Arşiv osmanlılar

Osmanlıların Şeceresi (Soy Ağacı)

Osmanlıların Şeceresi (Soy Ağacı)
Osmanlıların şeceresi (soy ağacı) ile ilgili kısaca bilgi verebilir misiniz? Osmanlı’ların Türk olmadıkları söylentileri ve Ertuğrul Gâzî’nin babasının Süleyman Şah mı yoksa Gündüz Alp mi olduğuna dair görüş ayrılıkları konusunda neler biliyoruz?
Her iki konu da bazı batılı tarihçiler tarafından tartışılmış ise de, son yapılan ilmî araştırmalar ve de ortaya çıkan bazı Osmanlı sikkeleri, problemi hemen hemen çözmüş bulunmaktadır. Şöyle ki:

Birinci konuda, başta Gibbons olmak üzere bazı batılı yazarlar, Osmanlı Devleti’ni kuran Osmanlı Hânedânının aslen Türk olmadıklarını, belki Moğol neslinden olabileceklerini ileri sürmüşler ve hatta bazı tarihçiler, Müslümanlıklarının dahi Anadolu’ya geldikten sonra gerçekleştiğini söyleyecek kadar ileri gitmişlerdir. Ancak bu manada söylenenler, sadece menkıbe kabilinden bazı olayların, çok zorlamalarla yorumundan ibaret olduğunu, yerli ve yabancı bilim adamları ortaya koymuşlardır.

Şurası açıktır ki, Oğuz boyunun Gün, Ay ve Yıldız Hanlarından meydana gelen kollarına Bozoklar denmektedir; Gün Han’ın Kayı, Bayat, Elkaevli ve Karaevli ismiyle dört boyu bulunmaktadır. Sağlam ve kudret sahibi demek olan Kayı Boyunun sembolü (ongun) şahindir ve Osmanlılar da Kayı Boyundandırlar. Osmanlı Devleti’ni kuran ve ona adını veren Osman Bey’in ve babası Ertuğrul Gâzî’nin, ne kadar küçük olursa olsun, Kayılara mensup bir aşiretin başında bulunduklarını rahatlıkla söyleyebiliriz. Bunun dışında, Kayıların Hz. Adem’e kadar giden şecereleri ile ilgili izahlar, sadece menkıbevî kıymete haizdirler. Tarihen sabit olmadığı gibi, bütün şecerelerin de birbirini tutmadığı açıkça görülür. Hatta bazı kaynaklarda, Osmanlıların soyu, Hz. Peygamber’e bile isnâd olunmaktadır. Bunların ilmî değerleri yoktur.

Eskiden beri Oğuzların bir şubesi olan Kayılar, diğer Oğuz boylarının göç hareketlerine benzer şekilde, Selçuklular zamanında doğudan batıya ve nihayet Anadolu’ya göç etmeye başlamışlardır. Bu dediklerimizi, Yazıcıoğlu’nun Selçuknâmesi, İdris-i Bitlisî’nin Heşt Behişt’i ve Şükrullah’ın Behcet’üt-Tevârîh’i gibi ilk dönem kaynakları da ifade etmektedir.

Dolayısıyla Osmanlılar Türk’türler; ancak büyük devlet olmalarını, sadece kendi kavimlerinden verâsetle aldıkları kuvvet ve kudrete değil, aynı zamanda İslâm’dan aldıkları ve Osmanlı adı altında aynı pota altında eritmeye muvaffak oldukları din ve dünya görüşüne borçludurlar. Bu sebeple, Fuad Köprülü’nün Gibbons’a ait görüşün tenkidine yüzde yüz katılırken, aynı yazarın Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda söz ettiği İslâm Milleti veya tarihî ifadesiyle Osmanlı Milleti izahını yabana atmak da mümkün değildir. Sözün özünü Ahmed Cevdet Paşa söylemiştir:

“Devlet-i Aliyye, başlangıçta, her ne kadar bir küçük hükümet şeklinde idi; lakin Türklüğe mahsus olan üstün sıfatlar ile İslâmî şecâ’at ve dindarlığı kendisinde toplamış bir kabile olduğundan, kendisinde İslâm milletinin birliğine vesile olmak gibi bir kabiliyet vardı. Bu Devlet-i Aliyye, diğer devletler gibi, imtiyazlı bir toplum içinden ortaya çıkıp da hazır millet ve memleket bulmuş bir devlet değildi; belki yeni topraklar feth ederek, kendine yer edinmiş ve teşkil ettiği Osmanlı Milleti dahi, dilleri farklı, tavır ve ahlakları ayrı ayrı çeşitli milletlerin en güzel edeb ve tavırlarından seçilmiş üstün ve güzel bir topluluktur. Bunların dedeleri de, çok eski zamanlardan beri Türkistan’da dahi han ve sultan olarak el-hakk asîl ve soylu bir Türk hânedânıdır”.

İkinci konuya yani Ertuğrul Gâzî’nin babası meselesine gelince, Osman Bey’in babasının Ertuğrul Gâzî olduğu, ortaya çıkan Osman Bey’e ait bir sikkeyle ve kaynakların ittifakı ile kesinlik kazanmıştır. Ancak Ertuğrul Gâzî’nin babası konusunda farklı görüşler bulunmaktadır. Meşhur olan birinci rivâyet, ilk dönem tarih kaynaklarının çoğunun ve hatta elimizdeki şecerelerin ifadesine göre Süleyman Şah’dır. Ahmed Cevdet Paşa ve benzeri bir çok son dönem tarihçileri de bunu ifade etmişlerdir. Ancak doğru olan, Ertuğrul’un babasının Gündüz Alp olduğu şeklindeki ikinci görüştür. Zira Enverî’nin Düstûr-nâme’si ve Tevki’î Mehmed Paşa’nın Tarihi gibi önemli Osmanlı kaynakları bunu ifade ettiği gibi, ilim adamları tarafından son zamanlarda bulunan “Osman bin Ertuğrul bin Gündüz Alp“ şeklindeki bir sikke de açıkça bu görüşü teyit etmektedir. Bilindiği gibi Süleyman Şah, Anadolu Fâtihi ve Türkiye Selçuklu Devletinin kurucusu ve ilk sultânı olması hasebiyle, onun isminden kalan bir hatıra olarak zikredilmesi kuvvetle muhtemeldir. Ertuğrul Gâzî’nin annesinin ise, şu anda Domaniç’de medfûn bulunan Hayme Ana olduğu ifade edilmektedir. II. Abdülhamid’in emriyle türbe yapılmıştır.

Klasik nakillere göre, daha evvel İran’da Mahan denilen yerde Süleyman Şah id****inde yaşayan Kayılar, Moğol istilasının etkisiyle Anadolu’ya ve Ahlat’a gelmişler; oradan da Mardin’e 250 km kadar güney-batıda yer alan Caber Kalesi yakınında Fırat nehrini geçmeye çalışırken, Süleyman Şah’ın boğulması üzerine kollara ayrılarak Anadolu’ya yayılmışlardır. Caber Kalesi yanındaki bu menkıbevî mezar, hâlâ Türk Mezarı diye bilinmektedir ve toprağı Türkiye Cumhuriyetine aittir. Gündüz Alp’in kabrinin Ankara yakınlarında olduğu ve gerçekten Süleyman Şah’ın oğlu Selçuklu Sultânı I. Kılıçarslan’ın da tarihî Türk Mezarına yakın bir yerde Dicle’nin Habur koluna düşerek vefat ettiği nakilleri nazara alındığında, bu önemli hatıraların tesiriyle Süleyman Şah adının Selçukoğullarından Osmanoğullarına geçişin bir sembolü olduğu düşünülebilir[2].

[2] İbn-i Kemal, Tevârih-i Âl-i Osman, I. Defter, sh. 201-204; Lütfi Paşa, Tevârîh-i Âl-i Osman, sh. 17-27; Âlî, Künhü’l-Ahbâr, Ahmed Uğur neşri, sh. 29-41, Köprülü, Fuad, Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu, Ankara 1994, sh. 3-5, 68-73; Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, c. I, sh. 93-103; Gibbons, H. A., The Foundation of the Ottoman Empire, chapter I; Tevkı’î Mehmed Paşa Tarihi, TOEM, nr. 79, sh. 87 vd.; Kantemir, c. I, sh. 57-58; Köprülü, M. Fuad, “Osmanlı İmparatorluğu’nun Etnik Menşei Mes’elesi”, Belleten, c. VII, sayı 28(1943), sh. 219-313; Köprülü, M. Fuad, “Kayı Kabilesi Hakkında Yeni Notlar”, Belleten, c. VIII, sayı 31(1944), sh. 421-452.

Yorumlar (2)

Osmanlılarda Ateşli Silahlar Sanayii

Osmanlılar XIV. asırda Avrupa’da kullanılmaya başlanan ateşli silahları kısa sürede tanıyarak kendi ülkelerine transfer ettiler. Osmanlılar Fatih Sultan Mehmet döneminde (1451-1481), ateşli silahlarda ve bilhassa topçulukta, dönemin en ileri teknolojisine sahip oldular. Osmanlı topçularının ileri derecedeki balistik bilgisi, ortadan ayrılabilen iki parça toplar, kuşatma ve sahra topları, havan topları, dört beş metre uzunluğunda, yüz kilodan ağır gülleler fırlatabilen ve yirmi tona yakın ağırlığı olan çok büyük çaplı toplar, zamanın tekniğine ve bilgisine oranla fevkalade sayılabilecek harika savaş araçlarıydı. Osmanlılar, basta İstanbul’daki Tophane-i Amire’de olmak üzere, belli başlı merkezlerde büyük çaplarda toplar dökerken, bir yandan da top götürmenin mümkün olmadığı yerlere, bakir ve tunç gibi top yapım malzemesini götürerek top döktüler. Osmanlıların uyguladığı bu sistem, Osmanlıların silah sanayiinde Avrupa’dan ileri seviyede olduğunu göstermektedir. Nitekim Fransa’nın, 1493 yılındaki İtalya Seferi’nde, engebeli arazi yüzünden toplarını nakletmede büyük güçlüklerle karşılaştığını ve harekatın geciktiğini, oysa Sultan II. Murad’ın bundan 43 sene önce Akçahisar Muhasarası’nda, Fatih’in ise, on beş sene önce İşkodra Muhasarası’nda toplarını kale önünde dökerek bu meselenin üstesinden kolayca gelindiğini görmekteyiz. Osmanlı topçuluğunun kısa zamanda bu derecede gelişmesinde basta padişahların (özellikle Fatih’in hem kendisinin bizzat ilgilenmesi ve hem de bu işle uğrasan kişileri yüksek ücretle himaye etmesi) ateşli silahların savaşlardaki önemini ve belirleyici gücünü oldukça erken dönemde kavramalarının büyük payı bulunmaktadır.

Diğer taraftan Osmanlıların bu hususta malî sıkıntılarının olmaması da, önemli faktörlerdendir. ilk dönem padişahlarının, devleti genişletme çabalarıyla geçen mücadelelerinde savaşmak zorunda oldukları Avrupa ve Balkanlar’daki mahallî senyörlerin ve hanedanların sığındığı kaleleri yıkmak ve ele geçirmek için daima muhasara harbi yapmak durumunda kalmaları sebebiyle, muhasara topları Fatih’in saltanatının sonuna kadar geçen zamanda, büyük önem kazanmış ve gelişme göstermiştir. Zaten, yükselme döneminde olan Osmanlılar, Hıristiyan milletlerin daima tazyik ve meydan okumaları karşısında silahlarını mütemadiyen geliştirmek, yenilemek ve düşmanın silahlarıyla dengelemek zorundaydılar. Ayrıca Osmanlıların Balkanlar’da ve kısmen de Anadolu’daki oldukça zengin maden yataklarına erken dönemlerde sahip olmaları ve bunun yanında iyi bir hazineye malik bulunmaları büyük bir avantaj idi. Sultanların bu imkanları zorlamaları, müspet yönde kanalize ederek iyi değerlendirmeleri, bu silahların kısa zamanda etkili bir şekilde Osmanlı ordusunda yer almasını sağlamıştır.

1430′lu yıllarda, Osmanlı ordusunda büyük çaplarda topların olduğuna dair kayıtlar, çok sayıda yetenekli top ustalarının bulunduğunu da göstermektedir. Zira Osmanlılar, ateşli silahların kullanımında Hıristiyan top yapım ustalarını kendi askerî örgütleri ile bütünleştirirken, kendi askerlerini de ayni hizmetler için yetiştirmeye itina göstermişlerdir. Mesela, Türk asilli topçu ustaları Haydar, İsmail, Muslihuddin ve Saruca gibi isimler buna dair ilk örneklerdir. Coltado isimli bir İspanyol topçusu, 1592 yılında yazdığı eserinde Osmanlı topunun orantısız ve kusurlu olduğunu söylemekte, fakat yüksek kaliteli madenden yapıldığını belirterek övmektedir. Osmanlı topunun ilk dönemlerdeki üstünlüğü emsallerine nispetle kalitesinin pek farklı olmamasına rağmen neticeye çabuk ulaşmak için ebatlarının büyüklüğündeydi. Halen Londra Kulesi Müzesi’nde bulunan 1464 yılında yapılmış ortadan ayrılabilen iki parçalı Osmanlı topunun kimyasal analizi, eritme ameliyesinin kusurlu olmasına rağmen, iyi bronzdan dökülmüş olduğunu göstermektedir. Yine İstanbul’daki Askerî Müze ve Kültür Sitesi’nde bulunan Kanunî Sultan Süleyman dönemine ait bir tunç topun kimyasal analizi ayni şekilde sonuç vermiştir.

Osmanlıların, erken devirlerden itibaren Avrupa’dan ateşli silahları aktarmada gösterdikleri istekli tavra, diğer İslam devletlerinde rastlanılmamaktadır. Mesela, Osmanlıların XV. yüzyılın baslarından itibaren kullanmaya başladığı tüfek, Memluklarda 1489 tarihinden sonra, İran’da ise Uzun Hasan (öl. 1478) zamanındadır. Diğer yandan ateşli silahları Osmanlılardan önce tanıyan ve Avrupa devletleriyle eskiden beri temasta olan Memluk Devleti Portekiz saldırılarına karşı Osmanlılardan 1511 yılında, bir miktar ateşli silah yardımı almıştır. Ancak daha sonra Osmanlılarla karşı karsıya kalınca da Rodos hakiminden barut ve tüfenk, “Frengistan’dan da yarar topçular ve tüfekçiler getirtmişlerdir.”

Silah Yardımı

Osmanlılar, bir taraftan sahip oldukları silah teknolojisini geliştirmek için çalışırken, diğer taraftan da, bu silahların kendileriyle dinî veya ırkî bağı bulunan çeşitli Asya ve Afrika ülkelerine yayılmasında köprü rolü oynadılar. Bu rol, Osmanlıların diğer İslam ülkelerine genellikle belli miktarda topçu, tüfekçi ve ateşli silah uzmanları ile top ve tüfek yardımı yapmak seklinde olmuştur. Osmanlı tehlikesi karsısında bu devletlerden bazılarının Avrupa’dan silah almak zorunda kalmaları da dolaylı bir roldür. Sah Abbasi dönemindeki İran dışında kalan Doğu ülkeleri, etkili olarak ateşli silahlarla mücehhez bir ordu kuramamışlardır. Osmanlıların ateşli silahları taşıdıkları ülkeler arasında ilk olarak Türkistan Hanları, Kirim Hanları, Hindistan, Sumatra’da Açe Sultanlığı ve Habeşistan’da Sultan Ahmet Gran’in Devleti ile Afrika’da Bornu Devleti gelmektedir. İkinci grupta ise, İran’da Ak koyunlu ve Safeviler, Mısır’da Memluklar sayılabilir.

Bazı Avrupa ülkelerinin yanında Osmanlılarla da ilişkisi olan bu devletlere Osmanlılar siyasî ve dinî ilişkilerine göre personel, silah, barut ve demir gibi malzeme satarak veya hibe ederek ateşli silahlar konusundaki imtiyazlı konumlarından istifade ile Asya, Afrika ve Orta Doğu’daki etkinliklerini artırma politikası takip etmişlerdir. Hariç ülkelere yapılan bu yardımların yanında kendi ülkesi içinde uçlarda bulunan beylerbeylerine de gerektiğinde savaş malzemesi veya top tüfek yapıcısı ustalar yine İstanbul’dan gönderilmekteydi.

Osmanlıların verdiği ateşli silahların, özellikle Orta Asya’da Türk Devletleri’nin iç savaşlarında Osmanlıların desteklediği taraf açısından çok önemli rol oynadığı, Habesistan ve Açe’de de Portekiz ve Hollanda gibi gayri Müslim sömürgeci devletlerle savaşan İslam devletlerinin muvaffakiyetinde ciddî ölçüde tesirli olduğu görülmüştür. Tabiatıyla bütün bu yardımlar hilafet merkezini elinde tutan Osmanlıların, söz konusu devletler nezrindeki itibarini artırmış ve saygınlık kazandırmıştır. Memluklara silah yardımı yapılması da henüz bozulmamış olan ilişkiler öncesinde onları Hıristiyan Portekizlilere karşı savaşlarında destekleme gayesi gütmekteydi.

Diğer Milletlerin Durumu

İslam dünyasında ateşli silahların kullanımında özel bir yeri olan Memluklar ile İranlılar, Avrupa devletlerinden silah almakta ve her ikisi de Osmanlılar gibi bu silahların yapımı için Avrupalı usta, teknisyen ve mühendisler kullanmaktaydılar. Ancak, bu silahları kendi milletlerinden teknisyen ve mühendislere de öğreterek geliştirmeyi sağlamada Osmanlılar kadar basarili olamadıklarından, mücadelelerde Osmanlılara karşı kaybettiler. Osmanlı Devleti ise, ateşli silahların ilk olarak geliştiği Orta Avrupa ve Balkanlara yakın olmanın ve hatta buraları oldukça erken zamanlarda fethetmenin ve diğer yandan bölgedeki madenlere sahip olmanın avantajını çok iyi bir şekilde değerlendirmiş ve neticesini almıştır.

1509′da Memluk Sultani Kansu Gavri, Portekizliler ile Kızıldeniz’de savaşmak için gerekli donanma malzemesini ve ateşli silahı Osmanlı Devleti’nden istemiştir. Osmanlı Devleti de, 1511 yılında, 400 top, 40 kantar barut ve bir miktar bakırdan oluşan bir yardim yaparak Memlukları Hıristiyan Portekizlilere karşı desteklemiştir. Bu yardımlar arasında gemi yapım malzemesi yanında asker ve arkebüzler de bulunmaktaydı. Diğer taraftan İslam dünyasında ateşli silahların kullanımında önemli bir yeri olan Memluklar, Kansu Gavri devrinde bir reform teşebbüsünde bulunmuşlarsa da Ridaniye’de, Osmanlılar karşısında mağlup olmaktan kurtulamamışlardır.

Osmanlılar, Habeşistan’daki Müslüman lider Sultan Ahmed Gran’a 1527 ve 1542 yıllarında bölgedeki Hıristiyan lider ve onun destekçisi Portekizlilerle savaşmak üzere birçok ateşli silah ve top yardımı yapmıştır. Sumatra’da Osmanlı sultanı adına hutbe okuyan Açe Sultanı’na da, Hollandalılar ve Portekizlilerle savaşması için gönderilen yardım gemileri İstanbul’dan yola çıkmış, ancak Yemen isyanı sebebiyle bu yardim yerine ulaşamamıştır. Bunun yerine Osmanlılar, bir grup top yapıcısını Açe’ye göndermişlerdir. Bu top ustaları, burada 200 kadar bronz top dökerek Mallaka’da Açe Sultanı’nın Portekizlilerle savaşında muvaffakiyetini sağlamışlardır.

Hindistan’da Osmanlı topçularının ayrı bir yeri ve önemi vardı. Sultan Bahadur Şah’ın emrinde çalışan Selman Bey’in yeğeni Mustafa Bayram, Rumî Han ve kölesi Hoca Sefer Selman da Hüdavend Han ünvanlarını almışlar ve bu bölgede oldukça büyük bir üne kavuşmuşlardır. Kanunî Sultan Süleyman (1520-1566) tarafından Hind Şahı’nın isteği üzerine oraya giden İstanbullu Hüseyin Han’ın dökmüş olduğu Maliki Maidan adli 42 ton ağırlığındaki bronz top 1685 yılına kadar kullanılmıştır.

İran Safevileri ise Osmanlı akınlarına karşı koyabilmek için 1548 yılında Portekizlilerle bir antlaşma yaparak onlardan ateşli silahlar satın aldı. Daha önce de Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan, Venediklilerden top ve ateşli silah ile birlikte bunları kullanacak kişileri kendi ordusuna dahil ettiyse de, 1473 yılında Fatih ile yaptığı Tercan Savaşı’nı, Osmanlı silahlarının üstünlüğü sebebiyle kaybetti. Yine 1514′teki Çaldıran Savaşı’nda her iki tarafın güçleri eşit olmasına rağmen, üstün silah gücü sayesinde Osmanlı ordusu galip gelen taraf oldu. Bu neticelerden sonra 1528 yılında Safevi Sultani Sah Tahmasib, İngiltere’den silah ve malzeme getirmeye baslarken, bir taraftan da Rumlu Tüfenkçiler denilen, tamamı Osmanlı Türkleri’nden oluşan ve tüfenk kullanan bir grup kurdu.

Osmanlıların askerî yardim gönderdiği diğer bir Müslüman devlet Afrika ülkesi olan Bornu Devleti’dir. En parlak dönemini May idris Elevma (1571-1603) döneminde yasayan ve gücünü İslam’ın çevreye yayılması için kullanan bu devlet lideri, 1576 yılında III. Murad’a bir elçi göndererek itaat bildirdi ve Osmanlı Devleti’nden askerî ve teknik yardim istedi. Trablusgarb Beylerbeyliği vasıtasıyla yapılan yardımda birçok tüfek ve tüfekçi gönderilmiştir. Elevma, bu yardim sayesinde, çakmaklı tüfeklerle donatılmış bir ordu kurmuştur.

Baştan beri verdiğimiz örneklerde görüldüğü gibi Osmanlılar, İstanbul’un fethini müteakip çok sayıda ateşli silahlarla mücehhez bir ordu kurarak dünya devletleri arasında ciddi ve caydırıcı bir güç halini almaya başlamışlardır. Bu gücü onlara sağlayan faktörlerden birisi olan ateşli silahlardaki üstünlükleri sayesinde batıdaki ve doğudaki düşmanlarına karşı pek çok mücadelede muvaffak oldular. On yedinci asrın ortalarına kadar hiçbir İslam ülkesi ateşli silah teknolojisinde Osmanlıların gücüne erişememişti. Avrupa devletlerinin ise Osmanlıları yakalamaları ancak bu asrin başlarında gerçekleşebilmiştir. Çağın savaş teknolojisini çok iyi takip eden ve bunu en iyi şekilde kullanan Osmanlılar, bu teknolojinin Müslümanların dünyanın dört bir yanında muvaffak olmaları adına kullanılmasında elinden gelen yardımı esirgememiştir. Bir taraftan kendisi Avrupalı düşmanları ile çarpışırken, bir taraftan da, Afrika’dan Sumatra’ya, oradan Asya’nın ve Hindistan’ın ortalarına kadar hakimiyetleri dışındaki çok büyük bir coğrafyaya ateşli silah ve asker yardımı yaparak Müslüman devletleri Gayri Müslim düşmanları karşısında desteklemiştir. Dünya’nın üçte birine fiilen hakim olan Osmanlılar diğer üçte birinde de, kendilerine sevgi ile bağlanan ülkeler sayesinde söz sahibi olmuşlardır.

Kaynak: Osmanli Arastirmalari Vakfi

Yorum Yapın

Serasker

Osmanlılarda önceleri seferdeki orduya kumanda eden vezir, sonraları da Millî Savunma Bakanına verilen ad.
Sadrâzamlardan gayri vezirlerden birinin orduya kumanda ettiği zaman vezire serasker adı verilirdi. Yeniçeri ocağı 1826’da kaldırıldıktan sonra kurulan Asâkir-i Mansûre-i Muhammediye ordusunun kumandanına da serasker denildi.

1845’e kadar seraskerler ek bir vazife olarak İstanbul’un zabıta işleri ve yangınlara karşı lüzumlu tedbir almakla da vazifeliydiler. Seraskerlerin ilk makamı ağa kapısıydı. 1836 yılında şimdi üniversite merkez binâsının yerinde bulunan eski saray, Seraskerlik makâmı oldu.

1879-80 senesinde yapılan teşkilâtla seraskerlik lağv olunarak Harbiye Nezâreti kuruldu ve Hüseyin Hüsnü Paşa Harbiye Nazırı oldu. Fakat bu unvan da bir iki seneden fazla sürmeyerek tekrar “Serasker” unvanı kullanıldı. 1908 İkinci Meşrutiyetin îlânından sonra Serasker ünvânı kaldırıldı ve Harbiye Nezâreti ünvânı yeniden kabul edildi. Eskiden resmî dâirelere “kapı” denildiği için Seraskerlik dâiresine de Serasker kapısı denildi.

“Serdar-ı ekrem” unvânıyla sefere memur edilen Sadrâzam ve Serasker olarak sefere katılacak vezirlere verilen fermana Seraskerlik Beratı veya Serdarlık Berâtı denilirdi. Beratta, yapacağı vazife belirtilir, kendisine geniş selâhiyet verildiği de yazılırdı.

Yorum Yapın

Osmanlilarda Atesli Silahlar Sanayii…

Osmanlilar XIV. asirda Avrupa’da kullanilmaya baslanan atesli silahlari kisa sürede taniyarak kendi ülkelerine transfer ettlier. Osmanlilar Fatih Sultan Mehmet döneminde (1451-1481), atesli silahlarda ve bilhassa topçulukta, dönemin en ileri teknolojisine sahip oldular.1 Osmanli topçularinin ileri derecedeki balistik bilgisi, ortadan ayrilabilen iki parça toplar, kusatma ve sahra toplari, havan toplari, dört bes metre uzunlugunda, yüz kilodan agir gülleler firlatabilen ve yirmi tona yakin agirligi olan çok büyük çapli toplar, zamanin teknigine ve bilgisine oranla fevkalade sayilabilecek harika savas araçlariydi.3 Osmanlilar, basta Istanbul’daki Tophane-i Amire’de olmak üzere, belli basli merkezlerde büyük çaplarda toplar dökerken, bir yandan da top götürmenin mümkün olmadigi yerlere, bakir ve tunç gibi top yapim malzemesini götürerek top döktüler. Osmanlilarin uyguladigi bu sistem, Osmanlilarin silah sanayiinde Avrupa’dan ileri seviyede oldugunu göstermektedir. Nitekim Fransa’nin, 1493 yilindaki Italya Seferi’nde, engebeli arazi yüzünden toplarini nakletmede büyük güçlüklerle karsilastigini ve harekatin geciktigini,3 oysa Sultan II. Murad’in bundan 43 sene önce Akçahisar Muhasarasi’nda, Fatih’in ise, on bes sene önce Iskodra Muhasarasi’nda toplarini kale önünde dökerek bu meselenin üstesinden kolayca gelindigini görmekteyiz. Osmanli topçulugunun kisa zamanda bu derecede gelismesinde basta padisahlarin (özellikle Fatih’in hem kendisinin bizzat ilgilenmesi ve hem de bu isle ugrasan kisileri yüksek ücretle himaye etmesi) atesli silahlarin savaçlardaki önemini ve belirleyici gücünü oldukça erken dönemde kavramalarinin büyük payi bulunmaktadir.

Diger taraftan Osmanlilarin bu hususta malî sikintilarinin olmamasi da, önemli faktörlerdendir. ilk dönem padisahlarinin, devleti genisletme çabalariyla geçen mücadelelerinde savasmak zorunda olduklari Avrupa ve Balkanlar’daki mahallî senyörlerin ve hanedanlarin sigindigi kaleleri yikmak ve ele geçirmek için daima muhasara harbi yapmak durumunda kalmalari sebebiyle, muhasara toplari Fatih’in saltanatinin sonuna kadar geçen zamanda, büyük önem kazanmis ve gelisme göstermistir. Zaten, yükselme döneminde olan Osmanlilar, Hristiyan milletlerin daima tazyik ve meydan okumalari karsisinda silahlarini mütemadiyen gelistirmek, yenilemek ve düsmanin silahlariyla dengelemek zorundaydilar. Ayrica Osmanlilarin Balkanlar’da ve kismen de Anadolu’daki oldukça zengin maden yataklarina erken dönemlerde sahip olmalari ve bunun yaninda iyi bir hazineye malik bulunmalari büyük bir avantaj idi. Sultanlarin bu imkanlari zorlamalari, müspet yönde kanalize ederek iyi degerlendirmeleri, bu silahlarin kisa zamanda etkili bir sekilde Osmanli ordusunda yer almasini saglamistir.

1430′lu yillarda, Osmanli ordusunda büyük çaplarda toplarin olduguna dair kayitlar, çok sayida yetenekli top ustalarinin bulundugunu da göstermektedir. Zira Osmanlilar, atesli silahlarin kullaniminda Hristiyan top yapim ustalarini kendi askerî örgütleri ile bütünlestirirken, kendi askerlerini de ayni hizmetler için yetistirmeye itina göstermislerdir. Mesela, Türk asilli topçu ustalari Haydar, Ismail, Muslihuddin ve Saruca gibi isimler buna dair ilk örneklerdir. Coltado isimli bir ispanyol topçusu, 1592 yilinda yazdigi eserinde Osmanli topunun orantisiz ve kusurlu oldugunu söylemekte, fakat yüksek kaliteli madenden yapildigini belirterek övmektedir. Osmanli topunun ilk dönemlerdeki üstünlügü emsallerine nisbetle kalitesinin pek farkli olmamasina ragmen neticeye çabuk ulasmak için ebatlarinin büyüklügündeydi. Halen Londra Kulesi Müzesi’nde bulunan 1464 yilinda yapilmis ortadan ayrilabilen iki parçali Osmanli topunun kimyasal analizi, eritme ameliyesinin kusurlu olmasina ragmen, iyi bronzdan dökülmüs oldugunu göstermektedir. Yine Istanbul’daki Askerî Müze ve Kültür Sitesi’nde bulunan Kanunî Sultan Süleyman dönemine ait bir tunç topun kimyasal analizi ayni sekilde sonuç vermistir.

Osmanlilarin, erken devirlerden itibaren Avrupa’dan atesli silahlari aktarmada gösterdikleri istekli tavra, diger Islam devletlerinde rastlanilmamaktadir. Mesela, Osmanlilarin XV. yüzyilin baslarindan itibaren kullanmaya basladigi tüfek, Memlüklarda 1489 tarihinden sonra, iran’da ise Uzun Hasan (öl. 1478) zamanindadir. Digeryandan atesli silahlari Osmanlilardan önce taniyan ve Avrupa devletleriyle eskiden beri temasta olan Memlük Devleti Portekiz saldirilarina karsi Osmanlilardan 1511 yilinda, bir miktar atesli silah yardimi almistir. Ancak daha sonra Osmanlilarla karsi karsiya kalinca da Rodos hakiminden barut ve tüfenk, “Frengistan’dan da yarar topçular ve tüfekçiler getirtmislerdir.”

Silah Yardimi

Osmanlilar, bir taraftan sahip olduklari silah teknolojisini gelistirmek için çalisirken, diger taraftan da, bu silahlarin kendileriyle dinî veya irkî bagi bulunan çesitli Asya ve Afrika ülkelerine yayilmasinda köprü rolü oynadilar. Bu rol, Osmanlilarin diger islam ülkelerine genellikle belli miktarda topçu, tüfekçi ve atesli silah uzmanlari ile top ve tüfek yardimi yapmak seklinde olmustur. Osmanli tehlikesi karsisinda bu devletlerden bazilarinin Avrupa’dan silah almak zorunda kalmalari da dolayli bir roldür. Sah Abbas dönemindeki iran disinda kalan Dogu ülkeleri, etkili olarak atesli silahlarla mücehhez bir ordu kuramamislardir. Osmanlilarin atesli silahlari tasidiklari ülkeler arasinda ilk olarak Türkistan Hanlari, Kirim Hanlari, Hindistan, Sumatra’da Açe Sultanligi ve Habesistan’da Sultan Ahmed Gran’in Devleti ile Afrika’da Bornu Devleti gelmektedir. Ikinci grupta ise, iran’da Akkoyunlu ve Safeviler, Misir’da Memlüklar sayilabilir.

Bazi Avrupa ülkelerinin yaninda Osmanlilarla da iliskisi olan bu devletlere Osmanlilar siyasî ve dinî iliskilerine göre personel, silah, barut ve demir gibi malzeme satarak veya hibe ederek atesli silahlar konusundaki imtiyazli konumlarindan istifade ile Asya, Afrika ve Orta Dogu’daki etkinliklerini artirma politikasi takip etmislerdir. Hariç ülkelere yapilan bu yardimlarin yaninda kendi ülkesi içinde uçlarda bulunan beylerbeylerine de gerektiginde savas malzemesi veya toptüfek yapicisi ustalar yine Istanbul’dan gönderilmekteydi.

Osmanlilarin verdigi atesli silahlarin, özellikle Orta Asya’da Türk Devletleri’nin iç savaslarinda Osmanlilarin destekledigi taraf açisindan çok önemli rol oynadigi,Habesistan ve Açe’de de Portekiz ve Hollanda gibi gayri müslim sömürgeci devletlerle savasan Islam devletlerinin muvaffakiyetinde ciddî ölçüde tesirli oldugu görülmüstür. Tabiatiyla bütün bu yardimlar hilafet merkezini elinde tutan Osmanlilarin, söz konusu devletler nezdindeki itibarini artirmis ve sayginlik kazandirmistir. Memlüklara silah yardimi yapilmasi da henüz bozulmamis olan iliskiler öncesinde onlari Hristiyan Portekizlilere karsi savaslarinda destekleme gayesi gütmekteydi.

Diger Milletlerin Durumu

Islam dünyasinda atesli silahlarin kullaniminda özel bir yeri olan Memlüklar ile iranlilar, Avrupa devletlerinden silah almakta ve her ikisi de Osmanlilar gibi bu silahlarin yapimi için Avrupali usta, teknisyen ve mühendisler kullanmaktaydilar. Ancak, bu silahlari kendi milletlerinden teknisyen ve mühendislere de ögreterek gelistirmeyi saglamada Osmanlilar kadar basarili olamadiklarindan, mücadelelerde Osmanlilara karsi kaybettiler. Osmanli Devleti ise, atesli silahlarin ilk olarak gelistigi Orta Avrupa ve Balkanlara yakin olmanin ve hatta buralari oldukça erken zamanlarda fethetmenin ve diger yandan bölgedeki madenlere sahip olmanin avantajini çok iyi bir sekilde degerlendirmis ve neticesini almistir.

1509′da Memlük Sultani Kansu Gavri, Portekizliler ile Kizildeniz’de savasmak için gerekli donanma malzemesini ve atesli silahi Osmanli Devleti’nden istemistir. Osmanli Devleti de, 1511 yilinda, 400 top, 40 kantar barut ve bir miktar bakirdan olusan bir yardim yaparak Memlüklari Hiristiyan Portekizlilere karsi desteklemistir. Bu yardimlar arasinda gemi yapim malzemesi yaninda asker ve arkebüzler de bulunmaktaydi. Diger taraftan Islam dünyasinda atesli silahlarin kullaniminda önemli bir yeri olan Memlüklar, Kansu Gavri devrinde bir reform tesebbüsünde bulunmuslarsa da Ridaniye’de, Osmanlilar karsisinda maglup olmaktan kurtulamamislardir.

Osmanlilar, Habesistan’daki Müslüman lider Sultan Ahmed Gran’a 1527 ve 1542 yillarinda bölgedeki Hiristiyan lider ve onun destekçisi Portekizlilerle savasmak üzere birçok atesli silah ve top yardimi yapmistir. Sumatra’da Osmanli sultani adina hutbe okuyan Açe Sultani’na da, Hollandalilar ve Portekizlilerle savasmasi için gönderilen yardim gemileri Istanbul’dan yola çikmis, ancak Yemen isyani sebebiyle bu yardim yerine ulasamamistir. Bunun yerine Osmanlilar, bir grup top yapicisini Açe’ye göndermislerdir. Bu top ustalari, burada 200 kadar bronz top dökerek Mallaka’da Açe Sultani’nin Portekizlilerle savasinda muvaffakiyetini saglamislardir.

Hindistan’da Osmanli topçularinin ayri bir yeri ve önemi vardi. Sultan Bahadur Sah’in emrinde çalisan Selman Bey’in yegeni Mustafa Bayram, Rumî Han ve kölesi Hoca Sefer Selman da Hüdavend Han ünvanlarini almislar ve bu bölgede oldukça büyük bir üne kavusmuslardir. Kanunî Sultan Süleyman (1520-1566) tarafindan Hind Sahi’nin istegi üzerine oraya giden Istanbullu Hüseyin Han’in dökmüs oldugu Maliki Maidan adli 42 ton agirligindaki bronz top 1685 yilina kadar kullanilmistir.

Iran Safevileri ise Osmanli akinlarina karsi koyabilmek için 1548 yilinda Portekizlilerle bir antlasma yaparak onlardan atesli silahlar satin aldi. Daha önce de Akkoyunlu Hükümdari Uzun Hasan, Venediklilerden top ve atesli silah ile birlikte bunlari kullanacak kisileri kendi ordusuna dahil ettiyse de, 1473 yilinda Fatih ile yaptigi Tercan Savasi’ni, Osmanli silahlarinin üstünlügü sebebiyle kaybeIti. Yine 1514′teki Çaldiran Savasi’nda her iki tarafin güçleri esit olmasina ragmen, üstün silah gücü sayesinde Osmanli ordusu galip gelen taraf oldu. Bu neticelerden sonra 1528 yilinda Safevi Sultani Sah Tahmasib, ingiltere’den silah ve malzeme getirmeye baslarken, bir taraftan da Rumlu Tüfenkçiler denilen, tamami Osmanli Türkleri’nden olusan ve tüfenk kullanan bir grup kurdu.

Osmanlilarin askerî yardim gönderdigi diger bir Müslüman devlet Afrika ülkesi olan Bornu Devleti’dir. En parlak dönemini May idris Elevma (1571-1603) döneminde yasayan ve gücünü Islam’in çevreye yayilmasi için kullanan bu devlet lideri, 1576 yilinda III. Murad’a bir elçi göndererek itaat bildirdi ve Osmanli Devleti’nden askerî ve teknik yardim istedi. Trablusgarb Beylerbeyligi vasitasiyla yapilan yardimda birçok tüfek ve tüfekçi gönderilmistir. Elevma, bu yardim sayesinde, çakmakli tüfeklerle donatilmis bir ordu kurmustur.

Bastan beri verdigimiz örneklerde görüldügü gibi Osmanlilar, Istanbul’un fethini müteakip çok sayida atesli silahlarla mücehhez bir ordu kurarak dünya devletleri arasinda ciddi ve caydirici bir güç halini almaya baslamislardir. Bu gücü onlara saglayan faktörlerden birisi olan atesli silahlardaki üstünlükleri sayesinde batidaki ve dogudaki düsmanlarina karsi pek çok mücadelede muvaffak oldular. Onyedinci asrin ortalarina kadar hiçbir Islam ülkesi atesli silah teknolojisinde Osmanlilarin gücüne erisememisti. Avrupa devletlerinin ise Osmanlilari yakalamalari ancak bu asrin baslarinda gerçeklesebilmistir. Çagin savas teknolojisini çok iyi takip eden ve bunu en iyi sekilde kullanan Osmanlilar, bu teknolojinin Müslümanlarin dünyanin dört bir yaninda muvaffak olmalari adina kullanilmasinda elinden gelen yardimi esirgememistir. Bir taraftan kendisi Avrupali düsmanlari ile çarpisirken, bir taraftan da, Afrika’dan Sumatra’ya, oradan Asya’nin ve Hindistan’in ortalarina kadar hakimiyetleri disindaki çok büyük bir cografyaya atesli silah ve asker yardimi yaparak Müslüman devletleri gayri müslim düsmanlari karsisinda desteklemistir. Dünya’nin üçte birine fiilen hakim olan Osmanlilar diger üçte birinde de, kendilerine sevgi ile baglanan ülkeler sayesinde söz sahibi olmuslardir.

Yorum Yapın

OSMANLI DA SOSYAL MÜESSESELER

Osmanli Devleti, feth edip ele geçirdigi yerlerde derhal sosyal müesseseler kurup halkin hizmetine sunuyordu. Devlet sinirlari genisledikçe bu müesseseler de o nisbette artis kayd ediyordu. Bu sosyal tesisler sayesinde sehirlere Müslüman Türk damgasi vurulmus oluyordu. Bu neviden müesseseler kurulmakla yetinilmemis, bunlarin idareleri, korunmalari ve devamliliklarinin saglanmasi için genis imkânlara sahip vakiflar tesis edilmistir. Böylece devlet, bu müesseseler için, kendi hazinesinden ayrica bir bütçe hazirlama ihtiyacini duymuyordu.

Sosyal müesseselerin kurulup gelismesinde önemli derecede rol oynayan ve sadece genis halk kitleleri degil, çevre ve hayvanlara da hizmet götüren vakiflar hakkinda bilgi vermeden, onlarin kurulusunu saglayan prensip ve anlayislara temas etmeden sadece sosyal müesseselerden söz etmek, konuyu eksik birakmak olurdu. Bu bakimdan vakiflar, onlarin kurulusunu saglayan âmiller ve hizmet sahalarina isaret etmek zorundayiz. Bunu da:

1. Osmanlilarda Vakiflar,

2. Vakiflarin Hizmet Sahalari, Basliklari altinda ele alacagiz.

1. VAKIFLAR

Müslüman bir topluma istinad eden bünyesi ile Osmanli Devleti’nin, tarih ve müesseselerini, kendinden önceki Müslüman ve Müslüman Türk devletlerinin müesseselerinden tamamen müstakil olarak düsünemeyiz. Çünkü Osmanlilar, kendilerinden önce Anadolu’ya gelip yerlesmis bulunan Müslüman Türklerin yasayis tarzlarini, ahlâk, iktisat, örf, âdet ve diger özelliklerini almaktan çekinmiyorlardi. Böylece Osmanlilar, Anadolu Selçuklu Devleti’nin mirasi üzerinde ve onun bir devami olarak inkisaf etme imkânina sahip oldular. Bu vesile ile onlar, kendilerinden önce diger Islâm ve Türk Islâm devletlerinin çok zengin teskilât ve müesseselerinden de genis ölçüde faydalanma imkânini buldular. Nitekim Abbasîler devrinde, hukukî esaslari tesbit edilen vakif müessesesi, Islâm dünyasinin her kösesine sür’atle yayildi. Islâm cemiyetinin siyasî ve iktisadî gelismesiyle paralel olan bu çogalmayi, Mâveraünnehr’den Atlantik kiyilarina kadar her tarafta görmek mümkündür. Mescidler, türbeler, ribatlar, tekkeler, medrese ve mektepler, köprüler, sulama kanallari, su yollari, kervansaraylar, hastahaneler, hamamlar, imâretler gibi birçok dinî ve hayrî tesis hep bu vakiflar sayesinde vücuda getirildi.

Maddî bir karsilik beklemeden baskalarina yardim etmek gibi ulvî ve fevkalâde bir düsüncenin mahsulü olan vakif müessesesi, yüzyillardan beri Islâm ülkelerinde büyük bir önem kazanmis, sosyal ve ekonomik hayat üzerinde derin tesirler icra etmis olan dinî ve hukukî bir müessesedir. Insan fitratinda mevcud olan yardimlasma hissi, süphesiz ki insanlik tarihi kadar eskidir. Bu his, dinî emir ve hükümlerle birlesince daha bir kuvvet kazanir. Islâm ülkelerinde vakiflarin, asirlarca büyük bir fonksiyon icra etmesinin sebebini burada (dinî his) aramak lazimdir. Çünkü “insanlarin en hayirlisi, insanlara faydali olan, malin en hayirlisi, Allah yolunda harcanan (baska bir ifade ile vakf edilen), vakfin en hayirlisi da insanlarin en çok duyduklari ihtiyaci karsilayandir” prensibinin anlamini çok iyi bilen müslümanlar, bu yolda birbirleri ile âdeta yaris edercesine vakif tesisler kurmuslardir.

Osmanli sosyal müesseselerinin kurulup gelismesinde büyük ve önemli hizmeti bulunan vakiflarin kurulus sebebini yukarida temas edilen anlayisa baglamak gerekir. Ayrica, Ebû Hüreyre’den nakl edilen bir Hadis-i Serifte Hz. Peygamber’in söyle buyurdugu belirtilmektedir: “însanoglu öldügü zaman bütün amelleri kesilir. Ancak devam eden sadaka (sadaka-i cariye), faydalanilan ilim ve kendisine dua eden bir evlad birakanlarinki kesilmez.” Hadisçiler, “sadaka-i câriyeyi” vakf ile tefsir etmis ve sadaka devam ettigi müddetçe sevabinin da devam edecegine kani olmuslardir. Hz. Peygamberin bizzat kendisinin de vakif yapmis olmasi, ashabinin onu takiben böyle eserler meydana getirmesine sebep olmustur. Nitekim Câbir (r.a.) “Ben, Muhacir ve Ensar’dan mal ve kudret sahibi bir kimse bilmem ki vakif ve tasaddukta bulunmus olmasin.” diyerek daha o dönemde bu gelismenin hangi seviyeye ulastigini belirtmek ister.

Lugat olarak pek çok mânâsi bulunan “vakif kelimesine farkli istilahî mânâlar verilmistir. Bununla beraber bu mânâlarin tamami birbirlerine çok benzemekte ve ihtiva ettikleri anlamin, hemen hemen birbirinin ayni oldugu görülmektedir.

Islâmî yardimlasma prensibinin bir sonucu olarak ortaya çiktigini gördügümüz vakiflar, Islâm ülkelerinin tamaminda sayilamayacak kadar çok ve önemli hizmetler ifa ediyorlardi.

Hemen hemen bütün müessese ve teskilatlarinin nüvesini kendilerinden önceki Müslüman devletlerden alan Osmanlilar, vakif konusunda da bu yolu takib ettiler. Nitekim Osmanli Devleti’nde daha ilk beyler zamaninda baslayan, devletin siyasî ve malî kudretinin inkisafina paralel olarak gelisip artan vakiflarin, Osmanlilar dönemindeki ilk müessisi (kurucusu) Orhan Gazi olmustur. Onun 724 Rebiülevvel (1324 Mart basi) tarihi ile azadli kölelerinden Tavasî Serafeddin’e Mekece’de vakf ettigi hankahin tevliyetini verdigine dair vakfiye ile vakfin sartlarini gösteren Farsça yazilmis tugrali belgesi, elimizde bulunmaktadir. Keza o, Iznik’te ilk Osmanli medresesini kurarken, onun idaresi için yeterince gelir getirecek gayr-i menkul vakf etti. Kisa bir müddet sonra bu medreseden kudretli ilim ve devlet adamlari yetisti. Sultan Orhan’in yaptirdigi ilim ve hayir müesseseleri sadece isimleri verilenler degildir. Adapazari’nda halen “Orhan Bey Camii”, Kandira’da “Orhan Camii” adi ile anilan camiler ile yine Adapazari’nda medrese, Bursa’da bir cami, zâviye, misafirhane ve imâret insa ederek bunlara vakiflar tahsis etti. O, topluma yararli olan bu sosyal eserlerin görevlileri olarak müderris, imam, hafiz, nakib, tabbah, hâdim ve bevvab gibi kimseleri de tayin ederek onlara maas bagladi.

Orhan Gazi’den baslayarak Osmanli padisahlari, sultanlari, vezirleri, emirleri, zengin tebea ve hatta güçleri nisbetinde fakirler de pek çok vakif tesisler meydana getirdiler. Nigbolu’dan zaferle Bursa’ya dönen Yildirim Bâyezid, burada bir Dârulhayr, bir hastahane, bir Ebû Ishakîhane (tekke), iki medrese ve bir cami yaptirdi. Bütün bu müesseselerin ihtiyacini giderebilecek genislikte vakiflari da tayin etmeyi ihmal etmedi. Nitekim, Dârulhaynn evkafindan olmak üzere as ve yemden baska her yil bilginlere, yerli ve yabanci yoksullara 600 müdd bugday verilmek, her gün konuga ve yerliye et ile birlikte 300 çanak as eristirilmek üzere vakiflarini tayin buyurdu. Hastahane, Ebû Ishakîhane ve caminin her biri için ayrica vakiflar tayin etti. Bunlara seyh, tabib, imam, müezzin ve müderris dikip akçalarini tayin ettirdi. Keza o, Bolu’da cami, medrese, çifte hamam ve bir kütüphâne yaptirip vakif etmisti. Bunlar için de 30 kadar dükkân vakf ederk onlara gelir tahsis etmisti.

Istanbul’u, fizikî görüntüsü ile Bizans Devleti’nin merkezi olmaktan çikarip Osmanli Devleti’nin merkezi haline getiren Fâtih Sultan Mehmed, bu fetih esnasinda ümerâ, devlet adami ve askerlere ganimetten kendilerine düsen hisselerini verdikten sonra, kendi hissesine düsen emlâktan hiç birini almayarak tamamini toplum ve milletin hayrina olmak üzere vakf etti. O, Bizanstan kalan bu harab sehri, devletin merkezi olmaya yarasir bir hâle getirirken yaptigi vakiflardan epey istifade etti.

Osmanli hükümdarlari sadece kendi adlarina vakif yapmakla yetinmediler. Onlar, baskalari tarafindan daha önce yapilmis bulunan vakiflara da yardimda bulundular. Nitekim, meshur vakiflar arasinda padisahin maddî yardimlari ile senelik bütçelerini denklestirenler az degildi. Bu yardim, nakdî oldugu gibi bazan da aynî oluyordu. Konya’daki Sadreddin Konevî zaviyesi gibi orta büyüklükte bir vakif, XVI. asrin son senelerinde Karaman gelirlerinden yilda 3600 akça aliyordu. Bununla da yetinilmiyor, mal olarak da pirinç vs. gibi yardimlar da yapiliyordu. Barçinli kazasinda bulunan Uryan Baba zâviyesi, 8 Zilkade 975 (5 Mayis 1568) tarihli bir hükme göre Beypazari enhalarindan pirinç aliyordu. Çorum civarindaki Abdal Ata zâviyesi ise padisahin salyânesi olarak Boyabat eminlerinden pirinç temin ediyordu.

Osmanlilar, zapt ettikleri yerlerdeki vakiflara dokunmadan, eskiden beri devam eden sekli ile vâkifin sartlarina riayet ediyorlardi. Konu ile ilgili pek çok vakfiye ve vesika, Osmanlilar tarafindan, ilhak edilmeden önce Müslüman hükümdarlarin idaresinde bulunan vilayetlerdeki Osmanli öncesi vakiflarinin sartlarina bu yeni idarecilerce aynen riayet edildigini göstermektedir. Vakiflar, her türlü dis müdahaleye kapali olduklarindan hiç kimse ve hatta hükümdarlar bile bunlarin statülerini degistirmeye yeltenmezlerdi. Bu yüzden Osmanlilar, vakiflarin vâkifin (vakfi kuran, tesis eden) sartlarina göre idare prensibine titizlikle riayet ediyorlardi. Bununla beraber Osmanlilar, vakiflara önemli yenilikler getirdiler. Evkaf idaresinin merkezîlestirilmesini bu yeniliklere bir örnek olarak gösterebiliriz. Misir Kanunnâmesi, bu yolda bize isik tutmaktadir. Nitekim her sene pasanin huzurunda tedkik ve tasdik edilecek gelir ve gider makbuzlarindan, her birisinden birer suretin Istanbul’a gönderilmesi prensip ittihaz edildi. Bir vakfin idaresinde münhal (bos) olursa kadi, pasaya resmî bir yazi yazarak âlim ve faziletli filan oglu filan fakir sahsin o yere tayinini arz ediyordu. Vakifta münhal oldugu Defterdar tarafindan da tasdik edilecek ve münhal yere aday gösterilen kimse ancak Istanbul’daki selahiyetli makamdan berat gelince vazifesine resmen tayin edilmis sayilacakti.

Osmanli toplumunda vakif o kadar önemli ve itibarli bir müessesedir ki, malî imkân bakimindan toplumun en alt seviyesinde bulunanlar ile en üst seviyesinde bulunanlar arasinda anlayis bakimindan bir farklilik göze çarpmaz. Bu bakimdan iki veya üç göz (oda) evi bulunan yasli ve kimsesiz bir kadin bile evinin bir veya iki odasini vakf etmek suretiyle bu anlayisa istirak eder. Nitekim Ortaköy (Istanbul)’de üç bab evi olan Hakime Hanim’in vakfi bize bu konuda ne kadar ileriye gidildigini göstermektedir. Gerçekten, Müslüman Osmanli dünyasinda büyük tesisleri yaptirmaya güçleri yetmiyenler, bütün bir toplum tarafindan benimsenmis olan hayir müesseselerine katilmaktan geri kalmiyorlardi. Yüzlerce kadin, geliri azalmis bir vakif tesisine ufak ve çok mütevazi de olsa bir kaynak saglamak için evlerini, meyveli bahçelerini, tarla ve ziynet esyasi gibi mal varliklarini bagisliyorlardi.

O günün imkânlari içinde vakiflari, bitip tükenmek bilmeyen, uzun ve mesakkatli yollarda, farkli isimler altinda kervan ve yolcularin hizmetinde olduklarini görüyoruz. Hatta bu hizmeti geregi gibi yerine getirmeyen ve vakiflara bagli bazi tekkelerin sorumlulari hakkinda sorusturma yapildigi anlasilmaktadir. Nitekim 14 Muharrem 986 (24 Mart 1578) tarihini tasiyan bir hükümde belirtildigine göre Ankara çevresindeki yollar üzerinde bulunan tekke ve zâviyelerin, vakiflari müsait olduklari halde bunlari, sadece tekkenisîn ve zaviyedârlar “kendileri ekl ve bel’ edüp âyende ve revendeye* sart-i vâkif mucibince taam verülmeyüp ebnay-i sebil ziyade müzayaka çektikleri bildirmegin ser’i serif muktezasinca evkaf teftis olunup” vakfiyeye göre hareket etmeleri istenmektedir.

Vakiflar, degisik maksatlarla tesis edilmekte ve her vâkif, vakfi üzerinde arzu ve iradesinin devam etmesini istemektedir. Bu durum normal karsilanmalidir. Zira, senelerin çaba ve emegi ile kazanilmis mal ve mülk üzerinde o kadar zahmet çekmis olan bir kimsenin, tescil ettirdigi sartlan ile ölümünden sonra da tasarruf sahibi olmak istemesi hakkidir. Sayet biz, onlar için böyle bir yetkiyi çok görür ve bu hakki ellerinden alsaydik, o zaman büyük bir ihtimalle vakiflar istenilen sekilde devam etmeyecekti. Kisi, kendisinden sonra toplumun hayir ve menfaatina vesile olmayacak bir mali, daha hayatta iken israf suretiyle yok etme derecesine getirebilirdi. Bunun da bir cemiyet için ne denli kötü ve olumsuz sartlar doguracagini söylemeye gerek yoktur. Çünkü böyle bir durumda vakiflarin yüklendigi nice hizmetler, yerine getirilmeyecekti. Ne egitim, ne ibâdet, ne iktisad, ne ulasim, ne de saglik bakimindan hiç bir hizmet yeterince yapilmayacakti.

Hukukî bir müessese olmasindan dolayi vakfin kurulabilmesi için bazi sartlarin bulunmasi gerekir. Her seyden önce vakfi yapmak isteyen kimsenin o vakfi yaptigina dair “malimi vakf ettim, haps ettim, tasadduk ettim” veya “sadaka-i müebbede ile sadaka ettim” gibi ifadeler kullanmasi gerekir. Bu neviden söz ve isaretler, vakfin rüknünden sayilir. Bundan baska vakfin tesisi için gerek vakfi yapan kisi, gerekse vakf edilen malda da bazi özelliklerin bulunmasi icab eder. Bununla beraber bunlari kesin çizgilerle birbirinden ayirmak pek mümkün degildir.

a- Vakfi Yapan Kimsede Bulunmasi Gereken Sartlar:

1- Vâkifin, temlik ve teberrua ehil olmasi gerekir. Baska bir ifade ile akil, balig, resid ve hür olmalidir. Binaenaleyh, küçügün, mecnun (deli) ve matuhun yapacagi vakiflar, sahih vakif muamelesi görmezler.

2- Vâkif, borçtan dolayi mahcur bulunmamalidir.

3- Vâkifin, vakfa rizasi bulunmalidir.

4- Vâkif, vakf ettigi seyi, hayir ve sevab kazanma inanci ile yapmalidir. Burada gözetilen gâye, Allah’in rizasi ve toplumun menfaatidir.

b- Vakf edilen Malda Bulunmasi Gereken Sartlar:

1- Vakfedilen mal, vakif aninda vâkifin mülkü olmalidir. Su halde baskasina ait olan bir sey vakfedilemez.

2- Vakf edilen mal deyn (borç) veya menfaat olmamalidir.

3- Vakfolunacak malin akaar (ev, dükkan, tarla gibi gelir getiren mülk) olmasi gerekir.

4- Vakifta muhayyerlik sarti bulunmamalidir.

5- Vakf edilecek bina ve agaçlar, müstahikkul-kal’ (yikilmaya veya sökülmeye mahkum) olmamalidir.

6- Vakfin mesrutun lehi (vakiftan istifade edecek olanlar) belli olmalidir.

c- Vakiflarin Kurulus Sekilleri:

Vakiflar, sartlari haiz olan kimseler tarafindan asagidaki sekillerden biri ile kurulabilir. Bunlar:

1- Tescil suretiyle: Vâkif, hâkime (kadiya) müracaatla vakif kurmak istedigini bildirir. Bunun üzerine hâkim, yukarida bir kismindan bahs edilen sartlarin bulunup bulunmadigini arastirir. Sayet bu arastirma müsbet bir sekilde sonuçlanirsa o zaman sahidlerin (suhûdu’l-hal) huzurunda ve onlarin da karara istiraki ile vakfi karara baglayip tescil eder. Müslüman olmayanlar tarafindan tesis edilenler dahil bütün vakiflarin ser’î mahkemelerde tescili sart oldugundan, muhtelif vilayet mahkemeleri arsivlerinin incelenmesi suretiyle Osmanli döneminde tesis edilmis vakiflarin tam sayisi, gayesi ve karakteri hakkinda saglam bir bilgi edinmek mümkün olabilir.

2- Vasiyet yolu ile: Vakfi yapacak olan kimsenin ölmeden önce vasiyet etmesi suretiyle kurulan vakiftir. Eger vâkifin mirasçilari yoksa mâmelekinin tamamini, varsa üçte birini vasiyet suretiyle vakf edebilir. Ölümü halinde vasiyeti geregince mülkü vakif olur.

3- Fiil ve Hareketle: Bir kimse mülkü olan bir arsa üzerinde cami insa ettirip, ezan okutturup, cemaatin camide namaz kilmasina müsaade etse ve kendisi de bu cami içinde cemaatla birlikte namaz kilsa o mekân vakf-i lâzim suretiyle vakif olur. Artik burasi cami olmustur.

VAKIFLARIN IDARESI

Allah’in rizasini kazanmak ve ahirette karsiligini sadece O’ndan beklemek gayesiyle yapilan vakiflar, Islâm dünyasinin hemen her bölgesinde vardir. Dinî, iktisadî ve ictimaî hayatin vazgeçilmez unsuru olan vakiflar, Islâm âleminde büyük bir yekûn teskil ediyorlardi. Bunca büyüklükteki bir müessesenin belli bir sisteme baglanmasi, iyi idare edilmesi ile mümkündür. Bu bakimdan, daha isin basinda siki tedbirlere bas vuruldugu görülür. Nitekim her vakfin bir vakfiyesinin bulunmasi, vakfiyedeki (vakif senedi) sartlarin “nass” gibi kabul edilmesi, vakfiyelerin tescil edilmeleri ve ayrica bunlari yönetmek için müstakil idarelerin kurulmus olmasi bunu göstermektedir.

Vakiflara idareci (nâzir) tayini Hz. Peygamberle baslamis ve günümüze kadar devam edegelmistir. Tabiatiyle Osmanlilar da vakiflarini idare etmek, onlarin devamliligini saglamak ve istenilmeyen sekilde harcamalarina mani olmak için yöneticiler tayin etmislerdi. Nitekim Orhan Gazi, Bursa’da yaptirdigi câmi ve zâviyenin idaresini Sinan Pasa’ya vermisti. Böylece Sinan Pasa’yi Osmanli döneminin ilk Evkaf Nâziri sayabiliriz. Daha sonra hükümdar vakiflari, vezir, kadiasker, sadrazam, seyhülislâm, bâbussaade ve dârussaade agalari gibi devlet adamlari tarafindan idare edilir oldu.

Yildirim Bayezid, her vilayete “Müfettis-i Ahkâmi’s-Ser’iyye” tayin ederek vakif islerini teftis ettiriyordu. Çelebi Sultan Mehmed devrinde ise Cemaleddin Mehmed Çelebi, “Hâkimu’l-Hükkâmi’l-Osmaniyye” ünvaniyla evkaf islerinin umumî nâzirligina tayin edilmisti. Sultan II. Murad döneminde bu is, kadiaskere, Fâtih Sultan Mehmed de bunu Mahmud ve Ishak Pasalara havale etmisti. Bu dönemde evkaf idaresinden sadrazamlar sorumlu oldugundan, “Sadr-i Âli Nezâreti” teskil olunmustu. Fâtih’ten sonra Sultan II. Bâyezid, evkaf islerini Seyhülislâm Alaeddin Ali Efendi’ye tevcih etti. Yavuz Sultan Selim ve Kanunî Sultan Süleyman zamanlarinda evkaf nezâreti ile tekrar sadrazamlar görevlendirildiler. Sultan I. Ahmad Han devrinde, Seyhülislâm idaresinde olan vakiflar, II. Mahmud Han zamaninda Kadiaskerin emir ve idaresi altinda idi. Yine bu dönemde her vilayette, “Müfettis-i Evkaf adinda bir idareci vardir.

Osmanlilar döneminde sahislar tarafindan kurulan vakiflarla mütevelliler mesgul oluyor, bunlar kadilar vâsitasiyle teftis ve murakabe ediliyorlardi. Her kadi, kendi mintikasindaki vakiflari, emrindeki müfettislerce teftis ettirdigi gibi, bazan bizzat kendisi de bunlari teftis ederdi. Istanbul kadisi ise bütün vakiflari teftis yetkisine sahipti.

Misir, Suriye, Arabistan ve Kuzey Afrika’nin ilhakindan sonra buralarda bulunan vakiflar 995 (M. 1587) senesinde kurulan “Haremeyn Evkaf Nezareti”ne baglandi. Daha sonra gelisen vaziyet geregi, Anadolu ve Rumeli vakiflarinin idaresi de 12 Rebiülevvel 1242 tarihinde teskil olunan “Evkaf-i Hümayûn Nezâreti”ne baglandi. Bu nezâretin teskilinden sonra müessesenin basina getirilen ilk nâzir el-Hac Yusuf Efendi olmustu.

Haremeyn Evkaf Nezâreti, 1254 (1838) yilinda Evkaf-i Hümayûn Nezâreti’ne ilhak olundu.

Osmanlilar döneminde 1242 (M. 1826) yilinda kurulan Evkaf Nezâreti’nden önce vakiflar, vâkiflarinin sartlarina göre idare ediliyorlardi. Genel olarak bu idare biçimlerini asagidaki sekilde gruplara ayirmak mümkündür:

a-Haremeyn Nezâreti: Haremeyn (Mekke-Medine)’e bagli vakiflarla, Ayasofya, Sultan Ahmed, Nuruosmaniye, Yenicami, Üsküdar’da ise Çinili ve Atik Valide Camileri vakiflarinin idareleri “Dârussaade Agalan”nin elinde idi. 995 (1587) senesi Muharrem’inde Habesî Mehmed Aga’nin basina getirilmesi ile kurulan Haremeyn Nezâreti, mesrutun lehi “Haremeyni’s-Serifeyn” halki olan vakiflarin idaresine bakardi. Kurulusundan kisa bir müddet sonra Osmanli Padisahlari, hanimlari ve Dârussaade Agalari gibi önemli sahsiyetlerin vakiflari, buna ilave edildigi için bu nezâret önem kazanmisti. Bu nezâret dört daire tarafindan idare edilirdi. Bunlar:

I- Evkaf-i Haremeyn Müfettisligi: Diger vakif müfettislerinden ayri olarak nezâretin kurulus tarihi ile birlikte kurulmus hukukî bir memuriyetti. Haremeyn vakiflari ile birlikte diger bütün vakiflarin hukukî problemlerini ve isleyis tarzlarini da teftis ederdi. Bu müessesenin basina ilk defa seçkin âlimlerden biri olan Amasyali Mehmed Efendi getirilmisti.

II- Evkaf-i Haremeyn Muhasebeciligi: Dârussaade agalarinin nezâreti altinda bulunan bütün vakiflarin vakfiye ve kurulus gayelerini tescil eden, vakiflari, vakfiyelerinin sartlarina göre idare eden ve muhasebelerini tutan önemli bir memuriyet idi.

II Evkaf-i Haremeyn Mukataaciligi: Haremeyn vakiflarindan mukataaya baglanan, bütün vakif arazi ve binalarin kayitlarinin tutulmasi bu daireye aitti. Ayni sekilde vakiflara ait vergi ve diger gelirlerin toplanmasi (cibâyet), ferag ve intikallerin saglanmasi bu daire tarafindan yürütülürdü.

IV- Dârussaade Yaziciligi: Dârussaade Agalari’nin bütün yazismalari bu büro tarafindan yürütülüyordu. Burada çalisan görevliler, Dârussaade Agalari’nin bütün sirlarini bildikleri için genis bir nüfuza sahiptiler.

Bu dört daire tarafindan tutulan defterler, siyakat hatti ile yazildiklari gibi muhteva bakimindan da tarihî belgelerin en mükemmeli durumunda idiler.

Haremeyn Nezâreti’nin idare merkezi, saray müstemilatindan olan Darphânenin üst tarafi idi.

b- Vezir Nezâreti: Sadrazamlarin nezâreti ile idare olunan vakiflardir. Fâtih Sultan Mehmed’in Istanbul’da yaptirdigi bina ve diger ha yir eserlerinin idaresini hicrî 868 (1463)’de vezir Mahmud Pasa’ya, 872 (1467)’de de veziriazam Ishak Pasa’ya tevcihiyle basladi. Bunlara daha sonra Yavuz Sultan Selim ve Kanunî Sultan Süleyman vakiflan da ilâve edilirdi. “Ser müfettis” adi ile ulemadan biri bu vazife ile görevlendirildi.

c- Seyhülislâm Nezâreti: Sultan II. Bâyezid Han’in Istanbul ve diger sehirlerde meydana getirip tesis ettigi hayratinin idaresini, hicrî 912 (1506) senesinde Seyhülislâm Alaeddin Ali Efendi’ye tevcihi ile basladi. Idare merkezi Bâyezid imâret dairesi idi.

d- Tophâne Ümerâsi Nezâreti: Sultan Bâyezid, Hamidiye, Laleli, Selimiye, Mihrisah Valide ile II. Mahmud vakiflarinin mulhakat ve mukataatindan ibaret idi. Darphâne tarafindan yönetilirdi.

e- Istanbul Kadilari Nezâreti: Kadilara mesruta olan bu vakiflarin tamamina Istanbul kadilari nezâret ederlerdi. Daha sonra bu nezâretlere Galata, Üsküdar, Eyyub kadiliklari ile Kaptan Pasa, Yeniçeri Agasi, Sekbanbasi, Bostancibasi gibi nezâretler de ilave edilmek suretiyle bu rakam 12 sayisina kadar çikmisti.

Sultan II. Mahmud Han, yeniçeriligi “Vak’a-i Hayriye” ile ortadan kaldirdiktan sonra, vakiflar arasindaki irtibatsizligi yok etmek ve zamanla ortaya çikan bazi yolsuzluklari önlemek gayesiyle bütün vakiflarin tek bir nezâret altinda toplanmasinin daha dogru olacagi kanaatine varmis olacak ki, bütün dinî binalarin bakim ve onarimi, personelinin ayliklari ve diger hayrî maksatlar için tesis edilen vakiflarin bir çati altinda toplanmasini kararlastirdi.

Vakiflarin tek elden idaresi için 12 Rebiülevvel 1242′de çikarilan bir fermanla “Evkaf-i Hümayûn Nezâreti”nin kuruldugu ve Darphâne nâziri ve mütevelli kaimi makami el-Hac Yusuf Efendi’nin yeni kurulan bu nezâretin basina getirildigini biliyoruz. Böylece adi geçen nezâret resmen kurulmus oluyordu. Bununla beraber, Sultan I. Abdülhamid Han’in kendi vakiflari ile ilgili olarak tesis ettigi teskilât, Evkaf-i Hümâyun Nezareti’nin kurulusuna bir baslangiç sayilmaktadir. Bu bakimdan, nezâretin ilk kurucusu olarak adi geçen padisahi kabul edenler de bulunmaktadir.

Evkaf-i Hümâyûn Nezâreti kuruldugu zaman, “kesedarlik”, “zimmet halifeligi” ile “sergi halifeligi” adinda üç daireden meydana gelmisti. Bunlarin âmiri durumundaki nâzira maas olarak 10.000 kurus baglanmisti.

Kesedarlik idaresi: Nezârete bagli vakiflarin ilamlarina, takrirlerine ve inhalarina ait bütün isleri yürütmekle görevli idi. Bu memuriyete ilk defa hâcegandan Küçük Kal’a tezkirecisi Egin’li es-Seyyid Mehmed Sevki Efendi tayin edilmisti.

Zimmet Halifeligi: Vakiflarin mukataalarini, zabitlarim ve sarraflardan alinacak kefalete bagli borç tahvilleri ile ilgili islemleri yürütürdü. Keza, kira mukavelerini düzenlemek, tahsilati yapmak ve muhasebe kayitlarini kontrol etmekle görevli idi. Bu hizmetin basina da ilk defa Mehmed Arif Efendi getirildi.

Sergî Halifeligi: Evkaf-i Hümayûn Nezâreti hazinesine gelen paralan almak, vakfiyeye göre gider bütçesini hazirlamak ve vakif bütçesine göre günlük harcamalari yapmakla vazifeli idi. Ilk defa sergi halifeligine tayin edilen kisi, Zimmet halifesi olan zatin kardesi Ahmed Izzet Efendi’dir.

Bütün bu islerin yürütülmesinde adi geçen dairelere yardim etmek üzere kâtipler, maiyyet ve hizmetliler tayin edilmisti.

Bilahare nezârete yapilan ilhaklarla isler çogaldigindan ve adi geçen üç dairenin bütün bu isleri geregi gibi ve zamaninda görmesinin mümkün olamayacaginin anlasilmasindan sonra Zilkade 1246 (Nisan 1831)’de Tahrirat Baskatipligi, Mülhakat Gedikler Kâtipligi ve Rûznâmecilik adi ile üç yeni memuriyet daha ihdas edildi.

Çalisan personel sayisinin artmasi üzerine, nezâret için büyük bir idare binasina ihtiyaç duyulmustu. Bu sebeple, eski Darphâne civarinda hasirci ve dogramaci koguslari yikilarak bunlarin yerine 17 odali bir daire insasina baslanmisti. Bu yeni binanin insaati, Cemaziyelevvel 1248 (Ekim 1832)’de bitirilerek bina dösenmis, nezâret de Receb (Kasim-Aralik 1832) ayinda yeni binasina tasinmisti.

Vakfiyelerin tahlilinden anlasildigina göre, baslangiçta Osmanli dönemi vakiflarinda hizmet gören mütevellilerin müstakil bir idare binasina sahip olmadiklari, bu is için kendi evlerini kullandiklari görülür. Ancak XVIII. asnn ikinci yarisindan itibaren Sultan III. Osman, Sultan III. Mustafa ve Sultan I. Abdülhamid Han kendi vakiflari için idare binalari ihsa ettirmeye basladilar. Onlar, bu binalar için kapicilar (bevvâb) ve bekçiler (mustahfiz) tayin ettiler. Böylece bu vakiflarin her biri, gerçek mânâda birer idarî merkeze kavustu. Söz konusu idare binalarinin ihdas edilmesi, Osmanlilardaki vakif idaresinin merkezîlestirilmesi için atilmis bir ilk adim olarak kabul edilebilir.

Osmanli Devleti’nin ortadan kaldirilisina kadar devam eden Evkaf Nezâreti, 3 Mart 1924 tarihinde çikarilan 429 sayili kanunla ilga edilerek Basbakanliga bagli bir Umum Müdürlüge havale edildi. 429 sayili kanunla Vakiflar Umum Müdürlügü de kurulmus oldu. Bununla beraber bu kanun, vakiflarda fazla bir degisiklige sebep olmuyordu. Cumhuriyetten sonra vakif mevzuatinda ilk mühim degisiklik, 5 Haziran 1935 tarih ve 2762 sayili kanunla yapildi. Bu kanun 5 Aralik 1935 tarihinde yürürlüge girdi.

Vakiflarin kurulusu, kurulus sartlari ve idaresi gibi hukukî özelliklerine isaret ettikten sonra bir vakfin resmen tesis edilmis oldugunu gösteren belgeden (vakfiye) bahs etmemek, konu için bir eksiklik olarak kalacakti. Onun için biz de fazla teferruata girmeden bu hukukî belgeden söz etmek istiyoruz.

VAKFIYE

Vakfiye, vakfin vâkifi (vakf eden, vakfi tesis eden) tarafindan hazirlanmis nizamnâmesine verilen bir isimdir. Vakfiyeler, kadilik siciline kayd edilip islendikten sonra kesinlesirlerdi.

Islâm tarihinde ilk vakfiyenin Hz. Ömer tarafindan yazildigi söylenmekle birlikte bunun, Hz. Peygamber devrinde mi, yoksa Hz. Ömer’in halifeligi zamaninda mi olduguna dair kesin bir bilgiye sahip degiliz. Büyük bir ihtimalle bu, Hz. Ömer’in halifeligi döneminde olmustur.

Tarih boyunca vakfiyeler, tas, deri ve kagit gibi yazi için elverisli bulunan malzeme üzerine yazilarak günümüze kadar gelmislerdir. Sayet vakfin mevzuu bir bina ise, bazan vakfiyenin özeti binanin duvarlarindan birine kazilirdi. Nitekim Türkçe ile vakfiye olan Germiyanoglu II. Yakub Bey (ö. 1428) vakfiyesinin tas üzerine yazildigini biliyoruz.

Tarih ve medeniyet açisindan bakildigi zaman vakfiyeler, büyük bir önem tasirlar. Çünkü bunlar, bize milletin muayyen bir zamanindaki hayat ve kültürüne ait muhtelif olaylari ile sekilleri görme imkâni verirler. Keza vakfiyeler, Müslümanlarin ekonomik ve sosyal hayatlarinda önemli rol oynamis olan vakif tesisinin nasil çalistigim, kimlerin bunlari idare ettigini, kimlerin vakif gelirinden istifade ettigini vs. gibi hususlari ögrenmemize yardimci olurlar. Bunlardan (vakfiyelerden) vakfin büyüklügüne göre hacimli olup defter gibi olanlar bulundugu gibi, muhtasar ve tek sayfa seklinde olanlar da vardir. Bu arada rulo seklinde uzun ve kalin varaklar halinde olanlar da bulunmaktadir. Mufassal olanlar uslûb bakimindan edebî degeri yüksek olan eserlerdir.

Vakfiyelerde, Allah’a hamd ve senâ, Resûlüne salât ve selâmdan sonra hayir yapmaya tesvik edici, sadakanin sevabindan bahs edici âyet ve hadisler verilir. Bazan konuyu daha cazip hale getirmek, insani tesvik etmek ve edebî san’at yapmak bakimindan âyet ve hadisler, siirlerle de desteklenir. Bütün bunlar vakfiyenin mukaddimesi kabilinden olduklari için hukukî bünyeden sayilmazlar. Bu mukaddimeden sonra vakfiyelerde genellikle su hususlar yer alir:

1- Vakf olunan mallarin neler oldugu.

2- Vakf olunan bu mallarin nasil idare edilecegi.

3- Vakif gelirlerinin, nerelere ve kimlere hangi sekillerde verilip sarf edilecegi.

4- Vakfin kimler tarafindan idare edilecegi, müessesede kaç kisinin çalisacagi, bunlara ne miktarda ücret ödenecegi, bu ücretlerin hangi gelirlerden elde edilecegi, esyanin fiyati vs. gibi konular, teferruatli bir sekilde açiklanir.

5- Hakimin (kadi), vakfin sihhat ve lüzumuna dair olan hükmü.

6- Sonunda da tarih ile kadinin mührü bulunur.

Vakfiye, eb’ad, bakimindan ister büyük, ister küçük olsun, mahiyet itibari ile içindekiler üç ana bölümden meydana gelir. Bunlar:

a. Dîbâce (Giris): Vâkifin, vakfi kurma sebep ve gayesinden bahs eden bu bölüm, âyet ve hadislerle kuvvetlendirilir.

b. Vakfin Hizmet Sartlan: Gelir kaynaklan ve masraf yerlerini gösteren bu bölüm, vakfiyenin en uzun kismidir.

c. Sonuç: Bu kisimda müessesenin seriata uygunlugu belirtilerek, hiç bir kimsenin bu vakfa müdahale edemiyecegi anlatilir. Bundan sonra da tarih ve sahidlerin imzalari bulunur.

Farkli dönemlerde kurulan vakiflarin vakfiyelerinde, gerek basta ve gerekse sonda pek çok dua bulunur. Vakfiye metninde geçen dualari iki kisma ayirmak mümkündür. Bunlardan biri hayir dua, digeri de beddua seklindedir. Vakfiyelerde bu neviden dualarin bulunmasi normaldir. Zira vakif hizmetlerinin yürütülmesinde, dogru ve dürüst çalisan, hizmetin görülmesine yardimci olan yönetici ile görevlilere, bu hizmetlerinden dolayi vâkifin hayir duada bulunmasi bir çesit sükran ve minnet borcu olarak kabul edildigi için tabii bir harekettir. Bundan baska, vakfiyede belirtilen hizmetleri yerine getirmeyen, ona ihanet eden, onu gayesinin disinda kullanan idareci ve görevlilere de beddua edilmektedir. Vakfiyenin sonunda bulunan beddua kismi, düsünen ve basiretli kimseler için tüyler ürpertecek sekildedir. Bu bedduada vakfi kötüye kullanan, onu degistiren, bilerek ona zarar veren, gelirinin azalmasina sebep olan, haksiz olarak onun malindan yiyen vs. gibi, vakfa kötülügü dokunacak olanlar hedef alinmislardir.

Gerçekten, ebediyet (devamlilik) sarti üzerine kurulan vakiflarda, vâkifin seneler sonra (ölümden sonra) ona müdahale edenlere baska türlü karsi koymasi mümkün degildir. Bunun içindir ki o: “Allah’in, Peygamberlerin, meleklerin, insanlarin ve bütün mahlukatin lâneti”nin, vakfi degistirenin üzerine olmasini dilemekten baska bir sey yapamaz. Bu sebeple vakfiyelerin sonuna bakildigi zaman, böyle bir beddua kismi görülür ki bu, insanlar için manevî bir tehdid olmaktadir. Gerçekten inanan ve muvahhid (Allah’in birligine iman eden) olanlar, böyle bir bedduaya maruz kalmak istemezler.

Osmanlilarda vâkif, vakfiyesini Istanbul’da Defterhâne’nin bu islerle ilgili bürolarindan birine kayd ettirirdi. Defterhanede sicillere geçirilmis olan bu vakfiyeler, bugün Ankara’da Vakiflar Genel Müdürlügü Arsivinde bulunmaktadirlar. Bu arsivde 26300 kadar vakfiye oldugu belirtilmektedir. Bununla beraber bunlar, vakfiyelerin tamamini temsil etmekten çok uzaktirlar. Ancak muhtelif vilayet mahkemelerine ait bütün ser’iyye secilleri ve tahrir defterleri tarandiktan sonradir ki, Osmanlilar döneminde kurulmus bulunan vakiflarin sayisi yaklasik olarak tesbit edilebilir. Belli bölge veya belli zamanlardaki vakiflarin sayisi konusunda ancak iki örnek zikr edilebilir. Bunlardan biri 927-1005 (1519-1596) yillari arasinda Istanbul’da tesis edilen vakiflarin sayisidir ki, bunlarin yekûnu 2868′dir. Bu konuda baska bir örnek te 1718-1800 yillari arasinda Haleb’te kurulmus vakiflarin sayisidir. Buna göre belirtilen tarihte Haleb’te 485 vakif kurulmustur.

Vakfiyelerin en eski tarihi tasiyanlarindan, en yenilerine kadar tedkik edilecek olursa bunlarin kültür ve medeniyet tarihimizin bir çok özelliklerine isik tuttuklari görülecektir. Nitekim, bunarin; tarih, kültürel gelismeler, folklorik özellikler, sanat tarihi ve sosyolojik yönleri ile toplumun bilgilendirilmesine de yardimci olduklari görülür. Vakfiyelerin bu özelliklerine kisaca temas ederek, bu vesikalar üzerinde uzmanlarin hangi yönleri ile arastirma yapabileceklerine isik tutmaya gayret edecegiz.

Vakfiyeler, düzenlendikleri dönemin tarihine isik tutan önemli belgelerdir. Bilhassa hükümdar, bey, zengin ve bunlarin yakinlarinin düzenledikleri vakfiyeler, bu sahislarin hem hayatlari, hem de sahsiyetleri hakkinda bilgi sahibi olmamizi saglarlar.

Vakfiyeler, birer müessese olan vakiflarin, ilk elden incelenmesi gereken kaynaklaridir. Gerek dinî, gerek sosyal, gerekse ilmî müesseselerde çalisan insanlarin hangi isleri yaptiklari, çalisma sartlarinin nasil olduklari ve hatta yetisme ortami bakimindan bize bilgi veren yegane kaynak o müessesenin vakfiyesidir.

Vakfiyeler, birçok özellikleri yaninda döneminin iktisadî hayati hakkinda da faydah bilgiler verirler. Gerek fiyat hareketleri, gerekse insanlarin geçim standartlarini tesbit etmemize yardim edecek bilgiler, vakfiye metinlerinde mevcut bulunmaktadir. Bu bakimdan, dönemin iktisadî tarihini yazacaklar için vakfiyeler, basta gelen kaynaklar arasinda zikredilebilir. Keza vakfiyeler, sehir tarihçiligi ile ugrasanlar için de birer kaynaktirlar. Zira vakif müessesesi, kuruldugu sehrin bir parçasidir. Dolayisiyle vakif müessesesinin tarihi, o sehrin tarihi ile iç içedir. Özellikle sehrin yerlesim durumu ile halkinin dagilimi hakkinda bilgilerin yer aldigi vakfiyeler, bize, bölgenin cografyasi, siyasî ve fizikî haritasi, hatta iklimi bakimindan da bilgi sahibi olma imkani veren yardimci vesikalar hüviyetindedirler.

Vakfiyeler, kültürel özellikleri bakimindan da önemli birer vesika olarak karsimiza çikmaktadirlar. Nitekim vakfiyelerde kullanilan dil ve uslûb, gelisi güzel degil, belli bir sistem ve usûle bagli olarak kullanilmaktadir. Bu sebeple vakfiyelerin kendilerine ait özel bir dili bulunmaktadir.

Vakfiyeler, halkin günlük yasayislari hakkinda bilgiler vermekle, toplumun folklorik özelliklerine de isik tutarlar. Kara Ahmed Pasa vakfiyesinde Ramazan ve Kurban bayrami ile mübarek gün ve gecelerde halkin yasayisi hakkinda bilgiler bulunmaktadir. Giyecek ve yiyecek satin alinabilmesi için kayitlar konulan vakfiyede bu günlere mahsus yemeklerin pisirilmesi için gerekli malzemenin alinmasi gayesiyle vakif gelirlerinden tahsisatlar ayrildigi görülmektedir. Keza vakfiyelerde devrin isinma kültürü bakimindan da bilgilerin bulunduguna tesadüf edilmektedir. Kisin odun ve kömürün yakildigini gösteren metinler, bunun açik birer delilidir.

Misafir karsilama ve ugurlama âdetleri ile bineklerin kullanimi hakkinda bilgiler buldugumuz vakfiyelerde, sünnet geleneginin Anadolu’da nasil oldugunu gösteren ifadeler de bulunmaktadir.

2. VAKIFLARIN HIZMET SAHALARI

Allah’in rizasini kazanmak gayesiyle, baskalarina karsiliksiz yardim etmek gibi bir prensipten dogan vakiflar, toplumun hayir ve iyiligine olan her yerde saglam birer sigorta teskilâti gibi vazife görüyorlardi. Günümüz sigorta sirketlerinden daha üstün olduklarini söyleyebilecegimiz bu müesseseler, “sadaka-i câriye” denilen hayir çesitlerinin basinda gelmektedirler. Bu bakimdan, Islâm âleminin hemen her yerinde rastladigimiz vakiflarin yardim elini uzatmadigi bir saha görmek mümkün degildir. Dünyanin, her dönem ve bölgesinde görülebilen yoksullarin elem ve izdirabini gidermek, yollar, köprüler, çesmeler, su bentleri, okul, cami, hamam, hastahane, tekke, zâviye vs. gibi daha nice hizmetleri yerine getiren bu müesseselerin pek çok çesidi bulunmaktadir. Bu bakimdan, “toplumda birer sigorta vazifeleri görüyorlardi” derken bir gerçege isaret ediyorduk. Hatta bir mânâda sigortalardan daha ileri seviyede bir hizmet ifa ediyorlardi denebilir. Çünkü sigortalar belli bir süre aidat yatiranlara bu katkilarindan dolayi hizmet verirler. Fakat vakiflar için böyle bir sey söz konusu degildir. Onlar, tamamen karsiliksiz hizmet ediyorlardi. Asagida verecegimiz birkaç örnek, bütün bu söylediklerimizde ne kadar hakli oldugumuzu gösterecektir.

Fakir, dul, öksüz ve borçlulara para yardimi yapmak; ögrencilere elbise ve yemek vermek; evlenecek genç kizlara çeyiz hazirlamak; her günün ihtiyaçlari yanisira efendileri azarlamasin diye kâse ve bardak gibi kapkacak kiran hizmetçilere verilmek üzere para vakiflarinin yapildigini biliyoruz. Bu vakiflari kuran hayirsever insanlar, sadece bununla da yetinmiyorlardi. Onlar, divitinde mürekkeb kalmayanlarin divitlerine mürekkeb koymalari için “Mürekkeb Vakfi”ni da kuruyorlardi. Halka meyve ve sebze verilmesi, çalisamayacak derecede yaslanan kayikçi ve hamallarin bakimi için vakif tesis edilmesi, çocuklarin emzirilmesi gayesiyle kurulan vakiflar, sehirlerdeki cadde ve sokaklarin temiz tutulmasi için ecdad tarafindan yapilan vakiflari bütün bu söylediklerimiz için sahit gösterebiliriz. Bilhassa temizlik bakimindan günümüz insaninin düsünemeyecegi ve fakat anlatildigi zaman da hayrette kalacagi bir vakiftan söz etmek yerinde olacaktir. Buna göre sokaklara atilan tükrük ve balgamlar ile insani tiksindiren diger maddeler, üzerine kül döktürülmek suretiyle çirkin manzaralarini ve zararlarini gidermek için para tahsis edip adamlar tayin eden hayir sahipleri (vâkif) de vardir. Osman Nuri Ergin bu konuda su örnegi verir: “Ser’î mahkeme sicillerinde söyle vakif ve vakfiyelere rastlamak mümkündür. Söz gelimi Serez’deki vakfiyeye göre her gün iki adam bir kaba kül koyarak sirtlarina alip çarsi ve pazari geziyor, nerede bir tükrük veya balgam görürlerse üzerlerine bir miktar kül serpip geçiyorlarmis. Külün antiseptik bir madde oldugu düsünülürse atalarimizin tatbik ettikleri usûl daha dogru ve daha iyi degil midir?” Keza, oyuncagi bulunmadigi için arkadaslari ile oynayamayan çocuklara oyuncak alinmasi ile ilgili vakiflari tesis edip meydana getiren hayirseverlerin yaptiklari, bu kadar da degildir. Selçuk Hatun gibi, biraktigi vakif bahçe ve tarlaya her yil muhtelif cinsten 100 meyve agacinin dikilmesini sart kosanlar da vardi. Abdullah oglu Haci Ibrahim, Yeni Cami’de duran leylekler için yilda 100 kurus yem parasi vakf etmisti. Yorganci Ismail Çelebi, Beykoz’daki tekkeye vakf ettigi mandirada çalisan esirlerin (köle ve cariye) münasipleri ile evlendirilmesini sart kosar ve “gence kari, kariya genç tezvic olunmaya ve evladlari dahi uslûb-i mezkûr üzre tezvic oluna” diyerek yaslari birbirine yakin olmayan gençlerle yaslilarin birbirleri ile evlendirilmemesini ister. Bunlardan, vakfa 10 yil hizmet edenlerin de azad edilmesi, vakfiyenin sartlari arasinda yer almaktadir. Sonuç olarak sunu diyebiliriz ki Osmanli toplumunda vakiflarin hizmet götürmedigi bir sahayi görmek hemen hemen mümkün degildir. Bununla beraber biz, vakiflarin hizmet sahalarini asagida görülecegi sekilde bir tasnife tabi tutabiliriz:

a) Dinî hizmetinm ifasi için yapilmis bulunan vakiflar: Cami, mescid, tekke, namazgâh vs.

b) Egitim ve kültürle ilgili vakiflar: Mektep, medrese, kütüphâne, dâru’l-hadis, dâru’l-kurra vs.

c) Sivil ve askerî sahada hizmet eden vakiflar: Evler, saraylar, kislalar, tophaneler, silah saraylari, bahçeler.

d) Ekonomik sahada hizmet veren vakiflar: Çarsilar, bedestenler, arastalar, hanlar, kapanlar, dükkânlar vs.

e) Sosyal hizmetler için kurulmus bulunan vakiflar: Hastahaneler, dâru’s-sifalar, kervansaraylar, imâretler, dâru’l-acezeler, kör evleri, çocuk emzirme yurdu, cüzzamlilar yurdu vs.

f) Su hizmetleri ile ilgili vakiflar: Çesme, sebil, sadirvan, su kemerleri, bentler, hamamlar, kaplicalar vs.

g) Spor hizmetleri için yapilmis bulunan vakiflar: Pehlivan ve kemankes (okçuluk) tekkeleri, ok meydanlari, spor âbideleri.

Bundan baska vakiflarca kurulan tesislerde vazife yapan ve bundan dolayi ücret alip geçimini saglayan nisanlarin meydana getirdigi yekûn, büyük rakamlarla ifade edilmektedir. Bunlara ödenen meblagin büyüklügü düsünülürse vakiflarin ne denli birer hizmet unsuru olduklari anlasilir.

Osmanli toplumunun sosyal hayatinda önemli rol oynayan bu müesseselerin tamamindan bahs etmek mümkün degildir. Zira Osmanli toplum hayatinda dogum ile ölüm arasindaki hayat çizgisinin bütün köse baslarinda vakiflari görmek mümkündür. Bunun için “Kisi vakif bir evde dogar, vakif bir besikte büyür, vakif bir müesseseden beslenir, vakif bir evde ikamet eder, vakif bir müessesede çalisir, vakif bir evde ölür, vakif bir tabuta konur ve vakif bir mezarliga defn edilir” denilmistir. Gerçekten, Osmanli toplum hayatinin bütün sinif ve safhalarinda tesirleri görülen bu müesseselerin tamamindan ve yeterince teferruatli bir sekilde bahs etmek mümkün degildir. Bununla beraber biz, bu eserlerin çesitlerine göre bazi örneklerinden ana hatlari ile söz etmek istiyoruz.

CAMI

Osmanli toplumunun sosyal ve kültürel bakimdan gelismesinde önemli rolü bulunan müesseselerden biri de câmidir. Tamamen vakiflara bagli olan câmiler, mimarî yapi olarak dinî eserlerin baçinda gelirler. Ibâdet, egitim, kaza (yargi), ve sura gibi toplantilarin yeri olarak insa edilen câmilerin ifa ettigi hizmetler, küçümsenmeyecek kadar büyüktür.

Hz. Peygamberin, Medine’ye hicreti ile baslayan câmi insaati, Hz. Ömer’in halifeligi döneminden itibaren önemli merkezler basta olmak üzere Islâm dünyasinin hemen her tarafinda görülmeye baslar. Daha o zamandan itibaren insa edilen câmi binalari, kuru bir yapi olarak birakilmadigi gibi bunlar, çevrelerinde çesitli hayir kurumlarinin yapilmasina da vesile oluyordu.

Yapi olarak dinî mimarî grubunun basinda gelen câmi, özellikle Osmanlilarda mahallenin idare merkezi ve imamlarin karargahi idi. Kendisine verilen Arapça isimden de anlasilacagi gibi câmi, halki toplayan veya halkin toplanti yeri mânâlarina gelmektedir. Bu sebeple sosyal müesseselerin basinda zikredilen câmiler, hem ibâdet yeri, hem de cemaatin toplu bulunmasi sebebiyle memleket, muhit ve mahalleye ait islerin görüsülüp karara baglandigi yerlerdi. Bu yüzden, sosyal bir yapi olarak büyük bir önemi haizdi. Bunun içindir ki Osmanlilarda câmi, mahallenin odak noktasini teskil ediyordu. Câmilerin etrafinda bazan geometrik bir düzen içinde, bazan da yerin özelligine göre çok defa belli bir estetik dikkate alinarak evler serpistirilirdi. Bu evlerden baska en önemli bina medrese idi. Medreseler, özel mimarî tarzi bulunan zarif ve agir basli eserlerdi. Bu binalardan bir kaçi bir câmi etrafinda siralaninca bunlara kütüphane gibi yardimci tesisler de ekleniyordu. Bundan baska özellikle büyük câmilerin yanina sebil, imâret, dâru’s-sifa vs. gibi sivil ve sosyal vazifelerin görüldügü binalar yapilirdi. Bu haliyle bunlar, bir külliye meydana getirir ve âdeta yeni bir mahallenin kurulmasina yardim ederlerdi. Çünkü bir câmi yaptirmak isteyen hayir sahibi (vâkif), topraga agaç diker gibi binasini tek basina yalniz ve garip birakmazdi. Öyle ki yaptirdigi ibâdethaneye sosyal ihtiyaçlari karsilayacak canli bir organ karakteri vererek onu, medresesi, imâreti, mektebi, hamami ve diger müstemilati ile bütünlerdi. Bunun için Osmanli sehirlerinde vakif tesisleri ehemmiyetli kuruluslardi. Feth edilen sehirlerin yenilestirilmesi ve bir Türk sehri haline getirilmesinde en çok bu neviden vakif binalarin hizmeti olmustur. Yeniden kurulan sehirlerde ise bu rol daha büyüktür. Vakif, hem kurulan binalarin saldirici kuvvetlere karsi koruyucusu ve sigortasi görevini görmüs, hem de kurucularin millet gözünde “gâsib” gibi görülmelerine engel olmustur.

Hâlâ bugün bile câmi yakininda namaz vaktinin girmesini bekleme için oturulan kahvelerin varligi, câmiler sayesinde olmustur. Nitekim Istanbul’daki kahve ve kiraathânelerin açilis sebebini câmilere baglayan O. Nuri Ergin, bu konuda söyle der: “Istanbul’da kahveler ve kiraathâneler de câmi teskilâti ve ibâdet yüzünden açilmistir. Namaz vakitlerinden evvel câmiye gelen ve fakat kapisini kapali bulanlar, yahut iki namaz arasindaki vakti geçirmek isteyenlerin bir müddet oturmasi ve beklemesi için ilk önce her câminin yaninda birer yer tahsis edilmis ve hicretin X. (M. XVI) asrinda Yemen’den kahve gelince, buralarda kahve içilmesi âdet haline gelmisti. Bundan dolayidir ki adina kahvehâne denmistir. Kahvelerde namaz vaktine kadar halki oyalamak için bilhassa aksamla yatsi arasinda “Hamzanâme”, “Battalgazi” vs. gibi halk kitaplari okunurdu.”

Klasik Türk câmileri, baslica su kisimlardan meydana gelirler. Dis avlu, iç avlu, son cemaat mahalli, sahn, yan sofalar ve mihrab. Iç avlunun etrafi revakli olup orta yerde abdest almak için çok sayida musluklu bir sadirvan bulunur. Câminin bu avlu tarafinda ve orta yerdeki kapisindan ekseriya son cemaat mahalline girilir. Bu kisim, namaz vaktinden sonra gelen veyahut câmi dolu oldugu zaman cemaat tarafindan doldurularak ayri bir imamla namaz kilinan ve hususi bir mihrabi olan yerdir. Buradan bir kapi ile câminin içine girilir. Cemaatla namaz kilindigi vakit bu sahnda cemaat, mihrabta duran imama uyarak namaz kilar. Mihrabin saginda hutbe için bir minber vardir. Câminin uygun bir yerinde müezzin mahfili oldugu gibi zeminden yüksekçe sofalari ve büyük câmilerin üst katlarinda hünkâr mahfilleri bulunur. Câmilerin binalarina bitisik bir veya daha fazla minare bulunur. Bunlar, ezan okunmaya mahsus tek veya müteaddid serefeli olurlar. Bazi selâtin câmilerinde minarelerin üçer serefesi bulunur. Büyük câmilerin etrafinda daima büyük bir avlu vardir. Buraya çogu zaman agaçlar da dikilir. Böyle büyük câmilerin yaninda türbe ve mezarliklardan baska sebil, imâret, mektep, medrese, kütüphâne gibi binalar da bulunur. Bunlarin tamami, bir külliye meydana getirir. Ve âdeta müstakil bir mahalle olustururlar.

Günümüzde, çesitli yönleri ile kendilerinden yararlandigimiz câmiler, tarihte de ayni özellige sahip olduklari için görüntüleri ile yabancilari cezb etmekten ve onlari kendilerine hayran birakmaktan geri kalmazlardi. Bunu, seyyahlarin eserlerinden takib etmek mümkündür. Nitekim XIX. asrin ilk yarisinda Osmanli ülkesine gelen Gerard de Nerval “Voyage en Orient” adli seyahatnâmesinde bu hayranligini söyle dile getirir: “Ayni anda Istanbul âbidelerinin yükseldigi geri plânda sihirli bir manzara belirmeye basladi. Karanlik çöktükçe kubbeler üzerinde ve minare aralarinda mahyalar yaniyor, sehir isil isil parliyordu. Süphesiz, mahya denilen isikli harflerle, bir seyler anlatiliyordu. Binlerce geminin diregi gibi göge uzanan minarelere isiktan halkalar takilmisti. Bunlar, o narin serefeleri aydinlatiyor ve gökyüzüne resm ediyordu. Baska günlerde pek tatli ve agir olan müezzinlerin her taraftan yükselen sesleri o gün bir zafer sarkisini andiriyordu.

Osmanlilarda câmi mimarisi, bu sahada yeni uslûb ve ekollerin dogmasina da sebep olmustu. Bu bakimdan, kisaca bunlardan bahs etmek, mimarlik tarihimiz açisindan faydali olacaktir. Bunlar:

1. Bursa Uslûbu (1325-1501): Bursa’nin fethinden Istanbul’da Bâyezid Camii’nin yapilmasina kadar olan devre. Bursa’daki Ulu ve Yesil Câmi’ler bu uslûbun ilk örnekleridir. Osmanli mimarisinin bu ilk devresine ait örneklerine Edirne’de de rastlanir. Bu tarz mimarî, Istanbul’un fethinden sonra da bir müddet devam etti. Edirne ve Istanbul’un ilk anitlari asagi yukari hep bu uslûba uyularak yapilmistir.

2. Klasik Üslûb (1501-1616): Bâyezid Câmii’nden Sultan Ahmed Câmii’nin yapilisina kadar olan devre. Osmanli mimarîsinin bu klasik devresi, 1501-1506 yillari arasinda Istanbul’da insa edilen Bâyezid Câmii ile baslar. Bu câmi ile birlikte yeni bir mimarî tarz ortaya çikti. Câminin plani, Bursa’daki Yesil Câmi’nin ilkel seklini korumakla beraber kubbeyi büyütmüs; bunu, binanin kalin duvarlarina dayandiracak yerde dört büyük ve kalin sutûna istinad ettirmistir. Bu düzen, mimara yan sahnlar elde etme imkâni vermistir. Bu yan sahnlar, ya baska küçük kubbelerle ya da küçük yarim kubbelerle örtülmüstür. Bu andan itibaren mimarî artik yeni bir safhaya girmektedir. Ilk devrin câmileri ve âbideleri bu devrin binalari yaninda agir ve kaba kalmaktadir. Mimar Hayreddin, câmiin tamamina, o zamana kadar bilinmeyen bir ahenk ve karekter vermistir.

Bu uslûbun örneklerinden bir kaçi söyledir: Sultan Selim I Câmii, Süleymaniye Câmii, Sehzâde Câmii, Edirne Selimiye Câmii.

3. Yenilestirilen Klasik Uslûb (1616-1703): Bu tarz mimarinin ilk örnegi Sultan Ahmed Câmiidir. Bu dönemde mimarî gelismede ani bir degisiklik oldu. Mimar Sinan tarafindan tesbit edilen plan modeline göre yapilan Sultan Ahmed Câmii’nin, klasik uslûbla yapilmis binalardan farkli bir karakteri ve yüzü vardir.

Câmiinin mimari olan Mehmed Aga, Mimar Sinan’dan daha ileri gitmek ve kendi orijinalligini göstermek hevesine kapilmisti. Klasik dönemin büyük câmilerini taklid eder görünmek istemeyen Mehmed Aga, yasadigi devrin mimarî geleneklerini terk etti. Mehmet Aga, klasik Camiin planina ve dis sekline sadik kalmakla beraber iç görünüsünü tamamen degistirdi. Bu dönem, Sultan III. Ahmed devrine kadar devam etti.

4. Lâle Devri (1703-1730): Sultan III. Ahmed devri. Bu devrin önemli bazi mimarî eserleri sunlardir: III. Ahmed Çesmesi. Bu çesme, Ayasofya Camii ile Topkapi Sarayi yaninda 1729 yilinda yapilmis olan çesmedir. Lâle devrinin en karekteristik âbidelerinden biridir. Çesmenin krokisi

bizzat padisah tarafindan yapilmistir. Bundan baska Azapkapi çesmesi, Üsküdar ve Tophane çesmeleri de bu dönemin baslica eserleri arasinda zikredilirler.

5. Barok Uslûbu (1730-1808): I. Mahmud ve III. Selim devirleri. Bu dönemde Avrupa’dan getirilen esya ile gelen turistler (seyyah), Türklerin zevklerinde büyük bir degisikligin meydana gelmesine sebep oldular. Artik Osmanli sanatçisi da rönesanstan etkilenmeye baslamisti. Eski motifleri birakan sanatçilar, rönesans eserlerinde yeni bir takim fikirler buldular. Onun için yavas yavas klasik sekillerden uzaklasildi. Mimar Sinan ekolunun alisilmis sekilleri ve lâle motifleri terk edildi. Bununla beraber Türk sanatçilari bu uslûbu kendilerine göre yorumladilar. Böylece, Batx barokundan farkli bir uslûb meydana gelmis oldu. Bu tarz, XIX. yüzyil baçlarina kadar sürdü. Bu tarzin örnekleri arasinda Nuru Osmaniye Camii (1757), Lâleli Camii (1763), Hamidiye Imâreti, Harem’de Selimiye Camii ve kislasini sayabiliriz.

6. Ampir Uslûbu (1808-1874); Sultan II. Mahmud ve Abdülmecid ile baslayip Abdülaziz’in saltanatina kadar sürmüstür. Fransa’da barok uslûbundan sonra gelen ampir uslûbu, o dönem Osmanli ülkesini de etkiledi. Sultan II. Mahmud zamaninda 30 yillik süre içerisinde yapilan binalarda hep bu uslûb kullanildi. Bununla beraber Osmanli ülkesinde bu uslûba yeni bir karekter kazandirildi. Burada hayvan figürleri kullanilmadi. II. Mahmud türbesi bunun örneklerinden biridir. Ortaköy Camii ile, Ermeni Karabet Balyan tarafindan yapilan Dolmabahçe Sarayi, ampir ve barok karisimi bir uslûbla insa edilmistir.

7. Yeni Klasik Uslûb (1874-1930): 1861 yilinda padisah olan Sultan Abdulaziz zamaninda mimarî sanatinda bir çöküntü dönemi yasaniyordu. O zamanlar, Rum ve Ermenî mimarlari, Türk sanat ve zevkine uymayan tuhaf bir takim binalar yapiyorlardi. Avrupa mimarî eserlerinden kopya suretiyle alinmis motifler bu uslûpta açikça görülüyorlardi. Konya’da, Sultan Abdulaziz’in annesi Pertev Nihal Sultan tarafindan yaptirilan Aziziye Camii, Türk sanati ile ilgisi bulunmayan bu sanatin tipik örneklerinden biridir. Istanbul Aksaray’da yaptirilan Valide Camii de bu tarzda bir eserdir.

Osmanli döneminde daha kurulus yillarindan itibaren baslayan vakif gelenegi, câmi ve görevlileri için gelir getiren birçok tesisin meydana gelmesine sebep olmustur. Böylece vakiflar, günümüzde devlet bütçesinden maas almak suretiyle geçimlerini saglayan pek çok kimseyi, devlet bütçesine yüklenmeden besleyebiliyorlardi. Bundan baska câmi ve diger dinî müesseselere vakf edilen emlâkin, mütevelli, câbi, muarrif vs. gibi görevlileri de hizmetlerine karsilik devlete daha fazla yük olmadan geçimlerini sagliyorlardi. Maaslari vakif tarafindan karsilanan görevliler ile bunlarin tayinlerine isaret eden pek çok belge bulunmaktadir. XVIII. asir Osmanli cemiyetinde camilerdeki görevlilerin isim, sayi ve maaslarini belirten bir cetveli buraya almakla câmilerde vazife görenlerin sayilarini ögrenme imkânini bulacagimiz gibi devlet hazinesine yük olmadan ne denli bir masrafin yapildigini da ögrenmis olacagiz. Baska bir cetvel ile de resmî vazifeli olmadiklari halde yine camilerde dua etmek, Kur’an okumak gibi hizmetlerinden dolayi vakiftan ücret alanlarin miktar ve ücretlerini ögreniyoruz.

Yedi mescid ve altmis camide görevlendirilmis kisilerin sayilari ve akçe olarak günlük ücretleri

Ücret Kategoriler Görevli Ücret

Görevliler 1-4 5-9 10-19 20-29 30-3940-49 50-120 Toplami Toplami

Imam 29 17 26 11 10 3 9 105 1736

Eczâhân 49 68 47 20 184 1338

Vâ’iz 6 28 27 3 10 2 5 81 1305

Müezzin 81 51 47 179 1117,5

Hatib 28 13 17 6 4 2 1 72 791

Kayyim 32 29 25 5 1 92 715,5

Devirhân 56 35 27 118 686

Desi’âm 4 11 11 4 2 3 35 525

Ferras 49 35 8 92 416

Seyhü’l-kurrâ 4 15 3 6 2 31 407

Müderris 1 4 1 2 8 277

Bevvâb 6 25 1 32 170

Talebe, sibyan 60 60 160

Na’athân 7 9 5 21 154

Muvakkit, sa’âtî 1 1 3 1 1 6 129

Mu’allim-i sibyan 3 2 1 1 1 8 80

Muhaddis 1 1 1 1 4 60

Hâfiz-i kütüb 5 2 2 9 45

Kandilci, sirâcî 23 36 4 63 326

Buhûrî 4 1 1 6 27

Muhammediyehân 3 1 4 15

Hâfiz-i seccâde 9 9 16

Mahyaci 1 1 2 20

Hatm-i hâcegânhân 1 1 1 2 14

Delâil-i hayrât kârî 7 7 14

Sifâ-i serif hocasi 1 1 4

Digerleri 20 11 3 2 36 194,5

Toplam 486 393 261 60 33 10 21 1264 10743

Du’gûyân’in sayisi ve akçe olarak günlük ücretleri

Görevli Ücret

Görevliler 1-4 5-9 10-19 20-29 30-39 40-49 150 Toplami Toplami

Du’ûgûyân 34 41 11 2 1 1 90 841

Eczâhân 449 8 49 9 1 516 2267

Du’âciyi hatm-i serîf 1 1 10

Yâsinhân 6 3 9 47

Tebârekehân 1 1 10

Mülkhân 7 7 13

îhlâshân 8 1 9 36

Hatimhân 3 1 7 11 120

Fethhân 1 1 5

En’âmhân 14 14 42

Ammehân 1 1 1

Delâil-i serifhân l 1 5

Nâzir-i cüzhân l 1 1

Müvezzi’, sandûkî 13 1 14 26

Hafizieczâ’ 6 1 7 13

Noktaci 13 2 15 30

Sermahfil 3 1 4 9

Buhurcu 2 2 2

Ed’iyye-i me’sûrehân l 1 5

Toplam 561 58 72 2 10 1 1 705 3478

Osmanli toplumunun ekonomik, sosyal ve kültürel bakimlardan gelismesine yardimci olan câmilerde görev yapan ve adina kisaca “imam” dedigimiz görevlinin vazifelerinden de biraz söz etmek yerinde olacaktir. Mahallenin dinî, idarî ve beledî yöneticisi durumunda bulunan imamin vazifesi, günümüzdeki gibi mihrab ile minber arasina sikisip kalmamisti. Osmanlilarda imamlik, sorumluluk alani genis ve önemli bir vazife idi. Bundan dolayi bazi zâbita ve beledî isler de yine mahalle imamlari tarafindan takip edilirdi. Mesela ahlakî yönden zabitayi ilgilendiren olaylardan imam sorumlu idi. Nüfus kayitlari, dogum, Ölüm, evlenme, bosanma gibi islemler de imamlar vâsitasiyle yerine getirilirdi. Mahalleye gelip gidenler, mahalle halkini rahatsiz edecek sekilde uygunsuz davrananlar, içki içip sarhos olanlar ile benzer kimseler, imamlar tarafindan gözetilirdi. Tabir caiz ise onlar, mahallenin gören gözü isiten kulagi idiler. Vazifeye tayinleri padisah berati ile olan imamlarin bu özelliklerini belirten pek çok arsiv belgesi bulunmaktadir. Bu bakimdan bunlara örnek vermeye bile ihtiyaç hissetmiyoruz. Ancak baska hukukî bir durumu ortaya koymasindan dolayi bir belgeden söz etmemiz gerekir. 2 Receb 972 (3 Subat 1564) tarihini tasiyan ve Edirne Kadisi’na gönderilen bir hükümde, imam ve hatiplerin, vazifelerine dair çikan beratlarini alti aya kadar almalari gerektigi bildirilmektedir. Bu müddet içinde beratlarini almayanlarin vazifeye tayin edilemeyeceklerini de yine adi geçen belgeden ögreniyoruz. Herhalde bu yüzden olsa gerek ki, baska bir vesikaya göre resmen imamlik vazifesi ile tayin edilmeyen kimseler için adi geçen tabirin (imam) kullanilmasi bile mümkün görülmemektedir. Bir baska belgeden ögrendigimize göre sadece mahalle veya köy halkinin istegi ile görev yapanlar için “imam” tabiri yerine “Namazci” ifadesi kullanilmaktadir.

Osmanli Devleti’nde, imamlik vazifesine getirilen kimse, özellikle sosyal faaliyetleri bakimindan basi bos birakilmazdi. Kadilar, her zaman imamlari teftis edebilirlerdi. Bu teftislerde onlar sadece dinî görevleri degil, mahalledeki diger hizmetlerin yapilip yapilmadigini da arastirirlardi. Bu bakimdan isinin ehli olmayan kimseler vazifeden uzaklastirilirlardi.

Memleketimizde 1245 (1829) senesinde muhtarlik teskilati kurulana kadar mahalle yöneticisi olan imamlar, kadi’nin bir nevi temsilciligini yapiyorlardi. Kadilarin, yerine getirmeleri gereken pek çok iste imamlardan yardim gördüklerine sahid olunmaktadir. Bu meyanda onlar, mahallenin düzeninden, halk arasindaki ahenk ve baristan sorumlu idiler. Arsivlerimizdeki birçok belge, imamlarin bu konudaki yetkilerine isik tutmaktadir. Nitekim Muharrem 1130 (Aralik 1717) tarihini tasiyan asagidaki su hüküm dikkat çekicidir. Biz bu hükmün bir kismini aynen buraya almayi faydali görüyoruz:

“Âsitane kaymakamina ve Istanbul Kadisi’na ve Sekbanbasiya ve

Hassa Bostancibasiya hüküm ki: Mahrûse-i Istanbul’da bazi mahallatta fevahis taifesi tavattun ve âdet-i mazmûmeleri üzre bazi erazil ve müdmin-i hamr olan eskiya ile ihtilat ve irtikab-i fisk u fücûr ve baise-i fitne ve fesad olduklari mesami-i âliye-i malûkâneme ilka olunup emr bi’l-maruf ve nehy ani’l-münker’in meviza-i kerime muktezasinca uhde-i cenab-i hilafetmeabimi vacib ve zimmet-i mehin vârid-i töhmet-i cihanyanima lazim vârid olmagla sen ki vezir-i müsarun ileyh ve siz ki muma ileyhimsiz insaallahu taala is bu emr-i serif-i vâcibu’l-imtisâlim vusûluna mahruse-i Istanbul ve tevabü mahallati imamlarina mahallelerine fevahis sakin olmamak üzere ve ahalisi dahi evkat-i hamsede cemaat ile eday-i salâti mefruza içün hazir olup ve içlerinden tarik-i salât ve siirb-i hamr ve sair menâhiyi mürtekib olanlar, mahallelerinden ihraç olmak üzere…” diye devam eden emre göre mahalle imamlari kendi mahallelerinden sorumlu tutulmaktadirlar. Vesikanin metnini verdigimiz için burada fazla bir açiklama yapma geregini duymuyoruz. Keza,Haslar Kadisi’na selh-i Safer 975 (7 Agustos 1567) tarihinde yazilan bir hükümde de Eyyub ve civarindaki mahallelerde bulunan fisk ve fücûr ehlinin mahallelerden çikarilmasi, kahve ve sair oyun yerleri ile fuhsiyatla istigal eden kadinlarin bulundugu yerlerin kapatilmasi için de imamlardan yardim istenmektedir. Bu emirlere itaat etmeyenlerin haps edilmesi isinde de kadiya yardim etmek üzere mahalle imamlari ile kethüdalarin görevlendirildigi adi geçen belgeden anlasilmaktadir.

Gazete, radyo, televizyon vs. gibi nesir araçlarinin bulunmadigi bir dönemde devlet, her türlü emir ve yasaklarini imam ile câmi vâsitasiyle halka bildiriyordu. Bu sayede devlet, memleketin her yerinde ayni anda (yatsi namazi vakti) emir veya yasaklarini bildiriyordu. Zira o asirlarin toplum suuru geregi, mahallede ergenlik çagina gelmis bulunan erkeklerin büyük bir kisminin yatsi namazi vaktinde camide toplanacaklarini bilirdi. Bildirilmesi istenen bir emrin mevcudiyeti halinde imam, günün son ibadeti olan yatsi namazini müteakip: “Ey cemaat, dagilmayiniz, hükümetin emri vardir, simdi söyleyecegim” der ve kendisine verilen emri ilân ederdi.

Günümüzle mukayese edildigi zaman gerçekten büyük bir farklilik gösterdigine sahid oldugumuz Osmanli devri mahalle imamlarinin bu görevleri, o kadar önemli ve devamli bir hal almisti ki, sehir merkezinde kadilik müessesesi büyük bir sarsintiya ugrayip fonksiyonunu yitirdigi halde, o müessesenin alt kademedeki temsilcisi olan mahalle imamlarinin durumu o kadar sarsilmamistir. Bununla beraber, memlekette bu derece önemli hizmetler ifa etmis olan imamlarin yetkileri, degisen dünya sartlarina göre zamanla daraltilmistir. Bu durum, Tanzimat (1839)’a takaddüm eden senelere kadar uzanmaktadir. Tanzimat’a dogru mahalle yöneticisi statüsündeki imamlarin, din isleri disinda yönetim ve diger dünya isleri ile mesgul olmalarini önlemek için, danismalari gereken ve halk tarafindan seçilen birkaç muhtar, imamlarin yanina verilmistir. Böylece 1829′da baslayan bu muhtar seçme isi, asirlarca mahalle islerinin yönetimini üstlenen imamlarin yönetimdeki vazifelerine son vermek için atilmis bir adim oldu. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasi ile de imamlarin vazifesi sadece câmiye hasr edilmistir.

TEKKE

Islâm dünyasi kültür ve sosyal hayatinda önemli yeri bulunan müesseselerden biri de tekkedir. Tasavvuf düsüncesinin, anlayis ve terbiyesinin islendigi, derinlestirildigi ve halka takdim edildigi tekkeye (tekye), zâviye, hankah ve dergâh gibi isimler de verilmektedir. Ilk tekkenin Remle’de Hâce Abdullah Ensarî tarafindan kurulmasindan kisa bir müddet sonra her tarafta yayilan ve dolayisiyla daha sonra kurulan Müslüman devletlerin kurulus faaliyetlerinde bulunan tekkeler, Türklerin Anadolu’ya gelip yerlesmesinde de büyük ölçüde rol oynadilar. Anadolu’nun Islâmlastirilmasinda da tekkelerin oynadigi rol, inkâr edilemeyecek kadar büyüktür. Nitekim Mentese Beyligi adli arastirmasinda Paul Wittek, adi geçen bölgede dervislerin Islâmlastirma hareketlerinde nasil faal bir rol oynadiklarini anlatir.

Tekke ve zâviyelerin, Osmanli fütûhatim kolaylastirmada büyük bir ehemmiyeti haiz olduklarini biliyoruz. Zira Osmanogullari ile birlikte birçok seyh, gelip Anadolu’nun bati taraflarina yerlesir. Bu yeni gelen dervis muhacirlerin bir kismi, gazilerle birlikte memleket açmak ve fütuhat yapmakla mesgul oluyor, bir kismi da o civardaki köylere veya tamamen bos ve tenha yerlere yerlesiyorlardi. Köy veya bos araziye yerlesenler, bu yerlerde müridleri ile birlikte ziraat ve hayvan yetistirmekle mesgul oldular. Bunlar, özellikle bos topraklar üzerinde zâviye kuruyordu. Bu sayede buralar kisa bir zamanda din,kültür ve imar merkezleri haline geliyordu. Bu zâviyelerin, ordulardan önce gelip hudud boylarina yerlesmeleri, onlarin (ordularin) harekâtini kolaylastiriyordu. Bundan baska Osmanlilar, fetihlerden önce istedikleri yerlere dervis gönderiyorlardi. Böylece yerli halkin psikolojik olarak hazirlanmasi saglaniyordu. Evliya Çelebi’deki bir kayit bunu teyid etmektedir. Tekke seyhleri, maddi olarak da orduya yardim ediyorlardi. Nitekim gerek Âsikpasazâde, gerekse Nesrî’de bulunan asagidaki ifadeler, bu yardimlarin, ordularin sevk ve idaresi için ne denli kiymetli oldugunu göstermektedir. Buna göre Göynük ve Taraklu’ya hazirlanan bir akinda Osman Gazi, Köse Mihal’in tedbirlerini sevab (dogru) bilip güzati cem’ edüp gelüp Bes tas (Besiktas) zâviyesine konup seyhine Sakari (Sakarya) suyunun geçidini sorarlar. Seyh de kendilerine geçidi gösterir.

Bundan baska tekkelerin, köylerin gelismesinde ve köy halkinin ilerlemesinde de büyük hizmetler yerine getirdikleri bilinmektedir. Gerçekten, köy ictimaî toplulugu içinde bir imam ile bir de zâviye seyhinden (varsa) bahs etmek gerekir. Zâviye seyhleri, XIII. asirdan itibaren “Köy Gençlik Ocaklari”ni nüfuzlari altina alarak buraya tarikat usûl ve âdetlerini sokmuslardir. Böylece bunlar da sehirlerdeki ahî teskilâtlari gibi kuvvetli bir manevî birlik kazanmislardi.

Osmanli toplum hayatinin ekonomik ve sosyal gelismesinde harç vazifesi gören tekkelerin son zamanlarindaki durumlarina bakip bunlarin devamli böyle olduklarini zannetmek, büyük bir haksizlik olur. Nitekim M. Cevdet de bu mevzuya temasla “son zamanlardaki tereddisine bakip ta tekkelerin daim öyle olduguna hükm etmemelidir. Dört mevsimden sonbahara bakarak ilkbaharda da ortaligi yapraksiz ve yesilliksiz sanmak dogru olmadigi gibi, kemâl zamanlarinda tekkeler, ruhlari çok terbiye etmistir. Eskiden tekkeler, edebiyat, musikî ve tarih ocaklari idi. Hayatin izdirabini dindirmek ihtiyacinda olanlar, oralara kosar, nefis bir ahengin selâlesi altinda ruhlarini yikar, tesellikâr söz ve tarihî menkibelerle yeniden canlanirlardi. Hâsili tekkeler, ye’s ve mahrumiyet ile canina kiyacak insanlarin, yeniden tamir gördügü yerlerdir” diyerek tarihî bir gerçegi dile getirmeye çalisir. Bu ifadeler, tekkelerin insan hayatinda, özellikle psikolojik rahatsizligi bulunan ve çesitli sebeplere bagli olarak bunalima giren insanlar için nasil bir mânâ ifade ettigini göstermektedirler.

Osmanlilar, tekke düsüncesini sistemlestirmek, müesseselestirmek ve bu düsünceyi çesitli yol ve teskilatlarla cemiyete aktarmak hususunda önemli hizmetler ifa ettiler. Bu anlayistan hareketledir ki, daha önceki Müslüman devletlerin tekke ve zâviye seyhlerini korumalari an’anesi, Osmanlilarda da aynen devam etti.

Görüldügü gibi, psikolojik, pedagojik ve tibbî problemlere varincaya kadar genis bir hizmet sahasina sahip olan tekke, o devrin mektebidir, hastahanesidir, spor yurdudur, moral kaynagidir, dinlenme kampidir, beldenin güzel sanatlar akademisidir, edebiyat ve fikir ocagidir. Velhasil tekke, insanlarin hayrina olan her seydir. Tekke’nin, tarih boyunca icra ettigi fonksiyonlarini kisaca söyle özetleyebiliriz:

a. Tekkeler, özellikle kurulus yillarinda kendi seyhleri tarafindan seçilen bölgelerde kuruluyorlardi. Bundan dolayi onlar, etraflarindaki insanlarin manevî ihtiyaçlarini temin ederek bölgelerinin insanlarina sahip çikiyorlardi. Böylece, Kur’an’in tavsiye ettigi bir metod olan hikmet ve güzel ögütle insanlari dine ve hakikata çagiriyorlardi.

b. Tekke ve zâviyelerin bir kismi, devlet tarafindan, bilhassa yolculuk için tehlikeli olan yerlerde tesis ediliyorlardi. Bu bakimdan, daglarda korkunç bogaz ve geçitlerde tesis edilen tekkeler, askerî sevk ve idareyi kolaylastirmak, ticarete engel olabilecek eskiya vs. gibi kimselere mani olmak için birer jandarma karakolu vazifesi de görüyorlardi. Böylece tekkeler, kar ve yagmurlu günlerde de ticarî sevkiyatta bulunanlara birer siginak oluyorlardi.

c. Çok genis topraklara sahip olan Osmanli Devleti’nin, merkeze olan uzakliklari dolayisiyle, otoritenin zaaf gösterdigi yerlerde bazi isyanlarin çikmasi normaldi. Devlet, böyle yerlere maas vermek suretiyle devamli bir zâbita kuvveti yerlestirecegine, orada bir zâviyenin kurulmasini daha uygun ve netice itibari ile daha faydali görüyordu. Devlet, tekke vasitasiyle bu neviden dert ve sikintilari ortadan kaldiriyordu.

d. Oturma merkezlerinde (meskûn mahallerde) kurulan dergahlarin gördügü önemli hizmetlerden biri de temel inanç ve kültürün, halk arasindaki birlik ve saglikli bir haberlesmenin saglanmasi idi. Günümüz yayin organlari tarafindan verilen hizmet, o dönemde câmi ve tekkeler vâsitasiyla yerine getiriliyordu. Tamamen vakiflara bagli olan bu müesseseleri hemen her yerlesim biriminde görmek mümkündür. Söz gelimi, Urfa’da Seyh Yalincik, Seyh Tahir, Câbir el-Ensarî, Halil Rahman; Erzurum’da Ibrahim Hakki; Maras’ta Ereglice, Seyyid Mazlum; Sam’da Zeyne’l-Âbidin; Mustafa Pasa tekkesi gibi tekkeler ilk akla gelenler olarak zikr edilebilir.

e. Nihayet tekke ve zâviyelerin zaman zaman ruh ve sinir hastaliklari için tedavi merkezi olarak kullanildigini da biliyoruz. Daha çok telkin ve irsad yolu ile hizmetlerini sürdüren bu sifa yurtlari, çogu zaman bir seyhin önderliginde toplumun bu sahadaki yaralarina çareler ariyordu. Bu seyhlerden bir kisminin da gerçek mânâda doktor (tabib) olduklarini düsündügümüz zaman, tekkelerin bu konudaki hizmetlerinin ne kadar önemli olduklari anlasilir.

Tamamiyle vakiflara bagli olan tekkeler, insanlara yardimi hedeflemislerdi. Devlet, çesitli yollarla bunlara yardimda bulunuyordu. Hatta bu yardimlarin yaygin sekli, kendilerine bagli olan vakif arazilerden vergi almamakti.

Tekkeler, insanlara sunduklari hizmetleri yanisira, dervislerin devamli olarak ikamet ettikleri ve tarikata intisab edenlerin, zikir ve merasimi toplu olarak yaptiklari yerlerdir. Bu sebeple tekkeler mimarî yapi olarak su kisimlardan meydana geliyordu:

1. Semâhâne: Semâhâneler, zikir ve ibadet etmek için hazirlanmis özel sofalardir. Bunlarin sekli tarikatlara göre degisir. Mevlevilerde dönmeyi kolaylastiracak sekilde ortasi yuvarlak bir meydan seklinde yapilir. Semâhâneler ayni zamanda birer mescid vazifesi de görürler. Bu sebeple mihraplari da bulunur. Buralarda cemaatla namaz kilinir. Bazi büyük semâhânelerde kadin ve itibarli insanlar için özel mahfiller de bulunur. Kadinlar, zikri kafes arkasindan seyrederler ki buraya haremden girilir.

2. Türbe: Genellikle tekkelerin içinde bir veya bir kaç kisinin türbesi bulunur ki, bunlar, tekke seyhleri ile yakinlarina aittirler.

3. Çilehâne: Bazi tekkelerde çilehâne denilen los isikli bir bölüm vardir. Dervisler burada çile çekip derece kazanirlar. Mevlevî çilehaneleri ise aydinliktir.

4. Dervis odalari: Tekkelerin de camiler gibi birer avlusu vardir. Oraya bir kapidan girilir. Avlunun etrafinda, medreselerde oldugu gibi sira ile dizilmis odalar bulunur. Önlerinde revak bulunan bu odalara hücre denir. Dervisler ayri ayri bu odalarda yatip kalkarlar.

5. Selamlik: Seyh efendinin dairesidir. Buna meydan evi de denir. Misafirler burada kabul edilir. Burasi ayni zamanda yemek yenen yerdir.

6. Harem: Seyhin ailesi ile birlikte oturdugu ikametgâhidir. Buranin disardan da bir kapisi vardir.

7. Mutfak ve Kiler: Dervislerin, yemeklerini yapmak ve erzaklarim saklamak için avlunun uygun bir yerine yapilmistir.

8. Kahve Ocagi: Kahve pisirilen ve seyhin hizmetinde olanlarin bulunduklari yerdir.

IMÂRET

Osmanli toplum hayatinin sosyal gelismesinde önemli rolü bulunan müesseselerden biri de imârettir. Temeli vakif sistemine dayanan imâretin, memleketin kültür ve ekonomik hayatinin gelismesinde de büyük hizmetleri olmustur.

Dar mânâsiyla “asevi” demek olan imâret, genis ve daha kapsamli bir sekilde tarif edilmektedir. Buna göre neredeyse bir sehir veya kasabanin nüvesini teskil eden bir külliye hüviyetini tasimaktadir. Bu açidan bakildigi zaman müessesenin kapsamina câmi, medrese, bimarhâne, kervansaray, kütüphâne, hamam gibi insanlara faydali olan tesisler girmektedir. Imâret külliyesinin kapsamina giren tesislerin azligi veya çoklugu, vakfin imkânlarina göre degisir.

Sosyal birer hayir kurumu olan imâretlerdeki yemeklerin kaliteli olmasina dikkat edilirdi. Bu konu gerek Fâtih, gerekse Kanunî Sultan Süleyman’in vakfiyelerindeki imâret ile ilgili bölümlerde ifade edildigi gibi bizzat imâret mütevellisi, bazan da onun imkânlarindan istifade edenler tarafindan dikkatle izlenirdi. Uygun olmayan ve hijyen sartlarini tasimayan gidalar imârete sokulmazdi. Aksi takdirde gerekli mercilere sikâyetlerde bulunulurdu. Bu sikayetler üzerine gerekli tedbirler alinirdi. Nitekim Zilkade 1177 (Nisan 1764) tarihini tasiyan bir belge Istanbul ve tevabündeki imâretlerde “talebe-i ulûm ve fukuray-i müstahakkîn” için daha önce her gün firinlarinda pisirilen ekmegin (nan-i aziz) unu beyaz ve has oldugundan yenmesi de güzel oluyordu. Fakat bir müddetten beri Degirmenderesi uncularinin verdikleri un karisik oldugundan yenmesi güzel olmadigindan bu firinlarin degistirilmesi ve daha kaliteli un veren firinlardan un alinmasi gerektigi bildirilmektedir. Keza, Bursa Kadisi’na yazilan bir hükümde imârette pisen yemeklerin kaliteli olmasi, kasaplarin en iyi etten imârete vermesi ve mütevellinin bizzat bunu kontrol etmesi gerektigi istenmektedir. Imâretlerde saglik ve temizlik kaidelerine de siki bir sekilde riayet edilirdi. Nitekim XVI. asir ortalarinda Istanbul’a gelip Fâtih külliyesi misafirhanesinde kalan Radiyüddin el-Gazzî, burada karsilanisini söyle anlatir:

“îmârethâneye bakan zat yanimiza gelerek hal ve hatirimizi sorduktan sonra ihtiyaçlarimizin iyi bir sekilde temin edilecegini vaad etti. Dogrusu her seyleri gibi yatak ve yorganlari da temizdi”. Bu sözler, misafirhanenin kurulusundan bir asir sonra dahi yatak ve yorganlarinin ne denli temiz oldugunu ve bu temizlige nasil riayet edildigini göstermektedir.

kimsesiz ve yoksullarin da imkânlarindan istifade ettigi imâretler, sadece yemek vermekle yetinmiyor, ayni zamanda adam basina günde 3-5, hatta bazan 10 akçaya kadar para da veriyordu.

Bütün imâretlerde her seyden önce mektep ve medrese talebesinin ihtiyaçlari temin ediliyordu. Bu da imâretlerin kültür hayatimizda nasil bir fonksiyon icra ettiklerini göstermektedir. Her imâretin, vâkifin sartlarina uygun olarak hazirlanan bir nizamnâmesi (yönetmeligi) bulunur. Bu bakimdan, ögrencilerin imâretlere nasil girecekleri, ne kadar yemek alacaklari, nerede ve nasil oturmalari gerektigine varincaya kadar her türlü hareketleri bir nizama baglanmistir. Istanbul’da talebelerden sonra yemek yiyen fakirlerin en çok bulundugu imâretler, Lâleli, Sehzâde; Üsküdar’da Valide-i Atik ile Mihrimah; Eyyub’te de Mihrisah imâretleri idi.

Cemiyetin daha saglikli olmasi için, ögrenci, fakir ve kimsesizlere yardimda bulunmak gerektigini bilen Osmanli toplumu, bu neviden kurumlan gelistirmek için bütün imkânlarini efer etmisti denebilir. Gerçekten, Orhan Bey’den baslamak üzere Osmanli Devleti’nde pek çok hayir tesisi kuruldugu görülür. Nitekim Orhan Bey, daha isin basinda eski kiliseleri mescid ve medreselere çevirir. Bursa’da yoksullar evi yaptirir ve onlari doyurmak için mallar vakf eder. Yoksullar evindeki bilgin ve hafizlara da maas baglar. Daha önceki müslüman devletlerde de varligina sahid oldugumuz bu müessesenin (imâret) Osmanlilardaki ilk müessisi (kurucusu), Orhan Bey oldu. O, Iznik’in Yenisehir kapisinda bir imâret kurdu. Bu imâretin seyhligini de, dedesi Edebali’nin müridi olan Haci Hasan’a verdi. Orhan Gazi, bu ilk imâretin açilis merasiminde bizzat kendisi hizmet etmis, fakirlere çorba dagitmis, aksam olunca da imâretin kandillerini bizzat kendisi yakmistir. Sultan Orhan’dan sonra oglu Murad da pek çok hayir ve hasenatta bulundu. Bunlar içinde Kaplica nahiyesinde tesis ettigi imâreti ve imâretle ilgili bilgiyi onun 787 (1385) tarihli vakfiyesinden ögreniyoruz. O, ahiret azigi olarak insa ettigi imâretine pek çok arazi vakf etmisti. Vakfiyeye göre hiç kimse imârete inmekten men olunmaz. Hizmetçiler, gelenlere en güzel sekilde hizmet etmek zorundadirlar. Hele fakirlere bu hizmeti daha iyi yapmalilar. Çünkü onlar, kalbi kirik kimselerdir. Imârete inen kimse orada üç gün kalabilir. Bundan sonrasi mütevellinin kararina baglidir. Artik böyle bir baslangiçtan sonra feth edilen her yerde imâret sitelerinin kuruldugu görülür. Kisa bir müddet sonra imâretler, öyle bir artis gösterdi ki, XVIII. asrin sonlarinda, sadece Istanbul imâretleri her gün 30.000′den fazla insani doyurma imkânina sahib olmuslardi. Ayni sekilde 937 (1530) tarihinde yalniz Fâtih imâreti, günde bin kisiden fazla insani doyuruyordu. Hadidî, “Tarih-i Âl-i Osman” adli eserinde, hem kimlerin imâretten istifade ettigini, hem de bunlarin sayisini su ifadelerle dile getirmektedir:

“Yine emr etti bir âli imâret

Imarindan kala sonra emâret

Ki bin kisiye her gün iki nevbet

Verilir as u et ekmek ziyafet

Yaya, atli, misafir u hassu âmi.

Konukluk eyleyüp üç gün tamami.

Nefaisten niam-i vâfir ulfeler

Gece gündüz ziyafetler ederler.”

Meshur seyyahimiz Evliya çelebi (1611-1682) de Istanbul’da bulunan imâretlerin isimlerini verdikten sonra: “Ben, elli yilda on sekiz padisahlik ve krallik yer seyahat ettim. Hiç bir yerde bu kadar hayrat görmedim” diyerek, memleketteki hayir müesseselerinin çoklugundan iftiharla bahs eder.

Dar mânâsiyla “asevi” veya “ashane” demek olan imâretin imkânlarindan istifade edecek olanlar medrese talebesi, câmi veya hayrat hademesi, fakirler ve misafirlerdir. Bundan baska gerçekten dikkat çeken ve baska bir yerde örnegine rastlanamayacak bir istifadeci sinif daha vardir. Bu, kuslar sinifi idi. Gerçi özel olarak hayvanlar için pek çok vakfin kuruldugunu biliyoruz. Fakat bu vakiflarin disinda kalan ve hem kuslarin beslenmesini saglayan hem de çevrenin temizlenmesine katkida bulunan imâretler, bu imkânlarin saglanmasi bakimindan bas vurulan baska bir çaredir. Böylece imâretten kuslar da (yirtici, vahsi kuslar) istifade ediyordu. Nitekim Sultan Ahmed Camii Imâreti’nde, bunlar için, kule gibi bir yer yapilmisti ki, vakfiyesinde yenmeyecek yemeklerin vuhus-i tuyura (vahsi kuslara) burada verilmesi yazilidir. Görüldügü gibi bu, hem artik yemeklerin bosa gitmemesi, hem de ortaligin kirlenmemesi için bas vurulan güzel bir çaredir. Bu vesile ile kuslar da imâretin yemeklerinden nasiplerini almis oluyorlardi.

Biraz önce imâretlerde bir iç nizamin bulundugunu ve herkesin buna göre hareket etmesi gerektigine isaret etmistik. Imâretlerde pisen yemekler ve onlardan istifade edenlerin nasil hareket edeceklerine dair olan hükümler, hemen hemen bütün imâretlerde ayni olmakla beraber biz, kültür tarihimiz bakimindan önem arz eden bu konuyu Müftüzâde Es’ad Bey’den kisaca özetlemek istiyoruz:

“Talebe efendilere “fodla”, çorba, pilav, zerde, bazen de zirve (incir, üzüm, hurma ile pirinç ve sekerden yapilir) gibi çesitli yemekler tevzi olunurdu. Bir fodla 90 dirhem-i atik miktarinda ekmektir. Bazi imâretlerde 45′lik fodlalar da yapilirdi. Bir medreseye yeni kayd olan bir talebeye mülazim istihkaki olan bir tam fodla verilirdi. Bilâhere sahib-i hücre olunca bir misli zam alir. Imâretler, sabah namazi vakti açilir, sabah derslerinden evvel fodlalar dagitilarak talebeye bugday ve arpa unundan veya kirmasindan mamul çorba dagitilir. Bu çorba, imâret içinde “me’kel” denilen yerde her talebeye büyük bir kepçe olarak verilerek taslarla içilirdi. Dersten çiktiktan sonra yagli pirinç çorbasi alinir. Buna bazen de nohut katilirdi… Persembe günleri her imârette zerde, pilav ve Hamidiye ile Lâleli imaretlerinde Pazartesi ile Persembe günleri zerde ve etli pilav yapilarak bolca dagitilir.”

Imâretlerde yemek konusuna büyük bir titizlikle dikkat edilirdi. Yukarida genel olarak verdigimiz bilgiden baska bir de daha açik bir örnek olmasi bakimindan imâret vakfiyesinde bizi ilgilendiren sartlara deginmek yerinde olacaktir:

“Müsarun ileyh vâkif hazretleri, bina olunacak imârette Ramazan geceleri için her gün kirk vukiyye (okka = 1282 gr.) taze et pisirilmesini, sair günlerde sabahlari 15 vukiyyesinin ve aksamlari mütebaki yirmi bes vukiyyesinin pisirilmesini sart etmistir.

Her bayramda dahi körpe ve güzel etten kirk vukiyye pisirilmesini sart ve tayin etmistir.

Cuma ve Regaib ve berat gecelerinde… devam üzre tane pirinç ve zerde pirinç… ve Ramazan gecelerinde devam üzre tane pirinç ve münavebe ile arpa çorbasi ve icasiye pisirilecektir. Bayram günlerinde tane pirinç ve zerde ve zirve pisirilecektir. Bu mübarek günler ve gecelerin gayrinda sabahlari pirinç çorbasi ve aksamlari arpa çorbasi pisirilecektir…

Medrese odalarina her gün pisirilen yemeklerden sabah ve aksam ekmekle beraber birer çanak verilecektir.

Her gün, hususiyle aksamlari misafirlere ziyafet olmak üzere mübarek günlerden maada günlerde tane, pirinç pisirilecek ve beher kimsenin hakki elli dirhem pirinç ve on bes dirhem hâlis yag olacaktir…

Mutfak ve diger mahallerde kullanilan bakir kaplarin kalayi için günde birbuçuk dirhem tayin etmistir…

Vâkif, (Allah, hayratini kabul ve ecr ü mükâfatin mebzul eylesin). Imâret için emanet ve diyânet ve ahlâk-i hamîde sahibi bir de seyh tayin etmistir ki bu zât yemeklerin iyi ve kötüsünü bilecek ve her gün iki defa muayyen saatlerde imârete gelip me’kûlat ve metbuhata nezâret edecek ve yemeklerin harçlarinda veya pisirilislerinde veya lezzet ve rayihalarinda bir kusur ve noksan görecek olursa bunlari islah ve ikmâl kilacak ve tenbihatta bulunacaktir.

Bu seyh, ulema ve sulehadan ve fukaha ve zuafadan gelen misafirlere taam tevzi edecek ve her kim olursa olsun bunlari üç gün ve üç gece agirlayacak ve her birinin hal ve sânina münasip yatak ihzar ile bunlari münasip mahallere yerlestirecek ve hepsine güler yüz gösterecektir. Buna günde sekiz dirhem verilecektir…”

Görüldügü gibi vakfiyenin imâretle ilgili kismindan nakl ettigimiz bu ifâdeler, imâretin nasil olmasi, gelenlerin kaç gün misafir edilmesi ve bunlarin idaresi için hangi sifatlari haiz kimselerin bulunup seçilmesi gerektigini anlatmaktadir. Bundan baska imârette çalisacak kimse ve vazifelileri de burada tafsilatli bir sekilde anlatilmaktadir.

Sadece ögrenci ve memleket fukarasinin ihtiyaçlarinin giderildigi yer olmayan imâretler, ayni zamanda birçok kimseye is imkâni saglayan yerlerdi. Böylece, mütevazi bir sekilde de olsa imâretler, memleketteki issizligin ortadan kalkmasina sebep oluyorlardi. Nitekim sadece Fâtih imâretinde 44 kisiye is imkâni saglanmistir. Bunlar, çalismak suretiyle imâretten maas alan kimselerdi. Kezâ, Isa Bey vakfiyesinden anlasildigina burada da 17 kisiye is imkâni saglanmistir. Halbuki bu imâret pek fazla geliri olmayan ve sultanlarin imâretleri ile mukayese edildigi zaman çok küçük kalan bir kurulustur. Burada özellikle sunu da belirtmek isteriz ki verilen bu rakamlar bütün vakiflarin veya külliyelerin kadrosu degil, sadece imârette çalisanlarin ve bu yolla geçimlerini saglayan kimselerin kadrosudur.

Memleketin iktisadî ve ictimaî hayatinda, irfan, imar ve kültürünün gelismesinde büyük bir hizmet ifa eden imâret müessesesi, ne yazik ki son zamanlarda, memleketin umumî sartlarina bagli olarak vazifesini hakkiyle icra edemez oldu. Bunun üzerine 19 rebiülevvel 1329 tarihinde (20 Mart 1911) çikarilan bir kanunla Istanbul’daki yirmi imâretin onsekizi kapatiliyor, sadece fakirlere bakmak üzere iki tanesi ibka ediliyordu. Nihayet farkina varilan bu hata düzeltilerek, 10 Zilkade 1332 (30 Eylül 1913) de nesredilen baska bir nizamnâme ile (madde 12) yine talebeye mahsus olmak üzere Fâtih, Sehzâde, Nur u Osmaniye ve Valide-i Atik imâretleri tekrar ihya edildiler.

KERVANSARAY

Asirlar boyunca, vakiflarin medeniyet tarihimize kazandirmis oldugu, devrinin mimarî özelligi ve sosyal seviyesini gösteren muhtesem âbideler arasinda kervansaraylarin özel bir yeri bulunmaktadir. Gerçekten, Müslüman toplumlarin ulasim bakimindan meydana getirdigi hayir ve sosyal kurumlarin basinda gelen müesseselerden biri de kervansaraylardir. Din, dil, irk, renk ve mezhep farki gözetmeden herkese hizmet veren bu müesseseler, tarih boyunca önemli fonksiyonlar icra etmislerdir. Uzaktan bakilinca bir kaleyi andiran kervansaraylar, Islâm dünyasinda daha önce kurulan “Ribat”larin bir devamidir. Bundan dolayi, Selçuklu devrine ait vakfiye, kitâbe ve kronik gibi kaynaklarda bunlara, ribat da denilmektedir.

Asli, Farsça “kârbân” olan kervan, günümüz nakil vâsitalarinin sagladigi imkândan yoksun bulunuldugu bir devirde, at, katir ve develerle bir memleketten digerine ticaret esyasi tasiyan kafilelere denir. Gerek böyle ticaret kafileleri ve gerekse bunlara iltihak eden veya kendi basina seyahat eden yolcular, her günkü seyahatin aksaminda, hayvanlarini dinlendirmek, yemleyip, sulamak ve ertesi günkü yola hazirlanmak üzere menzillerde geceyi geçirmek zorunda idiler. Takriben 40 km. araliklarla ve yukarida belirtilen hizmetleri görmek için insa edilen bu neviden binalara kervansaray denir.

Iyi ve liyâkatli bir hükümdarin özelliklerinden bahsederken Nizâmülmülk, onun yol baslarina ribatlar kurmasi gerektigine de temas eder. Demek oluyor ki kervansaraylar, daha baslangiçtan itibaren, sultan ve padisahlarin himayesi altina alinmislardi. Böylece bir sosyal sigorta müessesesi de dogmus oluyordu. Derbent, bogaz vs. gibi menzillerde yapilan kervansaraylar sâyesinde insanlar, rahatça ve emniyet içinde seyahat edebiliyorlardi. Biraz önce de belirtildigi gibi Yol emniyet ve huzurunun saglanmasi sadece müslümanlar için degildi. Nitekim, Türkiye’ye gelen yabanci tüccarlara taninan imtiyazlardan bahsederken Osman Turan: “Yollarda herhangi bir sekilde zarar gören, soyguna ugrayan veya emtiasi denizde batan tüccarlarin mallari, devlet hazinesinden tazmin edilmekteydi ki, bu, Selçuklu Devleti’nin bir devlet sigortasi takib ettigini gösterir. Bu keyfiyet, dünya ticareti tarihi içinde çok ehemmiyetlidir. Zira ticaret tarihi ile ugrasanlar, sigorta müessesesinin zuhurunu XIV. asra Ceneviz ve Venediklilere kadar çikarmaktadirlar.” der. Gerçekten, Selçuklularda sadece malin tazmin edilmesiyle kalinmiyor, ayni zamanda kervan soyucular için de en agir cezalar uygulaniyordu. Demek oluyor ki, ticaret erbabinin mal ve can güvenligi, tamamen devletin himayesi altinda bulunuyordu.

Ekserisi, Islâmî yardimlasma anlayisi neticesi ortaya çikan ve vakiflara bagli bulunan kervansaraylar, iki mühim gaye için insa ediliyorlardi. Bunlar:

a. Zengin ticarî emtia nakleden kervanlara, hudud boylarindan baslamak üzere, tehlikeli bütün bölgelerde gerek düsman çapullarindan, gerek eskiyadan ve gerekse diger baskinlardan korumak için emniyetli ve müstahkem yerler insa etmek. Bu gayenin tahakkuku için, bunlarin etrafi kalin ve mustahkem surlarla çevriliyordu. Surlar üzerinde kule ve burçlar insa edildigi gibi kapilan da demirden yapiliyordu. Böylece kervansaraylar, her türlü tehlikeye karsi koyacak bir müdafaa tertibine sahip oluyorlardi.

b. Kervansaraylarin hedef tuttugu ikinci mühim gâye de, yolcularin konduklari veya geceledikleri yerlerde, onlarin her türlü ihtiyaçlarini temin etmekti. Gerçekten bu maksatla kervansaraylarda vücuda getirilen tesisler dikkate sayandir. Içlerinde yatakhaneleri, ashaneleri, erzak anbarlari, ticarî esyayi koyacak depolar, yolcularin hayvanlarini barindiracak ahirlari, samanliklari, mescidleri, hamamlari, sadirvanlari, hastahaneleri, eczaneleri, yolcularin ayakkabilarini tamir ve fakir yolculara yenisini yapmak için ayakkabicilari, nalbantlari ve bütün bunlarin gelir ve masraflarini idare edecek divan (büro) ve memurlari vardi. Bu muazzam yapilar, bütünüyle vakiftilar. Bu kervansaraylara inen yolcu, zengin olsun fakir olsun bütün ihtiyaçlari, Parasiz olarak karsilanirdi.

Kervansaraylarda hizmet eden kimselerin tavirlarmi da vakfiyelerinden ögrenmek mümkündür. Buna göre hizmetliler, tatli sözlü, güler yüzlü olacaklardir. Gelenlere yorgunluklarini unutturacak derecede nazik davranacaklardir. Onlara karsi öyle hareket edecekler ki, yolcular kendilerini evlerinde hissedeceklerdir.

Askerî gayeler disinda, sadece yolcularin yemek, yatmak ve istirahat etmeleri için kervansaray (Ribat) insasi an’anesi, Islâm âleminde daha ziyade Türkistan’da inkisaf etmisti. Selçuklular bir çok an’ane ile birlikte bunu da Türkistan’dap getirmislerdi. Bu yüzden Anadolu’daki ilk kervansaraylara Ikinci Kiliçarslan (1115-1192) zamaninda raslanmaktadir. Artik bu baslangiçtan sonra özellikle Konya-Kayseri yolu üzerinde pek çok sayida kervansaray insa edildi. Böylece kervansaray insa gelenegi, Ortaasya’da dogmus, Iran’da gelismis ve Anadolu Selçuklulari zamaninda nihaî seklini alarak zirveye ulasmistir. Türkiye’deki han ve kervansaraylari bir katalog halinde veren bir esere göre Türkiye sinirlari içinde 112 Selçuklu, 221 de Osmanli kervansarayi bulunmaktadir.

Kervansaraylarin Ifa ettigi önemli hizmetlerden biri de kisa bir müddet sonra çevrelerinde bir ticaret merkezi meydana getirmis olmalariydi. XIII. Asirda Suriye, Irak, Dogu Anadolu, Kayseri ve Sivas istikametinde ilerleyen yollarin kavsaginda bulunan Karatay Kervansarayi civari, böyle bir merkezdi. Kervansarayin insasindan sekiz sene sonra orada 15 dükkân ve kira getiren evlerin bulunmasi, bu ticarî faaliyet hakkinda bize bir fikir vermektedir.

Bati’nin, para kazanmak gayesiyle ancak XVIII. asrin ortalarinda (1750, Ingiltere) yaptirabildigi otele karsilik müslümanlar, birer ictimaî hayir kurulusu olan kervansaraylari vasitasiyle din farki gözetmeden herkese hizmet edebiliyorlardi. Kervansaraylarin bu hizmetine örnek olmasi bakimindan Evliya Çelebi’nin, Lüleburgaz’daki Sokullu Mehmed Pasa Kervansarayi hakkinda verdigi bilgiyi buraya aliyoruz:

“Bir bâb-i azîm içre kal’a misâl karsu karsuya yüz elli ocak han-i kebirdir. Haremli, develekli, ahirli olup sadece ahuru 3000′den ziyâde hayvan alir. Kapida daima dîbebanlari nigehbânlik ederler. Ba’de’l-asâ kapuda mehterhâne çalinup kapu sedd olunur. Dîdebanlar, vakiftan kandiller yakup dibinde yatarlar. Eger nisfu’l-leylde tasradan misafir gelirse kapuyu açip içeri alirlar. Ma hazar taam getirirler. Amma cihan yikilsa içerden tasra bir âdem birakmazlar. Sart-i vâkif böyledir. Tâ cümle misafirîn kalktikta yine mehterhâne dövülüp herkes malindan haberdar olur. Hancilar, dellallar gibi:

“Ey ümmet-i Muhammed! maliniz, caniniz, atiniz, donunuz tamammidir?” diye rica edüp nidâ ederler. Müsafirin cümlesi “tamamdir Hak sahib-i hayrata rahmet eyleye” dediklerinde bevvablar, vakt-i safî iki dervazeleri küsâde eyleyüp yine kapu dibinde “Gâfil gitmen, bisât gaib etmen, herkesi refik etmen, yürün, Allah âsan getire” deyü duâ ve nasihat ederler.”

Kervansaraylarin küçüklerine han denir. Vakia eski büyük kervansaraylara da han dendigi görülmekte ise de umumiyetle bu tabir küçük kervansaraylar için kullanilir.

Osmanlilar, Iran ve Selçuklu Türklerinde oldugu gibi hanlarim çok büyük yapmamislardir. Onlar, daha ziyade medrese ve hamamlari da dahil olmak üzere bunlarin kullanisli olmasi için plâni küçük tutmuslardir.

Hanlar, ekseriyetle bir büyük avlu etrafinda iki katli olarak yapilmis bulunan binalardir. Hanin sokak tarafindaki cephesinde büyük bir kapisi bulunur. Bu kapinin iki tarafinda genellikle bir kahvehane, bir nalbant ve araba tamircisi bulunur. Kapidan, üstü açik genis bir avluya girilir. Bu avlunun karsi tarafinda ahirlar ve önünde arabalari koymak için bir sundurma ile denkleri ve esyayi koymaya mahsus odalar vardir. Bir taraftan tas bir merdivenle yukaridaki gezinti yerine çikilir. Burasi bir revakla örtülmüstür. Bu gezinti yerine kapilari açilan odalar vardir ki, yolcu orada yatar. Her odanin bir ocagi vardir. Bazi hanlarin ortasinda bir sadirvan ve hayvanlari sulamak için yalaklar oldugu gibi büyük kervansaraylarda küçük bir mescid de bulunur.

Yol güzergâhlarinda yapilan hanlardan baska sehirlerde yapilan hanlar da vardir. Çünkü, kervanlarin esas hedefi olan sehirlerde, bunlara daha çok ihtiyaçlari vardir. Bunun için de sehirlerde ihtiyaca göre irili ufakli pek çok han insa edilirdi. Buralarda yolcular kaldigi gibi herhangi bir is için sehre gelmis olanlarla bekârlar da birer oda tutmak suretiyle kalabilirlerdi. Hanlara ne gece ne de gündüz kadinlar yalniz baslarina giremezlerdi. Ya han kahyasi veya odabasisi, onlara refakat ederek istedikleri ile görüstürürlerdi.

îdare bakimindan kervansaraylar iki kisma ayrilirdi. Büyük bir kismi vakifli idi ki, yolcular buralara parasiz alinirdi. Bunlar, Bati’da hiç bir zaman esine rastlanmayan birer sefkat ve yardim müesseseleriydi. Kervansaraylardan bir kisminin vakfi yoktu. Oralarda yatip kalkan cüz’î bir miktar ücret öderdi.

Anadolu’yu âbideler ülkesi haline getiren bu kervansaraylar, son asirlarda küçülmeye ve sanat degerini kaybetmeye basladilar. O heybetli tas yapilarin yerine kireç sivali, ker**** hanlar geçti, Yollar eminlesip sehirler büyüdükçe onlar da degerini kaybettiler.

HASTAHANE

Temeli, vakiflara dayanan sosyal müesseleremizden biri de hastahanelerdir. Islâm dünyasinda dâru’s-sifa, dâru’s-sihha, dâru’l-âfiye, bîmaristan, bîmarhâne, maristan, dâru’t-tib, sifâiyye gibi isimlerle anilirlar. Islâm tarihinde tipla ilgilenmeyi Hz. Peygamber devrine kadar götürmek mümkündür. Bilindigi gibi Hz. Peygamber, vahye dayali anlayisi ile insanlari her konuda ilim sahibi olmaya tesvik ediyordu. Islâm ,maddî oldugu kadar manevî alanda, baska bir ifade ile hayatin bütün safhalarinda uygulanan bir sistem olduguna göre Hz. Peygamber’in gayretini sadece ruhanî ve manevî saha ile sinirlandirmak mümkün degildir. Çünkü o, hastalanan kimseleri, dinlerine bakmadan doktorlara gönderiyordu. Nitekim Veda Hacci esnasinda hastalanan Sa’d b. Ebi Vakkas’in tedavi edilmesini, zamanin Arap tabibi ve henüz Müslüman olmayan Hâris b. Kelde es-Sakafî’den istemisti. Keza hastahâne kurulma isi de Hz. Peygamber dönemine kadar uzanmaktadir. Nitekim Hendek Muharebesi esnasinda yaralilarin “Rüfeyde Çadiri” denilen bir çadira kaldirilip orada tedavi edilmelerini istemesi de buna isaret etmektedir. Bu baslangiçtan sonra tam teskilâtli ilk hastahânenin Hicrî 88 (M 707) tarihinde Sam’da Emevî halifesi Velid b. Abdülmelik tarafindan tesis edildigi bilinmektedir. Bununla beraber, Islâm hastahânelerinin en parlak devri daha sonraki Abbasîler döneminde gerçeklesmistir. Nitekim, Harun Resid’in yapilan her caminin yaninda bir hastahânenin açilmasi için emir verdigi rivâyet edilmektedir.

Islâm, insan sagligina önem veren, insanin hastalanmamasi için gereken tedbirlere basvurmasini ve hastalandigi zaman da tedavi edilmesini emreden bir dindir. Bu bakimdan Müslümanlar, hastalara yardim etmek ve onlarin sikintilarini gidermek için elinden gelen çabayi sarf etmekten geri durmadilar. Bu anlayistan hareketle kurulan hastahânelere gelenlerin din, dil ve irklarina bakmadan onlara tibbî yardimda bulunmayi bir vazife telakkî ettiler. Hastalar için böyle düsünen Müslümanlar, tabibler için de ayni seyi uygulamaktan geri kalmadilar. Nitekim XIII. asirda yasayan Ibn Ebî Usaybia (1203-1270) yazdigi “Uyûnu’l-Enba fî Tabakati’l-Etibba” adli eserinde Müslüman hükümdarlari, görevlendirip istihdam ettikleri pek çok Hiristiyan tabibin ismini verir.

Islâm tip tarihinde hastahanelerin egitim bakimindan da önemi büyüktür. Zira buralar, hem tedavi, hem de egitim yeri vazifesi görüyorlardi. Nitekim dâru’t-tib denilen tip medreseleri ayni zamanda hastalara sifa dagitan ve hastahâne vazifesi gören birer müessese idiler.

Islâm dünyasinda hastahâneler sadece bedenî rahatsizliklarla ilgilenmiyor, ayni zamanda ruhî ve psikolojik hastaliklarla da ilgileniyorlardi. Yakubî ile Mes’udî, eserlerinde Bagdad yakininda bulunan bir tekkenin psikiatrik bir müessese olarak akil hastalarinin tedavisine tahsis edildigini belirtirler. Mes’udî’nin ifadesine göre Dayr (Dair) Hizkil akil hastahanesi, Abbasî halifesi el-Mütevekkil (847-861) döneminde, el-Müberred tarafindan ziyaret edilmistir. Demek oluyor ki, adi geçen akil hastahanesi, simdilik belgelerle isbat edilebilen ve sadece akil hastalarinin tedavisine tahsis edilmis en eski psikiatrik hastahâne olmak serefine daha lâyiktir. Çünkü bu müessese, Bati’da ancak XV. asirda ve çok zor sartlarda ortaya çikan hastahânelerle mukayase edilmeyecek kadar bir öncelige sahiptir.

Abbasîler döneminde gelisen hastahaneler, daha sonra hemen hemen her tarafta vakif olarak ortaya çiktilar. Selçuklular zamaninda da gelismesini devam ettiren bu hastahânelerden Sam, Bagdad, Musul ve Mardin’de insa edilenleri pek meshurdur. Anadolu’da gerek Selçuklular ve gerekse Osmanlilar tarafindan da birçok hastaheâne insa edilmistir. Bu cümleden olmak üzere Kayseri’de Gevher Nesibe (1205), Sivas’ta Izeddin Keykâvus (1217), Divrigi’de Turan Melik (1228), Çankiri’da Cemaleddin Ferahlâla (1238), Konya’da Kemâleddin Karatay (1255), Bursa’da Yildrim Bâyezid (1339), Istanbul’da Fatih (1470), Edirne’de, Bâyezid (1488), Istanbul’da Haseki Hürrem Sultan (1550), Manisa’da Sultan III. Murad (1591), yine Istanbul’da Sultan Ahmed (1671) hastahaneler’ zikredilebilir. Hastahâneler o kadar çogalmis ve faaliyet sahalari o kadar genis tutulmustur ki, A. Süheyl Ünver bunlarin isimlerini tek tek vermekte ve bunlarin vakfiyelerine göre faaliyetlerini anlatip ortaya koymaktadir.

Osmanli devlet ricalinin, diger ilmî ve sosyal müesselerde oldugu gibi sihhî müesselerle de yakindan ilgilendikleri, bu sahanin adamlarini destekleyip koruduklari anlasilmaktadir. Nitekim, daha devletin kurulus yillarinda ilk Osmanli hastahânesinin Sultan Orhan tarafindan Bursa’da açildigi bilinmektedir. Böylece devletin tipla olan ilgisi daha o zamanlarda ortaya çikmis olmaktadir. Bununla beraber, Osmanlilarin, tam teskilâtli diyebilecegimiz ilk hastahânesi, Bursa’da Hicrî 801 (M. 1399) tarihinde Yildirim Bâyezid tarafindan sehrin dogusunda ve Uludagin eteginde kurulmustur. 1400 senesi Mayisinda, Bursa kadisi Molla Fenarî Mehmed b. Hamza tarafindan vakfiyesi tertip edilmis olan bu hastahânede, vazife görmek üzere, Sultan Bâyezid, Memlûk hükümdari Zâhir Berkuk’tan üstad bir tabib göndermesini rica etmis, o da Semseddin Sagîr isminde bir tabib yollarinsti.

Fâtih Sultan Mehmed, Istanbul’da Sahn-i semân ve Tetimme medreseleri ile Câmi ve imâreti yaptirdiktan sonra bir de hastahâne yaptirir. Hastahâne Hicrî 875 (M. 1470) yilinda hizmete girer. Vakfiyedeki kayitlara göre burasi, hastahâne ile hastalara yemek pisirecek imâreti hâvi olmak üzere iki kisimdi. Hangi din, mezheb ve irka mensub olursa olsun, hastahaneye hazakat sahibi iki tabib ve yardimcilari ile, hastalarin ilaçlarini hazirlayan bir eczaci, bir göz hekimi ve bir cerrah tayin edilmesi vâkifin sartlan arasinda yer almaktadir. Yine vakfiyeye göre tabiplerin her birine günde yirmi, eczaciya alti,, göz hekimi ile cerraha sekizer akça verilecektir. Bundan baska, hastalara bakacak hizmetçiler, kâtipler, asçilar, vekilharçlar vs. gibi hizmetliler sinifinin durumu da en ince teferruatina varincaya kadar vakfiyede açiklanmistir.

Bu hastahânede, mevcud hastalardan baska, hariçten ayakta tedavi için gelen fakir hastalar, haftada bir gün muayene edilerek ihtiyaçlari olan ilaçlar, karsiliksiz olarak kendilerine verilirdi. Günümüzde oldugu gibi asçilar, tabiblerin isteklerine göre yemek pisiriyorlardi.

Osmanli diyarinda kurulan önemli hastahânelerden biri de Kanunî Sultan Süleyman tarafindan tesis edileni idi. 965 (M. 1557) tarihinde tertip edilen vakfiyeye göre, Süleymaniye dâru’s-sifâsi kadrosunda birisi otuz akça yevmiyeli bashekim olmak üzere digerleri yirmi ve on akça yevmiyeli üç hekim; biri alti digeri üç akça yevmiyeli iki cerrah ile ayni yevmiyeli iki göz hekimi ve bir eczaci ile iki eczaci kalfasi, bir vekilharç, bir kâtip, dört serbetçi (surup yapan) bir kilerci, hastalara hizmet eden ve akil hastalarini zapteden dört kayyum, iki çamasirci, bir berber ve bir tellâk vardi. Her gün kullanilacak ilâç için, bashekimin emrine üçyüz akça gibi külliyetli miktarda bir para verilmisti.

Süleymaniye hastahânesinde akil hastalan için ayri bir kogus bulunmaktaydi. Her sabah erken saatlerde açilan hastahânede hariçten gelen hastalar da ögle vaktine kadar muayene edilirlerdi.

Süleymaniye hastahanesinden baska tip medresesine yirmi akça yevmiyeli bir müderris (profesör) tayin edilmisti ki, bunun vazifesi, nazarî tip bilgisini ögrenecek olan talebeye ders vermekti.”

Islâm dünyasinda ilim ve ibadet birbirinden ayrilmayan iki unsur olarak kabul edildigi için tip ilmi ve hastahânelerle ilgilenmek bir emir olarak telâkkî ediliyordu. Hattâ, Emevî halifesi Velid tarafindan Sam’da kurulan tam teskilâtli ilk hastahaneden önce de tip ilmi câmilerde tedris ediliyordu. Islâm egitim tarihi ile ugrasanlar, bunu yakindan bilirler. Keza yine Emevîler döneminde Fustat’ta Zukaku’l-Kanadil adi verilen ve cüzzamlilara bakan bir hastahâne açilmisti. Bu gelismeler, Islâm dünyasinda tibbî bazi kesiflere de sebep olmustu. Nitekim kan dolasiminin kesfi, mikrop ve diger bazi hastaliklara ait ilâçlarin bulunmasi, ilk akla gelenler arasinda zikredilebilir. Buna karsilik Bati dünyasinda herhangi bir ilaçla tedavi olmak, taniya güvensizlik olarak kabul ediliyordu. Dinden baska ilâç aramak, mânevî ilaçlardan baskasini kullanmak, hele hekim olarak, eliyle bir seyler yapmak, cerrah araçlari kullanmak büyük bir serefsizlikti. Hastalanan veya yaralanan bir hiristiyan, önce bütün günahlarini itiraf edecek, daha sonra Isa’nin eti diye kutsal ekmegi yiyecek ve sonra da Allah’a güvenecektir. Batida, hastalarin alindigi yurtlar XII. asirdan sonra kuruldu. Bu da Haçli seferleri vâsitasiyle taninan Araplar örnek alinmak suretiyle gerçeklesti. Bununla beraber buralarda hekim bulunmazdi. Kilisenin anlayisina göre hasta bakimi, iyi etmek için degil, sadece izdiraplari hafifletmek içindir. Bu hastahânelerin ilklerinden biri ve zamanindakilerin dediklerine göre en iyisi Paris’teki Hotel-Dieu (Allah’in hani) idi. Bu hastahânede tugla döseli zeminin üzerine saman yigilmisti. Hastalar bu samanlarin üzerinde birbirine sokulup yatiyorlardi. Birinin basi, ötekinin ayaklarina gelecek sekilde siralanmislardi. Ihtiyarlarin yaninda çocuklar, hattâ kadin ve erkek karmakarisik yatmaktaydi. Bulasici hastaliklari olanlar ile sadece hafif bir rahatsizligi bulunanlar yan yana yatmaktaydilar. Tifo hastaligina yakalanmis olan atesler içinde sayiklarken, veremli biri öksürüyor, deri hastaligi olan da derilerini yirta yirta kasiyip kanatiyordu.

Bati dünyasindaki hastahâneler bu durumda iken, Islâm dünyasindaki hastahâneler insani masallar diyarindaki saraylarda yasatiyormus gibi huzur veriyordu. Sigrid Hunke, Islâm dünyasinin hastahânelerinden birinde yatan bir hastanin mektubundan bahseder. Gerçekten, bu mektup okundugu zaman, yukaridaki sözlerimizin günümüz insani için bile bir hikâyeye benzedigini söylemek pek yanlis olmayacaktir. Ama bütün bunlar, Islâm hastahâneleri için tabiî olan bir seydi. Bu mektuptan bazi pasajlari almak suretiyle, Islâm dünyasinin, hastahânelere ne denli ehemmiyet verdigini anlayabiliriz:

“Babacigim, benden para getirmenin lâzim olup olmadigini soruyorsun. Taburcu edilirsem hastahâneden bana bir kat yeni elbise ve hemen çalismaya baslamak zorunda kalmayayim diye bes altin verecekler. Onun için süründen davar satmana gerek yok. Ama beni burada görmek istiyorsan hemen gel. Ben, operasyon salonunun yanindaki ortopedi servisinde yatiyorum. Eger büyük kapidan girersen, güneydeki revak boyunca yürü. Düstükten sonra beni getirdikleri poliklinik oradadir. Orada her hastayi önce asistan hekimler ve ögrenciler muayene eder. Birinin yatmasi gerekmiyorsa reçetesini verirler, o da hemen yandaki hastahâne eczanesinde ilacini yaptirir. Muayeneden sonra beni orada kaydettiler. Sonra bashekime götürdüler. Daha sonra da bir hademe beni erkekler kismina tasidi. Hamama da girdikten sonra tan-i bir hastahâne elbisesi giydirdiler.

“Sonra kütüphaneyi sag tarafta birakir ve bas hekimin ögrencilere ders verdigi büyük konferans salonunu geçersin. Avlunun solundaki koridor, kadinlar tarafina gider, onun için sag tarafi tutmalisin, iç hastaliklari bölümü ile cerrahî kisminin önünden geçmelisin. Eger bir yerden musikî ya da sarki sesi duyarsan, içeriye bir bak. Belki de ben, iyilesmis olanlarin toplanti salonundayimdir. Biz orada mûsikî ve kitaplarla oyalaniriz.

“Bas hekim bu sabah, asistan ve bakicilarla viziteye çiktiginda beni muayene etti, servis hekimine anlamadigim bir seyler not ettirdi. O da sonradan bana, bir gün sonra ayaga kalkabilecegimi ve çok geçmeden taburcu olabilecegimi söyledi. Ama canim buradan çikmak istemiyor. Yataklar yumusak, çarsaflar bembeyaz, battaniyeler yumusak ve kadife gibi. Her odada akar su var, soguk gecelerde her oda isitiliyor. Hemen her gün midesi kaldiranlara kümes hayvanlari ve koyun kizartmalari veriliyor… Sen de sonuncu tavugum kizartilmadan önce gel.”

Kitabin müellifi, bu konuda daha fazla bilgi vermekte ve “bu mektupta anlatilan sartlari hiç tereddütsüz o kadar övündügümüz yirminci yüzyilimiza koyabiliriz” demektedir.

Yorumlar (1)

Osmanlı Askeri Yapısı I

Osmanlıların ilk Askeri Teşkilatı

Sipahi

Bizans İmparatorluğu’nun hududlarında bulunan ve Osman Gazi’ye bağlı olan Türk aşiretleri atlı idiler. O dönemin iklim, harp, teknoloji ve siyasi şartlarına göre bu gerekliydi. Bu sebeple Osman Bey zamanında harplere istirak edip fetih yapanlar bu aşiret kuvvetleri idi. Aşiret kuvvetleri, başlarında serdarları olmak üzere Osman Bey’in hizmetine giriyor, fetihlerin sonunda ganimetlerden pay alıyor ve zapt edilen topraklardan yerleşme hakkı elde ediyorlardı. Toprağa yerleşen Türkmenler, tasarruf ettikleri (kullandıkları) yer karşılığında Osman Gazi’ye tabi oluyorlardı. Tımarlarının gerektirdiği sayıda atlı askeri de savaşa gönderiyorlardı. Osman Bey, uç beyi olduktan sonra kendisi ile yakın çevresini koruyan ve yevmiye hesabı ile ücret alan askerlerin sayısını artırdı. Bunlar, Selçuklular’da olduğu gibi “Kul” veya “Nöker” adı ile anılıyorlardı. Ulûfeli askerlerin sayısı, beyliğin gücü ile orantılı olarak artıyordu. Bu bakımdan beyliğin sınırları genişledikçe Osman Bey’in kapısındaki kul sayısı da artıyordu.
Osman Bey zamanında, beyliğin kuvvetleri, hizmetleri karşılığı ganimetten hisse alan ve feth edilen yerlere atlı asker vermek şartıyla yerleşen Türkmen kuvvetleri ile ücretleri gündelik olarak ödenen Osman Bey’in şahsî askerlerinden ibaretti. Nöker veya Kul adını taşıyan bu askerler, fetih hareketlerinde henüz etkin rol oynayacak sayıya ulaşmamışlardı.

Aşiret kuvvetleri ile ulûfeli askerler, ilk zamanlarda yeterli oldularsa da fetihler çoğaldıkça sayı olarak kifayet etmemeye başladılar. Bu bakımdan Osman Bey, fetihlere devam edebilmek için dinamik eleman arayışına başlama ihtiyacini duydu. Bundan sonra ihtiyaç hasil olduğu zaman Söğüt, Karacaşehir, Eskisehir ve Bilecik dolaylarındaki köylerde oturan ve tarımla uğraşan Türk köylülerinden yararlanmaya karar verdi.
Atlı olan aşiret birlikleri, özellikle kale muhasaralarında fazla tesirli olamıyorlardı. Bundan başka fetihler sonucu arazi genişleyip birçok gayr-i müslimin, devletin vatandaşı durumuna gelmesi ve muhasaraların uzaması üzerine aşiret kuvvetleri, istenilen zamanda istenilen yere ulaşamıyorlardı. Bu sebeple Orhan Bey döneminde yeni ve devamlı bir askerî birliğe ihtiyaç duyuldu.

YAYA VE MÜSELLEMLER

Osman Bey’in ölümünden kısa bir süre sonra, beyliğin sınırlarının genişlemesi ve kısa bir gelecekte, daha bir genişlemeye namzed olması,Orhan Bey’i askerî, malî ve idarî düzenlemeler yapmak zorunda bıraktı. Gerçekten de beylik çerçevesinden çıkıp güçlü bir devlet haline gelmek için, düzenli bir orduya ihtiyaç vardı. Orhan Bey de bu görüşten hareketle önce orduyu ele aldı.
Orhan Bey’in saltanatının ilk yıllarında askerî kuvvetler, Osman Bey zamanından pek farklı değildi. Fetihler arttıkça toprağa yerleşen Türkmenlerin sayısı artmış, buna bağlı olarak tımarlı sipahî sayısı da çoğalmıştı. Kul veya Nöker denilen sınıf, Osman Bey zamanında olduğu gibi yine ulûfe alıyordu.
Fetihlerin devamı için zarurî olan ordunun organizasyonu, yani, ilk düzenli birlikler, Bursa’nın fethinden sonra ve İznik’in fethinden önce Vezir Alaeddin Paşa ile Bursa Kadısı Çandarlı Kara Halil’in (öl. 1387) teklifleri doğrultusunda yapılmıştı. Buna göre devamlı surette savaşa hazır yaya ve atlı bir kuvvetin bulundurulması gerekiyordu. Bu maksatla Türk gençlerinden meydana getirilen bu ordunun atsız askerine “Yaya”, atlı askerine de “Müsellem” adı verildi. Alaeddin Paşa’ya göre askerî sınıfa mensub olan kimseler ile vezirler, özel bir kıyafet giyerek halktan ayırdedilmeliydi. Bu sebeple, bunların giyecekleri elbise ve başlarında taşıyacakları sarığın renk ve biçimi tesbit edildi. Buna göre bunlar “Ak börk” giyeceklerdi. Böylece taşradaki tımarlı sipahilerden de ayrılacaklardı.

Türk gençlerinden kurulan ve her biri bin kişi olan bu askerî birliğin efradı. Çandarlı Kara Halil tarafindan seçilmişti. Aşıkpaşazâde’nin ifadesine göre birçok kişi “Yaya” yazılmak için Çandarlı Kara Halil’e müracaat etmişti. Savaş zamanında bu gençlere önce birer, daha sonra da ikişer akça gündelik verilmesi kararlaştırıldı. Savaş olmadığı zamanlarda da ziraat yapmak üzere kendilerine toprak tahsis edildi. Bunlar, vergilerden muaf tutuldular. Orhan Bey zamanında hassa ordusu sayılan yaya ve müsellemler, kaç sancak varsa o kadar yaya ve atlı sancağa bölünerek başına sancakbeyi tayin edildi. Yaya denilen piyade sııfının her on kişisi için bir baş (onbaşı), her yüz kişiye de daha büyük bir baş (yüzbaşı) tayin edilmişti. Müsellem adı verilen atlı birliğin her otuz kişisi bir “Ocak” meydana getiriyordu. XV. yüzyıl ortalarına kadar fiilen silahlı hizmette bulunmuş olan bu Yaya ve Müsellemler, Kapıkulu ocaklarının kurulup gelişmesiyle yerlerini onlara terk ettiler. Daha sonra Rumeli’deki Yürükler, Canbazlar ve Tatarların katılmasıyla Osmanlı askerî teşkilâtının geri hizmet sınıfını meydana getirdiler. Bu sınıf, köprü yapımı, yol inşaatı, kale tamir ve yapımı ile hendek kazımı gibi işlerde kullanıldı.

Görüldüğü gibi Osmanlı Devleti’nin ilk döneminde, yani Osman Bey zamanında beyliğin kuvvetleri iki kısımdan ibaret bulunuyordu. Bunlardan biri, Türkmen aşiretlerinden sağlanan ve kendilerine hizmetleri karşılığında elde ettikleri ganimetler dışında tımar da verilen atlı kuvvetler, diğeri de Osman Bey’in, ücretlerini gündelik olarak verdiği şahsî askerlerdi. Bunlara Nöker deniyordu ki tamamı hür insanlardan meydana gelmişti. Orhan Gazi döneminde ise Yaya ve Müsellem adı ile yeni ve devamlı bir askerî birlik kurulmuştu.
Bu bilgilerin ışığı altında konuya bakıldığı zaman Osman ve Orhan Bey’ler zamanında Osmanlı ordusu, üç gruptan teşekkül ediyordu. Bunlardan biri aşiret kuvvetleri, ikincisi Nöker adı verilen ve sonradan “azab” adını alan şahsî askerler ki bir çeşit hassa orduyu meydana getiriyorlardı. Üçüncüsü de biraz önce kuruluşlarından bahsettiğimiz Yaya ve Müselle ordusu idi.
Kuruluş döneminden başlamak üzere Osmanlı ordusu “Kara” ve “Deniz” olmak üzere iki kısımdan ibaretti.

Osmanlı Kara Ordusu

Ordu-u Hümâyun denilen Osmanlı Kara Ordusu, genel olarak iki bölüme ayrılmakta idi. Bunlardan biri “Kapıkulu Askerleri” diğeri de “Eyâlet Askerleri” adını taşıyordu. Bu askerî birliklerin her biri, gördükleri hizmetlere göre kendi içinde daha küçük kısımlara ayrılıp ona göre isimler alıyor. Bu isimler, ocak kelimesi ile bir terkip oluşturduklarından ayrıca bunlara “ocak” deniyordu. Ocağ’ın en büyük subayına da “Ocak Ağası” adı veriliyordu.

Kapıkulu Askerleri

Kapıkulu denilen bu askerî birlik, Selçuklular ve diğer bazı devletlerde olduğu gibi “Hassa Ordu”yu meydana getirmekteydi. Bu sınıfa dâhil olan askerler, devletten “Ulûfe” adıyla maaş alırlardı. Burada “kapı” kelimesinin kullanılması ve devletten maaş alan askerlere de “Kapıkulu” askeri denmesinin sebebi, Kapı kelimesinden bizzat devletin anlaşılmasıydı. Zira eskiden beri doğu ülkelerinde işler, hükümdar saraylarının kapısında görülürdü. Bu tabir, Kapı müdafaasında bulunan askerler için de kullanılmakla beraber sadece onlara hasr edilmeyen bir kelimedir. Askerler için de bu kelime kullanılıyordu. İşte bu sebepten dolayı devletten maaş alan askerlere “Kapıkulu askerleri” deniyordu.

Kapıkulu askerleri başlangıçta devlet merkezinde bulunuyorlardı. Fakat ülke genişleyip muhafazası için hudud boylarında kaleler inşa edilince oralarda da ikamet etmek mecburiyetinde kaldılar.
Osmanlı Devleti, Rumeli taraflarında fetihler yapıp genişlemeye başlayınca devamlı bir orduya ve daha fazla askere ihtiyaç hasıl olmuştu. Bu da savaşlarda esir alınan ve askerî şartlara uygun hristiyan çocuklarının kısa bir müddet Türk terbiyesi ile yetiştirilerek yeni bir askerî sınıfın meydana getirilmesiyle karşılanmıştı. İşte bu teşkilât, Kapıkulu ocağının çekirdeğini teşkil etmişti. Kapıkulu askerleri iki gruba ayrılmaktadırlar. Bunlar:

1. Kapıkulu Piyadesi
2. Kapıkulu Süvarisi.

Kapıkulu Piyadesi

Osmanlı Devleti’nin, merkez askerî teşkilât, içinde yer alan Kapıkulu askerleri, Osmanlı askerî teşkilâtının önemli bir bölümünü meydana getiriyorlardı. Kapıkulu piyadesi de kendi arasında ayrı gruplara ayrılmıştı.

Acemi Ocağı

Osmanlı askerî tarihinde, önemli yeri bulunan ve Kapıkulu piyadesinin mühim bir bölümünü teşkil eden yeniçerilere mense’ olan “Acemi ocağı”, Sultan Birinci Murad zamanında Kadı asker Çandarlı Kara Halil ile Karaman’lı Kara Rüstem’in tavsiyeleri sonucu ortaya çıkmıştı. Hoca Saadeddin Efendi’nin bildirdiğine göre bu uygulama, Sultan Birinci Murad’ın devr-i saltanatında 763 (1361-62) tarihindeki Zagra’nın fethi ile başlamıştır. Devlet adına ve “Pencik” kanununa göre alınan esirler”, Yeniçeri ocağına asker yetiştirmek için Gelibolu’da kurulmuş bulunan Acemi ocağına gönderiliyor ve yevmiye bir akça ücretle Gelibolu ile Çardak arasında işleyen at gemilerinde hizmet görüyorlardı. Bir müddet sonra bunlar, Yeniçeri ocağına alınıyorlardı. Fakat bu esirler, firsat buldukça kaçıp memleketlerine gittikleri için bu sistem değiştirildi. Savaşlarda esir edilen küçük yaştaki Hristiyan çocukları, evvela Anadolu’daki Türk köylülerinin yanına verilerek (Türk’e vermek) az bir ücretle hizmet ettirilmeye başlandı.
Gerçi bu ocağın, Rumeli fatihi Süleyman Paşa zamanında, bizzat kendisi tarafindan savaşta esir alınan Hristiyan çocukları ile başladığı belirtilmekte ise de ocağın gerçek manada müesseseleşmesi, yukarıda belirtilen şekilde olmuştur.

Sözlük manasıyla beşte bir demek olan “pencik” harplerde ele geçirilen esirlerden, askerlikte kullanılmak üzere beşte birinin alınması demektir.
İslâm hukukunun ganimetlerle ilgili vaz’ etmiş olduğu prensiplerinden doğmuş olan “pencik”, Osmanlı Devleti’nin ilk kuruluş yıllarında uygulanmıyordu. Harpler sonunda ele geçen diğer ganimetler gibi esirler de gazilere taksim ediliyordu. Gaziler, hisselerine düşen esirleri, İslâm hukuku gereğince istedikleri şekilde istihdam edebiliyor, istihdam yeri olmayan da onları satabiliyordu.

Osmanlılarda Acemi Oğlanı iki şekilde alınırdı. Bunlardan biri savaşlarda elde edilen erkek esirlerin beşte birinden (pencik), diğeri de Osmanlı vatandaşı olan Hristiyan çocuklardandı. Savaşlarda elde edilen esirlerin asker olarak alınmasıyla ilgili “Pencik Kanunu” tertib edilmişti. Buna göre alınan esir oğlanlara “Pencik Oğlanı” adı verilmişti. Elde edilen bu esirler, “Pencikçi” denilen memur tarafindan tesbit edilir, bunlardan on ila on yedi yaşları arasında olan erkek esirlerden vücutça kusursuz ve sağlam olanlar devletçe üçyüz akçe karşılığı, satın alınırdı. Böylece Acemi ocağina ilk efrad, Pencik kanunu ile toplanmıştır. Bu sistemin gelişmesinde büyük ölçüde rolü bulunan Kara Rüstem de Gelibolu’da Pencik vergisini (Resm-i Pencik) toplamakla görevlendirilmişti.

Yorumlar (4)

Siyasi Tarih IV

Siyasi Tarih (G-J)

Gaulle, Charles de, 1890-1970
Fransız devlet adamı, asker ve yazar, Fransa’da Beşinci Cumhuriyetin
mimarı. Askeri Akademi’yi bitirdikten sonra orduya katıldı ve I. Dünya
Savaşı’nda Almanya’ya esir düştü. Savaş sonrasında 1925′te Yüksek Savaş
Konseyi üyeliğine getirildi. Çeşitli Fransız kolonilerinde görev yaptıktan
sonra Konsey Sekreterliği üyeliğine kabul edildi. II. Dünya Savaşı’nın
başlaması ile tuğgenerallığa yükselen Gaulle, Almanya ile ateşkesin
imzalanması üzerine İngiltere’ye gitti. Onun gelişigüzel bir araya
toplanmış bir avuç siyasal yandaşında ve ilerde Özgür Fransa Kuvvetlerini
oluşturacak gönüllülerden başka destekçisi yoktu. Londra’da İngiliz
hükümetiyle ilişkilerini yürütmekte güçlüklerle karşılaşan de Gaulle,
alınganlığı ve yanlış yargılarıyla sık sık gerginliğin daha da artmasına
neden oldu. 1943′te karargahı, Cezayir’e taşıdı ve Fransız Ulusal Kurtuluş
Komitesi’nin başına geçti. Eylül 1944′te kurduğu gölge kabine ile birlikte
Paris’e döndükten sonra birbirini izleyen iki geçici hükümetin
başkanlığına getirildi. Ama koalisyon partileri ile arasındaki sürtüşmeler
sonucu Ocak 1946′da ansızın başbakanlıktan istifa etti.
Sonraları 1958′e kadar de Gaulle’ün siyasal yaşama dönmesi için çeşitli
istekler ve görüşler ortaya çıktı. Mayıs 1958′de,Cezayir’deki Fransız
birliklerinin Dördüncü Cumhuriyet yönetime karşı başlattıkları
ayaklanmanın ülkeyi iç savaşa doğru sürüklemesi sonucunda göreve çağırılan
de Gaulle Aralık 1958′de Cumhurbaşkanlığına seçildi. De Gaulle,
yurttaşların kendisini ancak bir bunalım döneminde kabul edebileceğini
bildiği için kamuoyunun desteğini sürekli kılmak amacıyla Parlamento’daki
“partiler sistemi”nin gücünü kırmak zorunda olduğuna inanıyordu. Bu
durumda önce, Cumhurbaşkanının hükümet politikalarını denetleme yetkisini
kabul ettirme sonra da seçimler ya da referandumlar aracılığıyla bu
denetimi sürekli kılma taktiği uyguladı.
De Gaulle, dış politikada genellikle A.B.D. karşıtı olarak nitelenen
tutumlar aldı. 1966′da Fransa’nın NATO’nun askeri kanadından ayrıldığına
ilan etti. Sovyetler Birliği ve diğer sosyalist ülkelerle ilişkiler
geliştirerek 1964′te Çin Halk Cumhuriyeti’ni tanıdı.
1969′da yapılan bu referandumda başarısızlığa uğrayan de Gaulle
Cumhurbaşkanlığından istifa etti. De Gaulle’ün Türkçeye’de çevrilmiş
askerlik ve siyaset hakkında kitapları vardı.
Gelişme İttifakı (İlerleme İçin İttifak)
John F.Kennedy’nin Küba’nın diğer Latin Amerika ülkelerini etkilemesini
önlemek için 13 Mart 1961′de ileri sürdüğü yöntem. 10 yıllık bir süre için
20 milyar dolarlık Amerikan yardımı ve yılda 300 milyon dolarlık özel
sermaye yatırımı 1946-1960 arasında kıtaya yapılan yıllık yardımı dört
katına çıkarmayı öngörüyordu. Buna karşılık Latin Amerika Ülkeleri 10 yıl
içinde 80 milyar dolarlık yatırım yapacaklar ve toprak, vergi, öteki
toplumsal ve ekonomik reformlara girişeceklerdi. Sonuç olarak bu ülkeler
yılda %5 oranında büyüyecekti.
Washington’daki bürokratik mekanizma, planın zamanında işlemesini
engelledi. Brezilya, Arjantin ve Meksika kendi ulusal ekonomik kalkınma
planlarının uluslararası düzeyde incelenmesine ve tartışılmasına izin
vermediler. Latin Amerika ülkelerinin bir bölümü planda sözü edilen
reformları çıkarlarına aykırı bulup uygulamadılar. 1960′larla birlikte dış
ticaret açığı vermeye başlayan ABD, Latin Amerika’ya yapılacak yardımların
tümünün Amerika ihraç mallarının alımında kullanılmasını isteyince, bu
kısıtlayıcı ticaretin etkisiyle 1960′ların ortalarına gelindiğinde
Arjantin, Şili ve Brezilya gibi ülkelerde korkunç bir enflasyon
başgösterdi.
Gelişme ittifak, Latin Amerika ülkelerinin ekonomik kalkınma planları
üzerinde ABD’nin etkisin artırarak düzenli, istikrarlı ve böylece Castro
tipi devrimlerin yeralmadığı bir Latin Amerika’nın kurulması ve
sürdürülmesini hedefliyordu. Program başarısız olmuş ve düş kırıklığı
yaratmıştır.
Gestapo
Devlet gizli polisi anlamına gelen Almanca GE, STA, Polizei’ın kısaltması.
Nasyonel sosyalist partinin siyasi polisi; 1933′te III. Reich’a mal
edilmiş. II. Dünya Savaşı sırasında faaliyet alanı Almanya tarafından
işgal edilen tüm topraklara yayılmıştı. Nazi partisinin gizli polisi alan
gestapo Hitler’in iktidara geçişinden sonra bir devlet organı haline
geldi.
Girit Sorunu
Girit, Osmanlılar devrinde Girit adası halkının önce bağımsızlık, sonra
Yunanistan’a katılma amacıyla ayaklanması, bu yüzden doğan olaylara
verilen ad. Girit’in Rum asıllı halkı ilk olarak 1821′de Osmanlı
yönetimine başkaldırdı. Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa bu ayaklanmayı
bastırmakla görevlendirildi.
Yunanistan’ın Osmanlı devletinden ayrılarak bağımsızlık bir krallık
oluşundan sonra Girit’te ikinci bir ayaklanma oldu. (1830), Mehmet Ali
Paşa bunu da bastırdı (1831). Ancak, adadaki milliyetçilik akımının
gelişmesi ve Yunanistan’ın giriştiği yoğun propaganda sebebiyle Girit’te
huzur bir türlü sağlanamadı. 1840 Londra Antlaşmasından sonra burasının
yönetimi Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa’dan alındı. Yunan mültecileri
tarafından çıkartılan bir isyan da Mustafa Naili paşa tarafından
kolaylıkla bastırıldı (1841). En önemli ayaklanma 1866′da oldu. Asiler,
Yunanistan’a katıldıklarını ilan ettiler. Osmanlılar bunu kabul etmediler.
Sadrazan Ali Paşa işe el koydu. Sonunda üye çoğunluğunu Rumların teşkil
ettiği bir meclisin kurulmasıyla ayaklanma bastırıldı. Daha sonra adanın
Rum halkı çeşitli haklar istemeğe başladı. 1877-1878′de yapılan
antlaşmalarla ada valisinin Rum, yardımcısının Türk olması, 80 üyelik
meclise 50 Rum üyenin seçilmesi, resmi işlem ve yazışmaların hepsinde
Rumcanın kullanılması kabul edildi.
Girit meselesi 1897′de yeniden alevlendi. Yunan hükümeti ve Etniki Eterya
cemiyetinin açık ve gizli kışkırtmaları sonucunda adada geniş bir çete
faaliyeti başladı. Bu arada Yunanlılar Girit’e 1500 kişilik bir askeri
kuvvet çıkardılar. İngiltere, Fransa, Rusya ve İtalya’nın desteğini
kazanmak için her türlü yola başvurdular. Ancak Osmanlı hükümetinin iç
işlerine yabancıların karıştırmamak konusundaki kararlı tutumu karşısında
batılı devletler, Yunanlıların adadan kuvvetlerini çekmesi için
donanmalarıyla Girit’i abluka altına aldılar. Yunan hükümeti bu ablukaya
da aldırmayınca Ethem Paşa kumandasındaki Osmanlı ordusu Makedonya,
Alasonya üzerinden saldırıya geçerek Dömeke meydan savaşından Yunan
ordusunu yenilgiye uğrattı, Atina’ya doğru ilerlemeye başladı. Ancak
batılı devletlerin işe karışmaları sonucu bu harekat durduruldu. Girit’te
Rusya, İngiltere, Fransa ve İtalya’nın himayesinde bir yönetim kurularak
Yunan kralının oğlu Georgios, komiser olarak tayin edildi. İkinci
Meşrutiyetin ilanından sonra (1908) Girit Meclisi Yunanistan’a katıldığını
resmen ilan etti. 26 Temmuz 1909′da Rumlar Hanya kalesine Yunan başrağını
çektiler. 1911′de 25 Girit Rum mebusu Yunan parlamentosu toplantılarına
katılmak amacıyla Pire’ye doğru yola çıktılar.Fakat İngiliz donanmasına
bağlı savaş gemileri bunu önleyerek Giritli mebusları tevkif etti. Balkan
savaşından sonra Londra ve Bükreş Antlaşmalarıyla Girit’in Yunanistan’a
ilhakı Osmanlı devleti tarafından resmen kabul edildi, böylece Girit
meselesi kapandı.
Guam Doktrini: bkz. Nixon Doktrini
Gümrü Andlaşması, 2 Aralık 1920
Kurtuluş savaşı sırasında Türkiye Büyük Millet Meclisi ile Ermenistan
arasında imzalanan antlaşma. 30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesinden sonra
Osmanlı Devleti Kafkasya Cephesindeki birliklerini geri çekmek zorunda
kalmıştı. Yeni kurulan Bolşevik rejiminden yardım alan Ermeniler 1920′de
Doğu Anadolu’da bazı bölgeleri işgal etmişti. Doğu cephesi komutanı Kazım
Karabekir karşısında yenglgiye uğrayınca barış görüşmeleri 22 Kasım
1920′de Gümrü’de başladı. Ermenistan Taşnak Hükümeti ile Türkiye arasında
imzalanması planlanan Gümrük Anlaşması ile doğudaki harekat sona erdi.
Kars sancağının bütünü, anlaşma öncesi Ermenistan’ın elinde bulunan Kulp
(Tuzluca) kazası Türkiye topraklarına katıldı. Andlaşmanın 10. maddesiyle
Ermenistan, Doğu Anadolu’da bir miktar toprağın Ermenilere verilmesini
öngören Sevr Antlaşması’nı yok sayacağını kabul etti. Türkiye sınırları
içinde Ermenilerin çoğunlukta bulunduğu hiç bir bölge olmadığı kabul
edildi.
Gümrük Andlaşma ile Erzurum-Bakü demiryolu açıldı. Türkiye-Sovyetler
arasında doğrudan bağlantı bu yolla sağlanarak Türkiye’nin bu devletten
yardım alması kolaylaştı. Türk kuvvetleri doğudan emin bir şekilde güney
ve batıda savaşma olanağı buldular.
Andlaşmanın imzalanmasından bir gün sonra Ermenistan, Kızıl Ordu’nun
denetimine girince burada bir Sovyet Hükümeti kurulduğu için Gümrü
Andlaşması onaylanamadı.
Güney Afrika’da Irkçılık: bkz. Aparthayd
Habeşistan Sorunu (Etiyopya Sorunu), 1935
Faşist İtalya’nın yeni sömürgeler elde etmek üzere uyguladığı emperyalist
politikanın sonucu olarak Habeşistan’a yönelik saldırgan politikası. Ocak
1935′de Habeşistan, Milletler Cemiyeti’ne resmen başvurarak soruna el
koymasını istedi. Habeşistan delegesi, M.C. statüsünde bu duruma ilişkin
15. maddenin uygulanmasını istedi. M.C. İtalya-Habeşistan anlaşmazlığını
barışçı yollardan çözmekle görevli beş üyeden kurulu bir komite seçti.
Beşler komitesinin hazırladığı bir öneri 6 Ekim 1935′te İtalya’nın
Habeşistan’ın işgali ile rafa kalktı. İtalya’nın Habeşistan’ı işgalinde
temel nedenler hızla artan nüfusunu bir sömürge elde ederek yerleştirmek
ve geliştirmekte olan ekonomisine hammadde kaynakları bulma çabasıdır.
Hızlandırıcı nedenleri ise gün geçtikçe güçlenen Habeşistan’ın İtalya’nın
sömürgeleri Eritre ve İtalya’nın sömürgeleri Eritre ve İtalyan Somalisi
üzerinde baskı yapması yanında Fransa ve İngiltere’nin daha çok
Almanya’dan korktukları için İtalya’nın işgaline yumuşak bakmaları olarak
sayılabilir.
Üyelerinden birine karşı girişilen bu açık saldırı karşısında toplanan
M.C. Konseyi İtalya’yı saldırgan ilan ederek, üye devletlerden İtalya’ya
karşı zorlama tedbirleri uygulamalarını istedi. Konsey kararına göre
İtalya’ya stratejik nitelikte maddeler ve malzeme verilmeyecek, kredi
açılmayacaktı. Ancak, zorlama tedbirleri başarılı olamadı. Özellikle
Almanya, Habeşistan’ın işgali boyunca İtalya için yaşamsal önemi olan
kömürü verdi. 1936 Mayıs’ında Habeşistan’ın işgali tamamlandı.
Sonuç olarak M.C.’nin uluslararası politikada etkin bir rol oynamadığını
Habeşistan sorunundaki etkisizliğine bağlayan Almanya, kendi güvenliğini
sağlamak gerekçesiyle Ren bölgesini işgal etti. Akdeniz’de İtalya
tehlikesi gören İngiltere’nin desteğinde Türkiye, Yunanistan ve
Yugoslavya’nın biraraya geldiği Akdeniz Paktı 1936′da kuruldu.
Konjonktürel dengelerin hızla değişmesi Habeşistan Sorunu sırasında
desteğini aldığı Almanya gibi Avrupa’da güçlü bir devletin desteğini
arayan İtalya’nın Almanya ile yakınlaşmasını sağladı. Bu sorun
Hitler-Mussolini ittifakının ilk adımını oluşturdu. Sonuç olarak 1936′da
Berlin-Roma Mihveri kuruldu.
Haklar Bildirisi (Petition of Rights), 1628
İngiliz Parlamentosu’nun 1628′de yayınladığı belge. 1625′de 1. Charles’in
tahta geçmesiyle İngiltere’deki siyasal mücadele bir iç savaşa dönüştü.
Kral, parlamentoya danışmadan İspanya ve Fransa’ya savaş ilan etti ve bunu
finanse edebilmek için de vergileri artırdı. Bunun üzerine İngiliz
Parlamentosu 1628′de haklar bildirisini (Petition of Rights) yayınladı. Bu
bildiride kralın yetkileri sınırlanarak, hukuksal sürecinden geçmeksizin
kralın kimseyi suçlamayacağı, cezalandıramayacağı ve orduyu halka karşı
kullanamayacağı belirtiliyordu. Kralın buna tepkisi büyük oldu,
parlamentoyu dağıtarak 11 yıl boyunca toplanmamasını sağladı. Ancak vergi
izni alabilmek için 1640′ta parlamentoyu tekrar toplantıya çağırmak
zorunda kaldı.
Haklar Yasası (Bill of Rights), 1689
İngiliz Parlamentosu’nun 1689′da yayınladığı, egemenliğin artık
parlamentonun eline geçtiğini bildiren yasa. 1689′da ilan edilen Bill of
Rights ilkelerine göre: 1)Parlamento sık sık toplanacaktır. 2)Parlamento
seçimleri serbest olacaktır. 3)Parlamento tam bir söz özgürlüğüne sahip
olacaktır. 4)Parlamentonun kabul ettiği yasal kral da dahil herkesi
bağlayacaktır. 5)Parlamentonun izni olmadan asker toplanamayacaktır.
6)Parlamentonun izni olmaksızın vergi toplanamayacaktır. Bu yasa ile
parlamenter demokrasi ve hukukun üstünlüğü gibi 19. yy.’ın kilit ilkeleri
önce İngiltere’de yerleşmiş ve uygulanmıştır.
Hatay Sorunu ve Antlaşması
Hatay’ın Türkiye ya da Suriye sınırları içine alınmasına ilişkin olarak
ortaya çıkan sorun ve Türkiye’nin Suriye’nin mandateri olan Fransa ile
yaptığı anlaşma (23 Haziran 1939). TBMM, Fransa ile imzaladığı Ankara
İtilafnamesinde ulusal sınırlar içinde olmasına karşın Hatay’ı sınırların
dışında bırakmayı politik koşullar nedeniyle uygun buldu. Antlaşmada yöre
halkının çoğunluğunun Türk olduğu ve kültürel gelişmelerinin
engellenmemesi gerekliliği açıkça belirtildi ve Türkçe’nin Hatay’da resmi
dil olması sağlandı. Bu arada Hatay, San Remo Antlaşması uyarınca Fransız
mandası altına alındı (25 Nisan 1920). Böylece Fransa, Hatay’da muhtar bir
yönetim kurdu. 9 Eylül 1936′daki antlaşma ile Fransa’nın Suriye’deki
mandasının sona ermesi, Hatay sorununu tekrar gündeme getirdi. Antlaşmanın
Fransa’nın tüm hak ve görevlerini Suriye’ye devretmesini belirten 3.
maddesi, Hatay’ın Suriye sınırları içinde kalmasına ve Türk halkın durumun
tehlikeye düşmesine neden oluyordu. Bunun üzerine Türkiye, sorunun
Milletler Cemiyeti’nde görüşülmesini istedi. Konuyu gündemine alan
Milletler Cemiyeti Fransa’nın izniyle İtalyan, Norveç ve İsviçreli 3
gözlemciyi Hatay’a gönderdi. Sorunun raportörlüğünü ise İsveç temsilcisi
Sandler yaptı.
Hazırlanan raporda, İskenderun ve Antakya’nın içişlerinde bağımsız olması
dışişlerinin ise bazı koşullara bağlı olarak Suriye tarafından
yürütülmesi, bölgenin ayrı bir statü ve anayasa ile yönetilmesi, Suriye
ile gümrük birliğinin kurulması, Türkçenin resmi dil olarak kullanılması,
zorunlu askerlik kuralının uygulanmaması, bölgenin silahlandırılmaması,
toprak bütünlüğünün Fransa ve Türkiye tarafından garanti edilmesi ilkeleri
yer alıyordu.
Milletler Cemiyeti bu raporun ardından Hatay’a özel bir yönetim tanıdı (27
Ocak 1937). Ancak raporda yer almadığı halde Türkçe’nin yanı sıra Arapça
da resmi dil olarak kabul edildi. Ardından, Türkiye ile Fransa arasında
Cenevre’de Hatay’a ulusal bütünlük kazandıran antlaşma imzalandı (29 Mayıs
1937). Aynı gün Milletler Cemiyeti Hatay’ın anayasasını onayladı. Buna
göre Hatay’a ilişkin statünün 55, anayasanın 37 maddesi vardı. Statüye
göre, anayasa hükümleriyle statü hükümleri arasında aykırılık olması
durumunda statü hükümleri uygulanacaktı. Türkiye uygulamaya hemen
geçilmesini istediği halde, Fransa’nın kışkırttığı Araplar uygulamalarına
karşı çıktılar. Bu nedenle statüde ve anayasada öngörülen seçimler
gecikti. Ayrıca Milletler Cemiyeti’nce görevlendirilen komisyonun önerisi,
seçim sistemini saptırdığı gerekçesiyle, Türkiye tarafından kabul
edilmedi. Seçim sistemi Milletler Cemiyeti’nce değiştirildi. Seçimlerin
güvenliğinin sağlanması konusunda Türkiye ile Fransa arasında çıkan
uyuşmazlık 3 Temmuz 1938′de askeri bir antlaşma ile sona erdi. Antlaşma
uyarıca görevlendirilen 6.000 kişilik güvenlik kuvvetinden 1000′i
Hatay’dan, geriye kalanı da eşit güçle Türk ve Fransız kuvvetlerinden
sağlanacaktı. Ayrıca taraflar 29 Mayıs 1937 antlaşmasında belirtilen
görevleri yerine getirmeyi kabul ettiler.
Yapılan seçimlerden meclisin 40 üyeliğinde 22′sini Türkler kazandı (22
Ağustos 1938). Meclis, 2 Eylül 1938′deki ilk toplantısında, “Hatay
devleti”nin kuruluşunu ilan etti ve Tayfur Sökmen devlet başkanı oldu.
Hatay sorunu, Suriye’nin toprak bütünlüğünün ve bağımsızlığının Türkiye
tarafından kabul edilmesi üzerine son buldu (23 Haziran 1939). Antlaşma
görüşmelerini Türkiye adına Dışişleri Bakanı Şükrü Saraçoğlu ile
Fransa’nın Ankara Büyükelçisi Rena Massigli yönetti. Antlaşma 30 Haziran
1939 tarihli ve 3658 sayılı kanunla kabul edildi. Bu arada Hatay meclisi
olağanüstü bir toplantı ile Türkiye’ye bağlanma kararı aldı (29 Haziran
1939). Böylece, Türkiye ile Hatay arasındaki sınırlar kalkacak, Fransız
kuvvetleri bölgeden çıkacak, Hatay vatandaşları Türk vatandaşlarının
haklarını kazanacaktı. Ayrıca Türkiye kendi sınırları içinde, Fransa
Suriye sınırları için komşu devletlerin güvenlik ve rejimlerine yönelmiş
hareketleri önlemeyi kabul ediyordu. TBMM 30 Haziran 1939′da yaptığı
toplantısında Hatay’ın Türkiye’ye katılışını kabul etti.
Havana Konferansı: bkz. Dünya Ticaret Örgütü
Hellenizm
Grek Uygarlığı’nın zamanla Doğu’nun düşünce ve davranışlarını içererek, bu
kalıplar içerisinde erimeye başlamasıyla Hellenizm dönemi başlamıştır.
M.Ö. 4. yy’ın ortalarından başlayarak, Makedonya Kralı İskender Grek
kültürünü genişletmiştir. M.Ö. 334′te Çanakkale Boğazını geçerek Asya’ya
girmiş, Suriye ve Mısır’ı işgal etmiş, sonra da İran’a ve Keşmir’e kadar
yayılmıştır. Grek Medeniyeti’nin yayılışı 2 evreye ayrılabilir. Birincisi
bir Hellenleştirme evresidir. Yeni siyasi, felsefi, teknik kavramların
yaratıldığı bu evre Yunan-Makedon dünyasından bağımsız, ancak
Yunan-Makedon Uygarlığının Asya ve Kuzey Afrika’daki yansıması olarak
görülür. İkinci evre, Doğu Uygarlığının Batı’ya maddi ve manevi bakımından
üstün gelmesiyle belirgindir. Roma’nın Hellenistik siyaset düzenini
yıkmasına kadar sürmüş, Yunan kültürü bu evrede bütün Akdeniz’e
yayılmıştır. Hellenistik dönemde ortak bir eğitim, sınırları aşarak,
birçok ülkenin aydınlarını birleştiren bir kültürü yaymıştır.
Hükümdarların bilim ve sanat koruyuculuğu bilginin değerini artırmış,
Yunan felsefesi eski canlılığını yitirmekten kurtulmuştur. Bu gösterişli
bir lüks ve konfor dönemi, Yeni Eflatunculuk şeklini alarak, Roma
imparatorluğu döneminde de rol oynamış, imparatorluğun Hristiyanlaşmasıyla
yok olmuştur.
Helsinki Anlaşması (Helsinki Accord), 1975
1975′te Helsinki’de, Avrupa’da Doğu ile Batı arasında barış ve istikrarı
sağlamayı amaçlayan Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı’nın sonucunda
imzalanan temel bir diplomatik anlaşma. Helsinki son senedi olarak da
bilinen anlaşma, NATO ülkelerini, Varşova Paktı uluslarını ve onüç
tarafsız ve bağlantısız Avrupa uluslarını içeren otuzbeş adet katılımcı
tarafından imzalanmıştır. Anlaşma dört bölüme ya da “sepete” ayrılmıştır.
Birinci sepet, güven yaratıcı önlemler kurumununun da dahil olduğu
devletler arasında ilişkilere ve spesifik sorunlara rehberlik eden temel
ilkeleri içeren Avrupa’nın güvenlik konuları ile ilgilidir. İkinci sepet,
ekonomi, bilim ve teknoloji ve çevre alanlarında işbirliğini
öngörmektedir. Üçüncü sepet, insan haklarını, kültürü, eğitimi, ve Avrupa
çapında insan, düşünce ve bilginin serbest akımını da içeren insancıl
çabaların arttırılması konusunda işbirliğini öngörmektedir. Bazen dördüncü
sepete atfedildiği üzere, anlaşma aynı zamanda, katılımcı devletleri
“Konferans’ta önayak olunan çok-taraflı sürecin devam ettirilmesi”
konusunda izleme konferanslarına çağırmayı da öngörmektedir. Önemli izleme
konferansları Belgrad’da (1977), Madrit’te (1980) ve Viyana’da (1987)
düzenlenmiştir.
Helsinki Antlaşması, tüm Avrupalı uluslara ve ABD’ye Avrupa’nın İkinci
Dünya Savaşı sonrası statükosunu kabul ettirmek ve tüm Avrupalı
uluslararasında işbirliği ve anlayış programlarını geliştirmek suriteyle
Doğu ile Batı arasındaki düşmanlığı azaltması nedeniyle önemli bir çaba
olmuştur. Bu anlaşma, bir andlaşmadan çok sadece bir diplomatik anlaşma
olmasına ve bu nedenle de uluslararası hukuk açısından herhangi bir
bağlayıcılığı olmamasına rağmen, katılımcı ülkeler arasında işbirliği
imzalanmasından sonra bazı yararlı sonuçlar ortaya çıkmıştır. Sözgelimi
Sovyet yönetimi, Helsinki’den sonra artan bir şekilde Yahudi göçmenlerine
izin vermiştir. Alman Demokratik Cumhuriyeti af ilan etmiş ve pek çok
siyasal tutukluyu serbest bırakmıştır. Avrupalı katılımcı ülkeler, çevre
koruma alanında, hava kirliliği ile mücadeleyi amaçlayan bir konvansiyon
imzalamışlardır. Ama aynı zamanda bazı hareketler Helsinki Anlaşması’nın
prensiplerini reddetmiştir ve 1979′da Sovyetler’in Afganistan’ı işgal
etmesinden sonra Doğu ile Batı arasındaki ilişkiler kötüleşmiştir.
Hindistan-Pakistan Çatışması (Indo-Pakistani Conflict)
Hindistan ve Pakistan devletleri arasında, kökeni çok eskilere dayanan
anlaşmazlıklar nedeniyle süren mücadele. İki ülke arasındaki sorunların
kökenleri, tarafların iki ayrı devlet olarak ortaya çıkışları ile yakından
ilgilidir. Başlangıçta Hindu yarımadasındaki İngiliz Sömürge yönetimine
karşı Hindu egemenliğindeki Ulusal Kongre Hareketi içinde yer alan
Müslümanlar, Hindu çoğunluğunun hakimiyetindeki bir devlet içerisinde
olmak istemedikleri için, bir süre sonra Muhammed Ali Cinnah’ın
önderliğinde bu hareketten ayrılarak bağımsız bir devlet oluşturma
çabalarına girişmişlerdir. Böylece ortaya çıkan Pakistan ve Hindistan
devletleri, bölgedeki etnik ve dini birliği sağlayamadılar ve 1948′de
birbirleri ile çatışmaya başladılar. İki ülke arasında ilk çatışma nedeni
sayılan Keşmir Sorunu ile birlikte, tarafların yolları birbirinden iyice
ayrıldı. Çünkü Pakistan Bağdat Paktı’na girdi, Hindistan da Bağlantısızlar
Hareketi’nin öncü üç devletinden birisi oldu.
1963 yılında nüfusunun büyük çoğunluğu Müslüman olan Keşmir’de Hindular
ile Müslümanlar arasında yeniden baş gösteren çatışmalar, 1965
Ağustos’unda bir Hindistan-Pakistan savaşına dönüşmüştür. Hindistan’ın
ağır bastığı bu mücadele Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin ateşkes
kararına tarafların uyması sonucu bulundurulabilmiştir. Taraflar arasıda
beş-altı yıl süren barış dönemi 1971 yılı başlarında Doğu Pakistan’ın
Bangladeş adı ile bağımsızlığını ilan etmesi sonucu yeniden bozulmuştur.
1971 sonlarında taraflar arasında savaşın patlak vermesi üzerine, Hint
orduları Doğu Pakistan’a girmişler ve buradaki Pakistan kuvvetleri de
teslim olmuşlardır. Bu dönemden sonra iki ülke arasında doğrudan bir
çatışma görülmemek ile beraber Pakistan’ın Hindistan’daki ayrılıkçı Sih
azınlığı desteklediği görüşünden kaynaklanan gerginlikler olmaktadır. Son
zamanlarda Keşmir Sorunu’nun tırmanması iki ülke arasındaki ilişkileri
gerginleştirmiştir.
Hitler, Adolf: bkz. Nazizm
Hünkar İskelesi Antlaşması, 1833
Osmanlılar ve Ruslar arasında yapılan antlaşma (8 Temmuz 1833). Osmanlı
padişahı Mahmut II, Mısır’da Mehmet Ali Paşa’nın ayaklanması sonucu,
devletin güvenliğini tehlikeli görmeğe başladı. Fransa, Mehmed Ali Paşa’yı
tutuyor. İngiltere ise tereddütlü davranıyordu. Bu durum üzerine padişah,
Tuna kıyılarındaki otuz bin kişilik Rus birliğinin İstanbul’u korumak için
gönderilmesini istedi. Rusya bu isteği memnuniyetle kabul edince padişah,
Mehmet Ali Paşa ile uzlaşmak için yeni çereler aramaya başladı. Fakat
Fransa bu teşebbüsleri boşa çıkardı. Böylece amiral Lazenev’in
kumandasında dokuz savaş gemisinden kurulu Rus filosu, Karadeniz boğazını
geçerek Büyükdere önünde demirledi. Durumu kendi çıkarlarına uygun
bulmayan Fransa ve İngiltere, bu defa Mehmet Ali Paşa ile Osmanlı
padişahının arasını bulmak için çalışmaya koyuldular. Fransa amiral
Roussin’i, İngiltere ise Lord Ponsonby’i bu iş için görevlendirdi. Sonuçta
Mehmet Ali Paşa ile padişah arasında Kütahya Barışı imzalandı (14 Mayıs
1833). Kütahya Antlaşması, Mısır valisi ile olan antlaşmazlıkları
çözümleyecek ilkelerden çok uzaktı. Geleceği güvenlik altına almak isteyen
Mehmet Ali’nin teklifini olumlu karşılayan çar, ittifak fikrini kabul
etti. Böylece Hünkar İskelesi Antlaşması imzalandı. Antlaşma bir önsöz,
altı açık ve bir gizli maddeden meydana geliyordu.
Önsözde, Osmanlılar ile Ruslar arasında kurulmuş olan barış sistemi ve bu
antlaşmanın savunma düşüncesiyle hazırlandığına işaret ediliyordu. Birinci
maddede, iki devletin sadece savunma kaygısıyla bu antlaşmayı yaptıkları,
huzur ve güvenlikleri için birbirlerine yardımda bulunacakları
belirtiliyordu. İkinci maddede, 1829 Edirne antlaşması ile bu antlaşmada
geçen diğer maddeleri yeniden onanmaktaydı. Üçüncü madde, Osmanlılar,
Rusya’dan yardım istedikleri takdirde, Rusya’nın karadan ve denizden, iki
taraf arasında kararlaştıracak sayıda bir kuvvetle yardım edeceğine
ilişkindi.
İkinci Dünya Savaşı, 1939-1945
İnsanlık aleminin gelmiş geçmiş büyük savaşıdır ve dünya strateji ve
politika alanında meydana getirdiği değişiklikler de milletler için hayati
önemde olmuştur.
Savaştan önce, Avrupa ve Asya’da bu yönde bir gidiş sezilmekte adım adım
savaşa yaklaşılmaktaydı.
Avrupa’da Hitler’in 1933′de iktidara gelmesi ve Nasyonel Sosyalizm (kısaca
Nazizim) adıyla devletçi ve milisliğe dayanan partizan rejim kurması, bu
milletin savaş isteklerini gittikçe kuvvetlendirdi. Esasen, Birinci Dünya
Savaşı sonunda mağlup Almanya’ya kabul ettirilen Versay Antlaşması,
Almanlar için ağır hükümler getirmişti. Almanya bu hükümleri hiç bir zaman
benimseyemedi ve fırsat buldukça çiğnedi ve silahlanmasını arttırdı. Öte
yandan Hitler “Kavgam” (Mein Kampf) adlı eseriyle, Almanya milletine
savaşa yönelecek bir felsefe aşılıyordu. Bu eserinde Hitler, Almanların
hepsinin aynı bir ülkede ve aynı bir lider başkanlığında olmasını
savunuyordu. Böylece “Ein Volk, Ein Reich, Ein Führer” parolası ortaya
çıkmış ve Hitler, Avusturya’yı Çekoslavakya’nın Almanların yaşadığı
Südetler bölgesini ve Polonya’da bazı yerleri istemekteydi. Hitler
buraların Almanya’nın hayat sahası (Lebensraum) içinde olduğunu, ülkesinin
sıkıştırıldığını ve doğuda hayat sahası bulunduğunu söylüyor ve doğuya
yayılmayı (Drang Nach Osten) gerekli görüyordu. Nitekim savaşa kadar
Avusturya’yı ilhak etti (Anschluss), Südetler’i aldı, Polonya’dan
Almanya’nın Danzig bölgesine geçmek için arazi istedi (Danzing Koridoru)
ve bu verilmeyince savaşa girişti.
Öte yandan İtalya da Afrika’da Habeşistan’a saldırarak 1936′da burayı
kendisine ilhak etti. Akdeniz’de de eski Romalıların deyimi olan “Bizim
Deniz” (Mare Nostrum) politikasına yönelmiş,Güney Türkiye, Yunanistan ve
Arnavutluğu tehdit ediyor. Balkanlar ve Tuna bölgesiyle de ilgileniyordu.
Nitekim 1939′da Arnavutluğu işgal etti, savaş sırasında da Yunanistan’a
girdi.
Asya’da da, Japonya 1937′de Çin’e saldırmış ve bir kısmını işgal etmişti.
Orada da için için bir savaş sürmekteydi. Japonya da “Güney Asya Orta
Refah Alanı” ismiyle bir proje yapmış, bir çok Asya ülkesi üzerinde gözü
bulunuyordu.
Bu üç devlet çeşitli antlaşmalarla aralarında bir blok (Mihver-Axis)
kurdular ve İkinci Dünya Savaşı’nı bir arada yürüttüler.
Mihvere karşı da müttefikler (Allied Powers) denilen İngiltere, Fransa ve
diğer birçok batılı ülke bir blok kurmuştu. 1941′de Rusya, Almanya’nın
saldırmasıyla ve ABD’de Japonya’nın kendisine Pearl Harbour’da saldırması
ile müttefiklere katıldıla. Zamanla Birleşmiş Milletler şeklini alan bu
blok ülkeleri sayısı 56′ya kadar varmıştır.
İkinci Dünya Savaşı, 1 Eylül 1939′da Almanya’nın Polonya’ya saldırısı ile
başlamış, diğer devletlerin katılmaları ile 5 yıl sürmüş, 7 Mayıs 1945′de
Almanya’nın teslimi ile Avrupa’da son bulmuş, 2 Eylül 1945′de de
Japonya’nın teslim oluşu üzerine tamamen bitmiştir (Türkiye de 23 Şubat
1945′de Almanya ve Japonya’ya savaş ilan ederek müttefikler yanında yer
almış, fakat çatışmalara fiilen girmemiştir).
Almanya, Polonya’ya girdiğinden kısa bir süre sonra Ruslar da Polonya’yı
doğudan işgale başlamışlar ve bir kısmını almışlardır. Ruslar ayrıca
Finlandiya ile savaşa girmişlerdir.
Hızlı bir yıldırım savaşı (Blitzkrieg) stratejisiyle Almanlar, batıda da
Fransa, Belçika, Hollanda, Danimarka, Nosveç’i işgal etmişlerdir.
Afrika’ya da atlayarak (Afrikakorps) Mısır’a doğru süratle ilerlemişler,
bir yandan da Yugoslavya, Yunanistan, Macaristan, Bulgaristan ve
Romanya’ya kadar Balkanları da hakimiyetleri altına almışlardır. Bu arada
İtalya’da savaşa katılmış bulunuyordu ve Arnavutluğu işgal etmiş,
Yunanistan ve Afrika’da da İtalyan kuvvetleri bulunmaktaydı.
1941 yılı bu dünya savaşında çok önemli bir yıl olmuştur. Zira, 22 Haziran
1941 günü Alman Orduları bu kez de Rusya’ya saldırmışlar (Barbarossa
Harekatı) ve Alman-Rus savaşı başlamıştır.
Öte yandan 1941 Aralık ayı başında da Japonya Pearl-Harbour’da ABD’nin
Pasifik Filosu’na saldırmış ve böylece her iki ülke desavaşa
katılmışlardır. Japonya başlangıçta önemli başarılar sağlayarak
Filipinler, Hindiçini, Endonezya ve daha bir çok kesimleri işgal etmiştir.
Ancak, ABD’nin müttefikler yanında savaşa katılmasıyla kendisinin
tehlikesiz yerde bulunup sanayinin savaş amacıyla geliştirmesi ve
müttefiklere (özellikle İngiltere ve Rusya’ya) geniş ölçüde yardımı
arttırması sonucu, diğer ülkeler de kuvvetlerini artırarak savaş talihi
yavaş yavaş tersine dönmüş, Alman, İtalyan ve Japon kuvvetleri her tarafta
geriye sürülmeye başlamıştır.
Özellikle, Rusların Stalingrad’da direnmeleri Almanları çok sarsmış ve
Ruslar ilerlemeğe başlamıştır. Öte yandan, Afrika’da da Mısır civarındaki
El-Alemeyn savaşı ile Alman ilerlemesi durdurulmuş ve yavaş yavaş geriye
gidiş başlamıştır. 1942′de Amerikan ve İngiliz kuvvetlerinin Kuzey
Afrika’ya çıkarma yapmaları ile buralardaki Alman kuvvetleri büsbütün zor
duruma girdiler. 1943′de ise müttefik kuvvetler İtalya’ya Sicilya
çıkarmasını yaparak, savaşı artık Avrupa’ya doğru Almanya yönüne
döndürdüler. Müttefiklerin İtalya’yı işgale başlamaları sonucu Almanlar
çekildi ve Mussolini devrilerek, 1944′de İtalya mütareke yaparak teslim
oldu.
Rusya, Almanlarla çarpışan kuvvetlerinin yükünü hafifletmek için batıdan
da müttefiklerin Avrupa’ya saldırmasını istemekteydi. Böylece bir “İkinci
Cephe” açılacaktı. Müttefiklerin (Overlord Harekatı) Kod ismiyle andıkları
bu plan da 6 Haziran 1944′de General Eisenhower’in yönetiminde gerçekleşti
ve Fransa kıyılarında Normandiya’ya büyük bir çıkarma yapıldı. Artık savaş
Almanya için çok kötü günler hazırlıyordu ve her yöndenhızlı bir gerileme
ile bütün alınan topraklar elden gidiyordu. Özellikle, savaşın Alman
topraklarına intikali ileşiddetli direnme başladı ise de Almanya’nın bir
kısmı müttefiklerin, bir kısmı ile Berlin’de Rus kuvvetlerinin eline
geçti. Hitler intihar etti. Amiral Dönitz devlet başkanı oldu ve 7 Mayıs
1945′de Almanya Reims’de kayıtsız şartsız teslim anlaşmasını imzalayarak
savaş Avrupa’da sona erdi.
Pasifik’teki savaşta da Japonların başlangıçta yayılmalarından sonra,
özellikle deniz-hava savaşları yoğunlaştı ve Coral Sea, Midway, Leyte gibi
yerlerdeki savaşlarda Japon donanma ve hava kuvveti ağır kayıplar verince,
Amerikan kuvvetleri “kurbağa sıçraması” denilen bir taktikle Pasifik
adalarını birer birer almağa başlayıp Japonya’ya doğru ilerlemeğe
başladılar. Okinwa adasında büyük bir kara savaşı oldu. Japon gerilemesi
de iyice başlamıştı. Bu arada Avrupa’da savaş bitti. Fakat Pasifikte
Japonya direnmeğe devam ediyordu. Nihayet, 05 Ağustos 1945′te Hiroşima’ya
ilk atom bombası atıldı. 8 Ağustos’ta Rusya da Japonya’ya savaş açtı. 9
Ağustos’ta da Nagasaki üzerinde ikinci atom bombası atıldı ve 14 Ağustos
1945′te Japonya da kayıtsız şartsız teslim oldu. Böylece İkinci Dünya
savaşı sona erdi Hiroşima’da 60 bin ve Nagasaki’de 36 kişi atom
bombasından ölmüştür.
Bu savaş sırasında yoğun askeri harekatın yanısıra önemli diplomatik temas
ve konferanslar da yapılmıştır.
İlk önemli olay, Hitler’in 19 Temmuz 1940′da yardımcılarından Hess’i
İngiltere’ye gizlice gönderip barış teklif etmesidir. Bu teklif
İngilizlerce kabul olunmamıştır.
1941 Ağustos’unda, Roosevelt ile Churcill Atlantikte bir savaş gemisinde
buluşarak, “Atlantik Yasası” (veya beyannamesi) (Atlantic Charter) denilen
belgeyi imzaladılar. Beyannamenin esas prensipleri özgürlük ve
demokrasinin korunması hakkındaydı ve sonraları Birleşmiş Milletler
Andlaşmasının temeli olmuştur. Aynı yıl sonlarında, Washington Roosevelt
ile Churcill tekrar buluştular.
1 Ocak 1942′de Almanya’ya karşı savaş açmış bulunan 26 devletin imzası ile
Washington’da “Birleşmiş Milletler Beyannamesi” isimli belge imzalandı ve
Atlantik Yasasındaki prensipler kabul olunarak, son zafer kadar savaşın
sürdürülmesi kararlaştırıldı. 18-20 Temmuz 1942′de, Londra’da
İngiliz-Amerikan Konferansında, Kuzey Afrika’ya öncelikle bir çıkarma
yapılması ve Avrupa’da açılacak ikinci cephe için çıkarmanın da 1943
yılında alınması kararlaştırıldı.
30 Ocak 1942′de, Adana’da Türk Cumhurbaşkanı İ. İnönü ile Churcill
görüştüler ve Türkiye’nin savaşa katılması konuşuldu. İnönü ihtiyatlı
davrandı ve önce önemli askeri malzeme yardımı istedi.
12-26 Mayıs 1943′de Washington’da Churcill ile Roosevelt arasındaki
konferansta, İtalya’ya çıkarma yapılması, Avrupa’daki ikinci cephenin
açılması ve savaş sonrasında kurulacak Avrupa ve dünya düzeni haklarında
kararlar alındı. Aynı yılın Ağustos’unda, Churcill ile İngiliz ve ABD
Genelkurmayları arasında “Overlord” kod ismiyle ikinci cephe ve “Anvil”
ismiyle Sicilya çıkarması planları kesinleşti.
19-30 Ekim1943′de Moskova Konferans’ında 3 müttefik Dışişleri Bakanları
(Hul, Eden ve Molotov) ikinci cephenin açılması, savaş sonrasında
sürdürülecek işbirliği, büyük devletlerin nüfuz sahaları, kolonilerin
geleceği, savaş suçlularına yapılacak işlemler gibi konuları görüştüler.
Aralarında bazı anlaşmazlıklar belirdi.
1943 yılı 22-26 Kasım tarihlerinde Ruslarla Tahran’da görüşmeye orturmadan
önce, Roosevelt, Churcill ve Çan Kay Şek aralarında Kahire Konferansını
yaptılar.
28 Kasım-1 Aralık 1943 Tahran konferansında Roosevelt, Churcill ve Stalin
biraraya gelerek şu ana konularda karar aldılar; İkinci cephenin açılması,
Türkiye’nin savaşa girmesi, dünyanın savaş sonrası düzeni, Polonya’nın
geleceği, Müttefik çıkarmasının Fransa’ya yapılması gibi konularda oldu.
Tam bir anlaşma görülemedi.
4-6 Aralık Kahire toplantısında, Churcill ile İ.İnönü Türkiye’nin savaşa
katılmasını tekrar görüştüler. Churcill biran önce Türkiye’yi savaşa
sokmak arzusundaydı, fakat İnönü ihtiyatlı davranmaktaydı.
1944 yıl 21 Ağustos-7 Ekim arası Amerika’da Dumbarton Oaks Konferansı
yapıldı ve gelecekte kurulacak Birleşmiş Milletler Teşkilatının esasları
saptandı.
9-20 Ekim’de de Churcill ve Stalin Moskova Konferansında, Balkanlardaki
nüfuz bölgeleri, Montrö Boğazlar Sözleşmesinin değiştirilmesi gibi
konuları görüştüler. Polonya’nın sınırları konusunda anlaşmazlık oldu.
4-11 Şubat 1945′te, Yalta Konferansında Roosevelt, Churchill, Stalin
toplanarak, Uzakdoğudaki durumun geleceği, Almanya’nın geleceği, savaş
tazminatları, Birleşmiş Milletlerin kuruluşu, Polonya meselesi İran ve
Boğazlar konularını görüştüler. Bu konferans savaş sonrası dünyasının
geleceği için çok önemli olmuştur. Bazı yazarlar buna “dünyanın taksimi
konferansı” demektedirler. Ruslar bu konferansta kendi lehlerine birçok
kararlar çıkardılar. Bu toplantıda, ABD ile Rusların savaş sonrasındaki
nüfuz ve çıkar bölgelerini saptadıkları ve ileri sürülmektedir.
17 Temmuz-2 Ağustos Potsdam Konferansında, ABD, İngiliz ve Sovyet
liderleri tekrar biraraya geldiler. Ancak, Roosevelt ölmüş yerine Truman
geçmişti ve İngiltere’yi Churcill temsil etmekteyken bu sıradaki seçimleri
kaybettiğinden yeni Başbakan Atlee onun yerine devam etti. Rusya’yı ise
gene Stalin temsil etmekteydi.Bu konferansta Almanya’ya yapılacak muamele
hakkında Yalta’da alınmış olan kararlar tekrar teyid edilmiş ve şimdilik
bir hükümet kurulmaması, ekonomik ve endüstriyel büyük karteller,
töristler ve sendikaların dağıtılması, ve savaş sonrası üretiminin
kısıtlanması öngörülüyordu. Doğu Prusya’daki Königsberg ve civarı Rusya’ya
bırakılıyordu. Polonya’nın batı sınırı Oder-Neisse hattı oluyor,
Çekoslovakya, Macaristan ve Polonya’daki Almanlar için de Almanya’ya göç
kararı alınıyordu.
Böylece bu konferans Almanya’nın geleceği ve doğu Avrupa ülkeleri için
önemli neticeler yaratmıştır. Topyekün savaş (total war) niteliğindeki
İkinci Dünya Savaşı, askerlik tekniği yönünden de çok önemli sonuçlar
vermiştir. Tank ve zırhlı raçlar çok geniş ölçüde kullanılmış, hava
kuvvetleri de hayati önemde olduklarını ispatlamışlar ve en büyük rolü
oynamışlardır. Denizaltı savaşları da bu silahın etkinliğini ortaya
koymuştur. Ayrıca uçak gemileri Pasifik savaşında, bunların gelecek için
ne kadar kıymetli ve vurucu bir silah olduğunu ispatlamıştır.
Denizden karaya yapılan Normandiya ve Pasifik çıkarmaları ise askerlik
alanında yeni bir amfibik harekat devri açmıştır.
“Pilotsuz uçak” denilen V-1 ve V-2 Alman füzelerinin de kullanıldığı bu
savaşın en önemli askeri neticesi kuşkusuz, atom bombasının yapılması ve
kullanılması olmuştur.
İkinci Dünya Savaşında uğranılan kayıplar olağanüstü derecede önemli
olmuştur. Bazı kaynaklara göre savaş masrafları 1.5 trilyon Dolar olmuş,
diğer bazı kaynaklar ise uğranılan tahribat ile maddi kaybın 4 trilyon
Dolar olduğunu hesaplamışlardır.
Bu savaş boyunca (1939-45) çeşitli ülkelerde 110 milyon kişi silah altına
alınmıştır. Bunların 27 milyonu savaşta cephelerde kırılmış, 25 milyon
kişi de cephe gerisinde sivillerden ölmüştür (Bu rakamın 5-6 milyonu
Nazizmin yürüttüğü ırkçılık olayları neticesi yokedilen, büyük çoğunluğu
yahudi olan halktır). Savaşta en ağır kayıplar Rusya’nın (17 milyon) ve
Almanya’nın (6 milyon) olmuş, ABD ise 259 bin kayıp vermiştir.
İkinci Dünya Savaşı bina ve yerleşme merkezlerinin tahribi bakımından da
insanlığa felaketler getirmiştir. Örneğin Almanya’da 1.6 milyon ev
yıkılmış (7.5 milyon kişi evsiz kalmış), Rusya’da ise 6 milyon ev yıkılmış
ve 1710 şehir ve kasaba ile 70 bin kadar köy tahrip olmuştur.
İkinci Dünya Savaşından önemli miktarda toprak kazanarak çıkan tek ülke
Rusya olmuştur. Finlandiya’dan parçalar, Estonya, Letonya, Litvanya, Doğu
Prusya’nın bir kısmı, Polonya’dan Çekoslovakya’dan ve Romanya’dan parçalar
alarak toplam 475 bin km. kare toprak ve buraların 24 milyonluk nüfusunu
almıştır.
Savaş sonucu, Almanya, Doğu ve Batı olarak iki parçaya ayrılmış, doğu
Avrupa ülkelerinde (Polonya, Romanya, Macaristan, Çekoslovakya,
Bulgaristan, Arnavutluk) komünist rejim kurulmuş, Çin’de yıllardan beri
süren komünist ihtilal birkaç sene içinde başarıya ulaşarak, bu ülke de
komünist rejimi benimsemiştir.
Savaş sonrasından Batılı ülkelerde büyük sayıda asker terhis etmişler ve
artık Birleşmiş Milletler’in dünya düzenini sağlayacağını düşünmüşlerdir.
Ancak, çıkan çeşitli pürüzlü konular ve gerginlikler ile “Soğuk Savaş”
denilen döneme girilmiş, yeniden askeri ve siyasi bloklaşmalar (NATO ve
Varşova Paktı) ile silahlanma yarışına ve özellikle nükleer silahların
geliştirilmesine önem verilmiştir.
Savaş sonrasında, 1947′de Paris Barış Antlaşmalarıyla, Müttefiklerle
İtalya, Finlandiya, Bulgaristan, Macaristan ve Romanya arasında barış
yapılmıştır.
Japonya ile de 1952′de San Fransisco Barış Antlaşması imzalanarak Amerikan
işgali sona ermiş ve bu ülkeye yeniden bağımsızlık verilmiştir.
Almanya ikiye bölünmüş ve ayrı ayrı devletler halini almış
bulunduklarından, bir barış antlaşması imzalanması mümkün olamamıştır.
Savaştan sonra Nürnberg’de bir Müttefik askeri mahkemesi Nazi harp
suçlularını yaralayarak idama ve ağır hapis cezalarına mahkum etmiştir.
İnfitah Politikası: bkz. Açılma Politikası
İngiliz-İran petrol anlaşmazlığı
İran Hükümetinin 1951′de petrol endüstrisini devletleştirmesiyle başlayan
sorun. İran petrollerini İngiliz petrol şirketi Anglo-Iranian Oil Company
işletiyordu ve hisselerin çoğunluğunu da elinde bulunduruyordu. İşletme
hakkını veren anlaşma 1933′te imzalanmıştı. İran Hükümeti İngiltere’nin bu
şirketi bir siyasal baskı aracı olarak gördüğünü ileri sürdü. Bu arada
şirket, İngiliz donanmasına petrol sağlarken, İran’da İranlılara iş
olanakları yaratmakta, çalışma şartlarını iyileştirmemekteydi. 1949′da
yapılan ikinci anlaşma İran kamuoyunda büyük tepki doğurdu. Ulusal cephe
hareketinin lideri Dr. Muhammed Musaddık başbakanlığı ele geçirdi ve
petrol endüstrisini devletleştirme girişimleri başladı. Bu, denetimi
elinden bırakmak istemeyen İngiltere ve Batı’nın tepkisine yol açtı.
Devletleştirme yasası İngiliz şirketini feshetmişti. Aslında anlaşmazlık
şirket ile İran hükümeti arasındaydı ama işin içine İngiliz Hükümeti de
girdi. İngiltere’nin uyguladığı ekonomik ambargo, ABD ile Dünya Bankasının
verdikleri krediyi kesmeleri İran’ı büyük bir ekonomik sıkıntıya soktu ve
Dr. Musaddık 1953′te düşürüldü. 5 Ağustos 1954′te yeni bir petrol
anlaşması imzalandı. 8 yabancı şirketten oluşan bu konsorsiyum İran
petrollerini işletecekti. İngiliz Anglo-İran’ın Oil Company’nın hissesi
%40, Hollanda’ya ait royal Dutch şirketinin %16, Fransız şirketinin %6 ve
geriye kalan 5 ABD şirketinin herbirinin de %8′er hissesi olacaktı ve
karın %50′si İran’a verilecekti.
İnsan Hakları Evrensel Bildirisi: bkz. İnsan Hakları
İnsan Hakları Evrensel Koruma Sözleşmesi: bkz. İnsan Hakları
İnsan Hakları Evrensel Sözleşmesi: bkz. İnsan Hakları
İran Devrimi (Iran’s Revolution)
4 Kasım 1979′da Ayetullah Ruhullah Humeyni’nin önderliğindeki islamcılar
tarafından İran halkının büyük desteğini de arkalarına alarak İran Şahı
Rıza Pehlevi’nin iktidardan düşürülmesidir. İran Şahı, ABD’nin müttefiki
olduğu için Başkan Carter İran’ın ABD’deki 12 milyar dolar tutarındaki
varlığını dondurmuş ve Şah döneminde kararlaştırılmış olan silah ve askeri
araçların satışını durdurmuştur. Humeyni hükümeti daha sonra pek çok
Batılı ülke gibi ABD’yi “Büyük Şeytan” olarak nitelendirip bu ülke ile
diplomatik ilişkilerini kesmiştir. Ardından, 14 Aralık 1979′da Tahran’daki
ABD Büyükelçiliğindeki diplomatlar rehin alınmıştır. Rehineler Ocak
1981′den sonraki ABD Başkanı Ronald Reagan’ın göreve başlama töreni
sırasında serbest bırakılmışlardır.
Irangate
İran-Irak savaşı sırasında ABD’nin İran’a gizlice yaptığı silah satışının
ortaya çıkmasıyla başlayan skandal. İran İslam Devrimi ve Rehineler Olayı
sonucu İran ve ABD ilişkileri gerginleşmiş, bu, ABD’nin İran’la diplomatik
ilişkilerini kesmesine kadar varmıştır. 1980′de başlayan İran-Irak
savaşında, ABD savaşa girmemekle birlikte bazı çatışmalarda yeralmıştı.
Savaş sırasında Kongrenin aldığı kararların dışına çıkılarak İran’a
gizlice silah satışı yapıldığı 1986 Kasım’ında ortaya çıktı. Başkanlık
Özel Araştırma Kurulu (Tower komisyonu olarak da adlandırılır) Ulusal
Güvenlik Konseyi’nin bu skandalla bağlantısını araştırma görevini aldı.
Tower Komisyonu Raporu’nun açıklanmasıyla Beyaz Saray danışmanlarında
Donald Reagen istifa etti. Delil yetersizliği nedeniyle, Başkan Ronald
Reagan’ın bu olayla ilgili kişisel sorumluluğunun bulunmadığı anlaşıldı.
Irangate skandalı 1989′da sonucu bağlandı. Ulusal Güvenlik Konseyi
üyelerinden eski deniz yarbayı Oliver North, Kongre çalışmalarını
engellemek, illegal yollardan para almak ve Beyaz Saray belgelerini yok
etmekten suçlu bulundu.
İran-Irak Savaşı (Iran-Iraq war), 1980-1988
İran ve Irak arasındaki savaş. Irak Hava Kuvvetleri’nin Tahran havaalanı
da dahil olmak üzere bazı İran havaalanlarını bombalaması ve bunun
sonucunda İran’a ait petrol alanlarında ve havalanı tesislerinde ciddi
hasarın ortaya çıkmasından sonra 22 Eylül 1980 tarihinde resmen
başlamıştır. Savaş, Irak’ın Ağustos 1988′de Birleşmiş Milletler kararını
kabul etmesi ile sona ermiştir. ABD, İran birliklerinin hareketleri ve
muharebe düzenleri konusunda Irak’a istihbarat yardımında bulunmak
suretiyle, bu savaşta etkin bir rol oynamıştır. İran, 4 Kasım 1979′da
Tahran’daki ABD Büyükelçiliği’nde 62 Amerikalıyı rehin almış ve ABD’nin
İran’daki bu yeni İslamcı rejim ile herhangi bir diplomatik ilişkisi
olmamıştır. ABD önderliğindeki Batılı ülkeler Şii İslam düşüncesinin Suudi
Arabistan, Mısır, Ürdün, Kuveyt ve Emirlikler’e yayılmasından endişe
etmiştir. Bu bölge, coğrafya (bölgede Sovyet yayılmasına karşı stratejik
bir denge) ve petrol açısından uluslararası düzeyde önem arzetmektedir.
Savaşta, zehirli gaz ilk kez Iraklılar tarafından kurbanlar arasında çocuk
yaştaki gençlerin çoğunlukta olduğu İranlılara karşı kullanmıştır. Her iki
taraf da bir-iki milyon civarında ölü verdiklerini iddia etmişlerdir.
Bu savaş, üçüncü dünya ulusları arasında ortaya çıkan gerçek anlamdaki ilk
önemli savaştı. Savaş boyunca ABD Irak’a yardım ederken, İsrail de silah
ve savaş aracı satmak suretiyle İran’a yardım etmiştir. Türkiye, bu iki
komşusu arasındaki savaşta tarafsız kalmaya gayret etmiş ve her iki ülke
ile olan ilişkilerini kesintiye uğratmamıştır.
İran-Irak Şattülarap Andlaşması: bkz. Cezayir Andlaşması
İsrail-Arap Çatışması: bkz. Arap İsrail Savaşları
İsrail’in Kuruluşu Sorunu
1917 Balfour Bildirisi ile İngiliz Dışişleri Bakanı’nın Filistin’de
Yahudiler’e bir “ulusal yurt” kurulması çabasının İngiliz Hükümeti
tarafından destekleneceğini açıklamasıyla başlayan ve burada 2. Dünya
Savaşı’ndan sonra bağımsız bir İsrail Devleti’nin kurulmasıyla sona eren
gelişmeler. Siyonistler bu bildiriden sonra diğer İtilaf Devletleri’nin de
bu deklarasyona katılması için çalışmışlardır. Fransa 1918 Şubat’ında,
İtalya ise hemen sonra desteklerini açıkladılar. 1. Dünya Savaşı bittikten
sonra yapılan San Remo Konferansı ile Filistin, İngiliz “mandat”
yönetimine bırakıldı ve burada çok sayıda Yahudi yerleşim alanı kuruldu.
1920 Eylül’ünde 16500 kişilik bir Yahudi grubunun Filistin’e göç etmesi
karar altına aldırıldı. 1934′de Filistin’deki Yahudilerin sayısı,
Naziler’in iktidara gelmesi sebebiyle hızlanan yasadışı göçler nedeniyle
900.000′i buldu. Eğitilmemiş ve sermayesi olmayan Araplar, Eğitilmiş ve
sermayesi ile gelen Yahudilerle rekabet edemezdi ve zamanla Araplar kendi
ülkesinde ikinci sınıf yurttaş haline geldi. Bu, Araplarla Yahudiler
arasında çatışmalar yarattı. 1936′da bir araya gelen Arap liderleri
Yahudiler’e karşı mücadelede önderlik edecek Arap Yüksek Komitesi’ni
kurdular ve başlattıkları genel grevi ulusal bir ayaklanmaya
dönüştürdüler. Bunun üzerine Filistin’e giden bir komisyon, Yahudilerle
Araplar’ın aynı devlet içinde yer almasının mümkün olamayacağını,
Filistin’in bölüştürülmesi gerektiğini öneren Peel Raporunu yayımladı. Bu
rapor Arap ayaklanmasının daha da şiddetlenmesine sebep oldu. 2. Dünya
Savaşı sonrasında Filistin toprakları üzerindeki İngiliz mandat yönetimi
sona ererken, sorun BM’ye götürüldü. BM Genel Kurulu 1947′de Filistin
topraklarının Araplar ve Yahudiler arasında bölünerek, Kudüs’e
uluslararası statü tanınmasını onayladı. 14 Mayıs 1948′de bağımsız İsrail
Devleti’nin kurulduğu açıklandı.
İstanbul Antlaşması, 1888
1882′de İngiltere’nin Mısır’ı ele geçirerek Süveyş kanalını kontrol altına
alması üzerine İstanbul’da 1888′de imzalanan anlaşma. İngiltere, sömürge
imparatorluğuna giden yolu güvence altına almak amacıyla, Hindistan’la
bağlantısını oluşturan Süveyş Kanalı’nı kontrol altına almak istemiş,
1882′de Mısır’ı işgal etmişti. O güne kadar bütün devletlerin kullanımına
açık olan Süveyş Kanalı’nın İngiltere’nin eline geçişi diğer büyük
devletlerde tepki yarattı ve bu anlaşma imzalandı. Bu görüşe göre, Süveyş
Kanalı yine bütün devletlerin gemilerine açık olacak, bu geçiş
serbestisinin güvenliği için kanalın her iki tarafında da üçer millik
alanda hiçbir silahlı çatışma veya da askeri harekat yapılmayacaktı.
İstanbul Antlaşması, 1915
1915 yılında İngiltere, Rusya ve Fransa arasında yapılan gizli anlaşma.
Osmanlı Devleti 1. Dünya Savaşı’na girdikten sonra, açık denizlere
serbestçe geçiş sorunu Rusya için savaşın ana amacı haline gelmiştir.
Rusya, Çanakkale Savaşları’nın sürdüğü 1915 yılında harekete geçerek
müttefiklerine İstanbul ve Boğazlar üzerindeki isteklerini kabul ettirdi
ve 18 Mart 1915′te İstanbul Antlaşması İngiltere, Fransa ve Rusya arasında
imzalandı. Bu antlaşmaya göre istanbul dahil, Midye-Enez çizgisinden
Sakarya akarsuyunun Karadeniz’e döküldüğü yere kadar tüm Boğazlar Bölgesi
Rusya’ya bırakılıyordu. Buna karşılık Rusya, İngiltere ve Fransa’nın
Ortadoğu üzerindeki planlarına karışmayacaktı. Çanakkale Savaşları’nda
İngiltere ve Fransa’nın başarısızlığa uğraması, Sovyet Devrimi’yle
Rusya’nın savaştan çekilmesi gibi sebeplerle antlaşma uygulanamamıştır.
İtalyan Ulusal Birliği
19. yy.’ın ortalarına gelindiğinde İtalya henüz ulusal birliğini kuramamış
ve merkezi bir hükümete sahip olamamıştı. Aslında bunun sağlanabilmesi
için İtalya’nın savaş alanlarında önce Avusturya’yı yenilgiye uğratması
gerekiyordu. Çünkü Viyana Kongresi Kararıyla büyük ölçüde
Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun etkisi altına alınmış
bulunmaktaydı. 1848′deki Avusturya’ya karşı başarısız denemelerden sonra
Piyemonte Başkanı Kont Camillo Cavour önce Fransa imparatoru III.
Napolyon’la ittifak kurdu ve 2 devlet 1859′da Magenta ve Solferino’da
zafer kazandılar. Lombardiya, Piyemonte’ye bağlandı. Orta İtalya
devletleri yapılan plebisitler sonucu Piyemonte’yle birleştiler Sicilya ve
Napoli Garibaldi tarafından işgal edilmişti. Bunların alınmasıyla Venedik
ve Roma dışında tüm İtalya yarımadası Piyemonte çevresinde birleşmiş oldu.
İtalya Parlamentosu 1961′de Piyemonte monarkı II. Vittorio Emanuele’yi
Birleşik İtalya’nın kralı ilan etti. 1866′da Avusturya’nın Prusya’ya
yenilmesiyle Venedik yine Prusya’nın 1871′de Fransa’yı yenmesiyle Roma
İtalya’ya katıldı ve İtalya Birliği 1871′de tümüyle tamamlandı.
Jacoben Diplomasisi
Jacobenlerin 1793′te Fransa’da uyguladığı diplomasi. 1793 Fransız
Anayasasında belirtilen devrimci diplomasinin ilkeleri şunları içeriyordu:
Fransız ulusu, diğer halkların iç rejimine karışmayacak ve kendi
içişlerine karışılmasını da kabul etmeyecekti; Fransa’da zorbalama iltica
hakkı tanınmayacak ve işgalci düşmanlarla barış yapılmayacaktı. 1793
Anayasası çok etkili olmamasına rağmen Jacoben diplomasisi etkili bir
biçimde uygulanmıştır.
Joe Amca (Uncle Joe)
İkinci Dünya Savaşı sırasında Sovyet lideri Stalin’e Amerikalıların
verdiği isimdir. Özellikle ABD Başkanı Roosevelt, savaş sırasında
Stalin’in etkisinde kalmış ve ona büyük ölçüde sempati ve güven beslemiş,
bunu belirlemek için de ona “Joe Amca” (Josef’ten kısaltma) samimi ismini
vermiştir. Stalin’de savaş bitimine kadar Roosevelt’in bu zaafından kendi
politikası ve çıkarları için hayli yarar sağlamış ve soğuk savaş dönemine
girilmesinde Roosevelt’in bu tutumuyla temeli atılan birçok husus önemli
rol oynamıştır.
Johnson Mektubu, 1964
1963 yılı Aralık ayında Kıbrıs’ta ortaya çıkan gergin durum ve kanlı
olaylar üzerine, Türk toplumunun güvenliğini korumak ve Rumların
katliamlarının bir jenoside dönüşmesini önlemek amacıyla Türkiye, 1960
Garanti Andlaşmasına taraf devlet olarak sahip bulunduğu hakları
kullanarak 1964′te Kıbrıs’a çıkarma yaparak müdahalede bulunmağa karar
vermiştir. Ancak, o zamanki ABD Başkanı Johnson, Başbakan İsmet İnönü’ye
önemli bir mektup yollayarak bu işe karşı bir karar almış ve hükümetimiz
de bu durumda müdahaleden vazgeçmiştir. Bu mektup, Türk Amerikan
ilişkilerini olumsuz yönde etkilemiştir.
Jüpiter Füzelerinin Sökülmesi Olayı
Küba’daki “Ekim Füzeleri Bunalımı”nın sonucunda Sovyetler Birliği’nin
karşılık olarak, ABD’nin Türkiye’deki füzelerinin sökülmesini istemesi
üzerine gelişen olaylar. ABD, 1959 yılından hemen sonra Türkiye’ye Jüpiter
füzeleri yerleştirmişti. Küba Bunalımının ortaya çıkmasından sonra,
Sovyetler Birliği, ABD’nin Türkiye’deki benzer nitelikteki füzeleri
söktüğü takdirde, Sovyetler Birliği’nin de Küba’dakileri sökeceğini
bildirmişti. Soğuk savaşın doruğunda yaratılan bu yumuşama ve görüşme
havasının sonucu olarak Jüpiter Füzeleri, ABD tarafından Türkiye’nin
görüşü alınmadan Kasım 1962′den itibaren sökülmüştür.
Kahire Konferansları: bkz. II. Dünya Savaşı
Kapitülasyon Ahitnamesi
Osmanlılar’da bir kapitülasyon ayrıcalığının tanınması durumunda tanınan
ayrıcalıkların neler olduğuna ve kime tanındığına ilişkin sözleşme.
Osmanlılarda bir kapitülasyon ayrıcalığının tanınması işlemi hukuk
kurallarına uygun olarak gerçekleştirilmektedir. Böylece önce
gayri-müslimlerin islami ile dostluk ve barış içinde olmayı kabul etmesi
(eman) gerekmektedir. Bu sözverme karşılığı imamın anılan müsteminlerin
can ve mal varlığını garanti etmesi sonucu bir ahitname (sözleşme) yapılır
ve Osmanlı ülkesinde elde ettikleri kapitülasyon ayrıcalıkları
belirtilirdi. Tanınacak ayrıcalıklar nedeniyle müstemin ile müslümanlar
arasında dinsel açıdan kimi sorunlar çıkması olasılığı varsa,
şeyhülislamdan kuşkuları giderecek bir fetva alınırdı. Ondan sonra da
padişahın, berat ya da nişan adı verilen bir erman ile, müsteminin bu
ayrıcalıklardan yararlanmasını tanıması gelirdi.
Kapp Darbesi, 13 Mart 1920
Amerika doğumlu bir gazeteci olan Wolfgang Kapp’ın önderliğinde Erhardt
Tugayı’nın Berlin’de 13 Mart 1920′de yönetimi ele geçirerek Kurucu Meclisi
dağıttıklarını ilan ettikleri darbe. Kapp Darbesi Berlin’deki işçi ve
memurlarını genel grevi nedeniyle başarısız oldu, ancak Almanya’da
militarist hareketlerin başlandığını gösterdi.
Karışmazlık Komitesi, 1936
Karışmazlık ilkesinden doğan sorunları ele almak amacı ile Londra’da 1936
Eylül’ünde kurulan komite. İspanya’daki iç savaşa karışıldığı takdirde
bunun Avrupa çapında bir savaşa yol açabileceğinden korkuluyordu.
İngiltere’nin ısrarıyla kuruldu. Komitenin aldığı karara göre her iki
tarafa da yardım gönderilmeyecekti. Burada, uluslararası hukuk açısından
ilginç bir durum ortaya çıkmıştır. Çünkü karara göre, asiler olduğu kadar
meşru merkezi hükümet de dışardan yardım alamıyor ve böylece asilerle
meşru otorite aynı statüye indiriliyordu.
Karışmazlık Komitesi’nin aldığı bu karara İngiltere ile Fransa uymuş, ama
Almanya ile İtalya uymamıştır. İtalya ve Almanya’nın yardımıyla general
Franco 1939 yılında İspanya’ya tam anlamı ile egemen olmuştur. Böylece
komite fiilen dağılmış oldu. Bu komite İspanya’ya dışardan silah ve
malzeme gönderilmesini engellemek için Nisan 1937′de, İspanya kıyılarını
bölgelere ayırarak, her bölgenin kontrolünü Fransa, İngiltere, İtalya ve
Almanya’ya verdi. Karışmazlık Komitesi 1938 Nisan’ında, İspanya’daki bütün
yabancı gönüllülerin kademeli olarak çekilmesi için bir plan kabul etti.
Karlofça Antlaşması, 1699
İkinci Viyana kuşatmasından sonra Avusturya, Lehistan, Venedik ve
Rusya’nın katılmasıyla kurulan ittifakın sürdüğü savaşlar sonunda
Karlofça’da yapılan antlaşma (26 Ocak 1699). Zenta yenilgisinden sonra
Osmanlı devleti barış yapmaya taraftar göründü. Bu sırada Fransa ile
anlaşmazlık işinde bulunan Avusturya, Osmanlılar ile barış yapmak istedi.
Venedik hükümeti, Avusturya’nın dileklerine boyun eğmek zorunda kaldı.
Kutsal ittifakın diğer iki üyesi Lehistan ve Rusya ise, savaşı sürdürmek;
bunu karşılık Avrupa meselelerinde önemli rol oynayan İngiltere ve
Felemenk hükümetleri de Avrupa’da barışı kurmak istiyorlardı. Amcazade
Hüseyin Paşa Osmanlı hükümetinin barış isteğini Avusturya’ya bildirdi ve
Erdel’deki Osmanlı haklarının korunması, bazı kalelerin yıktırılması
gerektiğini ileri sürdü. Bununla birlikte Avusturyalıların Erdel üstündeki
ısrarlarını kabul etmek zorunda kalan Hüseyin Paşa, diğer şartları 27 Ocak
1698′de, Edirne’de bir protokola bağladı. 23 Temmuz 1698′de, padişah
Mustafa II, Reisülküttap (hariciye vekili) Rama Mehmet Efendiye
başmurahhas ve A. Mavrakordato Beyi, büyükelçi ve ikinci murahhas olarak
görevlendirildi. Uzun görüşmelerden sonra Avusturya imparatoru Leopold
I’ın teklif ettiği buluşma yeri (Karlofça kasabası) iki tarafça kabul
edildi.
13-16 Kasım tarihleri arasında yapılan dört görüşme sonunda Macaristan
sınırı çizildi. Bosna sınırında Posut’dan Brot kalesine kadar Sava
nehrinin sınır olması kabul edildi. Bununla birlikte Brot (Brod), Dobay
(Debej) Yesanofçer (Jasenowaç), Dupiçe (Dubica), Kostayniçe (Kostajnica),
Novi, Krüpa, Bihke kaleleri üstünde birçok münakaşe yapıldı. Nihayet
Kostaniçe’nin Avusturya’da kalmasına karşılık, diğerlerinin boşaltılması
kararlaştırıldı. Sınır meseleleri böylece çözümlendikten sonra, hukuki,
ticari ve askeri bölümlere geçildi. Jitva (jitwa) sözleşmesi, Osmanlılarca
da kabul edildi ve bu antlaşmanın 25 yıl süre ile geçerli olması
kararlaştırıldı. Avusturya ile görüşmeler devam ederken diğer devletler
ile de görüşmelerin tamamlanmasına çalışılıyordu. Lehistan ile 22 Kasım’da
başlayan görüşmeler sonunda 11 maddelik bir antlaşma yapıldı. Buna göre,
Osmanlı imparatorluğu Padolya’yı boşaltacak ve Ukrayna’da kurduğu “Kazak
hatmanlığını ortadan kaldırarak bu topraklardan çekilecekti. Ayrıca
Cemeniec kalesini tahrip edecek, Kırım akınlarının durduralacağı konusunda
garanti verecek, bunlara karşı Boğdan’da Lehlilerin işgali altında bulunan
Suçeva (Suczava), Roma (Romania), Nemçe (Nijamtzo), Soroka (Soroca) ve
Kampulek kalelerini geri alacaktı. Karlofça Konferansının en uzun süren
görüşmeleri Venediklilerle oldu. Ruzzini’nin Edirne mukavelenamesini
tanımak istememesi üzerine, 17 Kasım’da başlayan görüşmeler uzadı. Sonunda
Avusturya işe karıştı ve antlaşma maddelere bağlandı. (23 Ocak 1699)
Karşılıklı ve dengeli güç indirimi (mutual and balanced force
reduction-MBFR)
Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) ve Varşova Paktı arasında,
tarafların Avrupa’daki askeri varlıklarının azaltılması yönünde yapılan
görüşmeler. NATO içerisinde 1968 yılında gelişen bu fikir, 1970 Roma
toplantısında öneriler halinde Varşova Paktı’na resmen bildirilmiştir.
1971 yılında Sovyet lideri Leonid Brejnev konuyu görüşmeye hazır
olduklarını bildirmiştir. Görüşmeler 1973 yılında Viyana’da başlandı.
Toplantılara Fransa ve İzlanda devletleri dışındaki bütün NATO devletleri
ve Varşova Paktı üyeleri katıldılar (i) Asıl katılan devletler: Bunlar
kuvvetlerinde indirim yapacak ülkelerdi. ABD, Kanada, İngiltere, Federal
Almanya, Belçika, Hollanda, Lüksemburg, Sovyetler Birliği, Demokratik
Almanya, Çekoslovakya ve Polonya (ii) Özel statülü katılmacılar. Bunlar,
indirim bölgesinde kuvvetleri olmayan, dolayısıyla indirim yapmaları
sözkonusu olmamakla birlikte indirimden bir biçimde etkilenebilecek NATO
ve Varşova Faktı üyeleriydi. Bunlar için “kanat ülkeler” deyimi de
kullanılmaktaydı. Türkiye, Yunanistan, İtalya, Danimarka, Norveç,
Bulgaristan, Romanya ve Macaristan.
1973′ten beri süren MBFR görüşmelerinde Batı’nın tutumuna değişiklik
getiren bazı önerilerin Doğu Blokuna iletilmesi ve burda kabul edilmesiyle
gelişme sağlanmış ve tarafların görüşleri arasında, özellikle ikinci aşama
indirimleriyle ilgili güvenceler, Sovyet tanklarında indirim ve ortak
tavanlar gibi konularda yaklaşma olmuştur.
1980′li yılların ortalarına gelindiğinde, MBFR görüşmelerinde önemli bir
ilerleme kaydedilmedi. Özellikle ABD’nin Batı Avrupa’ya orta menzilli
füzeler yerleştirmeye başlaması ile görüşmeler bütünüyle kesilmiştir.
Ancak 1970′li yılların başlarından beri süren bu görüşmelerden elde edilen
değerli bilgi ve deneyler boşa çıkmadı. Çünkü MBFR’ın bittiği yerde 1988
yılında Avrupa Konvansiyonel Kuvvet Müzakereleri (AKKUM-CFE) başladı.
Keşmir Sorunu: bkz. Hindistan-Pakistan Anlaşmazlığı
Kıbrıs Sorunu
Türkiye ile Yunanistan devletleri arasında Kıbrıs adası üzerindeki
anlaşmazlık. Ada, 1571 yılından 1878′e kadar Osmanlı Devleti’nin
egemenliğinde kalmıştır. 1878′de Osmanlı Devleti, Rusya’ya karşı
diplomatik desteğin bedeli olarak Kıbrıs’ı İngiltere’nin “geçici
yönetimi”ne bırakmıştır. Ancak İngiltere adada bir koloni yönetimi kurarak
1960′a kadar buradan çıkmamıştır. XIX. yüzyılda Yunanistan bağımsızlık
mücadelesinin başlamasıyla Rum Ortodoks topluluğu adanınYunanistan’a
bağlanması için çaba harcamıştır. Bu çabalar 1878′den sonra daha da
artmıştır. Ancak Türk Kurtuluş Savaşı sırasında Yunanlıların almış
oldukları yenilgi ve Türkiye’nin Kıbrıs’taki haklarında vazgeçmesi ve
adanın 1923 Lozan Andlaşması ile İngiltere’ye geçmesi Rumların
ihtiraslarına bir süre gem vurmuştur. Yunanistan 1950′lerde Kıbrıs
Sorununu uluslararası platforma çıkarmak istemiş ve 1954 yılında Birleşmiş
Milletler Genel Kurulu’na götürmüştür. 1955′te Albay Georgies Grivas EOKA
(Kıbrıslı Savaşçıların Ulusal Örgütü) adlı örgütü kurarak adada silahlı
eylemlere girişmiştir. Bu hareketler karşısında Fazıl Küçük önderliğindeki
Kıbrıslı Türkler de adanın Türkiye’ye verilmesini yada bölünmesini
istemeye başlamışlardır. Adada çatışmaların giderek alevlenmesi nedeniyle
artan diplomatik temaslar sonucunda 1959′da Zürih ve Londra Andlaşmaları
imzalanmıştır. Böylece 16 Ağustos 1960′tan başlayarak, Kurucu Andlaşma,
Garanti Andlaşması ve ittifak Andlaşması adını taşıyan andlaşmalarla
bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti devleti kurulmuş, ve bütünlüğü Yunanistan,
Türkiye ve İngiltere tarafından garanti edilmiştir. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin
1960 Anayasası, bir yandan iki toplumun eşitliğini, öte yandan da bu iki
unsurun egemenliği birlikte kullanmalarını öngörüyordu. 1963 sonlarında
Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Makarios’un yerel yönetim ve maliye ile
ilgili konulardan önerdiği anayasa değişikliği (1960 Anayasası’nın 13.
maddesi) Türk tarafından reddedilmiştir. Türklere yönelik saldırıların
artması üzerinde Lefkoşe bir ateşkes hattı ile ikiye bölünmüştür. Mart
1964′te Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, adaya barış gücünün
gönderilmesini kararlaştırılmıştır. Bu arada İnönün adaya müdahale etmeye
karar verdiğini açıklamıştır ve Türk uçakları da ada üzerinde uyarı
uçuşları yapmışlardır. Buna ABD’nin verdiği yanıt Haziran 1964′te Johson
Mektubu ile gelmiştir. ABD, Ağustos 1964′te Acheson Planı’nı ortaya
atmıştır. Bu plan çerçevesinde Türkiye’ye sadece adanın kuzeydoğusunda üs
ve kantonlar verilecek; bunun karşılığında Meis adası Türkiye’ye
geçecekti. Bu teklifi Türklerden önce Yunan-Rum tarafı reddedmiştir.
1964-1974 yılları arasında adadaki olayların devamlı olarak Kıbrıslı
Türklerin aleyhine gelişmesi, EOKA’nın sahneye çıkması, olayları daha da
artırmıştır. 1971′de Albay Grivas adada EOKA-B adlı örgütü yeniden
kurmuştur. 15 Temmuz 1974′te EOKA-B önderi Nikos Sampson’un Makarios’u bir
darbe ile devirerek kendisini başkan ilan etmesi üzerine, 1960
Anayasası’nın fiilen ortadan kalktığını gören Türkiye, 20 Temmuz 1974′te
Kıbrıs’a askeri birlikler çıkarmıştır. 22 Temmuz’da yapılan ateşkes
sonrası Cenevre Konferansları’nda İngiltere, Yunanistan ve Türkiye’nin
katılımıyla bir sonuç alınamamıştır. Bunun üzerine Türkiye, Birinci Barış
Harekatından sonra 14 Ağustos 1974′te İkinci Barış Harekatına başlamıştır.
Türk birlikleri 16 Ağustos’ta Kıbrıs Türk kesiminin bugünkü sınırlarını
oluşturan Atilla Hattı’na ulaşmışlardır. Makarios’un adaya dönerek Aralık
1974′te Cumhurbaşkanlığı makamına yeniden geçmesi ve görüşmelerde bir
ilerleme sağlanamayacağının anlaşılması üzerine, 13 Şubat 1975′te adanın
Türk kesiminde Kuzey Kıbrıs Türk Federe Devleti (KKTFD) kurularak, Rauf
Denktaş devlet başkanı olmuştur. Kıbrıs Türk Federal Meclisi, 15 Kasım
1983′te, Bakanlar Kurulu’nun hazırladığı bağımsızlık bildirgesini
oybirliği ile kabul ederek Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni ilan etmiştir.
Türkiye, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetini tanıdığını açıklamıştır. BM
Güvenlik Konseyi 11 Ekim 1991 tarihinde Kıbrıs sorununa ilişkin olarak BM
Genel Sekreteri Perez de Cuellar tarafından hazırlanan raporu destekleyen
716 sayılı kararı kabul etmiştir. Kararda Kıbrıs’ta çözüm için temel
ilişkiler; a)Kıbrıs Cumhuriyeti’nin egemenliği, bağımsızlığı ve toprak
bütünlüğünün korunması, b)adanın tamamını ya da bir bölümünün bir başka
ülke ile birleşmesinin, her türlü bölünme ve ayrılmanın dışlanması, c)iki
toplumlu ve iki bölgeli bir federasyon içinde Kıbrıslı Rumların ve
Kıbrıslı Türklerin refah ve güvenliğini sağlayacak yeni bir anayasanın
yapılması olarak belirtilmekteydi. Bu plandan bir yıl kadar önce, Temmuz
1990′da Kıbrıs Rum yönetimi, Kıbrıs Cumhuriyeti adına Avrupa Topluluğu
üyeliği için müracaat etmiştir. 1992 yılında BM Genel Sekreteri Boutros
Ghali önce bir “fikirler dizisi” (set of ideas) ortaya attı. Fakat bir
çözüme ulaşmak mümkün olmadı. Bunun üzerine Kasım 1992′de “güven yaratıcı
önlemler paketi”ni oluşturdu. Bu paket fikirler dizisini tamamlıyordu, ve
şunları öneriyordu; a)KKTC’ye uygulanan ambargo büyük ölçüde
hafifletilecek, b)KKTC’nin egemenliğinde bulunan Maraş Bölgesi, Birleşmiş
Milletler denetiminde Rum yerleşim ve kullanımına açılacak. c)Lefkoşe
Uluslararası Havaalanı ulaşıma açılacak. Türk tarafı, Ercan Havaalanı ile
Magosa Limanı’nın da uluslararası trafiğe açılmasını istemiştir. 1994′ten
itibaren sözedilen paketin küçük değişikliklere uğramış bir şekli
tartışılmaya başlandı. Bu yeni paket, daha çok Klerides’in tercihlerini
yansıtıyordu. 31 Mart 1994′te Denktaş, Birleşmiş Milletler’e güven
yaratıcı önlemler paketini kabul ettiğini bildirdi. 8 Haziran 1994′te, tüm
Rum siyasal partilerinin temsil edildiği bir karar verme organı olan
Kıbrıs Rum Ulusal Konseyi güven yaratıcı önlemler paketini reddetmiştir.
Böylece, Rum tarafının kararı ile bu paket ortadan kalkmıştır. 1993
sonundan itibaren Yunan-Rum tarafı, Kıbrıs sorunun görüşülme çerçevesini
Birleşmiş Milletlerden Avrupa’ya aktarmak istemektedirler. Avrupalı
devletler de Rumları tek taraf olarak kabul ediyor görünmektedirler.
Sözgelimi AB Komisyonu Haziran 1993′te yayınladığı bir avis (görüş)’te
Kıbrıs’ın bir Avrupa devleti olduğunu ve dolayısıyla Kıbrıs’ın Avrupa
Birliği’ne katılması yönünde bir engel bulunmadığını belirtmiştir. Yine
Avrupa Adalet Divanı 5 Temmuz 1994′te aldığı bir kararında Kıbrıs’tan
AB’ye ithal edilen mallarda Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ihraç belgelerinin
aranacağını belirtmiştir. Bu karar, AB’nin KKTC’ye ambargo koyması
demektir. Kıbrıs sorunu aslında, adada bir Kıbrıslı halkın değil, bunun
yerine Yunanistan ve Türkiye ile yakından ilişkili iki farklı halkın
varolmasıdır. Sorun, zamanla farklı boyutlar kazanarak devam etmektedir ve
hala kesin bir çözüme ulaşılamamıştır.

1

Yorumlar (1)

Older Posts »
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.