ittifak meydana getirdiler. Bu ittifak sonucu, Bağdad’da Dâvud adına hutbe okundu. Sultan Mes’ûd, bu hareket üzerine Bağdad’ı kuşatmak gereğini duymuş, halîfe de Zengî ile beraber Musul’a gitmek zorunda kalmıştı. Sultan Mes’ûd ise Bağdad’a girdi. Râşid halîfelikten azledildi ve Muktefî Billâh hilâfet makamına getirildi (1136).

Diğer taraftan Mes’ûd’un kumandanı Kara Sungur idaresindeki bir ordu da Merâğa’da Dâvud’u mağlûp etmeğe muvaffak olmuştu. Melik Selçuk-şâh da Irak’ı ele geçirmek sevdasında idi. Ancak onun da Huzistân’da durumu sağlam değildi ve Dâvud bu bölgeyi ele geçirmeğe çalışıyordu. Kardeşi Selçuk-şâh, Sultan Mes’ûd’dan yardım istedi (1135). Ertesi yıl Selçukşâh Vâsıt ve Hille taraflarında göründü. Bu sefer Sultan Mes’ûd’un Irak’daki nâibi karşısında başarısız kaldı. Selçukşâh bu durumda çaresiz ağabeyi Sultan Mes’ûd’un yanına gitti. Mes’ûd ona iyi davranarak; Ahlat, Malazgirt ve Erzen bölgesini verdi (1107-8). Yine Mes’ûd ile mücadele etmek için taraftar ve çareler arayan sabık halîfe Râşid, ayni yıl içinde, Isfahan’da öldürüldü.

Mes’ûd’un sultanlığını tanımayanlardan birisi de Fârs hâkimi Mengübars idi. O, 1137 sonları isyan etti. İki taraf Gurşenbih denilen mevkiide karşılaştılar. Atabeg Mengübars bu savaşta mağlûp olarak esir düştü ve Sultan Mes’ûd tarafından derhal öldürüldü. Mengübars’ın en büyük yardımcısı Emîr-aba daha sonra dağılan kuvvetleri topladı ve ânî bir hücumla Mengübars’ın mallarını yağmaya dalmış olan Mes’ûd’un ordusunu mağlûp etti. Sultan Mes’ûd, yanında Kara Sungur olduğu hâlde, büyük bir güçlükle kaçtı ve Azerbaycan’a çekildi. Boz-aba, Sultan Mes’ûd’un emîrlerinden bazılarını esir alarak öldürttü (Nisan-Mayıs 1138).

Daha sonra da sür’atle Fârs’a dönerek bu ülkeye hâkim oldu.Saltanatının ortalarına doğru Sultan Mes’ûd artık iyice Türk emîrlerinin tahakkümü altına girmişti. Bu emîrlerden biri olan Errân ve Azerbaycan hâkimi Atabeg Kara Sungur 1140-1 yılında Erdebil’de öldü. Vasiyeti üzerine Sultan Mes’ûd, onun yerine Cavlı Cândâr’ı tayin etti. Mes’ûd, devleti içindeki mütemâdî isyanların baş kaynağı kabul ettiği Zengî’ye karşı bir sefer hazırlıklarına girişti (1143). Zengî 100 bin dinar gibi büyük bir para ödemeği kabul ederek sultan ile anlaşma yoluna gitti. Diğer taraftan Şehzâde Dâvud da Tebrîz’de Bâtınîler tarafından öldürülmüştü (1143). Bir süre sonra Fârs hâkimi Boz-aba ile Rey valisi Abbâs arasında samîmî bir dostluğun kurulduğunu görüyoruz.

Neticede Boz-aba ve Abbâs, Mes’ûd’u tahttan indirmek için harekete geçtiler. Bunlar görünüşte Sultan Mes’ûd’a itâat arz etmek üzere geldiklerini bildirdiler. Sultan Mes’ûd onların ne maksadla geldiklerini anlamıştı, fakat yanında, karşı koyacak kadar kuvveti yoktu. Sultan Mes’ûd için Bağdad’a gitmekten başka çare kalmamıştı. Kışı da aynı şehirde geçirdi (1145-6). Sultan Mes’ud ile Boz-aba arasındaki son savaş Hemedân’dan bir konak mesafedeki Kara-tegin çayırında oldu. Bu savaş sonunda Boz-aba esir düşmüş ve öldürülmüştür (1147).

Sultan Mes’ûd, devleti içindeki hemen hemen bütün gâileleri ortadan kaldırdıktan sonra çok yaşamamış ve hastalanarak Hemedân’da ölmüştür (1152).

Sultan Melikşâh

Sultan Mahmûd’ün ölümü üzerine Melikşâh b. Mahmûd sultan ilân edildi. Halîfe Muktefî ise, Irak’taki Selçuklu otoritesini yıkmak için büyük bir fırsat ele geçirmişti. Bu sırada Melikşâh’ın saltanatı ancak bir kaç ay sürdü. Onu hükümdarlık için yetersiz olduğunu gören emîrler, kardeşi Muhammed’i Huzistân’dan getirterek Irak Selçuklu tahtına oturttular (1153).

II. Sultan Muhammed

Sultan Muhammed Irak’da Selçuklu iktidârını yeniden canlandırmağa çalıştı. Buna mukabil halîfe ise, Irak’da bulunan Türk unsurlarını temizliyordu.

Süleymanşah, Büyük Selçuklu hükümdarı Sencer, Oğuzlara esir düştüğü zaman sultan ilân edilmiş, fakat Oğuzlar karşısında bir başarı sağlayamayarak Horasan’ı terk etmişti (1154). O, bir süre sonra yanında küçük bir kuvvet olduğu hâlde Bağdad’a geldi (1155).

Abbâsî halîfesi Muktefî ise, kendisini Selçukluların hâkimiyetinden kurtarmak istiyordu ve bu yolda da bazı başarılar elde etmişti. Halîfe Muktefî Süleymanşah’ı Muhammed’e karşı kullanmak için faydalı bir silâh olarak gördü ve sultan olarak adına hutbe okuttu. Ayrıca Melikşâh’ı veliaht yaparak kendi tarafına çekti ve bir ordu teşkil etti. Fakat Muhammed, Musul hâkimi Mevdûd’un yardımı ile halîfenin ordusunu mağlûp ve Süleymanşah’ı esir etti.

Sultan II. Muhammed, halîfenin rakibine yardım etmesine öfkelenmişti. Ayrıca ona karşı hareket için kendisini yeterli derecede kuvvetli hissediyordu. Bütün kuvvetleri ile Bağdad’ı kuşattı (1157). Kuşatma uzun sürdü, hem karada hem de Dicle nehri kenarında şiddetle savaşlar oldu. Bu sırada halîfenin tahrîkiyle Şehzâde Melikşâh, Arslan-şâh ve Atabeg İldeniz Cibâl bölgesinde karşı bir harekete geçerek Hemedân’ı zabtettiler (1157).

Sultan Muhammed bu haberi duyduğu zaman derhal Bağdad kuşatmasını kaldırırak Hemedân’a yürüdü. Ancak İldeniz Azerbaycan’a dönmüş, askerî kuvvetten mahrum kalan Melikşâh da Hemedân’ı terk etmişti. Sultan Muhammed onların taraftarlarını Rey ve Isfahan’dan temizlediyse de 1159 yılında Hemedân’da öldü.
Süleymanşah Sultan Muhammed öldükten sonra yerine kimin geçeceği konusunda Selçuklu emîrleri tam bir anlaşmazlığa düşmüşlerdi. Melikşâh tahta sahip olabilmek için harekete geçti ve Huzistân’dan Isfahan’a geldi. Ancak onun Bağdad’a yürümesinden korkan Halîfe Muktefî’nin bir tertibi sonucu zehirletilerek öldürüldü (1160).

Diğer taraftan Sultan Muhammed’in ölümünden sonra Süleymanşah hapiste bulunduğu Musul şehrinde serbest bırakılmıştı. Hemedân’a gelerek Irak Selçukluları tahtına oturdu. Fakat sadece bir kaç ay hüküm sürebildi. Süleymanşah’ın fazla içki içmesi ve devlet işlerinde yetersiz kalması, emîrlerin desteğini kaybetmesine sebep oldu. 1161′de öldürüldü.

Süleymanşah

Sultan Muhammed öldükten sonra yerine kimin geçeceği konusunda Selçuklu emîrleri tam bir anlaşmazlığa düşmüşlerdi. Melikşâh tahta sahip olabilmek için harekete geçti ve Huzistân’dan Isfahan’a geldi. Ancak onun Bağdad’a yürümesinden korkan Halîfe Muktefî’nin bir tertibi sonucu zehirletilerek öldürüldü (1160).

Diğer taraftan Sultan Muhammed’in ölümünden sonra Süleymanşah hapiste bulunduğu Musul şehrinde serbest bırakılmıştı. Hemedân’a gelerek Irak Selçukluları tahtına oturdu. Fakat sadece bir kaç ay hüküm sürebildi. Süleymanşah’ın fazla içki içmesi ve devlet işlerinde yetersiz kalması, emîrlerin desteğini kaybetmesine sebep oldu. 1161′de öldürüldü.

Sultan Arslan-şâh

Arslan-şâh, Atabeg İldeniz ile birlikte, Hemedân’a geldi ve tahta oturtuldu. Şems ed-Dîn İldeniz sultanın atabegi olarak Irak Selçuklu Devleti’nin idaresini tamamen ele geçirdi. Halîfe Müstencid Bağdad’da Arslan-şâh adına hutbe okunması teklifini kabul etmedi.

Diğer taraftan İldeniz’in devlet içinde kuvvet ve kudretini çekemeyen başta Rey valisi İnanç olmak üzere bir kısım emîrler mücâdeleye karar verdiler ve aralarında anlaştılar. Bu emîrler Şîrâz’da bulunan Şehzâde Muhammed ile birleşerek Hemedân üzerine yüdüler. Atabeg İldeniz ve Emîr Gürd-bâzû kuvvetlerini topladıktan sonra yanlarına Sultan Arslan-şâh’ı alarak muhalifelere doğru ilerlediler. İki ordu Hemedân civarında karşılaştı. Savaş, Şehzâde Muhammed ve taraftarlarının yenilgisi ile sonuçlandı (1161).

Arslan-şâh sultan olduktan sonra, Atabeg Şems ed-Dîn İldeniz’in kuvvetli otoritesi sayesinde Irak Selçuklu Devleti’nde sükûnet sağlanmıştı. Artık tekrar eski nüfuzlu günlerini yaşamak isteyen Abbâsî hilâfetinin bu kuvvetli devlete tahammül edemeyeceği âşikârdı. Abbâsî Halîfesi bu sebeple Irak Selçuklu Devleti’nin zaaf içinde olmasını istemekteydi. Fakat bu konudaki çeşitli tertipler başarılı sonuç vermemiş ve Arslan-şâh İran’ın muhtelif bölgelerine hâkim olan emîrlerin ekserîsi tarafından sultan olarak tanınmıştır.

Arslan-şâh bütün İran, Musul, el-Cezîre ve Doğu Anadolu’da sultan tanınmıştı. Ancak devlet idaresi üvey babası İldeniz’in elinde idi. Sultan Arslan-şâh bu durumdan zaman zaman şikâyet ediyodu. İldeniz’in ölümünden sonra sultan Arslan-şâh, öteki esirlerin de teşvîki ile, Atabeg Pehlivân Muhammed’den kurtulmak istedi. Sultanı teşvîk eden emîrler kuvvetleri ile beraber onun etrafında toplandılar. Arslan-şâh Pehlivân ile mücadele etmek için Azerbaycan’a doğru harekete geçti. Ancak Zencân’da hastalandı. Bu durumda Pehlivân ile barışmayı tercih ederek, devlet idaresini ona bıraktı. Sultan Arslan-şâh 1175 yılında Hemedân’da öldü.

Sultan III. Tuğrul

Atabeg Pehlivân Muhammed Irak Selçukluları tahtına Arslan-şâh’ın oğlu Tuğrul’u çıkardı. Tuğrul’un sultanlığına, Huzistân’da bulunan, amcası Muhammed karşı çıkarak Isfahan’a geldi ve etrafına kuvvet topladı. Atabeg Pehlivân sür’atle Isfahan’a doğru yürüdü. Melik Muhammed onun karşısında tutunamayarak hezimete uğradı ve Huzistan’a kaçtı. Atabeg Pehlivân komşu küçük devletlere mektublar yazarak Sultan III. Tuğrul adına hutbe okutmalarını istedi. Tâbî hükümdarlar bu teklifi kabul ederek yerine getirdiler.

Halîfe el-Mustezî de Tuğrul’un sultanlığını tasdîk etmişti. Tuğrul’un saltanatının ilk yıllarında Irak Selçuklu Devleti ile Eyyûbîler, el-Cezîre ve Doğu Anadolu’da nüfuz mücadelesine girişmişlerdi.

Atabeg Pehlivân 1186′da öldü, ancak ölümünden sonra kendi idâresi altındaki ülkeleri dört oğlu arasında bölmüş ve amcaları Kızıl-Arslan’a itâat etmelerini istemişti. Sultan Tuğrul, Kızıl-Arslan ile 1191 yılına kadar mücadele etmiştir. Bir ara kendi sultanlığını bile ilan eden Kızıl Arslan ertesi yıl esrarengiz bir şekilde öldürüldü. Kızıl Arslan’ın öldürülmesinden sonra Tuğrul bazı emîrlerin yardımı ile Irak Selçukluları tahtına oturdu. Fakat bu sırada İldenizlilerden daha büyük bir tehlike ortaya çıktı, bu da Hârezmşâhlar Devleti idi.

Hârezmşâh Tekiş, batıdaki bu olaylarda önce Selçukluların hakkını savunmaktaydı. Çok geçmeden bu iyi niyet ikinci planda kalmış ve Tekiş Irak’ı ele geçirmeği arzulamıştı. Sultan Tuğrul bu yeni tehlikeyi önlemek için Rey şehrine geldi. Neticede iki taraf arasında bir barış yapıldı. Bu barışa göre, Rey şehri, Tekiş’in tasarrufunda kalıyordu. Tekiş Rey’de bir miktar kuvvet bıraktıktan sonra ülkesine döndü. Sultan Tuğrul ise, 1193 yılındı doğuya doğru ilerleyerek Rey’i ele geçirdi ve buradaki Hârezmlilerin bir kısmını öldürttü.

Ertesi yıl Tekiş Rey üzerine yürüdü. Abbâsî Halîfesi de Tekiş’i savaşa teşvîk ediyordu. Sultan Tuğrul kumandanlarının tavsiyesine rağmen, çekilmeyi reddetti. İki taraf arasındaki barış görüşmeleri ise sonuçsuz kaldı. Sutan Tuğrul Rey şehri dışında az bir kuvvetle Hârezmşâh Tekiş’e karşı savaştı ve savaş meydanında öldürüldü (1194). Sultan Tuğrul öldüğü zaman 25 yaşında idi, kesik başı Tekiş tarafından Bağdad’a gönderildi. Böylece Selçuklular Devleti bir Tuğrul ile başlayıp, bir Tuğrul ile sona eriyordu.

Yorum Yapın

I. Kılıç Arslan (1093-1107)

Sultan I. Kılıç Arslan İznik’te Selçuklu tahtına geçtiği sırada Anadolu’nun muhtelif yerlerinde Saltuk, Danişmend, Mengücük-oğulları ve İzmir’de Çaka Bey müstakil hükümdar gibi hareket ediyorlardı. Dolayısiyle Anadolu Türk birliğinden söz edilemezdi.

İzmir’i devletine merkez yapan Çaka Bey, Adalar denizinde meydana getirdiği ilk Türk donanması ile bir çok zaferler kazandıktan sonra Balkanlar’daki Peçenek Türkeleri ile ittifak yaparak Bizans imparatorunu ortadan kaldırmak tasavvurunda idi. Kılıç Arslan bu kudretli Türk beyi ile münasebete girişmiş ve onun kızıyla evlenmişti. Anadolu sultanı sıfatiyle kendisine tâbi olması gereken Çaka’nın bu derece kuvvetlenmesi Selçuklu sultanını endişelendiriyordu.

Kılıç Arslan ile Çaka arasındaki durumdan maharetle faydalanmasını bilen Bizans imparatoru, çeşitli entrikalarla Kılıç Arslan’ı onun aleyhine tahrik etti ve ittifak yapmayı başardı. Nihayet iki hükümdar müştereken Çaka’ya karşı harekete geçtiler. İkisine karşı koyamayacağını farkeden Çaka, Kılıç Arslan’ın yanına gitti. Kılıç Arslan onu görünüşte iyi bir şekilde karşıladı, fakat tertiplenen ziyafette daha önce hazırlanan plân gereğince idam ettirdi (1094).

Çaka’nın ortadan kaldırılması ve Bizans imparatoru ile anlaşma yapılmasıyla batı hududlarını emniyete alan Sultan Kılıç Arslan, doğuya yönelerek Ermeni Gabriel’in elinde bulunan Malatya’yı muhasara etti. Muhsara devam ederken Haçlı ordularının Anadolu’ya doğru ilerlemekte olduklarını haber alınca muhasarayı kaldırmak zorunda kaldı (1096).

Haçlılarla Mücadele Devresi

Anadolu’nun ve arkasından da Filistin ve bilhassa Kudüs’ün Selçuklular tarafından fethi, Bizans imparatorlarının papalar nezdindeki teşebbüsleri, yavaş yavaş Avrupa’da Müslümanlara karşı bir hareketin başlamasına sebep oldu. Bilhassa Aleksios Komnenos’un 1091 yılında Papa II. Urbain’e müracaat ederek yardım istemesi ve onun da çalışmaları neticesinde o zamana kadar tarihin en büyük askerî harekâtı olan Haçlı Seferleri başlamıştır.

1095 yılında Papa II. Urbanus, Kudüs’ü kurtarılması için bir konferans düzenlemiş, bütün Hıristiyanlara savaş için çağrı yapmış ve gerçekten onları etkilemişti. Haçlı ordusunun ilk toplanma yeri Fransa oldu. Sonra bu ordu Almanya’da toplananlarla birleşti. Macaristan’da ve Balkanlar’da toplananlar da yolda onlara katıldı.

Bunların manevi liderleri aynı zamanda rehberleri iki keşiş idi. Bizans kapılarına dayandıkları zaman onların bir çoğu çapulcu alayından başka bir şey olmadığını gören imparator, kurtarıcı olmaktan ziyade batırıcı, yağmalayıcı olacaklarını anlayarak korktu. Hiç bekletmeden, Boğazdan Anadolu yakasına geçmelerini sağladı. Pierre L’ermit idaresindeki çapulcu Haçlı grubu İzmit yakınlarında Kılıç Arslan’ın kardeşi Davud tarafından imha edildiler. Fakat kısa bir süre sonra kontların, düklerin ve şövalyelerin idaresindeki muntazam Haçlı birlikleri gelince Türkler geri çekilmek zorunda kaldılar.

Haçlılar Anadolu Selçuklu devletinin merkezi İznik’i muhasara ettiler. Muhasara devam ederken Kılıç Arslan yetişti, ancak sayı ve techizat bakımından çok üstün olan Haçlı kuvvetleri karşısında, düşmana ağır kayıplar verdirmesine rağmen muhasarayı kıramadı. Muhasaranın uzamasının daha büyük kayıplara mal olacağını farkeden Türkler, Bizans imparatoru ile anlaşarak şehri ona teslim ettiler (Haziran 1097). Kılıç Arslan da savaş taktiğini değiştirerek Eskişehir’e doğru çekilmeğe karar verdi.

Haçlılar’ın ilerleyişi karşısında Dânişmend Gazi ve Kayseri hâkimi Emir Hasan ile ittifak yaparak onların kuvvetleriyle birlikte Eskişehir ovasına çıkan vadiyi tuttu. Eskişehir ovasında Temmuz ayında cereyan eden bu tarihî meydan savaşında her iki taraf da kahramanca döğüştü. Fakat düşmanın büyük üstünlüğü ve özellikle Türk silahlarının zırhlı Haçlı şövalyelere tesirsizliği karşısında Kılıç Arslan daha fazla kayıp vermemek için savaş sahasını terk etti. Bundan böyle Haçlılarla meydan savaşı yerine, onların geçeceği bölgelerde su kuyularını kapatarak, ekinleri tahrip ederek ve meskun yerleri boşaltarak yıpratma taktiğine başvurdu.

Haçlılar Orta Anadolu’yu geçerken çok zayiat verdiler. Kılıç Arslan, Dânişmend Gazi ve Emir Hasan ile birlikte Ereğli’de yeniden Haçlıların karşısına çıktı, fakat yine başarılı olamadı. Haçlıların İznik’i zabtetmesi üzerine Konya’yı kendisine merkez yapan Kılıç Arslan, bu sırada harekete geçen Bizans imparatoru Aleksios’a karşı gerekli kuvvetleri gönderememiş ve Eskişehir-Antalya hattına kadar olan topraklar Bizans’ın eline geçmişti.

I. Haçlı Seferinde elde ettikleri bu başarı ile Avrupalılar bazı Türk-İslam ülkelerinde küçük Frank devletlerinin kurulmasını sağladılar: Urfa Kontluğu (1098-1114), Antakya Prensliği (1098-1268), Trablus Kontluğu (1109-1289) ve Kudüs Krallığı (1110-1268) gibi.
Bununla beraber Antakya Kontu Bohemond’un Dânişmendliler tarafından esir edilmesini müteakip Kılıç Arslan 1101 yılında harekete geçen Haçlı birliklerini birbiri arkasından Amasya yakınlarında ve Ereğli’de imha etti (1102).

Haçlılara karşı kazanılan bu son zafer, Selçuklulara, sarsılan emniyet ve itimatlarını iade ettiği gibi Haçlılara ve Bizanslılara Anadolu’dan geçmenin zorluklarını gösterdi. Bununla beraber daha önce Haçlılara karşı ittifak yapmış olan Kılıç Arslan ile Dânişmend Gazi’nin arası açıldı. Danişmend Gazi, Kılıç Arslan’ın meşguliyetinden faydalanarak Malatya’yı zabtetti (1102).

Bu arada Bohemond’dan alınan fidye meselesi de aradaki soğukluğu iyice artırdı. Nihayet 1104 yılında Danişmend Gazi’nin ölümü üzerine Kılıç Arslan iki aylık bir kuşatmadan sonra Malatya’yı zabtetti (2 Eylül 1106).

Bundan sonra Bizans imparatoru ile sulh yapıp batı hudutlarını emniyete aldıktan sonra Harran’ı ve Suriye meliki Dokak’ın elinde bulunan Meyyafarikin’i ülkesine kattığı gibi Diyarbekir ve Musul bölgelerine de hâkim oldu.

Bu gelişmeler karşısında Emir Cavlı, Artukoğlu İlgazî ve Melik Rıdvan, Kılıç Arslan’a karşı ittifak yaptılar. İki taraf Habur nehri üzerinde karşılaştı. Haziran 1107 tarihinde meydana gelen muharebede Kılıç Arslan’ın birlikleri mağlûp oldu; kendisi de esir olmamak için atıyla birlikte Habur suyuna daldı, fakat zırhların ağırlığı sebebiyle boğuldu.

Sultan I. Kılıç Arslan, Türkiye Selçuklu devletinin gerçek kurucusudur. Bütün ömrü Bizans, Haçlılar ve Anadolu’da Türk birliğini sağlamak için mücadele ile geçmiştir. Devrin Müslüman ve hristiyan kaynakları onun âdil ve cesur bir hükümdar olduğunda ittifak hâlindedirler.

Yorumlar (2)

Osmanlıda İktisadi Yapı…

OSMANLI MALIYESI

Osmanli Devleti, beylik döneminden itibaren sistemli bir malî teskilâta sahip olmustu. Kaynaklarin verdigi bilgiye göre Osmanlilardaki ilk maliye teskilâtinin Murad Hüdavendigâr (I. Murad) zamaninda Çandarli Kara Halil ile Karamanli Kara Rüstem tarafindan yapildigi belirtilmektedir. Bu bilgiler isiginda meseleye bakildigi zaman Osmanli maliyesinin daha ilk kurulus dönemlerinde ortaya çiktigi ve devletin buna büyük bir itina gösterdigi anlasilmaktadir. Gerçekten Fâtih zamaninda tedvin edilmis olan kanunnâmede “Bu kanunnâme atam ve dedem kanunudur ve benim dahi kanunumdur” ifadesi ile tarihî bilgilere göre ilk Osmanli hükümdarlarinin, bir araya getirilip tedvin edilmemis kanunnâme hükümleri ile âmil olduklari anlasilmaktadir. Fâtih kanunnâmesinde yer alan “Ve yilda bir kerre rikâb-i Hümâyunuma defterdarlarim irad ve masrafim okuyalar hil’at-i fahire giysinler.” ve “Ve hazineme dahil ve hariç olan akça, defterdarlarim emri ile dahil-hariç olsun” ifadeleri, Osmanlilarin maliye teskilâtina ne denli önem verdiklerini, bu anlayisa daha ilk zamanlardan beri nasil sahip çiktiklari görülmektedir. Aslinda bu gerekli idi. Çünkü gelir ve gider hesaplari olmayan, neyin nereden ve ne zaman gelecegi bilinmeyen ve bu konuda matematikî bir bilgiye sahip olmayan bir devlet düsünülemez.

Görüldügü gibi Osmanli maliye teskilâtinin basinda “Defterdâr” adi verilen bir görevli bulunmaktadir. Bu görevli, günümüzdeki Maliye Bakanlarinin yerine getirmekle yükümlü olduklari görevleri yapiyordu. Önceleri teskilatin basinda bir defterdarla, onun maiyeti vardi. Bütün malî islerden bu Bas defterdar sorumlu idi. Ancak zamanla Osmanli ülkesinin genislemesi üzerine defterdar sayisi ikiye çikarildi. Kanunnâmede de belirtildigi gibi defterdar padisah malinin vekili idi.

Kurulus döneminde gelirler, daha fazla bir yekûn tutuyordu. Buna karsilik masraflar pek o kadar fazla degildi. Zira bu dönemde Osmanli askerinin büyük bir kismi timarli sipahi idi. Ayrica devlet erkânindan çogunun has ve timarlarinin geliri kendilerine yetiyordu. Devletin masrafi ise sadece Kapikulu askerlerine verilen para (maas) idi. Gelirlerin fazlasi ise cami, medrese, köprü, han, hamam vs. gibi imar islerinde kullaniliyordu.

Osmanli maliyesi, “Miri hazine” (veya dis hazine) ile Enderûn (veya iç hazine) hazinesi olmak üzere iki kisimdi. Dis hazinenin görev ve yetkisi, devletin genel gelirlerini toplamak ve gerekli masraflari yerli yerinde kullanmak seklinde belirlenmisti. Iç hazine ise padisaha aitti. Padisahlar, bu hazineyi istedikleri sekilde kullaniyorlardi. Sayet dis hazinenin parasi yetismez ise iç hazineden borçlanmak suretiyle ödünç para alinirdi. Dis hazine, vezirde bulunan hükümdar mührü ile açilip kapanirdi. Bu hazine, defterdarin sorumlulugu ve vezirin denetimi altinda idi.

Bundan bir müddet öncesine kadar ilk Osmanli sikkesinin Orhan Bey’e ait oldugu biliniyordu. Fakat Osman Bey’e ait sikkenin bulunmasiyla eski bilgi, geçerliligini kayb etti. Buna göre ilk Osmanli parasinin Osman Gazi döneminde tedavüle çiktigi anlasilmaktadir. Gümüsten mamul Osmanli parasina “akça” deniyordu. Her padisah, hükümdarlik alameti olarak kendi adina para bastirirdi. Osmanli hükümdarlari Fâtih Sultan Mehmed dönemine kadar gümüs ve bakir para bastirdilar. Kurulus döneminde ve daha sonraki dönemlerde paranin ayarina ve saf gümüs olmasina özen gösteriliyordu.

VERGILER

Osmanli maliyesinin farkli gelir kaynaklari vardi. Bunlarin basinda da halktan toplanan vergiler geliyordu. Tarihî bir vakia olan vergi,amme hizmetlerinin muntazam bir sekilde devamliligini temin için bas vurulan bir çaredir. Bu yüzden verginin, devletlerin ekonomik ve sosyal hayatlarinda önemli bir yeri bulunmaktadir.

Siyasî bir çevre içinde ortaya çikan Islâm, kendisinden önceki din ve toplumlarda mevcud olup tatbik edilen vergilerle karsilasti. Vergi, amme menfaat ve islerinin tanzimi söz konusu oldugu zamanlarda, fertlere yüklenen bir mükellefiyet olduguna göre Islâm, kendisinden müstagni kalamazdi. Bununla beraber Islâm vergi sistemi, birdenbire ve topyekûn vaz’ edilip uygulama sahasina konmamistir. O, Islâm’in yayilisina ve ihtiyaçlarin ortaya çikisina göre yirmi senelik tesriî bir tekâmül sonunda müesseselesmistir.

Osmanli devlet rejiminin, kendinden öncekilerden devr alip tatbik ve inkisaf ettirdigi vergi sistemi, amme idaresi ve devletin iktisadî tarihi bakimindan önemli bir yer tutar. Bunun için, iktisadî tarihin önemli bir bölümünü meydana getiren vergi sistemini iyi degerlendirmek gerekir.

Kurulusundan itibaren Müslüman bir toplumu ifade eden Osmanli Devleti, inkisâf ettirip kemâl mertebesine ulastirdigi müesseseleri ile, tebeasindan tahsil ettigi verginin temeli, Islâm hukukunun kaynaklarina dayaniyordu.

Siyasî bir birlik olarak tarih sahnesinde görünmesinden itibaren birçok vergi kalemi tarh etmek zorunda kalan Osmanli Devleti’nin bu uygulamasi, yüzlerce vergi ismi gösteren cetvellerle tasvir edildigi kadar karmasik ve anlasilmaz degildir. Gerçekten mintika ve zamanlara göre farkli isimlerle toplanan bunca vergi kalemi, saglam kaidelere dayanan bir sistemin esas hatlarini çizmek suretiyle, bize lüzumlu bilgiyi verecek sekilde basitlestirilebilir.

Bilindigi gibi Osmanli devlet sisteminin önemli müesseselerinden biri olan mâliyenin, temel dayanagini teskil eden vergi, genel mânâda iki ana bölüme ayrilir. Bunlardan biri tamamiyle seriata dayanan ve esas itibari ile Kitab (Kur’an) ile Sünnet’ten kaynaklanan “Ser’î Vergiler”dir ki buna “Tekâlif-i Ser’iyye” denmektedir. Ikincisi de bas gösteren malî sikintilar yüzünden devlet tarafindan bir zorunluluk sonucunda konan “Örfî Vergiler”dir ki buna da “Tekâlif-i Örfiye” denir.

Müslüman bir cemiyete istinad eden bünyesi ile ser’î hukuku hem nazarî hem de amelî bir sekilde ve her sahada uygulamaya koyan Osmanli Devleti, diger Müslüman devletlerin bu konudaki tatbikatlarini gözden irak tutmuyordu. Bu bakimdan, Osmanli tarih ve teskilâtlarini basli basina ve kendinden öncekilerden tamamen ayri düsünemeyiz. Çünkü Osmanlilar, kendilerinden önce Anadolu’ya gelip yerlesmis bulunan Müslüman Türklerin yasayis tarzlarini, ahlâk, iktisat, âdet, örf ve diger özelliklerini almaktan çekinmiyorlardi. Bunun içindir ki, bir sehir veya kasaba Karamanlilardan, Selçuklulardan, Germiyandan veya baska bir beylikten Osmanlilara geçmekle fazla bir degisiklige ugramiyordu. Çünkü Osmanli Devleti teskilât ve müesseseleri ile Anadolu beylikleri teskilât ve müesseseleri arasinda pek büyük farklar bulunmuyordu.

Osmanli vergi sisteminin özelliklerinden biri de tebeadan alinan verginin kendisini (tebea) ne malî, ne de hukukî yönden rencide etmemis olmasidir. Hatta bu, sadece devletin bizzat kendisinin aldigi vergilerde degil, onun adina timar sahibinin aldigi vergilerde de geçerli idi. Öyle ki, dirlik sahibi, reâyadan cins ve miktarlari kanunlarla tayin edilmis olan bir kisim vergiden fazlasini tahsile selahiyetli degildi. Yetkisini asip onu kötüye kullanandan dirligi, bir daha geri verilmemek üzere alinirdi.

Ana hatlari ile Osmanli vergi sisteminden bahs ettikten sonra artik vergi çesitlerini görebiliriz. Daha önce de temas edildigi gibi Osmanli vergisi iki ana bölümde inceleniyordu. Bunlardan biri Ser’î Vergiler, digeri de Örfî vergilerdir.

SER’Î VERGILER (TEKÂLIFI SER’IYYE)

Osmanli Devleti’nde “Tekâlif-i Ser’iyye”nin temelini teskil eden vergilerin tarh, cibâyet vs. gibi hükümleri, fikih kitaplarinda tafsilâtli bir sekilde anlatildiklari gibiydi. Bununla beraber farkli din, dil ve milliyetlere mensup kimseleri sinirlari içinde barindirdigi için, tekâlif-i ser’iyye bölümüne dahil vergilerin isim ve çesitleri de farkli olagelmislerdir. Bu bakimdan Zekât, Ösür, Cizye ve Harac gibi temel vergilerden baska bunlarin kisimlari olarak seksen kadar vergi kalemi bulunmaktaydi.

ZEKAT

Bilindigi gibi zekât, Islâm’in üzerine bina kilindigi bes esas rükünden birini teskil etmektedir. Islâm hukukuna göre zekât, bir ihsan veya basit bir sadaka degildir. O, devlet ve toplumun fert üzerindeki hakkidir. Binaenaleyh devlet, zekât verip vermeme hususunda mükellefi serbest birakmaz. Onu, âmilleri vâsitasiyla toplamak ve yerine sarf etmek zorundadir. Nisaba mâlik bulunan ve belli sartlari tasiyan her müslümanin vermekle mükellef oldugu zekât, Osmanli Devleti’nde diger Müslüman devletlerde oldugu gibi uygulaniyordu. Bu sebeple biz, konunun detaylarina girmek istemiyoruz.

HARAC

Osmanlilarda daha ziyade gayr-i müslim tebeayi ilgilendiren vergilerden biri, Harac adini tasimaktadir. Islâm vergi hukukunda oldugu gibi Osmanlilarda da Harac iki kisma ayrilmaktadir. Bunlar Harac-i Muvazzaf ve Harac-i Mukasem adini tasimaktadirlar. Harac’in bu iki kismi da ser’î vergilerden oldugu için gerek ilk tarhi, gerekse ilk tahsili ile ilgili bir baslangiç tesbit etmek mümkün degildir. Bununla beraber 11 Cemaziyelahir 860 (17 Mayis 1456) tarihli bir fermanda belirtildigine göre Fâtih Sultan Mehmed, babasi II. Murad’in Kostandin’de derbent bekleyen yirmi kadar kefereyi haractan muaf saydigi, kendisinin de buna aynen uydugu görülmektedir. Bu belge, harac uygulamasinin kurulus döneminde mevcud oldugunu göstermektedir.

Harac-i Muvazzaf, arazi üzerine maktu bir sekilde konmus bulunan akça olup zaman ve mintikalara göre farkli isimler aliyordu. Bunlarin bir kismi adeta topragin ücreti olarak alinmaktaydi. Bu gruba girenlerden bir kismim söyle isimlendirmek mümkün olacaktir: Resm-i Çift, Resm-i Zemin, Resm-i Asiyâb, Resm-i Tapu, Bir kismi da bir çesit sahsî vergilere girmekteydi ki bunlar da: Resm-i Arûs, Resm-i Mücerred, Ispenç ve Dühan gibi isimler aliyordu. Biraz asagida görülecegi gibi Harac-i Mukasem, Osmanlilar döneminde “ösür” kelimesi ile ifade ediliyordu. Bu bakimdan biz de ösür bahsinde ona temas edecegiz.

ÖSÜR

Bilindigi gibi Islâm vergi hukukuna göre, ziraî mahsullerden belli nisbetler sartlar dahilinde Müslüman tebeadan alinan vergiye Ösür denir. Osmanli Devleti’nin kurulus yillarinda diger Müslüman devletlerde oldugu gibi, mülk olan “arazi-i ösriyye”den sadece ösür alinmaktaydi. Bu dönemde Osmanlilarda arazi biri “Ösriyye” digeri de “Haraciyye” olmak üzere ikiye ayriliyordu. Fakat XIV. asrin son çeyreginden itibaren bazi sebeplerden dolayi birtakim degisiklikler yapilarak, arazinin bir kismi “Emiriyye” olarak kabul edildi. Bu durum, daha sonralari Hicaz mintikasi hariç kalmak üzere “Osmanlilarda arazi sultaniyyedir” seklinde ifadesini bulacak olan bir vaziyete getirilmis oldu. Binaenaleyh, Osmanli Devleti’nde ösür denince biri kurulus dönemindeki mülk arazi mahsulatindan alinan vergi ve sonralari sadece Hicaz bölgesinde alinan ösür ile, digeri de arazi-i emiriyyeye mahsus olmak üzere alinan ve “amme-i nâs tarafindan galat-i fâhis” olarak kendisine ösür denen “harac-i mukasem” anlasilmaktadir. Zira Osmanlilarda haracin mukasem kismina ösür adi verilmekteydi.

Osmanli Devleti’nde, Ösür kelimesi yerine baska tabirler de kullaniliyordu ki bunlar, son dönemlerde ortaya çikmisti. Dimus, Ikta ve Sâlariye bu neviden kelimelerdi. Dimus, Suriye’ye ait defterlerde, Ikta, Irak mintikasina ait defterlerde Sâlariye ise Anadolu ve Rumeli defterlerinde zikr edilmekteydi. Osmanli Devleti’nde ösür, su asagidaki maddalerden de alinmaktaydi: Bag, sira, bahçe, bostan, fevakih, kovan, harir, pamuk, giyah, odun ve ag (balik).

CIZYE

Islâm hukukuna göre cizye, devletin, müslüman olmayan vatandasini (tebeasini) yakindan ilgilendiren bir vergidir. Bir mânâda buna, devletin müslüman tebeadan aldigi zekât karsiligidir denebilir. Zira müslüman olmayan tebeayi cizyeye baglamakla, devlette bir denge saglanmis bulunuyordu. Islâm nazarinda müslümanlarla zimmîler (devletin müslüman olmayan tebeasi = ehl-i zimmet) devletin vatandaslaridir. Ayni haklardan faydalanmakta ve ayni ölçülerde devletin imkanlarindan yararlanmaktadirlar. Bu sebeple, Müslümanlarin ödedigi zekâta karsilik, ehl-i zimmette cizye vermekteydi. Gerçekten Islâm Devleti, bu vergiyi koyarken yukarida belirtilen dengeyi saglamaktan baska bir sey düsünmüyordu. Nitekim ilk Islâm fetihleri ve bu fetihlerin sonucunda Islâm devletinin idaresine giren Gayr-i müslimlerin durumundan bahs edilirken “zimmîler bazan eski idarecilerinin topladiklari vergiden daha az bir vergi yükü ile mükellef tutuluyorlardi. Bu hal, Islâm’in onlari hakkiyle himaye ettigini göstermesi bakimindan Islâm devleti için bir serefti” denilmektedir.

Osmanli vergi hukukunun “Tekâlif-i Ser’iyye” bölümüne dahil olan cizye, maliyenin en önemli gelir kaynaklarindan birini teskil ediyordu. Müslüman bir devlet olmasi hasebiyle bu devlete, cizye uygulamasinin ilk kurulus yillarindan itibaren basladigi söylenebilir.

Devletin, idaresinde bulunan gayr-i müslimlerin haklarim korumak, onlara gelebilecek zararlari ortadan kaldirmak ve askerlik hizmeti karsiliginda aldigi bu vergi, önemsiz denebilecek kadar az bir seydir. O kadar ki bunu, müslüman vatandas ile müslüman olmayan vatandas arasinda mühim ve farkli bir muamele olarak görmek mümkün degildir. Gerçekten devlet, tebeasi olan zimmîlerin bütün haklarini korudugu gibi onlara gelebilecek zararlari da ortadan kaldirmaya çalisiyordu. Hatta, onlara yapilan bir haksizlik veya onlara karsi islenen bir suç, aninda en agir bir sekilde cezalandirilirdi. Nitekim 24 Cemaziyelevvel 975 (26 Kasim 1567) tarihli ve Alacahisar Beyi’ne gönderilen bir hükümde, dagda üç nefer zimmîyi katl eden dört sipahinin suçlarinin sabit görülmesi üzerine idam edilmeleri gerektigi bildirilmektedir. Bu belge, suç isleyenlerin din, irk ve milliyetlerine bakilmaksizin, suçlarinin gerektirdigi cezalarin verildigini göstermektedir. Günümüzde çok normal görünen bu olay, o asirlarin dünyasinda bu kadar rahatlikla uygulanamazdi.

Osmanlilarda, padisahlarin cizye ile ilgili bütün resmî tahrirleri seriatin cizyeye ait kararlarina dayaniyordu. Nitekim daha Sultan I. Murad Han zamaninda bu verginin Islâm hukukuna uygun olarak iki sekilde cibayet edildigi (toplandigi) görülmektedir. Bu sekillerden biri, Köstendil Tekfuru Konstantin ile anlasilarak alinan “Maktu Cizey”, digeri de Bosna ve Hersek ile sair tebeadan alinan “Ale’r-Ruûs Cizye”dir.

Osmanli Devleti’nde bu vergiyi vermekle yükümlü tutulan kimseler, sadece ergenlik (bulûg) çagina gelmis akil ve vücutça saglam olan erkeklerdir. Binaenaleyh sadaka ile geçinen rahipler, çalisamayacak derecede bir rahatsizligi olup fakir düsenler, 14-75 yaslarindan küçük veya büyük olanlar ile kadinlar cizyeden muaf idiler. Bundan da anlasilacagi üzere Osmanlilarda cizye, tamamen Islâm hukukunun esaslarina göre uygulaniyordu.

Baslangiçta, devletin bütün bölgelerinde ayni miktarda cizye alinmiyordu. Zira bu dönemde, tedavülde bulunan paranin kiymet ve degeri de ayni degildi. Bu sebeple cizye miktari, verilen fetvalara ve bölgelere göre azalip çogalabiliyordu. Bu konuda dikkatimizi çeken en önemli fetva Seyhülislâm Ebû Suûd Efendi (1545-1574)’nin fetvasidir. Bu fetvaya göre biz, o dönemin fakirlik ve zenginlik ölçüleri gibi toplumun sosyal yapisi hakkinda da bilgi sahibi oluyoruz. Nitekim o, “amele kadir olan kâfir ki, ikiyüz dirhem-i ser’iyeye kadir olmaya, ol makule ednâdir, on iki dirhem-i ser’î alinir. Ikiyüz dirhem-i ser’iyyeye kadir olup amele kadir olan evsat makulesidir, yirmi dirhem-i ser’î alinir. On bin dirhem-i ser’iyyeye malik olan ‘a’la makulesidir, onlarin cizye-i ser’iyeleri kirk dirhem-i ser’idir” demektedir.

Kismen toplumun sosyoekonomik durumundan kaynaklansa bile büyük ölçüde devlet müsamahasinin bir neticesi olarak cizye mükellefinin tabi bulundugu siniflamada en az cizye verenler (ednâ sinifi), her zaman öbür siniflardan daha fazla olmuslardir. Örnek olmasi bakimindan 1103 (1691) senesinin Brud (Brod) kazasi ve tevabiinde cizye verenlerin siniflarina göre sayisina baktigimiz zaman karsimiza asagidaki tablo çikmaktadir:

A’la: 27 Evsat: 147 Ednâ: 166.

Daha önce de belirtildigi gibi, Müslüman devletlerde cizye mükellefi, bütün insanî hak ve vecibelerden rahatlikla istifade edebilmekteydi. C.H. Becker’in Islâm Ansiklopedisi’ndeki “Cizye” maddesinde belirttigi gibi cizye ödeyen mükellefler, Islâm devleti ile yalniz iman ve âyinlerine müsamaha degil, hatta himaye isteme hakkini da kendilerine bahs eden bir mukavele akd etmis olurlar ki, benzer örnekleri Osmanli Devleti’nde çokça görmek mümkündür. Nitekim Edirne’de meydana gelen bir yanginda, dükkânlari yanan Yahudilere, devlet tarafindan verilen atiyye ile yardimin taksim seklini gösteren bir belgeye sahip bulunuyoruz.

Osmanli Devleti’nde hazine için tahsil edilen cizye, her senenin Muharrem ayinda degisik müesseselerce toplaniyordu. Birligi ortadan kaldiran bu uygulama, bazen devlet hazinesini büyük sikintilara sokuyordu. Bu durumu düzeltmek için 1101 (1689) senesinde Sadrazam Köprülüzâde Fâzil Mustafa Pasa, devrin ilgilileri ile yaptigi istisareden sonra, cizyenin toplanmasini belli kaide ve sistemlere baglayarak toplama isinin tek elden yapilmasini sagladi. Bundan sonra her üç sinif zimmî için ayri birer mühür kazdirdi. Bunlara “a’la”, “evsat” ve “edna fakir” gibi kayitlar koydurttu. Her sene için tarihleri degisen bu mühürlerin ve dolayisiyle cizye mükelleflerinin, birbirinden açik ve kesin çizgilerle ayrilabilmesi için bunlarin gerek sekillerinde ve gerekse yazi karakterlerinde farkli uygulamalara gidildi. Bu uygulama o kadar yayginlasti ki, asagida fotokopilerini göreceginiz mühürler 1269 (1852) senesine aittir. Demek oluyor ki cizyenin kaldirilisina kadar bu uygulama devam etmistir.

Bu uygulamada cizye mühürleri ile birlikte cizye kagitlarinin renkleri de degisiyordu. Kagitlarin üzerinde de cizyenin hangi seneye ait oldugu, sinifi, cizye muhasebesi, bas hazinedar ve cizye umum mülteziminin isimleri vardi.

Osmanlilarda cizye uygulamasi, 1272 (1855) senesinde cizyenin, “Bedel-i askeriye”ye tebdili zamanina kadar devam etti.

ÖRFÎ VERGILER (TEKALIFI ÖRFIYYE)

Osmanlilarda ser’î vergilerin yaninda, temeli ihtiyaçlardan dogan ve örfe dayanan bir verginin daha bulunduguna temas edilmisti. Bu, örfî vergiler veya tekâlif-i örfiyye denilen ayri bir kategoride mütalaa edilir. Osmanli Devleti, kendisinden önceki diger devletlerde oldugu gibi, örfî vergileri belirleyip koymak zorunda idi. Zira devrin özelligi diyebilecegimiz harpler, durmaksizin devam ediyor ve ser’î vergiler de bu durumun yükledigi masraflari karsilamaktan uzak bulunuyordu. Külliyetli miktarda askerin beslenmesi, donatilmasi ve harbe hazir bir duruma getirilebilmesi ile donanmanin hazir halde bulundurulmasi gibi mecburiyetler, devleti böyle bir vergiyi koyma zorunda birakiyordu. Iste bunun için devlet, II. Bâyezid (1481-1512)’in son senelerine tesadüf eden günlerde “Imdadiye-i seferiye” adi ile bir örfî vergi koymak suretiyle bu sikintiyi ortadan kaldirip gidermeye çalisiyordu.

Görüldügü gibi, devlet için ser’î vergilerden ayri olarak örfî vergi tarh etmek, bir zaruret halini almisti. Bu mecburiyet, devleti, vaz’ ettigi (koydugu) bu örfî vergileri devam ettirmek ve miktarinin azalmamasi için gerekli tedbirlere bas vurmak zorunda birakiyordu. Yine bu zaruretin bir sonucu olarak örfî vergilerin sayi ve kalemleri, belirten ihtiyaçlara göre çogaltiliyordu. Böyle bir uygulamaya müsaade edildigine daha önce de temas edilmisti. Zaten Osmanli sultanlarinin bu hususta ser’î hukuka göre hareket ettikleri, emir ve fermanlari ile, eski uygulamalari bir araya toplayan kanunnâme mecmualarinin basinda bulunan “ser’-i serife muvafakati mukarrer olup hâlen muteber kavanîn ve mesâli-i ser’iyyedir” ifadesinden de açikça anlasilmaktadir.

Normal olarak geçici olmasi gereken ve fakat bir biri ardi sira gelen muharebe ve ekonomik sikintilar neticesinde devamlilik kazanan örfî vergileri de iki kisma ayirmak mümkündür:

1- Tekâlifiâdiye

2- Tekâlif-i sakka

1- Tekâlif-i Âdiye: Ser’î hukuka göre malî bir terim olarak “ca’l” adi da verilen bu vergi türü, araliksiz devam eden harp ve malî krizlerin bir sonucu olarak ortaya çikmisti. Böyle bir zaruretin, örfî vergilerin konmasina cevaz ve imkân sagladigi daha önce anlatilmisti. Binaenaleyh, Islâm hukukunun müsaade ettigi bu nevi vergilerin Osmanli Devleti’nde bulunmasinda bir sakinca yok demektir. Bu yüzden “tekâlif-i örfiyye” diye zikr edilen vergilere ser’an ruhsatin verildigini söyleyebiliriz.

2- Tekâlif-i Sakka: Bu, harp, malî kriz ve tabii âfet gibi bir zarurete bagli olmadan tekâlif kaideleri disina çikilarak konmus bulunan vergilerdir. Belli bir kaide ve sistemi olmadigindan bu tip vergilerde hak ve adâlete pek riayet edilmeyeceginden, böyle vergilere ser’an müsaade edilmemistir. Nitekim Kanunî Sultan Süleyman (1520-1566) devrinin sadrazami Lütfi Pasa (H. 942-947) bu konuya temasla söyle der: “Cenk içinde askere hilaf-i kanun vergi vermemek gerektir.”

Osmanlilarda, Tanzimat’a kadar devam eden örfî vergilerin bu ikinci kismi olan “sakka”nin olmadigini, tebea üzerine böyle bir verginin tarh edilmedigi, ancak bazi vergilerin buna benzemelerinden dolayi “sakka” zannedildikleri belirtilmektedir. Bununla beraber, bilhassa XVII. asirdan itibaren bu tip vergilerin zaman zaman ortaya çiktigi bilinmektedir. Fakat padisahlar, bununla mücadele ediyor ve böyle bir yola bas vurulmamasi için “adâletnâmeler” gönderiyorlardi.

Örfî vergilerin tahsili, ser’î vergilerin tahsilinden farkli idi. Ser’î tekâlif, umumiyetle ziraî mahsul sahibi reâyâya, daha dogru bir ifade ile köylüye hasr edilmis görünmektedir. Gerçi zekât ve cizye gibi ser’î vergiler, bu kaidenin disinda bulunmaktadir. Fakat ziraî mahsûl ile daha çok hasir nesir olan köylü, ösür ve harac gibi ziraî vergilerin mükellefi bulunmaktadir. Buna karsilik örfî vergiler, daha çok sehirliyi bilhassa ticaret erbabini ve pazarlarla alakali kimseleri kapsamaktaydi. Sehirlerde tatbik olunan örfî tekâlif sekli, bilhassa ticaret ve sanayi faaliyetine dayanmakta oldugundan birçok vergi bu kisma dahil bulunuyordu. Keza büyük bir kisminin devlet adina sipahîler tarafindan alindigini bildigimiz ser’î vergilerin aksine bu, her sene vali, mütesellim ve voyvodalar tarafindan, mintika ileri gelenleri ve kadi marifetiyle memleketin nüfusu veya evi (hâne) üzerine tarh olunuyordu. “Rûz-i Hizir” ve “Rûz-i Kasim” hesabina göre senede iki taksitle alinmak üzere tevzi defterleri tanzim ediliyordu. Tanzim edilen bu defterler, ser’iye mahkemelerinin siciline kayd edilirdi. Bu defterlere bir memleket halkindan, toplanmasi kararlastirilmis ne kadar örfî vergi varsa tamami yazilirdi. Yazilan bu miktar, esit sekilde fertlere taksim edilerek alinirdi. Bu defterlerin tasdikli bir sureti, tahsil için kethüda, emin veya özel memurlara verilirdi. Vergi mükellefleri de bu defterlerin kapsadigi sekil ve miktarda vergilerini vererek, kendilerine düsen vatandaslik görevlerini yerine getirmis olurlardi.

Zaman ve mintikalara göre isimleri ile birlikte çesitleri de degisen örfî vergiler, hazinenin vaz geçemiyecegi bir malî yardim halini almisti. Bu vergilerin basinda “îmdadiye” diye isimlendirilen vergi gelmektedir. “îmdadiye-i seferiye” ve “îmdadiye-i hazariye” olmak üzere iki kisma ayrilan bu vergi, isminden de anlasilacagi üzere sefer ve harplere bagli olarak tarh ve cibâyet edilen bir vergi kalemidir. Muharebe masraflarini karsilamak üzere vatandaslardan alinan bir vergidir. Bu vergi, Osmanli Devleti’nin, durmak bilmeyen harplerle karsilasmasi yüzünden hazinenin, malî külfeti kaldiramamasi sebebiyle konulmustu.

Muharebeler esnasinda, bosalan devlet hazinesinin (beytü’l-mal) ihtiyaci olan parayi tedarik etmek ve askerin donatilmasini saglamak için konulan imdadiye vergisi, bazan hazineye gönderilir, bazan da dogrudan dogruya orduya memur olan serdarlara verilirdi. Miktari, durum ve ihtiyaca bagli olarak fermanlarla artip eksilen bu vergi kalemi, tevzi defterlerine yazilip toplanirdi. Bu vergi, sadece esnaf, tüccar vs. gibi halk tabakalarindan alinmiyordu. Duruma göre devlet adamlari da bu vergiye istirak ediyorlardi.

Osmanli Devleti’nde, örfî vergiler kismina giren vergi kalemlerinden biri de “Avânz” adini tasiyan vergidir. Bu vergi, olaganüstü hallerde, tebeaya yüklenen bedenî, malî ve aynî bir vergidir. Avâriz-i divâniye adi ile de anilan bu vergi, devlet masraflarinin memleket nüfusuna tevzi ve taksimi sonucu ortaya çikmistir. Çok eski bir vergi olmakla beraber, ne zaman ihdas olundugu kesin olarak bilinememektedir. Bununla beraber bu verginin Osmanlilardan önce Anadolu beyliklerindeki mevcudiyetinden bazi vesikalar sayesinde haberdar olmaktayiz. Vergi muafiyetini ilgilendiren bu belgeleri nesr eden Uzunçarsili, benzerinin Osmanlilarda da aynen uygulandigini bildirerek söyle der: “Anadolu beyliklerindeki vergi ve rüsûmdan yani “avâriz-i divaniye” ve “rüsûm-i örfiyye”den muafiyet muameleleri, birbirlerinin aynidir. Bu hususa dair asagida vesikalar kisminda Karamanogullarina ait kayitlarla Osmanli tahrir kayitlan karsilastirilacak olursa görüsümüz kesinlik kazanir.”

Bu verginin 4-5 yilda bir defa alindigini belirten Lütfi Pasa, bunun Yavuz Sultan Selim (1512-1520) döneminde sadece bir defa alindigini kaydeder.

Devlet, fevkalade bir vaziyetin icab ettirdigi masraflar ile muayyen vasiflan haiz yiyecek maddelerini, harp levazim ve masraflarini, belirü vergi kaynaklarindan karsilayamayacagini anladigi zaman, özel bazi tedbirler ile memleketin bütün imkânlarini seferber etmeye karar verirdi. Bu karar geregince vaziyetin icabina göre, kendisine lazim olan para, hizmet, esya ve mahsûl miktari tesbit edilerek muhtelif bölge ve mahallere tevzi edilirdi.

Halk arasinda “salgun” diye de adlandirilan bu vergi XIX. asirda tamamen paraya çevrildi. Tanzimat fermani ile de ortadan kaldirildi.

“Avâriz” vergisi, degisik isimlerle zikr ediliyordu. Menzil mali, bedel-i nüzûl, zahire baha, han, resm-i sürsat, kürekçi bedeli, kömür ve kereste bedeli, beldaran, hâne, çayir kirasi gibi isimler bunlardan birkaçidir.”

Diger bütün vergilerde oldugu gibi, bazi sinif ve zümreler avârizdan muaf tutulmuslardir. Askerî sinifa mensub olanlarla ilmî ve dinî bazi mansiblarin sahipleri, derbentçi, tuzcu, çeltikçi, ortakçi, katranci ve dogancilar ile bazi vakiflarin reâyasi ve bazi hizmet erbabini burada zikredebiliriz.

Osmanli örfî vergilerinden bir kalem de “Harçlar” adi altinda zikredilmektedir. Bu vergi, daha ziyade resmî dairelere isi düsenlerden alinmaktaydi. Degisik isimlerle alinan bu harçlar, mahkemelerde hakim, kadi ve naiblerin verdikleri hüccetlerden, sicillere geçirilen hükümlerden, mesihat makamindan yazili olarak çikan fetvalardan, ölen bir kimsenin mirasçilari arasinda yapilan miras taksiminden, nikah vs. gibi muamelelerin karsiligi olarak alinmaktaydi.


TOPRAK IDARESI

Osmanli Devleti’nin kurulus döneminde ve bu devletin ekonomik, sosyal ve askerî gelismesinde önemli derecede rol oynayan etkenlerden biri de süphesiz ki toprak sistemidir. Bu sistemin gelismesi ile ilgili müesseseler, devlete bir dinamizm veriyordu. Bu sebepledir ki ortadan kalkip tarihe mal olusuna kadar toprak, bu devletin hayatinda önemli bir rol oynamisti.

Bir toplumun, devlet olabilmesi için, bazi hususiyetleri tasimasi gerekir. Toprak (ülke) bu hususiyetlerin basinda gelmektedir. Çünkü her bagimsiz devletin, hak ve selahiyetlerini, mutlak surette kullanabildigi, belirli sinirlarla tesbit ve tayin edilmis bulunan cografî bir toprak parçasi diye tarif edilen “ülke” kavrami, ancak belli bir topraga sahip olmakla mümkün olabilir.

Islâm öncesi Türklerinde toprak, biri fertlerin digeri de cemaatin olmak üzere iki kisma ayriliyordu. Islâm öncesi Türk devletlerinin, kismen yerlesik de olsa, göçebe hayat tarzi ve an’anelerine göre bir mülkiyet telakkisine sahip olduklari bilinmektedir. Hayvanlarina otlak vazifesi görmesinden dolayi göçebeler için topragin ehemmiyeti büyüktü. Eski Türklerde otlaklar, fertlerin degil, kabile veya cemaatlerin mülkiyetinde bulunuyorlardi. Yedisu havalisinde oturan Kazak-Kirgizlarin isledikleri topraklarda, özel mülkiyet ve cemaat mülkiyeti olmak üzere iki tip mülkiyet vardi. Özel mülkiyete dahil bulunan arazi, kabilenin müsterek mülkiyetinde bulunan topraklarin paylasilmasi ve sahis ile kabileye ait olmayan bos yerlerin benimsenmesi suretiyle meydana gelmisti. Hususi mülkiyette sahibi, tam anlamiyla toragi temellük eder. Öldügü zaman arazi, ogullarina miras kalir. Ancak vâris bulunmadigi zaman söz konusu olan toprak cemaata kalir. Cemaat içerisinde yeni bir aile kurulunca, cemaat ona idaresindeki araziden bir hisse verir. Sayet verilebilecek yeni bir arazi yoksa, cemaat tarafindan onun için, bir arazinin tedarik edilmesine çalisilirdi. Cemaat mülkiyetine ait olan arazi, muayyen parçalara ayrilarak bir kira karsiliginda geçici olarak fertlerin istifadesine terk edilirdi. Bu arazinin kiracilar elinde birakilma müddeti, muhtelif yerlerde toprak, su ve ekim sartlarina göre degisiyordu.

Türklerin Islâm’i kabul edip Islâm medeniyeti içindeki yerlerini almalarindan sonra, dinî, iktisadî ve ictimaî hayatlarinda degisiklikler meydana geldi. Bu sebeple Müslüman Türkler, her konuda oldugu gibi toprak hukuku ve idaresi bakimindan da Islâmî prensiplere bagli kaldilar. Bunun içindir ki, Islâm toprak hukuku ile ilgilenenler tarihî açidan bu sistemi dört ana devreye ayirirlar. Bunlar:

a)Islâmiyetin baslangicindan Hz. Ömer’in halifeligi dönemine kadar olan devre,

b)Hz. Ömer devri,

c)Abbasi ve Selçuklu devri,

d)Osmanli devri.

Islâm medeniyeti içerisinde basli basina bir devreye konu olabilecek olan Osmanli toprak uygulamasi, gerçekten toprak hukuku bakimindan büyük bir önem arz eder. Filhakika Osmanlilar, birçok müessesede oldugu gibi toprak mevzuunda da kendisinden önceki müslüman devletlerin tatbikatindan istifade etmislerdi. Zaten onlara bigâne kalmalari da mümkün degildi. Bu sebepledir ki devlet, henüz bir beylik durumunda oldugu zaman bile, Islâmî bir sistemin yerlesmesi için çalisiyordu. Bunun içindir ki bu Müslüman unsurlar (göçlerle gelen ve uçlarda yasayan göçebe Müslüman Türkler) Osmanli Beyligi’ni siyasî ve kültürel bakimlardan, klasik Islâm geleneklerinin ihyasini hedef tutan bir devlet olmaya dogru gelistirdiler. Osman Gazi’nin halefleri, tedricen “sultan”lar haline geldiler. Onlarin etrafinda karakterini dil ve irktan ziyade din ve medeniyetin tayin ettigi bir “Osmanlilar cemiyeti” tesekkül etti.

Islâm âleminde bir gelenek olarak, Osmanlilardan önceki müslüman devletlerde ve özellikle Büyük Selçuklularda görülen ikta sistemi, Büyük Selçuklulardan sonra gelen bütün Türk Islâm devletlerinde uygulanmistir.

Selçuklularin, askerî mukataalar ihdas etmeleri, hanedanin, kendi baslica dayanagi olan Türk unsuruna mensup kütleleri yabanci sahalarda yerlestirmek, onlara hem toprak vermek hem de lüzumunda askerî bir kuvvet olarak faydalanmak fikrinden dogmustur. Bu suretle yavas yavas topraga baglanan göçebeler, hem bir karisiklik âmili olmaktan çikiyor, hem de devlete kuvvetli bir askerî dayanak teskil ediyorlardi. Bu usulün ehemmiyet ve faydasi, bilhassa Bizans’tan zapt edilen yeni sahalarda daha açik bir sekilde görünüyordu. Kismen harplerde ve fetihlerde imha veya esir edilen ve kismen de yerlerinde birakilan yerli ahaliden kalmis genis Anadolu topraklari, Selçuklularin takib ettikleri ikta sistemi sayesinde yavas yavas Türklesti.

Osmanlilarin, kendilerinden önceki Müslüman Türk devletlerinden mâhirâne bir usul ile alip tatbik ettikleri timar sistemi, Osman Gazi ile baslar. O, zapt ettigi bütün yerleri timar olarak silah arkadaslari ile askerlerine veriyordu. Itaat eden yerli halki da yerinde birakiyordu. Hatta o, arkadaslarindan bazilarinin uysal ve itaat eden ahaliyi herhangi bir sebeple yerlerinden kaçirmalarina engel oluyordu. Âsikpasazâde’ye göre o: “Her kime kim bir timar virem âni sebepsiz elinden almayalar ve hem ol öldügü vakitte ogluna ve eger küçücük dahi olsa vireler. Hizmetkârlari sefer vakti olicak sefere varalar, tâ ol sefere yarayinca. Ve her kim kanun düzse Allah andan râzi olsun. Ve eger neslimden bir kisi bu kanundan gayri bir kanun koyacak olursa edenden ve ettirenlerden Allah Teâla râzi olmasin” demistir. Selçuklu uygulamasi ile ayni özellikleri tasiyan bu sözlerden su sonuçlar çikmaktadir:

1- Sebepsiz yere hiç kimsenin timari elinden alinamaz.

2-Timar sahibinin ölümü halinde timari ogluna intikal eder.

3-Ogul sefere gidemeyecek kadar küçükse, harbe gidecek yasa gelinceye kadar onun yerine hizmetkârlari sefere gideceklerdir.

Anadolu’da, Osman Gazi ile baslayan timar sistemi, ondan sonra gelen torunlari tarafindan devam ettirildi. Gerçekten de Orhan zamaninda timar tevcihlerine dair bir çok tarihî kayit bulunmaktadir. Ayrica gazilerin yani timar erlerinin yeni zaptedilen uslara yerlestirildigi hakkindaki rivayetler de timarlarin askerî özellik ve mahiyetlerini daha iyi anlamamiza vesile olmaktadir. Hatta timarlarda bulunan yerli halk da zaman zaman sipahilerle birlikte kendi din kardeslerine karsi harplere katiliyorlardi. Rumeli fetihleri baslayinca timar sistemi oralarda da uygulanmaya basladi. Gelibolu havalisinin Yakub Ece ile Gazi Fazil’a timar olarak verildigi ilk tarihî kaynaklarda belirtilmektedir. Sultan I. Murad devrinde Rumeli fütuhati ehemmiyet kazaninca Anadolu’dan pekçok halk ve bazi Türk asiretleri oradan alinip Rumeli’ye iskan ettirildiler. Bu yeni gelenlerin geçimlerini saglamak için onlara toprak tahsis edilmesi gerekiyordu. Bu durum sebebiyle, timar sistemi daha da yayginlik kazanmaya basladi.

Baslangiçta “Has” ile “Timar” seklinde ikiye ayrilmis olan birlikler, I. Murad döneminde yeni bir kategorinin katilmasi ile üç kisma ayrildilar. Rumeli Beylerbeyi Lala Sahin Pasa ölünce, onun yerine Kara Ali oglu Kara Timurtas Pasa beylerbeyi olmustu. Dirlikleri yeniden düzenlemek isteyen Kara Timurtas Pasa, “Has” ile “Timar” arasinda “Zeâmet” adi ile yeni bir derece ihdas etti. Tedricî bir tekâmül takib ettigi muhakkak olan bu toprak sistemi, topragin mülkiyet haklari ile ilgili degildir. Böylece rakabesi (possesio) devlet elinde alikonulmus topraklar rejimi, Osmanli Devleti’nde en genis ölçüde ve en serbest bir sekilde tatbik edilebilmistir. Bu rejimde, topragin menfaati kendisine birakilan sinif, topragi fiilen isleyen reâyâdir. Burada sunu da hemen belirtelim ki, Osmanli reâyasinin sahip bulundugu haklar, Avrupa’daki “Serf’lerin sahip oldugu haklar ile kiyas edilemeyecek kadar daha medenî, daha insanî ve daha mütekâmildir. Konuyu daha netlestirmek ve bir fikir vermek üzere Osmanli reâyasinin muasiri olan Avrupa’daki serflikten ve onlarin durumundan kisaca söz etmek gerekir.

Avrupa’da topraga yerlestirilmis olan köle (serf, çiftçi) bazi isleri hür insanlar gibi yapamaz. O, birçok haktan mahrumdur. Derebeylik sisteminin getirdigi feodalizme göre serfler, hukukî bakimdan diger insanlardan tamamen farkli bir hüviyete sahiptirler. Asagidaki maddeler, onlarin nasil bir statüye sahip olduklarini ortaya koyacaktir:

a- Istedikleri ile evlenemezler, baska senyörlerin serfleri veya hürlerle evlenemez.

b- Serflerin mirasi hür olan insanlarinki gibi vârislerine intikal etmez, sahipleri istedikleri gibi mirasa müdahale edebilirler.

> c-Istedikleri meslegi seçme, çalisip çalismamada serbestlikleri yoktur.

d-Efendilerinin angarya islerinde çalismak ve belli zamanlarda onlara hediye takdim mecburiyetleri var.

e- Serfleri cezalandirmak efendilerine aittir.

f-Serfler, ruhban sinifi ve manastirlara giremezler, mahkemelerde hür bir insana karsi sahidlikleri kabul edilmez.

Serflerin içinde bulundugu bu duruma karsilik Osmanli reâyâsi hür insanlardi. Onlar ,her türlü hukukî statüye sahiptirler. Serf veya ortakçi kullarla bir ilgileri yoktur. Bu sebepledir ki, Avrupa feodal toplum yapisinda görülen köylü isyan ve ihtilallerine, son derece karisik dinî ve sosyal gruplari bünyesinde toplayan Osmanli Devleti’nde tarihin hiç bir döneminde rastlanmaz. Sinif tesekkül ve kavgasina zemin hazirlamayan Osmanli toplum yapisi, baska toplumlarla kiyasi mümkün olmayan sosyal bir özellik arzeder. Bati insaninin yüzyillar boyu sürdürdügü sinif mücadelesini ve kölelikten kurtulma savasinin izlerini Türk ictimaî hayatinda görmek mümkün degildir.

Osmanli Devleti kuruldugu ve daha sonra feth ettigi memleketlerde, bir çesit toprak köleliginin mevcud oldugu düzensiz bir derebeylik nizami ile karsilasmistir. Bu nizamin, toprak münasebetlerinde sebep olacagi düzensizlikleri önlemek için mevcud toprak düzenine sür’atle müdahale etmis, topraga dayanan asalete son vermek suretiyle, topragi isleyenleri serf olmaktan çikarmis, derebeylik yerine timar sistemini, serf yerine timar sahibi olan sipahî ile aralarinda sadece akdî bir münasebet bulunan, bir çesit aynî hak sahibi kiraciya benzer toprak mutasarriflarini ikame etmistir. Böyle bir toprak düzeni ise topragin mülkiyetinin devlette olmasiyla mümkündür. Iste bunun içindir ki Osmanli hükümdarlari, Islâm fetihlerinin baslangicinda oldugu gibi, fethedilen topraklarin bir kisminin mülkiyetini halka birakirken, bir kisminin rakabesini hazine için alikoymus ve sadece tasarruf hakkini halka tefviz etmistir.

Baslangiçta, arazinin mülk ve mirî olarak ikiye ayrildigi Osmanli Devleti’nde, bilahare arazinin tamamina yakin bir kismi mirî rejime tabi tutulmustur. Üsküp ve Selânik kanununun basina koydugu mukaddimesinde Ebu Suud Efendi (898-982/1490-1574), arazinin mirî olus sebeplerine temas ederken ayni zamanda, Islâm hukukuna göre arazinin mahiyetinden de söz eder. Ona göre:

“Bilâd-i Islâmiyede olan arazi, muktezay-i seriat-i serife üzre üç kisimdir:

Bir kismi arz-i ösriyyedir ki hin-i fetihte (fetih esnasinda) ehl-i Islâm’a temlik olunmustur. Sahih mülkleridir (gerçek mülkleridir). Sâir mallari gibi nice dilerlerse tasarruf ederler. Ehl-i Islâm üzerine ibtidâen harac vaz’i, na mesrû olmagin (mesru olmadigi için) ösür vaz’ olunmustur. Ekerler, biçerler, hâsil olan gallenin ösründen gayri asla bir habbe alinmaz. Âni dahi kendiler fukara ve mesâkine virürler. Sipahdan ve gayridan asla bir ferde helâl degüldür. Arz-i Hicaz ve arz-i Basra böyledir.

Bir kismi dahi arz-i haraciyedir ki, hin-i fetihte keferenin ellerinde mukarrer kilinup kendilerine temlik olunub üzerlerine hasillarindan ösür yahut sümün yahud subu’, yahud südüs, nisfa degin (1/10, 1/8, 1/7, 1/6, 1/2) arzin tahammülüne göre harac-i mukaseme vaz’ olunup yilda bir miktar akça dahi harac-i muvazzaf vaz’ olunmustur. Bu kisim dahi sahiplerinin mülk-i sahihleridir. Bey’a ve siraya (satma, satin alma) vesair enva-i tasarrufata kadirdirler. Istira edenler dahi vech-i mezbur üzerine ekerler biçerler, harac-i mukasemin ve harac-i muvazzafin verirler. Ehl-i Islâm istira etseler dahi kefereden alinagelen haraclari sâkit olmaz (haraçlari düsmez). Bi kusur edâ ederler. Egerçi ehl-i Islâm’a ibtidâen harac vaz’ olunmak mesru degildir. Amma bekaen alinmak mesrudur. Mutasarrif olanlar eger ehl-i zimmettir eger ehl-i islâmdir madem ki ellerinde olan yerleri ziraat ve hiraset edüp ta’dil eylemeyeler asla dahl ve taarruz olunmaz nice dilerler ise tasarruf ederler. Fevt oldukta sair emvâl ve emlakleri gibi vereselerine intikal eder. Sevad-i Irak arazisi böyledir. Kütüb-i ser’iyyede mestûr ve meshur olan arazi bu iki kisimdir.

Bir kisim dahi vardir ki, ne ösriyyedir ne de vech-i mezbûr üzerine haraciyyedir. Âna arz-i memleket derler. Asli haraciyedir. Lakin sahiplerine temlik olundugu takdirde fevt olup verese-i kesire mabeynlerinde taksim olunup her birine bir cüz’î kit’a degüp her birinin hissesine mabeynlerinde taksim olunup her birine bir cüz’î kit’a degiip her birinin hissesine göre haraclari tevzi ve tayin olunmakta kemal-i suûbet ve iskâl olup belki âdeten muhal olmagin rakabe-i arazi, beytü’l-mal-i müslimîn içün alikonulup reâyaya ariyet tarikiyla virülüp ziraat ve hiraset idüp, bag, bahça ve bostan idüp hâsil olandan harac-i mukasemin ve harac-i muvazzafin vermek emr olunmustur. Sevad-i Irak’in arazisi eimme-i din mezheblerinde bu kabildendir.

Bu diyar-i bereket siarin arazisi dahi bu uslûb üzerine arz-i memlekettir ki, arz-i mîrî demekle mâruftur. Reâyânin mülkleri degüldür. Ariyet tarikiyla tasarruf idüp ziraat ve hiraset idüp ösür adina harac-i mukasemesin ve çift akçasi adina harac-i muvazzafin virüp madem ki, ta’til itmeyüp vücuh-i merkume üzerine tamir idüp hukukun eda ederler kimesne dahl ve taarruz eylemeyüp fevt oluncaya degin nice dilerler ise tasarruf ederler. Fevt oldukta ogullari kendilerin makamlarina kayimlar tafsil-i mezbur üzerine tasarruf ederler. Ogullan kalmaz ise hariçten tamire kadir kimesnelere ücret-i muaccele alinip tapuya verilip anlar dahi tafsil-i sâbik üzere tasarruf ederler.”

Görüldügü gibi devlet, reâyânin elindeki topragin miras yolu ile parçalanmasi, serbest alisveris usûlü ile gelisigüzel sahip degistirmesi ve borç için hacz edilmesi gibi sebeplerie müstakil küçük köylü isletmelerinin mevcudiyetini tehlikeye düsüren muameleleri önleyici hükümler koymustu. Bu yüzden kanunnâmelerde “yer beyliktir”, yerde bey’u sira ve hibe ve miras vesair tasarrufat ser’an ve örfen memnudur denilmektedir.

Müslüman Devletlerde arazinin mîrî olus sekillerini söyle siralayabiliriz:

a) Fethedilen arazi, gâliplere (fâtihlere) tevzi, veya mahallî halk elinde birakilmayarak devlete (beytü’l-mal) mal edilmek suretiyle. Islâm hukukuna göre devlet baskani bu arazi ile ilgili olarak istedigi gibi tasarrufta bulunabilir.

b) Fetih esnasinda nasil muamele gördügü belli olmayan arazi.

c) Mülk araziden olan topragin, mâlikinin mirasçi birakmadan ölmesi ve vasiyette bulunmamasi halinde arazinin hazineye intikal etmesi ile.

d) Topragin, mururu zaman (zaman asimi) ile sahibi bilinememek yüzünden hazineye intikali suretiyle.

e) Rakabesi devlete ait olmak üzere ihya edilen ölü (mevat) toprak.

Osmanli toprak sisteminde “emîriyye” denilen arazi de iki kisma ayrilmaktadir. Bunlar:

1- Arazi-i emirîye-i sirfa (beytü’l-male ait)

2- Arazi-i emirîye-i mevkufa (vakfa ait)

Tafsilatina girmeden,sadece kaç kisim olduguna isaret ettigimiz arazi-i emirîye, 1274/1858 tarihli arazi kanunnâmesinin 3. maddesinde söyle tarif edilmektedir:

“Arazi-i emirîyye, beytü’l-male ait olarak ihale ve tefvizi, taraf-i Devlet-i Aliyye’den icra olunagelen tarla ve çayir ve yaylak ve kislak ve korular ve emsali yerlerdir ki, mukaddema ferag ve mahlulat vukuunda sahib-i arz itibar olunan timar ve zeamet ashabinin ve bir aralik mültezim ve muhassillarin izin ve tefviziyle tasarruf olunur iken, muahharan bunlarin ilgasi hasebiyle el-haletu hazihi taraf-i Devlet-i Aliyye’den bu hususa memur olan zatin izin ve tefviziyle tasarruf olunup mutasarriflari yedlerine bâlâsi tugrali tapu senetleri verilir.”

1858 tarihli arazi kanununa göre Osmanlilarda arazi: a- Arazi-i Memlûke, b- Arazi-i Emîrîye, c- Arazi-i Mevkufa, d- Arazi-i Metrûke, e- Arâzi-i Mevât olmak üzere bes gruba ayrilmaktadir:

> a- Arazi-i Memlûke: Mülkiyet yolu ile tasarruf edilen topraklar olup dört kisimdan ibarettir: 1- Kasaba ve köylerdeki arsalar olup yarim dönümlük yerlerdir. 2- Emîrîye topraklardan mülkiyete dönüstürülen yerlerdir. 3- Ösrî topraklardir. 4- Haracî topraklardir.

Arazi-i Memlûkeye mâlik olanlar, mallarini diledikleri gibi kullanir, isler, satar, hibe veya vakf edebilir. Bütün bu muamelat için fikhî hükümler tatbik edilir.

b- Arazi-i Emirîye: Devlete ait olup fertlere, tarla, otlak, yaylak, kislak vs. olarak tahsis edilen yerlerdir. Eskiden timar ve zeamet sahipleri tarafindan kullanilan bu topraklar, arazi kanunnâmesi hükümlerine göre tapu ile tasarruf edilir hale getirilmistir.

c- Arazi-i Mevkufa: Toplumun menfaati göz önünde bulundurularak vakf edilmis olan topraklardir. Vakfi yapan (vâkif) tarafindan tesbit edilen sartlara göre kullanilir.

d- Arazi-i Metrûke: Toplumun menfaati için yapilan yollar, köprüler ile köy ve kasaba halkinin birlikte istifade edebilmesi için birakilan mera, koru vs. gibi yerlerdir.

e- Arazi-i Mevât: Köy, kasaba ve fertlere tahsis edilmemis bulunan ve imar bölgeleri disinda birakilmis olan topraklardir.

TIMAR (DIRLIK)
Bu sistem, devlete ait mîrî arazinin, savaslarda yararliligi görülen, kale yapim ve tamirinde bulunan, devlete hizmet eden mücahidlere, askerlere ve diger bazi hizmet erbabina dagitilarak, bu kimselerin, kendilerine verilen araziye ait örfî ve ser’î vergileri toplamasi seklinde belirlenebilir. Topragin “rakabe” denilen çiplak mülkiyeti devlete, kullanma ve yararlanma hakki timar sahibine aittir. Daha önce de temas edildigi gibi toprak üzerindeki bu hak, babadan ogula intikal etmekte, ancak timar sahibinin topragi satmasi, hibe etmesi, bagislamasi, rehine koymasi veya miras olarak intikal ettirmesi mümkün degildir.

Osmanli Devleti’nde, mirî arazi rejiminin sonucu olarak timar (dirlik) adi verilen bir sistem ortaya çikti. Bu, daha önceki Müslüman devletlerdeki “Ikta” sistemi ile ayni olmakla birlikte ona göre biraz daha gelismisti. Osman Gazi’nin fetihleri ile ortaya çiktigini daha önce gördügümüz bu uygulama, I. Murad döneminde teskilâtli ve sistemli bir kurum haline geldi. Önceleri timar ve has diye ikiye ayrilan dirliklere bu devirde Kara Timurtas Pasa yardimiyla “zeâmet” diye malî yönde ikinci derecede bulunan bir kisim daha ilave edildi.

Devlette, büyük bir fonksiyonu bulunan timar sistemi, Osmanli toprak rejiminin temelini teskil ediyordu. Zira bu toplumda iktisadî, ictimaî, askerî ve idarî teskilâtlarin tamami büyük ölçüde toprak ekonomisine dayanmaktaydi. Toplum hayatinda en küçük vazife sahibinden, devletin en üst kademesinde bulunan hükümdara varincaya kadar hemen hemen bütün sosyal gruplar, geçimlerini toprak ürünleri ile sagliyorlardi.

Toprak taksimatinin en küçük bölümü olan timar, geliri 3 bin ila 20 bin akça arasinda degisen askerî dirliklere verilen bir isimdir. Devrin imkânlari göz önünde bulundurularak bir kisim asker ve memurlara geçimlerini temin hususunda böyle bir kaynak saglanmistir. Nitekim bu mânâda “zeâmet ve timar ki defi a’da için tâyin olunan mal-i mukateledir ve asker dahi bunlari tasarruf edenlerdir denilmektedir. Keza, Islâm Ansiklopedisindeki genis makalesinde Barkan da bu mevzuda sunlari söylemektedir:

“Osmanli Imparatorlugunda geçimlerini veya hizmetlerine ait masraflari karsilamak üzere bir kisim asker ve memurlara, muayyen bölgelerden kendi nâm ve hesaplarina tahsil selâhiyeti ile birlikte tahsis edilmis olan vergi kaynaklarina ve bu arada bilhassa defter yazilarindaki senelik geliri 20 bin akçaya kadar olan askerî dirliklere verilen isimdir.” Kendisine böyle bir imkân taninan kisi (timar sahibi, sipahî), buna karsilik bâzi vazifelerle mükellef tutulmaktadir. O, batidaki toprak sahiplerinin, serflerine karsi takindiklari tavir gibi bir pozisyonda bulunamaz. Keza, timari içinde meydana gelen olaylara, toprak sahibi sifatiyle müdahalede bulunamaz. Zira “Osmanli Imparatorlugunun adlî düzeni icabi, herhangi bir cezanin tatbiki için bütün suçlarin kadi mahkemeleri önünde usûlü vechiyle tesbit edilerek hükme baglanmis bulunmasi lâzimdir. Ne kadar kudretli kisiler olurlarsa olsunlar, timar sahipleri reâyanin hukuk ve ceza dâvalarina bakmak ve onlara ceza tâyin etmek yetkisine sahip degildi. Hatta diger askerî sinif mensuplari gibi, timar sahiplerinin de kendi reâyasi ile beraber ayni mahkemeler önünde, ayni kanunlara göre muhakeme edilerek hüküm giymeleri icabediyordu. Mahkeme karari olmaksizin, kimsenin hapsedilmesi, zincire vurulmasi, iskenceye tâbi tutulmasi veya para cezasi ödemesi câiz degildi.” Osmanlilarda topragin rakabesi devlete aittir. Bununla beraber, çiftçinin vermekle mükellef tutuldugu vergiyi dogrudan dogruya devlet degil ve fakat onun adina bir maas karsiligi olarak herhangi bir memur alir ki, böyle bir memuriyeti bulunana sipahî, bu tatbikata da, “timar sistemi” adi verilmektedir. Sipahî, timari içinde çalisanlara haksiz bir ceza veremiyecegi gibi, onlara angarya da yükleyemez. Zira Osmanlilarda, timari içinde, sipahinin bir kisim topraklari kendi nâm ve hesabina isleten ve bu maksatla idaresi altinda bulunan reâyânin isgücünü angarya mükellefiyetleri ile kullanmak mecburiyetinde olan büyük bir çiftlik sâhibi durumunda olmadigi anlasilmaktadir. Ayni sekilde, mîrî arazi tasarruf eden bir reâyâ ile sipahî arasinda, büyük ölçüde ekonomik bir farklilasma görülmez. Birisi, idarîaskerî vazifeler karsiligi toprak gelirinden istifade ederken, digeri sadece emek karsiligi bu ürünlerden faydalanmaktadir. Osmanli cemiyetindeki bu iki sinif insanin emeklerini toprak geliri ile karsilamasi, maddî farklilasmayi ortadan kaldiran önemli bir âmil olmustur.

Sipahî, reâyâdan miktar ve cinsleri kanunlarla tesbit ve tâyin edilmis olan bir kisim vergiden fazlasini tahsile selâhiyetli degildi. Selâhiyetini tecavüz edenden de dirligi, bir daha geri verilmemek sartiyle alinirdi. Nitekim, 14 Muharrem 973 (12 Agustos 1565) de Sivas Beylerbeyi, Sivas ve Arapkir kadilarina yazilan bir hükümde, Divrigi Beyi Kasim’in seriat ve kanuna aykiri olarak reâyâya haksizlik ettiginin mahkeme tarafindan tesbit edilmis olmasi cihetiyle, sancaginin tebdiline karar verildigi bildirilmektedir. Ayni seneye 973 (1565) ait baska bir belgeye göre Avlonya Kadisina yazilan bir hükümde de mezkûr kazaya bagli Aspurokilise adindaki köyde timar tasarruf eden Burhan oglu Ahmed Sipahî, ehl-i senaattan olmak, çesitli kötülük ve haksizliklari bulunmakla hapsedilmesi ve timarinin elinden alinmasina dair tafsilâtli bilgi verilmektedir. Ekonomik ve sosyal durumlari ile dinî inançlari tamamen farkli, çesitli kavimlere mensup kimseleri sinirlan içinde barindirarak onlari tebea edinen Osmanli Devleti, böylece timar sahibinin yapabilecegi herhangi bir haksizligin önünü almis oluyordu.

Sipahî, mîrî arazinin halka tefvizinde, devletin bir temsilcisi olarak vazife görmektedir. O, arazinin gerçek sahibi degildir. Bunun içindir ki devlet, timarlarin kapali bir sistem halinde çalismasini engellemek, onlari devamli kontrol etmek ve gerektiginde müdahalede bulunmak için devamli surette buralara çesitli memurlarini gönderir. “Timar sahiplerinin kendilerine tahsis edilmis olan arazi ve reâyâya ait ser’î veya örfî bir takim hak ve resimleri (vergi) kendi nâm ve hesaplarina toplayip onlarin gelirleri ile birtakim vazifelerin ifâsini temin ettiklerini biliyoruz. Bununla beraber, sipahî timarlarini, malî bakimdan hârice karsi tamamiyle kapali ve müstakil bir bütün, bir müafiyet (imnunite) sahasi olarak kabul etmek de mümkün degildir. Çünkü vergilerin toplanma sekli ile aidiyyeti hususlari, siki bir sekilde merkeziyetçi bir devlet teskilâti tarafindan mürakebe edilmekte ve sipahî timarina, muhtelif hak ve vazifeler dolayisiyle birçok devlet memuru girip çikmaktadir.”

TIMAR SISTEMININ TEKÂMÜLÜ
Osmanlilarda, Osman Gazi ile baslayan timar sistemi, Yildirim Bâyezid zamaninda Timur’la yapilan savastan dolayi bir duraklama devresine girmisti. Bu hâl, Fâtih devrine kadar tesirini göstermistir. Fâtih Sultan Mehmed, devletin artan ihtiyaçlarina uygun olarak, devlet teskilâtini tanzim etmek ve bu arada timar sistemini gelistirmek için yeni kanunlar çikarmistir. Nitekim o, timar sisteminin düzenlenmesi, timar topraklarinin arttirilmasi ve aksakliklarin giderilmesi konusunda önemli yeniliklerde bulunmustu. Onun, aslinda devlete ait olup çesitli yollarla devletin elinden çikarak mülk veya vakif haline gelmis olan topraklan tekrar mîrî haline getirmesi operasyonu meshurdur. Bu dönemde bütün vakif ve mülkler gözden geçirilerek 20.000′den fazla köy ve mezra vakif veya mülk olmaktan çikarilip sipahilere dagitilmistir.

II. Bâyezid (1481-1512) zamaninda timar teskilâtinda pek büyük bir degisiklik yapilmadi. Yavuz Sultan Selim (1512-1520) devrinde timar sistemi mükemmel bir sekilde islenmis, sipahî ve “cebelû”lerin miktari 1514 yilinda 140 bin kisiyi bulmustu.

Timar teskilâti, Kanunî Sultan Süleyman devrinde tekâmülünün zirvesine ulasmistir. Kanunî’nin timarlarla ilgili fermanlari bu hususta çok açik birer delil teskil etmektedirler. Keza bu dönemdeki timar sayisindan ve “cebelû” miktarindan da haberdar bulunmaktayiz. Nitekim, Kanunî zamaninda irili ufakli 37521 timar vardi. Bunlardan 6620 Rumeli, 2614 Anadolu, 419 Haleb ve Sam vilâyetlerinde bulunuyordu. Bunlardan 9653′ü kale muhafiz timari, geriye kalan 27868′i ise tamamiyle eskinci timari idi. Bahis mevzu 27868 eskinci timari sahiplerinin, harbe beraber götürmek mecburiyetinde olduklari “cebelû” (veya cebelî) denilen silâhli ve zirhli askerlerle 70-80 bin kisilik atli bir timarli sipahî ordusu teskil ettikleri tahmin edilmektedir. Padisahin hassa ordusu demek olan Istanbul’daki KapiKulu Ocaklarinin bu devirdeki mevcudu ise henüz 27 bin civarinda idi. Kanunî zamaninda bütün müesseseler gibi dirlik (timar) sistemi de tekâmülünün zirvesine ulasmistir. Bu dönemdeki timarli asker sayisinin yukanda verilenden daha fazla oldugu ve bunun 200 bin civarinda bulundugu da söylenmektedir.

Osmanli toprak düzeninde dirlikler, üç kisma ayriliyordu. Bunlar:

a) Has: Padisah, vezir ve ileri gelen devlet adamlarina tahsis edilip, senelik hâsilati 100 bin akçadan fazla olan yerlere (dirliklere) denirdi. Her has sahibi, gelirinin her bes bin akçasi için bütün masraflari kendisine ait olmak üzere bir “cebelû” yetistirmek ve beraberinde harbe götürmek mecburiyetindeydi. Haslar irsî degildir.

b) Zeâmet: Senelik hâsilati 20-100 bin akça arasinda degisen dirliklerdir. Bu gelirin 20 bin akçasi kiliç hakki oldugundan, zeâmet sahibi bunun disinda kalan her bes bin akça için bir “cebelî”yi yetistirmek ve harbe götürmek zorundaydi. Zeâmetler, devlet merkezinde bulunan hazine ve timar defterdarlarina, zeâmet kethüdalarina, sancaklardaki alay-beyine kale dizdarlarina, kapicibasilara, hâcegan-i divan-i hümâyuna ve müteferrikalara tevcih olunurdu. Bunlarin büyük bir suçu görülmedikçe zeâmetleri ellerinden alinmazdi.

c) Timar: En küçük kategoriyi teskil eden ve senelik geliri 3.000-20.000 akça arasinda olan dirliklerdir. Bu dirlikte, cinslerine göre kiliç hakki degismektedir. Nitekim, Rumeli’de bulunan Budin, Bosna, Timasvar beylerbeyliklerindeki 6000′lik tezkireli timarlarin kiliçlari 3′er bindir. Anadolu, Karaman, Maras, Rum, Diyarbekir, Erzurum, Haleb, Sam, Bagdad ve Kibris eyâletlerindeki tezkireli timarlarin kiliçlan ise 2 bindir. Kiliç hakkinin disinda kalan her üç bin akça için timar sâhibi bir “cebelî” yetistirmek zorundadir.

Osmanli toprak rejiminde her dirligin çekirdegini teskil eden ve “kiliç” adi verilen bir kisim vardir. Timarlar, kiliç tâbir edilen ve hiç degismeyen bir çekirdek kismi ile bu kisma zamanla ilâve edilmis olan hisselerden tesekkül eder. Timarlarin bulundugu yer ve durumuna göre farklilik arz eden her “kiliç”a bir timar sahibinin tayin edilmis olmasi lâzimdir. Bir kiliç yerine iki kisi tayin edilemez. Bu, her sancaktaki zeâmet ve timarlarin büyüklü-küçüklü dagilis seklinin ve kadro mevcutlarinin ayni kalmasini temin için bas vurulmus bir çaredir.

TIMAR ÇESITLERI
Osmanli toprak düzeninde, timarlari siniflandirmak güç ve ince bir is olmakla birlikte onlari tiplerine göre birkaç kisma ayirabiliriz. Bunlar:

1. Timar arazisinin mülk olarak verilip verilmemesine göre:

a) Mülk timarlar: Anadolu’nun bazi vilâyetlerinde mevcud olan bu tip timar sâhipleri, sefer aninda yerlerine “cebelû”lerini gönderebiliyor, kendileri ise sefere istirak etmeyebiliyorlardi. Bu mükellefiyetini yerine getirmeyen timar sahibinin bir yillik geliri hazine tarafindan alinirdi. Fakat timar baskasina verilmezdi. Ölümü halinde ogluna, yoksa diger mirasçilarina kalirdi.

b) Mülk olmayan timarlar: Bunlar, hizmet mukabili vâridatinin bir kisminin tahsisi suretiyle verilen timarlardir ki, Osmanli timarlarinin çogu bu nevi’dendir.

2. Timar sahiplerinin gördügü islere göre:

a) Eskinci timarlari: Bunlarin sahipleri alay beyinin sancagi altinda sefere eserler (giderler). “Cebelî”leri ile birlikte sefere gitmek zorunda olan bu tip timarlarin mutasarriflari, sefere esmedikleri zaman timarlan ellerinden alinirdi. Osmanli toprak sisteminde bu nevi’den olan timarlar çogunlukta idi.

b) Mustahfiz timarlari: Bu timarlarin sahipleri, mensubu bulunduklari kale muhafazasinda bulunurlardi.

c) Hizmet timarlari: Bâzi serhadlerde bulunan câmilerin imâmet ve hitâbetinde bulunanlar ile saraya hizmet edenlere verilen timarlardir.

3. Verilis sekillerine göre: Timarlarin, beylerbeyi tarafindan veya Istanbul’dan verilmesine göre siniflandirilmasi ile ilgilidir. Buna göre timarlar ikiye ayrilmaktadir:

a) Tezkireli: Beylerbeyilerin, bir tezkire ile devlet merkezine teklif ettikleri timarlara bu isim verilirdi.

b) Tezkiresiz: Beylerbeyilerin, kendi beratlari ile verdikleri timarlara da tezkiresiz adi verilir.

Küçük timarlarin dagitilmasinda beylerbeyilerin selâhiyetleri büyüktü. Muhtelif eyâletlerde degisik baremlerde olmak üzere defter yazilari belirli bir rakamin altinda olan timarlarin sahiplerini beylerbeyiler kendi tugralarini tasiyan beratlarla dogrudan dogruya tâyin edebiliyorlardi. Daha büyük bir gelir saglayan timarlarda ise beylerbeyi, o timara hak kazanmis olan sipahinin eline bir “tezkire” vererek tâyinini devlet merkezine teklif eder. Bu sipahinin berati, devlet merkezinden verilirdi. Beylerbeyinden böyle bir tezkire alan sipahî, Istanbul’a giderek 6 ay içinde beratini almak zorunda idi. Aksi takdirde timarinin gelirinden faydalanamazdi.

Dogrudan dogruya beylerbeyi tarafindan verilen tezkiresiz timarlarin defter geliri düsüktür. Bunlarin en büyügü Rumeli’deki eyâletlerle (Budin, Bosna, Timasvar vs.) Sam, Haleb, Diyarbekir, Erzurum ve Bagdad bölgelerinde 6000, Anadolu ve Kibris eyâletlerinde 5000, Karaman, Zülkadiriye ve Rum eyâletlerinde de 3000 akçalik geliri olan timarlardir.

Osmanli timar sisteminde dikkat edilen hususlardan biri de tezkireli timarlarin bozulup tezkiresiz hâle getirilemeyisidir.

4. Malî durumlarina göre:

a) Serbest timarlar: Timar sahibinin “resm-i arûs”, “resm-i tapu”, “kislak”, “yaylak”, “cürüm, cinayet” vs. gibi vergileri, alma hakkina sahip bulundugu timarlardir, (dirliklerdir). Bunlar, vezir, beylerbeyi, sancakbeyi, nisanci, defterdar, divan kâtipleri, çavuslar çeribasilari, sübasilar ve dizdarlar gibi yüksek rütbeli idare âmirleri ile memur ve askerlerin has ve zeâmetleridir. Bunlar, bazi imtiyazlara sahiptirler.

b) Serbest olmayan timarlar: Böyle bir timari tasarruf eden sipahînin, serbest timar tasarruf eden gibi bir yetkisi yoktur. Onun için yukarida adi geçen vergileri kendi nâm ve hesabina alamaz.

Çesitli yönleri ile tedkik ettigimiz timar sisteminin geçirmis oldugu merhaleler ile farkli sebeblere bagli olarak aldiklari degisik isimleri gördük. Beldiceanu, kendine göre ve özellikle timar tasarruf eden kimselere göre ayri bir siniflandirma yapmaktadir.

TIMAR SISTEMININ BOZULMASI VE ORTADAN KALKMASI
Kanunî Sultan Süleyman devrinde, tekâmülünün zirvesine erisen timar sistemi, bu pâdisahin ölümünden sonra bozulma temâyülü göstermeye baslamis olacaktir. Koçi Bey (? 1640), 992 (1584) tarihine kadar timarlarin kiliç ehli elinde ve ocakzâdelerde bulundugunu, bu sinifa yabanci ve kötü kisilerin girmedigini keza timarlarin büyükler ile âyânin sepetine de girmedigini belirterek o ana kadar bir bozulma belirtisi görülmedigine isaret eder. Fakat XVI. asrin sonlarina dogru timarlarin iltizam usûlü ile verilmesi, bunun neticesinde mültezimlerin fazla kâr saglayabilmeleri için reâyâya haksizliklarda bulunmalari, bozulmanin baslangici sayilmaktadir. III. Murad (1574-1595) devrinde bozulma emâreleri, daha belirgin bir sekil almisti. Zira bu devrede eski kanunlara riayet edilmeyerek çesitli yollardan timar sahibi olan kimseler türedi. Bununla ilgili olarak Koçi Bey, “bosalan timar ve zeâmetler de eski kanunlara aykiri olarak Istanbul tarafindan verilmeye baslandi. Ileri gelenler ve vükelâ, bosalan yerleri adamlarina ve akrabalarina verip, Islâm memleketinde olan timar ve zeâmetin seçmelerini ser’-i serife ve yüksek kanuna aykiri olarak kimini mülk olarak, kimini vakif olarak, kimini vücudu sihhatta olan kimselere emeklilik olarak verip bütün zeâmet ve timar, ileri gelenlerin yemligi oldu. Bu bozukluklar, devletin en secaatli, güçlü, san ve sevkete sebep olan askerinin harap olmasina sebep oldu. Halbuki parali asker, asagi tabaka halkindan devsirilirse hiç bir yararligi olmaz. Aksine bunlar, baris günlerinde azginlik ve isyana sebep olup ser aleti olduklarindan epeyce zamandan beri taskinligin ardi arkasi kesilmemektedir. Bu beylerbeyliklerinde ve sancakbeyliklerinde, vezirlerin agalarin, müteferrika, çavus ve kâtipler zümresinde, dilsiz, cüce taifesinde, padisah nedimlerinde bölük halkinin ileri gelenlerinde bir çok timar ve zeametler olup, kimi hizmetkârlari üzerine, kimi azadsiz kullan üzerine berat çikarmislardir. Nâm adamlarinin olup, mahsûlü kendileri yerler. Içlerinde öyleleri vardir ki, yirmiotuz belki, kirkelli kadar zeâmet ve timari bu yoldan alip, ürününü kendileri yeyip, sefer-i hümâyun olunca, cebe ve cevsen yerine aba ve kebe giydirip birer semerli beygir ile sefere gönderirler. Kendileri evlerinde zevk ve safâ, seyir ve sohbette olurlar” diyerek bozulmanin sebep ve sekillerini göstermeye çalismistir.

Iltizam usûlünün dogmasi, timarlarin akraba ile yakinlara dagitilmasi ve rüsvetin ortaya çikmasi sonucu, timar sahiplerinin askere gitmemesi üzerine bas gösteren bozulmanin sebeplerini söyle siralayabiliriz:

a) Merkezî devlet bürolarinda timar kayitlarinin son derece karisik bir hâle düsmesi. Timar sahiplerinin seferlerde yapilmasi gerekli yoklamalarinin türlü tesirler altinda iyi bir sekilde yapilamamasi ve bu yoklamalarin daha sonraki timar dagitimi için iyice muhafaza edilmemesi.

b) Bos kalan timarlarin, istihkak sahiplerine verilmesi yerine bir kenara ayrilarak (sepete konarak) çesitli hileli yollarla bazi nüfûzlu kisilerin adamlarina verilmesi.

c) Is adami vasfindaki yeni timar sahipleri, sefer zahmetinden, baç ve can korkusundan halas olup safâ ve huzur içinde kâr ve kazançlari ile mesgul olabilmek için, harp zamanlarinda timarlarini bir takim aracilara, seferden dönüste bu timarlardan eski sahipleri lehine feragat etmek sartiyle, devir ve tahvil ettirmenin yolunu bulmakta idiler.

Görüldügü gibi timar sisteminde, reâyâ, sipahi ve devlet olmak üzere üç temel taraf bulunmaktadir. Bunlarin, birbirlerine karsi nasil davranmalari gerektigi, kanunnâme, adaletnâme ve zaman zaman isdar edilen fermanlarla tesbit edilmisti. Bununla beraber bu üçlünün bazan birbirlerine karsi olan yanlis davranislari, Osmanli sosyoekonomik tarihinin en önemli konusu olmustur. Bilindigi gibi dirlik sisteminde devlet, arazinin rakabesine yani çiplak mülkiyetine sahiptir. Sâhib-i arz veya timar sahibi adiyla da anilan sipahi ise devlete ait araziyi isleten, devletin reâyâdan alacagi vergileri toplayan kimsedir. Sipahi, topladigi bu paralarin bir kismini kendine ayirmakta, kalan kismi ile asker besleyip bu askerlerle birlikte seferlere istirak etmektedir. Bu durumu ile sipahi, mîrî topragi isleyen bir devlet memurudur. Bu bakimdan, reâyâ üzerinde herhangi bir tasarruf yetkisi bulunmamaktadir. O, sorumlulugu altinda bulunan topraklarda devletin otoritesini temsil etmektedir.

Reâyâ ise üzerinde yasadigi topraklan isleyip bunlarin vergisini devlet adina sipahiye vermek zorundadir. O asirlarda halkin elinde nakit para pek fazla bulunmadigindan vergileri aynî (mahsûl) olarak öderlerdi. Reâyâ bu mahsulü teslim etmek üzere kendisine en yakin pazara götürmek zorunda idi. Sipahi, reâyânin bunu daha uzaktaki pazara götürmesini isteyemezdi. Bundan baska reâyâya eziyet edilmesine, maddî ve manevî külfet yüklenmesine (angarya) izin verilmezdi. Devlet, sipahi, reâyâ üçlüsünün statüleri ve karsilikli mükellefiyetleri “Tahrir Defterleri”nin basinda yer alan sancak kanunnâmelerinde genis ve etrafli bir sekilde belirlenmistir. Ayrica siyasetnâme nevinden olan eserlerde devletin bekasinin reâyâ ile mümkün oldugu ifade edilmektedir. Nitekim Kâtib Çelebi (Düsturu’l-Amel li Islahi’l-Halel, Istanbul 1280, s. 124) söyle demektedir: “Evvela reâyâ ve berâyâ selâtin ve ümerâya vediat-i ilâhiye oldugundan gayri La mülke illâ bi’rricâl, velâ ricâle illâ bi’s-seyf velâ seyfe illâ bi’l-mal, velâ mâle illâ bi’rraiyye, velâ raiyye illâ bi’l-adl.”

Farkli sebeplere bagli olarak bozulmaya yüz tutan timar sisteminin islahi için, çesitli tedbirlere bas vurulmus olmakla beraber, bu gidisin önü bir türlü alinamamistir.

Kurulusundan beri, Osmanli Devleti’nin ekonomik, sosyal ve askerî tarihinde büyük bir rol oynayarak önemli bir hizmet ifa etmis olan timar rejimi, birkaç asirdan beri buhranlar içinde geçen hayatinin son safhasinda sessiz sedasiz bir sekilde ve herhangi bir sarsintiya sebep olmadan ortadan kalkti. Tarihe mal olmasi çesitli safhalar geçiren bu sistemin ilk tatbikati, 1703 senesinde Girit adasinda basladi. Ülkenin diger mintikalarindaki timarlar ise 1812 yilindan itibaren mahlul oldukça (bosaldikça) baskasina verilmemeye baslandi. Bu uygulama ile timar sahiplerinin sayisi gittikçe azalmaya yüz tuttu. Nihayet, Yeniçeri Ocagi’nin lagv edilmesi ile muntazam ve disiplinli bir askerî sinif vücuda getirildikten sonra, intizamlarini büsbütün kaybetmis olan timar sahiplerinin de eskiden oldugu gibi kendi hallerine birakilmasi uygun görülmedi. Bu sebeple H. 1263 (M. 1848) senesinde bütün timar sahipleri kaydi hayat sartiyla ve yarim timar bedeli ile emekliye sevk edilerek timar sistemine son verildi.

IKTISADI HAYAT, SANAYI VE TICARET

Iktisadî Hayat, Sanayi ve Ticaret; Devlet ve özel sektörce yapilirdi. Umumiyetle önemli ve büyük sektörler devletçe, küçük ve daha çok piyasa ihtiyaci olan isletmeler, özel sektörce karsilanirdi. Devlet sektörü, millî savunma, devlet ve saray ihtiyaçlarini karsilardi. Silâh, sanayi ve harb malzeme ve levâzimati devletçe yapilirdi. Harb gemileri devlet tersanelerinde yapilmasina ragmen, özel sektörce de isletilen tersaneler vardi. Ihracat mallari özel sektörce imâl edilirdi. Osmanli silâh sanayii çok ileri olmasina ragmen ihracati yasakti. Üstün teknik, ates gücü ve kaliteli malzemeden imâl edilen Osmanli silâhlarina sahip olmak, Avrupalilar’in meraklarindan olup, çesitli yollardan saglananlar da çok fahis fiatlarla alinirdi. Ticaret kara ve deniz yoluyla yapilirdi. Kara ticareti kervan ve kafilelerle, deniz ticareti de ticaret filolariyla yapilirdi. Osmanli karayollari dünyanin en bakimli yollari olup,granit tas döseliydi. Granit yollar ordu, kervan ve yayalarin geçmesi içindi. Sürüler granit yolun iki tarafinda tesviye edilmis iki toprak seritten geçerdi. Tesviye edilmis toprak yollar da vardi. Ondokuzuncu yüzyildan itibaren de memleket demiryolu agi ile örüldü. Tüccar devletin himayesinde olup, serbest, huzur ve emniyet içinde hareket ederdi. Türk armatörlere ait ticaret filolari olup, bu armatörle rin gemileri, ticaret hanlari ve çok büyük servetleri vardi. Sehirlerde büyük ticaret merkezi mahiyetinde Kapali çarsilar vardi. Bunlarin en meshuru hâlâ kullanilan Istanbul Kapali Çarsisi’dir.

Ticaret hanlari, toptanci tüccarin hem yazihane, hem depo olarak kullandigi is hanlariydi. Istanbul, dünyanin en büyük is ve ticaret merkeziydi. Esnaf loncalar hâlinde teskilâtlanmisti. Esnaflarin is kollari çok çesitli olup, kalite ve temizlik esasti. Ipek, pamuk, kil ve yünden çesitli kumaslar dokunurdu. Ak alemli, Ankara Sofu, Malatya Sofu, abâyî, nefsi Halep, muhayyir, seranik, berek, bogasi, kutnî, mukaddem, menevseli, nakisli, sali, çatma, binislik, çaksirlik astar, kadife ve ibrisim dokumalari meshurdu. Sap, demir, kursun, gümüs, madenleri isletilirdi. Osmanli ihraç mallan; ipek, ipekli kumaslar, yün ve yünlü kumaslar, pamuk ve pamuklu dokumalar, yapagi, tiftik yünü, mazi, hali, sapti. Ihraci yasak olanlar; zahire, bakliyat, at, silâh, barut, kursun, bakir, kükürt, sahtiyan, gön olup disariya çikarilmazdi. Yalniz zahire ender olarak, memleket sikintiya düsmiyecek derecede ihtiyaç fazlasinin çikmasina müsaade edilirdi. Sulh zamaninda ihtiyaç fazlasi; balmumu, donyagi, koyunderisi, çadirbezi, pamuk, pamuk ipligi, mesin yapragi, ipek, ipekli dokumalarin ihracina da müsaade edilirdi. Çuha, sülyen, zeybak, bakir tel, sari teneke, üstübac, kâgit, cam, sirca, boya, igne, boncuk, makas, ayna, kürk, balik disi, ithâl edilirdi. Osmanli Devleti’nin ticarî muamele yaptigi mühim ticaret ve iskele merkez lerinden, Istanbul, Izmir, Selanik, Avlonya. Draç, Payas, Trablussam, Sayda, Iskenderiye, Basra, Kalas, Kefe, Sinop, Trabzon limanlari ile Istanbul. F.dirne. Gümülcine, Filibe, Sofya, Üsküp. Manastir, Yanya, BosnaSaray, Budin, Bursa, Ankara, Izmir, Konya, Diyarbekir, Mardin, Erzurum, Halep, Sam, Kahire, Iskenderiye, Bagdad, Musul baslica ticaret merkezleriydi. Yabancilarin haberlesmesini sagliyan (sâi) denilen postaci teskilâti ve bunlarin basinda (Sâibasilik) adiyla posta müdürlügü teskilâti vardi. Ihracat ve ithalât uzun zaman Osmanli hâkimiyetinde devirlere göre, mevcut devletlerle yapilirdi. Bunlara zamana göre; Ceneviz, Venedik, Dubrovnik, Floransa, Bizans, Milono, Napoli, Katalon (Ispanya), Lehistan, Roma, Rusya, Ingiltere, Prusya, Avusturya, Almanya, Iran, Misir Memlûkleri idi. Devlet tüccara ve müstahsile her bakimdan destek ve yardimci olurdu. Son devirlerde yerli ve yabanci bankalar kuruldu. Osmanli iktisadî ve ticarî sisteminde faiz yoktu. Son devir amatör arastirmacilar ve mes’elenin esasini bilmeyen ve kasitli olarak faiz oldugu yaziliyorsa da aslinda izin verilip, fakat o da çok az tatbik edilen (lyne) yolu ile ödünç verme, faiz zan edilmektedir.

TIMAR KANUNU
.
Tımar, Osmanlı İmparatorluğu’nda belirli görev ve hizmet karşılığı olarak kişilere verilen ve yıllık geliri 1.000 akçe ile 20.000 akçe arasında değişen araziye denir. Tımarın kullanılması ile ilgili kanuna da Tımar Kanunu denir. Tımar Sistemi’nin, Osmanlı İmparatorluğu’nda toprağın işlenerek, devletin masrafsız bir şekilde girmeden büyük bir askeri kuvvet sağlaması ve iktisadi hayatın gelişmesinde büyük yararı olmuştur. Fakat zamanla bu sistem içerisinde yolsuzluk ve rüşvet olaylarının baş göstermesi, bu sistemin bozulmasına ve imparatorluğun çökmesine sebep olan nedenlerden biri olmuştur.

Tımar Kanununa göre ;

1- Tımar sahipleri devletin birer memurudur ve merkezin emri altında çalışmak zorundadır.

2- Görevini yerine getiremeyen tımar sahipleri görevlerinden azledilirler.

3- Tımar, hizmet karşılığı toprağın gelirinden yararlanıldığından dolayı elde ettikleri haklar veraset yoluyla bir başkasına verilemez.

4- Tımar sahipleri, devletin verdiği işleri yapmak ve verilen yetkileri kullanmakla sorumludurlar.

5- Tımar sahibi özürü olmadan sefere katılmazsa tımarı elinden alınır.

6- Ortak tımarlarda nöbeti geldiği halde gelmeyenlerin tımarına el konur.

7- Tımar ve zeamet sahiplerinin ölümü halinde, tımarların kılıç kısmı oğullarına verilir.

8- Şehit düşenin oğluna kılıçtan fazlası verilir.

Savaşlarda elde edilen topraklar gelirine göre kısımlara ayrılır ve savaşta yer alan sipahilere verilirdi. Tımarların gelir ve giderleri defterhanede bulunurdu. Tımar sahibi, her 300 akçe için cebeli getirmekle yükümlüydü.

Tımar sahibi, devlete ait miri toprakları devlet adına kullanır, köylü onu efendisi olarak tanırdı. Tımar sahibi köylüyü korumak ve ona daha iyi şartlar sağlamak, köylüyü toprağa bağlamak, ziraatı geliştirmekle görevlidir. Tımar sahibi, tımarın olduğu topraklarda otururdu.

KAPİTÜLASYONLAR
.
Sözlük anlamıyla; bir ülkenin, vatandaşlarının zararına olacak şekilde yabancılara verilen ayrıcalıklar. Osmanlı Devleti’nde Kanuni Sultan Süleyman döneminde 1535′de ilk kez padişah fermanıyla Fransızlara tanınan hakların tümü.

Fransa Kralı I. François 1525′de Cermen İmapartoru V. Carlos tarafından esir alınmış bunun üzerine Kralın annesi Kanuni’ye bir mektup yazarak yardım istemiştir. Bu sırada Mohaç Seferi’ne çıkacak olan Kanuni, bu yardımla Habsburglarla yakınlaşma sağlanabilir düşüncesiyle, yardım etmeyi kabul etmiştir. Fakat herşey Sultan Süleyman’ın planladığı gibi olmamış, Fransız dostluğu zamanla resmi bir kimlik kazanmıştır.

1535′te Fransızlarla Osmanlı Devleti arasında imzalanan antlaşmayla Fransızlara birtakım haklar verilmiştir. Kapitülasyonlar, bu dostluk antlaşmasının yarattığı yakınlaşma ortamında verilmiş olan haklardır. Buna göre; Fransız bayrağı taşıyan gemiler Osmanlı egemenliğinde bulunan bütün limanlarda serbestçe ticaret yapabileceklerdi. Diğer yabancı devletler gemilerini, Osmanlı egemenliğinde bulunan denizlerde ancak Fransız bayrağı altında ticaret yapabileceklerdi. Bu sayede Fransızlar kapitülasyonlar gereği Osmanlı denizlerinde serbestçe ticaret yapma özgürlüğüne kavuşmuştu. Ayrıca Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde yaşayan Katoliklere ibadet özgürlüğü verilmesi, Fransız konsoloslarına kendi vatandaşlarıyla ilgili sorunların çözümlenmesinde yargı yetkisi tanınması gibi hükümler, daha sonraki yıllarda İmparatorluğun zayıflamasıyla, devletin bağımsızlığını yok edecek kurallar haline getirilmiştir.

1569, 1581, 1597, 1614, 1673 ve 1740 yıllarında yeni kapitülasyonlar verilmiştir. 1740 kapitülasyonlarıyla, Fransa’ya tanınan haklar daha da genişletilmiş, diğer batılı ülkelere de aynı hakların tanınması kabul edilmiştir. 1740 kapitülasyonlarından sonra Osmanlı sınırları içerisindeki yabancı devletlere çok geniş ticaret yapma olanakları sağlanmış, hatta bu haklar sayesinde İstanbul’da yanacı postaneler açılmıştı.

Sevr Antlaşması’nın imzalanmasıyla kapitülasyonlardan yararlanma hakkı Yunanistan ve Ermenistan’a verilmiş, yabancı gemilere, Türk gemilerine tanınan bütün hakların tanınması kararlaştırılmıştır. 22 Mart 1922′deki Sakarya Zaferi’nden sonra Paris’te toplanan İtilaf Devletleri Dışişleri bakanları konferansında ise İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Türkiye ve kapitülasyonlardan yararlanan öbür devletlerin katılmasıyla kurulacak bir komisyonca kapitülasyon hükümlerinin gözden geçirilmesi konusunda karara varılmıştır. Kapitülasyonlar Lozan Barış Antlaşmasıyla yürürlükten kalkmıştır.

OSMANLI’DA PARA ( AKCE )

Osmanli Devletinin ilk zamanlarindan itbaren bastirilan ve kullanilan gümüs para birimi. Ilk sikkede gümüsten imal edildigi için Ak (beyaz, temiz, parlak) para manasinda akçe denilmistir. Ayrica Ak kelimesi müsbet yönde bir manaya sahiptir. ‘Alni ak’ gibi. Nitekim renginden dolayi altina kizil ve sari denildigi bilinmektedir. ‘Ak akçe kara gün içindir’ atasözü de bu paranin beyaz gümüsten imal edildigini ifade ettigi gibi, geçerliligini de belirtmektedir. Ilk zamanlar gümüs para manasinda kullanilan akçe on besinci yüzyildan sonra umûmî mânâda Osmanli parasi karsiligi olarak kullanilmistir. Osmanli para birimi olan Akçe-i Osman! adiyla kullanildigi gibi, pâdisâhlarin zamanlarina göre degisik isimler almistir. Bu para Osmanlilara mahsus olup, Selçuklu ve diger islâm devletlerinin paralariyla ilgisi yoktur, ilk akçe, doksan ayar gümüsten olup, alti kirat 1,154 gram agirliginda idi. Zamanla ayari düsük ve degisik agirlikta akçeler de basilmistir. Umûmî olarak bir yüzünde “La ilahe illallah Muhammedün resûlullah” ibaresiyle bu ibarenin dört tarafinda Peygamber efendimizin dört halîfesinin ismi, diger yüzünde de parayi bastiran pâdisâhin ismi, basilis yeri, târihi ve Osmanlilarin mensûb olduklari Kayi boyunun damgasi bulunurdu. Onbesinci asirdan itibaren para mânâsinda kullanilan akçeye; Lala Yürgûç akçesi, avariz akçesi, geçer akçe, kalp akçe gibi çesitli adlar verilmistir. Ayrica deger düsüsü neticesinde; zilyûf akçe, kirpik akçe, kizil akçe, çil akçe adlarini da almistir. Çürük akçe deyimi ile kullanilan para ise bakir sikkeyi ifâde etmektedir.

Osmanli Devleti’nin kurulus yillarinda Selçuklular veya diger devletler tarafindan bastirilan çesitli paralar kullaniliyordu, ilk Osmanli sikkesini Osman Gazi bastirdi. Bu gümüs para, 15 mm. çapinda ve 0,68 gr. agirligindaydi. Basildigi yer ve târih belli olmayan bu paranin yüzünde “Darebe Osman bin Ertugrul” ibaresi yaziliydi. Elde mevcûd en eski Osmanli akçesi, ikinci Osmanli pâdisâhi Orhan Gazi tarafindan bastirilmistir. Orhan Gazi devrine ait en eski akçe 1327 (H.727) târihinde Bursa’da bastirildi. Bu Osmanli akçesinin bir tarafinda “La ilahe illallah Muhammedün resûlullah” ibaresiyle, etrafinda; Ebû Bekr, Ömer, Osman, Ali’nin (r.anhüm) isimleri; diger tarafinda ise, Orhan bin Osman ve basildigi yeri gösteren Bursa ismi, altinda ise Orhan Gâzi’nin beylige geçisinin üçüncü senesini isaret eden siyâkat rakami ile üç sayisi ve kenarlarinda da paranin basildigi yil 727 ile Osmanlilarin mensûb olduklari Kayi boyunun damgasi vardi. Orhan Bey zamaninda, tarihsiz ve üzerindeki yazilar geometrik motiflerden mütesekkil bir çerçeve içine alinmis ilhanli paralarina benzer paralar da basilmistir. Çerçevesiz olup üzerinde, “Orhan halledallahü mülkehû” ibaresi yazili bulunan akçeler daha sâde idi. Basildigi yer ve târih belli olmayan bu akçelerin Orhan Gâzi’nin beyligin idaresini ele aldigi ilk senelere âid oldugu kuvvetle muhtemeldir.

Orhan Gâzi’den sonra pâdisâh olan Murâd Hüdâvendigâr zamaninda gümüs akçeler bastirildigi gibi, üzerlerinde basilis yeri bulunmayan pul, fels ve mangir özelliginde bakir paralarda basildi.

Yildirim Bâyezîd zamaninda basilan gümüs ve bakir paralar üzerinde darb yeri yok ise de, târih mevcuddu. Basilan bu gümüs paralarin ayari %90 idi. Bu pâdisâh zamaninda devletin altin parasi bulunmadigi için, Venedik lilerin altin dukasi kullaniliyordu. Bir Venedik dükasi, kirk akçe degerinde idi.

Fetret devrinde Musa Çelebi, Edirne’de kendi adina para bastirdi. Yildirim Bâyezîd’in büyük oglu Süleyman Çelebi de kendi adina bastirdigi paranin üzerine tugra koydurdu.

Çelebi Mehmed Han zamaninda Amasya, Ayaslug (Selçuk), Bursa, Edirne ve Serez sehirlerinde basilmis akçeler vardi.Timur Han’in Osmanlilar üzerinde hâkimiyet kurmasindan sonra, Çelebi Mehmed Han 1404 (H.806)’da Bursa’da bastirdigi paralara kendi adiyla birlikte Timur Han’in da adini bastirmis ve hâkimiyetini tanimisti. Vezin ve ayar yönünden diger Osmanli paralariyla ayni olan bu paranin bir yüzünde “La ilahe illallah Muhammedün resûlullah, Duribe Bursa 806″, diger yüzünde ise; “Demûr (Timur) Han Gürgân, Muhammed ibni Bâyezîd Hân halledallahü mülkehû” yaziliydi. On sene sonra Osmanli birligini yeniden kurup, istiklâlini kazaninca paralardan Tîmûr Han’in ismini kaldirdi. Çelebi Mehmed Han’in zamanina kadar Osmanli paralarinda hiç bir lakab ve unvan yazilmadigi hâlde o, ilk defa “Sultan” ve “Han” unvanlarini kullandi. Bastirdigi akçelerin üzerine “Sultân ibni Sultân Muhammed ibni Bâyezîd Han” ibaresini yazdirdi. Ayrica “Halledallahü mülkehû” ibaresini kaldirip, son Osmanli paralarina kadar devam eden “Azze nasruhû” ibaresini koydu.

Ikinci Murâd Han zamaninda da Edirne, Bursa, Ayaslug, Bolu, Engüriye (Ankara), Karahisar, Serez, Tire ve Amasya sehirlerinde akçe bastirildi. Bursa’da bastirilan ve mangir adi verilen paranin üzerinde ikinci Murâd Han’in isminin altinda Osmanlilarin Kayi boyundan geldigini gösteren bir damga vardi. Bu damga sâdece Bursa ve Edirne’de basilan paralar üzerinde idi.

Sultan ikinci Murâd Han’in sagliginda pâdisâh olan sultan ikinci Mehmed Han (Fâtih) tarafindan bastirilan akçenin ölçüsü 6 kirattan 5,25 kirata indirildi, ikinci Murâd Han, ikinci defâ tahta geçmek mecburiyetinde kalinca kendi adina 100 dirhem gümüsten 375,5 akçe kestirdi. Fâtih Sultan Mehmed Han babasinin vefatindan sonra 1451 (H.855)’de tekrar Osmanli pâdisâhi olunca, babasi zamaninda basilan akçeleri tedavülden kaldirarak; Edirne, Ayaslug, Bursa, Serez, istanbul, Üsküp, Amasya, Tire ve Novar gibi sehirlerde 5,25 kirat agirliginda yeni akçeler kestirdi. 1460 (H.865)’de 4,75 kirat, 1470 (H.875)’de 4,25 kirat, 1481 (H.886)’da ise 3,25 kirat agirliginda akçeler bastirdi. Bütün bu akçelerin ayari % 90 idi. istanbul ve Novar’da on akçelik paralar bastirdi. Bu akçelerin önyüzünde “Sultân’ü-lBerreyn ve Hâkân-ül-Bahreyn es-Sultân Ibn-is-Sultân” ibaresi, diger yüzünde ise “Muhammed ibni Murâd Han halledallahü mülkehû duribe fî Kostantiniyye sene 875″ yaziliydi. Ayrica Fâtih Sultan Mehmed Han zamanina kadar hiç altin para bâsilmamisti. 1478 (H.883)’de sultâni adi verilen altin paralar bastirildi. Basilan ilk altin paranin bir adedi 3,510 gram agirliginda olup, 23,5 ayar idi. Fâtih Sultan Mehmed Han zamaninda, Osmanli akçesinin küsurati olarak mangir veya pul denilen bakir paralar da basilmisti. Bir dirhem bakirdan bir mangir kesilerek sekizi bir akçe kabul ediliyordu. Bu mangirlardan yarim dirhem agirliginda olanlara yarim mangir; rub’iye (1/4) dirhem agirliginda olanlara cirik mangir deniliyordu.

Fâtih Sultan Mehmed’in vefatindan sonra oglu sultan Cem, 1481 (H.886)’da Bursa’ya girdigi zaman, 18 günlük hâkimiyeti sirasinda kendi adina para bastirdi, ikinci Bâyezîd Han devrinde, babasinin zamânindakilerden daha noksan olarak 4 kirat, hattâ 3,5 kirat agirliginda akçeler bastirildi. Bu zamana kadar akçelerin ayari 90 oldugu hâlde, onun zamaninda 85 ayara düsürüldü. Bu paralar; istanbul, Amasya, Bursa, Edirne, Gelibolu, Kratova, Kastamonu, Konya, Novar, Serez, Tire, Trabzon ve Üsküp’de bastirildi, ikinci Bâyezîd Han zamaninda çikarilan bir emirle has altinin miskalinin 57 akçe, sultanî ve frengi florisinin 47 akçe, esrefî (Misir altini) ve engürüsün (Macar parasi) ise 45 akçe üzerinden muamele görmesi kararlastirildi. Saltanatinin son senelerine dogru ise, akçenin degeri düsürülüp, bir altini 60 akçe degerinde muamele gördürüldü. Ayni devirde on akçelikler de bastirildi.

Yavuz Sultan Selîm zamaninda da istanbul, Amasya, Edirne, Amid, Bursa, Cezîre, Dimask, Harput, Mardin, Musul, Misir, Urfa, Serez, Siirt ve Tire’de para bastirildi. Yavuz Sultan Selîm’in bastirdigi akçelerin en agiri 3,5 kirat olup, bir dirhem gümüs 4,5 akçe ve bir altin da 13 akçe degerinde idi. Yavuz Sultan Selîm, Misir’da altin ve gümüs paralardan baska bakir paralarda bastirdi. Yavuz Sultan Selîm’in, Misir’da bastirdigi paralar üzerinde sâdece Sultan unvani olup, bu paralara sultanî veya esrefî adi verilirdi. Böylece Osmanli altinlari da esrefi, serifi adlariyla anilmaya baslandi.

Kanunî Sultan Süleyman zamaninda, Yavuz Sultan Selîm zamanindaki yerlere ilâveten Bagdâd, Belgrad, Canca, Cezayir, Haleb, Koçaniye, Maras, Modova, Ruha (Urfa), Serbornice, Siroz, Trablus, Zebit gibi yerlerde para basildi. Bu devirde basilan akçeler 3,75, 3,50, 2,75, 2,50 kirata kadar düsdü. Sonunda yüz dirhem gümüsten bes yüz akçe kesilerek degismez bir hâle sokuldu. Sultan ikinci Selîm Han zamaninda ilk önce 85 ayarinda 100 dirhem gümüsten 525 akçe kesildi. Daha sonra gümüsün ayari giderek düsürüldü. Her tarafta basilan akçelerin resim ve nakislari aynen korunmus olup, ölçüleri noksanlastirilmistir. Bu devirde hemen hemen evvelkilerin ayni veya Iki-üç habbe eksik agirlikta altin paralar da bastirildi. Ayrica Misir’ da Medîni adli bir altin para da bastirildi. Bir Sultanî altini, 41 Medînî altini degerindeydi, ikinci Selîm Han zamaninda ticaretle ugrasan bâzi yahûdîler, akçeleri kirparak paralarin bozulmasina sebeb oldular. Neticede Sokullu Mehmed Pasa, bunun önüne geçmek için, bâzi tedbirler aldi. Ayni devirde Selîmi adiyla yeni paralar basildi, ikinci Selîm Han zamaninda bir altin, 60 akçe ve bes akçe bir dirhem gümüs degerindeydi. Altinlarin ayari ise, milim hesabi ile binde 993 idi.

Üçüncü Murâd Han zamaninda hat ve nakislari ikinci Selim, zamânindakilerin aynisi olmakla birlikte, agirligi daha düsük akçeler bastirildi. Para düzenindeki ve ekonomik durumdaki bozulmalar, sebebiyle daha önce yüz dirhem, i gümüsten 500 akçe basilirken 800 akçe kesildi. Böylece bir, akçe, 3 veya 2,5 kirata kadar düstü ve bir dirhem gümüs, sekiz-on akçe karsiligi muamele gördö. Üçüncü Murâd Han’dan itibaren magsus akçelerin ortaya çikmasi, devletin para sisteminde deger ölçüsü olan akçenin kiyimetini iyice kararsiz hâle getirdi. Hattâ yüz dirhemden 2000 züyûf akçe kesildi. Bir dirhem gümüs 12 akçe, bir altin 120 akçe, 45 akçe olan kurus 80 akçeye çikti. Bu devirde Haleb ve Bagdâd ‘da ilk defa olarak tugrali dirhemler basildi. Paranin degerinin kararsiz hale gelmesi sebebiyle daha sonra bâzi tedbirler alinip, bir dirhem gümüsten 8 akçe kesilmesi kararlastirildi. Bu akçeler ilk çikan akçelerin yarisi kadardi.

Üçüncü Mehmed Han zamaninda bir dirhem gümüsten 8 akçe kesilmesine devam edildi. Bozuk ve züyûf akçeler toplatilip, akçe degerinin yükseltilmesine çalisildi. Bu sayede bir altin, 220 akçe degerinden muamele görürken 180 akçe degerinden muamele görmeye basladi. 1600 (H.1009)’da para sisteminde yapilan bazi düzenlemelerle bir altin 120 akçeye indirildi. Bu devirde altin paralarin agirlik ve ayarinda bir degisiklik olmadigi gibi, resim ve nakislarina da dokunulmadi.

Birinci Ahmed Han devrinde 1,5 kirat agirliginda ve ayari 80 olan akçeler bastirildi. Birinci Mustafa Han zamaninda Âmid, Haleb ve Misir’da para basildi. Sultan Genç Osman zamaninda da çesitli yerlerde para bastirildi. Bu zamanda basilan akçenin agirligi 1,5 kirat olup ayari 80 idi. Birinci Mustafa Han’in tahttan indirilip yerine ikinci sultan Osman’in (Genç Osman) getirildigi sirada noksan ve ayari düsük züyûf paralar çogaldigindan akçenin degeri düsmüstü. Sultan ikinci Osman’in cülusunu müteâkib basili paralarin islâhina ihtiyaç duyuldugundan, noksan ölçülü ve düsük ayarli paralar toplatilip, yeni 1,5 kiratlik akçeler basildi. Hattâ büyük alisverislerde kolaylik olmak üzere mevcûd akçelerin on adedine müsâvî olarak bir dirhem agirliginda onluk Osmâni paralar bastirildi.

Birinci Mustafa Han’ ikinci defa tahta geçmesinden sonra sultan ikinci Osman’in bastirdigi onluklar, agirligi noksan olarak bastirildi. Bu sirada bir altin 150 akçeye yükseldi.

Dördüncü Murâd Han zamaninda istanbul, Bagdâd, Bursa, Misir, San’a, Trablus ve Yenisehir gibi yerlerde çesitli paralar basildi. Bu devirde basilan akçelerin agirligi 1,25 kirat, ayarlari 75 idi. Yine istanbul’da basilan altinlar da öncekilerden bir kirat eksik idi. Dördüncü Murâd Han zamaninda zuhur eden harpler ve dört defa cülus bahsisi ödenmesi yüzünden akçenin degeri kalmadigi için, altin 250 akçe degerinden muamele gördü. Buna bir çâre olmak üzere, sadrâzam Merzifonlu Kara Mustafa Pasa’nm tedbir ve tesebbüsüyle bes kirattan biraz daha agir olan gerçek ayarli para isimli yeni bir sikke kestirildi. Böylece altinin degerinin 120, kurusun da 80 akçeye düsürülmesi saglandi. Bu devirde akçenin agirligi 1,5 kirat ve on tanesi bir dirhem itibâr olunan yeni kesilen paranin agirligi ise iki akçeye esit sekilde ayarlandi. Sultan ibrahim zamaninda da çesitli merkezlerde para bastirildi. Ayari iyi olan 1,5 veya 2 kirat noksan altin paralar bastirildi. Bu devirden itibaren paralarin üzerine basilan tugralarda “EIMuzaffer dâima” ibaresi konulmaya baslandi. Bu devirde basilan akçeler, züyûf ve magsus oldugu için, kurus 125, altin 250 akçeye çikti. Bu yüzden piyasada büyük sikintilar basgösterdi. Sadrâzam Merzifonlu Kara Mustafa Pasa tarafindan basili paralarin yeniden islâhi için bâzi tedbirler alindi. 1,25 kirat agirliginda akçe, bir dirhem agirliginda onluk ve yarim dirhem agirliginda 5 akçelik ve para denilen üç akçelik sikkeler basilmak suretiyle kurus 80, altin 160 akçeye indi. Esedl denilen ecnebî kuruslar 60 akçeye, evvelce 4 akçeye geçen Misir parasi da 2 akçeye düsürüldü.

Dördüncü Mehmed Han devrinde de istanbul, Cezayir, Haleb, Misir, Trablusgarb ve Tunus gibi sehirlerde paralar bastirildi. Bu devirde de mâlî sikintilar devam ettigi için kurus 120, esedî 110 akçeye yükseltildi. Piyasadaki mevcûd paralar bâzi menfâatçi ve hîlekâr kisilerce kirpilarak eksiltildi. Bu paralar esnaf ve sarraflar tarafindan tartilarak alinmaya baslandi. Sadrâzam Merzifonlu Kara Mustafa Pasa, kurusu 120 akçe, esedîyi 110, parayi 3 akçe degerlerinde sabit tutup diger kizil ve kirpik paralari tedavülden kaldirdi. Akçelerin agirligi bir kirata ve ayari da yüzde 50′ye düsürüldü, ikinci Süleyman Han zamaninda da mâlî sikintilarin giderilmesi için bâzi tedbirlerin alinmasi düsünüldü. Piyasada ibrahim Çelebi diye anilan ayari düsük yaldiz altini vardi. Bunlar arasinda ayari yüksek olanlar da görüldü. Ayari yüksek. olanlara çift; düsüklere ise tek damga vuruldu. Damgasiz paralarin geçerli olmayacagi îlân edildi. 1687 (H.1099)’da Osmanli para sistemindeki akçe birimi kaldirilip paralar, kurus usûlüne göre basildi. Bu târihten sonra akçe adiyla para basilmayip, sadece hesaplarda kullanilan bir birim haline geldi. Bu kurusun küsürati olarak da mangir denilen bakir para bastirildi. Iki mangir bir akçeye üzere, bir kiyye halis bakirdan 800 mangir para basildi. Bu devirde büyük para olarak altin para da bastirildi. Kurus 120, serîfî altini 270, yaldiz altini da 300 akçe deger üzerinden muamele gördü. Daha sonra harp hâlinin zuhur etmesi sebebiyle savas masraflarini karsilamak için kurus 160, serîfî altin 360, yaldiz altini 400 ve paranin da 4 akçe degerinde muamele görmesi emr edildi.

Ikinci Ahmed Han, 1691 (H.1102)’de pâdisâh olunca, istanbul, Hanca, Misir gibi yerlerde para bastirdi. Bu sirada mangir denilen bakir paralar geçmez oldu ve piyasadan kaldirildi. Bu sene içinde esedî 150, altin 335, frengi altini 375 mangira çikti.’ Yine altin ve kurusa yeni deger konuldu.

Ikinci Ahmed Han zamaninda basilan kurus ve altinlarin agirligi ve ayari, kardesi ikinci Süleyman Han zamânindakinin ayni idi.

Ikinci Mustafa Han, 1695 (H.1106)’da pâdisâh olunca istanbul, Edirne, Erzurum, izmir, Misir, Trablusgarb gibi yerlerde para bastirdi. 1696 (H.1107)’de ‘ sefer masraflarinin çoklugu ve sefer müddetinin uzamasi sebebiyle, o zamana kadar 3 akçeye geçen paranin 4 akçeye geçmesi kararlastirildi. Ayrica piyasadaki yabanci devlet paralarini ortadan kaldirmak için ecnebî kurus ve zoltalar toplatilip üzerlerindeki latin harf ve ibareler silinerek, bir yüzlerine “Sultân-ül-Berreyn” ve diger yüzüne de kesim yeri ve târihi yazildi. Üçüncü Ahmed Han zamaninda da istanbul’da 70, Misir’da 60 ayarinda ve agirligi eksik gümüs parslar bastirildi. Bâzilari bu farkli durumdan istifâde ederek Misir parasiyla istanbul parasini degistirmeye basladilar. Bunun üzerine hükümet, halkin elinde bulunan paralari toplatti. 1715 (H.1128)’de Cedîd Zeri Istanbul adli para basildi. Bunlarin yüz tanesi 110 dirhem olup, kenari zincirli ve dâiresinin etrafi nakisli idi. Bir yüzüne tugra, diger yüzüne de “Duribe fî Islâmbol” yazili idi. Üç kurusa rayiç olan bu paralar, Misir’da fonduk diye anildi. Üçüncü Ahmed Han zamaninda istanbul ve Misirca basilan tugrah esrefî altinlari, ikinci Mustafa Han devrindeki altinlarin tarzinda idi.

Ayrica bu devirde ikinci Mustafa Han devrinde iki altinlik esrefî altinlarina ilâveten üçlük, dörtlük, beslik, onluk altinlar da basildi. 1725 (H.1138)’de Tebriz, Tiflis ve Revan gibi sehirlerde darbhaneler açilarak para basildi. Birinci Mahmûd Han tarafindan çesitli merkezlerde 970 ayarinda cedîd istanbuli veya funduk ve 952 ayarinda zeri mahbûb denilen sekil ve agirliklari eskileriyle ayni olan altin paralarin yaninda cedîd Istanbulî altinlarinin yarisi olan nufîye ve 1,5, 2, 3 ve 5 altinlik sikkeler de basilmistir.

Üçüncü Osman Han devrinde, birinci Mahmûd Han’in zamanindaki gibi paralar basildi. Üzerinde istanbul, Cezayir, Misir v.s. sehir adlari bulunan bu paralardan büyük besibirlikler çikarildi. Üçüncü Mustafa Han devrinde basilan altin ve gümüs paralar ayri bir hususiyet tasir. Bu paralarda basildigi seneler yazilidir. Ayrica 1760 (H.1174)’de bu paralarin üzerinden Kostantiniyye ibaresi kaldirilip Islâmbol yazildi. 1770 (H. 1184) senesinde altin piyasadan çekilince, fiyatlarda bir yükselme görüldü. Altinlarin piyasaya çikarilmasi gayesi ile diger paralara zam yapildi. Böylece daha önce 110 para degerinden muamele gören zeri mahbûb 120 paraya, 155 para kiymetindeki zeri funduk 165 paraya yükseltildi. Yine bu devirde ilk olarak 60 para degerinde çifte zolta basitti. Birinci Abdülhamîd Han zamaninda da üzerinde; islâmbol, Dâr-üs-saltanat el-âliyye, Cezayir, Misir, Trablusgarb, Tunus gibi yer adlari bulunan altin paralar basildi. Bu devirde 9 dirhem agirliginda 60′lik yâni çifte zolta ve 30 paralik tek zolta, bir kurusluk, ikilikler (çifte kurus) 20,10 ve 1 paralik sikkeler, ayrica 36 mm. çapinda büyük bakir paralar basildi.

Üçüncü Selim Han devrinde de belli merkezlerde çesitli paralar basildi. Dördüncü Mustafa Han’in kisa süren saltanati sirasinda istanbul, Cezayir ve Misir gibi yerlerde ayarlari düsük ve agirliklari noksan olan çesitli paralar basildi, ikinci Mahmûd-i Adlî Han devrinde de üzerlerinde; tekrar Kostantiniyye, Dâr-ül-hilâfet -ül-âliyye, Dâr-ül-hilâfet-is-sâniye, Edirne, Bagdâd, Cezayir, Misir, Trablusgarb, Tunus gibi yer adlari bulunan paralar bastirildi. 1809 (H.1224)’de piyasada altinin kiymeti diger paralara göre biraz arttigi için, darbhânede altin eski fiyattan muamele görünce, devlet zarara ugradi. Bu sebeple, mevcûd paralara yeni kiymetler konuldu. Ayrica altin fiyatlari çesitli rayiçlere göre degerlendi, ikinci Mahmûd Han’in cülusunun on yedinci senesinde 60 paralik yeni sikkeler bastirildi. 1833 (H.1249)’ da 240 para kiymetinde 6′lik yâni 6 kurus ve kisimlari çikarildi.

Birinci Abdülmecîd Han zamaninda da çesitli merkezlerde sikke kesildi. Bu pâdisâh zamaninda para sisteminde islâhat yapilip, altinda, ingilizlerin 22 ayari esas kabul edildi. Sikke ayarlarinda yeni degisiklikler yapildi ve ilk defa kâgit para çikarildi ise de sonra vazgeçildi. 1843 (H.1259)’da 100 kurusluk yeni bir liraliklar basildi. 1844 (H.1260)’da on kurus kiymetindeki mecidiye ve 5 kurus kiymetinde yarim mecidiye bastirildi. 1845 (H.1261)’de 1 kurus, 1847 (H.1264)’de gümüs 20 paralik basilarak piyasaya çikarildi ve 50 kurus kiymetinde yarim liraliklar bastirildi. 1851 (H.1268)’de ikinci defa kâgit para çikarildi, ilk zamanlar 50 kurusluklardan küçük altin para bastirilmamaya karar verildiyse de, 1854(H.1271)’ de 25 kurusluk çeyrek altin liralar basildi. 1855 (H. 1272)’de 500 kurusluklar (besibirlik) ile 250 kurusluklar yâni 2,5′luk altin basildi. Ayrica bakirdan 40, 20, 10, 5 paraliklar çikarildi. Sultan Abdülazîz Han zamaninda çesitli merkezlerde 500, 250′lik 100, 50, 25 kurusluk altin, ayrica gümüs paralar basilirken, 1862 (H.1279) senesinde Osmanli târihinde üçüncü defa kâgit paralar bastirildi. Ayrica kâime denilen 10,20 50 ve 100 kurusluk paralar bastirildi. Bu durum kâgit paranin büyük ölçüde deger kaybetmesine sebeb oldu. Altin fiyatlari yükseldi. Bir müddet sonra kâgit para kullanimindan vaz geçildi. Para istikrarinin te’mini için ingiltere’den 8 milyon sterlin borç alindi.

Besinci Murâd Han’in kisa süren saltanati döneminde de çesitli merkezlerde para bastirildi, istanbul’da basilan altinlarda tugranin biraz yukarisinda ayyildiz, Misir’da basilan altinlarin tugrasinin yaninda ise bir çiçek dali vardi. Onun zamaninda 100, 50,25 kurusluk altin paralar bastirildi. Ayni zamanda 20, 5 ve 1 kurusluk gümüs paralar da bastirildi. Sultan ikinci Abdülhamîd Han devrinde de, mecidiye, 10, 5, 2, 1 kurusluk ve 20′lik basildi. 1877 (H. 1294)’de Osmanli Bankasi hesabina dördüncü defa kâgit para bastirildi. 1879 (H. 1296) senesinden sonra ise, mecîdiye bastirilmadi. 22 ayarda 500, 250, 100,50 ve 25′lik altin paralar bastirildi. Ayrica 500,250,100,50,25 ve 12,5 ‘tuk ziynet altinlari çikarildi 1898 (H. 1316) senesinde, terkibinde %-10 gümüs ve bakirla karisik 10 ve 5 paralik ile halk arasinda metelik denilen magsus paralar basildi.

Sultan Besinci Mehmed Resad zamaninda istanbul, Bursa, Edirne, Kosova, Manastir, Selanik gibi sehirlerde çesitli paralar basildi. Osmanli parasinin islâhi için bâzi çalismalar yapildi 1913 (H. 26 Mart 1332) târihinde Tevhîd-i meskukât kânunu çikarildi. Bu kânuna göre bütün paralarin temel ölçüsünün altin olmasi ve para biriminin kurus olmasi kararlastirildi. Para birimi olan ve altin makamina geçen ve 40 para îtibâr olunan kâime denilen nikel kuruslar basildi. Kurusun parçalari olan 20, 10 ve 5 paraliklar nikelden; 2, 5, 10 ve 20 kurusluk paralar gümüsten; 25, 50, 250, 500 kurusluk paralar altindan bastirildi. Bu devirde basilan gümüs paralar üzerine de, altin paralar üzerinde oldugu gibi pâdisâhin tugrasinin sag tarafinda cülusunun yedinci senesine kadar Resad ve ondan sonrakilerde El-Gâzî unvani vardi. Bu devirde 10, 40, 5 para olmak üzere nikel meskukât bastirildi.

Sultan altinci Mehmed Vahideddîn zamaninda 22 ayar altindan, Sultan Resad devrinde basilan paralara benzeyen, tugranin sag tarafinda herhangi bir yazi veya çiçek bulunmayan paralar basildi. Bu uygulama, gümüs paralar için de ayni idi. Bu devirde 500, 250, 50, 25 kurusluk altin paralar basildi. 500,250,100, 50, 25 ve 12,5′luk zînet altinlari; ayrica yine bu devirde 20,10,5, 2 kurusluklar da basildi. % 75 bakir ve % 25 nikel karisimindan 40 paraliklar basildi. Osmanli Devleti zamaninda basilan altin ve gümüs paralar, cumhuriyet döneminde bir müddet yeni çikan paralarla birlikte kullanildi. Altin paralar ise, hâlen tedavülde bulunmaktadir.

Akçe ile ilgili bâzi tâbir ve deyimler sunlardir:

Akçe-l Osmâni
Kurustan evvel Osmanli para birimi olarak kullanilan para. Osmanli Devleti târihinde ilk defa basilan akçelere bu devletin kurucusunun adina izafeten Osmani ismi verilirdi. Bu paranin millî ve husûsî bir unvanla anilmasi ayni zamanda saltanat hukûmetinin tesekkül ettigine dâir bir isaretti. Yavuz Selîm Han’in saltanatinin sonuna kadar Osmânî adi kullanildi. Fakat devlet me’ mûrlarina verilecek maaslarin tâyin ve tahsisinde akçe tâbiri kullanilinca, bu isim kullanilmaz oldu. Fakat Akçe-i Osmani tâbiri çok yaygin kullanildi. Bir müddet sâdece akçe tâbiri kullanildiysa da, ikinci Osman Han devrinde yeniden on akçelik Osmânî paralar bastirildigi için tekrar kullanilmaya baslandi. Eski akçe, dirhemin dörtte biri oldugu hâlde, on akçelik para bir dirhem idi. Bundan sonraki devirlerde de, Osmanli altinina husûsî olarak Osmânî denildi.

Akçe tahtasi
Sarraflarin ve resmî dairelerdeki veznedarlarin üzerinde para saydiklari tahta. Bu tahta ucu açik, kenarli ve ucuna dogru darlasip oluk hâlinde uzun bir tahtadir. Genis tarafinda sayilan para oluk kismindan dökülürdü. Bâzi akçe tahtalari üzerinde sayilan paralarin, sayilmayan paralarla karismamasi için ayri bir kisim bulunurdu.

Akçe farki
Çesitli devletlerin paralarini veya bir devletin çesitli paralarini degistiren sarraflarin, iki paranin degisimi neticesinde hâsil olan farka verilen isim. Ayrica, devlet tarafindan iki paranin degisimi netîcesinde hazîneye gelir kayd edilmek üzere alinan farka da bu ad verilirdi. Devlet hazînesi vaktiyle bir altin, yüz; mecîdiye, on dokuz kurustan alinir; altin, yüz iki buçuk; mecîdiye de yirmi kurusa satilirdi. Alisla satis arasinda görülen fark, devlet kayitlarinda akçe farki adiyla gelir olarak gösterilirdi.

Akçe basi
Tanzîmâttan evvel belli vergi ve resimlerden baska sulh zamaninda devlet harcamalarindaki açiklan kapatmak için, imâdiyye-i hazâriyye ve harp zamaninda harbin îcâb ettirdigi paralari bulmak için imâdiyye-i seferiyye ve iânei cihâdiyye adi altinda umûmî olarak tekâlif-i örfiyye denilen bir takim vergiler alinirdi. Bâzan da bunlarin yetmeyecegi dikkate alinarak iç borçlanma yoluna gidilirdi. Bu sekildeki borçlanma karsiligi olarak re’sülmâl, güzeste ve akçe basi adiyla akçe farkina benzer bir fark ödenirdi. Buna akçe basi adi verilirdi. Akçe târihiyle yakindan ilgili oldugu için; sikke tecdidi, sikke tagsisi, sikke tashihi tâbirlerini de yazmak faydali olacaktir.

Sikke tecdidi
Osmanli pâdisâhlari tahta geçer geçmez ilk is olarak kendi adlarina hutbe okuturlar ve para bastirirlardi. Sultan, kendi adina bastirdigi yeni akçeleri tedavüle çikardiginda, selefine ait paralarin tedavülünü yasaklardi. Bunun üzerine tedavülde bulunan eski paralar ya hurda gümüs olarak veya devletçe tesbit edilen bir nisbette yeni akçeyle degistirilirdi. Ancak yasak uygulamasi bâzan pek kati olmazdi. Eski akçe sahiplerine degeri kadar yeni akçe verilirdi. Sikke tecdidi ve eski akçe yasagi hazîneye darb hakki ve darb ücretinden ileri gelen bir gelir saglardi. Darbhâneler ne kadar fazla gümüs islerse, bu gelir o kadar artardi. Bâzan sikke tecdîdiyle birlikte paranin agirligi da düsürülerek tagsis ediliyor, böylece küçük çapta bir devalüasyon yapiliyordu. Bâzan sikke tecdîdi sebebiyle yeniçeriler ayaklanirlardi. Sikke tagsisi

Akçenin ayar ve agirligini düsürmek demektir. Hükümetin karariyla yapilan sikke tagsisi, sikke tecdidinin bir kismidir. Bâzan darbhânelerin emirsiz ve izinsiz olarak da sikke tagsisine gittikleri ve paralarin agirliklarindan çaldiklari görülürdü. Bu yüzden pâdisâhin emriyle pek çok darbhâne kapatilirdi. Sikke tashihi
Resmî veya gayri resmî akçe tagsisleri, piyasada sikintiya sebeb oldugu, savas veya baska bir sebeple acele tedbir alinmadigi zamanlarda akçe kirpiciligi zuhur ederdi. Bunu çogu zaman sarraflikla ugrasan gayri müslimler, özellikle yahûdîler paralarin kenarini kirparak gümüsünü çalarlardi. Bu kargasaliga son vermek için pâdisâhlar, sikke tecdidinde yaptiklarini sikke tashihi adiyla yaparlardi. Sikke tashihinde yeni akçeler ya eski ayar ve agirlikta veya bir mikdâr agirligi düsürülerek tedavüle çikarilirdi.

Gerek sikke tecdîdi, gerek sikke tagsîsi ve gerekse sikke tashihi suretiyle yapilan akçe ayarlamalari netîcesinde esya fiyatlari arttigi gibi, altin paralarin rayiçleri de yükselirdi. Bu sebeble önemli para ayarlamalari yapildiginda esya fiyatlari yeniden tesbit edilir ve umûmî narh cetvelleri yayinlanirdi.

1584 ayarlamasindan sonra Koca Sinan Pasa, böyle bir narh listesi çikartmisti. 1600′de bu liste üzerinde degisiklik yapilmis, 1641 sikke tashihinde yeni bir narh listesi düzenlenmisti.

Yorum Yapın

Osmanlı Devletinin Doğuşu

Anadolu Türk’lerini yeniden birliğe kavuşturan, yayılmasını ve güçlenmesini sağlayan Osmanlıların ortaya çıkışı meselesi…

Anadolu Türklüğünü yeniden birliğe kavuşturan, yayılmasını ve güçlenmesini sağlayan Osmanlıların ortaya çıkışı meselesi, Batı Anadolu’nun uc bölgesinde yeni bir Türkiye’nin doğuşu ile sıkı sıkıya bağlıdır. Osmanlı hânedanının mensup bulunduğu, Oğuzların sağ kolu olan Günhan kolunun Kayı boyu, dokuzuncu yüzyıldan itibaren, Selçuklularla beraber Ceyhun nehrini geçerek İran’a geldi. Rivayetlere göre, Horasan’da Merv ve Mahan tarafına yerleşen Kayılar, Moğolların tecavüzleri üzerine, yerlerini bırakarak Azerbaycan’a ve Doğu Anadolu’ya göç ettiler. Bir rivayete göre, Ahlat’a yerleşen Kayılar, oradan Erzurum ve Erzincan’a, daha sonra Amasya’ya gelerek, oradan Halep taraflarına göç ettiler. Bir kısmı Caber Kalesi civarında kalırken, diğer bir kısmı Çukurova’ya gitti. Çukurova’ya gelenler, daha sonra Erzurum civarında Sürmeliçukur’a vardılar. Aralarında çıkan ihtilaf üzerine, bir kısmı asıl yurtlarına dönerken, Ertuğrul ile kardeşi Dündar’ın emrindekiler, bir müddet Sürmeliçukur’da kaldıktan sonra, Moğolların batıya akınları üzerine, Selçuklu sultanı Alaaddin Keykubad’a müracaat ederek Karacadağ taraflarındaki Rum (Bizans) hududuna yerleştirildikleri söylenirse de bu, tarihî gerçeklere pek uygun düşmemektedir.

Gündüz Alp’i Ertuğrul Gazi’nin babası olarak gösteren ve bugün ilim âleminde kabul edilen diğer bir rivayete göre ise, Gündüz Alp’in Ahlat’ta vefatından sonra oymağın başına geçen oğlu Ertuğrul Gazi, buradan hareketle Erzincan’a oradan da Bizans sınırına yakın olmak gayesiyle, Karacadağ mıntıkasına gelmiştir. Kesin olan bir şey varsa o da Ertuğrul Gazi liderliğindeki Kayıların, on üçüncü yüzyıl ortalarında Ankara’nın batısında bulunmalarıdır. Sonraları, tahminen 1231 yılında, Sultan Alâaddin’in kendilerine ıkta (arazi) olarak verdiği Söğüt ve Domaniç’e gelip yerleşmişlerdir.

Diğer taraftan Moğollar, Orta Asya Türklüğünü ve medeniyetini imha ederken, istilânın dehşeti karşısında, onların kılıcından kurtulan büyük göçebe kitleleri, şehirli âlim, tâcir, edebiyatçı ve sanatkârlar da Anadolu’ya sığınıyordu. Göç dalgaları, Selçuklu hududunda eskiden beri mevcut göçebelerle yeni Türk boylarını biribirine karıştırıyor ve uclardaki yoğunluğu süratli bir şekilde arttırıyordu. Kaynakların kayıt ve tasvirine göre, Azerbaycan ve Arran (Karadağ) ovaları ile vadileri, karıncalar gibi kaynaşıyor ve göç dalgaları buradan Anadolu’ya akıyordu. Böylece, Moğollardan kaçan Türkmenler, Anadolu’ya nüfus ve hayatiyet getiriyor ve siyasi parçalanmaya rağmen bu ülke yeni bir kudret kazanıyordu. 1261′den itibaren, Moğol kontrolünün nispeten zayıf bulunduğu ve Türkmen nüfusunun gittikçe kuvvetlendiği Kızılırmak’ın batısındaki bölgede (Kastamonu-Ankara-Akşehir-Antalya hattının batısında) uc beylikleri ortaya çıktı. Eskişehir, Kütahya, Afyon ve Denizli, Selçuklu-İslâm kültürünün yerleştiği uc merkezleri olarak yükselip Gazi Türkmenlerin faaliyette bulunduğu en ileri uc bölgesiyle Selçuklu uc bölgesi arasında bir ara bölge haline geldiler. Uc bölgelerinde ortaya çıkan Türkmen beylikleri arasında Konya’ya hakim olan Karamanoğulları en kuvvetlisi görünüyor ve Selçukluların varisi olduğunu iddia ediyordu. Batı Anadolu’da Aydınoğulları, devrin şartlarına göre mükemmel bir donanma gücüne sahip bulunuyordu.Göçebe bir kavmin süratle denizci olması ve Adalar (Ege) Denizini alt üst eden gazalarıyla hayranlık uyandırması, şaşılacak bir gelişmeydi. Bu devir Anadolu’sunda yine mühim sayılabilecek bir güce sahip bulunan Germiyanoğulları, Karesioğuları, Menteşeoğulları, Saruhanoğulları, Hamidoğulları ve Candaroğulları beyliklerinden her biri, kendi hesabına yayılma mücadelesine girişti. Bunlar arasında Söğüt’te kurulan Osmanlı Beyliği en mütevazı bir durumda bulunuyordu.

Ertuğrul Bey, tahminen doksan yaşında olduğu halde, 1288′de vefat ettiğinde, Osmanlı Beyliği; Karacadağ, Söğüt, Domaniç ve çevresinde 4800 kilometrekarelik mütevazı bir toprak parçasına sahipti. Ertuğrul Bey’in vefatından sonra, uçtaki Oğuz aşiretlerinin ittifakıyla, Kayı boyundan olduğu için, Osman Bey hepsine baş seçildi. Diğer Anadolu beyleri birbirleriyle uğraşırken Osman Bey, Bizans’la mücadele etti. Bu sayede 1288′de Selçuklu sultanının gönderdiği hakimiyet alâmetlerini alan Osman Gazi, böylece kendi nüfuz bölgesini ve oradaki reayayı (halkı) Bizans’a ve komşu beylere karşı koruma mesuliyetini yüklenmiş oldu. Çevresine aldığı Samsa Çavuş, Konuralp, Akçakoca, Aykut Alp, Abdurrahman Gazi gibi aşiret beyleriyle birlikte fetih hareketini başlatan Osman Gazi kısa sürede İnönü, Eskişehir, Karacahisar, Yarhisar, İnegöl ve Bilecik’i zaptetti. Bilecik’in fethi ve Osman Bey’in beylik merkezini buraya nakletmesiyle; Anadolu Selçuklularınca Moğollara karşı girişilen başarısız Sülemiş isyanı neticesinde Sultan III. Alaaddin Keykubad’ın kaçması hemen hemen aynı tarihlere rastladı. Bu sebeple Selçuklu Devleti’nin başsız kalması neticesinde daha serbest hareket etmeye başlayan Osman Gazi, bağımsızlığını (istiklâlini) ilan etti (27 Ocak 1300). Bölgenin ve Bizans’ın içinde bulunduğu durumdan istifade eden Osman Bey’in kuvvetleri, Bursa önüne kadar akınlarda bulunuyordu. Lefke, Mekece, Akhisar, Geyve ve Leblebici kalelerinin fethinden sonra Osman Gazi, askerî harekâtın başına oğlu Orhan Gazi’yi getirdi (1320). Osman Gazi, Bundan sonra ölümüne kadar, teşkilât meseleleriyle meşgul oldu. 1324 veya 1326′da öldüğü tahmin edilen Osman Bey vefat ettiği sırada, Bursa Osmanlıların eline geçti. Bursa’nın zaptından sonra, beylik merkezi buraya nakledildi ve şehir yeni binalarla süslendi. Gerçekte, Selçukluların tarih sahnesinden çekilmesiyle Anadolu bir virane görünümündeydi. Çünkü, Moğolların Anadolu’daki etkisi halâ hissediliyordu. Ancak, Selçukludan kalan değerli hazineler vardı. Bunlar dil, din ve alfabe birliğiydi. Bunun ruhu da gaza aşkı idi. Osmanlı, bunların hepsini kendinde toplamıştı. Dil, din ve alfabe birliği sayesinde, halk sınır tanımıyordu. Savaşma ve şehit olma isteği, her an, Hıristiyanlarla gaza eden Osmanlı Beyliği’ne büyük fırsatlar verdi. İşte bu aşk ve şevkle, diğer beylerin tebaası Osman eline göç etti veya en azından onların başarısı için gönülden dua etti. Âlimler de aynı yolu takip ederek, Edebâli, Dâvûd-ı Kayserî, Dursun Fakih gibi büyükler, Karaman ülkesinden kalkıp, Osmanlı toprağına kondular ve kültür faaliyetlerini başlattılar.

Orhan Gazi devrinde Bizans’a karşı kazanılan Pelekanon Muharebesinden sonra İznik fethedildi (1330). Orhan Gazi’nin 1361′e kadar olan hükümdarlığı devresinde Osmanlı Devleti, kardeş beylikler üzerinde hakim bir güç haline geldi. Daha önce Ege ve Rumeli’e Karesi, Saruhan ve Aydınoğulları, gaza hareketinin öncüleri durumunda idiler. Ancak, Karesi Beyliği’nin ilhakıyla Aydınoğlu Gazi Umur Bey’in, Haçlı saldırıları karşısında İzmir limanını kaybetmesi üzerine, bu bölgedeki gaza liderliği Orhan Gazi’ye geçti. Bu sırada Bizans’ta baş gösteren iç savaş ve Kantakuzen’in Gazi beylerle ittifakı, Türklerin Rumeli’ye geçişini kolaylaştırdı. Orhan Gazi’nin oğlu Süleyman Paşa’nın destanlara konu olacak mahiyette gerçekleştirdiği Rumeli’ye geçiş, Türk tarihinin en büyük hadiselerinden biri oldu. İlk önce Çimpe Hisarını ele geçiren Süleyman Paşa, burayı bir üs olarak kullanmaya başladı. Daha sonra Biga’da topladığı orduyu, Güney Marmara kıyısında Kemer limanından gemilerle karşıya naklederek Bolayır’ı zaptetti. Ardından kuvvetlerini iki kola ayırarak, bir taraftan Gelibolu’ya, öbür yandan da Trakya’ya karşı iki uç kurdu ve muntazam gaza akınlarına başladı. 1354 yılında Gelibolu’nun zaptı ile, bu ilk Rumeli fatihleri yarımadanın fethini tamamladılar. 1357′de veliaht Süleyman’ın ve ardından Sultan Orhan Gazi’nin vefatları, Rumeli’deki fetihlerin bir müddet durmasına sebep oldu ise de Sultan I. Murad (1361-1389) Anadolu’da birliği sağladıktan sonra, tekrar Rumeli cihetine yönelerek Osmanlıların, Avrupa’da sağlam bir şekilde yerleşmesini sağladı. 1362′de Edirne fethedildi. Haçlı kuvvetlerine karşı 1364′de Sırpsındığı, 1371′de Çirmen zaferleri kazanıldı. Bu fetih ve zaferlerin sonunda Osmanlılar kesin olarak Avrupa’da yerleştiler ve tesir sahaları bütün Balkanları içine alan bir genişliğe erişti. Bulgaristan ve Sırbistan, Osmanlılara tabi olmayı kabul ettiler. Osmanlı kuvvetleri, üç koldan harekâta devamla, Kuzey Makedonya, Niş, Manastır, Sofya ve Ohri’yi aldılar. Diğer taraftan, Anadolu’da Türk birliğinin sağlanması için mücadele veriliyordu. Hamidoğulları Beyliğinden Akşehir, Beyşehir, Seydişehir, Yalvaç, Şarkikaraağaç ve Germiyanoğullarından da Kütahya, Tavşanlı, Emet, Simav ve çevresinin Osmanlılara geçmesi, Karaman-Osmanlı ilişkilerini gerginleştirdi. Çok geçmeden de iki devlet arasında savaş çıktı. Ancak, Karaman kuvvetlerini bozguna uğratan Osmanlılar, bir süre bu beyliğin saldırılarından emin oldular. Öte yandan Osmanlıları Balkanlardan atmak üzere, Sırp, Macar, Ulah, Boşnak, Arnavut, Leh ve Çek kuvvetlerinden oluşturulan büyük Haçlı kuvvetlerinin, 20 Haziran 1389′da Kosova’da yok edilmesi tarihe, örnek imha hareketlerinden biri olarak geçti. Türk tarihinin mühim hadiselerinden biri olan Kosova Meydan Muharebesi, Doğu Avrupa’nın kaderini de tayin etti. Balkan yarımadasını asırlar boyunca Türk hakimiyeti altına koyan bu zafer sonunda, Sultan Murad-ı Hüdâvendigâr, bir Sırp tarafından şehid edildi.

Ertuğrul Gazi’nin, oğlu Osman Gazi’ye bıraktığı 4800 kilometrekarelik beylik, 43 yıl içinde, üç mislinden daha fazla büyüyerek 16000 kilometrekareye ulaştı. Orhan Gazi ise, babasından devraldığı devletini, altı kat daha büyüterek, 95 bin kilometrekareye çıkardı. Nihayet, Murad-ı Hüdâvendigâr 1361-1389 yılları arasında, devletini beş misli daha büyüterek, 500 bin kilometrekareye yükseltti. Artık aşiretten beyliğe geçen Osmanlı Devleti, imparatorluğa hazırlanıyordu ve gayesini de çizmişti.

Gerçekten de, bir aşiretten, cihangir bir imparatorluğa giden yolda, neler yapıldığı incelenecek olursa, devletin temelleri ve şaşırtıcı yükselişi daha iyi anlaşılır. Nitekim Fransız tarihçisi Grengur da “Bu yeni imparatorluğun teessüsü, beşer tarihinin en büyük ve hayrete değer vakalarından biridir” demektedir.

Bu hızlı yükselişin sebepleri şöyle sıralanabilir:

1. Osman Gazi ve haleflerinin gerçekleştirdiği fetihler, Anadolu halkı için yeni gaza ve yerleşme sahaları açmakta idi. Osmanlıların devamlı ilerlemesini gören Anadolu’daki yiğit ve savaşçı gaziler gittikçe artan bir sayıda, Rumeli uclarına intikal ediyordu.

2. Samsa Çavuş, Konur Alp, Akçakoca, Aykut alp, Abdurrahman Gazi, Hacı İlbeyi ve Evrenos Gazi gibi hareket serbestisi olan beylerin idaresinde toplanan kuvvetler, devamlı taarruz ve ilerlemeyle yeni hatlara yerleşiyorlar ve akınlar devam ediyordu.

3. Fethedilen bölgelere, Anadolu’dan göçen yörük ve köylü kitleleri, alp-erenler, dervişler, ahîler öncülük etmekteydiler. Onlar gazilerin yanında, hattâ bazen ilerisinde zaviyeler kurarak, sonradan gelen köylüler için tutunma ve toplanma merkezleri meydana getiriyorlardı.

4. Anadolu’dan gelen fakir köylülerle ırgatlar, zaviye etrafında, ekseriya derviş adı altında, bazı yükümlülüklerden muaf olarak toprağı işlemekte ve bir Türk köyünün doğmasına yol açmakta idiler. Nitekim Trakya’da köy adlarının büyük çoğunluğu bu gibi derviş, şeyh veya fakihlerin isimlerini bugün bile taşımaktadır.

5. Osmanlı fetihleri yalnız kılıçla değil, daha çok istimâlet denilen uzlaştırıcı ve sevdirici bir politika neticesinde gerçekleşmekteydi. Osmanlı idaresinin, gayrimüslimlere can ve mal güvenliğiyle dinlerinde serbestlik tanıması, onların gitgide İslâm’ı kabul etmelerine yol açıyordu. Yine bu durumun sonucu olarak çok defa, geniş bölgeler, şehir ve kasabalar kendiliğinden Osmanlı hakimiyetini tanımakta idiler.

6. Osmanlılar Anadolu’da, Hıristiyan varlıklarını ve idare tarzlarını bozmayarak onları kendi nüfuzları altına aldılar. Bu müsamahayı, Rumeli’de daha geniş surette ve onların eski varlıklarını korumak üzere uyguladılar. Baştan başa Hıristiyanlarla meskûn olan Balkan Yarımadası halkı, kısa zaman içinde bu tarzdaki âdilâne hareket ve idarî siyasetteki incelik sayesinde İslamiyet’i seçti.

7. Balkanlarda Bizans İmparatorluğunun bozulmuş olan yönetim tarzı neticesinde, ağır ve keyfî vergiler, soygunlar ve asayişsizlik yayılmıştı. Buna mukabil, Türklerin disiplinli hareketleri, fethedilen yerlerin halkına karşı adaletli, şefkatli ve taassuptan uzak bir politika takip etmeleri, vergilerin tebaanın ödeyebileceği şekilde uygulanması ve özellikle mutaassıp Ortodoks olan Balkan halkını Katolik mezhebine girmeleri için ölümle tehdit edenlere karşı, Türklerin buralardaki unsurların dinî ve vicdanî duygularına hürmet göstermeleri, Balkan halkının, Osmanlı idaresini Katolik baskısına karşı, bir kurtarıcı olarak karşılamalarına sebep oldu.

8. Osmanlı fetihlerinin en bariz vasfı, gelişigüzel, macera ve çapul şeklinde değil, bir program altında, şuurlu bir yerleşme şeklinde olmuş olmasıdır. Bu da fethedilen yerlerdeki halkın hoşnutluğuna ve yeni idareden memnun olmalarına yol açtı. Fetih programının esaslarından biri de yeni elde edilen stratejik yerlere, büyük ve önemli şehir ve kasabalara Anadolu’dan göçmenler getirilerek yerleştirmek suretiyle muhtelif kısımlara ayrılıp, şehir ve kasabalarda derhal ilmî ve sosyal müesseseler oluşturulmasıdır.

9. Nihayet Balkan fetihlerinin gelişmesinde ve istikrarında, asırlarca evvel Balkanlara gelerek yerleşen ve daha sonra Hıristiyanlığı kabul etmiş olan, fakat Türklüğünü unutmayan Peçenek, Kuman ve Gagavuzlar ile Vardarların da etkili olmaları ihtimal dahilindedir.

Osmanlı Beyliği, daha kurulduğu andan itibaren askerî, adlî ve malî teşkilatla işe başladı. Bilhassa askerî işlere fazla önem verilerek, başarının sebepleri hazırlandı. Fakat bu görünüşteki kudret, tamamen ayrı dinde olan yabancı bir bölgede, yani Balkanlarda yayılma ve yerleşme için yeterli değildi. Bu iş, daha fazla, manevî ruhî sebeplerle, öylesine göz kamaştırıcı bir hızla ve şuurlu bir biçimde oldu ki, bugün dahi düşünenleri hayretler içinde bırakmakta ve 20. yüzyılda bile benzeri görülmemiş bu hareket, dün olduğu gibi bugün de yerli ve yabancı nesillerin hayranlığını çekmektedir. Nitekim, zamanın tarihçi, düşünür ve ilim adamları, bu hususta şunları söylemektedir: “…Hıristiyan dünyasındaki arkası kesilmeyen Yahudi düşmanlığı ve Engizisyona karşılık, Hıristiyan ve Müslümanlar, Osmanlıların idaresi altında âhenk içinde yaşıyorlardı…” (Gibbons)

“…Türklerin zihnine ve hafızasına nakşedilmiş olan prensipler, onları yeryüzündeki insanların en insaniyetlisi, en hayırseveri haline getirmiştir. Bütün bu faziletlere rağmen Avrupalıların barbar demesi, yırtıcı bulması, savaşlarına göre hüküm vermesinden ileri gelir. Gerçekten Müslümanlar canlarını esirgemeden savaşırlar, düşmanları aynı zamanda dinlerinin de düşmanıdır. Bu şecaat (kahramanlık) Türklere sadece dinlerinden değil, aynı zamanda millî karakterlerinden gelir. Ama bir milletin gerçek karakteri, savaş alanının silah gürültüleri arasında tayin edilemez. Türkleri gerçekten tanımak isteyenler, onların faziletlerini değerlendirmeli, törelerin karakter ve fiillerindeki tesirlerini muhakeme etmeli, onları barış zamanındaki örf ve âdetleri içinde incelemelidir. Aslında Türkler, savaşta ne kadar sert, mağrur ve yırtıcı iseler, barışta da o kadar sakindirler. En büyük kahramanlıkları gösteren, gözlerini kırpmadan ateşe atılan bu insanlar, günlük hayatlarına döndükleri zaman, gerçek karakterlerini alırlar. O zaman onların insanî duygularla dolu, iyiliksever insanlar olduğu anlaşılır

Bu duygu, bütün Türklere şamildir. Hepsinin de ruhuna öylesine derin bir şekilde işlemiştir ki, savaşta birer cesaret timsali olan bu kimseler, barışta, fakir babası, düşkünün dostu olurlar. İçlerinde en kötüsü, en hasisi bile, yine de bir vazife olarak iyilik etmekten çekinmez…” (D’ohsson).

Sonuç olarak Osmanlı Devleti, kavimler, dinler ve mezhepler arasında, sağlam bir âhenk, halk kitleleri arasında hiçbir fark ve tezada izin vermemekle, dünya tarihinde milletlerarası en kudretli ve cihanşümûl bir siyasî varlık teşkil etti. Osmanlı Devleti ve sultanlarının davaları da, kendi tabirleri ile “nizam-ı âlem (dünya barışı) üzerinde toplanıyor, koca devletin varlık sebebi ve savaşları da, millî ve insanî esaslara bağlı bulunan bir cihan hakimiyeti düşüncesine dayanıyordu.

Osman Gazi’nin, bütün Osmanlı sultanlarının bir anayasa olarak kabul ettikleri ve uyguladıkları, vasiyetnamesinin özü şu şekildedir: “Allah ü teâlânın emirlerine muhalif bir iş eylemeyesin! Bilmediğini âlimlerden sorup anlayasın. İyice bilmeyince bir işe başlamayasın! Sana itâat edenleri hoş tutasın! Askerine in’âmı, ihsânı eksik etmeyesin ki, insan ihsânın kulcağızıdır. Zâlim olma! Âlemi adaletle şenlendir ve Allah için çalışmayı terk etmeyerek beni şâd et. Nerede bir ilim ehli duyarsan, ona rağbet, ikbâl ve hilm (yumuşaklık) göster! Askerine ve malına gurur getirip, ilim ehlinden uzaklaşma. Bizim mesleğimiz Allah yoludur ve maksadımız, Allah’ın dînini yaymaktır. Yoksa, gavga ve cihangirlik dâvâsı değildir. Sana da bunlar yaraşır. Dâima herkese ihsânda bulun! Memleket işlerini noksansız gör”

Kaynak: dallog.com

Yorumlar (1)

Önceki Yazılar»