Archive for OSMANLI

Osmanlı’da Siyasi Rejim

Osmanlı İmparatorluğu’nun siyasi ve hukuki rejimi, daha çok bir sentez niteliği taşır. Osmanlı Devleti, her şeyden önce bir Türk ve İslam Devleti’dir. Bir yönüyle de İslamiyet öncesi Türk Devletleri yapısının izlerini taşır.

Eski Türk Devletlerinde, siyasi yapılanmanın en önemli unsurlarından biri kenttir. Bu bağımsız bir şekilde aşiretler halinde yaşayan halkın, barış içinde kalmasını sağlar. Osmanlı’da federatif bir yapı görülmekle birlikte kimi yerlerde de bu kent yapısına rastlanmaktadır.

Zamanla, idare merkezileşti ve hükümdarlar, doğaüstü bir kaynaktan gelme vasıflarını aldılar. Hükümdarlara “padişah-ı cihan” adı verildi. Bu hükümdar, mutlak şahsi evrensel ve kutsal bir kimliğe kavuştu ve bunun gerektirdiği hukuki statüye sahip oldu. Bütün sosyal ve siyasi hayatın hakimi, düzenleyicisi olan en yüksek organ haline geldi.

Osmanlı’nın yapısını büyük ölçüde oluşturan İslam Dini ve bunun temelleri, getirdiği yeni müesseseler dışında, dinde de birtakım değişiklklere yol açtı. Hükümdar, Tanrı’nın tahta çıkardığı değil onun yeryüzündeki temsilcisiydi.

Meşrutiyete kadar görülen siyasi ve hukuki müesseselerin ana kaynakları olan eski Türk Devlet Sistemi ve İslam Dini İlkeleri yanında, nispeten ikinci derece rol oynayan etkenler de vardı. Bunlar Bizans, Selçuklu ve Eski İran Medeniyeti Devletleri’ydi.

Osmanlı’nın Bizans’ın mirasçısı olduğu söylenir, fakat ilk Osmanlı yöneticilerinin Anadolu Selçukluları, Karaman Germiyan gibi esas itibarıyla Türk-İslam Sistemi’nden gelmiş olduğu ve Osmanlı’nın bu sistemin oluşturduğu bir siyasi ve hukuki düzene sahip olduğu bir gerçektir.

Osmanlı Devleti’nin siyasi rejimi iki döneme ayrılır:

Mutlak Hükümdarlık Dönemi

Bu dönemde, devlet kudreti ve temel yetkiler, hükümdarda toplanmaktaydı. Yasama, yürütme ve yargı hükümdardaydı. Osmanlı Devleti’nde görevler kaynaşmaktaydı. Yani padişaha bağlı veziriazam, vezirler, sancak beyi ve beylerbeyi aynı zamanda birer kumandandı.

Yönetim merkeziyetçidir. Bazı köy ve mahalleler dışında bugünkü anlamıyla mahalli idareler kurulamamıştır. Merkeziyetçi ve mutlakiyetçi Osmanlı Devlet düzeninde, siyasi rejimin dayandığı sosyal yapı, mutlak hükümdarlık döneminde bazı değişikliklere uğramıştır.

Kuruluşundan kısa bir süre sonra Osmanlı Devleti, bir askeri toprak devleti manzarası gösterir.Halk yani reaya, pasif ve kapalı bir ekonomi düzenindedir.16. yüzyıldan itibaren Batı Ülkelerinin genel gelişim çizgisi dışında kalan ve gerilemeye başlayan Osmanlı Devleti, Doğu’nun kendine has feodal yapısına bürünmüştür.

Meşruti Monarşi Dönemi

Bu döneme yol açan Tanzimat Devri ile siyasi rejim, Batı müesseselerinin etkisi altına girer. Mutlak hükümdarlık sırasında Osmanlı Devleti’nin dış ülkelerle olan ilişkileri, devamlı elçiliklerle yürütülmemiş; sürekli elçilik usulü, 3. Selim zamanında ıslahat haraketlerinin yoğunlaşmaya başladığı dönemde (1794) kurulmuştur.

Tanzimat ve Islahat Fermanlarıyla başlayan bu Batı etkisi dönemi, Osmanlı siyasi ve hukuki rejimini büyük çapta etkisi altına almış ve müesseselerde ikilik baş göstermiştir. Meşrutiyet Dönemi’ni hukuken başlatan 1876 Anayasası, Osmanlı Devleti siyasi rejiminde önemli bir aşamaya geçişi başlatmıştır.

Anayasa, yine bir padişah iradesi olmakla ve bu yüzden de bir ferman anayasa kabul edilmekle birlikte, hükümdarın yetkilerini sınırlamış ve halka da temsil yetkisi vermiştir. Gerçi hükümdarın üstün kuvvet ve yetkileri devam etmekteydi fakat eskisi gibi, sınırları padişahın vicdanına bağlı değildi. Artık ortada uyulması gereken bir takım hukuki hususlar vardı ve bununla beraber artık Osmanlı, ne bir laik ne de tam teokratık devletti.

İkinci Meşrutiyet’i hazırlayan da yine 1876 Anayasası’dır. Bu dönemde, yasama gücü ile yürütme gücü daha gerçek bir şekilde ayrılmıştır. Bununla beraber padişahın azalan nüfuz ve yetkileri yerine, halkın temsilcileri ve dolayısıyla iradesi değil, belli bir siyasi kuruluş veya grupların iradeleri geçmiştir.

Halife Sultan’ın geçiçi de olsa mutlak iradesinin ilk defa sınırlanışı Senedi-i İttifak ile olmuştur. Bundan sonra, çeşitli iç ve dış etkenler, hükümdarın kendi kendini sınırlaması sonucunu doğuran Islahat ve Tanzimat Fermanlarının orataya çıkmasını sağlamıştır.

Başlangıçta oldukça sade görünen siyasi ve hukuki düzen, Tanzimat’tan sonra oldukça karmaşık ve yaygın müesseselerde gelişmeye başlamıştır. Fakat Osmanlı’nın siyasi ve hukuki rejiminin bellibaşlı unsuru, bütün gelişmelere rağmen İslami din unsurları olmuştur.

Yorum Yapın

Osmanlı Devletinin Doğuşu

Anadolu Türklüğünü yeniden birliğe kavuşturan, yayılmasını ve güçlenmesini sağlayan Osmanlıların ortaya çıkışı meselesi, Batı Anadolu’nun uc bölgesinde yeni bir Türkiye’nin doğuşu ile sıkı sıkıya bağlıdır. Osmanlı hânedanının mensup bulunduğu, Oğuzların sağ kolu olan Günhan kolunun Kayı boyu, dokuzuncu yüzyıldan itibaren, Selçuklularla beraber Ceyhun nehrini geçerek İran’a geldi. Rivayetlere göre, Horasan’da Merv ve Mahan tarafına yerleşen Kayılar, Moğolların tecavüzleri üzerine, yerlerini bırakarak Azerbaycan’a ve Doğu Anadolu’ya göç ettiler. Bir rivayete göre, Ahlat’a yerleşen Kayılar, oradan Erzurum ve Erzincan’a, daha sonra Amasya’ya gelerek, oradan Halep taraflarına göç ettiler. Bir kısmı Caber Kalesi civarında kalırken, diğer bir kısmı Çukurova’ya gitti. Çukurova’ya gelenler, daha sonra Erzurum civarında Sürmeliçukur’a vardılar. Aralarında çıkan ihtilaf üzerine, bir kısmı asıl yurtlarına dönerken, Ertuğrul ile kardeşi Dündar’ın emrindekiler, bir müddet Sürmeliçukur’da kaldıktan sonra, Moğolların batıya akınları üzerine, Selçuklu sultanı Alaaddin Keykubad’a müracaat ederek Karacadağ taraflarındaki Rum (Bizans) hududuna yerleştirildikleri söylenirse de bu, tarihî gerçeklere pek uygun düşmemektedir.
Gündüz Alp’i Ertuğrul Gazi’nin babası olarak gösteren ve bugün ilim âleminde kabul edilen diğer bir rivayete göre ise, Gündüz Alp’in Ahlat’ta vefatından sonra oymağın başına geçen oğlu Ertuğrul Gazi, buradan hareketle Erzincan’a oradan da Bizans sınırına yakın olmak gayesiyle, Karacadağ mıntıkasına gelmiştir. Kesin olan bir şey varsa o da Ertuğrul Gazi liderliğindeki Kayıların, on üçüncü yüzyıl ortalarında Ankara’nın batısında bulunmalarıdır. Sonraları, tahminen 1231 yılında, Sultan Alâaddin’in kendilerine ıkta (arazi) olarak verdiği Söğüt ve Domaniç’e gelip yerleşmişlerdir.
Diğer taraftan Moğollar, Orta Asya Türklüğünü ve medeniyetini imha ederken, istilânın dehşeti karşısında, onların kılıcından kurtulan büyük göçebe kitleleri, şehirli âlim, tâcir, edebiyatçı ve sanatkârlar da Anadolu’ya sığınıyordu. Göç dalgaları, Selçuklu hududunda eskiden beri mevcut göçebelerle yeni Türk boylarını biribirine karıştırıyor ve uclardaki yoğunluğu süratli bir şekilde arttırıyordu. Kaynakların kayıt ve tasvirine göre, Azerbaycan ve Arran (Karadağ) ovaları ile vadileri, karıncalar gibi kaynaşıyor ve göç dalgaları buradan Anadolu’ya akıyordu. Böylece, Moğollardan kaçan Türkmenler, Anadolu’ya nüfus ve hayatiyet getiriyor ve siyasi parçalanmaya rağmen bu ülke yeni bir kudret kazanıyordu. 1261’den itibaren, Moğol kontrolünün nispeten zayıf bulunduğu ve Türkmen nüfusunun gittikçe kuvvetlendiği Kızılırmak’ın batısındaki bölgede (Kastamonu-Ankara-Akşehir-Antalya hattının batısında) uc beylikleri ortaya çıktı. Eskişehir, Kütahya, Afyon ve Denizli, Selçuklu-İslâm kültürünün yerleştiği uc merkezleri olarak yükselip Gazi Türkmenlerin faaliyette bulunduğu en ileri uc bölgesiyle Selçuklu uc bölgesi arasında bir ara bölge haline geldiler. Uc bölgelerinde ortaya çıkan Türkmen beylikleri arasında Konya’ya hakim olan Karamanoğulları en kuvvetlisi görünüyor ve Selçukluların varisi olduğunu iddia ediyordu. Batı Anadolu’da Aydınoğulları, devrin şartlarına göre mükemmel bir donanma gücüne sahip bulunuyordu.Göçebe bir kavmin süratle denizci olması ve Adalar (Ege) Denizini alt üst eden gazalarıyla hayranlık uyandırması, şaşılacak bir gelişmeydi. Bu devir Anadolu’sunda yine mühim sayılabilecek bir güce sahip bulunan Germiyanoğulları, Karesioğuları, Menteşeoğulları, Saruhanoğulları, Hamidoğulları ve Candaroğulları beyliklerinden her biri, kendi hesabına yayılma mücadelesine girişti. Bunlar arasında Söğüt’te kurulan Osmanlı Beyliği en mütevazı bir durumda bulunuyordu.
Ertuğrul Bey, tahminen doksan yaşında olduğu halde, 1288’de vefat ettiğinde, Osmanlı Beyliği; Karacadağ, Söğüt, Domaniç ve çevresinde 4800 kilometrekarelik mütevazı bir toprak parçasına sahipti. Ertuğrul Bey’in vefatından sonra, uçtaki Oğuz aşiretlerinin ittifakıyla, Kayı boyundan olduğu için, Osman Bey hepsine baş seçildi. Diğer Anadoluı beyleri birbirleriyle uğraşırken Osman Bey, Bizans’la mücadele etti. Bu sayede 1288’de Selçuklu sultanının gönderdiği hakimiyet alâmetlerini alan Osman Gazi, böylece kendi nüfuz bölgesini ve oradaki reayayı (halkı) Bizans’a ve komşu beylere karşı koruma mesuliyetini yüklenmiş oldu. Çevresine aldığı Samsa Çavuş, Konuralp, Akçakoca, Aykut Alp, Abdurrahman Gazi gibi aşiret beyleriyle birlikte fetih hareketini başlatan Osman Gazi kısa sürede İnönü, Eskişehir, Karacahisar, Yarhisar, İnegöl ve Bilecik’i zaptetti. Bilecik’in fethi ve Osman Bey’in beylik merkezini buraya nakletmesiyle; Anadolu Selçuklularınca Moğollara karşı girişilen başarısız Sülemiş isyanı neticesinde Sultan III. Alaaddin Keykubad’ın kaçması hemen hemen aynı tarihlere rastladı. Bu sebeple Selçuklu Devleti’nin başsız kalması neticesinde daha serbest hareket etmeye başlayan Osman Gazi, bağımsızlığını (istiklâlini) ilan etti (27 Ocak 1300). Bölgenin ve Bizans’ın içinde bulunduğu durumdan istifade eden Osman Bey’in kuvvetleri, Bursa önüne kadar akınlarda bulunuyordu. Lefke, Mekece, Akhisar, Geyve ve Leblebici kalelerinin fethinden sonra Osman Gazi, askerî harekâtın başına oğlu Orhan Gazi’yi getirdi (1320). Osman Gazi, Bundan sonra ölümüne kadar, teşkilât meseleleriyle meşgul oldu. 1324 veya 1326’da öldüğü tahmin edilen Osman Bey vefat ettiği sırada, Bursa Osmanlılar’ın eline geçti. Bursa’nın zaptından sonra, beylik merkezi buraya nakledildi ve şehir yeni binalarla süslendi. Gerçekte, Selçuklular’ın tarih sahnesinden çekilmesiyle Anadolu bir virane görünümündeydi. Çünkü, Moğollar’ın Anadolu’daki etkisi halâ hissediliyordu. Ancak, Selçuklu’dan kalan değerli hazineler vardı. Bunlar dil, din ve alfabe birliğiydi. Bunun ruhu da gaza aşkı idi. Osmanlı, bunların hepsini kendinde toplamıştı. Dil, din ve alfabe birliği sayesinde, halk sınır tanımıyordu. Savaşma ve şehit olma isteği, her an, Hristiyanlarla gaza eden Osmanlı Beyliği’ne büyük fırsatlar verdi. İşte bu aşk ve şevkle, diğer beylerin tebaası Osman eline göç etti veya en azından onların başarısı için gönülden dua etti. Âlimlar de aynı yolu takip ederek, Edebâli, Dâvûd-ı Kayserî, Dursun Fakih gibi büyükler, Karaman ülkesinden kalkıp, Osmanlı toprağına kondular ve kültür faaliyetlerini başlattılar.
Orhan Gazi devrinde Bizans’a karşı kazanılan Pelekanon Muharebesinden sonra İznik fethedildi (1330). Orhan Gazi’nin 1361’e kadar olan hükümdarlığı devresinde Osmanlı Devleti, kardeş beylikler üzerinde hakim bir güç haline geldi. Daha önce Ege ve Rumeli’e Karesi, Saruhan ve Aydınoğulları, gaza hareketinin öncüleri durumunda idiler. Ancak, Karesi Beyliği’nin ilhakıve Aydınoğlu Gazi Umur Bey’in, Haçlı saldırıları karşısında İzmir limanını kaybetmesi üzerine, bu bölgedeki gaza liderliği Orhan Gazi’ye geçti. Bu sırada Bizans’ta baş gösteren iç savaş ve Kantakuzen’in Gazi beylerle ittifakı, Türklerin Rumali’ye geçişini kolaylaştırdı. Orhan Gazi’nin oğlu Süleyman Paşa’nın destanlara konu olacak mahiyette gerçekleştirdiği Rumeli’ye geçiş, Türk tarihinin en büyük hadiselerinden biri oldu. İlk önce Çimpe Hisarını ele geçiren Süleyman Paşa, burayı bir üs olarak kullanmaya başladı. Daha sonra Biga’da topladığı orduyu, Güney Marmara kıyısında Kemer limanından gemilerle karşıya naklederek Bolayır’ı zaptetti. Ardından kuvvetlerini iki kola ayırarak, bir taraftan Gelibolu’ya, öbür yandan da Trakya’ya karşı iki uç kurdu ve muntazam gaza akınlarına başladı. 1354 yılnda Gelibolu’nun zaptı ile, bu ilk Rumeli fatihleri yarımadanın fethini tamamladılar. 1357’de veliaht Süleyman’ın ve ardından Sultan Orhan Gazi’nin vefatları, Rumeli’deki fetihlerin bir müddet durmasına sebep oldu ise de Sultan I. Murad (1361-1389) Anadolu’da birliği sağladıktan sonra, tekrar Rumeli cihetine yönelerek Osmanlılar’ın, Avrupa’da sağlam bir şekilde yerleşmesini sağladı. 1362’de Edirne fethedildi. Haçlı kuvvetlerine karşı 1364’de Sırpsındığı, 1371’de Çirmen zaferleri kazanıldı. Bu fetih ve zaferlerin sonunda Osmanlılar kesin olarak Avrupa’da yerleştiler ve tesir sahaları bütün Balkanları içine alan bir genişliğe erişti. Bulgaristan ve Sırbistan, Osmanlılar’a tabi olmayı kabul ettiler. Osmanlı kuvvetleri, üç koldan harekâta devamla, Kuzey Makedonya, Niş, Manastır, Sofya ve Ohri’yi aldılar. Diğer taraftan, Anadolu’da Türk birliğinin sağlanması için mücadele veriliyordu. Hamidoğuları Beyliğinden Akşehir, Beyşehir, Seydişehir, Yalvaç, Şarkikaraağaç ve Germiyanoğullarından da Kütahya, Tavşanlı, Emet, Simav ve çevresinin Osmanlılara geçmesi, Karaman-Osmanlı ilişkilerini gerginleştirdi. Çok geçmeden de iki devlet arasında savaş çıktı. Ancak, Karaman kuvvetlerini bozguna uğratan Osmanlılar, bir süre bu beyliğin saldırılarından emin oldular. Öte yandan Osmanlıları Balkanlardan atmak üzere, Sırp, Macar, Ulah, Boşnak, Arnavut, Leh ve Çek kuvvetlerinden oluşturulan büyük Haçlı kuvvetlerinin, 20 Haziran 1389’da Kosova’da yok edilmesi tarihe, örnek imha hareketlerinden biri olarak geçti. Türk tarihinin mühim hadiselerinden biri olan Kosova Meydan Muharebesi, Doğu Avrupa’nın kaderini de tayin etti. Balkan yarımadasını asırlar boyunca Türk hakimiyeti altına koyan bu zafer sonunda, Sultan Murad-ı Hüdâvendigâr, bir Sırp tarafından şehid edildi.
Ertuğrul Gazi’nin, oğlu Osman Gazi’ye bıraktığı 4800 kilometrekarelik beylik, 43 yıl içinde, üç mislinden daha fazla büyüyerek 16000 kilometrekareye ulaştı. Orhan Gazi ise, babasından devraldığı devletini, altı kat daha büyüterek, 95 bin lilometrekareye çıkardı. Nihayet, Murad-ı Hüdâvendigâr 1361-1389 yılları arasında, devletini beş misli daha büyüterek, 500 bin kilometrekareye yükseltti. Artık aşiretten beyliğe geçen Osmanlı Devleti, imparatorluğa hazırlanıyordu ve gayesini de çizmişti.
Gerçekten de, bir aşiretten, cihangir bir imparatorluğa giden yolda, neler yapıldığı incelenecek olursa, devletin temelleri ve şaşırtıcı yükselişi daha iyi anlaşılır. Nitekim Fransız tarihçisi Grengur da “Bu yeni imparatorluğun teessüsü, beşer tarihinin en büyük ve hayrete değer vakalarından biridir” demektedir.
Bu hızlı yükselişin sebepleri şöyle sıralanabilir:
1. Osman Gazi ve haleflerinin gerçekleştirdiği fetihler, Anadolu halkı için yeni gaza ve yerleşme sahaları açmakta idi. Osmanlıların devamlı ilerlemesini gören Anadolu’daki yiğit ve savaşçı gaziler gittikçe artan bir sayıda, Rumeli uclarına intikal ediyordu.
2. Samsa Çavuş, Konur Alp, Akçakoca, Aykut alp, Abdurrahman Gazi, Hacı İlbeyi ve Evrenos Gazi gibi hareket serbestisi olan beylerin idaresinde toplanan kuvvetler, devamlı taaruz ve ilerlemeyle yeni hatlara yerleşiyorlar ve akınlar devam ediyordu.
3. Fethedilen bölgelere, Anadolu’dan göçen yörük ve köylü kitleleri, alp-erenler, dervişler, ahîler öncülük etmekteydiler. Onlar gazilerin yanında, hattâ bazan ilerisinde zaviyeler kurarak, sonradan gelen köylüler için tutunma ve toplanma merkezleri meydana getiriyorlardı.
4. Anadolu’dan gelen fakir köylülerle ırgatlar, zaviye etrafında, ekseriya derviş adı altında, bazı yükümlülüklerden muaf olarak toprağı işlemekte ve bir Türk köyünün doğmasına yol açmakta idiler. Nitekim Trakya’da köy adlarının büyük çoğunluğu bu gibi derviş, şeyh veya fakihlerin isimlerini bugün bile taşımaktadır.
5. Osmanlı fetihleri yalnız kılıçla değil, daha çok istimâlet denilen uzlaştırıcı ve sevdirici bir politika neticesinde gerçekleşmekteydi. Osmanlı idaresinin, gayrımüslimlere can ve mal güvenliğiyle dinlerinde serbestlik tanıması, onların gitgide İslamı kabul etmelerine yol açıyordu. Yine bu durumun sonucu olarak çok defa, geniş bölgeler, şehir ve kasabalar kendiliğinden Osmanlı hakimiyetini tanımakta idiler.
6. Osmanlılar Anadolu’da, Hristiyan varlıklarını ve idare tarzlarını bozmayarak onları kendi nüfuzları altına aldılar. Bu müsamahayı, Rumeli’de daha geniş surette ve onların eski varlıklarını korumak üzere uyguladılar. Baştan başa Hristiyanlarla meskûn olan Balkan Yarımadası halkı, kısa zaman içinde bu tarzdaki âdilâne hareket ve idarî siyasetteki incelik sayesinde İslamiyeti seçti.
7. Balkanlarda Bizans İmparatorluğunun bozulmuş olan yönetim tarzı neticesinde, ağır ve keyfî vergiler, soygunlar ve asayişsizlik yayılmıştı. Buna mukabil, Türklerin disiplinli hareketleri, feth edilen yerlerin halkına karşı adaletli, şefkatli ve taassuptan uzak bir politika takip etmeleri, vergilerin tebaanın ödeyebileceği şekilde uygulanması ve özellikle mutaassıp Ortodoks olan Balkan halkını Katolik mezhebine girmeleri için ölümle tehdit edenlere karşı, Türklerin buralardaki unsurların dinî ve vicdanî duygularına hürmet göstermeleri, Balkan halkının, Osmanlı idaresini Katolik baskısına karşı, bir kurtarıcı olarak karşılamalarına sebep oldu.
8. Osmanlı fetihlerinin en bariz vasfı, gelişigüzel, macera ve çapul şeklinde değil, bir program altında, şuurlu bir yerleşme şeklinde olmuş olmasıdır. Bu da fethedilen yerlerdeki halkın hoşnutluğuna ve yeni idareden memnun olmalarına yol açtı. Fetih programının esaslarından biri de yeni elde edilen stratejik yerlere, büyük ve önemli şehir ve kasabalara Anadolu’dan göçmenler getirilerek yerleştirmek suretiyle muhtelif kısımlara ayrılıp, şehir ve kasabalarda derhal ilmî ve sosyal müesseseler oluşturulmasıdır.
9. Nihayet Balkan fetihlerinin gelişmesinde ve istikrarında, asırlarca evvel Balkanlara gelerek yerleşen ve daha sonra Hristiyanlığı kabul etmiş olan, fakat Türklüğünü unutmayan Peçenek, Kuman ve Gagavuzlar ile Vardarların da etkili olmaları ihtimal dahilindedir.
Osmanlı Beyliği, daha kurulduğu andan itibaren askerî, adlî ve malî teşkilatla işe başladı. Bilhassa askerî işlere fazla önem verilerek, başarının sebepleri hazırlandı. Fakat bu görünüşteki kudret, tamamen ayrı dinde olan yabancı bir bölgede, yani Balkanlarda yayılma ve yerleşme için yeterli değildi. Bu iş, daha fazla, manevî ruhî sebeplerle, öylesine göz kamaştırıcı bir hızla ve şuurlu bir biçimde oldu ki, bugün dahi düşünenleri hayretler içinde bırakmakta ve 20. yüzyılda bile benzeri görülmemiş bu hareket, dün olduğu gibi bugün de yerli ve yabancı nesillerin hayranlığını çekmektedir. Nitekim, zamanın tarihçi, düşünür ve ilim adamları, bu hususta şunları söylemektedir: “…Hristiyan dünyasındaki arkası kesilmeyen Yahudi düşmanlığı ve Engizisyona karşılık, Hristiyan ve Müslümanlar, Osmanlıların idaresi altında âhenk içinde yaşıyorlardı…” (Gibbons)
“…Türklerin zihnine ve hafızasına nakşedilmiş olan prensipler, onları yeryüzündeki insanların en insaniyetlisi, en hayırseveri haline getirmiştir. Bütün bu faziletlere rağmen Avrupalıların barbar demesi, yırtıcı bulması, savaşlarına göre hüküm vermesinden ileri gelir. Gerçekten Müslümanlar canlarını esirgemeden savaşırlar, düşmanları aynı zamanda dinlerinin de düşmanıdır. Bu şecaat (kahramanlık) Türklere sadece dinlerinden değil, aynı zamanda millî karakterlerinden gelir. Ama bir milletin gerçek karakteri, savaş alanının silah gürültüleri arasında tayin edilemez. Türkleri gerçekten tanımak isteyenler, onların faziletlerini değerlendirmeli, törelerin karakter ve fiilerindeki tesirlerini muhakeme etmeli, onları barış zamanındaki örf ve âdetleri içinde incelemelidir. Aslında Türkler, savaşta ne kadar sert, mağrur ve yırtıcı iseler, barışta da o kadar sakindirler. En büyük kahramanlıkları gösteren, gözlerini kırpmadan ateşe atılan bu insanlar, günlük hayatlarına döndükleri zaman, gerçek karakterlerini alırlar. O zaman onların insanî duygularla dolu, iyiliksever insanlar olduğu anlaşılır
Bu duygu, bütün Türklere şamildir. Hepsinin de ruhuna öylesine derin bir şekilde işlemiştir ki, savaşta birer cesaret timsali olan bu kimseler, barışta, fakir babası, düşkünün dostu olurlar. İçlerinde en kötüsü, en hasisi bile, yine de bir vazife olarak iyilik etmekten çekinmez…” (D’ohsson).
Sonuç olarak Osmanlı Devleti, kavimler, dinler ve mezhepler arasında, sağlam bir âhenk, halk kitleleri arasındahiçbir fark ve tezada izin vermemekle, dünya tarihinde milletlerarası en kudretli ve cihanşümûl bir siyasî varlık teşkil etti. Osmanlı Devleti ve sultanlarının davaları da, kendi tabirleri ile “nizam-ı âlem (dünya barışı) üzerinde toplanıyor, koca devletin varlık sebebi ve savaşları da, millî ve insanî esaslara bağlı bulunan bir cihan hakimiyeti düşüncesine dayanıyordu.

Yorum Yapın

Osmanlıda İlk devlet teşlilatı

1)Merkezi Yönetim:
–Divan ve İlk Vezirler: Kuruluş döneminde,Osmanlı Beyliği ilk devlet teşkilâ- tını düzenlerken Türkiye Selçukluları ile İlhanlıları örnek almıştır.

a)Divan: Padişahın bulunmadığı durumlarda vezirin başkanlığı altında devlet başkentinde veya hükümdarın bulunduğu yerde kurulan Bakanlar Kurulu’na ‘divan’ denirdi.Devlet işlerinin kesin görüşüldüğü yer burasıydı.Divan,her sabah namazdan sonra pâdişahın başkanlığında toplanarak devlete ve halka ait askerî, malî ,idarî,hukukî ve örfî işleri karara bağlardı.Divanda padişah , vezir-i âzam
ve diğer vezirlerden başka üye olarak kazasker,defterdar ve nişancı bulunurdu:
q Vezir-i âzam – askerî ve örfî işler
q Kazasker – şer’î ve hukukî işler
q Defterdar – malî işler
q Nişancı – tuğra çekme,tapu ve kadastro işleri,tevcih(tımar,
has ve zeametin verilmesi)

b)Vezir: Kaynakların gösterdiği üzere ilk Osmanlı veziri,Hacı Kemaleddin
oğlu Alâeddin Paşadır.Alâeddin Paşadan sonra vezir olanlar uzun bir süre bil- ginler sınıfından gelmişlerdir.
Vezirler askerî işlere karışmazlardı.Divanda giyecekleri giysi,başla- rına koyacakları sarığın biçimi askeri sınıftan ayrım yapılabilecek şekilde tespit edilmiştir.
Kuruluş döneminde bir vezir vardı.Ancak dönemin sonlarına doğru bu sayı ikiye hatta üçe çıktı.Böylece ilk vezir ,vezir-i âzam ismini aldı.Vezirle-
rin padişah tarafından verilmiş üç tuğları vardı.Vezir-i âzam,padişahın vekili ol- duğu için,simge olarak hükümdarın adı yazılı yuvarlak altın mührü taşırdı.Ata-
ma ve bütün devlet işlerindeki muameleler onun kararı ve padişahın izniyle yü- rütülürdü.
Bir vezir suç işlerse unvânı elinden alınır ve kapıcılık rütbesiyle bir yerde oturmaya mecbur edilirdi.Suçu idamı gerektiriyorsa,idamı sırasında saygı
görürdü.

2)Taşra Yönetimi:
Osmanlıların yönetimi altındaki yerler köy,ilçe(kaza),sancak ve bey-

lerbeylik şeklinde idarî ve askerî bir bölünmeye tabî tutulmuştu:
Ø Köyler: Halkına reâya adı verilirdi.Dirlik,vakıf ve mülk reâyası olarak üç bölüme ayrılmıştı.Köylünün askerî olmayan şer’î ve hukukî davalarına yöresel kadılar (yargıçlar) bakardı.
Ø İlçeler: Köylerin birleşmesiyle oluşurlardı.Buralarda kadılar,alaybeyleri ve subaşılar(jandarma)vardı.İlçelere kadıların yönetimi dolayısıyla kaza da denirdi.
Ø Sancaklar: Birçok kazadan oluşan sancakların adları ‘muayyen’di.Bu dönemde Anadolu beylerinden alınan yerler ayrı ayrı sancak olarak kabul görmüştür.
>>>Sancakbeyleri: Bölgelerindeki serbest tımar yerlerinden başka yönetimleri altındaki sancakların,yönetim,askerî ve asayiş işlerinden sorumlu-
lardı.Bir tuğlu olan sancak beylerinin maaş olarak hasları vardı.Bazı sancaklar- da ‘çelebi sultan’ denilen padişah çocukları bulunurdu.Bunların yetkileri daha genişti.
Ø Beylerbeylik:
>>>Beylerbeyler: Beylerbeyi ,Osmanlıların Rumeli’de genişleme-
sine kadar bir taneydi ve tüm ordu işlerinden sorumlu olup,hükümdardan sonra
orduda o yetkiliydi.Orhan’ın oğlu Süleyman Paşa beylerbeyiydi.Onun ölümün-
den sonra bu görev Lala Şahin Paşaya verildi.Fakat I.Murat döneminde Cende-
reli Halil Hayreddin Paşa ordu komutanlığını üstüne aldı.Rumeli’de toprakla-
rın genişlemesiyle beylerbeylik ikiye ayrıldı:
· Anadolu Beylerbeyliği (merkez Kütahya)
· Rumeli Beylerbeyliği (merkez Manastır)

Beylerbeylerin iki tuğları ve has adı verilen maaşları vardı.Sefere çıka-
cakları zaman eyalet adı verilen beylerbeylik bölgesinde bütün sancakbeyleri tı-
marlı sipahilerle birlikte emrolunan yerde orduya katılırlardı.
Yazışmalarını doğrudan doğruya merkezle yaparlardı;seferlerde ise e-
yaletlerin kumandanıydılar.Beylerbeyi,sadece merkez sancağının yönetiminden
sorumluydu.
NOT:
Osmanlılar bu dönemde,devletin başkentini çok sık değiştirmişlerdir:
Bilecik–>Yenişehir(Osman Bey’de) –>İznik–>Bursa(Orhan Bey’de)
–>Edirne(I.Murat’ta)

3)Toprak Yönetimi:

-Arazinin Dağıtılması-
Osmanlılar ele geçirdikleri ülkelerde,arazinin tescili amacıyla düzenli

olarak kaydını tutarlardı.Buna tahrir denirdi.Tahrir divandaki nişancının sorum-
luluğundaydı.Fakat defteri tutan başka biri vardı. (muharrir) Muharrir önce a-
damlarıyla bölgeye giderdi.Arazi ilk defa padişahlara mahsus haslar,vezirlere
ve sancakbeylerine mahsus haslar,zeamet ve tımarlar,vakıflar ve mülkler olmak
üzere çeşitli türlere ayrılırdı.Sonra muharrir,şehir,kasaba ve köyleri birer birer
dolaşarak buralarda oturan vergi mükelleflerinin künyelerini,içlerinde vergi
ödemeyecekler varsa,hangi vergilerden ne gerekçeyle muaf olduklarını yazardı.
Bu arada topraklı ve topraksızları,evlileri,bekârları,ihtiyarları,sakat ları,zanaat sahiplerini ve ilmiye sınıfından olanları ayrı ayrı tespit ederdi.Sonra her köyün merası,kışlağı,yaylası,korusu,ormanı,çayırı, cins cins gösterilmek şartıyla buğ- day,arpa,nohut,mısır,ceviz,üzüm,bal,sebze,meyve,pi rinç vb. ürünleri yıllık mik-
tarlarıyla verilmesi gereken vergi miktarları tespit edilirdi.Muharrir bu bilgileri toplayıp nişancının kontrolünden geçen tahrire kaydederdi.

a)Arazii emîriyye:
Bu topraklar devlete aitti;öşür ve resimlerine göre büyük,orta ve küçük parçalara bölünmüşlerdi.Bu araziyi işleten halka reâyâ denilirdi.Ayrıca fethe-
dilen yerlerdeki topraklar da bağ ve bahçeler dışında arazii emîriyyeye kaydedi-
liyordu.
Arazi üçe ayrılırdı:

· Has: Yıllık geliri 100000 akçeden fazla olan topraktır.Birinci sınıf devlet memurlarına verilirdi.Has sahipleri gelirlerinin ilk 5000 akçası ile kendi- leri geçinirler,geri kalan bölümü için atlı asker(tımarlı sipahi)beslerlerdi.
· Zeamet: Yıllık geliri 20000 ile 100000 akçe arasında olan topraktır.İkin-ci sınıf devlet memurlarına verilirdi.Bu memurlar da gelirlerinin fazlasıyla atlı asker beslerlerdi.
· Tımar: Yıllık geliri 3000-20000 akçe arasındaki topraktır.

Bu araziyi işletenler öşür ve resmî olarak verecekleri ürünü veya para-

yı direkt hazineye değil;tımar,zeamet veya has sahiplerinden hangisine aitse ona verirlerdi.
Tımar,zeamet ve has sahiplerinin kendilerine verilen topraklardan aldıkları öşür ve resme dirlik denirdi.
�Bu dirliğe sahip olan has,zeamet ve tımar sahiplerine de sahibi arz denirdi.
Sahibi arz ,öşrü kendisine verilen toprakları,reâyanın görevini yapma-
dığında,hükümdar adına onun elinden alıp başkasına verebilme yetkisine sahipti.

b)Vakıf arazi:
Öşür ve resmi;dinî,bilimsel ve sosyal kurumlara tahsis edilmişti.Vakıf reâyâsı,arazisi hangi vakfınsa,öşür ve resmini o vakfın mütevellisine verirdi,o da
gerekli yerlere sarf ederdi.
Vakıf arazisi satılmaz veya başkasına armağan edilemezdi.Vakıflar kadılarca denetleniyordu.

c)Arazii memlûke(mülk arazi)
Hizmet karşılığı verilmekteydi.Satılması ,armağan edilmesi,parçalan-ması mümkündü.Toprağı işleyen reâyâ sınıf,öşür ve resmi kime ve nereye

veriyorlarsa,onun veya oranın reâyâsı sayılırlardı.Arazi işlemleri tahrir defterle-
rinde gösterilir,böylece arazinin kimden kime geçtiği belli olurdu.
Reâya,sahibi arza karşı kendini savunabileceği gibi,sahibi arz da hak-
kını arayabilirdi.Böylece sahibi arz,reâyâ üzerinde haksız muamele yapamıyor-du;yapsa da dirliğine el konuyordu.

4)Askerî teşkilât:
Osmanlıların ilk askerî teşkilâtında,Selçukluların ve İlhanlıların etkisi görülmektedir.Osmanlı kuvvetleri üç bölüme ayrılmaktaydı:
Ø Kapıkulu Askerleri
a)İlk Acemi Ocağı
b)Yeniçeri Ocağı
c)Cebeci Ocağı
d)Topçu Ocağı
e)Atlı Bölükler

Ø Eyâlet Askerleri
a)Tımarlı Sipahiler
b)Müsellemler
c)Azablar
d)Akıncılar

Ø Deniz Kuvvetleri
a)Azaplar
b)Tımarlı sipahiler(savaş zamanlarında)

-Kapıkulu askerleri-
a)Acemi Ocağı:
İlk acemi ocağı,Gelibolu’da Çandarlı Kara Halil ile Molla Rüstem ‘in ön ayak olmasıyla I.Murat zamanında kuruldu.Tutsakların beşte biri,acemi oca-
ğına yetiştirilmek amacıyla Gelibolu-Çardak-Lapseki arasında çalışan nakil a –
raçlarında hizmet görürken kaçtıklarından Osmanlılar yöntem değiştirdiler.Yeni yönteme göre,savaşlarda tutsak alınan küçük yaştaki Hıristiyanlar,önce Anadolu
daki Türk köylülerine verilerek az bir ücretle çalıştırılır,böylece Türk-İslam töre ve adetlerini öğrenip o hayata alıştıktan sonra bir akça gündelikle acemi ocağına kayıt olurlar,burada bir süre hizmet ettikten sonra günde iki akça ile Yeniçeri o-
cağına verilirlerdi.
Gelibolu acemi ocağı,sekiz bölüktü; tutsaklardan alınan bu çocuklara, devletin bu tutsaklardan beşte birini vergi olarak alması nedeniyle,pençik oğlanı adı verilmiştir.
Ankara Savaşı’ndan sonra fetihlerin durmasıyla tutsak alınamadığın-
dan, özel bir yasa ile Rumeli’deki Hıristiyanlardan devşirme adıyla Hıristiyan çocukları alındı.Onlar da aynı eğitimden geçip Yeniçeri ocağına gelince yakışık-
lı olanları saray hizmetine verilirlerdi.Acemi ocağındakiler zaman zaman topçu,
cebeci ve tersane hizmetlerine de verilirlerdi.

b)Yeniçeri Ocağı:
Yeniçeri ocağı ilk defa 1363 yılında ı.Murat zamanında kurulmuştur.
Hıristiyan tutsaklarla devşirmeler acemi ocağında yetiştirildikten sonra iki akça gündelikle buraya alınırlar,yetenek ve kıdemlerine göre gündelikleri artardı.Bu
ocağın bireyleri,savaşlarda hükümdarın yer aldığı merkez hattında bulunurlardı;
hükümdar,bunların arkasında ve ortasında at üzerinde dururdu.
Bu ocak,kuruluş döneminde
yaya bölükleri veya cemaat adı veri-
len bir sınıftan ibaretti.Cemaatte,or-
ta adı verilen her bölükte çorbacı a-
dında bir bölük kumandanı bulunu-
yordu.Yeniçeri ocağının en büyük
kumandanı yeniçeri ağasıydı.
Yeniçeriler üç ayda bir ma-
aş alırlardı;ve bu sadece salı günleri
hicri yılın aylarına göre verilirdi.Mu-
harrem,Safer,Rebiyülevvel denilen üç
aya,bu ayların baş harfleri alınarak
masar ; Rebiyülahır,Cemaziyülevvel,
Cemaziyülahır aylarına recec ; Recep,Şaban,Ramazan aylarına resen ; Şevval,
Zilkade,Zilhicce aylarına da lezez adları verilmiştir.
Yeniçeri ocağının bayrağı ve bandosu vardı.Ocakta ilk devirlerde ok eğitimi için bir talimhane vardı.Yeniçeriler XIV.yüzyılın son yarısıyla XV. yüz-
yılın ilk yarısında ok,yay,kılıç,kalkan,kargı ve bıçak kullandılar.Savaşta siper kazmak için kendilerine kazma ve kürek de verilirdi.
Padişahların hükümdarlık tahtına çıkmaları sırasında cülûs bahşişi a-
lırlardı.
Yeniçeri ağasının başkanlığında ,belirli günlerde,ocak ağalarının katı-
lımıyla ağa divanı kurulur ve ocağa ait işler görüşülürdü.

c)Cebeci Ocağı:
Cebe zırh anlamına gelirdi.Ocak, yeniçerilerin ok,yay,kalkan,kılıç,tü-fek,balta,kazma,kürek vb. ihtiyaçlarını deve ve katırlarla onlara dağıtır, savaştan sonra toplar,onarılması gerekenleri onartıp silah ambarına koyardı.Cebeci ocağı-
nın en büyük subayı cebeci başıydı.Ondan sonra ocak kethüdası gelirdi;ortaların
bölük başı denilen subayları vardı.Ocağa alınanlar acemi ocağından sağlanırdı.

d)Topçu Ocağı:
Topçu ocağı top dökmek,mermisini yapmak ve top kullanmak için oluşturulmuştur.İlk defa 1389 yılında I.Kosova savaşında,daha sonra II.Murat
döneminde Mora ve Arnavutluk seferlerinde kullanılmıştır.Ocağın en büyük subayı topçu başıydı.Bu ocağın bireyleri de acemi ocağından seçilirdi.
e)Kapıkulu Süvarileri(Atlı Bölükler)

Not:
Bu bölüğün temeli I.Murat döneminde atılsa da gelişmesi yükselme dönemine rastlamaktadır.
Kapıkulu süvarileri sarayın Enderun bölümüyle dış saraylardaki iç oğ-
lanları ve Yeniçeri ocağından terfi ile geçen kimselerden oluşurdu.İlk defa
I.Murat zamanında Timurtaş Paşanın tavsiyesiyle,sipah ve silahtar adlarıyla iki
Bölük halinde oluşturulmuştur.Fakat daha sonra bu iki bölük sağ ve sol ulûfeci,
Sağ ve sol garipler adı verilen dört bölük eklenerek altı bölüğe çıkarılmıştır.Ulû-
fecilere alınanlar iç oğlanlardan ,gariplere alınanlar savaşta yarar sağlayan Müs-
lüman halktandı.Altı bölükten en yüksek yevmiyeli olanı sipah bölüğü idi.
Kapıkulu süvarileri hükümdarlarla birlikte sefer çıkarlarken padişahın sağ ve solunda yürürlerdi.Sipah sağda,silâhtarlar solda giderler,sipahın sağında sağ ulûfeciler,solunda sol ulûfeciler yürürler,bunların sağ ve solunda da,sağ ve sol garipler giderlerdi.Sipah ve silahtarların görevi savaş alanında padişahın ça-dırını korumaktı.Ulûfeciler savaş sırasında ve konak yerlerinde saltanat sancak-
larını ;garipler de hazineyi korumakla yükümlüydüler.
Altı bölüğün de silahları ok,yay,kalkan,harbe,balta,pala,gaddare(geniş
yüzlü kısa kılıç)ve bozdoğandı.(yuvarlak başlı ağaç topuz)

-Eyalet Kuvvetleri-

a)Tımarlı Sipahiler

Bu teşkilâtı,ıktâ denilen
tımar sistemi meydana getirmişti.
Osmanlı Devleti,gerçekleştirdiği fetihlerde bu tımar yöntemini uy- gulamış,böylece dirlik sahipleri
Devletin korunması görevini üstlenmişlerdir.
Tımarlı(topraklı)süvari-
lerin yıllık gelirleri hizmet ve kıdemlerine göre 1000-19999 akça arasındaydı.
Dirlik sahipleri kendilerine bırakılan köylerin bu öşür ve resimlerini tahsil eder-
ler,buna karşılık askerî görevlerini yaparlardı.Tüm sipahilerin sefere gitmesi ka-
nundu;mazeretsiz gitmeyenin dirliği elinden alınırdı.
Tımarlı sipahi ölürse,tımarının bir kısmı erkek çocuğuna yoksa bölge-
nin alaybeyine kalırdı.Tımarlı sipahiler her sancaktan bir takım bölüklere ayrıl-
mışlardı.Her bölüğün subaşı denilen çeribaşları ile bayraktar ve çavuşları vardı.
Her on bölüğün bir alaybeyi vardı.
Tımarın;kılıç tımar,eşkinci tımar,benevbet tımar,mustahfız tımar ve mülk tımar adlarında türleri vardı.

Yorum Yapın

OSMANLI DÜNYASINDA BİLİM

OSMANLI DÜNYASINDA BİLİM

Osmanlı Bilimi,bir yönüyle İslam dünyasında bilimin,diğer yönleriyle Horasan ve Batı biliminin bir paçasıdır.Osmanlılar için 14. yılda başlayan düşünce/bilim çalışmaları,Fatih döneminde en yüksek noktasına ulaşmış,sonra kör topal 17. yy’a dek yaşamıştır.

Osmanlıllar “yapısı” gereği bilime düşman mıydı?

Osmanlıdaki bilim “Arap biliminin eksik ” bir devamı mıydı?

Medrese ve Enderun,Osmanlı’daki bu iki eğitim kurumunun nitelikleri neydi?

Fatih Sultan Mehmet’e kafa tutan bilgeler kimlerdir?Fatih,Sinan Paşayı neden sürgüne gönderdi?

1900’de kurulan İstanbul Darülfünun Üniversitesi, Fatih Medreselerinin Devamı mıdır?

Fatih Medreseleri Neydi, Ne Değildi?

Fatih Medreselerinin Ders Proğramını Ali Kuşçu mu hazırladı?

Hangi Osmanlı bilgini eserini Türkçe yazdığı için özür dilemiştir?

Molla Lütfü ne dedi de idam edildi?

Takiyüddin’in Gözlemevi,hangi gerekçeyle topa tutularak yıkıldı?

18. yüzyılda yaşayan Erzurumlu İbrahim Hakkı, Darwin’den yüz yıl önce evrim kuramını mı ortaya attı?

Sekiz yıldan fazla şeyhülislamlık yapan Feyzullah Efendi birden neden din ve devlet düşmanı oluverdi? Cesedi,neden, önde papazların yürüdüğü Hıristiyanlara sürüklettirildi?

Bizde Osmanlı Tarihi çok kere ya Şovenist bir böbürlenmenin aracı yapılmış ya da ciddiye alınmamıştır. Tarihe şovenizm kompartımanından bakanlar var.Onlar Osmanlı Tarihini ve eylemlerini “pür” Türk ve “pür” İslam olarak “hep iyi,hep başarılı” görerek sunar.Oysa Osmanlı Devleti,bir hanedan devleti, Osmanlı tarihi de bir imparatorluk tarihidir;çok dinli,çok dilli bir uygarlık türüdür.Bilimi de öyle…Halil İnalcık, Ekmeleddin İhsanoğlu,Cemal Kafadar, Halil Berktay gibi anlayış olarak yeni diyebileceğimiz tarihçilerimiz,elbette bizlere gerçekleri anlatmaya başladı. Ekmeleddin İhsanoğlu’nun şu betimlemesi çok yerindedir:”Cumhuriyet kompartımanından baktığımız zaman “Osmanlıları” topyekün “gerici” görme eğlimi belirir. Bu eğilimin temelinde de Osmanlı’nın “Batı’dan kopuk“ olduğu, düşüncesi yatar. Oysa Osmanlı, tarihte bir halkadır. Herkesin “ileri “ olduğu bir dünyada hep geri” değildir.”

Çetin Altan ustamız “Osmanlı, hiçbir şey yapmamıştır” der. Bunu sanat, bilim anlamında, uygarlık anlamında söyler. Kanımca bu, doğru değildir. Kendisi, en azından Osmanlı’nın nice yetenekleri kesip biçtiğini, nice yetenekleri yetkisizleştirdiğini gösterir. Ayrıca o, “mesleksiz” insanları hep eleştirmiştir. Kendisi Marksizmi hala yaşayan bir dünya görüşü olarak savunur. O zaman 700 yıllık Osmanlı İmparatorluğu’nun nasıl yaşadığının açıklaması gerek.

“Dünya Tarihi” gibi iddialı eserin büyük yazarı McNeill şu saptamayı yapar:

” Başka hiçbir İslam Devleti böylesine değişik ve böylesine etkili bir iç örgütlenme biçimi ortaya koyamadı ve hiçbiri dünya tarihinde Osmanlı İmparatorluğu’ nun oynayacağı role uzaktan yakından benzer bir rol oynamadı” (William H. McNeill , Dünya Tarihi(s:271)

*****

Osmanlı Bilimi deyince Osmanlı Devleti döneminde ve onun egemen olduğu coğrafyada yaşayan bilimi anlıyoruz. Osmanlı Bilimi deyince bunu hemen Türk Bilimi diye nitelemek nesnel bir tavır olamaz. Ben, bu bilimin kökeni konusunda duyarlı olmaya çalışıyorum. Ama bunun bugüne doğrudan bir faydası yok.Çünkü geçmişte çok bilim adamı yetiştirmiş ulus/halkların bugün de çok yetkin bilim adamı yetiştireceği anlamına gelmiyor. Arapları örnek vereceğim. Araplar, geçmişte çok büyük bilim adamları yetiştirmişlerdir;ama bugün bilimsel çalışmaları çok zayıftır. Mısır uygarlığı, insanlık tarihinin en hayranlık uyandıran uygarlıklarındandı. Oysa bugünün Mısır’ı ne yazık ki dökülüyor. Terörle sarsılıyor.

Osmanlı bilimine dönüyorum. Bu bilimin dili, Arapça, Farsça ve Osmanlı Türkçesi’ydi. Osmanlı bilimini ortaya koyan insanların etnik kökenleri de dinleri de oldukça değişiktir. Bu kataloğun içinde Türkler, Araplar, İranlılar,Hintliler,Bizanslılar(Yunanlılar); Yahudiler, Müslümanlar, Hıristiyanlar ve başkaları vardır.

Osmanlıda Bilimin Kökleri

“Osmanlı topraklarında biliminin oluşumunu ve gelişmesini, Osmanlı öncesi Selçuklu döneminde Anadolu şehirlerinde eski ilim kurumlarının yerleşmiş gelenekleri ile dönemin en önemli kültür merkezleri sayılan Mısır, Suriye, İran, Endülüs ve Türkistan’dan gelen bilim adamları gerçekleştirmiştir. İslam dünyasında 12. yy’da sönmeye başlayan düşünsel ve bilimsel etkinliği Osmanlı İmparatorluğu’nda yaklaşık 400 yıl sürebilmiştir. Osmanlılar İslam dünyasının kültürel ve ilmi hayatına yeni bir dinamizm ve zenginlik katmışlardır. Böylece İslam bilim geleneği, 16. yy’da zirveye ulaşmıştır. İslam uygarlığının eski merkezlerinin yanında Bursa, Edirne, İstanbul, Üsküp, Saraybosna gibi yeni kültür ve bilim merkezleri oluşmuştur.”

(Ekmeleleddin İhsanoğlu, Büyük Cihad’dan Frenk Fodulluğuna, s:18-22)

Burada şu soruları tartışacağız: Osmanlılar,yapısı gereği bilime karşılar mıydı? Yapısı gereği derken İslam ve Türk niteliklerinden söz ediyorum. İslamiyet’in gericiliği ile Türklerin medeniyete değil askerliğe önem vermeleri sonucu Osmanlılar bilime set mi çekti?

Osmanlıda Bilim,Arap ve Fars Dillerindeki ilmin eksik ve bazen de yanlış birdevamı mıdır?

Ekmeleddin İhsanoğlu, bu konuları çok iyi araşatırıp bilgimize sundu.”Büyük Cihad’dan Frenk Fodulluğu’na” adlı eserinde. Bu konudaki röportajında Şahin Alpay soruyor: “Vurgulamak istediğiniz esas noktalar neler?”

E. İhsanoğlu yanıt veriyor:

“Birincisi, klasik Osmanlı döneminde bilimin, Adnan Adıvar’ın dediği gibi “Arap ve Fars dillerindeki ilmin eksik ve bazen de yanlış bir devamından ibaret ” olmadığına; astronomide, matematikte,vs. özgün katkılar olduğuna dikkat çekiyorum.

Ayrıca Osmanlılar, Türkçe’yi bilim dili haline getirdiler. Önceki Türk devletleri bunu yapamadılar. Osmanlıca, devrinin bir bilim dili olarak Arapça ve Farsça’nın önüne geçti. Osmanlılar, batı bilimini İslam dünyasına aktarmaya girişitiklerinde, bunu Türkçe yaptılar. Araplar ve Farslar bilim dili olarak önce Türkçe’yi gördüler.

İkinci nokta, Adıvar’ın ileri sürdüğünün aksine Osmanlılarla Batı bilimi arasında bir duvar bulunmadığı. Osmanlılar bilime set çekmediler. Batı bilimi ile 16. yy’dan itibaren ilişki kurdular;selektif bir transfer yaptılar. Çünkü kendilerine yeterli bir gelenekleri,literatürleri vardı. Kendilerinde olmayanı aldılar. Coğrafyada Piri Reis, hem İslam kaynaklarından, hem kendi gözlemlerinden hem de Batı kaynaklarından yararlanıyordu. Osmanlı ihtiyaç duyduğunu,işine yarayanı alıyordu.”

(E. İhsanoğlu, http://www.milliyet.com.tr/1996/12/13entel/osmanli.html (http://www.milliyet.com.tr/1996/12/13entel/osmanli.html), 20.08.1999)

Medreseler ve Enderun

Osmanlı devletinin iki eğitim kurumu vardı: medreseler ve enderun.

Medreseler, bir bakıma ortaçağın üniversiteleriydi. İlk medrese, Büyük Selçuklu Hükümdarı Alpaslan’ın isteği üzerine Nişabur’da kurulmuştu. Bunu, başka kentlerdeki medreseler izledi.(BilimTarihi, Doruk Ya s: 118)

Medrese, “ders okunan yer” anlamına geliyor. Şerafettin Turan hocamız, A. Sayılı hocamıza atfen ” İlk medreseler, Türklerin yoğun olduğu Horasan ve Maveraünnehir yörelerinde kurulmuş ve Selçuklular döneminde resmi kurum niteliğine kavuşmuştur. Bu nedenle medrese sisteminin Türklerin eseri olduğu kabul edilmektedir.” demektedir.(Ş. Turan,Türk Kültür Tarihi, s: 166) Abbasiler zamanında,9. yy’da Bilgelik Evi, daha önce kurulan Cundişapur Tıp okulu, Harran Medresesi bulunduğuna göre bu görüş doğru değildir.

İznik Medresesi

Osmanlıda ilk bilim yuvası nerede kurduldu denirse, bunun Orhan Bey zamanında 1330’da İznik’te kurulan İznik Medresesi olduğunu söyleyebiliriz. Medreseler, Selçuklulardan devralınan kurumlardı. İznik Medresesi, her yönüyle Selçuklu Medreselerinin bir devamı niteliğindeydi. Öt yandanİznik , Bizans devrinden beri önemli bir dinsel ve bilimsel merkezdi. Sufi ulemadan Antakya’lı Abdurrahman el-Bistamî (öl: 1454) İznik için “ulemalar yuvası” demişti. Palamas da oradayken Taceddin Kürdi de bu medresede ders veriyordu. Bu ilk medresenin ilk baş müderrisi de Davud b. Mahmud el-Rumi el-Kayseri (öl: 1350) dir. Bu adam, Mısır’da okudu, akli ve nakli bilimlerde uzmandı. Muhyiddin ibnu’l-Arabi’nin Fususu’l-Hikem adlı eserine yazdığı bir açıklamada(şerhte) tasavvufu savundu; bu açıklama, tasavvufun Osmanlı topraklarında tanınmasını sağladı. Diğer önemli bir nokta, İznik medresesinde pratik bir amaç için bilim tahsil edilmediği, belki bilimi bilim için tahsil etmek istediklerini gösteren bir tutumun görülmesidir. Gerçekten Taceddin-i Kürdi’nin yerine geçen Kara Alaaddin (öl: 1393?) zamanında Orhan Bey, medreseye başvurdu ve büyüyen ordusu biçin bir kadı atanmasını istedi. Ancak müderris ve mezunlardan hiçkimse, bu işi kabul etmedi. Bu isteksizlikte kadılığın dünya ve ahirette sorumluluğa sebep olacağı kaygısı da rol oynamış olabilir.

Bursa Medresesi

Osmanlılarda İznik Medresesi’nden sonra açılan ikinci medrese, Bursa Medresesi’dir. Bursa, Osmanlıların ilk başkentiydi. Bursa’da,1. Murat döreminde Manastır Medresesi’nde Molla Fenari ders vermiştir.

. Orhan Bey, komutanlarından Lala Şahin Paşa’ya İznik’in fethinde gösterdiği yararlılıktan dolayı kendine ganimet malı bağışlamıştı. Lala Şahin Paşa da bu ganimet malıyla bir medrese kurulmasını istemişti. Burada okutulan dersler hakında bilgimiz yoktur. Ancak hemen bütün bilim kitapları Arapça yazıldığından Arapça’nın programlarda önemli bir yer tuttuğu söylenebilir. Fıkıh ve Kelam yanında akli bilimlerden mantık ve matematiğin de tümüyle önemsenmediği kestirilebilir. Bu bilimlere ilişkin bir esere rastlanmamaktadır(Türkiye Tarihi 2, s:237).

Davud-ı Kayseri, Orhan Gazi’nin yaptırdığı İznik medresesinin ilk müderrisidir. Babasının adı Mahmut’tur. Hem medrese, hem de tasavvuf ilimlerinde kendini göstermiş değerli bir adamdı. İlk öğrenimini memleketinde yaptı; sonra o tarihlerde yani 14. yy’ın ilk yarısında şer’i ilimlerin ve Arap edebiyatının uzmanlık bölgesi olan Kahire’ye gitti. Sonra memlekete döndü. Muhyiddin Arabi ’nin üvey oğlu Şeyh Sadreddin Konevi’nin ardıllarından Kemaleddin Kaşani’ye intisa irfanen de yetişti. Birçok öğrenci yetiştirdi. Ününü duyan Orhan Gazi kendisini çağırdı ve İznik medresesine müderris olarak atadı. 1350 yılında öldü ve o tarihe kadar burada müderrislik yaptı. Mezarı, İznik-Çınardibi’ ndedir.

Davud-i Kayseri, Muhyiddin Arabi’nin Fususü’l-hikem adlı büyük eserine mükemmel bir açıklama yazarak zeka ve gelişmişliğini gösterdi. Bu eser, Hindistan’da da basılmıştır. Bu adamın on üç eseri daha vardır ve hemen hepsi de felsefidir. Bunlar arasında büyük arif İbn-i Farız’ın Kaside-i Tâiye şerhi (Dip not: Bu kasideler büyük ve küçük olarak iki tanedir. Davud Kayseri’nin şerh ettiği 750 beyitli büyük kasidesidir. Bu kasideye Molla Cami ile Fergani de şerh yazmıştır) Aruz-i Endülüsi şerhi, kaside-i hamriyye şerhi, meratib-i Tevhid ve Nihayetü’l-beyan vardır. Osmanlı memleketlerinde ilk kez Muhyiddin Arabi felsefesini (Vahdet-i vücutçuluğu) yayan Davud-i Kayseri’dir.

İznik Medresesi’nin ilk baş müderrisi, Davud-ı Kayseri ‘dir. O dönemin önemli kentlerinden Kahire’de(Mısır) eğitim gördü. Şöhretini duyan Orhan Gazi kendisini davet etti, 1350 yılında ölene dek İznik Medresesi’nde müderrislik yaptı. Osmanlı memleketlerinde tasavvufun, yani Muhyiddin Arabi felsefesini (vahdet-i vücutçuluğu) yayınlayan ilk insan Davud-i Kayseri’dir. Muhyiddin Arabi’nin Fusüsü’l-hikem isimli büyük eserine mükemmel bir şerh (açıklama) yazarak zeka ve dikkatini göstermiştir; Davud-i Kayseri’nin bu eseri Hindistan’da bile basılmıştır.(Uzunçarşılı, s: 647-48)

Daha sonra Bursa ve Edirne’ de medreseler açıldı. Medreselerin yüksek bölümü ücretsiz ve yatılıydı. Yüksek bölümden mezun olanlar, medrese hocası (müderris), kadı ya da yönetici oluyordu. Medereselerde din ve ahlak bilgileri öğretiliyordu. Bugün de ortaöğretimimiz öyle değil mi? 15. ve 16. yüzyıllarda doğa bilimleri, tıp ve matematik eğitimine de raslanıyordu. Bunlar, İbni Sina, Biruni, Farabi gibi Ortaçağ İslam düşünürlerinin yapıtlarına dayanıyordu . Fakat 16. yüzyıldan sonra bunlar da okutulmaz oldu.

Enderun

Enderun’ a devşirme çocuklar alınırdı. Türk asıllı olmayan bu çocuklara, Türkçe ve İslam dini öğretilirdi. Enderun Mektebi, 1. Murat zamanında kuruldu. Buradan devlet için yönetici ve teknik kadro yetişiyordu. Enderun Okulu, Arap-İslam kültürünün egemenliğine karşı başarılı, Batı düzeyinde bir eğitim kurumuydu. Birkaç kere açıp kapattılar. Galatasaray Enderunu, devletin en başta gelen eğitim ocağı sayılırdı. İslami bilgilerin Medresedeki egemenliğine karşı; Endrun’da, Türkçe, fen, sanat, yönetim gibi laik bilimler okutulurdu.

(O. Bilim s:15-16 ve B.Güvenç Türk Kimliği, s: 198)

Enderun ve İç Oğlanları

Sarayın Enderun yani içeri (Harem-i hümayun) halkı, devşirme denilen Hıristiyan tebaadan veya savaşlarda esir alınıp yetiştirilen gençlerden oluşuyordu. Bu çocuklar, devşirme yasasası gereğince 8-18 yaşları arasında toplanarak önce Enderun dışındaki Galata Sarayı, İbrahim Paşa Sarayı ve bir ara İskender Çelebi Sarayı(Dip not: eski adı Makrihore veya Makrıköy olan şimdiki Bakırköy 1697 yılında bu sarayın yerine baruthane yaptırılmıştır) denilen saraylarla Edirne Sarayında tahsil ve terbiye görüp İslam ve Türk adet ve geleneklerini öğrendikten sonra Enderundaki gereksinime ve kıdemlerine göre Yeni Saraydaki büyük ve küçük odalara verilir ve bu odalarda da tahsil görüp saray adap ve erkanını öğrendikten sonra yeteneklerine ve uygunluklarına göre Seferli, Kiler ve Hazine odalarından birine çıkarılırlar ve buraya ait hizmet ve görevleri görürlerdi.Gerek saraydaki gerekse saray dışındaki saraylarda (Edirne, Galata, İbrahim Paşa, İskender çelebi sarayları gibi) ve gerek Enderundaki küçük, büyük odalarla kiler ve hazine odalarından yaşları gelenler hemen Kapıkulu süvarisi olmak üzere-oda dereceliren göre çıkarılır ve farklı ödenekler verilirdi. Enderundaki gençlere Kuran ile birlikte Türkçe, Arapça ve Farsça öğretilir ve bunun yanısıra spor hareketleri (güreş, atlama, koşu, meç, ok atma, tomak gibi) yaptırılırdı.Küçük ve büyük oda oğlanları dolama denen üst elbisesi giydikleri için Dolamalı adı da verilirdi. 1635’te Sultan 4. Murat zamanında oluşturulan Seferli Koğuşu Oğlanları önce padişahın ve Enderun mensuplarının çamaşırlarını yıkarlanrken sonraları örgütü genişletilerek sarayın hanende, sazende, kemankeş pehlivan, berber, hamamcı ve tellaklarını yetiştirmiştir. Bu odanın büyük yetkilisi saray kethüdasıydı; her sınıfın çamaşırcıbaşı, sazendebaşı gibi yetkilileri vardı.

Kiler koğuşu derece bakımından Seferliden yüksekti; başları olan kilercibaşı, sultanın yemeğini bizzat önüne koyardı; kiler iç oğlarnları sultanın ve ve sarayın ekmek, et, yemiş, tatlı şerbet vb gibi yiyecek içeçek şeylerini hazırlar, saray odalarıyla saray camisine ait mumları bulur ve depolardı. Bu odanın kilercibaşıdan başka kiler kethüdası, peşkirci başı, mumbaşı gibi isimlerde oda zabitleri vardı.Derecesi kiler koğuşundan daha yüksek olan hazirne koğuşu amirine Enderun baş hazinedarı delirdi;bu oda oğlanları Enderun hazinebsini korurlardı;Enderun hazinesihnde altın, gümüş paradan başka mücevherler,elmaslar,kürkler, şallar, elbiselik kıymetli kumaşlar,altın, gümüş ve mücevherli vesair kıymetli eşya bulunurdu.

Hasoda, hazine koğşunun üstünde olup padişaha en yakın olanlar burada bulup hizmet ederlerdi;asıl Enderun ağaları denilen sınıf bu hasodalılardı;bu odanın en büyük zabiti Hasoda başı ile silahdar, çuhadar, rikabdar’dı;hasoda efradı kırk kişiden oluşurdu ve burada münhal oldukça hazire oasının en kıdemlisi buraya alınırdı; eğer gereksinim iki olursa bu ikinci açık yere deKiler odasının sıra bekleyen en eskisi ve açık üç ise seferli koğşuşunun kıdemlisi nakledilirdi.

Hasodalıların asıl görevi Hırka-i Şerif dairesinin temizlenip süpürülmesi ile geceleri ödağacı yakmak,gül suyu serpmek,şamdah,parmaklık ve diğer metale(madeni) eşyayı parlatmak ve temizlemek gibi hizmetlerdi ve bunlar nöbetle yapılırdı.

Oda zabitlerinden Hasodabaşı, törende padişahın elbisesini giydirir ve çıkarırdı; silahdar, törende (merasimde) at üzerinde sağ omzundu padişahın kılıcını taşır; çuhadar yine törende padişahın kaputunu götürüp halka çil para serper ; rikabdar ise padişahın çizmelerine bakıp ayağını giydirirdi. sonradah bu çizme giydirme işi başkasın verildi; rikabdar padişah ata binerken atın özengisini tutardı.

Ak Hadım Ağaları

Osmanlı sarayının Babü’s-sade denilen kapısını akağalar denilen beyaz hadımağaları korurdu; 15. yy’ile 16. yy sonların yakın zamana kadar Osmanlı sarayının en büyük, en nüfuzlu ağası Babü’s-sde veya Kapı Ağası idi. kapı Ağasının emirndeki akhadımlar sarayın u kapısını korurlardı.; bunların sayısı otuz kadardı. zabit olar kapı ağasından sonra Saray Ağası ile Saray kethüdası gelirdi(s: 522).

Kara Hadım Ağaları

Bunlar, Osmanlı sarayının kadınların bulunduğu harem kısımndaki ağalardı.;kara hadımların en büyük amirine Darü’s-Saade ağası veya Kızlar ağası denilirdi. Kzlaağası ile maiyyeti 16. yy sonlarına kadar kapı Ağasına bağlıydılar.Kara hadım ağalarına sarayın kadınlarına ait kısmının hzmetinden dolayı Harem Ağaları da denilirdi.

(İ.H.Uzunçarşılı,Osmanlı Tarihi 2. Cilt s: 520-523 )

Kadızade el-Rumi (1364, Bursa,Türkiye- 1436, Semerkant,Özbekistan)

Kadı-Zade “kadının (yargıcın) oğlu” anlamına gelir ve onun için babasının kadı olduğun sanılıyor. Bununla birlikte gerçek ismi Kadızade değil, Salih el-Din Musa Paşa idi. Dilgan, bazı tarihçilerin Kadızade’nin ismine ilişkin hatalar yaptıklarına dikkat çekmektedir. Örneğin Montucla,onun İslam’ı kabul etmiş bir Yunanlı olduğunu söylemiştir. Dilgan, bunun el-Rumi isminin yanlış anlaşılmasından ortaya çıktığını öne sürmektedir:

“… Anadolu’da yaşamış, Romalı (Yunanlı değil) anlamına gelen, Rum olarak adlandırılan insanlar içindi,çünkü bir zamanlar Anadolu Romalı idi.”

Kadızade, memleketi olan Bursa’da yetişti. Standart eğitimini Basra’da tamamladı ve sonra el-Fenari ile geometri ve astronomi çalıştı. El-Fenari, Kadızade’nin matematik ve astronomi üzerine büyük bir yeteneği olduğunu gördü ve ona imparatorluğun kültür merkezleri olan Horasan ya da Transoksanya’yı (bugünkü Özbeksitan) ziyaret etmesini öğütledi. Orada zamanının en iyi matemetikçileri ile görüşme olanağından yararlanabilirdi.Kadızade henüz genç bir insan iken,Timur,bugünkü İran,Irak ve Doğu Türkiye’ye kadar uzanan imparatorluğa hükmediyorrdu. Timur 1405’te ölünce imparatorluk oğulları arasında bölündü. Şah Ruh,Timur’un dördüncü oğluydu ve 1407’de Semerkant’ın kontrolünü yeniden kazanarak,İran ve Türkistan dahil,imparatorluğun çoğunun denetimini elde etmişti. Kadızade’ye ziyaret etmesi önerilen kültürel merkezler, Horasan’daki Herat’ı (bugünkü Batı Afganistan’da) ve Özbekistan’daki Buhara ve Semerkant’ı kapsamaktaydı.

Kadızade bu şehirleri ziyaret etmek için 1407’den sonra yola çıktığı biliniyor. Bir kariyere başlamak için yola çıktığında gerçekte genç bir adam değil de kırk yaşın üzerinde bir adamdı. Bu girişim için neden bu kadar beklediği açık değildir. Bir matematikçi olarak ve 1383’te Bursa’da yazdığı, halen varolan aritmetik üzerine ilmi bir eser ile zaten iyi bin ün kazanmıştı. Bu, aritmetik, cebir ve ölçme yöntemlerini kapsayan bir çalışma idi.

Birçok kenti gezen Kadızade,1410 dolayında Semerkant’a ulaştı.Önceki yıl babası Timur’un imparatorluğunun kontrolüne ele geçirmiş olan Şah Ruh, Horasan’daki Herat’ı yeni başkent yapmaya karar verdi ve Semerkant’ın kontrolünü kendi oğlu Uluğ Bey’e verdi. Kadızade, 1410’da Semerkant’ta kendisiyle karışılaştığında, Uluğ Bey sadece 17 yaşındaydı. Siyaset ya da askeri fetihten çok, bilim ve kültür ile ilgileniyordu. Fakat bununla birlikte tüm imparatorluğun vekil hükümdarı ve özellikle Maveraünnehir bölgesinin tek hakimi ve hükümdarıydı. Yaşamının geri kalanını Semerkant’ta geçirmesinden dolayı,Uluğ beyle buluşmak Kadızade için kesinlikle tam bir dönüm noktası olmuştur. Bu şehirde evlendi ve oğlu Şems el-Din Muhhammet burada doğdu.

Kadızade, Semerkant’taki ilk yılları boyunca, matematik ve astronomiyle ilgili bir dizi tefsir yazdı. Bunlar, Uluğ Bey için yazılymış gibi görünüyordu ve Kadızade parlak ve genç bir matematikçinin öğretmeni olarak materyal hazırlıyor gibi görünüyordu. Astronom el-Jaghmini’nin icmali üzerine bir tefsiri 1412-13’te Kadızade tarafından yazıldı,aynı zamanda,ikinci bir tefsir de el-Semerkandi’nin bir çalışması üzerineydi. Bu ikinci tefsir,el-Semerkandi’nin Öklid’in 35 önermesini incelediği sade 20 sayfalkı ünlü kısa çalışması üzerinedir. Kadızda, bu çalışmayı 1412’de yazdı.

Belki de Kadızade’nin cesaretlendirdiği Uluğ Bey, 1417’de, bir yükseköğretim merkezi olan medresenin yapımına başladı. Semerkant’taki Rigestan Meydanı’nın karşısında duran Medrese, 1420’de tamamlandı ve Uluğ Bey o zaman bulabildiği en iyi bilimadamalarını medresedeki öğretim pozisyonlarına atamaya başladı. Kadızade’nin yanısıra Uluğ bey,yaklaşık altmış diğer bilim adamı gibi, El-Kaşi’yi de medresesine katılmaya davet etti. El-Kaşi, Kadızade ve Uluğ Beyin kendisinin Semerkant’taki bu ünlü kuruluşun önde gelen astronomları ve matematikçileri olduklarından hiç şüphe yoktu.

Semerkant’ta 1424’te bir gözlemevi inşaatı başladı ve gözlemevei inşaat halindeyken El-Kaşi, Keşan’da yaşayan babasına Semerkant’taki bilimsel hayat hakkında mektuplar yazdı. El-Kaşi bu mektuplarda,Uluğ Bey ve Kadızade’nin matematikle ilgili iyeteneklerini övmekte,fakat onlarla kıyaslandığında öteki bilim adamlarından ikinci derecede bahsetmekteydi. Bilimsel toplantılar,Uluğ Bey tarafından yönetilmekte idi ve bu oturumlarda astronomi üzerine sorunlar serbestçe tartışılıyordu. Bu sorunlar, El-Kaşi ve Kadızade hariç tümü için genellikle çok zordu.

Kadızade’nin en orjinal çalışması, dikkate değer bir doğrulukla sin 1°’in hesaplanmasıydı.

Yöntemlerini Sinüs Üzerine Risale adlı eserinde yayınladı. Bu problemin çözümü için El-Kaşi de bir yöntem bulmasına rağmen, iki yöntem farklıydı ve bu da iki takdire şayan bilim adamının da Semenrkant’ta aynı problekler üzerinde çalışıyor olduklarını göstermektedir. El-Kaşi gibi, Kadızade de sin 1 dereceyi 10-12’lik bir doğrulukla (eğer ondalık olarak açıklanırsa) hesaplanmıştır.

Semerkant’taki gözlemevinde başlanılmış olan asıl çalışma, Batlamyos’tan beri ilk geniş kapsamlı yıldız kataloğu olan Yıldızlar Kataloğu ’nun yapılmasıydı. Bu yıldız kataloğu Zij-i Sultani, 17. yy’a kadar bu tür çalışmalar için standart oluşturmuştur. Kadızade’nin ölümünü izleyen yıl olan 1437’de yayınlanmış olan eser 992 yıldızın konumlarını vermektedir. Katalog, gözlemevinde çalışan çok sayıda bilimadamının ortak bir çalışmasıydı;ama,elbette asıl katkıda bulunanlar Uluğ Bey, El-Kaşi ve Kadızade idi. Gözlemevinde yapılan gözlemlerin tablolarının yanı sıra, çalışma, takvim hesaplamalarını ve tirgonometrideki sonuçları da kapsamaktaydı.

Kadızade tarafından tamamlanmamış bir tefsir de Nasreddin el-Tusi’nin astronomi ile ilgili ilmi eseri üzerinedir. Günümüze ulaşan bu çalışmanın içerikleri (3) ‘te tamamlanmıştır. Birçok Müslüman astronomun ve matematikçinin tartıştığı Mekke’yi kaplama problemi üzerine Kadızade tarafından yapılan bir ilmi eser de halen bilinmektedir.”

(http://turnbull.dcs.st-and.ac.uk/history/ (http://turnbull.dcs.st-and.ac.uk/history/) Mathematicians/Orçun Zorlular’ın çevirisi)

Müsbet bilimler konusunda matemaik ve astronomi bilgini Kadızade-i Rumi (Musa Başa b. Mahmud b. Mehmed Selahaddin (1337-1412), öğretimini Bursa’da yaptı. Kız kardeşinden başka kimseye haber vermeden Horasan’a oradan Türkistan’a giderek bilgisini artırmaya çalışmıştır. Timur’un torunu Uluğ Bey (1394-1449) zamanında Semerkant’ta bulunduğu sırada, müdür Gıyaseddin Cemşid’in ölümü üzerine Semerkant rasathanesi müdürlüğüne, aynı zamanda Semerkant Medresesi baş müderrisliğine getirildi.

Baş müderris bulunduğu sırada Uluğ Bey’in sebep göstermeden bir müderrisi azletmesi üzerine durumu anlatmış, dersten çekilmesine bir müderrisini kendisine sorulmadan azledilmesinin sebep olduğunu söylemiş, böylece bilim kurumlarına siyasilerin doğrudan hakim olamayacağına dair güzel bir ders vermiş, bilgin hükümdar, hocayı görevine iade ederek kadızade’nin gönlünü almıştır. Rasathane müdürlüğünde bulunduğu sırada hazırlamakta olan Zic-i Gürgani (Zic-i Ulug Bey) nin yazılışına katılmıştır. Eserleri:

(a) Mahmud b. Ömer el-Çağmini el-Harezmi (öl:1221)’nin El-Mulahhas fi’l-Hey ’e adlı kitabına yazdığı şerh.

(b) Şemseddin Semerkani (13.yy)’nin Euclides’in Kitab el Usul ’ünden geometri öncüleri ve üçgenlerin niteliklerine dair ikinci kitabındaki davalar üzerine kaleme aldığı Eşkal el-Tesis ’i şerhetmiştir.

(c) Muhtasar fi’l-hisab: Arapça üç kısım. Aritmetik, cebir, denklemler ve ölçmelerden oluşur.Faydalı, anlaşılması kolay bir aritmetik kitabı.

(d) En orijinal eseri Risale fi İstihraci’l-Ceyb derece Vahide adıyla Gıyaseddin Cemşid’in yazdığı kitaba yazdığı şerhtir. Kadızade, bu eserinde bir (s:238) derecelik yay sinüsünün hesabı daha iyi ve daha basit bir şekle sokmuştur. kadızade, gerçek bir astronomdu. Yetiştirdiği iki öğrencisi sonradan Tüarkiye’ye gelerek matematik ve astronomi ilimlerin yaymışlardır. Bunlar Fethullah Şirvani ve Ali Kuşçu’dur.

(Türkiye Tarihi 2,Osmanlı Devleti 1300-1600,Cem/Tarih, Ekim 1995, s:238-239)

Molla Fenari (Şemseddin Mehmet). Hamza oğlu, 1350 doğumlu. Bursa -Yenişehri Fener kasabasında doğduğu için Fenari adını aldı. Molla Fenari, Kara Hoca denen Alaadin’den ders aldı, sonra Konya Aksarayındaki Zincirli Medrese hocası Cemalüddin Aksarayi’den ders aldı(1376) ve oradan Kahire’ye gitti. Kahire’de dönemin ünlü hocalarından Bayburt’lu Molla Ekmel’den ders aldı. Molla Fenari, babasının düşüncesi olan tasavvufa da önem verdi ve Muhyiddin Arabi felsefesini yaymaya çalıştı. Osmanlılar zamanında Bursa’da müderrislik ve sonra kadılık yaptı.Yıldırım Bayezid’in ilgisini çekmişti, devlet işerinde görüşlerinden yararlanılmıştır. Bir çok kere Mısır ve yöresine gitti. Mısır ve Suriye bilginleri, kendisine tutkun olmakla birlikte onun vahdeti vücut felsefesine olana eğilimini önemli bir kusur sayıyorlardı. Memluk Sultanı Melik Müeyyed Şeyh’in daveti üzerine 1419’da Kahire’ye gitti. Oradaki alimlerle görüştü; ama onlarla Muhyiddin felsefesine ilişkin konularda onlarla tartışmaya girmemek için özen gösterdi; başka konularda görüşmeler yaptı..Bu da hakkında değişik yorumlar yapılmasına yol açtı.

Molla Fenari, Çelebi Sultan Mehmet zamanında padişaha gücenip Karamanoğlu Mehmet Bey’in yanına gitti. Karamanoğlu Mehmet Bey, ona büyük saygı gösterdi; kendisine günde bin, öğrencilerine de beş yüz akçe bağladı. Çelebi Mehmet, Karamoğlu’nu yenince Molla Fenari’yi alıp Bursa’ya götürdü. Bursa kadılığını verdi. Bu durum vezirlerle arasının açılmasına yol açtı.Molla Fenari, geride yazdığı yüzü aşkın eser ve bin ciltlik bir kütüphane bırakarak 1431 Mart ayında öldü. Molla Fenari, Davud Kayser’den sonra Osmanlı memleketlerinde vahdeti vücut felsefesinin yayılmasına çalışmış, aynı zamanda medreseden yetiştirdiği ilim adamları ile ulema mektebinin kurucusu olmuştur. Kendisinden sonra yetişmiş olan alimlerin hemen hepsi Molla Fenari okulundandır.Öldüğü zaman 150 bin altını olduğu ve cömert bir insan olduğu söylenir. Oğul ve torunları da kendi ünü nedeniyle ilk kez kırk akçe yövmiyeli müderris olmuşlardır.(Uzunrçarşılı, s: 648-50 )

Tıp

1.Murat ve Yıldırım Bayazid devirleri (1359-1402)’nde tıp konusuna gelince: Anadolu’da Türkçe ilk tıp kitabı Hekim Bereket’in Lübabu’n-Nuhab adlı Arapça eserden yaptığı çeviridir. Bu çeviri, 1312-1319 yılları arasında hükümdarlık yapmış olan Aydınoğlu Mehmet Bey adına yapılmıştır. Bundan sonra Murat b. İshak ’ın 1387 yılında yazdığı Havassu’l -Edviye adlı eseri dikkati çekmektedir. Birtakım ilaçların etkileri üzerinde kısaca durulan bu eserin hazırlanmasında, Zeyneddin b. İsmail Cürcani ’nin Zahire-i Harezşahi ve İbn Sina’nın ünlü El-Kanun fi’t-Tıb adlı eserlerinden yararlanılmıştır. Eserde bazı hastalıkların tedavisinden de kısaca bahsedilmektedir. Bu yüzyılda çevirildiği sanılan bir eser de Büveyhi Hükümdarı Alauddevle’ye sunulan, onun özel hekimi Ali b. Abbas b. El-Mecusi(öl: 994) ‘nin Kamilu’s-Sınaati’t-Tıbbıye adlı eserinin sağlık bilgisi ve hastalıkların tedavisi üzerinde duran bölümü ile ülserler, çiçek ve kızamığa dair bölümünün bir çevirisidir. Bu çevirinin 14. yy’da yapıldığı anlaşılmaktadır.

Eserini Türkçe Yazdığı İçin Okurundan Özür Dileyen Tıp Adamı

Bu dönemin en tanınmış hekim yazarı ise Hacı Paşa adı ile ünlü Celaleddin Hızır (öl:1413 ya da 1417)’dır. Mısır’da okumuştur. Öğrenci arkadaşları arasında şair Ahmedi, Şemseddin Fenari bulunduğu gibi, Simavna Kadısı oğlu Şeyh Bedrettin ile bazı derslere birlikte devam ettiği bilinmektedir. Ancak yakalandığı bir hastalık yüzünden, öğrenimini tıp alanına yönelterek ünlü bir hekim olmuştur. Mısır’da tıp öğrenimini tamamladıktan sonra Kahire’de Mansuriye-Kalavun Hastanesi’ne başhekim atandı. Sonra yurduna dönerek Aydınoğlu İsa b. Mehmet b. Aydın’ın hizmetinde Ayasluğ ve Birgi’de çalıştı.

Tefsir ve tasavvufa dair de eserleri olan Hacı Paşa’nın tıp konusundaki eerlerini başında Aydınoğlu İsa Bey için 1381’de yazdığı Şifa ül-Eskam ve Deva ül-Alam (Hastalıklara Şifa ve Elemlere Çare) adlı Arapça eseri gelir. Eserinde Galenus ve İbn Sina tıbbını temel almakla birlikte, kişisel gözlemlerini de ekler. Anlatımı açık seçiktir. Gereksiz ayrıntılardan kaçınmıştır. Kitap dört “makale”, diğer deyişle dört bölüm halinde hazırlanmıştır… Hacı Paşa’nın bundan başka tıp konusunda iki eseri daha vardır. Bunlardan biri, Kitabu’t-talim (yazılışı 1369), öteki de Kitabu’s-Sa’ade ve’l-İkbal müretteb ala erbaa Akval adını taşımaktadır. Kitabu’t-talim aslında iki kitaba (s: 239) çok benzemektedir. İlk kitabından önemli farkı sonuna eklediği hekimlerin kıyafet ve davranışları ile iligili bahsin, ilk kitabında bulunmamasıdır. Kitabu’s-Saade’nin de, yakından incelenince, Hacı Paşa’nın ilk eseri Şifa’nın yeni bir bileşimi olduğu anlaşılmaktadır. Ancak bu son eser Muntehabu’ş-Şifa (Şifadan Seçmeler) adı ile Türkçe’ye çevrilmiştir. İşin ilginç yanı, Hacı Paşa’nın kendisinin Türkçe olarak yazdığı Teshilu’ş-Şifa ’da verilen bilgiler de aslında kendi Arapça ilk eserinde verilen bilgilerin farklı bir çevirisinden ibaret olmasıdır. Bu eserin önsözünde Hacı Paşa’nın eserini herkesin anlayabilmesi için Türkçe yazdığı için özür dilemesi ise, üzerinde önemle durulması gereken ilginç bir konudur. Onun bu sözleri, bilim dili olarak Arapça dışında başka bir dilin, daha doğru bir deyişle bilginin ana dilinin dahi düşünülmediğini açık bir şekilde göstermektedir.

14. yy’ın, eserleri bugüne kalmış olan diğer bir bilgini ise, Şeyh Cemaleddin Aksarayi (Öl: 1388)’dir. Eseri Hallu’l- Mucez, İbni Sina’nın Kanun adlı ünlü eserinin İbnu’n-Nefis (1210-1288) tarafından Mucezu’l-kanun adı ile yapılmış olan özetinin bir açıklaması niteliğindedir. Bilindiği gibi İbnu’n-Nefis, küçük kan dolaşımını bulan bilgindir. Onun bu dolaşımı, ölüler üzerinde inceleme yapmadığı halde akli bir muhakeme ile keşfetmiş olduğu ileri sürülmüşse de, İbnu’n-Nefis’in bu görüşe mutlaka gözlem yapmış olması gerekir. 16. yy’da Batı’da küçük dolaşımı açıklayan Miguel Serveto da Villanova (1511-1553) ‘nın İbnu’n-Nefis ’ten haberdan olduğu bugün artık anlaşılmış bulunmaktadır.

Bu dönemin tanınmış ozanlarından (şairlerinden) Ahmedî (1334?-1413) ‘nin de Tıbba dair mesnevi şeklinde Tervihi’l-Ervah adlı manzum bir eser yazdığı görülüyor. Bu eserde ilkin Anatomi ile ilgili kısa fakat düzenli bilgi verilir; sonra da hastalıkların tedavilerinden bahsedilir. (15. yy’ın ilk yılında 12 Mayıs 1400’de Bursa’da Yıldırım Bayezıd’ın Daru’t-Tıp adı ile bir hastane açtığını biliyoruz.. Bu hastanede, usta hekimlerin çırak yetiştirmiş ollaları mümkündür.).

Bu devrin sonlarına doğru, yani 2. Murat zamanında yetişmiş ve bize iki eser bırakmış bir hekim yazar da Mukbil-zade Mümin’dir . 1437’de yazılmış olan Zahire-i Muradiye, Arapça ve Farsça kitaplardan Türkçe’ye çevrilmiş bir derlemedir. Özellikle Zeyneddin b. İsmail el-Cürcani (öl: 1135) ‘nin Arapça eseri Zahire-i Harezmşahi’den yararlandığı anlaşılmaktadır. Beş “makale” olarak düzenlenmiş olan bu eserde beyin, baş, göz, kulak, burun, mide ve yemek borusu hastalıkları üzerinde durulmaktadır. Arapça terimler arasında türkçe terimlerin serbestçe kullanılmış olması, eserin tasnif ve tertibi, bu eserin dikkate değer yanını teşkil etmektedir. Eserin en etraflı kısmı göz hastalıklarına aittir ve bu konuyla ve dağlamayla ilgili aletlerin resimleri de vardır. Kaynaklarını açıkça belirtmiş olması da yazarın lehine kaydedilmesi gereken bir husustur. Onun düşünce namusuna sahip bir yazar olduğunu göstermektedir.(s:240) Mukbil-zade’nin ikinci eseri Miftahu’n-Nur ve Hazainu’s-Surur adını taşır. Aynı hükümdara sunulmuştur. Bu eserde kısavca Anatomi (Teşrih) ve sağlık bilgisi verildikten sonra ayırntılı bir şekilde göz hastalıkları hakkında bilgi verilmektedir. Kitabın baş tarafında ayrıca bir hekimin nasıl olması gerektiği hakkında bilgi verilmektedir.

Bu dönemde tıp dışındaki konulara ilişkin eserleri pek göremiyoruz.Yalnızca Ali Hibetullah’ın Hulasatu’l-Minhac fi İlmi’l-Hisab adlı Arapça matematiğe ait bir eserinin bulunduğu biliniyor.

1. Mehmet zamanında ansiklopedik eserlere ilgi gösterilmeye başlandığı anlaşılıyor. Bu sırada Rukneddin Ahmet, Zekeriya el-Kazvini (1203-1283)’nin Acaibu’l-Mahlukat ve Garaibu’l-Mevcudat’ını Türkçe’ye çevirmiş ve 1. Mehmet’e sunmuştur. Bu eser, 1561’de Sururi tarafından da çevrilmiş;ayrıca çok sayıda özeti yapılmıştır.(Yazıcızade Ahmet Bican’ın Acibu’l-Mahlukat’ı da böyle bir özettir). Gözlem ve değerlendirme nitelikleri dolaysıyla “Ortaçağın Herodot’u yahut da Araplar’ın Plinus’u” sayılan Kazvini de Demiri’nin Hayatu’l-Hayvan adlı eserinden pek çok alıntı yapmıştır. Öyle anlaşılmaktadır ki dünyanın yuvarlak olduğu düşüncesi bu çeviri ile Osmanlı-Türk eserlerine geçmiş bulunmaktadır. Daha çok hayvan ve bitkilerden bahseden bu tih ansiklopedik eserlerin daha sonra da Türkçe’ye çevrilmiş bulunmaları,başta hükümdarlar olmak üzere böyle eserlere gösterilen ilginin bir sonucu olsa gerekir.

Bu sıralarda Hüsameddin Tokadi, gökkuşağı üzerine küçük bir kitap yazmış,fakat sonunda biraz bilime değinen bu sözleri için “bütün söylediklerim hep, filozofların öğretilerine göredir (mezheb-i hükeme üzeredir) günahtan sakınanlar ve şeriat yolunda gidenler (in), buna inanmamak gerekir” demeyi de ihmal etmemiştir. Onun bu sözleri, artık iyece belirmeye başlayan acı gerçeği açıkça ortaya koymaktadır.

Semerkant’tan Kastamonu’ya

2.Murat devrinde Semerkant’tan Kastamonu’ya gelen ve orada kelam ve mantık dışında astronomi ve matematik de okutmuş olan Fethullah Şirvani’yi de bu vesileyle anmamız gerekiyor. Onun bu dersleri ile Osmanlılarda yüksek matematik ve astronomi eğitimi başlamıştır. Şirvani, bu eğitim sırasında hocası Kadızade’nin Eşkalu’t-Tesis açıklamasına ve Mahmud b. Ömeru’l-Harezmi (öl.1221)’nin El-Mulahhas fi’l-Hey’e adlı eserinde açıklamalar yazmıştır Öte yandan Mehmed b. Süleyman da 1398 yılında Muhammed b. Musa Kemaleddinu’d Demiri (1344-1405)’nin ünlü eseri Hayatu’l-Hayvan adlı Zooloji kitabını Türkçe’ye çevirmiştir. Bu eserde alfabetik sıra ile bine yakın hayvan adı geçer. Eser, bir tür hayvanlar alemi ansiklopedisi kabul edilebilir. Bundan başka 9. yy’da yaşamış olan Ebu Yusuf İbn Ali Hizan’ın veteriner hekimliği ile ilgili Kitbu’l- Hayl ve’l-Baytura adlı eseri de Türkçe’ye çevrilmiş ise de çeviri tarihi belli değildir.

(Türkiye Tarihi 2, Osmanlı Tarihi 1300-1600, Hüseyin G.Yurtaydın’ın yazısı s: 237-242)

Taşköpüzade Ahmed, 14. yy’da Osmanlı ulemasının hızla çoğaldığını belirtiyor. Fenari ve Davud, Anadolu Müslümanlığı üzerinde derin etkiler bırakan büyük Mağripli sufi Muhyiddin İbn Arabi ’den etkilenmişlerdir. İbn Arabi, 13. yy başında Selçuklu sarayında uzun süre kalmıştı ve çok güçlü yapıtları, Sadreddin Konevi ‘den Davud ve Fenari’ye kadar, onun öğretisine kendi damgalarını da vurmuş olan Anadolulu birçok öğrencisi tarafından açıklanmış (şerh edilmiş) ve yorumlanmıştır. Fenari’nin ailesi, İbn Arabi’nin Anadolu’daki en büyük öğrencilerinden Sadrettin Konevi’nin soyundan geliyordu. Burada, gayrimüslimlerle ilişki kurmaya yatkın ve uygun mistik bir İslam sözkonusudur; böyle bir İslamda “İsa ibn Meryem” çok önemli bir rol oynar ve Palamas’ın İznik’te tartıştığı imam, açıkça bu öğreti (Arabi’nin öğretisi) içinde yer alır. Ama uzlaşmacı tavırlara örnek gösterilebilecek olan yalnızca ulemanın İslamı değildir: Gezgin dervişlerin, Türkmen babalarının popüler ve fazla biçimci olmayan bir din anlayışları da böyledir. Bizans kaynaklarının “karışık barbar” dediği ve çifte kültürel kalıtı birleştiren bu topluluk, Türk-Hıristiyan evliliklerinden doğmuştur. Bizanslılar, her vesileyle keramet sahibi Türkleri yüceltir: Abdal Murad, Bizans çevrelerinde mucizeleriyle tanınmıştır; Bizans döneminde Bursa halkı ona yiyecek gönderirmiş. Emir Sultan, Bursa’dan kalkıp,ermişlik ününü duyduğu Bizanslı bir münzeviyi ziyaret etmek için Keşiş Dağı (Uludağ) na gitmiştir. Bu bölgede yaşayan ünlü Geyikli Baba, bir kilisede şarap içerek ve kılıcıyla Ayios Yeoryios’unkine benzer mucizeler gerçekleştirerek yaşamıştır. Bu özellikleri nedeniyle bölge Hıristiyanları ona iyi gözle bakmışlardır. Bursa sakinleri bir süre sonra, kentin Osmanlı Beyliğinin merkezi durumuna gelmesinin ardından, bir Arap gezgininin şaşkın bakışları arasında İsa’nın Muhammed’le eşdeğer biri olduğunu söyleyen bir vaizden yana tavır alırlar. Yüzyılın sonunda, Ankara’da Manuel II. Paleologos Türkçe müterciminden söz ederken, onun Müslüman olmasına rağmen, Hıristiyan atalarının dinine çok bağlı kaldığını söyler. Ayrıca Palamas’ın da İslam konusundaki görüşlerinde oldukça ılımlı olduğu dikkat çekmektedir. Kutsal Ruh’un barbar olsun, göçebe olsun, herkesin iyiliğini istediği düşüncesinde olan günah çıkarıcı Maksimos’tan, İslam’da bir “bağışlama ışığı” olduğunu söyleyen Matteo Blastares’e kadar, Bizansta her zaman İslamın bazı niteliklerini, özellikle de mutlak tektanrıcılığını çok önemseyen düşünürler olmuştur ve Palamas da bu akımın içinde yer alır.

Durum böyle olunca da Selanik başpiskoposuyla Türk imam arasında İznik’teki tartışmaya egemen olan serinkanlı hava ve anlaşma zemini bulma konusundaki karşılıklı irade daha iyi anlaşılmaktadır. Türk kaynaklarndan öğrendiğimiz biçimiyle 14.yy ortasında Osmanlı Beyliğinde egemen olan iklim Müslümlanlarla Hıristiyanlar arasındaki uzlaşmacı ilişkilere bütünüyle elverişlidir ve Palamas tarafından resmedilen ortamı da doğrular. Piskoposun mektubunun sonunda anlattığı biçimiyle İznik’teki teolojik tartışmanın sonucu gibi bölümler belirgin bir anlam kazanır:

Hafif bir gülümsemeyle şöyle konuşuyorum onlarla: “Formül düzleminde anlaşmış olsaydık,aynı dine mensup olurduk.” O zaman şöyle diyor Türklerden biri: “Anlaşacağımız gün gelecektir.” Ben, buna inandım ve bu anın çok çabuk gelmesini diledim

İnançlar arasında uyuşma isteği Bizanslı bir din adamının sözlerinden daha açık bir biçimde ifade edilemez. İslam tarafında ise 14. yy’da Osmanlı Beyliğinde derin etkiler bırakan İbn Arabi ve Mevlana evrensel açıklamalar getirmektedir.

Mağripli sufi Arabi şöyle der:

Yüreğim bütün biçimlere açıktırhttp://www.*****.com/images/smilies/tongue.gifutlar tapınağı, Hıristiyan papazın manastırı, Musa’nın on emri, müminlerin Kuran’ıdır, dinim sevgi dinidir.

Öte yandan Mevlana da şunları söylüyor:

Yolları ayrı olsa da amaç birdir. Kabe’nin yolu kimilerine göre Bizanstan, kimilerine göre İran’dan ya da Çinden geçer, Kimilerine göreyse Hindistan ya da Yemen tarafından …. Amaç ne imansızlıkta ne de imandadır (…) ve yolda birbirlerine, “haksızsın ve dinsizsin” diyenler yolun sonuna geldiklerinde unutuyorlar kavgalarını, çünkü amaçları birdi.

(Michel Balivet, Osmanlı Beyliği,Tarih Vakfı Yurt Yay: s: 3-5)

Ancak 13. yy’ın ünlü Botanik bilgini İbnü’l-Baytar (öl: 1248)’ın Kitabu’l-Cami fi’l-Edviyeti’l-Mufrede adlı eserinin kısaltılarak yapılmış bir çevirisi bulunmaktadır. Adını bilmediğimiz çevirmen, bu çeviriyi Aydın Oğlu Hızır Bey (1340-1348)’in emriyle yapmıştır. Bu çeviride hekimlikte kullanılan bitkiler ve bazı hayvani ürünler alfabetik sıraya konulmuş, bazı otların Türkçe adları yanına Yunanca adları da yazılmıştır. Tıp tarihi incelemeleri için faydalıdır.

İznik Medresesi’nin yetiştirdiği bilginlerden Şemseddin Mehmed bin Hamza el Fenari (öl: 1430-31), Karaman’da ve sonra Mısır’da eğitim gördü; tasavvuf, mantık ve başka akli ilimlerde ihtisas yapmış bir bilgindi. Yazdığı mantık kitabı 1886 yılında İstanbul’da basılmış ve medreselerden zamanlara kadar okutulmuştu. Akli bilimlere dair eseri Uveysatu’l-Efkar fi İhtiyarı uli’l-Ebsar’ da zor birçok meselenin çözümlerine ilişkin geniş bilgiler vermiş, diğer bazı sorunların çözüm yollarına karşı da itirazlarını belirtmiştir.(Hüseyin G. Yurdaydın, Türkiye Tarihi 2, s:238)

Osmanlılar, Kelam ve Tasavvuf

İmam Gazali, Osmanlı ulemasının en çok inecelediği ve tanıdığı İslam düşünürlerinden biridir. Gerçekten Gazali’nin tüm eserleri klasik çağda birçok kez kopya edildiği gibi,matbaanın girmesinden sonra da sık sık basılmıştır. Günümüzde Gazali, Türkiye’de büyük İslam düşünürlerinden eserleri en çok yayınlananlar arasındadır.

Hiç kuşkusuz, Gazali Osmanlıları etkileyen tek düşünür değildi. Belki en çok etileyen düşünür de değildi (s:59) Daha önce de belirttiğim gibi,Osmanlı düşüncesinde formel bir plüralizm sayesinde çeşitli İslam alimleri birarada incelenmişlerdir.Fakat Gazali’nin önemi şuradan geliyor: Osmanlı kültür hayatı, Gazali’nin başlattığı Kelam’la Tasavvuf’u uzlaştıran okulun mirasçısı olmuştur. Osmanlılarda sufiliğini meşruluğu, hatta Osmanlı sultanlarının birçoğunun bir tarikat mensubu olmaları bu sayede mümkün olmuştur. Hiç kuşkusuz Osmanlılarda da zaman zaman sünni katılığı savunan ulema ile, sufilerr arasında tartışmalar, kavgalar çıkmıştır. Fakat Osmanlı dünya görüşünde sufilik, hiçbir zaman şiilik, rafizilik, batınılik gibi reddedilen bir doktrin sayılmamıştır.

Kelam-Tasavvuf uzlaşması Osmanlı zihniyetini oluşturmuştur. Osmanlı esprisi eleştirel akla değil, nakilciliğe ve”kalb”e dayanıyordu. Aslında İslamda felsefe geleneği,Gazali’den sonra hemen son bulmamıştır. İbni Rüşd’ün Gazaliye karşı yazdığı reddiye (Tehafü al-Tehafüt ) İslam düşüncesinin klasikleri arasındadır. Fatih Sultan mehmet zamanında bu tartışma yeniden canlanmış ve bizzat sultanın da isteğiyle felsefe yanlıları ile karşıtları fikirlerini tartışşmışlardır.15. yüzyılın en güçlü alimlerinden Hacazade efendi, felsefeye şiddetle karşı çıkmış ve bir “Tehafüt” de(bu kez İbn Rüşd’e karşı) kendisi kaleme almıştır. Bundan sonra Osmanlı düşüncesinde felsefe, ancak Fahreddin Razi ve Nasreddin Tusi gibi düşünürlerin eserlerinde nakledildiği ölçüde yaşamıştır.

Osmanlı esprisinin eleştirel akla fazla yer vermemesi ve sufiliğin kazandığı güç, anlama ve ifade aracı olarak şiirin önemini çok artırmıştır. Gerçekten şiir Osmanlı kültüründe bugün ondan anladığımızdan çok farklı ve geniş bir yer işgal ediyordu. Osmanlı ulemasının ve hatta sultanlarının büyük bir kısmı aynı zamanda şairdirler. Şiirle ve şiirde ifadesini bulan “aşk”la kendilerini tanrıya adıyorlardı.Şiirde tasavvuf egemenliği o kadar mutlaktı ki, aslında tasavvufa içten inanmayan yazar ve şairler bile şiirlerinde sufi aşkı dile getirmişlerdir. Bununla birlikte Osmanlı tasavvufu tanrrıyla insanı vecd içinden birleşmesine ontolojik değer atfeden “Vahdet-ül Vücud” felsefesini ve “Ene’l Hak” doktrinini kesinlikle reddetmiştir.

Tanınmış oryantalist E.J.W.Gibb, bu yüzyılın başında yayınlanan klasik eserinde, sufiliğin Osmanlı edebiyatında nasıl bir dünya görüşü şeklini aldığını somut olarak anlatır. Konunun temsili niteliğini gözönünde bulundurarak, Gibb’in çizdiği tabloyu nakletmenin yararlı olacağını sanıyorum:

Mistik şairlerin ifade ettiklerine göre, Tanrı yaratılış dolaysıyla kendini göstermeye karar verince önce ışığından “Nur-u Muhammed” aydınlanmıştı. Sonra Tanrı, Nur’a bakmış ve içinden cismani dünyaya çıkartmıştı. Daha sonra ilk ruh ve giderek alçalan bir sıralama içinde çeşitli varlıkların ruhları yaratıldı. tanrı nihayet, bir kürsü ve büyük bir kalem yarattı ve “Ey kalem yaz!” dedi. Ve Kuran’ın ilk ilahi şekli yazıldı. Bundan sonra sekiz cennet yaratıldı. tanrı daha sonra kökü “kürsü”nün altında, dalları sekiz cennete uzanan büyük bir tuba ağacı yarattı. Sekiz cennetten sonra altı deniz, bundan sonra da yedi gök yaratıldı.

Gibb, Osmanlılarda yaygın “Yaratılış” kuramının şiirdeki ifadesini eserinde daha ayrıntılı olarak veriyor. Ancak yazarın da belirttiği gibi “yaradılış” kuramının bu şekli daha çok fazla okumamış kimseler, “avam” arasında yaygındı.- Ulema ve mütekallim takımı, özündü pek farklı olmasa da (s: 61) daha nüanslı bir görüş dile getirmişlerdir. Osmanlılarda “Kelam” ve “Tefsir” ilimlerine hasredilen binlerce eserde bu görüşler işlenmiştir.

Taşköprüzade Ahmet Efendi, Mevzuat-ül Ulum ’da(Arapça’dan tercüme ünlü eseri) Kelam ilmini şöyle tanımlıyor: “Bu bir ilimdir ki; anınla iktidar olunur; akaid-i diniye isbatına.. Bunun mevzu Hakk-ı Teali’nin zat ve sıfatıdır” Osmanlı alimi, Kelam’ın şüpheyi ortadan kaldırmak amacına yöneldiğine dikkati çektikten sonra filozoflara çatar ve ancak inançları sağlam ve her türlü şeri ilmi özümlemiş kimselerin “felsefe” ile uğraşabileceklerini ifade eder. Katip Çelebi de eserlerinde Osmanlı tarihinin tanınmış kelamcılarını belirtmiştir. Keşf-ül Fünun’da bunların tam bir listesini, Mizan-al Hak’da da en önemlilerini saymıştır. İlmin her dalına hakim olan bu büyük bilginler listesinde İmam Gazali, Fahreddin Razi, Kadı Baydavi, Adud al- Din İci, Saadettin Taftazani, Seyid ve Şerif Cürcani ve Calleddin Davvani gibi kimselerdir. Bu alimler kronolojik sıra içinde,11. yy’lla 15. yy arasında yaşamışlar ve daha çok birbirlerini tefsir ederek İslam dünya görüşünü akideler halinde özetleyen temel eserler vermişlerdir. 15. yy’dan itibaren bayrağı Osmanlı alimleri almış ve 17. yy’da Katip Çelebi’nin Keşf-ül Fünun ’da ifadesini bulan bir bilgi birikim başlamıştır.

Osmanlı düşüncesinin skolastik niteliğini daha önce degalerca belirttim. Bu yüzden yukarıdaki şahşiyetlerin az çok birbiren benzeyen eserlerini ve bunların tefsirlerini ayrı ayrı ele almkta büyük yarar yoktur. Bu eserler, 17. yy’dan itibaren çağdışı olmaya başlamışlardır. Bununla birlikte Osmanlı düşün hayatında 19. yy sonuna dek bu düşünce tarzı egemen olmuştur. Bu yüzden düşünce hatımızdaki (s: 62) kopukluğu sergilemek üzere, bu eserlerin en önemlilerinden birinden (ve de tefsirinden) daha ayrıntılı oylarak söz etmek isitiyorum.

Necmeddin Nesefi ve Saadeddin Taftazani

-Bir Özet-

12. ve 15. yy’larda yaşamış bu iki düşünür, Kelam ve Tefsir ilimlerinin en güçlü temsilcilerindendir. Her ikisi de Osmanlı olmamakla birlikte,tüm eserleri Osmanlı uleması arasında tanınıyor ve Osmanlı medreselerinde okutuluyordu. D’Ohsson, 18. yy’ın sonlarında “Osmanlı İmparatorluğunun Tablosu” başlıklı klasik eserinin ilk cildinde,İslami akideleri anlatırken, tümüyle Nesefi’ye dayanmış ve “Akaid” başlıklı ünlü eserini özetlemiştir. Katip Çelebi’nin “Büyük Saadettin” diye bahsettiği Taftazani ise, Nesefi’nin eseri hakıknda en çok beğenilen ve okunan tefsiri yazmıştır. Bu eserler- bunlara benzer birçok eserle birlikte- Osmanlı İmparatorluğunun çöküşüne kadar medreselerde okutuldukları gibi,günümüzde de İslam ülkelerinde inceleme konusudurlar.

Taftazani’nin eseri 19. yy’da Batı dillerine de çevrilmiş olarak ve İslam dünya görüşünü temsil eden kalsiklerden biri olarak sunulmuştur.Eserin ilginç yanı- ve burada ele (s:63) almamızın nedeni-klasik felsefenin temel sorunlarına dini geleneğe dayanarak ve İslami akideler halinde cevap vermesidir. Daha açık bir ifadeyle, Saadeddin Taftazani “varlık nedir?”, “bilgi nedir?” “nasıl bilebiliriz?” gibi metafizik sorulara her türlü şüphenin ve tartışmanın dışında, dini dogmalarla yanıt vermektedir. Bu gibi soruların insanı ister istemez özgür düşünceye doğru zorlayacağı ve bizzat dogmaların da tartıyşma konusu yapılabileceği beklenebilir. Gerçekten böyle bir eğilimin taftazani’nin eserinde de mevcut olduğunu söyleyebiliriz. Bu eğilimin yazarımızda devamlı mutezile mezhebiyle tartışma şeklinde somutlaştığını görüyoruz. Taftazani’nin,eserinde kendisinden beşyüz yıl önce yaşamış bir doktrinle devamlı savaşması bizi şaşırtmamalıdır. Aynı savaş Taftazani’den beşyüz yıl sonra da devam edecektir. Çünkü felsefi sorulara verilen yanıtları birer dini akide haline getirmek için,önce Kuran’ın “yaratılmış” ve aklın özgür olduğunu savunanları çürütmek gerekmektedir. Bu gereği Taftazani’nin devamlı olarak hissetmesi, kendisini de zaman zaman yazdıklarından şüphe ettiğini mi gösteriyor? Bu soruya yanıt aramak anlamsızdır. Sadece insan aklının, sonunda şüpheyi toptan reddeden dogmatik ürünler verse de şüphe etmeden düşünemeyeceğini teslim edelim.

Taftazani, eserinin girişinde, kelam ilmini “Tanrının birliğinnin ve niteliğinin (“sıfatının”) ilmi olarak tanımlıyor ve bu ilmin “şüphenin ve evhamın karanlıklarından uzak” olduğunu belirtiyor. Yazara göre İslamiyetin standart ilkeleri olan en çarpıcı ve en değerli inciler ve cevherler” N. Nesefi’nin Akaid’inde yer almıştır. Taftazani bu eseri on dokuz bölüm içinde yayımlamaktadır.

Horasanlı aleim,yorumunda,önce Kelamın İslami ilimleri içindeki yerini belirtiyor. Buna göre Şeri ilimleri (s: 64), “Fer”i ilimlerle, “asli” ilimler olmak üzere ikiye ayrılır. Kelam asli bir ilimdir.

Peygamberi ilk tanıyanlar (al-sahaba) ve onların izleyicileri (al-tabi’in) peygamber çağına çok yakın oldukları ve bu yüzden otoriteye dayanma olanağına sahip bulundukları için,şeri ilimleri yazılı olarak kaydetmeye ve sınıflandırmaya gerek duymamışlardı. Bu durum dini liderler arasında fikir ayrılıkları,yenilik eğilimleri (al-bida) ve kişisel hevesler (al-ahva) çıkana kadar devam etmiştir. Görüş ayrılıkları,ulemanın her durumu ayrı ayrı incelemesine ve önemli konularda örnek olabilecek kazai hükümler (al-fatavi) vermesine yol açtı. Böylece ulema arasında bir yandan doğru hükülmlere varmak için temel metinleri inceleme; öte yandan da bu amaçla ilkeler ve yöntemler geliştirme çabası başladı ve biriken malzemenin de tasnifi çabasına girişildi. Ferçeğe ulaşmada kullanılan deliller sayesinde varılan hükümler Fıkıh ilmini;kullanılan yöntemlenr Fıkıh usülünü ve bütün bunlardan çıkan temel gerçekler (“akideler”) de Kelam ilmini meydana getirmiştir. Bu açaklamadan onra Taftazani,Kelam ilmini temel ilim yapan nedenleri saymakta,bu gelişimde, Mutezile doktrininin yerini belirtmekte ve özellikle filozoflarla tartışmaktadır. Yazarımıza göre felsefi eserler Arapça’ya çevrildikten sonra Mutezile mensupları onun etkisiyle Kelam ilmine metafizik,fizik, matematik gibi unsurlara dahil ettiler ve sonunda onu felsefeden ayrıt edilemez hale getirdiler. Bu anlayış Müslümanlar arasında büyük tepkiler yarattı ve Kelam’a hücumlar başladı. Aslında bu hücumlar Kelam’ın kendisne değil, “İslami akideleri tahrip etmek isteyenlere ve filozof olma iddiasındakilerin çaresiz bir şekilde karanlığa sürüklediği kimselere karşı” idi. Oysa İslami ilimler içinde “en asil ilim” olan Kelam, dini akidelerin bilinmesi ve benimsenmesi için kaçınılmaz bir araçtı. (s: 65)

Kelam ilminin “asli ilimler” içindeki yerini böylece belirttikten sonra Sadettin Taftazani varlık ve bilgi kuramlarının açıklamasına girer. Yazar bu konudaki fikirlerini sofist (“sufasta”) olarak nitelediği düşünce şyekilleriyle polemik yaparak ortaya koymaktadır.

(O.Kimliği, s:60-66…)

Fatih ve Bilim

Osmanlı Devleti,Fatih ile birlikte gerçekten büyük bir imparatorluk kimliğine kavuşmuştur.Fatih Sultan Mehmet de bir imparatorluk bilincine ve kültürüne sahip bir padişahtır. “Devletin kuruluşundan Fatih’in tahta çıkışına (1451) kadar geçen 150 yıllık bir dönemde, müsbet bilimlerin Osmanlı Türkleri arasında özel bir yere sahip bulunmadığı, buna karşılık kelam, mantık ve fıkıhın Selçuklu Medreseleri’nde olduğu gibi okutulmaya devam edildiği görülmektedir. Müsbet bilimler alanında matematik ve astronomide Kadızade-i Rumi ile tıpta Hacı Paşa anılmaya değer eserler bırakmışlardır. Fatih ile birlikte müspet bilimlerin değilse bile felsefi ve bilimsel düşünüşün geliştiğine şahit oluyoruz. Çocukluğunda okumak ve yazmaktan pek hoşlanmadığı bilinen Fatih’in, hükümdar olarak döneminin en büyük bilim koruyucularından biri olduğu görülmektedir(A. Adıvar, OTİ s:31). Ayrıca yaşadığı sürece bilim ve felsefeye ilgi göstermiş, boş zamanlarında bilginlerle tartışmaktan zevk duymuştur. Devrinin tarihini yazmış olan Kritovulos’göre “padişah (Fatih) Yunanca’dan Arahpça’ya çevrilmiş olan Felsefe eserlerin okur ve yüce katında bulunan bilginlerle bunlar üzerinde konuşur, özellikle Aristo felsefesi ve daha çok Stoik felsefe ile meşgul olurdu.” Ayrıca Plutarkhos’un Ünlü Kişilerin Hayatı adlı eserinin Fatih’in emriyle Türkçeye çevrilmiş olduğuna dair rivayet vardır. Yine bir rivayete göre Fatih’in emriyle G.M. Angiolello’nun Uzun hasan’ın hayatı hakkındaki eseri de Türkçe’ye çevrilmiştir. Onun emriyle Türkçe’ye çevrilen ve bir nüshası Ayasofya Kitaplığında bulunan önemli bir eser de Ptolemaios yani Batlamyus’un Coğrafya’sıdır. Fatih’in bu eseri 1461’de Trabzon Rum İmparatoru ile birlikte kendisine esir düşmüş olan ünlü filozof, filolog ve ilahıyatçı Gorgios Amirutzes ile birlikte incelemiştir.

Bu eserle birlikte biri dünya haritası olmak üzere 63 de harita vardır. Fatih, 1465 yazında bu eserle ciddi bir şekilde ilgilenmiş, Amirutzes’e Arapça’ya çevrimesini emretmiştir. Bugün Ayasofya Kitaplığı’nda bulunan iki nüshadah biri, sözü edilen eserin Yunanca’dan Fatih’in emriyle Arapça’ya yapılan çevirisini,öteki de Ptolemaios’un haritalarını içine almaktadır. Bu vesile ile Fatih’in Saray Kitaplığı’nda, içlerinde sözü edilenler dışında Aristoteles, Homeros ve Hesiodos, Diogenes Laertios’un bazı eserlerinin re bulunduğu,İslam dilleri dışında 587 eser bumlunduğunu belirtmemiz, bu konUda bir fikir vermeye yetecektir. İşte Fatih, Amirutzes ve oğlundan başka batılı bazı bilgin ve sanatçıları da etrafında toplamış bulunuyordu. Bunlardan biri arkeoloji meraklısı Anconalı Cyriacus idi. Cyriacus 1452-54 yılları arasında Fatih’in sarayında bulunmuştur. Bu kişi İstanbul’a onunla birlikte girmiştir. Fatih, Roma tarihi ve bazı başka tarihleri Cyriacus’okutmakta idi (Türkiye Tarihi 2 s:242).

Öte yandan,Venedikli ressam Gentile Bellini ’nin 1479-80 yıllarında İstanbul’a gelerek sarayda yaşayıp Fatih’in resimlerini ve bu arada başka bazı resimler yaptığı bilinmektedir. Bellini’nin yaptığı Fatih’in resmi, bugün Londra’da National Gallery’de bulunuyor. Ayrıca Fatih’in,Venedik Cumhuriyetinden Veronalı ressam ve madalyacı Matteo di Patsi ’yi istediği ve bu isteğin hemen yerine getirildiği de bilinmektedir. Ancak Paris Milli Kitaplığındaki, üzerinde Fatih’in resmi bulunan gümüş madalyayı onun yaptığını belgelemek güç görünmektedir.

Bu vesile ile belirtmemiz gereken bir nokta da Fatih’in gençliğinden beri din ve metafizik konularına gösterdiği ilgidir. Bir örnek olmak üzere Hurufi tarikatı dervişlerine karşı gösterdiği ilgi üzerinde durulabilir. Bazı Hurufi dervişlerinin padişahın iltifatına mazhar olarak sarayda oturmaya başlamaları üzerine Sadrazam Mahmut Paşa 1474’te durumu Edirne Müftüsü ve Üçşerefeli cami müderrisi Fahreddin Acemi’ye anlatmış ve padişahı Hurifiliğe olan eğiliminden kurtarmak için bir çare bulunmasını rica etmişti. Müftü,ilkin onlarla tartışmış, sonra da verdiği bir vaazın arkasından saraydan zorla çıkartarak onları diri diri yaktırmıştır. Öte yandan Fatih’in metafizik meselelerin tartışılmasından da hoşlandığı anlaşılmaktadır. Zamanın iki büyük bilgini Hocazade ile Molla Zeyrek, Tevhid konusunu padişahın huzurunda tam altı gün tartışmışlardır.

Fatih, İstanbul’un alınmasından sonra Hıristiyanlıkla da ilgilenmiştir. Fetih sırasında İstanbul patriği bulunan ve Latin kilisesine karşı düşünceleri ile tanınan Gennadios ile Hıristiyan inançları tartışmaya girişmiş, Hıristiyanlık inançlarının açıkça ve cesaretle anlatılmasını ve bu anlatılanların yazıya dökülmesini istemiştir. Yazılanları daha sonra Kareferya kadısı Molla Ahmet Türkçe’ye çevirmiş ve bu metni bilindiği üzere Ebuzziya Tevfik ve Dr. Aurel Decei yayımlamışlardır.

Bütün bu görüşleri özetlemek gerekirse Fatih’i bir Rönesans hükümdarı gibi görmek biraz abartmak sayılabilirse de onun döneminde Osmanlı düşüncesinin Batı kültürü ile serbest bir şekilde temasa geldiği, daha sonraki dönemde bunun kösteklendiği bir gerçektir..

Fatih’in bilime olan hizmetlerine tanıklık eden anıtların en önemlisi, kuşkusuz camisinin etrafına yaptırdığı medreselerdir.. Ancak ilk medrese eğitimi, fetihten hemen sonraki günlerde cami haline getirilen Ayasofya’da başlamış ve caminin yanındaki papaz odaları boşaltılarak öğrencilerin buralarda kalmaları sağlanmıştır. Molla Hüsrev’in başmüderrisliğe getirildiği bu ilk öğretim kurumunda, İstanbul’un ilk kadısı,Ayasofyayı Cami olarak “tescil eden” Hızır Çelebi ’nin ilk müderrisler arasında bulunduğu görülmektedir. Bu sıralarda molla Zeyrek de müderris olarak Zeyrek camisinide derslere başlamıştır. (Türkiye Tarihi 2 s: 243) İşte İstanbul’da fetihten sonra öğretime başlayan ilk iki medrese bunlarrdır. Fatih medreselerinin yapımı bitince, Zeyrek’teki öğrenciler oraya taşınmış, Ayasofya’da ise öğretim sürdürülmüştür.Vakfiyesinde de belirtildiği üzere, Medaris-i Semaniye adı ile Fatih Camii’nin etrafında yapılmış olan bu yeni kuruluş, sekiz medrese ve her medresenin arkasında tetimme adı verilen daha küçük sekiz medreseden oluşmaktadır. Ayrıca müderris ve öğrencilerin yararlanması için bir kitaplık, bir darüşşifa ve bir de misafirhane bulunmakta idi. medreselerin her birinde “akli” ve “natli” bilimlerde birer müderris, daruşşifada ise hangi ulustan olursa olsun iki hekim, bir göz hekimi, bir cerrah ve bir de eczacı görevlendirilmişti. Hekimlerin hastaları günde iki kez ziyaret etmeleri şart koşulmuştur.

Fatih döneminde üzerinde durulması gereken önemli bir kuruluş da hızla geliştiği görülen bir yüksek okul niteliğindeki Enderun Okulu’dur. Bu kuruluş içinde askerlik, yöneticilik,güzel sanatlar bölümleri olduğu gibi, ayrıca bir de hastane bulunmakta idi. tanzimat dönemine kadar yaşadığı görülen Enderun Okulu’nda Galata Sarayı,Eski Saray ve Edirne Sarayı gibi sarayların orta dereceli saray okullarını bitirenler kabul edilmekte idi.

Böylece Fatih’in kişiliği ve dönemi düşünce hayatı ile ilgili kısaca bilgi vermiş bulunuyoruz. Şimdi de bu dönemde yetişmiş olan bilginler ile onların eserlerinden söz edebiliriz:

Fatih zamanında matematik ve astronomi bakımından oldukça parlak denebilecek bir dönem başlamıştır.

(Türkiye Tarihi 2, s: 242-244)

Fatih Sultan Mehmet’in gösterdiği kişisel ilgi ve İstanbul’u fethinden sonra kurduğu eğitim kurumlarının etkisiyle Osmanlı bilimi yeni gelişmeler göstermeye başlamıştır. Bunun sonucunda 16. yy’da bazı bilim sahalarında parlak isimler ortaya çıkmış, bilime önemli ve orjinal katkılar yapılarak İslam bilim tarihinde çok canlı bir dönem yaşanmıştır. Fatih Sultan Mehmet, bir yandan İslam alimlerini himaye ederken, bir yandan da Trabzon’da yetişen Yunanlı bilim adamı Georgios Amirutzes ve oğluna, Batlamyus’un Coğrafya kitabını Arapça’ya tercüme etmelerini ve bir dünya haritası çizmelerini emretmiştir. Fatih’in Batı kültürüne olan ilgisi, daha şehzade iken Manisa Sarayı’nda başlamıştır. 1445’te İtalyan hümanisti Ciriaco d’Ancona ve Manisa Sarayında bulunan başka İtalyanlar ona Roma ve Batı tarihini okutuyorlardı. Patrik Gennadious, Hıristiyan inancını anlatan İ’tikadname ’sini Fatih için telif ederken, Francesco Berlinghieri Geographia,

Roberto Valtoroio ise De re Militari adlı eserlerini Fatih’e takdim etmek istemişlerdir. Diğer taraftan Fatih, devrinin alimlerini ihtisas sahalarında eser vermeleri için teşvik etmiş, Gazali’nin meşşai filozofların metafiziğe ait fikirlerine getirdiği Tehafüt el- Felasife adlı eserindeki tenkitleriyle ve İbn Rüşd’ün bu tenkitlere Tehafüt el-Tehafüt adlı eserinde verdiği cevapların mukayesesi için Hocazade ile Alaeddin el-Tusi’yi görevlendirmiş ve her ikisine de bu konuda birer eser yazdırmıştır.

(E. İhsanoğlu BCFF s: 28-29 )

Sinan Paşa (Sivrihisar, 30 kasım 1441- İstanbul, 1486):

Başvezir ve alim, tam adı Sinaneddin Yusuf b. Hızır bey b. Kadı Celaleddin Arif’tir. Annesi Molla Yegan’ın kızı, babası ise 2. Murat ve Fatih Sultan Mehmet dönemi alimlerinden Hızır Bey’dir. İlk öğrenimini Burbsa’da babasından aldı. Sonra öğretlmenleri (hocaları) arasında Molla Yegan, Molla hüsrev,molla Fenari, Molla Gürani ve Hocazade Muslihiddin Mustafa gibi devrin büyük alimleri arasındaki kimseler vardıb.İstanbul fethedilince Fatih, Sinan’ın babasını Bursa’dan getirterek İstanbul kadılığına atadı. Hızır Bey İstanbul’un ilk kadısıydı. Bu sırada henüz 16 yaşlarında olan Sinan,kısa sürede ilim meclislerine girmeye başladı. Ancak babasının ölümü üzerine (1459) daha yirmi yaşında iken önce Edirne’de bir medreseye, daha sonra Darülhadis’e müderris olarak atandı.

Fatih’in İstanbul’u bir ilim merkezi haline getirme ve devrinin sivrilmiş alimlerini buraya toplama politikasının sonucu olarak padişah hocası sanıyla İstanbul’a getirtildi ve Sahn medresesi müderrisliğine atandı. Fatihin büyük saygı gösterdiği Sinan Paşa bu atamadan sonra onun huzurunda yapılan tüm tartışmalara katıldı. Padişah ile yakınlığının artması sonucunda kendisene vezirlik rütbesi verildi ve bundan sonra Hoca Paşa ya da Sinan Paşa sanıyla anıldı.

(Osmanlılar Ansiklopedisi, YKY s: 542…)

15. ve 16. YY’da Bilim

1453’te İstanbul’un fethi ile Anadolu’daki zamanın iki ilim merkezi Konya ile Kastamonu’nun Osmanlıların eline geçmesi İstanbul’u ilim merkezi haline getirmişti. Otlukbeli savaşından sonra Ali Kuşçu ile bazı hekimler ve İdris-i Bitlisi gibi ünlü ilim adamları bu gelenler arasındaydı. Fatih Sultan Mehmet, ilim adamlarını himaye eder,memlekette serbest düşünceye hürmet eder,ilmi konuşma ve tartışmalarda ancak ilmi kuderete itibar ederdi. Osmanlı padişahının yanında kendisi de alim veşair olan bir başvezir vardı: Mahmut Paşa. Fatih Sultan Mehmet, bu himaye ve teşvikleriyle 16. yy’daki ilmi gelişmenin kuvvetle devam etmesini sağlamışlardı.[Dip not: Fatih Sultan mehmet, Farsça ve Yunanca’dan Arapça’ya tercüme edilmiş olan felsefi eerleri inceler ve huzurundaki alimler ile tartışmalar yapardı;özellikle Aristo’nun felsefi görüşleriyle meşgul olurdu.. Mora ve Amasra’da bulunan alimleri İstanbul’a getirterek onlara iltifat ve himaye eylemiştir. Trabzon’u zaptettiği zaman şair, filozof Yorgi Amiroki ’yi İstanbula getirtip fikir ve mütalaasından yaralanmış ve kendisine mülk arazi vermişti]

Fatih külliyesinin yani Sahn-ı Seman medreselerinin asıl semere verdiği devir 15. yy sonlarıdır. Bayezid ve Cem Sultan ile Bayezid’in oğulları itinalı bir surette öğrenim görerek bulundukları illerde ilim hareketlerinin başında bulunmuşlar ve eserler yazdırmışlardır.(s: 629)

Medresede okutulan derslere dair alimlerin yazdıkları şerh, haşiye ve talikat gibi( Şerh, bir eserin metninin açıklamısıdır; haşiye de şerhinin açıklamısıdır; talikat ise eserin herhangi bir kısmının açıklamısıdır) bir çok kitaptan başka bu bir yüzyılda çeşitli ilim ve fenlere ilişkin bir çok telif ve tercümeler de yapılmıştır.Bunlardan Fatih Sultan Mehmet namına heyetten Ali kuşçu’nun telif ettiği Muhammediye ve aynı hükümdar adına Sivaslı Şeyh ibrahim Tennur Aşık’ın türkçe manzum Gülzarname adlı tasavvufi eseri ve Farsça’dan türkçe’ye bir sözlük olan ve Hasan b. hüseyin İmadü’l-karahisar i tarafından tertip ve tercüme olunan Şamilü’l-luga, Molla Güranı Ahmet Şemseddin tarafından aruzdan altı yüz beyitlik Şafiye manzumesi ve başvezir Mahmut Paşa adına İsfahanlı Şeyh Ali b. Fethullah tarafından Farsça yazılan ve edebi ve tasavvufi bir eser olan Menazırü’l-leyl ve’n-nehar ve ulemadan Musannifek demekle ünlü Ali b. Muhyiddin Mehmed’in, Mahmut paşaya ithaf ettiği Farsça Siyasetname ve yine aynı vezir namına telif edilip önemli bir tarihi eser olan Enveri’nin manzum Düsturname’si Fatih devrinde yazılmış eserlerdendir. Balıkesirli Deylekt oğlU Yusuf’un fıkıhtan manzum Vikaye tercümesi de bu 15. yy’a attir. Fatih Sultan Mehmet’in nedimi Şair Aşki’nin divançesi padişaha övgülerle doludur.

2. Bayezid adına Şeyh Mahmut b. İbrahim tarafından 1495’te yazılan Gülşen-i İnşa adlı eser Yeni cami kitapları arasındadır. Amasya Darüşşifası tabibi Sabuncuoğlu’nun öğrencisi Muhyiddin Mehi tarafından yazılan ve tabip Hacı Paşa’nın tıptan teshil ismindeki eserinin Türkçe nazmı olan Nazmü’t-teshil ve yina yanı hükümdar namına Uzun Firdevsi’ nin (s: 630) Şehname’si ile Kıssa-i Midilli veya Kutubname ve Arapça’dan Farsça’ya bir sözlük olan Musarrahatü’l-esma ve Mehmed adında bir şair tarafından kaleme alınan ve Şemail-i Nebeviyye’ye ait olup üç bab üzerine tertib olunan Gülistan-ı Şemail ve muhtelif ilimlerin mevzularından bahsedip Tabib Şirvanlı Şükrullah tarafından kaleme alınan Riyazu’l-ulum ve yine 2.Bayezid adına bir çok eser yazılmıştır.

Yavuz Sultan Selim zamanında da çeşitli eserler yazılıp padişaha sunulmuştur. Örneğin Mirim Çelebi , Ali Kuşçu’nun kozmografyadan Fethiyye isimli eserini açıklayarak Yavuz Selim’e sunmuş ve böylece kazaskerliğe terfi etmiştir. Hekim Şah Kazvini de Hayatü’l-hayvan isimli eseri Farsça’ya-Yavuz adına- tercüme etmiştir. Yine Kazvini tıbdan muhtasar olarak Sultan Sülyman namına kalemae aldığı Aristo’nun İskender’e nasihatnamesi ve Anadolu beylerbeyiHasan Paşa adına 1504’te Yusuf b.Cüneyt ’in ( Çullu Sinan) yazdığı ilm-i feraize dair Türkçe eser(Muzhar fi ilmi’l-feraiz) 16.yy başlarında yazılan eserlerden bir kısmıdır. Ali Kuşçu’nun Risale-i Vaziye şerhi 2. Mehmet adınadır. Risale-i Vaziye kadı Adud’un olup Ali Kuşçu şerh etmiştir. Bu eser, herhangi bir kelimenin genel ve özel anlmalarını açıklar ve bunların vazı ve tahbsisinden bahseder. Bir nüshası İstanbul’da umumi kütüphanededir.

Şehzade Alemşah b. Bayezid’in oğlu Osman Çelebi namına yazılan ve Şir’atü’l-islam tercümesi olan Ravzaü’l-İslam ve Şehzade Cem namına Tirmizli Seyyid Celalüddin Ebu Cafer tarafından Türkçe olarak yazılan Tecvit’ten ve şehzade Ahmet b. Bayezid adına Cemalüddin Aksarayi tarafından yazılan Şemsiyye fi te’vili’l-kelimati’s-sıddıkıyye isimli eserler de 15. Yy’ın ikinci yarısıyla 16. yy’ın başlarına ait teliflerdendir. Yine aynı yy sonlarında veya 16. Yy başlarında Amasya valisi Şehzade Ahmet, oğlu Süleyman (s: 632) için Farsça bir sözlük düzenlenmesini emretmiş adı bilinmeyen bir alim Camiu’l-Fürs adlı bir sözlük yazmıştır.

(Uzunçarşılı, s: 629-633…)

“Klasik dönemde Osmanlı bilim literatürü medrese çevrelerinde oluşmuştur. Osmanlı bilim adamları, hazırladıkları ders kitaplarının yanında İslami ilimlerde olduğu gibi matematik, astronomi ve tıp konularında da birçok orjinal telifler ve tercümeler üretmişlerddir. Bu eserler, Osmanlı bilim adamlarının bildikleri üç dilde, Arapça, Türkçe ve Farsça dillerinde yazılmıştır. Başlangıçta bu eserlerin büyük bir kısmı Arapça olarak yazılmış, ancak Türkçe’nin kullanımı 15. yy’dan itibaren artarak 18. yy’dan sonra ilmi eserlerin çoğu bu dilde yazılmaya başlanmıştır. 1727 yılında İstanbul’da ilk matbaanın kurulmasıyla Osmanlı Türkçesi, modern bilimlerin aktarılmasında en çok kulanılan dil haline geldi.

Anadolu’da yetişen ve ilk eserini telif ettikten sonra Semerkand’a yerleşen Bursalı Kadızade-i Rumi (öl: 1440) Osmanlı bilim gelenek ve literatürünün oluşmasına ilk önemli katkıyı yapmıştır. Astronomi ve matematik alanlarında Şerh el- Mülahhas fi’l- Hey’e ve Şerh Eşkal al- Te’sis gibi Arapça eserleri bulunan Kadızade, Semerkand Medresesinin başhocası olmuş, Semerkand’da Uluğ Bey’in (öl:1449) kurduğu rasathanenin müdürlüğünde bulunmuş ve Farsça bir eser olan Zic’i Gurgani ’nin (Zic-i Uluğ Bey) telifine katılmıştır. Ayrıca Risale fi İstihraci Ceybi Derece Vahide isimli eserinde bir derecelik yay sinüsünün hesaplanmasını basitleştirmiştir. Kadızade-i Ruminin eserleri yanında, Türkistan’dan Osmanlı ülkesine gelerek matematik ve astromonmi ilmini yaygınlaştıran iki öğrencisi Ali Kuşçu (öl: İstanbul1474) ile Fethullah el-Şirvani (öl: 1486) de Osmanlı bilimine etki yapmıştır. Kadızade, Şerh Eşkal el-Tes’is adlı eserinin önsözünde, evrenin yaratılışını ve sırlarını düşünen filozofların, dinsel konularda fetva veren fakihlerin, devlet işini yürüten memurların ve yarıgı işini gören kadıların geometri bilmeleri gerektiğine işaret eder. Bilimin dünyevi, felsefi ve dini sahalardaki gerekliliğini göstermiştir. Bu anlaşyış, klasik dönem Osmanlı biliminin genel bir özelliğidir. Ancak modernleşme döneminde ise Batı kaynaklı insanın bilim ve teknoloji aracılığıyla doğaya egemen olma fikri, Osmanlı alimlerinin İslamiyete dayalı inançlarından dolayı yabancı oldukları bir fikirdi.”

(E. İhsanoğlu, BCFF s: 27-28)

Osmanlı-Batı Kültür İlişkileri

Kültür deyince,top tüfekten modaya, yasalardan devlet yönetimine bütün unsurları anlıyoruz. Bilim de kültür denen büyük kitabın bir bölümü. “Osmanlılar 19. yy’a kadar yalnız teknik unsurları almayı kabul ettikleri halde 19. yy’da yönetim (idare), yasalar(kanunlar )ve hatta adetlerde batıdan alıntılara başladılar. Bununla birlikte 19. yy’dan önce de sıkı kültür ilişkisi sonucu bazı adetler girmiştir. Örneğin 14. yy’da sakal kesme Osmanlı toplumunda önemli bir sorun olmuştu. halk görüşlerini yansıtan anonim tevarih-i Al-i Osman, 1. Bayezid’in Ankara felaketini yorumlarken der ki, onun zamanında Osmanlı beyleri frenkleri taklide koyuldular,sakal kesmeye başladılar, o yüzden başımıza bu felaketler geldi. Bu basit görünen sorunun aslında derin bir soyolojik anlamı vardır. Bu sembol ,aynı zamanda seçtiğimiz değed sisteminin herkesin önünde, herkese karşı ilan etmektir. Osmanlı kültürü gibi, değer sistemini,görünür bütün yaşam biçiminde ifadeye özen gösteren bir kültür için,sembolik kültür unsurlarının özel bir önemi vardır. Bu kimlik ve statü ayırımını Osmanlı, mezar taşında bile ifadeye özen göstermiştir. Bir Osmanlıyı, giyim biçiminden, müslüman mı, gayrimüslim mi, hatta yahudi mi, hıristiyan mı, devlet memeru mu, sanatkar mı, tüccar mı, derhal ayırt edebiliriz.

Kültür unsurlarını, değer sistemi, yani dinle bağımlı olanlar ve yansız (nötr) olanlar diye ikiye ayıranlara(Ziya Gökalp) hak vermek gerekiyor. Giyim kuşam gibi,Batının kültün kimliğini belirten unsurlarını reddetme, özellikle çöküş devrinde kuvvetlidir. Yansız (nötr) kategori içine,bütün teknik ve teknolojik araçları ve pozitif ilmi koyabiliriz. top tüfek yappımı,para basıman gümrük idaresine kadar herşey, bu kategoriye girer. Dışarıdan bir korkusu olmadığı yükselme çağında Osmanlılar,batıdan kültür aktarmaları yaparken hiç çekinme göstermemişlerdir.tersine Osmanlılar, başarılarını başlangıçtan beri,maddi güçlerini arttıran yenilikleri benemsemekte bulmuşlardır. Bu konuya tekrar döneceğim. Burada belirtmek istediğim şey, accultaration sürecinde davranışı belirleyen sosyal-psikolojik faktörlerin önemini belirtmektir. Öbür taraftan yansız (nötr) dediğimiz teknikler,hatta ticaret eşyası yine de bir kültürür parçasıdır ve ornu kullanan bir acculturatiion sürecine girmiştir. Osmanlı seçkin sınıfı,batıdan teknik birimleri alırken aynı zamanda yaşam biçimiyle ilgili adetlmeri de ister istemez taklide başlamıştır ve bu sebeple, yüzde yüz gelenekçi olan halk kitlelerinin tepkisi de aynı dönemde ortaya çıkmıştır.

Öbür taraftan denmiştir ki, bir kültür unsuru kendi -iç değeri dolaysıyla yayılmaz, onu taşıyan fert veya toplumun prestiji esastır. Osmanlılar, Batı yaşam tarzı ve değer sistemiyle ilgili şeyleri,Viyana bozgunundan sonra alır oldular.Yirmisekiz Mehmet Çelebi’den önce, Batı kültür ve medeniyetine hayranlığı (s:426) hiçbir Osmanlı onun gibi duymamış ve ifade etmemiştir. Başka deyimle, batı, 18, yy’da beğenilen, taklit edilen bir prestige-culture haline gelmiştir. Rokoko Mimarisi ile birlikte o zaman ekabir evlerinde frenk eşyası ile döşeli frenk odaları döşenmeye başlanmıştır.

Kültür unsuru iktibasında, böylece bir hiyerarşi ortaya çıkıyor. İlk ve en önemli aktarmalar silahlarda olmuştur. Savunma aracı, kültür değişiminde özel bir önem taşır. belli bir toplum, yalnız değer sisiteminin de ötesinde bizzat kendi varlığının tehdit altına girdiğini görünce, düşmanın silahını almakta tereddüt göstermez. Burada içgüdü ve rasyonel düşünce sosyo-psikolojik faktörler ve değer hükümlerini geride bırakır. Osmanlı-Türk tarihi bunun açık örneklerini vermiştir.Aslında İslam kültürü,başlangıçtan beri,bu noktada kesin davranışını belirlemiştir. Düşmanı yenmek için onun silahını ve kullandığı taktiği taklit etmek dine aykırı değildir hükmü, İslamın doğuşuhda yerleşmiş bir ilkedir.

Batı ilimlerinden memleketimize giren ilik ilimler de savunma ile ilgili olanlardır. Mühendishane, askeri ilimler iligili pozitif ilimlerin okunduğu bir okul olarak açılmıştı.

Daha önce batı tıbbi ve coğrafya, pratik önemleri dolaysıyla,Türkçe’ye çeviriler şeklinde 17. yy’da aktarılmış, okul programlarında acak sonraları 19. yy’da meslek mekteplerinde yer almıştır.

Islahat yanlısı İslam uleması,silah-araç kavramının sınırlarını ziyadiseyle genişleterek Islam’ın ve İslam topluluğunun devamını ve yararını sağlayan her çeşit aracı, ilim ve tekniği bu kavram içine aldılar. Hemen kaydetmeliyim ki, Osmanlı devleti doğşundan beri, bu prensibe göre,Avrupa kapısında bir acculturation süreci içine girmişti. 1444’te Haçlı istilası karşısında Rumelide gerileme toptan bir kaçış halini almıştı. Osmanlı yöneticileri, o zaman düşman silah ve taktiğini anlamkta tereddüt etmediler. Tüfenk ve tabur-cengi denen Wagenburg savaş taktiği o zaman alındı ve Osmanlı fütuhatının en önemli faktörlerinden biri oldu. Türkler daima batının saldırısını ön cephede göğüslüyen bir İslam toplumu olarak,İslamın savunma ve baka farizasını,çok defa en yüksek vazife saymışlardır.Bazı modern tarihçiler, Osmanlı devletinini Şeirata aykır görünen kanunlarını uyuladığını işaret ederler.Aslında,Osmanlı-Türk tarihi,zaruretler karşısında bir yenilikler ve modernleşme tarihidir. Bu Osmanlı kültür iktibasları olmasaydı,örneğin ateşli silahlar karşısında alınmasaydı yalnız Türkiye değil,İslam alemi bugün batı karşısında bambaşka(s:427) bir duruma düşmüş olurdu. Osmanlılar 16. yy’da,silahlarını ve gemilerini kendiyleri yapacak derecede bir teknoloji potansiyeline sahiptiler.

Batı teknolojisiyle birlikte, onun ilim prensiplerini ve sosyal-kültürel gereklerini bir bütün olarak kabul eden modern Türkiye, bu gelişimin tabii ve son halkasıdır. İslam milletlerinden herbiri, tarihi koşullara uyarak cçeşitli yapılar kazanmışlardır. Herbiri için bu sonuç,bir baka-varolma sorunudur. Başka bir deyimle,tarihi koşulları sonucucu Türkiye bugün İslam toplumlara arasında şüphesiz batı acculturation’ın en ileri aşamada olduğu bir memleketttir ve bu Türkiye için bir varolma sorunu olarak gelmiştir.

Kültür unsurlarının alınmasında rol oynayan şartları incelerken kısaca,savunma gereği,taklit, prestij ve ekzotizm, yani yabancı kültürlere merak ve hayranlık gibi sosyo-psikolojik faktörlere işaret ettik.bu koşullar yanında ,maddi bakımdan sosyal teması sağlayan ticaret, yabancı ticarete açık liman kentleri,iki kültür arasında aracı grupların varlığı,sürgün ve göç, din değiştirme veya yabancı uzman istihdamı gibi koşullar ve faktörler de son derece önemlidir. Osmanlı kültür değişiminde,kapitülasyonlar,Galata, İzmir, Selanik,Beyrut gibi liman şehirlerinde batılı tüccar gruplarının yerleşmesi,levantenler,aracı Rum, Yahudi, Ermeni ve nihayet muhtediler kesin rol oynamışlardır. Klasik Osmanlı döneminde,15.-16. yy’larda,çok önemli kültür taşıyıcılar,sürgünler ve muhtedilerdi. 1492’de İspanya’dan türkiyeye Yahudi göçü,tekstil,silah yapımı ve başka alanlarda önemli bir teknoloj i transferine yol açtı. Bir sanat veya sanayi transferinde, o sanatı yapanları gruplanr halinde nakil, Avrupa’da ve Osmanlı İmparatorluğunda daima uygulanmış bir yöntemdir. Bu yöntem, uzun sosyal kültürleşme yerine, zorlayıcı ve süraatli bir kültür transferi sağlayan bir yöntemdir.

Osmanlılar, bu yöntemi uyguladığı gibi,sarayda çeşitli milletlerden sanatkarları gruplar halinde teşkilatlandırmışlardı. Resim ve nakış sanatında Anadolu Türkleri Taife-i Rumiyan , İranlılar Taife-i Acemiyan ve Avrupalılar Tafe-i Efrenciyan diye ayrılmışlardı. Tabipler de böyle bir ayrılığa tabi idiler. Müteferrikalar arasında frenklerden mühendis ve başka teknik adamlar bulundurulur ve gerektiğinde maharetlerinden yararlanılırdı. bu sistem,18.yy’da değişti, frenkler,yani Avrupalılar açılan meslek okullarında öğretmen olarak kullanılmaya başlandı (H.İnalcık,O.İmparatorluğu, s: 428).

Özetle,bir kültür unusuru olarak modern ilim metotlarının transferini de sosyo-psikolojik ve maddi koşullar hazırlar. Bu yöntemlerin yerleşip devamını garanti eden belli bir soyal-kültürel çevrenin o toplumda ortaya çıkmış olması şarttır. Osmanlılarda daha 16. yy sonlarında modern bir rasathane(gözlemevi) kurludu,fakat yaşayamadı; 18. yy’da matbaa ve mühendishane sürekli bir varlık ve gelişme göstermediler. bununla birlikte, müspet ilmin bir kültür unsuru olarak özelliği nötr olmasındadır. Bir medreseli pek ala bu yöntemlere hakkı ile vakıf olur,İslam’da bu gelenek çok eskidir. Fakat bu müspet ilim yöntemleri,gelişmemiş,sosyal ve ekonomik hayata girmemiş,bir teknolojiye vücut vermemiştir.

Bazı sosyologlara göre, ilmi-rasyonel zihin yapısının sosyal bir nitelik kazanması,geleneksel patrimonial bir topmlumda mümkün değildir. sanıyorum, Osmanlılarda ilim tarihi daha ziyade bu noktayı vurgulamaktadır. Osmanlı tarihinde kültür değişimned bürokratlar kesin rol oynamıştır. Ulema, Şeiat’ın mutlak bütünlük ve kontrolünü sağlamaya çalışırken bürokratlar, devlet ve toplum ihtiyaçları gibi pragmatik düşüncelere tabi idiler. Bürokratlar için, özellikle 1700’den sonra düşman galebe ve istilasını önlemek için her çeşit önlemi almak,devleti ıslanh etmek her şeyden önemli idi. O zamana kadar silahlar,savunma tesisleri ve askeri taktik,gelenekse ustadan öğrenme yolu ile pratik yöntemlerle sağlanıyordu. 18. yy’da islahatçı bürokratlar, bunun yetmediğini gördüler. Habsburg ve Romanovlara karşı doğuda müttefik arayan Fransızların bu dönemde bunu Osmanlı ricaline altmaları,yardıma hazır olmaları,yani batının siyasi-askeri ilgisi de önemli rol oynadı, böylece Avrupada gelişmiş müspet ilimler ilk defa sistemli bir öğretim konusu olarak girdi.

Özetle,Osmanlı batılılaşma-moderleşme hareketlerini şu çerçeve içinde araştırmak gereklidir. İlk dönem: Hirfet çerçevesinde el sanayiinin hakim olduğu devir. Onun yanında büyük devlet askeri imalat tesisleri,tophane,tersane, güherçile fabrikaları, çelikhane, madenler, darphane, batı teknolojisinin nüfuz ettiği en önemli kuruluşlardır.

1700’den sonraki islahat döneminde ise doğrudan doğruya batı yöntemleri ve nihayet müspet ilimlerr devlet eliyle iktibas edildi. Fakat daima, askeri savunma ihtiyacı iktibasların ana sebebi idi. 1839 Tanzimat döneminden sonra idari yönteler ve kanunlar da iktibas olunmaya başladı ve geleneksel değerler sistemi ile ciddi çatışma bu dönemde ortaya çıktı. O zamanlar yeni- Osmanlılar, Batının teknolojisini alarak moderleşeceğiz,fakat onun değer sistemini reddedeceğiz diyorlardı. Ziya Gökalp bunu sosyolojik bir sisteme bağlamak istedi.Kültür değişiminin, sosyal-kültürel (H. İnalcık, s:429) bir bütün olarak gerçekleştiğini ileri sürenler, tüm modernleşme için belli bir soyla yapı gelişmesini şart sayanlar, Atatürk ile üstün geldiler.

Kültür unsurları yaratımında,geleneksel ve modern toplumlar arasında bir karşılaştırma yaparak bu konuşmayı sonuçlandırmak isterim. Ferdi yaratma,geleneksel toplumlda daha çok patronage’a, kapitalist serbest pazar toplumlarında ise daha çok pazar talebine bağlıdır. Osmanlı toplumunda sanatkar, saray veya ekabir için yeni ve daha mükemmel çeşitler yaratmaya çalışır, pazar ekonomisinde ise sürüm için model yapılır. İnci ve yüksek zevk için çalışan geleneksel usta,daha çeşitli,daha sanatkarane eserler çıkarır. Seri imalat yapan pazar ekonomisi bu ferdi nefis eserlerin tekniğini talit eder,kitle için üretir. Sanayi devrimi döneminde ilim araştırıcısı ve laboratuvar,bir dereceye kadar hakim duruma gelmiş ve teknolojik yanratıcılığın odağı olmuştur. Fakat bazı sektörlerde,örneğin tekstilde, ferdi yaratma günümüze kadar önemini korumuştur.

Bir örnek vermek gerekirse;İngiltere’de endüstri devrimi gerçekleştiğinde,büyük pamuklu sanayiinde dokuma tekniği, desen ve boyalar,uzun zaman doğu örneklerini,özellikle Hint geleneksel ürünlerini taklide devam etmiştir. Geleneksel toplumda yaratma ve sanatkar üstündür demekte mübalağa yoktur. Örneğin hami patron için yapılan nefis Osmanlı ciltlerini 19. yy’da hiçbir basım tekniği seri üretime geçirememiştir.

Burada önmeli bir konu ortaya çıkıyor: Halk sanatları dediğimiz geleneksel beceri,teknik ve aletleri korumak. Türkiye’de acilen yapılması gereken işlerden biri,halk sanatlarımızı,teknoloji ve aletlerini büyük bir müzede toplamaktır. Osmanlı-türk medeniyeti ve yaratıcılığı orada temsil olunacaktır. Sanayimiz, Avrupa mallarını, desenlerini taklit edecek yerde o kaynaktan çok çeşitli örnek ve teknikler öğrenerek üretecek ve rekabet gücü artacaktır. Ekonomik potansiyeli yüksek birçok orjinal teknikler böylece unutulup; kaybolmaktan kurtulacaktır. Özetle, toplumumuzda medeniyet ve kültür zenginliği,uzun yüzyıllar boyunca yaratılmış, birikmiş bu beceri ve tekniklerin devam ettiği halk sanatlarının korunmasına bağlıdır.”(s:430)

(H.İnalcık, O.İmparatorluğu: Toplum ve Ekonomi, Eren Yay, 1996 s: 425-430 )

OSMANLI-BATI İLİŞKİSİ

Cumhuriyet kompartımanından baktığımız zaman “Osmanlıları” topyekün “gerici” görme eğlimi belirir. Bu eğilimin temelinde de Osmanlı’nın “Batı’dan kopuk“ olduğu, düşüncesi yatar. Oysa Osmanlı, tarihte bir halkadır. Herkesin “ileri “ olduğu bir dünyada hep geri” değildir. Osmanlılarla Avrupa ülkeleri arasındaki karşılıklı etkiler ve coğrafi yakınlık sebebiyle Osmanlı dünyası, Batı biliminin kendi çevresi dışında temasta bulunduğu ilk çevre olmuştur. Bu durum Osmanlıların yenilikler ve keşiflerden haberdan olmalarını sağlamıştır. Osmanlılar, Batı teknikleriyle temaslarının erken dönemlerinde özellekle ateşli silahlar, haritacılık ve madencilik konularındaki teknikleri transfer etmişler, aynı dönemlerde göçme Yahudi bilim adamları vasıtasıyla Rönesans bilimi ile de özellikle astronomi ve tıp alanlarında bazı erken temaslarda bulunmuşlardı. Özellikle ilk yüzyıllarda Osmanlıranı mutlak hakimeyete dayanan sistemi ve sahip oldukları üstünlük duygusu, bu ilginin selektif bir şekilde gelişmesine sesep olmuştur.(E.İhsanoğlu, BCFF s: 36) Askeri, siyasi ve iktisadi dengeler aleyhlerine döndüğünde ise Osmanlılar, Avrupa bilimini ihtiyaçlarına göre ve fonksiyonel bir şekilde aktarmaya başlamışlardır. Bu dönemlerde Osmanlıların askeri güçlerini artırmak için bilim ve teknolojiyi derhal elde etmeleri gerekiyordu. Böylece Mühendishane (18.yy sonu) ve Mekteb-i Tıbbıye’yi ( 19.yy başı) kurdular. Tanzimat (1839) olarak bilinen reform hareketi, bu selektif tarnsfer sürecinde bir değişikliğe yol açarak kamu hedefleri ve sivil ihtiyaçları da karşılmaya yöneltmiştir. Devletin eğitim ve bilim konularında aldığı tedbirlerin yanında 19. yy’ın ikinci yarısında özel şahıslar da Batı’daki örneklere benzer mesleki ve ilmi cemiyetler kurmaya başlamışlardır. Hukuki statüsü ve çalışma şekli ile klasik dönemde mevcut olmayan bu yeni tüzel kişilikler Osmanlı kültür ve bilim hayatına yeni bir boyut kazandırmıştır.”(E. İhsanoğlu, BCFF, s:36- 37)

§ Eğitim: Bilim-Sanat -Felsefe ve Tarih Bilinci

Bizansın savunma vilayeti “Anatollikon” önce Selçukluların ülkesi, sonra Türkmenlerin anayurdu (Karaman Vilayeti) olurken, bilim, sanat,felsefe alanlarında, yani eğitimde ne tür gelişmeler görüldü? Küçük Asyalı diyalektik filozofu Herakleitos’a göre “Her şeyin babası olan savaş” Anadolu toplumlarına neler verdi, neler öğretti? Nasıl bir tarih bilinci kazandırdı?

Baştan sona bitip tükenmek bilmeyen savaşlarla geçen bu dönem içinde, okullara dayalı örgün eğitimden söz edilemediği için,eğitim sürecinin yaygın türüne eğilmek zorunlu olmaktadır.Ülkede savaş vardır. Savaş,insanlara bir yandan hayatta var kalma yollarını öğretirken,öte yanrdan da diyalektik mantığın yadsımadığı barışı öğretmektedir. Bilim, savaş bilimidir; sanat, savaş sanatıdır. Geriye şiir,felsefe ile tarih kalıyordu toplulukları aydınlatmak için. Böyle bir ortamda en etkili barış felsefesi olmalıdır diye düşünülebilir-çünük o bulunyordu Anadolu’da. Çoğulcu, insancıl (İnsansever, hümanist) bir barış! türk hümanzması temellerinin bu dönemde atıldığı görülür. Belki bu hümanizma,klasik ya da modern hiçbir hümanizma okuluna benzemiyordu,ama kendine benzeyen özgün bir tür olması onun değerini daha da arttırıyor.

Başta gelen eğitim kurumu, “o günün Üniversitesi” sayılması gereken Medrese idi. Medresede yalnız İslami bilimler değil, astronomi, tıp, kimya gibi fen bilimleri ile felsefe de vardı.. Kurucusu Nizam’ül -Mülk’e saygı simgesi olarak “Nizamiye Medreseleri” diye anılan kurumların, kendilerinden beklenen görevleri yapamadığı; gelişme sürecine giremediği için, kısa zamanda birer Din Okulu’na dönüştüğü kanaati yaygındır. Bu olumsuz gelişmede, büyük İslam bilgesi (filozofu) İmam Gazali’nin sorumluluk payı günümüzde de tartışma konusudur. Çünkü Gazali, İbn Sina (980-1057) ve Farabi gibi Türk asıllı (fakat Arapça yazmış) bilginlerin Klasik Çağ Yunan eser ve fikirlerinden esinlenerek yaptığı “akılcı bilim ve felsefe”ye karşı yazdığı Tehafüt el-Felasife (Felsefecilerin Tutarsızlığı ) eleştirisinde, “Aklın Kelama (yani aklın Tanrı Sözü’ne) ters düşmeyeceği” görüşünün savunmuştur. Sünni Devlet felsefesine uzun yüzyıllar boyunca egemen olan bu görüş, Üniversite fikirinin de sonu olmuştur. Sultan İzzeddin Keykavus döneminde Anadolu’da dolaşıp Selçuklular (s: 153) arasında yaşayan Muhiddin İbn’ül-Arabi (1165-1240), “Katı bir akılcılık ile kuru bir dogmatizm arasında uzlaştırıcı görüşlere sahip; sözlere değil onların içerdiği anlamlara önem veren, büyük bir türk İslam düşünürü” olarak tanıtılır. ne var ki kendi çağındaki Selçuklu ile onları izleyen Osmanlı medreseleri üzerinde, Arabi’nin kalıcı etkisi görülmemiştir. türbesi Şam’da bulunan bu büyük düşünür-eğer kasıtlı değilse- Sünni felsefenin egemen olduğu medreselerin sanki dışında tutulmuş gibidir. Tehafüt Tutarsızlık) sorununa ilerde (§56’da) yeniden dönülecektir. Farsça konuşan, yöneten ,düşünen Selçuklular,Arapça yazılmış felsefe eserlerinden çok, İran’a “Altın Çağını “ yaşatan Hayyam ile Sadi gibi şairlerin, Mevlana Celaleddin Rumi gibi Farsça yazdığı için “İranlı” (Persan) sayılan mistiklerin etkisi altında kalmıştır. Selçukname de Farsça yazılmıştı.

Mimarlık

Selçukluların en çarpıcı etkisi, mimarlık alanında görülür. Başta kervansaraylar olmak üzere, birbiriden güzel o kadar çok medrese, türbe, kümbet, darüşşifa (hastane) ve camininin, savaş koşulları altında, o kadar kısa zamanda nasıl tamamlandığına şaşmamak elde değildir. Bugün bile Anadolu’nun kültürel mirasında, Selçuklu mimari eserleri Osmanlı eserlerine üstün görünür. batı’ya yönelik Osmanlı İmparatorluğu anadolu dışındaki ülkelerini imara çalışırken,İslam öncesiTürk, İran ve Küçük Asya (Roma) geleneklerinin özgün birer sentezi sayılabeilecek selçuklu anıtları, anadolu’nun Türkleşmesinde, Türk kimliği ya da kişiliği kazanmasında kalıcı izler bırakmıştır..(B.Güvenç, Türk Kimliği s:154)

Hititler döneminde yalnızca orta ve güneydoğu Anadolu’da oluşturulan mekan ve kültür birliği, Roma Çağında daha büyük ölçüde gerçekleştirilmişti. Ancak yukarda da söylediğimiz gibi, Roma kültürü yüzeyde kalmış, eski Anadolu geleneği bütün gücü ile süregitmiştir. Öyle ki Anadolu’yu işgal eden Roma ordularının askerleri Hitit kökenli Jüpiter Dolichenus ve Kybele tanrılarına tapmışlar hatta bu inançların Avrupa’ya yayılmasında da rol oynamışlardır. Buna karşılık Selçuklular, Anadolu’da mekan ve kültür birliğine yeni boyutlar kazanddırmışlardır. Selçuklular romalılar gibi Anadoluda bakımlı yollar ve taştan köprüler yapmakla kalmamışlar ayrıca yollar boyunca Kervansaraylar inşa ederek ulaşım sorununun konaklamalarla daha kolay bir biçimde çözülmesini sağlamışlardır.Ayrıca Selçuklular Türk-Arap-İran-Anadolu-Bizans kültürlerinden bir sentez ortaya koyarak yarımadada mekan birliği yanında kültür birliğini de büyük ölçüde sağlamışlardır. Bununla birlikte eski dönemlerdeki kadar belirgin olmamakla birlikte Anadolu, çeşitli kültürlerin yan yana yer aldığı mozaik tablo görünümünü korumakta idi.( Akurgal, Anadolu Uygarlıkları, s: XV-XVI)

Selçuklular, İyon kültürünün ve İslam dünyası içinde 9-12. yüzyıllarda oluşturulan ” ilk rönesans” hareketinin anlayışı içinde yüksek düzeyde bir kültür geliştirdiler. 13. yüzyılda Konya’ da Mevlana, değeri özellikle modern çağımızda takdir edilen gerçek anlamda bir hümanist dünya görüşünü öğretiyor ve yazıyordu. Hemen her Selçuklu kentinde bulunan büyük hastanelerde tıp, rasathanelerde ise astronomi üzerinde çalışmalar yapılıyordu. Roma Çağı’nda olduğu gibi, Selçuklular, Anadolu’ nun sıradağlarla ve çok değişik iklimlerle birbirlerinden ayrılmış olan bölgelerini sağlam, bakımlı yollar ve taş köprülerle bağlamışlardı. Üstelik ticaret kervanları her biri göz alıcı bir mimarlık yapıtı olan kervansaraylarda konaklıyorlardı.

Selçuklular, Arap ve İran sanat ve kültüründen büyük ölçüde esinlenmekle birlikte kendilerine öz bir uygarlık geliştirdiler. Selçuklu sanatının özgünlüğünü anavatanlarından getirdikleri Orta Asya’ lı öğeler oluşturmaktaydı. Türbeler, Türk çadırının taş yapılara dönüştürülmüş anıtsal yorumudur. Çinicilik, maden ve ağaç işçiliği, minyatür sanatı önemli oranda Orta Asya etkileri taşır. Eğri yontma tekniği, kökeni İskitlere dek uzanan bir Orta Asya çalışma yöntemidir.

Selçuklular, kendi yaratıları olan kervansaraylarda olduğu gibi cami, türbe ve medrese yapılarına da Anadolu’ nun iklimine uygun yeni hacimler ve mekanlar kazandırdılar.İran kökenli eyvanların, yani anıtsal giriş kapılarının mimarlık süsleri, Türk sanatının en çekici yaratılarından biridir.

Gerek bu yüksek giriş kapıları ve gerekse onları süsleme öğeleri Gotik kiliselerini anımsatır. Kuzey Avrupa’ da görülen tuğlalarla inşa edilmiş Gotik mimarlık yapıları Selçuklu kökenli olup, oralarda haçlı Seferleri sonunda moda olmuştur. Konya, Kayseri, Niğde, Sivas, Divrik, Amasya, Urfa, Malatya gibi kentlerde bakılmaya doyulmayacak güzellikte Selçuklu yapıları bulunmaktadır.Müzelelerimizde Selçuklu sanatının kendine has özelliklerini yansıtan çini, ahşap, maden türlerinin seçkin örnekleri yer almaktadır.

(Akurgal, s: 227-8)

§ Diller: Duygular ve Düşünceler Dünyası

Devletlerin konuşulmayan, halkların yazılmayan,ozanların unutulmayan dilleri hagileriydi, birbirinden nice farklıydı? Türkçenin resmi dil oluşu ne zaman, naslı gerçekleşti? Divan, halk(tekke),tasavvuf edebiyatı nasıl doğdu, hangi yönlerde gelişti, farklılaştı?

Gerçi “Kişinin aynası iştir,sözüne bakılmaz” diye ünlü bir deyim vardır; ama konu kişilerin yarattığı,onları yaratan kütkltüre gelince,dilden daha sadık ya da güvenilir bir ayna henüz bulunmamıştır.Kültürde olupbiten her şey dile yansır,dilde yaşar, izler bırakır. Dil ile dil ürünleri-sözlü ya da yazılı olsun-toplumdaki duygu ve düşünceleri alıp taşımış,günümüze kadar getirmiştir.Bunun için ozanlara, yazarlara, o dönemin aydınlarına kulak vermek gerekir.Devletlerin resmi dilleri genellikle tarihlere geçmiş fakat tarihçilerer öteki dillere per yer ya da değer vermemiştir.Halk dillerinin ürünleri ise ancak son yüzyıllarda yazıya geçmeye başlamıştır-tabii değişikliğie uğramış olarak. Bu üarada ozanların şiirleri ilee mistiklerin düşünceleri de var.Kimi halk dilinde söylemiş Yunus Emre gibi;kimi Celaleddin Rumi gibi İslam klasiği bir Mesnevi bırakmış.Kimi Ahmet Yesevi gibi ta Horasan’dan Anadolu’daki şeyhlerine seslenmiş; Bektaşilik ile Nakşibendilik gibi taban tabana zıt görünen tarikatların esin ya da güç kaynağı olmuş..Kimileri Hacı Bektaş’lar ile Hacı Bayramlar gibi efsaneler yaratan, adları destanlara karışan halk kahramanları olmuştur. Çağımızın yazarlarından Mehmet Önder ’in (1974) ve Nezihe Araz’ın(1959) “Anadoluyu Aydınlatanlar” adını verdiği evliyanın ortak heybesinde insan, insanlık,hoşgörü, sevgi ile barış vardır(Özdemir 1995). Onlar, savaştan yorulmuş,kavgadan bunalmış,çatışmadan usanmış Anadolu insanının,barış,dostluk.dirlik özlemlerini dile getirirler. Türkçe söyler Yunus (öl:1320) gibi;kimi Farsça yazarlar Rumi gibi. Kimi Arapça kelam eder Arabi gibi;kimi türkmence seslenir Hacı Bektaş gibi. Hemen hepsi, yandaşlarını anlaşmaya, uzlaşmaya,bağdaşmaya;birliğe,dirliğe çağırır.Sonraki yüzyıllarda birbirine rakip,hatta düşman olabilen takrikatlarla ocakların ortak ülküsü, dil, din, mezhep gözetmeksizin herkese açık bir hümanizmadır (Melikoff 1993). Kimileri Yunus gibi tanrı sevgiisinden yola çıkıp İnsan sevgisine,kimileri Rumi gibi Şeriatten yola çıkıp tasavvufa varmıştır. mistiklerin çoğunda,din ile mezheplere arasında-fakat biçimler üstünde- sentez, sevgi, anlam arayışı vardır. Kimi ozanlar devlet gücüne karşı halkın ya da hakkın sesi,kimi ozanlar ise tanrı devletiyle dünya devletleri arasında çaresiz kalan “Gariboğlu”nun sözcüsü, savcısı olmuştur. Kimi Hıristiyanlıkta İslamiyet’i kimi Sünnilikle Aleviliği, Yesevi ile Bektaş ise İslam ile İslamöncesi (Şamanca) töreleri uzlaştırmaya çalışmıştır. Bütün bu çabalar,toplulukların hem değiştiğini hem de değişmek zorunda olduğunu yansıtıyor.

Şöyle demiş Koca Yunus:

Her deme yeniden doğarız

Bizden kim usanası!

Mevlana, ünlü dörtlüsünde (Rubai No1521),Yunus’u karşılar sanki:

Dünle beraber gitti,Cancağızım

Ne kadar söz varsa düne ait

Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.

(A.Kadir’in Türkçesiyle)

Daha önce Rumca, Arapça, Farsça söylenmiş sözler, Karamanoğlu Mehmet Bey’in 1277 yılındaki Fermanıyla ilan edildiği üzere şimdi artık Türkçe söylenecektir:

Bugünden sonra divanda, dergahta,mecliste ve meydanda, Türkçe’den başka dil kullanılmaya!…

Yaklaşık iki yüzyılda resmileşen Türkçe,Rum, Selçuklu ve İslamöncesi dönemlerin türkmencesi (Oğuzcası) değildir. Yaşanananların birikimini, kültürel deneyimlerin izlerini taşıyan yeni bir Türkçe’dir. Bu dönemin ozanı Yunus Emre kuşkusuz bir aşıktır; ama aşıklığı, “Yetmişiki millete kul olmak” diye anlar (İz 1970). İnsanca kusurların sorumlusu kendisi imiş gibi alçakgönüllü, boynu büküktür:

Dövene elsiz/ Sövene dilsiz/ Koyundan yavaş!

olmayı seçmiştir.

Şöyle der:

Sevelim sevilelim/Bu dünya kimseye kalmaz.

Biz dünyadan gider olduk/ Kalanlara selam olsun

Ozan’ın büyüleyici gücü sevgidir.İnsanlığın kurtuluş umudu ötekini kötülemek, ortadan kaldırmak değil, klasik Elen çağlarından beri söylenegeldiği gibi “Kendini Bil ” mektir.

İlim, ilim bilmektir/ İlim kendini bil’mektir.

Sen kenidini bilmezsen/ Bu nice okumaktır?

“200 dinle uyuşabilen ney gibiyiz” dediği için Hıristiyanlarla Musevilerin derin sevgi-saygısını kazanan Mevlana, “Dünyayı Grekler imar eder,Türkler ise yıkar” derken, herhalde Selçuklu Devleti’ne başkaldıran Türkmenlere karşı olan resmi tutumu yansıtıyordu. Mevlana’nın Türklerle ilgili yargıları,Babalıların neden dolayı Mevlevilere karşı olduklarını,dinde reform istediklerini açıklıyor. Ancak, 14. yy’ın ünlü tasavvuf şairi Aşık Paşa (tarihçi Aşıkpaşaoğlu değil), emirlerle fermanların sanıldığınca etkili olmadığından şöyle yakınıyordu:

Türk diline kimsene bakmaz idi/Türklere hergiz gönül akmaz idi

Türk dahi bilmez idi bu illeri/ İnce yolu ol ulu menzilleri

Oysa Rumi gibi, Rum’u (Anadolu’yu), Şam’ı (Suriye’yi) ve Yukarı İlleri dolaşmış olan Yunus, “Yunus” adıyla yazan bütün şairlerin diliyle konuşmakta, yeniden yaratılmasına katkıda bulunduğu Türk Ulusu’nun kalbinde yaşamaktadır.Güzel Türkçe’nin bu dayanılmaz çağrısı, yalnız Türklere değil bütün Anadolu’ya ulaşmış, düyada yankılar yapmıştır.

Osmanlı’nın karaman Vilayetinde 16.yy’dan sonra gelişen ve yüzlerce basılı eser bırakan “Yunan Harfli Türkçe Karaman Edebiyatı” nın tohumları yine bu dönemde atılmış olmalıdır. Karaman türkçesinin kökeni bilinemiyor.Dr Anhegger’e göre iki olasılık var: (1) Bizans’tan kalma Hıristiyan türkler; ya da (2) Sonradan türkçeyi benimsemiş Hıristiyanlar olabilir. Her iki olasılık da,tarihi gereçklere, küçük Asya’nın türkleşmesi ya da türkleştirilmesi konusundaki bilinen karşıt tezlere ters düşüyor. Werner (1986) Karaman Türklerini Babalı ayaklanmasının devamı olarak görüyor. Kayseri Metropolitleri ve Malumat-ı Mütenevvia (İstanbul 1896) eserinde Hıristiyan-Türkler kimliklerini şöyle dile getiriyorlar:

Gerçi Rum isek de Rumca bilmez Türkçe söyleriz.

Ne Türkçe yazar okuruz ne de Rumca söyleriz.

Öyle bir mahludi hatt-ı tarikatımız vardır;

Hurufumuz Yunanice,Türkçe meram eyleriz.

Türkiye’nin İstiklal Savaşı sonrasında (1924 Lozan Antlaşması uyarınca) yapılan mübadele (nüfus değiş tokuşu) sırasında (s:158), Karamanlılarla birlikte bir milyona yakın Anadolulu, Hıristiyan/Rum oldukları gerekçesiyle Yunanistan’a gönderilmiş; Türkçe bilmeyen kimi Müslümanlar ise Türkiye’ye kabul ve iskan edilmişti(Bu değiş tokuşta 1920’lerdeki milli kimlik ölçütünü salt din (ayırımı) olduğu açıkça görülüyor). karaman türklerinin kültürel kimlik serüvenini sonraki bölümlerde (§ 57 ve §58) izlemeyi sürdüreceğiz.

Sünni devletin Divan Edebiyatı ile Halk Edebiyatının sözlü geleneği arasındaki başlıca ayrılık dilde toplanıyordu. Divan’ın dili Farsça ve Arapça olduğu halde, sözlü Halk edebiyatı’nın dili Türkçeydi. Devlet varlığı ile bütünleşen Sünni inanaca karşı oluşan sufi akımı ile sufilire aşağıda yer verilmektedir.

(Bozkurt Güvenç, Türk Kimliği s: 156-159 )

Osmanlılarda medrese kuruluşu ilk olarak Orhan Gazi zamanında başladı. Gün geçtikçe medrese sayısı arttı. 15. yy’ın ortalarnda Edirne’de Darülhadis,Osmanlı memleketlerindeki medreselerin birincisi olmuştur. Bununla birlikte Yıldırım Bayezid zamanından başlayarak Fatih dönemindeki Sahn medreselerinin kuruluşuna dek medreselerde yapılan yenilik ve tadilat düzenlilik arzetmiyordu.

İstanbul’un fethinden sonra buradaki sekiz kilise hemen medreseye dönüştürüldü ve ilk kez bir fakültenin temeli atıldı;bu sekiz medreseden birisinin müderrisliğine zamanının yüksek bilginlerinden Mevlana Alaüddin Tusi, ikincisi Bursalı Hocazade Muslihüddin Mustafa’ya ve üçünçücü Mevlana Abdülkerim’e diğer beş medreseye de uygun kişiler atandı.

Bundan sonra Fatih Sultan Mehmet, yaptırdığı caminin kuzey ve güney taraflarına dörder büyük medrese yaptırmıştır. Bu medreselerden herb birinin on dokuz odası vardı;bu odalardan on beşi yüksek talebeye (danişmend),ikisi müzakerecilere (muid) ve ikisi de medree kapıcısı ile hademesine aitti.Bundan başka büyük medreseye öğrenci yetiştirmek üzere sekiz tane de tetimme medreseleri vardı.;her tetimmede sekiz oda ve her odada üçer öğrenci kalacaktı.Tetimme öğrencilerin yemekten başka aydan aya mum parası da veriliyordu.Tetimmeyi bitiren öğrenci sahn medreselerine geçerdi.Fatih Sultan mehmet,bu medreselerden başka Ayasofya Camisi ve Eyüp camisi çevresinde de Tetimme derecesinde iki medrese yaptırdı;vezerlerinden Mahmud, Davut, Mustafa Paşalar ile başka vezirler de medreseler yaptırdılar ve İstanbul’un bir ilim şehri olmasına katkıda bulundular…

(Uzunçarşılı, Cilt II s: 583 …)

“Medreseler sadece dini sorunlarla ilgilendiler,bilime sırt çevirdiler” diyenler var. Haksızlar mı? diye soruyor Şahin Alpay. E İnsanoğlu şöyle yanıtlıyor:

“Medreselrel ilgili bilgilerimiz eksik.çalışmalar da az. başka bir görüş de var: “medrese mükemmeldi. Fatih medreselerinde hukuk, tıp, fen, mühendislik hepsi vardı..” Bu da gayri ciddi bir görüş. Osmanlı medreselerin İslam medreselirnedn ayırmakmümmkün değil. Nizamülmülk’ün kurduğu ilk medreselerden gelen bir gelenek vardır… Fatih öncesi Osmanlı medreselerinde bakıldığında da akli ilimlerin eğitimen dair açık br hüküm yok. Fatih’in vakfiyesined ise “ulum-u diniye” yanında “ulum-u akliye” nin de okutulmasının, müderrislerin iki tür bilgiye de sahip olmasının şart koşulduğunu görüyoruz. Sultan Süleyman’ın vakfiyesinde de bu hüküm var. Fatih sonrası Osmanlı medreselerinde bilim okutulduğuna, bunun son dönmelere kadar sürdüğüne dair başka kanıtlar da var. 18. yy’da kurulan mühendishanelerin ilk hocaları medreselerde yetişti, Evet, Ali Kuşçu ve Takiyeddin çapında bilim adamları yetişmiyor; ama “Osmanlı medreselinde bilim yapılmadı” görüşüne katılmıyorum. Bu, Cumhireyiten ilk yıllarında medreselere karşı alınan tavırla ilgili bir hükümdür. Bunun karşısında bazılarının medreseyi çok yücelterek, modern üniversitelere benzetme eti de başka bir aşırılık.(http://www.milliyet.com.tr/1996/12/13entel/osmanli.html (http://www.milliyet.com.tr/1996/12/13entel/osmanli.html), 20.08.1999)

Osmanlı imparatorluğunun klasik döneminde bilim ve eğitimin başlıca kaynağı ve en önemli kurumu medreselerdi. Medrese, “ders okunan yer” anlamına geliyordu (Ş. Turan, TKT s: 166)Osmanlı medreseleri devletin kuruluşundan 20. yy’ın başlarına dek çalışmalarını sürdürdü. Medreselerin, çalışmalarını destekleyen vakıflar vardı. İlk medreseyi, ikinci Osmanlı sultanı Orhan Bey (yön: 1326-1362) kurdu: 1331 yılında İznik’ te. Fatih ve Kanuni’nin kurdukları medreselerin yapısında daha öncekilerden farklı olarak dinsel (nakli) ilimlerin yanında akli ilimlerin de okutulması koşulu getirildi. “Medreselerde, din, ilim ve eğitim hizmetlerini yürütenlerin yanında devletin yönetiminde ve yargıda gereksinim duyulacak yönetime adliyeye yönelik personel eğitilirdi. Osmanlı toplumunun dini, ilmi ve kültürel kurumuna, yani İlmiye’ye mensup olan, sosyal ve resmi hayatın her yönünde önemli rol oynayan ulema, medreselerden yetişiyordu. Bu medreselerde yetişen alimler, müderrislik, müftülük, kadılık, kazasker ve şeyhülislamlık görevlerinde bulunuyorlardı.Ulemanın iki yönlü görevi vardı: İslam hukukunun (şeriatın) yorumlanması ve uygulanması Bu görevlerden birincisini müftüler, ikincisini kadılar yerine getiriyordu.İlmiye mensupları, İslam hukukunu ve Sulnının kanunlarını devlet işlerine uygulyorlardı. 2. Mehmet (Fatih) (1451-1481) devrinden itibaren medreselerin sayısı arttı; bunun üzerine birbirinden ayrılmasını kolaylaştırmak için derecelendirme yoluna gidildi.

İstanbul’un fethinden sonra 2. Mehmet, Fatih Külliyesini(külliye: bugünkü anlamıyla kampüs/üniversite sitesi) yaptırdı (1463-1470). Külliyenin ortasında cami ve bu cami etrafında medreseler, revir, mektep, imaret ve diğer binalar vardı. Fatih külliyesi, daha sonraki dönemlerin benzer eserlerine örnek tutulmuştur. Fatih Külliyesini iki eğitim seviyeli dört paralel sıradan oluşan 16 medresesi, sayı ve organizasyon bakımından Osmanlı ve genel olarak İslam eğitim tarihinde benzersiz yeri bulunmaktadır. Fatih dönemindeki siyasi istikrar ve ekonomik refah sebebiyle İslam dünysındaki seçkin ilim adamları ve sanatkarlar imparatorluğun başkentinde toplanmıştır. Osmanlılar özellikle 1492’de Granada’nın düşmesinden sonra kendilerine uygulanan zulümden kaçan Müslüman ve Yahudi bilim adamlarını himaye etmiş ve Osmanlı toprakları üzerinde barındırmışlardır. Bunların yanında, medreselerin mali kaynağını oluşturan vakıfların zenginleşmesinin de ilim ve eğitim hayatının canlanmasında büyük etkisi olmuştur.

Fatih Külliyesi, topluma din, eğitim ve bilim, sağlık ve iaşe gibi sahalarda hizmet vermiştir. 19. yy’ın ikinci yarısından itibaren külliyenin hastane, tabhane, muvakkithane, kervansaray ve mektep gibi birimleri yavaş yavaş hizmet dışı kalmış, Cumhuriyet Döneminde bütün medreselerin kapatılmasıyla birlikte bu külliyenin 1924’te medreseleri de kapatılmıştır. Fakat külliyenin camisi, kurulduğu günden bugüne kadar işlevini sürdürmüştür.

16. yy’da Kanuni Sultan Süleyman’ın (yön:1520-1566) Süleymaniye Medreseleri’ni kurmasıyla, medreselerin gelişmesinde son aşamaya ulaşıldı.. Bu dönemde Süleymaniye külliyesi bünyesinde Darültıp adıyla bir uzmanlık(ihtisas) medresesi kurulmuştur. Böylece Osmanlı tarihinde ilk kez, şifahanelerin dışında tıp eğitimi veren bağımsız bir kurum kurulmuş oluyordu. Osmanlıların kurduğu diğer uzmanlık medreseleri Darülhadis ve Darülkurra idi. Darülhadis, bütün medrese hiyerarşisinde en yüksek konuma sahipti.

Temel eğitimin verildiği medreseler dışında, tıp ve astronomi bilim ve mesleklerinin icra edilip usta-çırak usulü ile eğitiminin yapıldığı, sırasıyla, şifahaneler, müneccimbaşılık ve muvakkithane kurumları vardı.

Osmanlı döneminde sağlık hizmekti ve tıp eğitimi veren kuruluşlara darüşşifa, şifahane veya bimaristan denilmiştir. Osmanlılar da, Selçukluların Konya, Sivas ve Kayseri şehirlerinde yaptıkları darüşşifalar gibi özellikle Bursa, Edirne ve İstanbul gibi şehirlerde olmak üzere çok sayıda darüşşifa yaptırmışlardır. Bazı Batı kaynaklarına göre, İstanbul’da 16.yy’ ve 17. yy’larda çok sayıda darüşşifa bulunuyordu; bu, Osmanlıların bu kurumlarına yapımına ne derecede önem verdiklerini göstermektedir. Osmanlıların yaptırdıkları darüşşifalar, bağımsız bir yapı halinde değil, bir külliyenin parçası olarak yapılmışlardır. Osmanlı darüşşifaları içinde özellikle Fatih’in 1470’te yaptırdığı Fatih darüşşifası, 2. Bayezid’in 1481’de Edirne’de yaptırdığı 2. Bayezid Darüşşşifası, Kanuni Sulktan Süleyman’ın 1550’de yaptırdığı Süleymaniye Darüşşifası, 1550’de yapılan Haseki Darüyşşifası, Yavuz Sultan Selim’in hanımı Hafsa Sultan’ın 1522-23’te Manisa’da yaptırdığı Hafsa Sultan Darüşşifası en önemlileridir. Bu darüşşifaların birer tıp medresesi de bulunmaktadır.Bunlar, 19. yy’ın ortalarında Batı tarzı hastanelerin ve tıp eğitimin kuruluşuna dek çalışmalarını sürdürdüler.

(Ekmeleddin İhsanoğlu, Büyük Cihad’dan Frenk Fodulluğuna s:22-25)

Uluğ Bey (1393-1449): Timur’ un Torunu. Unvanı: Mugisiddin Mirza. Asıl adı: Torazan Mehmet olmakla birlikte Uluğ Bey diye ünlenmiştir. Şahruh oğlu. Sultaniye’ de(günümüz İran’ı) 1393′ te doğdu. Çok genç yaşta yönetim işleriyle uğaşmaya başladı. Uluğ Bey’in matematikteki ve astronomideki başarılarıyla ilgelnememize karşın,onun yaşamındaki önemli etkisini anlayabilmemiz için bölgenin tarihine kısaca göz atmalıyız. Dedesi Timur, bugünkü Özbekistan’ın Transoksanya’da yaşayan bir Moğol kabilesi olan Türki-Barlas aşiretinden gelmektedir. Timur, birçok Türk-Moğol kabilesini (aşiretini) önderliği altında birleştirdi ve bugün İran,Irak ve türkiye’nin doğsunu içine alan bir bölgeyi süvari okçulardan oluşan ordularıyla fethe koyuldu. torunu Uluğ Beyin doğmundan kısa bir süre sonra Hindistan’ı işgal etti ve 1399 itibarıyyla Delhi’nin denetimini ele geçirdi. Timur 1399-1402 arasında Suriyedeki Mısırlı Meluklular ve Ankara yakınlarındaki bir savaşta Osmanlılar üzerinde zafer kazanarak imparatorluğunu batıya doğru genişletmeye devam ettiTimur 1405’te Çin’e doğru giderken ordularının başında öldü.

Timurun ölümünden sonra imparatorluk oğulları arısında pay edildi. Timur’un dördüncü oğlu olan,Uluğ Beyin babası Şah Ruh,1407’de Semerkant’ın denetimini yeniden ele geçirdi;İran ve Türkistan dahil,imparatoorluğun çoğuna egemen oldu. Semerkant,Timur imparatorluğunun başkenti olmuştu. Ancak, Timur’un torunu Uluğ bey,onun saray erkanında yetişmiş olmasına karşın bu şehirde nadiren bulunuyordu. Timur askeri seferde değilken de bir yerden bir yere ordusuyla giderdi ve torunu Uluğ Bey dahil saray halkı da onunla birlikte seyahat ederdi.

Şah Ruh 1409’da Horasandaki Herat kentini (bugünkü batı Afganistan) yeni başkenti yapmaya karar verdi. Şah Ruh, bir ticaret ve kültünr merkezi yaparak buraya hükmetti.Burada bir kütühane kurdu ve debiyakın koruyucusu oldu. Bununla birlikte,Şah Ruh, Semerkant’tan vazgeçmedi. Bunun yerine bu şehri siyaset ve askeri fetihten çok,bir kültür merkezi yapmakla ilgilenen oğlu Uluğ bey’e verdi. Uluğ Bey Semerkant’ın kontrolü kendisine verildiğinde 16 yaşındaydı ve babasının vekili olarak Maveraünnehir bölgesinin egemeni oldu.

Uluğ Bey, aslında özellikle bir matematikçi ve astronomdur. Bununla birlekte, edebiyatı, şiir ve tarih yazmayı ve Kuran çalışmayı kesinlikle ihmal etmemiştir. Astronomi çalışmalarını ilerletmek için 1417’de bir medrese yaptırmaya başladı.

Semerkant’taki Rigestan Meydanının karşısında duran medrese, 1420’de tamamlandı ve Uluğ Bey, döneminin en ünlü bilim adamlarını buraya çağırdı.

Uluğ Bey 60 kadar bilim adamını Semerkant’taki Medreseye katılmaya çağırdı. Hiç şüphe yok ki,Uluğ Beyin kendisinden başka El-Kaşi de Semerkant’ın önde gelen bir astronom ve matematikçisiydi. El-Kaşi’nin babasına yazdığı mektuplar günümüze kadar ulaşmıştır. Bunlar, Semerkantta yazılmıştır ve oradaki bilimsel yaşamın harike bir betimelessini yapmaktalar.El-Kaşi bu mektuplarında Semerkant’taki diğer bilim adamlarından çok Uluğ Bey’in matematiksel yeteneklerini övmektedir.Yalnızca kadızade saygınlığını kazanmıştır.Uluğ Bey, astronomiye ilişkin sorunların serbestçe tartışıldığı bilimsel toplantılara başkanlık etmekteydi. Bu sorunlar genellikle el-Kaşi dışında hepsi için zordu. Bu mektuplar Semerkant’taki medresede Uluğ Beyin en yakın yardımcısının El-Kaşi olduğunu doğrulamaktadır.

Uluğ Bey, medreseye ek olarak,1428’de Semerkant’ta bir de Gözlemevi yaptırdı. Dairesel bir şeki olan Gözlemevi üç seviyeye sahipti: çapı 50 metrenin üzerinde ve yüksekliği 35 metre idi. Gözlemevinin müdürü Müslüman bir astromon olan Ali Kuşçu idi.El-kaşi ve medreseye ataan diğer matematikçiler ve astronomlar aynı zamanda Gözleveinde çalışıyorlardı

Gözlemevi için özel olarak kurulmuş aletler arasında, zemini o bölümü için çok büyük olduğundan Gözlevine yerleştirilebilmesi için sökülmesi gerekil olan bir kadran vardı. Aynı zamanda,bir mermer sekstant,bir tiküetram ve bir halkalı küre vardı.

Başlıca başarılar şöyleydi: Kübik denklemlerin doğru yaklaşık çözümleri için yöntemler, iki terimli teorem ile çalışma;Uluğ Bey’in sekiz ondalık kesre kadar doğru olan kesin sinüs ve kosünüs tabloları;kküresel trigonometri formülleri ve özellikle önemli olan Batlamyusunkinden beri ilk kapsamlı yıldız kataloğu olan,Uluğ Bey’in Yıldızlar Kataloğu.

Bu yıldız kataloğu 17. yy’a kadar bu tür çalışmalar için standart oluşturmuştur. Katalog,Uluğ Bey, El-Kaşi ve Kadızade başta olmak üzere Gözlemevinde çalışan çok sayıda bilim adamının ortam ürünüydü. Uluğ Beyin kadrosu gözlem tabolalırın yanısar takvim hesapları ve tirgonometrik işleler yapmışlardı.

Trigonometrik sonuçlar, 1 dereceleik aralarla sinüs ve tanjantların tablolarını içermekteydi. Bu tablolar en azından 8 ondalık eksre kadar doğru olan, yüksek bir doğruluk derecesi göstermektedir. Hesaplama,Uluğ beyin sayısal yöntemlerle çözdüğü kübik bir denklemin çözümü olarak göstererek çözdüğü sin 1 derecenin doğru bir saptamasına dayanmaktadır: Sin 1°=0.017452406437283571’i elde etmiştir.

Doğruya yakın tahminişöyledir:

Sin 1°=0.017452406437283512820

Bu da Uluğ Bey’in başardığı kayda değer doğruluğu göstermektedir.

Gözlemevindeki gözlemler, o zaman dek sorgusuz kabul edilmiş olan batlamyus’un hesaplamalarındaki bir dizi hatayı ortaya çıkarmıştır.Gözlemlerden elde edilen veriler,Uluğ beyin bir yılın uzunluğunru oldukça doğru bir değer olan 365 gün 5 saat 49 dakika 15 saniye olarak hesaplamasını sağlamıştır. Güneş’e ,Ay’a ve gezegenlere ilişkin veriler elde etmiştir. Gezegenlerin hareketleri içinn bir yılın üzerindeki verileri, çoğ uçalışmasında olduğu gibi oldukça doğrudur:

“… (Satürn,Jüpiter,Mars,venüs)’e ilişkin Uluğ beyin verileri ve modern zamanlarınkiler arasındaki fark iki ila beş saniye limitleri arasına düşmektedir ”

Uluğ beyin siyaseti bilim akadari yi değildi. 1447’de babasının ölümünden sonra,sadece tek oğul olmasına rağmen iktidarı elinde tutmayı başaramadı. Kendi oğlu Abdüllatif’in kışkırtması sonucu Semerkant’ta öldürüldü. Mezarı, Timur tarafından Semerkant’ta inşa edilmiş olan mozolede 1941’de keşfedildi. Uluğ Beyin elbiseleriyle gömüldüğü anlaşılmıştır. Bunun, Uluğ beyin bir şehit olarak kabul edildiğini gösterdiği bilinmektedir. Vücudu incelendiğinde açılan yaralar çok bellidir:

“…üçüncü boyun omuru,gövdenin ana bölümü ve bu omurun bir yayı açıkça yarılmış bir şekilde keskin bir aletle kesilmiştir.”

(http://turnbull.dsc.st-and.ac.uk/his…ns/..Derleyen: (http://turnbull.dsc.st-and.ac.uk/history/Mathematicians/..Derleyen:) R.Karakale, Türkçeye çeviren: Orçun Zorlular)

Uluğ Bey,dedesi Timur, 1404 yılında öldüğünde Semerkant’ taydı. Babasının torunu Mirza Halil Sultan Semerkant ve tüm Maveraünnehir’ i işgal edince babasının yanına Herat’ a döndü. Baba Şahruh 1409′ da buraları geri alınca daha 16 yaşındaydı ve Türkistan ile Maveraünnehir i yönetmeye memur edildi. Bu tarihten itibaren Uluğ bey kendine Semerkant’ ı başkent yaptı hem yönetmeye, hem öğrenmeye başladı.

“Uluğ Bey’in dillere destan rasathanesi, şehrin doğu yönünde, varoş sayılabilecek bir noktada, alçak bir tepenin üzerindedir. Yanıbaşındaki kır lokantasında lezzetli bir şaşlık yemeyi ihmal etmeden rasathaneden bugüne kalan yapıya tırmanınca, gökyüzünü eller gibi olursunuz. Ve, Uluğ Bey’in büyük bir bilim adamı ve astronon olmasının tesadüf olmadığını da anlayabilirsiniz. Gök mü, Semerkant’la öpüşmek için o kadar alçalmıştır, Semerkant’ mı gökyüzüne dokunmak için o kadar yükselmiştir; yoksa Uluğ bey gibi bir anıt insanın orda çalıştığını biliyor olmak mı size bu duyguları aşılıyor, bilinmez.” (Çengiz Çandar, 28 Aralık 1997, Sabah)

1421 yılında Kadızade’ nin idare ettiği medreseyi kurdu. Aynı tarihlerde rasathaneyi ( gözlemevini) de kurmaya başladı. Babasının sağlığında tam 39 sene aralıksız yönetimde bulundu. Babası ölünce de yalnıç üç yıl Herat’ ta Gürgani Hanedanının tahtına geçti. Semerkant’ taki huzur devri sona ermişti! Gerçi eski anılar da vardı: Örneğin 1426′ da Özbek Hanı olan Buruk Oğlan’ ın saldırısı üzerine Uluğ bey büyük bir yenilgiye uğramıştı. Bu olay onu, intihar edebilecek derecede üzmüştü. Bereket versin tüm Maveraünnehir’ i işgal etmek isteyen Burak Oğlan’ a karşı babası Sultan Şahruh kendisine yardıma gelmiş ve kurtarmıştı. Baba Şahruh ölünce (1446), Uluğ Bey tahta çıkacak tek veliahttı. Herat’ a gitti. Bir de ne görsün? Vilayetlerde bulunan Mirza’ ların herbiri bağımıszlığını açıklıyordu. Uluğ Bey sonunda Horasan’ da oğlu Abdüllatif’ in yardımıyla düşmanlarını alt etti. Ancak 1448 yılında Herat’ a girince babası Şahruh’ un tüm hazinelerine el koydu; Şahruh’ un torunu ( kendi oğlu) Abdüllatif için ayırdığı payı kendisine vermedi.

Uluğ Bey, küçük oğlu Mirza Abdülaziz’ i çok seviyordu. Bu yüzden kendi başarısını ve tasarrufunu onun eseri gibi göstermeye kalktı. Bu olay, baba ile oğul arasındaki soğukluğu büsbütün artırdı.Abdüllatif babasının Semerkant’a hareketi üzerine bir hafta Herat’ta kaldıktan sonra,babasından ayrılan askeri n başına geçerek isyan etti. Uluğ bey, oğluyla uzun mücadaleler sonunda galip geldi. Ne yazık akış değişti. Timur’ un torunlarından ve Uluğ Bey’ in yetiştirmelerinden Ebu Sait Bahadır Han, bu sırada Uluğ Bey’in küçük oğlu Abdülaziz’ in elinde kalmış olan Semerkant şehrini zaptetti. Onu kurtarmak için Uluğ bey, Semerkant’ a doğru hareket etti; ama mağlup oğlu Abdüllatif’ in topladığı askerlerin baskınına uğradı ve yenildi. Babalar ve oğullar savaşıyordu. Asker dağılmıştı, bunun üzerine küçük oğlu Abdülaz ile birlikte Şahruhiye kalesine sığınmak istedi; ama kale dizdarı kendisini içeri almadı. Sonunda Abdüllatif’e teslim olmaya mecbur oldu. Oğul, babayı teslim alıyordu. Önce hürmetle karşıladı. Sonra şehirdeki karşıtlarına teslim etti. Ve bu bilgin hükümdar, 1449 yılında asilerce öldürüldü(1449).( s:267)

Uluğ Bey, bilgindi ve iyi bir insandı. Zamanının çoğunu düşünmekle ve bilginler topluluğunu toplamakla geçirirdi. Çevresine zamanının en büyük düşünürlerini ve bilginlerini toplamıştı. Kadızade, Gıyasettin Cemşit’ ten başka devrin ünlü ozanlarından ( şairlerinden) Hoca İsmetullah Buhari, Mevlana Bedahşii Semerkandi; nakli ilimlerde şöhreti olan Mevlana Celaleddin Neffasi, Uluğ bey meclisinin sürekli konuklarıydı. Uluğ Bey’ in güçlü bir hafızası vardı. Matematik ve astronom ile doğrudan ilgileniyordu. Ama o zamanlarda çok revaçta olan müneccimlik ( astroloji, fal bakma) hevesinden de kendisini kurtaramamıştı. Hareketlerinin bazılarını, müneccimlerin verilerine göre yapmak gibi bir huyu vardı.

Daha babası hayatta iken Semerkand’da Kadızade ‘nin yönettiği medreseyi kurdu(1421). Aynı tarihte rasathaneyi kurmaya başladı. Semerkant’ta Kühenk tepesinin üzerinde kurulmuş olan bu rasathane aletlerinin mükemmelliği ve binasının güzelliği ile de ünlüydü.Gözlemevinin ( rasathanenin) yönetimini yukarıda adı geçen bilginlerin ölümünden sonra Ali Kuşçu’ya verdi. Onun yardımı ile de bu rasathanede meşhur olan Zeyc-i Gurgani diye ünlenen zeycini meydana getirdi.

(Hilmi Ziya Ülken, İslam Düşüncesi,Ülken Yayınları, s: 267-268)

Bir Sokrates Trajedisi:Tokatlı Molla Lütfi

Bilim, bir birikime dayanır hep. Ali Kuşçu, Kadızade Rumi’ nin , Molla Lütfi de Ali Kuşçu’nun öğrencisiydi. Tokat’ lı Molla Lütfi (Müderris Tokatlı Lütfi ), Fatih döneminde saray kitaplığının yöneticisiydi; böylece değişik bilimleri inceleme olanağı bulmuştu. Üstün bir bilgisi ve geniş hoşgörüsü nedeniyle 16. yüzyılı aydınlatanlardandır.

Bilimleri sınıflandıran bir kitap yazdı: Bilimlerin Konuları ve Allahın İstedikleri . O zaman akli bilimler denen doğa bilimleriyle, felsefe ve matematikle ilgili çalışmalar yaptı. Molla Lütfi, ünlü Delos Problemi’ nin çözümünü buldu. Basit bir soru: Bir cismin boyutları iki katına çıkarsa hacmi kaç katına çıkar? İki katına değil, sekiz katına çıkar. Zamanın geometriden habersiz kadıları, bu tür sorunlarda yanlışlık yapıyordu. Molla Lütfi, bu karışıklığı gidermişti. Sıfatından da anlaşılacağı gibi namazında niyazında bir kimseydi. Ama akılcı, eleştirel ve sözünü budaktan sakınmayan bir adamdı. Yapmacık davranışları eleştirirdi…Harname (Eşek Kitabı) adlı eserinde Türkçe’deki eşekle ilgili atasözlerini derledi; döneminin yöneticileriyle ve bilgisiz dediği bilginlerle alay etmekten çekinmedi.. 16. yüzyıl şeyhülislamlarından Kemal Paşazade başlangıçta askeri sınıfa girmişti. Sadrazam Çandarlı İbrahim Paşa’nın meclisinde, müderris Tokatlı Lütfi’ nin ünlü akıncı beyi Evrenesoğlu Ali Bey’den daha üstün tutulduğuna tanık olunca, askerliği bırakıp ilmiye sınıfına geçmiştir. Molla Lütfi’ nin zekası ve düşünsel hoş görüşü kısa sürede kayalara çarpar.

(Ş. Turan,TKT s: 158-159)

Molla Lütfi, Fatih Sultan Mehmet ve 2. Bayezid dönemlerinde yaşamış ünlü bir matematikçidir. Ali Kuşçu’dan öğrendiği bilgileri Sinan Paşa’ya öğretti. Böyleci Sinan Paşa, Molla Lütfi aracılığıyla matematik öğrenmiştir. Molla Lütfi, çevresindeki devlet erkanına ve bilginlere şakalar yapardı. Bu şakalarla bir çok yetkiliyi eleştirdiği için, çoğu kimse tarafından sevilmezdi. Fatih Sultan Mehmet’le de iki arkadaş gibi şakalaşırdı. Kendisini çekemeyen bazı kimselerin dinsizlik suçlaması nedeniyle Sultan Bayezid zamanında idam edildi. Ölümü üzerine yas tutulmuş, tarihler düşürülmüş ve şehit sayılmıştı.

Molla Lütfi’nin çoğu Arapça olan eserleri 17. yy’a kadar elden düşmemiştir. Bunlardan birisi olan Sunak Taşının İki Katının Bulunması Hakkında (Taz’ifü’l-Mezbah) adlı kitabı iki bölümden oluşur. Birinci bölümde kare ve küp tarifleri yapılmış, çizgilerin ve yüzeylerin çarpımı ve iki kat yapılması gibi geometri konuları ele alınmıştır. İkinci bölümde ise ünlü Delos Problemi incelenmiştir.

Molle Lütfi’nin bu problemi, İzmirli Theon’un yapıtından öğrendiği anlaşılmaktadır. İzmirli Theon, İskenderiye Kütüphanesi müdürü Eratosthenes’e atıfta bulunarak, Delos Adası’nda büyük bir veba salgını çıkınca, ahalinin Apollon rahibine başvurduğunu ve bu salgının geçmesi için ne yapmak gerektiğini sorduklarında, rahibin tapınaktaki sunak taşını iki katına çıkartmalarını tavsiye ettiğini (Bilim Tarihi, Doruk Y s: 126), böylece kolaylıkla çözülemeyecek bir matematik probleminin ortaya çıkmış olduğunu yazar. Mimarlar bu işi başaramayınca, Platon’un yardımını isterler. Platon, rahibin sunak taşına ihtiyacı olmadığını, ama Yunanlılara matematiği ihmal ettiklerini ve küçümsediklerini söylemek maksadıyla bu problemi gündeme getirdiğini bildirdikten sonra, problemin orta orantı ile çözüülebileceğini ifade etmiştir.

Molla Lütfi işte bu öyküden esinlenerek bu küçük eserini yazdı. Kitabında, kübün iki kat yapılmasının, yanına başka bir küp eklemek olmadığını, onu sekiz kere büyütmek demek olduğunu açıkladı. Molla Lütfi bu problemin orta orantı ile çözülebileceğini söyleyerek bu yöntemi açıklar.

Bilimlerin Konuları ( Mevzuatü’l-Ulüm ) adlı eserinde ise yüz kadar bilimi tasnif ederek konularını ve yararlarını tanıtır.

(S. Tekeli, E. Kahya, M. Dosay, R.Demir, H.G.Topdemir,Y. Unat, Bilim Tarihi,Doruk Yay: s: 126-127)

Bir Bilge’nin İdamı

“Molla Lütfi, üstün bilgisi ve hoşgörüsü sonucunda Fatih Sultan Mehmet’in danışmanları arasına girmişti. Ancak Hocası Sinan Paşa, Fatih’in gadrine uğrayınca hocasıyla birlikte Sivrihisar’a gitti. Fatih’in ölümünden sonra İstanbul’a döndü. Bursa ve Edirne medreselerinde, İstanbulda Sahn medresesinde hocalık yaptı. Düşünce gücü itibariyle kendisinin düzeyinde olmayan bazı hocalar: Hatipzade, Molla İzari, Efdalzade, Ahaveyn ve başka dar görüşlü bazı kimseler Molla Lütfi’yi imansızlıkla suçladılar. Bunlardan Efdalzade ve Ahaveyn, imanı ve müslümanlığı meydanda olan bir şahsın idam edilemeyeceğini ileri sürdüler; ama Hatipzade ile Molla İzari’ nin ısrarları üzerine Ocak 1495’te Molla Lütfi idam edildi. O, özgür düşünceli, rind-meşrep ve her türlü taasuptan uzak olan ve düşüncelerini açıkça söyleyerek itiraz eden dar zihniyetli alimlerle alay ederdi. Molla Lütfi, bu halleriyle, kendisine ulema arasında epey düşman kazanmış ve nihayet bunların kurbanı olmuştur.”

Molla Lütfi’nin önemli eserleri vardır. Bunlardan biri yüz kadar ilim konsundan söz eden Mevzuatü’l-ulum ‘dur bandan başka hadis, mantık, belagat.adap vesariye dair çok çeşikli telifleri görülür.16. yy alim ve düşünürü İbn Kemal, Molla Lütfi’nin öğrencilerindendir.

Lütfi’nin bir manzumesinden:

Geçmedi aşktan heves nidelim

Olmadık ana destres nidelim

Hele biz vasfın iltimas nidelim

Ele girmezse mültemes nidelim

Can bağışlar eğerçi bir nefesin

Bize irmez o bir nefes nidelim

Lütfi’ye karban-ı vaslından

İrmez avaze-i ceres nidelim.

(Uzunçarşılı, s: 661-662)

Ve tutucu ulema sınıfı harekete geçti; matematikçi Molla Lütfi, Şiiliği övmekle ve dinsizlikle suçlandı. Gösterilen delil şuydu: Molla Lütfi, Fatih’in kurduğu Sahn Medresesinde ders verirken Buhari’ den bir hadis aktarır ve bunu açıklarmış. Yine birgün böyle bir hadisi okumuş. Buradan hareketle bir savaşta Hz Ali’ nin vücuduna saplanan oku tabipler çıkaramamış çünkü Ali acılara dayanamıyormuş. Bir gün namaz kılarken ok çıkarılmış ve Ali hiç acı duymamış. “Hakikat-o salat işte budur; bizim kıldığımız ise kuru eğilip bükülmedir” demiş! Onun bu sözü aleyhinde olanlarca “Namaz, kuru eğilip bükülmedir” şeklinde yayılmış. Şeyhülislam başkanlığındaki özel mahkeme onu suçlu buldu. Bu mahkemede kendisinin bilimsel olarak tartıştığı Hatip Zade ve Molla İzari de vardı. Hükmü, Sultan 2. Bayezıt onayladı. 24 Aralık 1494′ de Sultanahmet At Meydanında (Hipodrum) boynu kılıçla kesilerek idam edildi. A. Adıvar, onun idamını haklı olarak bir Sokrates trajedisi olarak nitelemektedir.

(Ş. Turan, TKT s: 174-175)

Fatih Sultan Mehmet, İmam Gazali’ nin aklın güçsüzlüğünü savunan eserini(Tehafütü’l Felasife ) okumuştu. İmam Gazali bu eserinde İbni Sina’nın aklı esaslı ölçü yapmasına itiraz ederek akıl ile her şey ölçülmez ve zayıf ve aciz olan akıl ölçüsüne itimat edilemez diyerek iddiasını ispatlamak istemiştir. Bu eser yazıldıktan yaklaşık yüz yıl sonra Endülüslü İbni Rüşd, Gazali’nin görüşlerine itiraz ederek akıl ve imandan hangisinin üstün olduğunu inceledi; aklın üstün olduğu sonucu ile bunu ispat için (Tehafütüt-tehafüt)adlı eserini yazdı. Fatih Sultan Mehmet, Hocazade ile Alaeddin Tusi’ ye(ölümü, 1455, Semerkand) bu eser konusunda görüş bildirmelerini istemişti. Hocazade incelemesini dört ayda, Tusi ise altı ayda bitirmiş. Her ikisi de İmam Gazali’nin düşüncesini uygun bulmuşlardı. Padişah bunlardan Hocazadeye, Tusi’ye verdiği onbin akçenin iki mislini vermiş. Buna çok gücenen Alaeddin Tusi günlüğü yüz akçe olan müderrisliğini bırakarak memleketine dönmüştür. Hocazade’nin Tehafüt [Tahafüt,şiddetli arzu ve heves ile bir şeyin üzerine düşmek ve atılmak demektir. İmam Gazali'nin Tehafütü’l-felasife’si kelamcılarla hükema yani filozoflar arasındaki tartışmayı inceler;ilk Tehafüt İmam Gazali’nin eseri olup İbni Sina’nın bazı görüşlerine itiraz etmiştir. İmam Gazali bu eserinde İbni Sina’nın aklı esaslı ölçü yapmasına itiraz ederek akıl ile her şey ölçülmez ve zayıf ve aciz olan akıl ölçüsüne itimad edilemez diyerek iddiasını isbat etmek istemiştir. Bu eser yazıldıktan yaklaşık bir yüz yıl sonra Endülüs'lü İbni Rüşd, Gazali’nin Tehafütüne itiraz ederek akıl ve imandan hangisinin üstün olduğunu tetkik ile aklın üsün olduğu sonucuna varmış bunu ispat için Tehafütü’l-tehafüt isimli eseri yazmıştır. İşte bu iki kişi hakkında bir fikir edinmek isiteyen Fatih Sultan Mehmet, sorunu Hocazade ile Alaüddin Tusi’ye incelettirmiştir. Her ikisi de Gazali’nin fikrini uygun bulmuşlardır.] adlı eseri ulema arasında o kadar şöhret bulmuştu ki ünlü alim Celal-i Devvani bu eseri okuyunca ” Böyle bir ktap yazmak benim de aklımdan geçiyordu; bunu görünce yazmaya lüzum kalmadı. Allah, bu kitabı telif edenden ve bu diyara getirenden (öğrencisi getirmişti) razı olsun” demişti. Hocazade’nin bu eseri İmam Gazali ve İbn-i Rüşd’ünkülerle birlikte Mısır’da basılmıştır. Son zamanlarında mefluç olan Hocazade, 1488 yılında Bursa müftüsü iken ölmüştür. Emir Sultan medreseleri karşısındaki caddedenin gerisine gömülmüştür. Bu kıymetli alimin kelamdan Mevakıf ile yine kelamdan Tevali ve fıkıhtan Hidaye şerhi ve usuli fıkıhtan Telvih gramerden İzzi üzerine şerh ve haşiyeleri vardır.(Uzunçarşılı s: 655-656 )

Fatih Külliyesi Medreseleri Ne değildi?

Tarihimize bakışla ilgili bilgileri okudukça, “kimlik arayışı”nda tarihin nasıl tahrif edilğini hayretle görüyoruz. Bunlardan biri de İstanbul Üniversitesini el çabukluğuyla Fatih Medreselerine bağlama çabasıdır.

Ekmeleddin İhsanoğlu anlatıyor:

“İstanbul’un fethi ile Osmanlı Devleti’nin cihan devletine yani imparatorluğa dönüşme süreci içinde, bir padişah olarak Fatih’in eğitim ve ilme verdiği büyük önem ve gösterdiği kişisel yakın ilgi, bilinen ve devamlı olarak övülen bir husustur. Ayrıca İstanbul’un yedi tepesinden ilkine Osmanlı İstanbulu’nun ilk abidevi eserini inşa etmesiyle Fatih yeni saltanat merkezine ilk Müslüman Türk damgasını belirgin tarzda vurmuştur. Bu mimari tarz, daha sonra İstanbul’un ufuklarını süsleyecek silüetinin temel taşını oluşturacaktır.

Fatih Külliyesi,Osmanlı Devleti’nin bir buçuk asırlık tarihinde mimari cesamet bakımından en büyük; dini, ilmi ve sosyal hizmetlerin yürütlmesi açısından en gelişmiy külliyedir. Külliyenin bu haliyle oluşmasında cihangir padişahın arzısı ve dünya görüşü ile Osmanlı ilim ve kültür hayatının bu süre içinde kazanmış olduğu seviyenin (s: 39), eski Bizans ihtişamı karşısında kendini daha ileriye götürme hamlesinin tesirlerini de görmek gerekir. Bu külliyenin içinde Sahn-ı Seman veya Sahn Medreseleri adı ile bilinen sekiz büyük medrese ve bunlar ile bir arada Tetimme adı ile inşa edilen yine sekiz alt medrese grubu, bu külliyenin ilim ve eğitim tarihi açısından dikkate değer en önemli unsurlardır. Gerçekten de bu medreselerin kurulmasının Osmanlı ilim ve eğitim tarihi içinde bir dönüm noktası ve yeni bir ilerleme merhalesi olduğu, gerek o dönemin yazılarında gerekse daha sonra yazılan metinlerde, hep kabul gören bir kanaat olarak tekrarlanarak günümüze gelmiştir. Bu medreselerin haklı şöhretleri de Osmanlı İmparatorluğunun zaman ve mekanı boyutlarınca yayılmıştır.

… Ayrıca İstanbul Üniveristesi’nin tarihini Fetih ile birleştirme gayretleri içinde, bu çalışmalara yeni bir hız verilmiştir. Bu çalışmaları yürütenler ve onları teşvik edenler böyle bir bağlantının tarihi delillerini bulmaya çalışırken, İstanbul Üniversitesi’nin Bayezid Meydanı’ndaki giriş abidesi üzerindeki tuğrayı açmayı hiç düşünmemişlerdir. Bugün de İstanbul Üniversitesi, Sultan Aziz’e ait bu tuğranın yanında, sembolik komşuluk bağları dışında bir bağ olmadığı halde,Osmanlı Medreselerinin bir devamı olarak kabul edilmektedir[Dip not: Yurt içinde ve dışında genel kabul gören bu asırlar boyu süren münasebete böyle bir mirasın gerektirdiği ilginin hiçbir zaman gösterilmemesinde Osmanlı medreseleri konusunda menfi önyargının etkisi olduğu kesindir.](s:40)

Osmanlı medeniyeti tarihi konusunda yaptığımız araştırmalar sırasında, değerli ilim adamlarımızın Fatih medreseleri ile ilgili o yıllarda yazdıklarına baktığımızda, konunun önemine yakışır ilginin gösterildiğini ancık yapılan çalışmaların çok geniş kapsamlı olması nedeniyle, Fatih medreseleri ve özellikle onların kuruluşu ile ilgili kısımların derinlemesine incelenmediğini, konunun araştınrılması gereken baz temel yönlerinin hala ele alınmadığını, yeni soruların sorulup cevaplandırılmayı beklediğini gördük. Böyle eksikliklerin bulunmasının her ilim çalışma için geçerli ve tabii olduğu kanısındayız. Ancak bizi çok düşündüren ve şaşırtan husus, bu öncü ilim adamları ile onları izleyen sonraki nesillerden ilim adamlarının baştan beri temelsiz, tarihi dayanağı olmayan bir takım “bilgi unsurlarını”, “tarihi rivayetler” adı altında devamlı olarak tekrar etmeleri ve onlara dayalı olarak büyük hükümler vermeleri ve önemli değerlendirmeler yapmalarıdır. Biz bu makalemizde,elde mevcut Fatih devri kaynaklarında veya sonraki ona yakın dönemden bize ulaşan kaynaklarda bulunmayan hususların bu çalışmalarda o döneme aitmiş gibi ileri sürüldüğünü göstermeye çalışacağız. Daha geç devirlernde ileri sürülen veya bazı tarih kitaplarında yer alan görüşler, hangi baağlamda söylenip yazıldığına bakılmadan ve dikkatli şekilde otantikliği belirlenmeden tarihi vakıa olarak kabul edilmiştir. Aynı zamanda ilimi metodollojiye tabi olmadan yazılan savunmacı ve yüceltici yazıların gözü kapalı olarak tarihi bir vesika gibi alınıp aynen tekrarlanması, hatta bu yanlış bilgi ve kanaatlerin de daha ileriye götürülerek, işin içinden çıkılmaz hale getirildiğini görüyoruz. Bu yazılarda karışıklığa yol açan başka bir husus da birbirinden çok farklı eğitim anlayışı, felsefesi ve sistemleri olan Osmanlı medreseleri ile modern okul ve üniversiteler arasında kurulmaya çalışılan paralellikler ve benzerliklerdir.

Bu karışıklıktan da nasibini alan Fatih Medreseleri (s: 41), değişik bilim dallarında eğitim yapan ve farklı formasyonu olan meslek sahiplerini yetiştiren fakültelerden oluşan üniversiteye benzetilmiştir. Böylece Fatih külliyesi medreseleri imajı: Dini ilimler, Edebiyat, Hukuk, Fen, Tıp ve Mühendislik Fakültelerinden oluşan bir üniversita haline gelmiştir. Ayrıca “ulemadan” vezir Mahmud Paşa, Molla Hüsrev ve Ali Kuşçu tarafından hazırlanıp padişahın tasdikinden sonra uygulanmaya başlanan bu “üniversite”nin,”ders programı” ile kendine has bir “kanununun” bulunduğu ileri sürülmüştür. Hatta bir zamanlar, Türk üniversiteliren has “Ordinaryüs Profesörlük” ucubesinin bile Sahn medreselerinde mukabil ve muadili bulunmaya çalışılmıştır. Bugünkü mesleki anlayış ve akademik alışkanlıklarıyla bu konulara eğilenler, esasen her bakımdan çok uzaklarda kalan bu konunun, maalesef, daha zor anlaşılır hale gelmesine sebep olmuşlardır…

1. Kaynaklar Işığında Fatih Külliyesi Medreseleri

Fatih devrini ele alan kaynaklar, sonraki devir kaynaklarına nazaran daha az olmasının yanısıra genel olarak fütühat ve özellikle sırf Osmanlı veya İslam tarihini değil, dünya tarihini çok derinden ilgilendiren İstabul’un fethi üzerinde detaylı şekilde dururken onun umran, kültür ve eğitim sahalarında yaptığı işlere çok kısa yer ve genel bilgi vermektedir. Fatih devrinden 17. yy’ın ortalarına kadar yani iki yüzyıllık dönem içinde yazılan (basma veya yazma) Osmanlı tarihlerinden bu medreseler konusunda tesbit edebildiklerimizi, mümkün olduğu ölçüde ve tekrarlara mahal vermeden. kronolojik sıraya rialet ederek aşağıda vermeye çalışacağız.

Fatih Külliyesi ve medreseleri ile ilgili bilgilerin temel kaynağı Fatih vakfiyesidir. Önce Arapça daha sonra Türkçe olarak düzenlenen bu vakfiyenin günümüze ulaşan on nüshası bulunmaktadır. Arapça ile Türkçe metin arasında bazı farkların bulunduğuna ilk önce Adnan Adıvar tarafından işaret edilmiştir. Ekrem Hakkı Ayverdi de Fatih dönemi mimarisine ait abidevi eserinde vakfiye nüshaları arasındaki farklara işaret etmiş bulunmaktadır.Son olarak da, ihalatı ve çok dikkatli şekilde Osmanlı vakıf kütüphanelerini inceleyen İsmail Erünsal, Fatih Külliyesinde bulunan medreselere vakfedilen kitapları ve kurulan kütüphaneleri incelerken, nüshalar arasındaki farkları ele almış ve bu makalemizde tenkitle ele alacağımız bazı çalışmalarda bulunan kütüphane (s:43)cilik konubsundaki yanlışlıkları tashih etmeye çalışmıştır. Bizim aşağıda sunacağımız özet, Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından yayınlanan Türkçe nüshaya dayanmaktadır. Bu metnin, Külliyenin kuruluşunun tamamlanmasından ve işleyişinin kurulu düzen içinde rutin bir hal aldığı bir zamana ait olması, bu çalışmamız için daha elverişlidir.

Vakfiyeden, Fatih’in İstanbul’u fethettikten sonra onu imar edip yeni şahsiyetini oluşturmak için büyük bir hamle yaptığını ve etrafındakileri bu hamleye katılmak için teşvik ettiğini görüyoruz.Böylece, hayır sahiplerinin gayreti ile yüzden fazla kilise ve manastırın mescid, medrese ve hanikaha dönüşüğünü öğreniyoruz.Vakfiye bu dönüşümü, Hz. Muhammed’in kazandığı bir savaştan sonra, nefisleri terbiye ve geliştirme babında söylediği “şimdi küçük cihadı başardık sıra büyük cıhada geldi”sözüne işaret ederek, İstanbul fethinin küçük cihad( cihad-ı asgar), bu imar ve eğitim hamlesinin büyük cihad(cihad-ı akbar) olduğunu, edebi güzel bir üslup içinde tasvir eder. Vakfiye aynı zamanda Fatih’in merkeziyetçi tavrının bilim ve eğitim hayatındaki tesirini ve bizim burada ele alacağımız medreselerin kuruluşunun, bu merkeziyetçi politikanın bir ifadesi olarak düşünüldüğünü gösterir.

Vakfiyeye göre Fatih “payitahtını” yani yeni başkentini, “darülilim” yani ilim merkezi yapmak için Caminin etrafında yüksek sekiz medrese ve bu medreselerin arkasında “Tetimme” adıyla bilinen sekiz küçük medrese inşa ettirmişti. Böylece Caminin iki tarafında toplam onaltı medrese olup bunların dışında, Caminin batı kapısına mail tarafında, bir “Darültalim” yani sibyan mektebi de kurmuşlardır(s:44)

Vakfiyeden, bu külliyenin gelişmiş bir eğitim merkezi olarak ve burada eğitim göreceklerin onun dışına çıkma ihtiyacını duymayacak şekilde dezünlündiği, bunun için yeme, içme, barınma ve tedavi görme konusunda bütün ihtiyaçların görüleceği kütüphane, imaret ve darüşşifa gibi müesseselerin de kurulduğunu görüyoruz.

Vakfiyeye göre, Padişah medaris-i aiye’nin (yüksek medreseler) işleyişini ve görevlerini şu şekilde düzenledi: Caminin iki cenahında bulunan ve binası geometrik kaidelere, düzeni ise hikmet kaidelerine göra kurulan Semaniye (sekiz) medreselerinden her birine, Kuran-ı Kerimde ifade edilen özelliklere sahip, mebadi ve mukaddimat ile akli ve nakli ilimlerde uzman, eğitici olma sıgatlarını taşıyan ve ömrünü faydallı ilimlere adamış birer müderris tayin olunsun.Bu müderrislerden herbiri,tatil günleri hariç, hergün medreseye giderek,vakıf şartlarına uygun olarak orada hazır bulunanlara (talebelere) çeşitli ilimlerden okutsun, ayrıca hikmek türlerinden ve inceliklerinden feyz versin; bunun karşılığında her bir müderris vakıftan günlük elli akçe alsın.

Öğrenciler arasında akranları içinde sivirilen, muhtasar kitapları okutabilecek ve çabuk öğrenme kabiliyeti olan bir kişi, her müderrisin medresesinde onun Muidi olsun ve günlük olarak vatkıftan beş akçe alsın ve her medrese için on beş Danişmend tayin edilsin.Onlardan herbiri de kabileyetli, zeki, muteber kitapların gayelerini anlayabilen, yazarların söylediklerinin inceliklerine mutalaa ile ulaşabilen, medrese müderrislerinin huzurunda çeşitli fenlerden (fen=ilim) konuşmaya ve tartışmaya kadir ilim ayşıkları olsunlar, ders günlerinde müderrisin huzurunda hazır bulunsunlar, medresede okutulan önemli ilimlerde ustalaşmak için ders meclisinde hazır olsunlar ve vakıftan kişi başı iki akçe olmak üzere otuz akçe alsınlar.

Her medrese için bir bevvap tayin olunsun. Bu bevvep (s: 45), medresenin kapılarını zamanında açıp kapasın ve ders bitimine kadar hazır bulunsun.İki kişi de hadim ve ferraş olsun; bu iki kişi medresenin, medresenin hareminin ve kenefinin temizlenmesi ile uğraşsınlar. Bu görevlerinden dolayı vakıftan günde, her biri iki akçe olmak üzere, altı akçe alsınlar. Medresenin hasır, kandil, yağ (lamba yağı) ve fitil ihtiyaçmlarına günde ikişer akçe ayrılsın.

Tettimme Medreseleri olarak bilinen, küçük medreseler için vakıftan günlük altışar akçe tayin edilsin. Bu meblağın iki akçesi bevvaba, geri kalan dört akçe de ihtiyaca göre hasır, mum vb. ihtiyaçlar çiçin sarfedilsin. Tetimmenin her bir odasına(hücresine) her ay onbeş akçe verilsin. Böylece odalarda bulunana talebelerin ihtiyaçları giderilsin, onlar da rahatlıkla faydalı ilimleri tahisli etsinyer. Vakfiyelerde buraya kadar, her bir görevlinin görevi anlatılmıştır. Bu kişiler bizzat görevlerini kendileri yaparlar ve meşru bir sebep olmadıkça “naib” kullanmazlar.

Medreseye vakf edilen kitaplardan oluşan kütüphaneye bir hafızülkütüb tayin edilsin. Bu kişi, muteber kitapların isimlerini bilen, müderris, muid ve talebelerin ihityaç duydukları kitapları tanıyan biri olsun. Hafızülkütüb, Nazır veya Naibinin (Kaim-makam-ı Nazır) bilgisi dahılında vakıf kitaplarını medrese mensuplarına ulaştırsın ve bu kitapları korusun, bunun karşılığında vakıftan günlük altı akçe maaş alsın. Hafıülkütüp için bilgisi geniş ve iyi olan bir katip tayin edilsin. Bunun görevi: Darülkütüpte bulunan kitapların sayılarını ve isimlerini yazsın ve kime ne kadar kitap verildiğini defterine kayd etsin. Hafıülkütüp ile güvenilir katibi, talebelere ihtiyaç duyduklardı kitapları dağtsın ve ihtiyaç giderildikten sonra toplasın ve geri alsın. Bunu yaparken bir varak bile zayi etmesin aynı zamanda ihtiyaç sahiplerinin de ihtiyaçlarını da gidersin. Bu görev karşılığında katip dört akçe alsın. Vakıf Nazırı da her ayın sonunda vakıf kitaplarının kaybolmaması için sıkı kontrolde bulunsun ve onları korusun”

Fatih devrinin elimize ulaşan vakfiyesi dışında tarih kitaplarının Sahn medreseleri ile ilgili verdiği bilgiler çok kısa olup detaylardan uzaktır. Elimizde Fatih dönemine ait en eski metin, çağdaşı olan İmrozlu Rum tarihçisi Kritovulus’un eseridir. Türkçe’ye “Tarih-i Sultan Mehmed Han-ı Sani” adı ile çevirilen bu eser, 1451-1467 yıllarının tarihini kapsar. Kritovulus , fetihten sonra İstanbul’un idaresi ve imarı iyle ilgili sultanın çalışmaları konusunda, teferruata girmeyen özlü birtakım bilglier sunmaktadır. Bu bilgiler, Fatih’in külliyesinin ilk kuruluş aşamasıyla ilgilidir:

“Kendisi dahi şehrin ortasında ve yüksek bir noktasında cesamet ve kıymet cihetiyle emsalini aşan bir cami inşa ettirmek için bir yer seçerek içine konulacak sütunların ve taşların ve sair inşaat malzemesinin hazırlanıp tedarik edilmesini ferman eyledi.”(Kritovulus, Tarih-i Sultan Mehmed Han-ı Sani (çev Karolidi), İstanbul, 1328, s:128-129)

Bu metin, Fatih Külliyesinin Şubat 1463’te başlayan inşaatından önceki durumu açıklaması bakımından önemlidir.

Fatih’in çağdaşı olan ve İstanbul’un fethinde bulunan Tursun Bey ‘in (öl: 1490’dan sonra) Tarih-i Ebü’l Feth adlı eserinde Fatih Camisi’nin yapımından sözederken özetle “Ve caminin bazı taraflarına sekiz güzel medrese yaptırdı. Tefsir, hadis, furü ile usul-i menkul ve ma’kul konularında yazılmış çok değerli eserleri kütüphanesinde bir araya getirdi. Devrin en faziletli ve bilgili alimlerini ders vermek üzere hoca olarak atadı. Bu hocalar takva ve fetva bakımından devlet ve din bahçesini süslediler. Bu aziz insanların eserleri, güneşin nuru gibi aleme yayıldı. ‘İlim Çin’de bile olsa arayınız’ hadisinin hükmüne uyarak uzaklardan gelen dirayet sahibi(s: 47) ve ilim talibi müstaidler, orada bulunabilmek için, güzel bir şekilde yarıştılar. ‘Sen bütün varlığın ilme vermedikçe o sana bir kısmını vermez.’ ve ‘ Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?’ hükümlerine uygun olarak, gece ve gündüz, doğrulukla ilim öğrenmeye gayert ettiler. Taş yastık ve hasır yatağa bile razı olan müzakereci suhteler için Tetimme Odaları yaptırdı. Faziletlilere ve talebelere günlük ve aylıkla ders görmeleri tekrar emir buyuruldu. Bu medreseler, durumlarına uygun olarak, Semaniye diye isimlendirildi. medreselerin çevresine, herkesin yararlanabileceği bir darüşşifa yaptırdı ve hazik tasibler, sadık hizmetliler ve uygun ilaçlar temin etti. Medreselerin bir yanına medrese ehline, gelip gidenlere, fakirlere ve mahalle sakinlerine günde iki defa yemek verebilecek ali bir imaret yaptırdı” denilmektedir.

İlmin faziletiyle ilgili Arapça iktibaslarla dolu Tursun Bey’in bu ifadeleri, medreseler konusunda vakfiyeden özetlediğimiz bilgilerden çok az bir kısımını, edebi ve ağır bir üslupla sunmaktadır.

Fatih’in ölümü esnrasında İstanbul’da bulunan ve ilmiye mesleğine mensup olan Neşri (70-80 yaşlarında iken 1520 de ölmüştür), “İstanbul’un İmarına Başlamasının Hikayesi” başlığı altında “… bundan sonra İstanbul’un şerefli bir yerinde sekiz medrese, ortasına ulu bir Cami, karşısında darüşşifa, medreselerin suhteleri için Tetimme, Sofilerin duracağı ziyarethaneler de yaptırdı, bütün bu medreselerin ve suhtelerin aşını, ekmeğini, etini o imaretten kıldı. Bu “biri bine karşılık” bir imarettir.

2. Bayezit dönemi müelliflerinden İdris-i Bidlisi (öl 1520)’nin sultanın emriyle yazdığı Sekiz Cennet (Heşt Bihişt ) adlı Farsça tarih kitabı, Fatih dönemi için önemli bir kitaptır. Gazi Osman Bey’den 2. Bayezid’e kadar sekiz Osmanlı padişahının tarihleri ile ilgili bilgi veren bu eserin yedinci kısmı Fatih’e ve dönemine aittir. Süslü ve ağdalı bir dille yazılmış olan bu eser, yayınlanmayı ve Türkçeye tercüme edilmeyi bekleyen tarihi kaynakların bellli başlı olanları arasındadır. Bu eserde, Fatih külliyesi ile ilgili bilgiler “İstanbul’da Yeni cami, sultanın hayır kapıları, Semaniye medreseleri ve onlara ek olarak yapılan Tetimmi Medreselir hakkında” başlığı altında bulunmaktadır. Buna göre İdris-i Bitlisi, özet olarak, bu konu ile ilgili şu bilgileri vermektedir: “ İslam’ın yörüngesinde bulunan, salim düşüncesi zamanın mühendislerine ölçü olan padişah, o geniş şehirde, maddi ve manevi güzellikleri biraraya getiren, kadim tarz üzere bir cami ve onun etrafında birkaç medrese ve darüşşifa yapılmasını istedi. O gönül açan alanın ön tarafında, büyük bir avlunun içinde, çevresinde dokuz felek gibi çok sanatlı kubbeler bulunan, gökyüzüne benzer büyük tek kubbeli bir cami ve onun iki yanında ilim ehlinin ve talebelerin oturmaları için, hendese kanunlarına uygun olarak, sekiz medrese yapıldı. Her medresenin önünde ders vermek için daha büyük kubbeli birer dersane açıldı. Felmek-i azamın diğer sekiz feleğe faik oluşu gibi caminin kubbesi de diğer sekiz kubbeye faik idi. Bu manzumenin cıvarında, feleklerin mazharı olan temiz nefisler topluluğuna, yani bu safa ve rühaniyet ile dolu din uluları ve alimlere bir sükunet yeri yaptı”

(E. İhsanoğlu, BCFF, s:49)

“Diyarbakır ve diğer doğu memleketlerinin alınmasında İdris-i Bitlisi ’nin büyük hizmeti görüldü. Bu zat, sünni olan Kürt beyleriyle görüşüp anlaşarak onları Osmanlıların tarafına çekti. Böylece Urmiye, İtak, İmadiye, Cizre, Eğil, Bitlis, Hizran (Hizan),Garzan, Palu, Siirt, Hısn-ı Keyfa (hasankeyf), Meyyafarikin (Mafarkın),Cezire-i İbn-i Ömer ve başaklarından oluşan yirmibeş bölge beyi devlete itaat edip kendilerine ebki tertipleri üzere yerelerini idare etmek üzere beratlar gönderildi. bu beylerden Palu hakimi Cemşit Bey, padişah çaldıran seferine giderken bağlılığın bilidirdi ve orduda bulundu.

Devlete itaat ile Osmanlıların yüksek egemenliğini kabul etmiş olan Kürt beyleri arasında Bitlisinin egemeni Emir Şerefeddin ile Hizran egemeni Emir Davud ve Hısn-ı Keyfa egemeni(emiri) Eyyubilerden Melik 2. Halil (dip not: Eyyubiler devletini kuran ailenin Hısn-ı Keyfa şubesi emirlerinden olan 2. Halil, emir Süleyman’ın oğludur. Bir aralık bu aile 1461’de Akkoyunluların nüfuzu altına girmiş ise de onların inkirazı sırasında bu 2. Halil, Siirt ile Hısn-ı Keyfa’yı almıştır. Melik Halil, bir ara kayınpederi olan Şah İsmail’in yanına gidip orada tevkif ve hapis edilip Çaldıran Seferinden sonra ordan kurtulup memlekiteni dönmüş ve Şah İsmail’e karşı Osmanlı egemenliğini kabul etmiştir. Melik Halil’in oğullarından 2. Süleyman, kardeşleriyel mücadeleden bıkarak,1524’te Hısn-ı Keyfa’nın anahtaralarını Diyarbakır beylerbeyi Hüsrev Paşa aracılığıyla Kanunui Sultan Süleyman’a takdim eylediğinden bu suretle Hısn-ı Keyfa doğrudan doğruya ilhak olunarak Melik Süleyman’a Urfa (Ruha) sancakbeyliği verilmiştir. Hısn-ı Keyfa (Hasan Keyf) kalesi Diyarbakır beylerbeyinin yönetiminde olup kazaların Halil oğlu Süleyman Bey altı kere yüzbin akçe ile sancak olarak idare eder: topkapı arşivi 10057 sene 939).(s:275) ve İmadiye hakimi Sultan Hüseyin ileri gelenlerden idiler. Eyalet ismiyle büyük kürt Beylerinin sanakları: Cezire, Bitmlis, Suran, hısn-ı Keyfa, Imadiye, Çemişkezek. Bunlardan aşağı Kürt beylerinin sancakları: Hizan, Sason, Palo, Çapakçur, Egil, Sincar, Elok, Çermük, Hızo, Zerik, Siverek.

Bundan sonra Yavuz Sultan Selim’ in Mısır seferi sırasında Halep’n fethinden sonra ve bu seferden dönüşte Malatya, Urfa, Behisni, Ergani, Harput, Divriği, Siverek ve ikinci defa Mardin ve diğer bazı şehirler ve kasabalar Osmanlı yönetimine geçmiştir. Elcezire ve Doğu Anadolunun elde edilmesi sürekli uğraşılarak üç senede sona ermiş ve bu konduda yine İdris-i Bitlisi’nin büyük hizmeti görülmüştür.”

(Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, II. Cilt s: 275-276 )

Molla Hüsrev (Yozgat, ?-İstanbul Ekim 1480)

Osmanlı devletinde 15. yy’ın ikinci yarısı içinde yetişen ve fıkıhta en yüksek ilim adamlarından olan Molla Hüsrev için Fatih Sultan Mehmet “ zamanımızın Ebu Hanifesidir” diye takdir ve iftihar ederdi..Bir söylentiye göre, Molla Hüsrev’in babası Yozgat cıvarında Yerköy’de bulunan Arsak adlı bir Türkmen aşiretindendi. Bir başka söylentiye göre İslamiyeti benimsemiş bir Fransız soylusunun (asilzadesinin) oğluydu. Taşköprüzade, babasının Rum asıllı bir Müslüman olduğunu belirtmektedir. Bu alimin adı Mehmed Hüsrev ve babasını adı Feramerz ve onun babası da Ali adında bir Türkmendir.

İslam hukukçuları arasında bugün de en büyük mevkiyi tutmakta olan Molla Hüsrev, fıkıhtan Dürer ve Gurer i simli metin ve şerhi içeren kıymetli eserleriyle ünlenmiştir. Molla Hüsrev, Molla Fenari’nin oğlu Yusuf Bali’den ders aldı, Bursa’da müderrislik ,Edirne kadılığı ve Edirne’deki Şah melik medresesinde bir süre müderrislik yaptı. Sultan 2. Mehmet’in birinci kere başa geçişinde kazasker tayin edilmiş ise de 2. Murat’ın yeniden hükümdar olması üzerine o da kazaskerlikten çekilerek şehzade ile birlikte Manisa’ya gitmiştir hatta Sultan Mehmet’in kendisinin diğerleri gibi makamında kalmasını arzu etmesine karşı “Mürüvvet, devlette ve azilde inasının arkadaşlarıyla beraber olmasıdır” diyerek birlikte gitmişti.

Molla Hüsrev, Fatihin ikinci kere başa geçmesinden sonra yanında maaşlı olarak çalışmaya başladı .Molla Hüsrev, Rumelihisarının yapımı sırasında bizzat inşaatın başında bulundu ve dört ay gibi kısa bir sürede inşaatın tamamlanmasında büyük emeği geçti. Hızır bey’in ölmesi üzerine 1458’de İstanbul kadılığına atandı. Hatta “Bilad-ı selase” denilen Galata, Eyüp ve Üsküdar kadılıklarının yanısıra Ayasofya Medresesinde müderris olarak görevlendirildi. Öğrencileri sabahleyin topluca evine gider birlikte kahvaltı ederlerdi. Dersini bitirdiken sonra yine hep birlikte -öğrencileriyle birlikte- evine gelirdi. Yusuf b. Cüneyd et-Tokadi, Zembilli Ali Efendi,Hasan çelebi, Hasan b. Abdüssamed es- Samsuni ve Muhammed Şah el-Fenari kendisinden ders alan seçkin öğrencilerdi.. Bu hizmetleri yapmaya yetişmekle birlikte müsait zamanlarında kitap bile istinsah ederdi.Çelebi Medresesinde müderris olan kardeşinin ölümünden sonra aynı medresenin müderrisliğine atandı. Varna savaşından önce kazaskerliğe getirldi(1429).

Bu tarihten itibaren Osmanlı ordusunun dini konularda görüşlerine başvurduğu tek yetkili haline geldi. Varna Savaşı’na katıldı.

Bir düğün cemiyetinde padişahın Molla Gürani’yi sağına ve kendisini de soluna oturtacağına dair haber alınca gücenip 1462’de İstanbul’dan ayrıldı ve Bursa’ya gitti; orada bir medrese yaptırarak ders okutmaya başladı. Hatasını düzeltmek isteyen Sultan Mehmet, Molla Hüsrev’i İstanbul’a getirtti ve müftü(şeyhül-islam olarak atadı. 1490’de ölümünüe kadar burada kaldı, cenazesi Bursa’ya götürülüp medresesine defnedildi.

Molla Hüsrev, İstanbul’da kendi adıyla anılan bir cami ve pek çok mescit yaptırlmıştır. Zamanının akli ve dini bilimlerinde en büyük otoritesi olarak kabul edildiği gibi aynı zamanda ünlü bir şairdir. Türkçe ve Arapça şiirleri vardır

Uzun boylu,vakur ve alçakgönüllü bir insandı. Pek çok kölesi ve cariyesi olmasına karşın kendi hizmetinde kullanmaz, odasını bile kendisi süpürürdü. Cuma günleri Ayasofya Camisine girdiğinde bütün halk ayağa kalkar ve mihraba geçinceyye kadar yolunu açarlardı. Fatih, bulunduğu yerden bu manzarayı seyreder ve vezirlerine “İşte zamanın Ebu Hanifesi” diyerek onunla iftihar ederdi. Kadılık ve öğretmenlik görevleri yapmasına rağmen hergün kendisinden önceki bilgelerin kitaplarından iki sayfa istinsah ederdi. Yazısı çok güzeldi.

Molla Hüsrev, fıkıh, fıkıh usülü,tefsir,kelam ve belagat alanlarında pek çok eser yazdı.

(Osmanlılar Ansiklopedisi, s: 596 ve Uzunçarşılı, s: 656-657)

Hoca Sadeddin Efendi ‘nin (öl. 1598) Tac el- Tevarih adlı eserinde Fatih Medreseleri ile külliyesi hakkında biraz daha ayrıntılı bilgi verirken “vakfiye-i şerifelerinde mestur olan şürüt mucibi üzere..” şeklindeki ifadesinden Fatih vakfiyesinden haberdar olduğu anlaşılır. Daha önceki alıntılarda görülmeyen bu kayıt, vakfiyenin bu tarihte elde olduğunu veya en azından içindeki koşulların neler olduğunun bilindiğini göstermesi bakımından önemlidir.

Kanuni Sultan Süleyman’ın teşvikiyle, Küçük Nişancı adı ile bilinen Mehmet Paşa (öl. 1571) tarafından yazılan Siyer-i Enbiya-i İzam ve Ahval-i Hulefa-i Kiram ve Menakib-i Selatin-i Osmani adlı eserde ise Fatih’in Sahn ve Tetimme medreseleri ile devrinin uleması konusunda tatlı bir üslup içinde, övücü ve methedici ifadelerle çok genel bilgiler sunmaktadır.

Fatih medereseleri ve genellikle ilmiye tarihi ile ilgili en çok kullanılan ve atıfta bulunan eser, Gelibolulu Mustafa Ali ’nin (1541-1599) Künh el- Ahbar adı ile yazdığı dünya tarihidir. Ali’nin 1593-1599 yılları arasında yazmış olduğu ve dört rükünden oluşan bu eserin Osmanlı hanedanı tarihi ile ilgili kısmının tenkitli metinin bugüne kadar hazırlanıp basılmamış olması,Osmanlı tarihçiliği için büyük bir eksikliktir. Künh el-Ahbar’ın Osmanlı medrese ve uleması ile ilgili kısımlarının, bu konu ile ilgilenen birçok araştırmacının referansları arasında yer aldığı görülmektedir. Ancak incelememiz esnasında ele aldığımız konu ile ilgili çalışmalrda dikkatimizi çeken husus, Ali’nin bu esireni yapılan(s:50) atıf ve ondan yapılan iktibasların bir çalışmadan diğerine gerçekten deformasyona uğradığı ve orjinal metinde olmayan bilgilerin nüsha ve varak numaraları belirtilip ifade edildiğidir. Biz burada Ali’nin bu eserinin en çok kulanılan iki nüshasına dayanarak, Fatih Camii Medreseleri ile ilgili metnin özeti:

“İstanbul fatihi Sultan Mehmet Han zamanında, bilhassa İstanbul’un fethiyle, ülkenin genişlemesi, okur-yazarların veisti’dad sahiplerini çoğalması ulemaya riayet ve ihtiramı gerektirdi.Özellikle, tarik-i ulemadan çıkan Muhmut Paşa’nın sadrazam olması alimlerin ve marifet sahiplerinin itibar kazanmasına sebep oldu. Sahn medreseleri diye şöhret kazanan medaris-i semaniye belde-i tayyibede sekiz cennet diye vasıflandırıldı. Sekiz medresede ellişer akçe ücretle sekiz müderris, dörder akçe ücret (vakfiyede beşer akçe) ekmek ve çorba ile birer mu’id ve on beş hücreye de birer danişmend tayin edildi.medreseye ek olarak yapılan Tetimme binasına, ehl-i Rum ıstılahınca sohtegan adı verilen talebeler yerleştirildi. Bu talebelerden vakitlerini adı geçen mu’idlerden ilim öğrenerek geçirmeleri istendi. Tetimme binasında sekiz hücrede üçer talebe bulunması ve her talebeye her ay onikişer akçe mum parası, sabah ve akşam imaretin yemekhanesinden yahni ve çorba, seher vaktinde pirinhç ve ikindi zamanında gendüm (buğday) aşlarından verilmesi kararlaştırıldı.”

Yukarıdaki metinden anlaşıldığına göre Gelibolulu Mustafa Ali, vakfiyedeki bilgilere benzer bilgiler sunmakta bunun yanında Fatih’in ulemaya verdiği öneme, eğitimin genişlemesi konusundaki politikasına ve bu hususta sadrazam Mahmut Paşa’nın oynadığı role genel olarak işaret etmektedir. Halbuki, bu makalemizin ikinci bölümünde detaylı olarak göstereceğimiz üzere, bu metni referans vererek onda olmayan birçok bilginin ileri sürdüğünü görüyoruz. Buna burada (s: 52) örnek olarak Prof. Dr. H. Atay’ın, Ali’nin Künh el- Ahbar ’ını kaynak göstererek yazdığı şu cümlelerine dikkatle bakalım: “ Öğrenci ve derslerle ilgili tüzük (Kanun-i Ulum, kanunu-i Örfiye-i Osmani). Bu kanunun en eski ve dolaysıyla Fatih’e ait ve aına yaptırdığı medresenin tüzüğü olduğu sanılmaktadır.Fatih’in medreselerinin ders programlarını molla hüsrev ile Ali Kuşçu ve Mahmut Paya’ya yaptırdığı bazı kaynaklarda ifade edilmektedir.” Ali’ni yukarıda verdiğimiz metnine bir daha bakacak olursak, ne öğrenciler ile ilgili bir “tüzük” ne de “kanunname” den söz edildiğini görürüz. Ayrıca Mahmut Paşa ile ilgili genel mahiyetteki işaretin dışında onun, Molla Hüsrev ve Ali Kuşçu ile beraber Fatih’in emriyle bir “ders programı” hazırladıklarına dair herhangibir “ifade” de bulunmamaktadır. Bu üç kişinin Ali tarafından hazırlanan biyografilerinde de böyle bir bilgi erilmemiştir Dikkate değer hususlardan birisi de,Ali’nin Mahmut Paşa için kullandığı dikkatli ifadedir. modern çalışmaların bazılarında Mahmut Paşa’nın “ulema”dan sayılmasına sebep olan bu konudaki ifade “Ulema tarikinden zuhur edip sedaret rütbesine ulaşan” şeklindedir. Taşköprülüzade’nin daha ileride göreceğimiz dikkatli ifadesi yanında Ali’nin bu ifadesini de göz önünde bulundurduğumuz zaman, hatasırnı nereden kaynaklandığını tesbit etmiş oluruz.

Fatih devri ilim hayatı ve uleması ile ilgili en çok bilgi (s: 53) veren kaynak Taşköprülüzade (1495-1561)’nin kısaca Şakayık olarak bilinen eseridir. Kendisi, Kanuni Sultan Süleyman devri ulemasından olduğu halde, Osmanlı devletinin kuruluşundan itibaren her padişahın dönemini bir “tabaka” olarak ele alarak, Osmanlı uleması ve eserleri ile ilgili ulaşıp kaydedebildiği bütün bilgileri on tabakadan oluşan bu eserinde derlemeyi başarmıştır. Fatih devri ulemasıyla ilgili bilgiler esas itibarıyla ona ayırdığı yedinci tabakada bulunmakla beraber, daha önceki ve sonraki tabakalarda da onlarla ilgili önemli bilgler verilmektedir.Taşköprülüzade Fatih döneminden bir asır sonra yaşamış olmasına rağmen, o dönem hakkında ve özellikle kendisinin de iki defa müderrislik yapttığı (1539-1544 ile 1547-1551) Sahn Medreseleri hocalarıyla ilgili, başka bir kaynakta bulunmayan ve daha sonra yazılan Osmanlı kaynaklarında sıkça tekrarlanan ayrıntılı bilgiler vermektedir. Taşköprülüzade’nin anne tarafından dedesinden, baba tarafından dedesi Hayrettin Halil b. Kasım (Öl: 1474-75)(Molla Hüsrev’in kardeşinin talebesi) ile babasının dayısı ve hocası Muhammed b. İbrahim el- Niksari (öl: 1495-96) den naklettiği haberler arasında, Fatih’in Taşköprülüzade’nin dedesini Sahn medreselerine atamak istediğini, ancak onun bunu kabul etmediğini; babası ve hocası Muslihiddin Mustafa b. Halil’in ( 1453-1528-29) Semaniye Medreselerinden birisinde müderrislik yaptığını, amcası Kıvamettin Kasım b. Halil ‘in (1463-1513) Sahn müderrislerinden Tokatlı Molla Lütfi, Molla ibn el- Müeyyed’in ve Molla el-İzari’den ders gördüğünü kaydeder.(s:54)

Taşköprülüzade’nin kendi hocaları ile babasının hocalarının biyografilerine dikkatle bakıldığı zaman, kendisinin Sahn Medreseleri konusunda birçok bilgiye ulaşma imkanına sahip olduğu anlaşılır.Ulema muhitinde doğup büyüyen ve ulema tarikinin içinde küçük yaştan itibaren bütün hayatını geçiren taşköprülüzade, Şakayık adlı eserinde makalemizin ikinci bölümünde görüleceği gibi, modern literatürde, Sahn medreselerinin “Programı” ve “Tedrisat Nizamnamesi”nin hazırlayıcıları olarak ileri sürülen molla Hüsrev ile Ali Kuşçu’nun biyografilerini verir.Gerek bu biyografilerde gerekse Şakayık’ın bu alemlerle ilgili birçok yerinde verilen bilgeler arasında, bu kabil hazırlıktan sözedilmemektedir. Ayrıca bu iki ilim adamının Ayasofya medreselirinde müderrislik yaptıkları bildirilmekle birlikte, Sahn medreselerinde de herhangi bir hocalıklarının bulunduğuna dair bir haber yoktur. Daha sonra da görüleceği üzere “Program” ve “Nizamname”nin hazırlayanları arasında adı geçen vezir Mahmut Paşa’nın ise yeni yazılarda söylendiğini aksine,”ulema”dan olmadığı için Şakayık’ta ayır bir biyografisi de bulunmamaktadır. Ancak Mahmut Paşanın Taşköprülüzade’nin dikkatli ifadesi ile “ehl-i ilim” olması ve Fatih’in çok yakınında bulunması hasebiyle ulema ve ilim konularıyla yakından ilgili olduğu açıkça görülür.Birçok tayin,azil, ilmi tartışma ve ulema arasındaki münasebetler ile ulema devlet münasebetlerinde çok müdahaleci bir tavra sahip olan Mahmut Paşa’nın ulemadan sayılması da bu konuda yapılan değerlendirme hatalarının başka bir örneğini gösterir.

17. yy’da yazılan Osmanlı tarihlerinde ise, 15. ve 16. yy’larda yazılanların ötesinde bir bilgi bulunmadığını görürüz. Örneğin Solakzade (öl.1657) (s:55) yazdığı tarihinde, Fatih’in “Hayrat ve Hasenat”ı ile ilgili çok kısa bir özet verir. Nişancızade Mehmet b. Ahmet’in (1560-1631) Mir’at el- Kainat adlı eserinde de aynı tarzda, fakat biraz daha uzunca bilgiler verdiğini görürüz.

17. yy Türk kültür dünyasının önemli siması ve günümüze ulaşan çok sayıdaki değerli eseriyle Osmanlı eğitim ve bilim tarihine ışık tutan Katip Çelebi (1609-1657), medreseler konusunda ve medreselerde okutulan dersler hakkında değişik eserlerinde bilgiler vermiş ve bu medreselerin durumunu eleştiren görüşler ileri sürmüştür. Katip Çelebi’nin bu konudaki sözlerine 19. yy’dan itibaren sık sık atıfta bulunulmuş ve bu ifadeler herkes tarafından iktibas edilmiştir. Biz daha önce yayınladığımız bir çalışmada, Katip Çelebi’nin Osmanlı medreselerinin durumu ile ilgili gördüşlerini ihtiyatla ele almış ve bunları başka kaynaklarla, özellikle, özellikle çağdaşı oylan Avrupalı Comte de Marsigli (17.yy’ın ikinci yarısında İstanbul’da yaşamıştır) ile mukayese ederek üzerinde durmuştuk. Bu yeni araştırmamızda da aynı ihtiyatlı tavrı devam ettirme gereğinin üzerinde duruyoruz. Çünkü Katip Çelebi Cihannüma adlı eserinde değişik rütbeli medreselerde hangi derslerin okutulacağını anlatırken, “ibtidai manasıb-ı ilmiyeyi Sultan mehmet tayin buyurdular ki..” diyerek bunu Fatih Sultan Mehmed’e bağlamaktadır. Cihannüma adlı bu ünlü coğrafya eserinin sonunda Osmanlı sultanları hakkında bilgi veren Katip Çelebi’nin, bu bilgilerin bir kısmının Ali’nin Künh el-Ahbar adlı eserinden aldığı (s: 56) anlaşılmaktadır. Ali’nin eserini incelediğimiz zaman, katip çelebi’nin medrese konusundaki bilgilerini oradan iktibas ettiği açık olarak görüylür. Ali’nin bir ilim talibinin tahsilini tamamlayabilmessi için hangi payeli medresede hangi dersleri sırasıyla okuması lazım geldiğini ifade eden ve zaman içinde teessüs eden gelenek ve düzenden (kanun) bahseden uzun ifadeleri, katip çelebinin kısa özetinde Fatih’in emrine bağlanmış bulunmaktadır.

Burada dikkate alınması gereken hususlardan birisi, Ali’nin “Der beyan-ı nehc-i ulema ve beyan-ı tarik-i eshab-ı diraset ve kaza” başlığı altında verdiği bilgilerin Fatih devri veya münhasıran herhangibir padişahın devrine ait bilgiler olmadığıdır. Buradaki bilgiler, genele olarak Osmanlı ilmiye sınıfının mertebelerini ve zaman içinde nasıl oluştuğunu açıklayan bilglerdir ve kapsamlı şekilde anlatımlmışlardır. Çünkü burada Fatih’ten önceki dönemlere atıflar yapıldığı gibi, verilen bilgilerin daha sonraki devirlere ait olduğunu gösteren açık işaretler vardır. Bunun en bariz örneklerinden birisi,Fatih Kanunnamesiyle elli akçeli Sahn medreselerinin müderrisleri ulema arasında en yüksek paye sahibi olarak tesbit edilmişken metinde daha sonraki dönemlerde kurulan Altmışlı medreselerden bahsedilmesidir.

Katip Çelebi’nin bu konuda başka hataları bulunmakta ve bu hatalar birçok bilim adamımız tarafından farkına varılmadan, bazende farkına varıldığı halde tekrarlanmaktadır. Katip Çelebi, Mizan el-Hak adlı eserinde “Sultan Mehmed Han Medaris-i Semaniye’yi yaptırıp kanuna göre iş görülüp okutulsun diye vakfiyesinde yazmış ve Haşiye-i tecrid ve Şerh-i mevakıf derslerinin okiutulmasını bildirmiştir.” . Çok açık olarak görüleceği gibi Fatih vakfiyesinde herhangi bir dersin veya kitabın adı geçmemektedir. Ayrıca Haşiye-i Tecrid kitabı, medreselerin en alt kademesinde (yirmili veya yirmibeşli) okutulan bir eser olduğu gibi, Şerh-i Mevakıf adlı eser de, kendisinin Cihannüma ’sında gösterdiği gibi, Kırklı medreselere ait bir eserdir. Görülüyor ki Ellili medrese olan Semaniye medreselerinin vakfiyesinde olmayan veya payesine uygun düşmeyen eserlerin okutulduğunu söyleyen katip Çelebi, bu konuda ulaştığı bilgileri birbiren karıştırarak sunmuş ve daha sonra gelenlerin, yanlıgıya düşerek, bu konudaki hatalara yeni hatalar eklemelerine yol açmıştır.

Katip Çelebi’nin hatalı yazıları hariç yukarıda ele aldığımız eserlerin tamamına, yani Fatih’in çağdaşı olan Tursun Bey’den 17.yy’da yazılan tarihlere varıncaya kadar olan eserlerdeki bilgilere topluca bakacak olursak, iki temel kaynağın dışına fazla çıkmadıklarını görürüz. Bu kaynaklardan birincisi Fatih vakfiyesidir. Bu vakfiye, medreselerin genel çerçevesini çizen ve onlara sağlanan imkan ve imtiyazlarla ilgilidir. İkinci kaynak ise Taşköprülüzade’nin, o dönemin uleması ile ilgili çok yönlü bilgelr verdiği Şakâyık adlı eseridir. Bu iki temel kaynağa göre Fatih külliyesi medreselerinin kendisine has bir ders programı veya nizamnamesi bulunduğuna dair herhangi bir bilgi unsuru, delil veya karine bulunmamaktadır.

II. Sahn Medreseleri Konusundaki Çalışmaların Eleştirisi

Makalemizin birinci bölümünde taradığımız tarihi kaynaklardan elde ettiğimiz bilgiler ile giriş kısmında belirttiğimiz gibi yeni çalışmaların çizdiği özel eğitim programı (s: 58) ve kanunnamesi olan ve değişik fakültelerden oluşan üniversite imajı arasında büyük bir farkın olduğu açıktır. Biz makalenin bu ikinci kısmında kaynaklarda olmayan “bilgiler”in ortaya nasıl çıktığını, bir yazardan başka bir yazara geçerken bu bilgi unsurlarının nasıl şekil değiştirdiğini ve esas ile ilgisi olmayan şekli nasıl aldığını göstereceğiz.Bu bilgi deformasyonu sonunda Fatih medreselerinin tarihi realitesi ile ilgili olmayan, kurulu olduğu değerler sistemine tamamen ters düşen bir hal aldığını görme olanağına sahip olacağız. Bu tarih yazıcılığı incelemesinin konusunu Fatih medreselerinin iki yönü ile sınırlandırarak, sorunu olabildiğince genişçe irdelemeye çalışacağız. Ele alacağımız birinci konu Fatih medreselerinin kendine özgü bir ders programı ya da kanunnamesinin olup olmadığı sorunu, ikinci konu ise bu varsayılan program vya da kanunnnamenin hazırlayıcılarının kimler olup olmadığı sorunudur.

A-Fatihi Medreselerinin “Ders Programı” veya “Kanunnamesi” Meselesi

Tanzimatın yüzüncü yıldönümü münasebetiyle M.E.B’ nın yayımladığı “tanzimat” adlı önemli kitapta Ord. Prof. M.Ş. Yaltkaya’nın “Tanzimattan Evvel ve Sonra Medreseler” adlı makalesi, daha sonra gelen ilim adamlarınca medrese eğitimi konusunda temel kaynaklardan birisi olmuş ve o günden itibaren günümüze kadar sayılmayacak çoklukta iktibas edilmiştir.Yaltkaya, Katip Çelebi’nin Fatih medreseleri ile ilgili verdiği yanlış bilgileri yineleyip bunlara medrese eğitimi konusunda yeni bilgiler ekler. Bu tarihten sonra yapılan konu ile ilgili bütün çalışmalarda, gerek birinci hata, gerekse verilen ikinci bilgi unsuru sürekli olarak yinelenir. Ayrıca nakilden nakile bu ikinci bilgi unsuru deformasyona maruz kalarak çok farklı bir hal alır.(s:59)

Yaltkaya, İstanbul Üniversitese Kütüphanesi Halis Efendi kitapları arasında siyaset kısmında 206 numarada kayıtlı bulunan Kanun-ı talebe-i Ulum adlı bir yazmada, “eske medreselerde okunan dersler ve kitaplar ve talebenin terakkisi hakkında malumat” bulunduğunu kaydeder ve bu yazma eserden konu ile ilgili şu metni iktibas ederhttp://www.*****.com/images/smilies/frown.gif….)

Ş. Yaltkaya, medreselerde okutulması zaruri görülen ve mulazamet için gerekli olan tahsil şartlarını ihtivva eden (s:60) bu Kanunname metnini, Fatih devrine açıktan bir atıfta bulunmadan yayınlar.

1946’da Fatih Külliyesinin değişik yönlerini ayrıntılarıyla ele alan rahmetli Ordinaryüs Prof. Dr. Süheyl Ünver, Yaltkaya’nın Fatih dönemine atıfta bulunmadan yamıldığı bu genel mahiyetteki “Talebe-i Ulüm Kanunnamesi” metnini Fatih medreselerinin “Tedris program esasları” başlığı altında en mühim kaynak olarak kabul eder ve Yaltkaya’nın makalesinden aynen iktibas ederek dipnotunda şu ilgi çekici mülahazasını belirtir: “ Bu iktibas olunan satırları havi olan eser bildirildiği kütüphane ve numarasında bulunamamıştır. Profesör Yaltkaya bu notu Prof İsmail Hakkı Uzunçarşılı’dan aldığını söylemiştir. Lakin o notları arasında bulamadığını bildirmiştir…..

Yukarıda tesbit ve tenkitlerimizin sonunda değişik isimler altında Fatih medreseleri ders programı veya kanunnamesi olduğu ileri sürülen metnin Fatih dönemine ait olmadığı ve özellikle bu medreselerle ilgili bulumadığı anlaşılmaktadır.Aynı zamanda kaynaklarda böyle bir özel ders programı veya kanunnamenin bulunduğuna dair herhangib bir kayıt yoktur.Ancak akla şöyle bir ihtimal gelebilir: Böyle bir program muhtemelen vardı;fakat günümüze ulaşamamıştır. İlerde yapılacak kütüphane ve arşiv taramalarının güzel bir sürprizi olarak karşımıza çıkabilir. Böyle bir ihtimalin gerçekleşmesi kanaatimizce çok azdır.Burada ileri sürülmesi gereken esas soru, bu medreselerde eğitimin nasıl yapıldığı sorusudur. Bu sorunun cevabını, herhangi bir program, kanunname veya nizamname’ye işarette bulunmayan vakfıyede aramak gerekir. Vakfiyenin uzun dibacesinden sonra, yeni külliye medreselerinde tayin edilecek (s: 65) “ulema-yı izam”ın vasıfları belirtilirken, bu müderrislerden her birisinin mutad günlerde derslerin “adet olageldiği gibi” verilmesi hükme bağlanmamkadır. Birçok bilim adamımızın gözünden kaçan bu ibare, Fatih medreselerinin eğitimiyle ilgili soruya verilecek cevabın temelini oluşturmaktadır. Bu temel üzerine dayanarak yapılması gereken çok detaylı çalışmaların sonunda, bu konunun açıklığa kavuşacağına inanıyoruz.

B “Ders Programı”nı Hazırlayanlar Meselesi

Ele alınacak ikinci mesele,olmayan bu “program” veya “nizamname” nin Fatih devrinin ünlü simalarından vezir Mahmut Paşa, Molla Hüsrev ve Ali Kuşçu tarafından hazırlanmış olduğu meselesidir.Makalemizin birinci kısmında 17. yy’a kadar yazılmış belli başlı Osmanlı tarihi kaynaklarında iddia edildiği gibi Fatih Medreseliren ait bir ders programının Mahmut Paşa, Ali Kuşçu ve Molla Hüsrev tarafından hazırlandığına dair herhangi bir tarihi delil veya en azından bir karinenin olmadığını göstermiştik.Ancak 18. yy’a gelindiğinde Ali Kuşçu’nun ismi çok farklı bağlamda ortaya atıldı ve bu hiçbir eleştiri süzgecinden geçirilmeden yinelenmeye başladı.

S. Ünver’in bu kanaate delil gösterdiği 18. yy’da yazılmış olan Sami Tarihi i le Ayvansaraylı Hafız Hüseyin’in Hadikatü’l-Cevami adlı eserlerinde Ali Kuşçu’nun bu yoılda bir hizmetinin olduğuna dair yanlış anlaşılan kayıtlar bulunmaktadır.Sami Tarihi’nde İran Şahı Nadir Şah ile Osmanlı Devleti arasında 1736 yılında yürütülen müzakerelerde, İran heyetinin protokol argümanları arasında ve ilmiye sınıfına mensup zevatın protokoldaki yerleri konusundaki gerekçeleri meyanında İranlı temsilci, iki ülkedeki ulema ve hiyerarşisinin birbirinden farklı olduğunu belirtirken “memalik-i Rumda medrese keyfiyeti mukadema Ali Kuşçu tertib idüp İbtida-i Haric, İkinci Haric diyerek tanzim etmişler. İran medresesi böyle değildir ve tarik itibarı yoktur.” der. İranlı heyet üyesinin Osmanlı ilmiyesi onusundaki yeterli olmayan bu bilgisi,daha sonraları deformasyona uğrayarak günümüze gelecektir.

İstanbul’un camilerini, mescitlerini,medrese, tekke, imarethane, türbe ve bütün müessse ve abidelerini vakıf ve mimarlarının adlarıyla birlikte Hadikat el- Cevami adlı vazgeçilmez eserinde anlatan Ayvansaraylı Hafız Hüseyin Efendi (öl: 1786) Eyüp’te defnedilen zevattan bahsederken, Ali Kuşçu’nun “türbe-i şerif hareminde” medfun olduğunu kaydeder.” ve onunla ilgili bilgilerin Şakayık ’ta ve(s:67) Hoca Sadeddin Efendi’nin Fatih zafernamesinde yazılı olduğunu belirtir. Daha sonra yukarıda iktibas ettiğimiz İran temsilcisinin Ali Kuşçu ile ilgili sözlerini çağrıştıran şu cümleyi kaydeder:”Medaris, müderrisini ibtida tertib ve tanzim edüp hala tetib-i mezkur üzere amel olunur.” Esasen Ayvansaraylı’nın Ali Kuşçu konusundaki bilgilerin kaynağı olarak kabul ettiği,Taşköprülüzade ile Hoca Sadeddin Efendi’nin eserlerinde bu ifadeye temel teşkil edecek herhangi bir bilginin bulunmadığını, makalemizin birinci kısmında göstermiş bulunuyoruz.Görülüyor ki gerek Sami Tarihinde gerekse hadika4da kayıtlı oylan bu rivayetlerin temel kaynaklarda hiçbir dayanağı olrdığı gibi Ayvansaraylı’nın İranlı temsilcinin sözlerine ilave olarak Ali Kuşçu’nun koyduğu ileri sürülen düzenlemenin, yani medrese ve müderris düzeninin, hiçbir zaman Fatih devrinden 18. yy’a dek aynen devam etmediği gerçeği de ilmiye tarihinin üzerinde en çok durulan hususlardan birisidir.

İkinci Meşrutiyet’in ilanından sonra medreselerin ıslahı fikrinin ciddi bir şekilde resmen ele alınmaya başladığı dönemde yamıllanan “İlmiye Salnamesi ” adlı eserde, Muallim Emin Bey tarafından Osmanlı Medrese Tarihi konusunda yazılan “tarihçe-i Tarik-i tedris” adlı makale, kanaatimize göre, gerek Fatih medreseleri gerekse genel olarak Osmanlı medreseleri tarihi ile ilgili bir çok yanlış bilgi ve hüküm ile dolu olup,İkinci meşrutiyet’ten günümüze kadar bu sahada çalışan herkesi yanıltmış ve bu konunun daha karışık bir hal almasına yol açmıştır. Bunda o zamanın kamu oyunun medreselerle ilgili hassasiyetini cevaplandırma ayretleri görülür. Herhangi bir ilmi metodoloji takip (s: 68) edilmeden,kaynak gösterilmeden Osmanlı medrese ve ulemasının İmparatorluğun parlak dönemindeki yüksek mevki öve önemli katkısı ile ilk padişahların ilim ve ulemaya gösterdikleri ilgi ve desteğe, ayrıca konunun tarihi gelişmesine çok genel bir şekilde temas ediylmiştir.Bu makalede tarihi dayanağı olmayan birçok bilgi üretildiği gibi,Osmanlı kültünr ve ilim hayatı ile Osmanlı eğitim müesseselerinin temelindeki ilim anlayaşına ters olan bir takım varsayımlar ortaya konulmuştur. İşte Meşrutiyet döneminde medreseler hala yaşarken ve islah hamleleri sürerken ortaya çıkan iade-i itibar gayretleri içinde bulunan bu savunmacı tavır, medreselerin kapatıldığı ve kötülendiği cumhpureyet döneminde çok daha ileri gitmiştir.

Emin Bey, Fatih’in irfan mahsülü olan medreselerin “tedrisat ve nizamat” ının tertibine, “Türkistan-ı Ulya”dan davet edilip getirilen Ali Kuşçu ile Molla Hüsrev gibi “iki dahi” nin ve o zamanlar mevcut olan birçok yüce alimin yüksek himmetleri ile muvaffak olundu demektedir. Emin Bey ayrıca Cumhuriyet döneminde birçok bilim adamının tekrarlayacağı ikinci değerlendirmesinde “Sahn-ı Seman” medreselerini bir darilfünun-üniversite, “Tetimme veya Musıla-ı Sahn” medreselerini birer idadi-lise, “ibtida-i dahil” medreselerini rüşdiye-ortaokul, ve “ibtida-i haric” medreselerini iptidai mektebi-ilkokul paralelliklerini kurar. Emen Bey’in Fatih medreseleri ile ilgili diğer önemli hatalı tesbiti ise bütün “fen” ve “ilim” dallarının yirminci yüzyıldaki manalarıyla bu medreselerde okutulduğunu ve “hakemler”, “hekimler”, “tabipler” ve “mühendisler”’in bu medreselerden mezun olduğu meselesidir(Dip not:İlmiye Salnamesi, 1334. s: 643-645)

Emin Bey’in bu makalesine yahılan ilk atıf, Adnan Adıvar’ın Osmanlı Türklerinde İlim adlı kitabında (Fransızcası Paris 1939, ilk Türkçe baskısı İstanbul 1943) şu hali alır(s: 69):

“Yalnız öteden beri söylenip gelen geleneğe göre, öğretimin Fatih zamanında vezir Mahmut Paşa ve Ali Kuşçu tarafından düzenlendiği, önce Tetimme medreselerinde ilk ders okunduktan sonra asıl medaris-i semaniyeye geçildiği ve müdrrrislerin bir medreseden daha büyük bir medreseye nakil için, padişah huzurunda bir çeşit müsabaka imtihanı geçirdikleri anlatılmaktadır.Bu medreselrde ayrıca matematik,astronomi ve tıp okutulduğu “İlmiye Salnames”nde hiçbir kaynak gösterilmeksizin yazılmıştır”'(A.Adıvar).

A. Süheyl Ünver, Fatih külliyesi ile ilgili eserinde ise(Fatih Külliyesi ve Zamanı İlim hayatı) Emin Bey’in bu metninden yola çıkarak,aralarında resmi herherhangi bir bağlantı bulunmamasına ve çok farklı tüzel kişiliklere sahip olamalıran rağmen, Fatih medreselerini 1900’de kurulan İstanbul Darülfünun-Üniversitesinin temeli olarak kabul eder ve eserinin bir yerinde bu medreselerin “bir okutma planı vardır ve bunu tertibedenlerden birinin Ali Kuşçu” olduğunu belirtir. Başka bir yerinde “Fatih külliyesinin tedrisatında esas tutulan bir kanun olduğunu ve bunun Ali Kuşçu ile Molla Hüsrev’in hazırladığını ve Fatih’in onayından sonra uygulamaya konduğunu” kaydeder. S. Ünver, Emin Bey’i kaynak göstererek yukarıdaki bilgileri yineler, ayrıca hiçbir kaynakta veya Osmanlı medreselerinin bilinen geleneğinde olmayan “Bu sekiz medrese bir üniversitenin muhtelif fakülteleri mahiyetinde…” şeklindeki yeni bir bilgi unsurunu ekler: Daha önce genel olarak Osmanlı medreseleri üniversiteler benzetilirken, Ünver ile sekiz medreseden oluşan Sahn medreseleri “bir üniversitenin muhtelif fakülteleri”, yani değişik eğitim ve ilim sahalarında uğraşan kurumlar halini alır. Genellikle müderris (s: 70) profesöre, mu’id asistana benzetilirken S. Ünver,Sahn müderrislerinin payesini “bugünkü üniversitemizin ordinaryüs profesörlüğü derecesinde “ kabul eder.

İ.H. Uzunçarşılı ise Fatih medreseleri ile ilgili verdiği bilgiler arasında herhangibir kaynak göstermeden “tarihi rivayetlere göre Sahn-ı Seman medreselerinin programını Mahmut Paşa ile ünlü heyet (astronomi) alimi Ali Kuşçu tertib etmişlerdir” şeklinde bir ifade kulanır[(O. Devletinin İlmiye Teşkilatı, Ankara, 1984 s:13)]

H. Atay da bu konuda “Fatih medreselerinin ders programlarının Molla Hüsrev ile Ali Kuşçu ve Mahmut Paşa’ya yaptırıldığı bazı kaynaklarda ifade edilmekte” diyerek yukarıda adı geçen eserleri referans gösterir ve bu konu ile ilgi verdiği dip notta Ali’nin Künh el- Ahbar adlı eserini temel kaynak olarak verir. Halbuki Ali’nin Sahn-ı Seman medreseleri ile ilgili verdiği bilgilerde bu kanaati veya ona temel teşkil edecek herhangi bir bilgi verilmediğini bu araştırmamızın birinci bölümünde göstermiştik… Böylece, araştırmamızın birinci kısmınrda varolmadığını gösterdiğimiz programın hazırlayıcıları olduklarına dair herhangi bir tarihi desteği olmayan Fatih devrinin bu üç siması (Ali Kuşçu, Molla Hüsrev, Mahmut paşa),Uzunçarşılı’nın 16.yy, Tekindağ’ın 2.Selim devirlerine tarihlendirdikleri kanunnamenin hazırlayıcıları olarak gösterilmiş oluyorlar….

Şakayık ’a göre Molla Hüsrev ile Ali Kuşçu’nun Fatih medreselerinde müderrislikleri yoktur. Ancak bu iki bilim adamından birincisinin Fatih’in hocası, ikincisinin Fatih’in çok büyük itibar gösterdiği ve İstanbul’a yerleşmesi için birçok insanı kıskandıracak iltifatlarda bulunduğu bir şahsiyet ve Mahmut Paşa’nın ise ilimle ilgili devletin üst yönetimindeki bir görevli olması, onların bu işle ilgilerinin ne olduğunun yeniden araştırılması gereğini ortaya koyan hususlardır…

Biz burada Ali Kuşçu’nun katkısı ile ilgili yeni bir tezi,tartışılması için,ilk defa ortaya koymak istiyoruz. Fatih öncesi Osmanlı medreselerinin vakfiyelerine baktığımızda genellikle dini ilimlerin eğitimine işaret edildiğini görüyoruz. Halbuki Fatih medreseleri vakfiyesinde ilk defa karşımıza medreselere tayin edilecek müderrislerin hem dine(nakli) hem de mantık, felsefe ve matematiği kapsayan “akli” ilimleri bilenler olmaları şart koşulmakta ve her bir müderrisin “kalp aynası akli suretler ile süslü” olması istenmektedir.Yine vakfiyeye göre bu medreselerin temelinin hikmet kaidelerine dayandığı ve kuruluşunun geometrik kaideler içinde olduğu edebi bir üslupla belirtilirken,onların daha öncekilerden farkları ortaya konmuş oluyor. Kanaatimize göre, Ali Kuşçu’nun tesirini burada anmak gerekir. Semerkant’ta Uluğ Bey’in çevresinde bulunan ve matematik-astronomi (s:72) ağırlıklı ilim muhitinden gelen, ayrıca Haşiye-i tecrid’e şerh yazan Ali Kuşçu’nun tesirini, bu medreselerin çerçevesini çizen vakfiyede akli ilimleri dini ilimlerin yanında okutulması şartını sağlamış olmasında aramak lazım gelir. Bu tesirin Fatih’ten sonra Süleymaniye Medreselerine kadar uzandığını görmek mümkündür.

III. Fatih Külliyesi Medreseleri ile İlgili Yeni Meseleler

Fatih külliyesi medreseleri tarihinin araştırlması konusunda,şimdiye kadar gözden kaçan veya dikkatli şekilde ele alınmayan yönler bulunmuktadır. Biz burada biribirene bağlı iki sorunu ele alıp irdelemeye çalışacağız. Bu külliyede medreselerin dikkate değer önemil iki özelliğinden birincisi sayıları,ikincisi ise yapı tarzları ile mimari manzume içindeki yerleri ve konfigürasyonlarıdır.Fatih dönemine kadar, gerek Osmanlı döneminde gerek Selçuklu döneminde benzerine rastlanmayan bu iki özellik daha sonraki dönemlerde de bulunmadığı gibi, Osmanlı-Türk dünyası dışında İslam dünyasının diğer medeniyet merkezlerinde de buna benzer bir bileşimde ve sayıda bir medrese kompleksi yoktur.. Dışta olan küçük medreselere ek ve tamamlayıcı anlamına gelen “Tetimme” veya daha sonraki tabirle ileri seviyedeki ikinci grup Sahn medreselerine hazırlayıcı oldukları için Sahn medreselerine ulaştıran anlamına “Musıla-ı Sahn” adları verilmiştir İç tarafta bulunan ikinci grup medrese(s:73)lere ise Arapça büyük ,yüksek veya sekiz anlamına gelen Semaniye Medreseleri adıyla tanınmışlardır..Niçin 8’er medreseli bir düzen?

Orhan Bey’in 1331’de kurduğu ilk medreseden sonra gelen her padişah, devletin başkentinde ya da önemli merkezlerde bir çok medrese kurdu. Fatih Medreselerinde ise külliyenin içinde eğitimin değişik aşamalarının bir bütün içinde verildiği eğitim düzeni kurulmuştur. Bir ucunda sübyan mektebi,ortada küçük medrese olarak bilenen Tetimme, sonra da büyük veya yüksek medrese diye bilinen Sahn medreseleri bulunmaktadır.

(E.İhsanoğlu, BCFF s: 39-75 )

Ali Kuşçu

Fatih döneminin, yani 15. yy’ın en önemli bilimsel siması, Semerkant Okulu’nun temsilcisi olan Ali Kuşçu’dur. Ali Kuşçu, eserlerini Farsça ve Arapça yazdı.

Ali Kuşçu (asıl adı: Alâeddin Ali b. Mehmet Kuşçu: ölümü 16 Aralık 1474), 15. yüzyılın önde gelen bir matematikçisi ve gökbilimcisidir. Uluğ Bey’ in ” doğancıbaşısı” olan Mehmet Bey’ in(Muhammed) oğluydu; bu nedenle Kuşçu diye tanınmıştı. Ali Kuşçu, dinsel bilgileri Semarkant’taki hocalardan, matematik ve astronomiyi de Bursalı Kadizade Rumi’den ve Uluğ Bey’den öğrendi. Pek genç yaşta Semerkant’tan Kirman’a gitti; Hallu’l-Eşkali’l-Kamer adlı eserini Kirman’da yazdı.Kirman’da öğrenimini tamamlayarak Uluğ Bey’in yanına döndü ve Uluğ Beyin kurduğu rasathanenin müdürü Kadızade ölünce rasathaneye müdür oldu (1421).Gürgani tahtında oturan Uluğ Bey, oğlu Abdüllatif’in ihaneti sonucunda kardeşlerince öldürülünce(1449’da Uluğ Bey’in şehit edilmesinden sonra) Semerkant medreselerindeki derselerine son verdi; ülkesini terkederek Azerbaycan’a ve oradan -Hacca gitmek için-Tebriz’e geldi. Tebriz’de Akkoyunlu hükümdarı olan Uzun Hasan onu çok iyi karşıladı.Bir ara,Osmanlılarla barış görüşmelerini yürütmek üzere elçi olarak İstanbul’a gönderildi. Fatih, ünlü bilgine hayran oldu ve İstanbul’da kalması için rica etti. Günde 200 akçe ile Ayasoyfa Medresesine atayacağını belirtti. Ali Kuşçu, bu daveti ancak elçilik görevi bitince kabul edebileceğini bildirdi ve Tebriz’e döndü.Elçilik görevini bitirdikten sonra ailesi ve adamlarıyla birlikte İstanbul’a geldi. bu yolculuğnuda kendisine günde 1000 akçe yolluk verildi. Bu yolluğun fazlalığı Fatih’in bilginlere verdiği önemi gösteriyor. İçlerinde ünlü bilgin hocazade’nin de bulunduğu bir heyet tarafından karşılanan Ali Kuşçu’nun kadırga içinde Hocazade ile gel-git dalgaları üzerine bir tartışmaya girdiği bilinmektedir. İstabulda Ayasofya medresesinde Müderris (profesör) olarak görev yapan Ali Kuşçu, İstanbul’un arz ve tul derecesini bir defa da kendisi tebsibt ettiği gibi, 1473 yılında da Fatih camisi’ne bir Güneş saati yapmıştır.

(Hüseyin G. Yurdaydın, Türkiye Tarihi 2, s: 244-245).

Ali Kuşçu, Maveraünnehirde yetişen bilginlerin sonuncusudur. Fakat onun Osmanlı devletine gelişi çok önemli oldu. Fatih’in emriyle Osmanlı-Akkoyunlu sınırında törenle karşılandı. Sonra Ayasofya Medresesine müderris olarak atandı. O zaman dek İstanbul’da astronomiyle ilgilenen güçlü bir bilgin yoktu. Ali Kuşçu, astronominin Osmanlılar arasında yayılmasına yol açtı; 1474’te öldü. Kelam, dilbilgisi ve Nasırıüddin-i Tusi’nin Tecrid-ül Kelam (Sözün Tecridi) adlı kitabına ve Kadı Adudüddin ’in Risale-i Adüdiye’sine (Audüddin Risalesi) yaptığı yorumlar ve özellikle Unkud-üz Zevahir fi Nazm-ül Cevahir (Mücevherlerin Dizilmesinde Görülen Salkım) adlı eserleri önemlidir.

Astronomi konusunda ise Farsça yazdığı Astronomi Risalesi ( Riselet-ül fi’l hey’et ) başta gelir. Bu eser bazı eklemelerle Arapça’ya çevrildi. Ali Kuşçu bu nüshaya Fetih Risalesi ( Risalet-ül Fethiye) adını vererek Fatih’e sundu.Arapça olan Fethiye,aslında,onun Risale fi’l-Hey’e adı ile daha önce Farsça olarak yazmış olduğu eserin Arapça’ya çevirisidir. Ancak yazar,eserinin sonuna gökcisimlerinin dünyadan uzaklıkları ile ilgili bir bölüm eklemiştir. Fatih’e sunulmuş olan bu esere Fethiye adının verilmesi de bu çeviri işine Fatih’in Uzun Hasan üzerine yaptığı sefer sırasında başlanmış olması ve onun zaferi kazandığı gün de eserini tamamlamış bulunmasındandır. Ali Kuşçu’nun bu konudaki diğer önemli eseri de Risale-i Muhammediye adını taşır. Bu eser de asılında onun daha önce Farsça yazmış olduğu Risale fi’l-Hisab’ın Arapça’ya yapılmış bir çevirisidir. Ancak Ali Kuşçu’nun en önemli eserinin onun,ünlü Uluğ Bey Zic’ine yazmış olduğu şerh olduğu anlaşılmaktadır.(Hüseyin G. Yurdaydın, Türkiye Tarihi 2 s: 245) Ayrıca Uluğ Bey Zic’ine yaptığı yorum, en önemli yorumlarındandır. Bunlardan başka Meselelerin Keşfinde Tılsımların En Önemlisi (‘ mahbub-ül Hamail fi keşif-il-mesail) adlı ansiklopedik bir eseri daha vardır. Çağında İstanbul medreselerinde matematik ve astronomi çok gelişmiştir. (Hilmi Ziya Ülken, İslam Düşüncesi, s: 268; Meydan Larousse (http://andromeda.elk.itu.edu.tr/ast-…ali-kuscu.html (http://andromeda.elk.itu.edu.tr/ast-tarihinden/ali-kuscu.html)) ve E. İhsanoğlu, BCFF s: 30)

Semerkant’ ta Uluğ Bey’ den ve Kadızade Rumi’ den ders aldı. Kirman’a giderek öğrenimini sürdürdü sonra Semerkant’a döndü. Yaşamının önemli bir kısmını Semerkant’ ta eğitim için geçirdi. Uluğ Bey1449′ da şehit edildi. Ali Kuşçu,buna çok üzüldü ve ülkesini terketti, Azerbaycan’ a oradan Tebriz’e geldi. Tebriz’ de iktidarda olan Uzun Hasan, onu iyi karşıladı. Uzun Hasan Akkoyunluların hükümdarıydı. Uzun Hasan, bir süre sonra onu elçi olarak Fatih Sultan Mehmet’ in yanına gönderdi. Elçiliği bitirdikten sonra da Fatih” in yanında kaldı. Sahn-ı Seman medreselerinden birisine müderris oldu.( Uzunçarşılı, s: 653)

Ali Kuşçu , 15.yy’da yaşamış önemli bir astronomi ve matematik bilginidir. Asıl adı Alaeddin’dir. Doğum tarihi tam olarak bilinmiyor. Babası Timur’un (1369-1405) torunu olan Uluğ Bey ’in (1394-1449) doğancıbaşı idi. “Kuşçu” lakabı buradan geliyor.

Ali Kuşçu, Semerkant’ta doğdu. Burada yetişti. Çok genç yaşta birdenbire Semerkant’tan ayrılarak Kirman’a gitti, öğrenimin burada tamamlayarak Uluğ beyin yanına geldi. Yaşamının büyük bölümünü Semerkant’ta öğretimle geçirdi.1449’da Uluğ Beyin öldürülmesi üzerine üzülerek memleketini terketti Azerbaycan’a ve oradan da Tebriz’e geldi. Tebriz’de hüküm süren Uzun Hasan tarafından çok iyi karşılandı Sonraodan onun tarafından elçi olarak Fatih’in yanına gönderildi. Elçilik görevini bitirdikten sonra Fatih’in yanında kaldı İstanbul’da Hocazade’nin (Gazali’yi İbn Rüşt’e karşı savunan risalenin yazarı) oğluna kızını vermek suretiyle akraba oldu.

Ali Kuşçu’nun eserleri zamanında da o kadar fazla önemli değildir. Kendisi Maveraünnehir’de yetişen alimlerin sonuncusudur. Fakat onun Osmanlı devletine gelişi çok önemlidir. Çünkü o zamana kadar İstanbul’da astronomiyle uğraşan yetkin bir alim yoktu. Bu olay, İslam astronomisinin Osmanlılar arasında da yalımsanıa yol açtı. 1474’te öldü. Başlıca eserleri Risalet-i fi halli eşkal-i kamer, Risalet-i hesab, Risale fi’l hey’e’dir. Bunlardan başka cebir ve astronomiye ilişkin kitapları da vardır. Fakat bu zatın en önemli eseri Zeyc-i Gurgani’ye yazmış olduğu şerhtir. Ali Kuşçu,Uluğ bey gibi matematik ve astronomi de içinde müneccimliğe (astrolojiye) karşı da ilgi gösteriyordu.(H.Z. Ülken, İ Düşüncesi, s: 268-9)

Uluğ Bey de içinde olmak üzere Kadızade-i Rumi (1337-1412) ve Gıyaseddin Cemşid ( ?-1429) gibi dönemin önemli bilim adamlarından ders aldı ve Uluğ beyin yanında çalışarak Uluğ Bey Zic’inin hazırlanmasında yardımcı oldu. Uluğ Bey’in ölünce Semerkant’tan ayrıldı ve Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın yanına gitti. Daha sonra Uzun Hasan tarafından, Osmanlılar ile Akkoyunlular arasında barışı sağlamak amacıyla Fatih’e elçi olarak gönderilmiştir.

Fatih, bir kültür merkezi oluşturmanın koşullarından birinin de bilim adamlarını bir araya toplamak olduğunu biliyordu; Ali Kuşçu İstanbul’a gelince onu İstanbul’da kalmaya ikna etti ve 200 altın maaşa bağlayarak Ayasofya’ya müderrisliğine atadı. Ali Kuşçu burada Fatih külliyesinin programlarını hazırlamış, astronomi ve matematik derslerini vermiştir. Ayrıca İstanbulun enlem ve boylamın ölmüş ve çeşitli Güneş saatleri de yapmıştır. Ali Kuşçu’nun medreselere matematik derslerini konulmasında önemli rolü olmuştur. Bu dersler olağanüstü rağbet görmüş, önemli bilim adamları tarafından da izlenmiştir. Nitekim, etkisi 16. yy’da ürünlerini vermiştir.

Ali Kuşçu’nun astronomi ve matematiksel alanında yazmış olduğu iki önemli eseri vardır Bunlardan biri, Otlukbeli Savaşı sırasında bitirilip zaferden sonra Fatih’e sunulduğu için Fethiye adı verilen astronomi kitabıdır; diğeri ise Muhammediye isimli matematik kitabıdır.

(Bilim Tarihi, Doruk Yay s: 124-125 ve H.Z.Ülken, İ.Düşüncesi, s: 268-269)

Hızır Bey, Sivrihisar’da doğdu;. Babası Sivrihisar kadısıydı. Molla Fenari’nin öğrencilerinden Molla Yeğen’in katkılarıyla Sivrihisar’da müderris olmuştur. Çok zeki ve çok dikkatli olduğu için kısa sürede tanınmıştı. Kavrayış gücü ve ilmi meseleleri yorumlama bakımından Molla Fenari’yi ikinci olduğu görüldü. Hızır Bey, İstanbul’un fethinden sonra İstanbul’un ilk kadısı oldu.Fatih Sultan Mehmet kendisini daha önceden tanıyordu.Hızır Bey bir kasidesini Fatih Sultan Mehmet’e sunmuş. Fatih de bunu Molla Gürani’yi göstermiş. Kasideyi okuyan Molla Gürani orada bir kavaid hatası görmüş bunu kendi kalemiyle düzeltmiş ve kasidenin arkasına yazarak Fatih’e vermiş. Alimleri birbirine düşürerek onların tartışmalarını seven Fatih de bunu Hızır Beye göndermiş. Hızır Bey de bir ayete dayanarak kendi yazdığının doğru olduğunu ve hatası bulunmadığını kanıtlayarak Molla Gürani’yi düzeltmiştir.Hızır Bey, Molla Fenari mektebinin devamında ve yayılmasında önemli bir rol oynamıştır. Hızır Bey , 1589’da öldü ve ölünceye dek İstanbul kadılığında kaldı(Uzunçarşılı, s: 652)

Osmanlılarda ilk önemli matematikçi ve astronom Bursa’lı Kadızade-i Rumi ( öl:1440) dir. Musa Paşa da denen Kadızade-i Rumi, önce Bursa’ da öğrenim gördü. Matematik ve astronomiyi Molla Fenari’ den öğrendi. Kadızade, Ali Kuşçu yoluyla Osmanlı ülkesinde yayıldı. Kadızade’nin öğrencilerinden Fethullah Şirvani ve onun öğrencilerinden Niksarlı Muhyiddin (öl: 1495) ile bir okul durumuna gelmiştir. O zaman ileri bir bilim merkezi durumunda olan Semerkant’ a gitti. Semerkant, Türkistan’ın başkentiydi. Timur’ un torunu olan Uluğ Bey (asıl adı: Torazan Mehmet) zamanıydı. Uluğ Bey, matematik ve astronomi için, bilim için verimli bir ortam yaratmıştı.Uluğ Beyin dillere destan gözlemevi, Semerkant’ın doğu yönünde, varoş sayılabilecek bir yerdeki tepenin üzerindeydi. Kadızade, bilgi ve becerisini kısa sürede gösterdi. Türkistan’ da ünü öylesine arttı ki, Uluğ Bey bu bilgini kendisine öğretmen kıldı. Rasathane ( gözlemevi) ve medrese başkanlığına (dekan) dek yükseldi. Dört köşe olan bu medresenin dört tarafında dört sınıf vardı. Bir gün Uluğ Bey, müderrislerden birini görevden uzaklaştırdı. Kadızade, bunu protesto etmek için derslerine girmedi. Uluğ Bey, onu hastalandı sanarak ziyarete geldi. Karşısında Uluğ Bey’i gören gören Kadızade, 20. yüzyıl profesörlerine örnek olabilecek şu açıklamayı yapmış:

” Biz müderrisliği, hiçbir kimseyle ilgisi olmayan bir görev zannederdik. Halbuki şimdi bunun da hüküm sahiplerinin elinde oyuncak olduğunu gördük. Öyleyse biz de dersten vazgeçtik.”

Bunun üzerine Uluğ Bey, görevden aldığı müderrisi eski görevine döndürdü ve bir daha bu işlere karışmayacağını açıkladı.Tarihte gerçekten büyük olan bilim adamlarının ve yöneticilerin varlığına bir örnek. Kadızade, Horasan’da Seyid Şerifi Cürcani ile karşılaştı. Aralarında tartışma olduğu söylenir. Kadızade, Seyid Şerif için “Matematik ilimlerde ifadeye muktedir değildir” derken; Seyyid Şerif de Kadızade için “”Zihni matematiğe saplanmış olduğu için felesfeden anlamaz” dermiş.

Kadızade Rumi ve Gıyaseddin Cemşid, 15. yüzyılın çok ünlü iki matemaktikçisidir. Uluğbey 1421’de Semerkant’ta kurduğu gözlemevini(rasathaneyi) Kadizade Rumi ile dostu ve arkadaşı Gıyaseddin Cemşid’e bıraktı. Henüz gözlemlere başlamadan Gıyaseddin Cemşid öldü. Gözlemler, daha tam olarak bitmeden Kadızade de ölünce iş, Ali Kuşçu’ya kaldı. Kadızade birçok öğrenci yetiştirdi; ama bizler Türkiye’ye gelen ikisini tanıyoruz: Birisi Fethullah Şirvani’dir. 2. Murat zamanında Kastamonu’ya yerleşti ve Fatih zamanında orada öldü. İkincisi de yukarıda andığımız AliKuşçu’dur. Fatih’in daveti üzerine İstanbul’a gelmiştir.

Kadızade, Semerkant’ta evlendi ve Şemseddin Mehmet adlı bir oğlu oldu. Şemseddin sonradan Ali Kuşçu’nun büyük kızı ile evlendi ve onlardan Mirim Çelebi’nin babası ve Fatih zamanında İstanbul kadılığı yapmış olan Hocazade’nin damadı Kutbeddin dünyaya gelmiştir. Kadızade’nin ölüm tarihi bilinmiyor Uluğ Beyin notlarına göre rasathane gözlemleri bitmeden önce yani yaklaşık 1426-1436 arasında öldüğü sanılıyor.

( H.Z. Ülken, İ. Düşüncesi, s: 265-7)

Mirim Çelebi (Mahmut bin Mehmet), Ali Kuşçu’nun ve Kadızade’nin torunu ve Kudbettin Mehmet’in oğludur. İstanbulda öğrenim gördü ve sonra Hocazade Sinan Paşa’nın hizmetine girdi. Önce Gelibolu, sonra Edirne ve Bursa medreselerinde müderris olarak çalıştı. Sonradan Şehzade Bayezitin hocası oldu. Sultan Selim zamanında Anadolu kadıaskerliğine kadar yükseldi. Hayatının son kısmını Edirne’de geçirdi ve 1525’te orada öldü. Matematiğe ve astornomiye dair eserler yazdı; trigonometriye dair birçok makalesi vardır. Bunların çoğu Farsça yazılmıştır. Matematik ve astronomi bilim geleneklerinin yerleşmesinde katkısı olmuş ve Uluğ Bey Zici’ne yazdığı şerh ile ün kazanmıştır.

(İslam Düşüncesi, Hilmi Ziya Ülken, 269 ve E.İhsaoğlu s: 30)

Ali Kuşçu’dan sonra Osmanlı ilmi hayatında geometrinin ilerlemesi için en çok çalışan kişi Mirim Çelebi ’ dir. Risalelerinden birçoğunu 2. Bayezid’e ithaf etmiştir; heyet ve müsellesata dair eserleriyle ünlüdür..

Mirim Çelebi’nin asıl adı Mahmud bin Mehmed’dir. Onuncu hicret yüzyılında İstanbul’da yetişmiştir. Kadızade’nin torunu ve Kudbettin Mehmed’in oğludur. İki büyük astronomn torunu olması kendisinin fikri gelişmesinde büyük etken olmuştur denilebilir.

Mirim Çelebi İstanbulda öğretimini bitirdikten sonra Hocazade Sinan Paşa’nın hizmetine girdi. Önce Gelibolu, sonra Edirne ve Rusya dmedreselerine müderris oldu. Sonradan Şehzade Sultan Bayezid’e öğretmen olarak atandı. Sultan Selim zamanında Anadolu kadıaskerliğiğine kadar geldi. Hayatının son kısmını Edirne’de geçirdi ve 1525’te orada öldü. İkinci Bayezid zamanında matematiğe ve astromoniye dair birçok eser yazdı. En tanınmışları Uluğ bey’in zeyci için yazdığı şerhp, Ali Kuşçu’nun eserine şerhtir. Bunlardan başka Mirim Çelebi’nin trigonometriye dair pek çok risalesi vardır. Bunlardan çoğu Farsça yazılmıştır(H.Z.Ülken, İ. Düşüncesi, s: 269)

Dönemin astronomi eserleri arasında Abdülvehhab b. Cemaleddin b. Yusuf el-Mardani’nin Urcuze fi Menazil el Kamer ve Tulu’iha ile Manzume fi Silk el Nücüm isimli Arapça eserlerini görüyoruz. Meraga ekolünün kurucusu Nasireddin Tusi’nin Risale fi’l Takvim isimli eseri ve yine ona ait olan ve Ahmed Da’i (öl: 1421 cıvarı) tarafından tercüme edilen Si Fasl fi’l-takvim adlı eser bu dönemde Farsça’dan Türkçe’ye çevirilmiştir.

Bu dönemde Osmanlı biliminin Semerkant yanında ikinci bir kaynağı olan Mısır’da öğrenim gören zamanın tanınmış hekimi Hacı Paşa (Celaleddin Hıdır) (öl: 1413 veya 1417), Osmanlı tıbbını gelişmesinde önemli ir yeri olan Şifa’el-Eskam ve Dev’el-Alam ve Kitab el- Ta’alim fi’t-tıbb isimli iki Arapça eseri yanında Türkçe ve Arapça eserler de yazmıştır.

Tıp

Osmanlı tıp literatürün gelişmesinde, özellikle Şerefeddin Sabuncuoğlu’ un (öl: 1468 cıvarı) Safevi tıbbını da etkileyen eserleri önemlidir. Sabuncuoğlu’nun Türkçe yazdığı ilk cerrahikitabı olan Cerrehiyet el- Haniyye, Ebü’l-Kasım Zehrai’nin el- tasrif adlı eserinin çevirisi ile kendi yazdığı üç kısmı içerir. Bu eser cerrahi müdahaleleri ilk kez minyatürle gösterdiği için İslam tıp tarihinde (E. İhsanoğlu,BCFF, s:28) çok ünlenmiştir. Kitap, klasik İslam tıbıbına dair bilgileri ve yazarın kendi deneyimlerini içermekte, ayrıca Türk- Moğol ve Uzak Doğu etkilerini taşımaktadır.(E.İhsanoğlu, BCFF s:28-29).

Fatih döneminin önde gelen hekimlerinden Sabuncuoğlu Şerefeddin, Cerrah-name-i İlhani adı ile bir eser yazmıştır. 1465 yılında kaleme alınmış olan bu eserin bugün resimli bazı nüshalarına sahip bulunuyoruz. Yapılan karşılaştırmalar, bu eserin, Sabuncuoğlu’nun kendi bazı deney ve görüşlerine yer verlmiş olmasına rağmen, aslında ünlü Endülüslü hekim Ebu’l-Kasım Zehravi (Öl: 1013)’nin Et-Tasrif adlı eserinin bir çevirisi olduğunu ortaya koymaktadır. Ancak Sabuncuoğlu, eserine fazla olarak Zehravi’nin eserinde bulunmayan, hastaların duruşlarını gösteren resimler eklemiştir. Et-Tasrif’te ise sadece cerrahi aletlerinin resimleri bulunmaktadır. Sabuncuoğlu’nun bu çeviri eserinin, zamanın Türkçesi, tıp ve tarih terimleri bakımından ayrı ve özel bir önem taşıdığını da belertmemiz gerekir. sabuncuoğlu’nun Mücerreb-name adlı kitabı ise kendi deneylerinin, bazı hekim dostlarını isteği üzerine, bir araya getirilmesinden oluşmuş bir eserdir. Sabuncuoğlu bu eserinde, yılan zehirine karşı bir ilaç olduğunu söylediği ve kendi üzerinde ve horos üzerinde denediği özel bir macundan (tiryak) söz etmektedir.

Bu dönemin ünlü bir başka hekimi de Altuncuzade’dir. kendisi daha çok idrar yolu hastalıkları uğraşmaktaydı. İdrar tutulmasını İbn Sina’nın El-kanun fi’t-Tıb adlı eserinde okuduğu üzere, bir sonda ile tedavi etmiştir. Onun bu yöntemi,Türkiyede ilk kez uygulamaya başladığı sanılmaktadır. Öte yandan 1466 yılılnda Sabuncuzade’nin Muhyiddin Mekki adlı öğrencisi, hacı Paşa’nın teshil adlı eserini,kolaylıkla ezberleyebilmek için nazma çekmiştir. Bu manzum eser, o sırada Amasya valisi bulunan Şehzade Bayezid’in bir oğluna sunulmuştur. Üzerinde durulan bu hekimlerden başka bu dönemin önemli hekimleri olarak Kutbuddin-i Acemi, Şükrullah-ı Şirvani, Hoca Ataullah-i Acemi, Yakup Hekim, Lar-i Acemi ve Kudüslü Hekim Arab’ın adlarını anabiliriz.

Fatih döneminin ünlü bir bilim ve düşünce adamı da Hocazade (öl: 1488)’dir. Hocazade, Esiruddin Mufaddal b. Ömer el-Ebheri (öl :1265) ‘nin eski fizik üzerine yazmış olduğu Hidayetu’l-Hikme adlı eserine Mollazade Ahmet b. Muhammed el-Harzayani’nin yazdığı şerhe, bir çıkma yazmış, burada eski fiziğin tabii cisimlerdeki hareket, sukun ve meyil gibi özelliklerini açıklamış, nokta ve çizgi üzerine bazı bilgiler vermiş, ışık ışınları;gök kuşağı ve başka gök olaylarını anlatmıştır. Ancak hocazade’nin en önemli eseri Tehafutu’l Felasife’sidir. Bilindiği üzere bu adı taşıyan bir eseri, çok önceleri ünlü Gazali (1058-1111) yazmıştı. Gazali, bu eserinde filozofların, bazı konularda, örneğin matematekteki ütünlüklerine bakarak onların ilahiyatta da aynı şekilde doğru hükümlere sahip bulunduğuna inanmak suretiyle, din bağların koparan kimselerin bu görüşlerinin hatalı olduğunu göstermek istemiştir. O, böylece (s: 246), Sokrat, Eflatun, Aristo ve İslam dünyasında Arsito’nun en iyi temsilcisi olan Farabi ve İbn Sina’nın düşüncelerindeki çelişkileri ve tutarsızlıkları göstermek istemişti.Bunlardan sonra da Arap filozoflarının ve Aristo şerhçilerinin en önemlilerinden biris olan İbn Rüşd, Gazali’nin adı geçen eserini ele almış ve onun üzerinde durduğu yirmi meseleyi ayrı ayrı incelemiş ve orada ileri sürülen görüşlerden çoğunun “yakin” (sağlam bilgi) ve “burhan” (ispat) derecesinden yoksun bulunduğunu göstermiştir. Böylece zayıf olan akılla her şey ölçülmez sonucuna varan Gazali’ye karşı İbn Rüşd, akıl ve inanç konularını ayrı ayrı inceleyerek aklın üstünlüğünü ileri sürmüştür.İşte bu iki zıt görüş hakkında bir fikir edinmek isteyen Fatih bu konuyu döneminin iki ünlü bilginine, Hocazade ile Ali Tusi’ye inceletir. İfade edildiğine göre, her iki yazar da bu konuda Gazali ’yi haklı bulmuşlardır. Fatih, her iki yazara da onar bin dirhem vermesine karşın, Hocazade’nin eseri daha üstün sayılmıştır.Ancak Hocazade,kendisi, kitabının önsözünde,Fatih tarafından din meseleleri hakkında Gazali tarzında bir eser yazmakla emrolunouğunu yazmaktadır. Hocazade şöyle demektedir: “ İnsan gücünün eriştiği hususların en ulvisi, mebde (başlangıç), ma’ad (son, ahret) ve ikisi arasında mevcut olan şeylerin öğrenilmesidir. Bu meseleler üzerinde insanlar bir tek fikirde birleşmemişlerdir. çünkü onlarda akıl, vehim (kuruntu) ile; hak, batıl ile karışmaktadır. Bu konuda şeriata uyan kimseler kurtulmuş, uymayanlar sapıtmışlardır. Şeriata karşı gelenler arasında hikmet ve felsefeye bağlanan bir grup vardır. Bu grubu oluşturanlar matematik (aritmetik, geometri) ve mantık bilimlerinde isabet etmişlerse de bunlar, tabii bilimlerde kolaylıkla, ilahi bilimlerde pek çok hataya düşmüşlerdir. Çünkü matematik ve mantık bilimlerinin ilkelerinde akıl hakimdir. Vehim (kuruntu), işleri karıştırmaz. Ancak özellikle ilahi bilimlerin prensipleri akıllara ve vehimlere kapalıdır. Sonra din uluları,kelam bilimini kurarak bid’at (yenilik) ve dalalet(sapıklık) ehline, özellikle de felsefecilere cevaplar vermişlerdir. Bunlar arasında Gazali , Tehafutu’l-Felasife adlı çürütülmez bir eser yazmış, onda felsefecilerin görüşlerinin yanlışlıklarını ve çelişkilerini göstermiştir. sonra ben, bu kitaplara benzer bir kitap yazmaya memur edildim.”Hocazade bundan sonra,esas itibarıyla, tabii ve ilahi bilimler üzerinde durmaktadır. Şeriat kurallarına aykırılık bu iki bilimde söz konusudur. Örneğin matematik için böyle bir şey sözkonusu değildir. Bu sebeple Hocazade, eserinde, filozofların tabii ve ilahi kurallarından,Gazali’nin sözünü ettiği ve etmediği husuları özetleyip, hak ehline, felsefecilere nasıl karşı koyduğunu göstermek istemiştir.(Bkz:M. Türker’in Üç Tehafüt bakımından Felsefe Din Münasebeti, Ankara, 1956 eseri)

(Hüseyin G. Yurdaydın, Türkiye Tarihi 2 s: 246-247 )

Asi Bilge: Şeyh Bedrettin

Asi bilge, ilk bakışta, örtüşen iki terim değil. Asilik, isyankarlık, ihtilalcilik, devrimcilik, genellikle kurulu düzene olan isyan/tepkiyi anlattığı için eylemcidir,tepkicidir,savaşaçıdır. Bilgelik ise daha bir dinginlenmiş, ağırbaşlı,söyleyeceğini ölçüp biçen bir aydındır

“İdam edeldiği zamandan bu yana, hakkında birbiriyle çelişen düşünceler belirtilmiş olan Simavna Kadısı Bedrettin bugün bile tümüyle nesnel bir gözle incelenmemiştir. 15. yy’ın ilk yarısını dolduran bu filozof dinsel taassup ve siyasi düşüncelerin şiddetli saldırılarına uğdradı. Bu yüzden adeta bilerek önemsenmedi.

1. Bedrettin’i ilk inceleyenler, hakkında ağır eleştirilerde bulunan İslam bilginleridir. Örneğin Üsküdarlı Aziz Muhmud Hüdai Efendi gibi. Bununla birlikte onu savunanlar da vardır: Örenğin Şeyh İlahi, Şeyh Muslihiddin, Sofyalı Bali Efendi gibi Fakat bütün bu incelemeler Bedrettin’i idealist, panteist bi çerçeve içine koymamktadırlar. Bu tür incelemelirin sonuncusu ve en önemlisi Profesör Şerefeddin Yaltkaya’nınkıdır.

2. Bedrettin’i tarihsel bakımdan inceleyenler. Bunlar siyasi eyleme önem vermişler, düşüncelerini hesaba katmamışlardır. Hammer gibi (s: 147) Murat Bey’in Tarih-i Ebülfanık’unu bu arada anabiliriz.(Babinger’in Bedrettin hakkındaki monografisi,Şerafettin Yaltkaya tarafından eleştirildi).

3- Bedrettin’de komünizm ve materyalizm fikirleri arayanlar. Bunların başında Murat Bey’in Tarih-I Ebulfarku’u vardır.

.(H. Z. Ülken, İ. Düşüncesi s: 147 -148…)

.Şeyh Bedrettin Mahmut ( Simavna 1359- Serez 1420), bir çok eser yazdı, bunların en ünlüsü tasavvuf üzerine olan Varidat’ tır. Bedreddin bu eserinde, vahdeti vücut, cennet ve cehennem, melek ve şeytan ve insanı kamil konularındaki görüşleri işlemiştir. Bu eserinden dolayı bazıları bedrettin’e hücum etmiş ve bazıları da onun sözlerini tevil ve müdafaa eylemişlerdir.”Varidat, mütefekkirlerin tetkiki edeceği bir eserdir” Bedreddin, Camiu’l-fusulin ’i Eylül- 1410’da yazmayşa başlamış ve dokuz ay sonra bitirmiştir. Bu kıymetli eser, fıkhın yalnız muamelat kısmından bahseden Mehmed Üsruşi’nin(öl: 1238) El- fusul adlı eseriyle kırk fasıl üzerine tertib edilmiş olan Merginani’nin Fusul’ünün (Merginan Türkistandadır) birleştirilmesiyle oluşmuş ve Bedrettin bu esere kendi görüşlerini ve Kahire hazinebsindeki fetva örneklerini de ekleyerek içtihad ve gödüşlerini gösterkiştir.

Samavnalı Şeyh Bedrettin 1413’te Edirne’de yazmaya başladığı Teshil adlı eserini İznik’e nakledildikten sonra 1415’te geliştirmiştir. Bu eser, daha önce belirtildiği gibi yine Bedrettin’in yazmış olduğu Letaifü’l-işarat isimli eserin şerhidir.

Bedrettin’in ölümünden sonra Osmanlı tarihlerinde rastlanan Samavna Sofuları’nın meslek ve meşreplerine bakılıp bir sonuca varılmak istenirse Bedrettinin tamamen batıni inancında olup bunu yaymak isetdiği kuvvetle tahmin olunur. Çağdaşı olan Rum müverrihi Dukas’ın mütalaasıyla Heşt Bihişt (Sekiz Cennet) sahibi İdris-i Bitlisi’nin Şeyh Bedrettin hakkında naklettiği sözler de

[Dip not( ".. gayıptan işaret ile kendi yolumdakilerle aleme sahip olmak için zuhur ve huruç ederek memleketleri müridlerim arasında taksim edeceğim; kuvveti ilim ve sırrı tevhidin tahkikiyle taklit sahiplerinin millet ve mezhep kanunlarını ibtal ile haram sayılan bazı şeyleri helal yapacağım.." Samavnalı Şeyh Bedrettin’in müritleri Lailaheillalah deyip Muhammed Resulullah demeyerek bunu yani risaleti Şeyh Bedrettin’e bırakıyorlarmı.)] Bedrettin hakkındaki yukarıdaki görüşü desteklemektedir.

(Uzunçarşılı, s:650-51)

Şeyh Bedrettin kimdir?

Babası selçuklu Sultanı 2. İzzeddin Keykavus’un torunu olduğu söylenen Abdülaziz’in oğlu İsrail, annesi Rum asıllı bir Hıristiyan iken müslüman olmuş Melek Hatun’dur. Babasının mesleği dolaysıylaSimavna Kadısı Oğlu diye tanınmıştır. Osmanlılar 1362’de Edirne’yi fethedince ailesi buraya yerleşti.( Bazı son dönem araştıramcılar, bedrettin’in soyunu selçuklulara bağlayan rivayetin siyasi bir uydurma olduğu görüşünü ileri sürüyşorlar)

İlk öğrenimin babasının yanında yapan Bedrettin daha sonra Şahidi adlı bir hocanın derslerini izledi. Mevlana Yusuf ’tan sarf ve nahiv okudu. Koca Efendi diye bilinen Bursa kadısı Şeyh Mahmut ile oğlu Musa çelebi’nin 1. Bayezıt’ın refakatinde Edirne’ye gelmesi üzerine,ileride astronomi ve matematik alanlarında büyük ün kazanacak olan Musa Çelebi ile birlikte Koca Efendi’den ders almaya başladı. Bu arada Mevlana Yusuf’un yanında fıkıh öğrenimini de sürdürdü. Altı ay sonra Musa Çelebi ve amcası Abdülmümin’in oğlu Müeyyed ile birlikte bir yıl Bursa Kaplıcaları Medresesinde yine Koca Efendi’nin derslerini izlediler. Bu üç öğrenci hocalarının önerisiyle Konya’ya gitti. Orada Mevlana Feyzullah’tan mantık ve astronomi öğrendiler. Bedrettin ve Müeyyed, 1381’de Şam’a gittiler. Şam’daki veba salgını yüzünden Kudüs’e geçtiler ve orada Mescid-i Aksa’da İbnü’l- Askalani ’den hadis okudular. İki arkadaş Berkuk’un saltanatı döneminde Kahire’ye gitti. Kahire’de Mübarek Şah’ın gözde öğrencileri oldular ve Seyyid Şerif’le birlikte mantık ve felsefe gibi akli ilimleri öğrendiler. Mübarek Şah, 1383’te hac için Mekke’ye giderken Bedrettin’I de yanına aldı. Bedrettin, Mekke’den Medine’ye geçti ve arkadaşı Seyyid Şerif’in mektubu üzerine Kahire’ye döndü. Burada Bedrettin’in yeteneğini öğrenen Sultan Berkuk, oğlu Ferec’i eğitmesi için onu sarayına çağırdı; Bedrettin üç yıl bu görevde kaldı. Sultan Berkuk’un sarayındaki ilmi sohbetlerden birinde Mısır’ın önde gelen alimleriyle tartışma olanağı buldu. Sultan, hocası olan Ahlatlı Şeyh Seyyid Hüseyin ile Bedrettin’in bu tartışmalardaki başarılarından memnun oldu; Bedrettin’i cariyelerinden Cazibe’yle, Ahlatlı Hüseyin’i de onun kardeşi Meryem’le evlendirdi. Tasavvufun aleyhinde olan Bedrettin, baldızı Meryemle yaptığı sohbetler üzerine tavrını değiştirerek Ahlatlı Hüseyin’e katıldı. Fakat bu ani değişiklik üzerine hastalanarak yemeden içmeden kesildi. Durumundan endişelenen şeyhi ona doğuya seyahat önerdi. Bu vesileyle muhtemelen 1402-1403’te gittiği tebriz’de Tiimur’un otağında İranlı alimlerle tartışmalar yaptı ve Timur’un takdirini kazandı. Yeniden Kahire’ye dönen Bedrettin,şeyhinin gözetiminde çilesini doldurdu ve onun ölümü üzerine şeyhlik makamına geçti. Ancak Kahire’deki diğer şeyhlerle arası açıldığından altı ay sonra memleketine, Edirne’ye dönmeye karar vererek Konya’ya geldi. Kendisini büyük bir ilgiyle karşlayan Konyalılar kalmasını sağlamak için bir tekke kurmak istedilerse de bu öneriyi kabul etmedi. Buradan Tire’ye geçerek sonraki isyan hareketinin ileri gelenlerinden olan ve halk arasında Dede Sultan diye anılan Börklüce Mustafa ile tanıştı; bu arada Sakız Adası’nın Hıristiyan yöneticisinden gelen bir davet üzerine adaya gitti. Söylentiye göre Sakızlı Hıristiyanın Müslümanlığı benimseyerek müritleri arasına katılmasını sağladı. Daha sonra İzmir üzerinden Kütahya’ya geçti ve orada isyan önderlerinden biri olan Torlak Kemal ile tanıştı. Bursa ve Gelibolu üzerinden Erdirne’ye ulaştı.

Şehzadeler mücadelesinde Yıldırım Bayezid’in oğullarından Musa Çelebi’nin kardeşi Süleyman Çelebi’nim yaptığı savaş sonunda Edirne’yi ele geçirmesi(1411) üzerine Bedrettin kazaskerliğe atandı ve böylece aktif siyasi yaşamı başlamış oldu. Daha sonra Musa Çelebi kardeşi Mehmet Çelebi’ye yenik düşünce Şeyhi Bedrettin 1413’te ailesiyle birlikte İznik’e sürülerek göz hapsine alındı. Bedrettin bu durumu kabullenmedi ve görünüşte dini-tasavvufi gerçekte ise siyasi örgütlenmeyi sağlamak üzere hareket geçti; yoğun bir propaganda ve örgütlenme çalışması sonunda çevresinde geniş bir mürit ve sempatizan kitelisi topladı. Bu arada Tire’de tanıdığı Börklüce Mustafa’yı Aydın ve çevresinde propaganda çalışmaları için görevlendirdi. Börklüce, Aydın ve Karaburun’da binlerce sempatizan topladı. Bedrettin göz hapsinde olmasına rağmen 1416’da İznik’ten kaçmayı başardı. Kastamonu’ya giderek İsfendiyar Bey’e sığındı. Fakat burada umduğu desteği bulamad ve gizlice Sinop Limanı’ndan bir gemiye binerek Rumeli yakasına geçti. Önce Zağra’ya, oradan da Silistre, Dobruca ve Deliorman’a giderek buraya yerleşti.

Şeyh Bedrettin ve müritlerinden Börklüce Mustafa,Torlak Kemal gibi ihtilalcilerin başarılarından kaygılanan Çelebi Sultan Mehmet, şeyhin üzerine büyük bir kuvet gönderdi. O sırada Karaburun’da bulunan Börklüce ve Manisa’da bulunan Torlak’ın kuvvetleri yenildi. Bayezid Paşa komutasındaki devlet güçleri şeyhin adamlarını dağıtmaya ve kendisini ele geçirmeyi bşardılar. Şeyh, Serez’de buluan padişahı n huzuruna götürüldü. Padişah, onun aynı zamanda bir din bilgini olduğunu ve hareketinin de bir yönüyle dini nitelik taşıdığını göz önüne alarak hakkında hüküm vermek üzere ilim adamlarından bir heyet kurulmasını emretti. Bu heyet, şeyhin çalışmalarının ve görüşlerinin dini hükümlerle bağdaşmadığına, isyan sayıldığına, malı ve ailesi korunmak koşuluyla kendisini idam edilmesi gerektiğine karar verdi. Heyet üyelerinden Mevlana Haydar Acemi tarafından açıklanan bu kararın doğru olduğunu bizzat Bedrettinin de kabul ettiği rivayet edilir. Bu fetva üzerine Bedrettin 1420’de Serez ‘da idam edildi ve burada defnedildi…

Şeyh Bedrettin adına Edirne’de bir zaviye, Konya’da bir mescit yapılmıştır

Şeyh Bedrettin vahdet-i vücutçu bir mutasavvuftur. Bedenlerin yeniden dirileceği inancına karşı çıkmış ve bu yüzden de kendisini eleşitirenler olmuştur. Şeyh Bedrettin, cennet ve cehennemi de yaygın dini anlayıştan farklı bir şekilde açıklamıştır. Cennetin sekez nalmada anlaşılabalceğini belirtmiştir ki bunların ilki yaygın dini mana, diğerleri ise tevil yoluyla ulaşılan manalardır. Aynı tevilci ve batını yorum şeytan ve melek hakıkndaki açıklamalında da görülmektedir. Şeyhin eleşterilmesine yol açan bsebeplerden bri de kendi eserlerinde açıkça görülmedği hallerde başta Börklüce Mustafa olmak üzere taraftarlarının özel mülkiyeti reddetmeleri,her türlü mülkün halkın ortak malı olduğunu savunanmaları, kadın-erkek bir arada sazlı içikili ayinler düzenlemeliri ve genelilklee İbahilii savunmalarıdır.

Torunu Halil b. İsmail’in yazdığı Menakıbname’de şeyh temize çıkarılmakta,başına gelenlerin asıl sebebinin Börklüce Mustafa,Torlak Kemal gibi yandaşlarıyla ulemanın kıskançlığı vb sebepler olduğu ileri sürülmektedir. Haririzade, Şeyh Bedretin’e Bedriye adlı bir tarikat nisbet etmekteyse de şeyhin vefatından sonra böyle bir tarikat teşekkül etmemiştir. Ancak onun sempatizanlarından olup “bedrettin sufileri” diye anılan bir zümre zamanla Alevi-Kızılbaş kesime karışarak erimiştir. Hatta Gölpınarlı’nın bildirdiğine göre, bu kesim içinde bir de “Bedrettin Ocağı” gelştirilmiş olup bu ocağa mensu olanlar Bedrettin’in ölmediğine, günün birinde tekrar gelerek alemi nizama koyacağına inanırlar. Bununlan birlikte şeyhin Şiilik ve Alevilikle hiçbir ilgisi yoktur.

(Osmanlılar Ansiklopedisi, s: 306-307 …)

Sinan Paşa ile Fatih’in İlişkileri

Sinan Paşa, İstanbul’un ilk kadısı olan ünlü bilgin Hızır Bey’in oğluydu. Ama babasından da üstün biriydi. Kendisine özgü çok cazip bir üslubu ve çok kuvvetli ifadesi vardı; 15. yüzyıl sonlarında yetişmiş alimlerin düşünce kaynağıdır. En ünlü eseri Tazarruat‘tır. Ortak öğrencileri Molla Lütfi (Sarı Lütfi) aracılığı ile Ali Kuşçu’nun öğrettiklerini de öğrenen Sinan Paşa, belirtildiğine göre, bu bilgilerle ünlü Cağmini’nin astronomi risalesine Kadızade’nin yazdığı bir şerhe karşı bir haşiye yazarak kozmoğrafyadaki bilgisini ortaya koymuştur. Ancak Sinan Paşa,1476’da padişahın gazabına uğradı ve hapse atıldı. Kendisinin açmış olduğu özgür düşünceli okul, çok değerli izleyicisi (öğrencisi) olan Tokatlı Molla Lütfi’nin idamıyla kapanmıştır. Sinan Paşa, devlet ricali ve halk arasında Hoca Paşa diye ünlenmişti. Babasından ders gören Sinan Paşa, Edirne’de müderrislik yapmış ve sonra Fatih Sultan Mehmet’e de hoca olmuştu. Üstün bir zekaya ve erdemliliğe sahip olmasından dolayı Fatih, kendisini 1470’te paşalığa terfi ettirmiştir.

Bu sırada öğrencisi olan Molla Lütfi’yi saraydaki özel kitaplığın başına getirmiştir.

Sinan Paşa, 1476’da Gedik Ahmet Paşa’nın yerine başvezir oldu. Bir seneye yakın bu hizmette kaldı. Sonra bilmediğimiz bir nedenle Fatih’le araları açıldı. Görevinden alındı ve hapsedildi. İstanbul alimleri, padişahın bu hareketine karşı cephe aldılar. Sinan Paşa hapisten çıkarılmadığı takdirde eserlerini yakarak ülkeyi terkedeceklerini Fatih’e bildirdiler. Bunun üzerine padişah, Sinan Paşa’yı hapisten çıkardı ve Sivrihisar kadılığına ve müderrisliğine atadı.Fakat İznik’e vardığı sırada, bu kez de arkadan yetişen bir hekim, şüpheci düşünceleri nedeniyle ona deli muamelesi yaptı; onu yeniden hapsettirdi. Ama ulemanın ısrarıyla yeniden serbest bırakmak zorunda kaldı. Bu zorlu günlerinde öğrencisi Molla Lütfi, Fatih’in kitaplık memurluğunu bırakarak hocasının yanında yer aldı ve onunla gitti.. Sinan Paşa, Fatih’in ölümüne kadar beş sene Sivrihisarda kaldı. 2.Bayezid padişah olunca vezirliği iade edildi;(Bayezit’e annesi şöyle yazıyordu: ” ..Hızır Bey oğluna vezirlik verdik, öyle gerekti; sizi sevenleri biz de severiz.”)yüz akçe yevmiye ile Edirne’de Darülhadis müderrisliğine atandı; rivayete göre de Gelibolu sancağında bulunarak sonra emekli edildi ve 1486′ da öldü.

(Uzunçarşılı, s: 659 ve Hüseyin G. Yurdaydın, Türkiye Tarihi 2, s: 245)

“Fatih devri matematikçilerinden Sinan Paşa gençliğinde şüpheci felsefi düşüncelerin(!?) etkisinde kaldığından, zaman zaman kendisine deli gözüyle bakılmıştı. Ali Kuşçu’nun İstanbul’a gelmesinden sonra öğrencisi Molla Lütfi aracılığıyla Ali Kuşçu’nun matematik derslerini izledi ve bu bilgilerle Çağmini risalesine bir şerh yazdı.

Sinan Paşa Fatih tarafından hapse atılmış, ancak bilginlerin protestosu üzerine hapisten çkarılarak Sivrihisar’a sürülmüştür. Bu sürgünde öğrenci Molla Lütfi de ona eşlik etmiştir

Ali Kuşçu’nun Fatihin huzurunda ortaya attığı “Bir dar açının bir kenarı genişleme yönüne doğru hareket ettirilirse geniş açı olur ve gene hareket devam edilirse, dik açı olmaksızın dar açı meydana gelir.” probleminin açıklaması için Sinan Paşa üç sayfalık bir risale yazmıştır. Ayrıca onun yapmış olduğu şerhler arasında Kadızade-i Rumu’nin eserleri de bulunur.”

(S. Tekeli, E. Kahya, M. Dosay, R. Demir, H.G Topdemir, Y Unat: Bilim Tarihi, Doruk Yay s: 125-126)

Kadızade, Kaşi ve Ali Kuşçu gibi bilginler, Fatih’ in himayesinde bir şeyler yapmaya çalıştılar. Bu süreçte yaşanan ik olay, günümüze ışık tutacak niteliktedir: Birinci olay, Semerkant’ ta geçer. Uluğ Bey, medresenin ve rasathanenin müdürü olan Kadızade-i Rumi beye haber vermeden bir müderrisi görevden almaya kalkar. Kadızade bu olaya tepki gösterir ve müderris, görevinegeri döner. İkinici olay Padişah Fatih zamanında İstanbul’da yaşanır: Dönemin ünlü matematikçilerinden Yusuf Sinan Paşa, padişahın emriyle hapisaneye atılır. Ama meslektaşlarının tepkisi üzerine hapisten kurtarılır.

(Bu bilgiler, Bilim ve Teknik, 351. sayı, Şubat 1997, Zafer Karaca’ nın yazısı)

İstanbul’ da Hocazade ( Gazali’ yi İbni Rüşt’e karşı savunan makalenin yazarı) nin oğluna kızını vererek akrabalık sağladı ( Hilmi Ziya Ülken, İslam Düşüncesi, s: 268) Fatih Sultan Mehmet’ in isteğiyle İstanbul’ a geldi ve Ayasofya Medresesi’ nde hocalık yaptı. Uluğ Bey ‘ in astronomi cetvellerini tamamladı, gök cisimlerinin hareketleri ve dünyamızdan uzaklıkları konusunda çalışmalar yaptı. İstanbul’ un enlem ve boylamını hesapladı.

(Osmanlıda Bilim, s: 16-17).

Hızır Bey

Türk bilgeleri arasında cidden yüksek fazilet sahibi olan Hızır bey, rivayete göre Anadolu Selçukluları vezirlerindendir; Nasreddin Hoca diye ünlenen Hace Nasıreddin Müstevfi (maliye bakanı) soyundan imiş; Babası Kadı Celal, Sivrihisar’da kadıyken orada doğmuştur.

Hızır Bey, önce babasından ders görmüş ve Molla Yeğen(Molla Fenarinin öğrencisi)’in onayıyla Sivrihisar’a müderris oldu. Çok zeki ve çok dikkatli bir insandı,kendisini okumaya verdi ve geniş bilgisiyle ünlendi. Tetebbu ve muhakeme kuvveti ve ilmi meseleri kavrayış bakımından Molla Fenari’den sonra geldiği anlaşıldı. İstanbul’un fethindren sonra İstanbul kadısı oludu. Fatih, kendisini daha önceden tanıyordu. Hızır Bey, yazdığı bir kasidesini Fatih Sultan Mehmet’e sunmuş. O da bu kasideyi Molla Gürani’ye göstermiş. Gürani, orada bir kavaid hatası görüp bunu kendi kalemiyle kasidenin arkasın yazmış ve geri vermiş. Alimleri tartıştırmayı seven Fatih, Gürani’nin düzeltmesini Hızır Bey’e yollamış. Hızır Bey kendi yazdığının doğru olduğunu -bir ayete dayanarak- kanıtlamış ve böylece Molla Gürani’den üstünlüğünü göstermiş. Bu durum onun İstanbul kadılığına atanmasında önemli rol oynamış. Hızır Bey, Molla Fenari mektebinin sürmesinde ve yayılmasında önemli bir rol oynamıştır.

Hızır Bey, 1549 yılında öldü. Ölünceye dek İstanbul kadılığında kaldı. Oğlu Tazarruat sahibi Sinan Paşa ile diğer oğulları Ahmet ve Yakup Paşa’lar ve Muslihuddin Kastelani,Hayali,Alaüddin Arabi,Bursalı Hocazade,Hatipzade,Tacizade,Muarrifzade ve Kadızade-i Rumi’nin oğulları Mehmet ve riyaziyeci Mirim Çelebi ve riyaziyeci Kasım gibi 15. yy’ın son yarısına şeref veren ilim adamlarını yetiştiren Hızır Bey’e alimler arasında “ilim dağarcığı” denilirdi.(Uzunçarşılı,Osmanlı Tarihi, s:652)

Muslihuddin Mustafa (Hocazade): Hoca’ nın bir anlamı da zengin ve tüccar demektir. M. Mustafa’nın babası zengin bir tüccardı. Babası, okumasını değil, ticaret yapmasını istiyordu. Okumak için para vermedi. Kitaplardan alacağı notları helvacı kağıtlarına yazdı gizlice. Okudu ve alim oldu. Alimler arasında “ilim dağarcığı” diye anılan Hızır Bey’ in öğrencisiydi. Hocası Hızır Bey, İstanbul kadısıydı. Altı sene Bursa’ da müderrislik yaptı. Hızır Bey, öğrencileri arasında en çok onu severdi ve kendine sorulan bazı sorulara yanıt vermek için “aklı selime müracaat ediniz” diyerek onları Hocazadeye gönderirdi. Fatih ‘ e öğrencisini tavsiye etti. Sultanın sorduğu sorulara verdiği yanıtlardan ulemadan Molla Zeyrek’ ten bile yüksek olduğu anlaşıldı. Fatih, ona para gönderdi ve kendisine hocalık yapması için İstanbul’ a çağırdı. Zengin tüccaroğlu Hocazade Mustafa, resmi olarak ilmiye sınıfına girmiş oldu. Çok geçmeden kazaskerlige yükseltildi. Fakat bu yükseliş, bazı alçakları rahatsız etti. Karamanlı Mehmet Paşa’ nın başını çektiği grup, onun yeniden Bursa’ ya gönderilmesini sağladı. 2. Bayezid padişah olunca (1481) günde yüz akçe ile Bursa Sultaniye müderrisliğine ve Bursa Kadılığına atandı. Ünü, İran ve Orta Asyaya kadar yayılmıştı. Sultan Hüseyin Baykara (ölümü 1556) Bayezid’ in başa geçişini kutlamak için gönderdiği heyetin içinde Hocazade’ den ders görmek üzereHorasanlı bir bilgin de göndermişti. Ali Kuşçu daha İstanbula gelmeden önce Türkiye’den memleketine dönmüş olan Alaeddin Tusi ile görüştüğü sırada Tusi ona “İstanbul’a gittiğinde Hocazade denilen Köseç ile iyi geçinin; kendisi ilimde fevkalade müdekki ve muhakkıktır” demişti. Ali Kuşçu, istanbul’a geldi .Bilimsel bir konuda Hocazade, Ali Kuşçu’ nun hatasını düzeltti. Fatih, Ali Kuşçu’ya “Hocazadeyi nasıl buldunuz?” diye sordu: Ali Kuşçu ” Rumda ve Acemde emsali yok” deyince Fatih Sultan Mehmet, “Arap’ta bile eşi yoktur” dedi.

(Uzunçarşılı,İsmail Hakkı,Osmanlı Tarihi, s: 653-654 )

Endülüs Kaynakllı Bilim Adamlarının Osmanlı Bilimine Katkıları

Endülüslülerin İslam bilimine katkıları olağanüstüdür. Bu katkılar, Osmanlıra döneminde de sürdü. Osmanlı tarihinde Endülüs’ten gelen ilk bili adamının 2. Bayezid zamananında olduğunu görüyoruz. Granada Savaşları 1478’de başlamıştı. Bu savaş sırasında Endülüs Müslümanları Osmanlı Devleti’nden yardım istediler. Bu amaçla İstanbul’a bir elçi de gönderdiler. Elçi, ünlü şair Abu’l-baka salih b. Şerif al-Rundu ’nin bir kasidesini de 2. Bayezid’e sundu. Endülüs Mersiyesi diye bilinen bu şiir, Endülüs müslümanlarının uğradıkları zulmü, çaresizliği, perişanlığı ve gördükleri işkenceleri çok beliğ bir şekilde dile getiriyor ve yardım istiyordu.

1492 önemli bir tarih. Müslümanların Endülüsteki son direniş merkezi olan Granada sultanlığının düşmesi ile başlayan Müslüman ve Yahudi göçü ile bu iki dinden olan birçok bilim adamı da vatanlarını terk etmek zorunda kaldı. Osmanlı egemenliğine giren bu ilim adamlarından bazıları İstanbul’a ve Selanik’e geldi. Bazıları da Kuzey Afrika’ya geçti. Taşıdıkları bilgiler ve kitaplar ile İslam bilimine ve özellikle Osmanlı bilimine yaptıkları katkıların üzerinde önemli durulması gerekir. Osmanlı himayesine giren bu ilim adamlarından ancak bazıları sivirilebilmiş ve pardişahların ilgisini çekebilmiştir. Onlar da çok geniş bir taramanın küçük bir öbeğini oluşturuyor.

Abdüsselam el-Muhtedi (1512’de sağ)

Hoca İlya el-Yahudi diye de bilinen Abdüsselam el- Muhtedi, Tevrat’ı ezbere bilen, astronomi,takvim, aritmetik ve geometri alanlarında bilgi sahibi olan bir ilim adamıydı. Din değiştirdi; Müslüman oldu. 1497’de Yahudilere el-Risalat el-Hadiye adında Arapça bir reddiye yazmıştır. 2. Bayezid’in hizmetine giren Abdüsselam, Yavuz Sultan Selim zamanında da devmet görevi yapmış el-Defteri diye tanınmıştınr. Muhtedi, özellikle tıp ve astronomiyle ilgi eserler yazmıştır. Tıpla ilgili eserlerinden biri vebaya karşı alınacak önlemlerle ilgilidir. Muhtedi (İlyas b. Abram), önsözde Allah’ın tıp ilmini kendisine, ünül beldeleri gezip görmek, eski ve yeni tabiplerin güvenilir kitaplarını incelemekle bahşettiğini belirtir. İncelediği bilginler Hipokrat, Galen, el-Razi,İbn Sina, İbn Rüşd, İsidor, Eflatun, Phytagoras, Angzy Gvry, Cenzv(Cydr), Batlamyus, Musa gibi tabip ve alimelrin eserlerinden de aktarmalar yapıyor. Bu konuda bilgisi olan insanlarla tartışıyor. Veba hastalığı konusundaki önlekleri basitleşirerek Sultan 2. Bayezid’i sunuyor.

İlyas b. Abram yani Muhtedi, İstanbul’da çıkan veba salgınları ve depremlerle ilgili olarak akla başvuruyor. “Risalesi sebebiyle binde bir bile kurtulan olursa Allah katında büyük sevap kazanacağını” belirterek deprem (zelzele) konuunda Aristo’nun depremin “yer altında sıkışan gazların yeryüzüne çıkkmak istemesi” yüzünden oluştuğu konusundaki görüşünü aktarıyor. Yazarın ilginç yönlerinden biri de İbn Sina’nın al- kanun’unun eleştirisiyle ilgili söyledikleridir.Örneğin İbn Sina bu kitabında çok az görülen ve zararı az olan hastalıklara ilişkin ayrıntılı azıklama yapılırken veba gibi çok sık görülen ve zararlı olan hastalıklar hakkında azıcık ve yetersiz bilgi verdildiğidir.”İlyas b. Abram hazık ve yetenekli Frenk tabiplerinin İbn Sinayı bu konuda savunduklarını belirtir. Frnk tabiplerine göre İbn Sina bu konuda mazurdur. çünkü o, daha çok tedbir ve tedavisinde çok tecrübe ve müşahedede bulunduğu hastalıkların tedavisi hakkında uzun aıklamalarda bulunmuştur.,Yazarın Sultan 2. Bayezid tarafından İstanbul’da görlen veba salgınına arşı önlem almak ve hastalara bakmakla görecvlendirilmesi üzerine Arapça ir eser yazıyor. Bu eserin türkçeye ilk çevirisi Gevrekzade Hafız Hasan Efendi( ö: 1801) tarafından 1795 yılında yapıldı.

Gevrekzade Hafız Hasan Efendi, Sultan 2. Bayezid devrinde İstanbul’da meydana gelen büyük bir zelzelenin akabinde veba çıkması üzerine İstanbul’daki tabiplerin çoğunun bu hastalığın tanı ve iyileştirlmesinden aciz kaldıkklarını,fakat İlyas b. Abram’ın adı geçen eserini telifte bu zorlu hastalığın iyileştirilmesinde tecrübesinin görüldüğünü ve tedavi ettiği hastaların çoğunun iyileştiğini işiten padişahın onu İstanbul’a getirdiğini,uzun zaman çok insanı tedavi ettiğini,saraya intisap edebilmek için konu ile ilgili Arapça bir risale kaleme aldığını, fakat halkın çoğu bu dili bilmedikleri için Micennet el- Ta’un adlı bu eseri Türkçeye çevirdiğini söylemektedir. Mütercim adı geçen risaleyi inceleyip eski ve yeni tabiplerin veba ilgili deneylerini derleyip toparlamış, kendi deneylerini,kendi zamanında bu hastalığı iyileştirmede ortaya çıkan yenilikleri de katarak eseri türkçe’ye tercüme ettiğini belirttikten sonra (s: 93), yazarın mukaddimesine geçmektedir.

Eserin ikinci tercümesi ise Sultan 2. Abdülhamit devrinde Sanayi Alayı Müftüsü Ahmed-i Ömeri al- Şami tarafından 1894-94’te el-tevfikat el- Hamidiyye fi Def’el- Emraz el- Veba’iyye adıyla gerçekleştirilmiştir.

(E. İhsanoğlu,, BCFF, s: 88-93….)

15. yüzylın sonları ya da 16. yüzyılın başları. ”Osmanlı yönetiminin özellikle Müslüman olmayan tebaaya ve ülkeye gelen yabancılara karşı bu hoşgörülü davranışının o yıllarda başka yerlerde, Hıristiyan Avrupa’da görülmediği bilinmektedir. Kendilerine yapılan baskılar ve engizisyon işkencelerinden kurtulmak isteyen İspanya’daki Yahudiler, en güvenceli ülke olarak Türkiye’yi bulmuşlar ve 1492’de buraya gelip yerleşmişlerdi.”

(Ş. Turan, TKTarihi, s: 142)

Hıristiyanlar, İspanya’daki Müslümanları ve Yahudileri Avrupa’dan kovuyordu. Yıl 1492. Katolik hükümdarlar İspanyada siyasal ve askeri birliği sağlamışlar sıra din birliğini sağlamaya gelmiş. İşe daha kolay lokma görünen Yahudileri sürmekle başlanıyor. Yahudilere, Osmanlılar kucak açıyor. Yahudiler, Osmanlıya çok önemli bir armağanla geliyor: Osmanlı’nın henüz tanımadığı matbaa ile. Matbaa bulunalı 40 yıl olmuştu. Yahudiler padişaha başvurdular; “kitap ve diğer basımlar için” padişahtan izin istediler. Padişah 2. Beyazıt namıbdiğer Sofu Beyazık” buna izin vermedi. Çıkardığı bir fermanla “her dilde kitap basılmasını onayladı, ancak “aarapça kitap basılmasını zinhar yasakladı.” Ermenice’den Yunanca’ya kadar Osmanlıda her kitap serbestçe basıldı; ama “ Türk ve Müslüman reayanın (halkın) kitap okuması fiilen yasaklanmış oldu.” Çünkü kitap basılamadı.

Sofu Beyazıt’ın aymazlığı Osmanlı’yı daha o tarihte Batı’dan ve kendi içindeki Müslüman olmayan halktan tam 230 yıl kopardı. Matbaanın gelişi için Lale devrini, 1727’de 3. Ahmet Dönemini beklemek gerekti.

1729 yılında yazarı bilinmeyen bir kitap Batı Hint adalarından ve Amerika kıtasının keşfinden sözediyor. Osmanlı bu kitapla ilk kez “yeni bir kıtanın bulunduğunu öğreniyordu. Ama kitaba göre: “ Bu güzel topraklar zamanı gelince Osmanlı ülkesine katılacak, islam töreleriyle aydınlanacaktır.”

(Son tümce: Bernard Lewis, Çatışan Kültürler, Bölüm 48; Aktaran ve diğer görüşler: Yalçın Doğan, Milliyet, 4. 01 1998)

İkinci Bayezid ve 1. Selim dönemleri : 15. yy’ın sonu ile 16. yy’ın başı

Fatih’in ölümünden sonra da müsbet bilimlere gösterilen ilginin devam ettiği görülmektedir. Bu sırada da Sinan Paşa ve öğrencisi olan Tokatlı Molla Lütfi’nin matematik ve astronomi üzerine çalışmaya devam ettikleri anlaşılmaktadır. Gerçekten bu sırada Molla Lutfi, yüz kadar bilim dalının ad ve konularını gösteren El-Metalibu’l-İlahiye fi Mevzuati’l-Ulum adlı eserini yazmıştır. Ali Kuşçu’dan matemakitk dersleri almış olan Molla Lütfi’nin önemli sayılabilecek bir eseri deTaz’ifu’l-mezbah (Sunağın İki Katına Çıkarılması) adını taşımaktadır. Lutfi’nin bu eseri yazarken İzmirli Theon’un Delas adasında yapılan sunağın iki katına çıkarılmasına dair, Eflatun’dan öğrenmiş gibi yazdığı ünlü eserden ilham aldığı sanılmaktadır. Bilindiği üzere bu konu, bilim tarihinde Delos Problemi adıyla anılır. Sunağın iki katına çıkarılması meselesi de tanrının daha büyük bir sunağa ihitiyacı meselesi olmayıp,Yunanlıların matematiği ihmal ettiklerine bir işarettir.Theon,bu meselenin orta orantılı usulüyle çözümlenebileceğini anlatmıştır. Molla Lütfi de,adı geçen eserinde,önce çizgi ve karelerin kendileriyle çarpımı üzerinde durmuş,sonra küpün ikileştirilmesinin,yanına yeni bir küp eklemek olmadığını aksine bunu sekiz defa büyütmek olduğunu açıklamıştır.Lutfi,bu vesile ile ünlü Kadızade’nin Eşkalu’t-Tessi adlı eserine yazılan Ebu’l-Fetih hasiyesinden başlayarak, birçok eserde sözü edilen “geometnri bilmeyen kadının yargıda yanlışlık yaptığı yolundaki düşünceyi de tekrarlamıştır. Bilindiği üzere bu düşünce,daha sonraları, başka eserlerde de tekrar edilecektir..Kaynaklar, Lütfi’nin keskin zekalı, keskin dilli, bilimin bir çok dalında bilginlik derecesine ulaşmış,söz söylemekte ve hazır cevaplılıkta üstün yetenekli,geleneksel bilimlerin yanında akılcı bilimlere de ayrı bir önem veren, bilgisinden ötürü de halka rasında Deli Lütfi diye de ün kazanmış olan bu bilginin, aynı zamanda keskin hekim olduğu anlaşılmaktadır. Anımsanacağı gibi, hocası Sinan Paşa, Fatih zamanınında 1470 yılında vezirliğe yükseltilmiş,o yıl,Sahn-ı Seman’da ve Şeyh Vefa zaviyesinde müderrislik yapan Lütfi de hocası sayesinde Fatih’in saray kütüphanecisi (Hafız-ı kütüp) olmuştu. Daha sonra hocası gözden düştü, Müdderris olarak Sivrihisar’a sürüldü,öğrencisi Lütfi de kendisiyle birlikte gelmişti.

2. Bayezid’in hükümdar olmasından sonra hocası ile birlikte İstanbul’a dönmüş,önce Bursa, sonra Edirne ve nihayet Fatih medreselerine müderris tayin edilmişti. Bu son tayin, eskiden beri eserlererini eleştirerek rahatsız ettiği zamanın bilginlerinden İbrahim hatipzade’nin kıskançlığını kabarttı. Samimi bir müslüman olan, ancak derslerinde dinin daha ziyade vicdani ve ruhi(s: 249) yönlerine önem veren Molla Lütfi ’nin dinsizliği iddiası ortaya atıldı. Bir meclis huzurunda muhakeme edilerek bazı üyelerin karşı oyuna rağmen, Hatipzade’nin fetvasıyla öldürülmesine hükmolundu. Molla Lütfiye isnat edilen suçların neler olduğu, bir taraftan Molla Ahaveyn adı ile ünlü Muhyidden Mehmed’in Ahkamu’z-Zındık adlı eserinden, öte yandan Molla Lütfi’nin karısını amcası olan Ahmet Paşa’nın yazdığı iki şikayet mektubundan analışlmaktadır.Molla Ahaveyn’in eserinde belirtildiğine göre,felsefi bir takım görüşlere kapılan ve gurura saplanan Molla Lütfi, şeriat kurallarına saldırmış, çevresine öğrencileri,cahil ve heveslerine düşkün kimseleri toplamış,onların çoğunu hemen hemen inkara ulaştırmış, sapkınlığı kesin bir kimseydi. Ancak bu iddialara öteki kaynaklarda rastlayamıyoruz. Öteki kaynaklar ise onun eleştiri ve taşlamalarında herhangibir ayırımı yapmaksızın bilim adamlarını, vezirleri ve beyleri hedef aldığını ve onların molla Lütfi’yi bir bahane ile yok etme konusunda birleştiklerini, İzari Çelebi ile olan tartışmasından sonra ise Sultan 2. Bayezid’in ona duyduğu kırgınlığı fırsat bilerek ünül Hadis dersi olayını düzenlettirdikleri konusunda birleşmektedirler. Ahmet Paşa’nın mektuplarından anlaşıldığına göre de Molla Lütfi, Sinan Paşa’nın ölümünden sonra, onun vakfiyesini ve vasiyetini saklamış, daha sonra bir adamı vasıtasıyla Sinan Paşa’nın mühür yüzüğünü çaldırmış, bir yolunu bularak kendisin Sinan Paşa’nın vakfına mütevelli tayin ettirmiştir. Mektuplarda belirtildiğine göre,molla Lütfi, bu arada, sinan Paşa’nın terekesindeki kıymetli kitapları,başkalarından çaldığı kıymetsiz kitaplarla değiştirmiştir. Bu yaptığını örtbas etmek için, değiştirdiği kitapların yerine koyduğu kıymetsiz kitapları satmaya çalışmış, bazılarını da satmıştır. Ahmet Paşa ile Molla Lütfi arasında çıkan sürtüşmenin giderilmesi için Molla Kestelli tayin edilmiş, o da yaptığı soruşturmasının sonuçlarını bir rapor halinde padişaha sunmuştur. Molla Kestelli,Ahmet Paşa’yı haklı gösteren bir “arz-name” hazırladığı gibi, dönemin bilginlerinden bazıları da Ahmet Paşa lehinde fetvalar vermişlerdir. Ahmet Paşa, yazdığı bu iki mektupta “arzname” ve fetvalara uyularak Molla Lütfi’nin siyasetle cezalandırılmasını istemektedir.Yaratılan bu hava sonunda tutuklanan molla Lütfi,kazaskerler tarafından yargılandı. Ancak yargılama sonunda kazaskerlerin bir hükme varamadıkları analaşılmaktadır. Molla Lütfi hakkındaki ölüm hükmü Hatipzade’nin baskısıyla Divan’daki ikinci toplantıda uzun tartışmalardan sonra alınabilmiştir. Böyle bir sonuca varılmasında vezirlerin de etki ve desteği olmuştur. Divanın bu hükmü (s: 250) padişah tarafından da onaylanınca Molla Lütfi , 24 Aralık 1494 tarihinde Sultan Ahmet Meydanında idam edildi. Mahkemesi sırasındaki savunmaları ve haksız yere öldürülmesi, halkın üzüntüsüne sebep olmuş;şairler ölümüne tarih düşmüşlerdir. Cereyan tarzı ve savunmaları bakımından bir dereceye kadar Sokrat trajedisini andıran bu olay, A.Adıvar’ın da dediği gibi Osmanlı Türkiyesinde bilim ve düşünce adına uğranılan ilk felaket olsa gerektir.

Bu dönemde hakkında kısaca da olsa bilgi verilmesi gerken önemli sayılabilecek bir kişi de İbrahim b. Abdullah el-Cerrah ’tır. Onun Alaim-i Cerrahin adlı eseri, kısmen çeviri, kısmen telif bir tıp kitabıdır. Cerrah İbrahim’in bu eserinde ilk defa, elde taşınan ateşli silah yaralarıından ve onların tedavilerinden bahsettiği görülmüktedir. Bu durum, cerrahi tarihi bakımından özel bir önem taşımaktadır.

Bu dönemde matematik ve astronomi konusunda da önemli çalışmalar yapıldığı görülmektedir.Dönemin önde gelen astronom ve matematikçisi Mirim Çelebi adı ile ünlü Mahmut b. Mehmet’ir. Ali Kuşçu’nun torunu olan Mirim Çelebi, Hocazade ve Sinan Paşa’nın öğrencisi olmuştur. Matematik, astronomi ve usturlaba dair eserleri olan Mirim Çelebi, 2. Bayezid’in emriyle Dusturu’l- Amel ve Tashihu’l-Cedvel adı ile Uluğ Bey Zic’ine Farsça bir şerh yazmıştır. Ancak belirtmek yerinde olur ki Mirim Çelebi, Batlamyus sistemi üzerine kurulu bilgilerle uğraşıp kitap yazdığı sıralarda, Batı’da, Kopernik, bin yıldan beri bilim dünyasına egemen olan bu Batlamyus sistemini yıkmaya çalışıyordu. 1. Selim döneminde Anadolu kazaskerliğine yükselmiş bulunan Mirim Çelebi , bu hükümdar için, Ali Kuşçu’nun Fethiye adlı eserine bir şerh yazmıştır. Bu vesile ile üzerinde durulması gereken matematikle ilgili önemli bir Arapça eser de 1506 yılında Muslihiddin b. Sinan ’ın kaleminden çıkmıştır.Bu eser Risale-i Eflatuniye adını taşımaktadır. Eser, “Eflatun’un kelimatını Bizanslı alimin şerhi” diye başlamkata ve açıklamanın yazılmasını, Fatihin Bizanslı b bir bilgine emrettiğini söylemekte ve bilginin, Fatih’in ölümü üzerine, bunu oğlu 2. Bayezid’e sunduğunu belirtmektedir. Burada sözü edilen konu, bir sıvıya batırılan bir cismin, hacmine eşit miktarda sıvının ağırlığı kadar ağırlığından kaybedeceğine dain olan ünlü Arşimedes ilkesinden ibaret bulunmaktadır. Bu eserin,Eflatun’un bir eserinin açıklanması gibi gösterilmesi, herhalde, Doğu’da genellikle önemli ve karışık meseleleri “İlahi” lakabıyla anılan Eflatun’a bağlamak adeti ile ilgili olsa gerektir.

2. Bayezid döneminde tıp ile ilgili olarak Ahi Ahmet b. Kemal ’in (s: 251) çalışmalarından söz edilebilir. Ahi Çelebi adıyla ünlü bu hekimin babası Kemal de bir hekimdi. Kendisini, Bayezid saraya almak istemiş ancak o bunu kabul etmemişti.Bununla birlikte oğlu, 2. Bayezid’den itibaren üç padişaha hizmet etmiştir. Ahi Çelebi, böbrek ve mesane taşları üzerine bir eser yazmış,taşın bedende nerelerde olduğunu, belirtilerini, taşın idrar yolunu zedelediği ya da tıkadığı zaman yapılacak tedavi yollarını anlatmıştır. Oldukça uzun ömürlü olduğu anlaşılan Ahi Ahmet b. Kemal, Kanuni zamanında da, başvezir Makbul İbrahim Paşa (öl: 1536)’nın sağlığında İbnu’n-Nefis ’in İbn Sina’nın El-Kanun fi’t- Tıb adlı eserine yazdığı şerhi yani El- Mucezu’l-Kanun (El-Mucez fi’t-Tıb ) adlı eserini Türkçe’ye çevirmiştir. Ahi Çelebi ’nin bu çevirisinin önsözünde, Arapça ve Farsça eserler yanında türkçe tıp kitaplarının azlığından bahsetmesi dikkati çekmektedir. Bu sıralarda iki tane de hastahane yapıldığı anlaşılmaktadır. Bu hastanelerden biri Edirne’de, öteki de Kanuni Sultan Süleyman’ın annesi Hafsa Sultan tarafından Manisa’da yaptırılmıştır.Öte yandan bu dönemde adı geçen Ahi Çelebi’nin emri ile Musa Calinus el-İsraili adında bir Musevi hekim,ilaçların sıcaklık, soğukluk, kuruluk ve nemlilik derecelerini ve kullanılacak miktarlarını gösteren bir küçük risale yazmıştır.Bu eserde ilaçlar dosta faydalı,düşmana zararlı diye ikiye bölünmüştür.Ancak eserin İstanbul’da Üniversite Kitaplığı nüshasında bu satırların kenarındaki bir notta ‘dost düşman ilacı diye bir ayırımın tıp kanunu dışında olduğu ‘belirtilmiştir. Bu notun altında da “Tabib Şifai” imzası bulunmaktadır. Bu eserin bir özelliği de İshak İsraili adında başka bir Musevi hekimin ifadesine dayanılarak ilk defa olarak Arnoldo di Villanova (1234-1310) adlı bir ortaçağ hekiminden bahsetmiş olmasıdır.Bu eserde sık sık İbn Rüşd’ün Külliyat’ından alıntılara da rastlanmkatadır. Öte yandan bu sıralarda Ahmed b. Bali Fakih de Necmeddin Mahmud b. Ziyaeddin İlyas Şirazi (öl. 1330)’nin Havi-i Sağır adı ile ünlü El-Havi fi İlmi’t-Tedavi adlı eserini Mecma’u’l-Mucerrebat adı ile Türkçeye çevirmiş, bu çevirisine kendisi de bazı eklemelerde bulunmuştur. Bu kitapta iç ve dış hastalıklar ile hummalar ve bazı ilaçlarla iligili bilgiler verilmiştir. 15. yy’ın sonların doğru toıpla ilgili bazı önemli çalışmalar da daha çok cerrahi alanında görülmektedir. Bu çalışmaları kısaca özetlemek gerekirse, bu sıralarda, Sabuncuoğlu’nun Cerrahiye-i İlhaniye’si dışında,türkçe yazılmış üç Cerrahi kitabı bulunmaktadır. Bunlar da daha önce hakkında bilgi verdiğimiz Alaim-i Cerrahin ve Cerrah Mes’ud’un Farsça’dan çevirdiği tercüme-i Hülasa fi Fenni’l-Cirahe adıl eseri ile son zamanlarda bulunan ve yazarı bilinmeyen Kitab-ı Cerrah-name’dir. aralarında esas itibarıyla büyük farklar bulunmayan bu eserler, 15. yy Osmanlı hekimliğinin belirli bir ortam ve bilgi düzeyinde bulunduğunu göstermektedir.

Bu bölümü sona erdirirken adını anacağımız bir eser de Yadigar-ı İbn-i Şerif adını taşımaktadır. Halk için yazılmış,bir genel sağlık bilgisi kitabı niteliğinde (s: 252) olan bu eser hakkında kesin bilgi verebilmek için, eserin bilinen yazma nüshalarının gözden geçirilmesi gerekmektedir.

4- 16. YY ve Deniz Coğrafyacıları

Genel olarak 16. yy başlarından 17. yy’ın ilk yıllarına kadar,diğer bir deyişle 3. mehmet’in ölümüne (1603) kadar geçen zaman içinde müsbet bilimler alanında daha önceki devirlerde görülen bir çeşit eğilimin biraz daha durakladığı,ancak deniz coğrafyacılığında önemli bir hamle yapılmış olduğu ileri sürülmüştür(A.A. Adıvar, Osmanlı Türklerinde İlim,4. baskı,İstanbul, 1982). Bununla birlikte son zamanlarda daha 1461 yılında Mürsiyeli İbrahim tarafından yapılan bir harita tesbit edilmiştir. Gerek harita tekniği,gerekse seyir ayrıntıları bakımından önemli olan bu harita (portulan),Tunus’ta yapılmış olup, Akdeniz, Ege ve Karadeniz’in tümü ile batı Avrupa kıyıları ve İngiliz Adalarını içcine almaktadır. Bu başarılı haritadan,denizlerdin sığlığının ve suyüzeyine yakın kayaları gösteren işaretler bakımından, daha sonraki harita yapımlarında,örneğin Piri Reis haritasında yararlanılmıştır.

Haritacılık ve deniz haritacılığı söz konusu olunca bu dönemin üzerinde durulması gereken önemli bir kişisi olarak kuşkusuz Piri Reis hakkında bilgi vermemiz gerekecektir. Bugün elimizde Piri Reis haritasından yapılmış ve 16.yy başlarında;1517 yılında, Mısır’da Yavuz Selim’e sunullmuş yarım bir dünya haritası bulunmaktadır. Bu harita, Kristof Kolomb (Cristobal Colon)’un 1489 yılına ait olup kaybolmuş haritasının bir kopyasıdır. Haritanın Afrika ve Kuzey’de İspanya’dan yukarısı ya eskiyerek kaybolmuş ya da koparılmıştır. Yarım haliyle harita, tam bir dünya haritası değil, sadece İspanya,Doğu Afrika,Atlas Denizi ve Amerika’nın o zaman bilinen parçaları ile Antilles Adalarını içine almaktadır.Öteki kısmının ne olduğu bilinmemektedir. Bu kaybolan kısımla bu haritanın bir dünya haritası oluşturduğu kuşksuzdur. çünük Piri Reis’in bu dönemin ünül yazarı Muradi ile birlikte yazmış oldukları Kitab-ı Bahriye adlı eserinde Hint ve Çin denizlerinin bugüne kadar bu diyarda kimsenin bilmediği yeni çıkan haritalarını da Mısır’da Sultan Selim’e verdiği söylemiseni bakılırsa,söz konusu haritada, o zaman bilinen dünyanın doğu tarafının da bulunduğu kesin olarak ileri sürülebelir. Bugün elde bulunan haritanın Amerika kısmının , Kristof Kolomb tarafından 1489 yılında yapılan ve kaybulmuş olan haritadan yapılmış (s: 253) olduğunu sözü edilen Kitab-ı Bahriye adlı eserde bulunan bazı kayıtlar da doğrulamaktadır. Bu haritada Avrupa ve Afrika ıyılarının ve adaların en iyi bir şekilde çizilmiş bulunması, Piri Reis’in, en yeni İspanyol ve Portekiz haritalarını ve yeni keşifleri dikkatle izlemiş olduğunu göstermektedir.Bu haritaların bir notunda Asor adaları hizasında “bir Ceneviz kükesi,,Flandres’ten gelirken fırtına yüzünden bu adalara çıkagelir ve bu adalar bundan sormludur” denilmesinden Asor adalarının Cenevizliler tarafındanh keşfediloiği düşüncesi ileri sürülmüştür.

Topkapı Sarayı Kitaplığı’nda bu haritadan başka yine Piri Reis’e ait 1528 tarihli bir harita parçası daha bulunmaktadır. Bu harita, deve derisi üzerine sekiz renkle resmedilmiştir ve Atlas Okyanusu’nun kuzeyi ile Orta Amerika’nın o sıralarda yeni keşfediylmiş kıyılarını göstermektedir. Bu harita, belki de,daha büyük bir dünya haritasının kuzey batı köşesinden ibarettir. Özelliği de,buradaki adaların ve bazı kıyıların,birinci haritaya göre daha doğru çiziylmiş olmasıdır. Önceki haritada görülmeyen Yengeç Dönencesi burada çizilmiştir. Yirmiye bölünmüş iki tane mil ölçüsü vardır. Groenland’dan itibaren güney batıya doğru iki büyük kara parçası görünmektedir. Kuzeydekine Bakala adı verilmiş ve portekizliler tarafından keşfedildiği yazılmıştır. Daha aşağıda Newfoundland(Yeniel) kıyıları üzerinde yazılan notta,bu kıyıların Portekizliler tarafından bulunduğu ve bütünüyle bilinmediğine işaret edilmiştir. Daha aşağıda bugünkü şekline çok benzer bir durumda Florida yarım adası göze çarpmaktadır. Kenarda görülen kara parçaları 1517 ve 1519’da keşfedilen Honduras ve Yukatan yarım adalarıdır.Küba, Haiti,Bahamave Antiller,Kolob’un etkisiyle çizilmiş ilk haritadan farklı ve daha doğru olarak gösterilmiş,keşfedilmemiş yerleri ise hiç çizmeden beyaz olarak bırakmıştır. Onun bu davranışından,bilimsel düşüncenin gerektirdiği şekilde hareket etmiş olduğu sonucu çıkarabiliriz.

Amerika’nın bütün dünyanın ilgisini çekmesi Amerigo Vespucci (1451-1512)’nin 1507 yılında yazdığı mektupla başlar. Mektubunda burasının yeni bir kıta olduğunu,buraya “Amerika” adının verilmesini önerir. Ancak yerlilerin, Nikaragua’nın bir bölgesine Amerika demekte olduklarını ve bu adın buradan yayıldığını söyleyenler de vardır. Böylece Amerika kıtası,16. yy’ın ilk yarısından itibaren coğrafyacıların ilgisini çekmeye başlamış,bu ilginin sonucu olarak da haritaları yapılmaya başlanmıştır. Bu akım, görüldüğü üzere Piri Reisi de içine almıştır. Ancak kabul etmek gerekir ki, Piri Reis daha çok, Kitab-ı Bahriye adını taşıyan eserin yazarı olarak ün kazanmıştır. Bu eser,1521 yılında yazılmıştır. Ancak daha sonra Başvezir İbrahim Paşa’nın uyarısı üzerine göjzden geçirilip genişletilerek 1525-26 yılında son şekilini almıştır. Bununla birlikte Muradi’nin Fetihname-i Hayreddin Paşa adlı manzum (s: 254) eserinrde bulunan bazı kayıtlar,durumun tamamıyla böyle olmadığını ortaya koymuş bulunmaktadır. Gerçekten Muradi ,bu eserinde, bundan önce bir kitap yazdığını,bu kitabına Bakir-name adını verdiğini,bu kitapta harita ve pusula bilimleri ile denizcilik ve deniz yolları hakkında bilgi verdiğini belirtmekte ancak bu eser yüzünden ün kazanmış bulunanın Piri Kethüda olduğunu ileri sürmektedir. Muradi’nin bu sözleri inandırıcı görünmektedir. Çünkü o, bu sözlerinin arkasından,gerçekte deryayı ilk önce böylesine gezenin ve gördüklerini,edindiği bilgileri bir bir yazanın Piri Kethuda olduğunu özellikle belirtmekte,ancak onun yazdıklarını bir kenara bıraktığını, bir ‘ehl-i dil’ bulamadığı için,onu “cem edemeyip” “bunca yıl” “yaturmuş” olduğunu ifade ile nihayet kendisinden ricada bulunduğunu,bu rica üzerine bu malzemeyi bir kitap haline getirdiğini,bu durumu,”bir nice yüz”genç ve yaşlının bildiğini kesin bir şekilde açıklamaktadır. Muradi’nin adını andığı “Piri Kethuda”, kuşkusuz Piri Reis’ten başkası değildir.Öyle anlaşılıyor ki Piri Reis, 1524’lerde tersane Kethüdalığı görevinde bulunmuştu. Böylece Muradi’nin eseri Bahirname ile Piri Reis’in eseri olarak tanınan Kitab-ı Bahriye’nin durumlarının ne olduğu,diğer birsdeyişle ikisi arasında ne gibi bir ilişki bulunduğu,önemli bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır.Gerçekten,daha önce de işaret ettiğimiz üzere,Kitab-ı Bahriye 1520-21 yılında yazılmış daha sonra 1525-26 yılında bu ilk esere manzum bir bölüm eklenmiştir. Bugün, bu eserin,bu iki şekiline ait yazma nüshalar bulunmaktadır.Paul Kahle tarafından yayınlanan nüsha,eserin ilk şekline H. Alpagut ve F. Kurtoğlu tarafından yayınlanan nüsha da eserin ikinci telifine ait bulunmaktadır. Bu iki telife ait nüshalar arasındaki farkı dikkate alan P. Kahle yazdığı Girişte 1525-26 yılında tamamlandığı belirtilen ikinci telifin Piri Reis’in eseri olmadığını,kendisinden sonra yaşamış olan bir başkası tarafından yazımış olabileceğini ileri sürmüştür. Buna karşılık H.Alpagut ve F. Kurtoğlu,ikinci telifin de Piri Reis’e ait olduğu görüşününü savunmuşlardır.Ancak bu yayıncıların aksine H. Yurdaydın,1952’de Kitab-ı Bahriye’nin Muradi’nin eseri olduğunu iler sürmüştür.1525-26 yılıhda yeniden yazılmış olan eserin manzum sonuç kısmında anlatıldığına göre, hain Ahmet Paşa olayından sonra Başvezir İbrahim Paşa deniz yoluyla mısıra gittiği sırada, (s: 255) Osmanlı filosu büyük bir fırtınaya yakalanmıştı. Bu sırada Paşa’nın gemisinde bulunan Piri Reis’in zaman zaman kitabından yararlandığı,İbrahim Paşa’nın dikkatini çekmişti. Kitabı gören İbrahim Paşa’nın bu kitabın daha düzenli bir hale getirilerek padişaha takdin edilmesi emri üzerine kitap yeniden yazılmıştır. Bu hususun ayrıca,kısa mensur girişte de belirtildiği görülmektedir. Bu ikinci telifin Muradi’nin eseri olduğunu ileri süren H. Yurdaydın’a göre bu konuda eser yazmış Piri Reis’ten başka bir Piri bulunmamaktadır. Ayrıca Piri Reis’e ün sağlamış Bahir-name adlı başka bir eserde söz konusu değildir. Fazla olarak Kitab-ı Bahriye ’nin ikinci telifine ait nüshanın sonunda bulunan ve tarih düşürülmüş olan beyitte yazar “iham” yolu ile yani iki manası olan bir sözcüğün en az kullanılan anlamını kastederek kendi mahlasını da açıklamış bulunmaktadır:

Tamam itdük sözi bulub Muradi

Dedük tarihi ane feyz-i hadi.

… Böylece görüldüğü üzere Bahirname’ye esas olan Piri Reis tarafından toplanan malzemeyi değerlendiren Muradi olmasına rağmen bu eserin yazarı olarak ün salan Piri Reis olmuştur. Bu yüzdender ki Muradi, Kitab-ı Bahriye’nin ikinci telifinden 12 yıl sonra 1538’de yazdığı Fetih-name-i Hayreddin Paşa adlı eserinde durumu açıklamak gereğini duymakta, dernidi dökmekte, bir türlü içine sindiremediği bir haksızlığı gün ışığına çıkarmış bulunmaktadır.

İşte bu ünlü eser özellikle manzum giriş kısmı gözden geçirlidiğinde,yazarın güçlü bir gözlemci ve araştırmacı olduğu, bu özellikleri ile de gezdiği yerleri ve zamanın coğrafya eserlerini incelediği ve eserini böylece yazdığ ıanlaşılmaktadır. Yazar bu manzım kısmı takip eden mensur bölümde,batıda portulan ya da portolano denilen, kıyıları, adaları, limanları,ulaşım için tehlikeli olabilecek yer ve kayaları anlatan denizcilik rehberlerine olan ihtiyacı belirtmekte,ne kadar büyük yapılırsa yapılsın haritalara bu tür bilgilerin sığdırılmasının mümkün olmadığını açıklamaktadır. Yazar daha sonra denizciliğin güçlüğünü ve önemini belrtmek için gel git olayını,limanların sığ ve demir atlaya elverişli yerlerini bilmek gerektiği, rüzgar ve fırtınaların çeşitleri,pusula ve haritanın tarifleri ve “rub’ı meskun” denizlerinin durumları gibi konular hakkında bilgi vermektedir. İşin en ilginç yönü dünya küre şeklinde olduğunun ısrarla belirtilmesi ve yazarın (s: 257) Portekizli bir papaz tarafından yapılmış bir yer küresini gördüğünü belirtmesidir. A.A, Adıvar’a göre yazarın iyi bir şekilde tarif ettiği bu yerküre, büyük bir olasılıkla, Nürnbergli Martin Behaim’in 1492’de yaptığı ünlü yer küresinin bir modeli olacaktır. Bu kişi, 6 yıl Portekizde yaşamış, portekiz gemicileri ile geziler yapmıştı. Bu vesile ile üzerinde durmamız gereken bir husus da,bu eserde,Amerika’nın keşfi ile ilgili herhalde ilk kez bilgi verilmiş olmasıdır.Yazara göre (Kristobal) Kolon (Christophe Colomb) elinde bulunan İskender zamanından ya da İskender zamanında yapılmış bir harita ile yola çıkardak Antilles adaları kıyılmarını keşfetmiştir.

Özetle, Kitab-ı Bahriye , gemiciler için yazılmış bir portulan’dır. Bu tip eserlerde genel olarak haritalar bulunur; limanların, kıyıların özelllikleri,tehlekesiz yollar belirtilir. Bu tip eserlerin en eskisi de Paris Milli Kitaplığı’nda bulunan ve Carte Pisane danilen harita olması söz konusdur. Bu haritanın 13. yy’ın ortalarında yapıldığı sanılmaktadır. Ancak bunun da daha eski bir haritadan kopya edilmediğini kimse ileri süremez. Ortaçağ İslam gemicilerinin de bu tür eserler yazdıkları, deniz ve kıyı haritaları yaptıkları ihtimal dışı değildir. Böylece denilebilir ki, bu tip eser yazanlar,görebildikleri önceki eserlerden yararlanmışlar, bu bilgileri kendi tecrübeleriyle sağlamlaştırmışlar,artırmışlardır. Bu bakımdan o sıralarda bilinen İtalyan prtulanları yani deniz reberleriyle Kitab-ı Bahriye arasındaki bazı temas noktaları kuşkusuz bulunabilir. Ancak bu konu ciddi be şeklde incelenmiş değildir. Buna karşın Kitab-ı bahriye ile karşılaştırıldıkları zaman çok ilke kalan İtalyan port deniz rehberlerinin ona örnekli yapmış olması düşünülemez.Kitab-ı Bahriye batıda büyük ilgi toplamı ve hakkında araştırmalar yapılmıştır. Kitab-ı Bahriye’nin yazılışına temel teşkil eden malzemeyi toplamış olan Piri Reis, daha sonraları Süveyş Donanması komutanlığına atanmış, 1551 yılılnad Maskart’ı almış, bi süre de Hürmüz Kalesini kuşatmışsa da daha sonra bu kuşatmayı kaldırıp Basra’ya gelmişti. Kuvvetli bir Portekiz donanmasının Basra’ya yaklaşması üzerine üç gemi ile Basra’dan ayrılmış,anca iki gemi ile Mısır’a dönebilmişti. O sırad basra valisi olan Kubad Paşa’nın Hürmüz Kuşatmasını, aldığı rüşvetler sebebiyle kaldırmış bulunduğunu İstanbul’a bildirmesinin sonucu olarak 1554 yılında Mısır’da idam edilmiştir.

Bu dönemde yaşayan ve Coğrafya özellikle de Hint Okyanusu (s: 258) hakkında bilgi veren diğer bir denzci de Seydi Ali Reis (öl: 1562) tir. Katibi takma adıyla şiirler yazan Seydi Ali Reis, Barbaros Hayerettin Paşa (öl: 1546)’nın maiyetinde çalışmış,astronomi konusunda da bilgisi olan mahir bir denzciydi. halep’te bulunduğu sırada Piri Reis’in Basra’da bıraktığı donanmayı getirmek üzere donanma komutanlığına atandı. Basra’dan donamayı alıp El-Mosandan burnu hizalarında 25 gemilik bir portekiz donanmasıyla savaşa tutşmuş, yenilmiş, Surrat kıyılarında karaya çıkarak,Gücerat, Sind, Maveraünnehir, Horasan ve İran yoluyla karadan ülkesine dönmek zorunda kalmıştı.Ünlü amiral bu yolculuğundan iki eserle birlikte dönmüş bulunuyordu(1557). Bu eserlerden birisi olan Mir’atu’l-Memalik yarı edebi yarı hikaye tarzında bir çeşit seyahatname niteliğindedir. Gördüğü ülkelrede tanıştığı kişiler hakkında bilgi vermiştir.Görüştüğü hükümdarlarla yaptığı konuşmalarda hep ülkesinden ve ülkesinin o sıradaki ünlü hükümdarı Kanuni Sultan Süleyman’dan övgü ile söz açması dikkati çekmektedir. Ayrıca gördüğü ülkelerin içi durumları ile ilgili olarak verdiği bilgiler de ilginçtir. Yalnız müslümanlarla konuşmuş olması ve Hindulardan hiç söz etmemesi bir eksiklik sayılabilir. Büktün bu özellikleriyle Batılı araştırmacıların da ilgisini çeken bu eser Almanca, Fransızca ve İngilizceye çevrilmiştir. Seydi Ali Reis’in deniz astronomisi ve coğrafyayı iyi bilen bir bilgin olduğunu gösteren bir başka eseri daha bulunmaktadır. Muhit adıyla tanınmış olan bu eserin tam adı Kitabu’l-Muhit fi İlmi’l-Ebhur olan bu eser, 1554 yılılnada Hindistan’da yazılmıştır. Yazar bu eserei yazmak için bir çok eski eserden yararlandığı gibi esere kendi gözlem ve sınamalarını da eklemiştir. Eserin deniz astronomisi ve fiziki coğrafya bakımından önemli olan bölümleri daha 1834-38 yılları arasında Joseph von Hammer tarafından İngilzceye çevrildi. Bu çeviri, bazı Avrupalı doğu bilimci ve tahii coğrafya uzmanlarının ilgsini çekmiş, bir süre sonra da Roma Üniversitesi profesörlerinden Luigi Bonelli bu eserin Avrupa kitaplıklarında bulunan iki nüshasını inceleyerek topografik coğrafya ile ilgili bölümlerini İtalyancaya çevirmiş ve 1849’da yayınlanmıştır.

Bu eser üzerindeki çalışma ve çevirilerin bundan sonra da devam ettiği görülmektedir.. Gerçekten Viyana Üniveristesi doçentlerinden Dr. M. Bittner bu eserin Hindistan’ın rüzgar altı rüzgar üstü kıyıları, Hint denizi ada ve takım adaları ve yeni dünyaya ait bir eki içeren dördüncü bölümü (s: 259) ile Hint Okyanusundaki ünlü liman ve adaların kutup yıldızına göre yüksekliklerini parmak ölçüsüyle gösteren bölümünü Almanca’ya çevirmiş ve bu çevirisini Vasco da Gama’nın 1497’de Doğu Hindistan yollarını açmasının dört yüzüncü yılı nedeniyle 1897’de Anma Kitabı yayınlanmıştır. Bittner bu çevirisen Seydi Ali Reis’in eserindeki tarifler üserine yapılmış otuz harita eklemiştir. Bu arada Katip Çelebi, ünlü eseri Cihan-nüma’yı yazarken Cava, Sumatra, Seylan ve öteki bazı adalar hakkında verdiği bilgileri Muhit ’ten almıştır.

Avrupada ve ülkemizde tam metni yayınlanmamış olan bu eser, işaret edilenler dışında, yön bulma, yıldızların aralıklarını ölçülmesi, zaman hesabı, takvim, Güneş ve Ay yılları,astronomiye ait bilgiler, bazı limanlar arasındaki uzaklıklar,mevsim rügarları,bu rüzgarların çeşitli takvimlere göre başlangıç tarihleri, büyük fırtınalar vb. gibi konular içermektedir.Bu bakımdan da gerçekten de yararlı bir portulandır. yararlandığı kaynakları da açıklayan Seydi Ali Reis eserinde kendi tecrübeleriyle edindiği bilgileri de eklemiştir. Piri Reis ile Muradi’nin ünlü eseri Kitab-ı Bahriye’de Amerika’nın bulunuşuyla ilgili düzenli bilgiler verilmiş olduğu halde, kendisinin hiç kimsein duymamış olduğu bir kıtadan yana Amerika’dan bahsedeceğini söylemesi gariptir. Ancak bu konuda verdiği bilgiler dikkatle okunursa burada Christobal Colon’unu keşfinden ziyade Portekzililerin Kanarya adalarından itibaren batıya doğru 20 derece giderek bir kıta bulduklarını ve bu kıtanın batıda 90 derece boylam derecesine kadar ve ekvatorda kuzeyde ve güneyde 60 derece enlem derecesine uzadığını söylemesi, özellikle en güneyde karanlık diyarına arırken Magalaniye(Macellan) boğazından geçildiğini belirtmesinden,Amerika hakkında Kitab-ı Bahriye’de bulunmayan en yeni bilgileri toplamış olduğu anlaşılır. Bu konudaki bilgileri, Kanuni zamanında devlet hizmetine giren, macellan boğazından geçerek dünyayı dolaşmış olan Portekizli bir gemiciden öğrendiğini belirtmektedir.

Seydi Ali Reis’in doğrudan doğruya astronomiye ait de eseri vardır. Bunlardan biri Ali Kuşçu’nun ünlü eseri Fethiyye’nin Hulasatu’l-Hey..e adıyla türkçeye yapılmış çevirisidir. Bu sadece bir çeviri olmayıp esere kendisinin de bazı katkılarda bulunduğu görülmetedir. Bunlar arasında kullandığı bazı astronomi terimleri ile alemin merkezinin Yerin merkezi olduğu ve ağır cisimlerin yerin mekzenie doğru düştükleri ve dağların yüksekleğinin yerinyuvarlaklığını bozamayacağı gibi konular söylenebeliri. yazarı bu konuda Nihayetu’l-İdrak adlı eserde,Çağmini ve kadızade’nin eserlerinden yaralandığı anlaşılmaktadır. Seydi Ali Reis’in hakkında kısaca bilgi verceğemiz bir eseri de Mir’at-ı kainat adındadır. yazar bu eserende, usturlabın yapımı ve kullanılışı, yıldızların yerleri ve Güneş’in yükseltisi, kıblenin ve öğle vaktinin belirtilmesi(s:260), daire çemberlerinin sinüs, kiriş ve tanjantlarının bulunması ve karşı tarafına geçilemeyen bir nehrin genişliğini völçme yöntemi gib konularda bilgi vermiştir.

16.yy deniz coğrafyacıları hakkında bilgi verirken adını anmamız gereken bir kişi de Tunuslu Hacı Ahmed’in 1559 yılında elma ağacı tahtasna çizdiği kalp şekilndeki Türkçe bir düzlem küre haritası,Venedik San Marco Kitaplığında bulunmaktadır. Hacı Ahmed bu haritayı orada tutsak bulunduğu sırada Nurnbergli Johannes Werner’in 1514’te yayınladığı yürek şekildeki projeksiyonla,Orontius’un 1536’daki dünya haritasından yararlanarak çizmiş olması ya da kopya etmesi olasıdır. Ayrıca bu döneme ait ceylan derisi üzerine çizilmiş 7 harita Topkapı’da bulunmaktadır.

Bu dönemde matematik ve astronomi konusunda eser bırakmış kimeselere da raslamktayız. Muvakkitler, büyük camilere ekli odalarda bazı aletlerle namaz ve diğer dinsel vakitleri saptayan “astronomlar”dı! İşte bu dönemde Tuhfetu’z-Zaman ve Haritdetu’l-Evan adı ile gök kürelerinden,yıldızlar, dağlar,denizler,su kaynakları ve yedi iklimden bahseden bir eser yazmış olan Mustafa b. Ali, İstanbul’daki Sultan Selim Camisinin muvakkiti idi. Mustafa, İlamu’l-İbad fi A’lami’l-Bilad adıyla Kanuni’ye sunmuş olduğu eserinde Çin ve Fas arasında yüz önemli şehrin İstanbul’a olan uzaklıkları verilmiktedir.Yazarı bilinmeyen Risaletu’l Ceyb ya da Tahlilu’l-Mikat adılı eserde de “rub-ı müceyyeb” denilen aletin, yani logaritmanın bulunmasına kadarki dönemde İslam dünyasında matematikçi ve astronomlar tarafından bir el hesaplayıcısı gibi kullanılan alet ile yükselti ölçme ,nehirlerin genişliğini ve kıyıların derinliğini ölçem yöntemleri anlatılmaktadır. 3. Murat zamanında Mahmud b. Ali Sipahizade (öl: 1588)’nin yazdığı Evzahu’l-Mesalik ila Ma’rifeti’l-Memalik adlı eserde de yeryüzünün küre içiminde olduğu belirtilmiş,denizler, göller, ırmaklar,dağlar ve şehirler hakıknda bilgi verilmiştir.

Bu sıralarda coğrafya ile ilgili önemli bir eser de 1597’de yazılmış olan Mehmed b. Ömer Bayezid b. Aşık’ın Menaziru’l-Avalim’idir.

Yazar bu eserini yazarken,Ebu’l-Fida, İbnu’l-Cevzi,İbnu’l-Verdi,Kazvini, Yakut, Hamdullahu’l-Mustevfi ve İbn Hordadbih gibi eski büyük yazarlardan yararlanmıştır. Bu eserde gökyşüzü, gök cisimleri,doğal coğrafya,şehirler,hayvanlar ve insanlar hakkında bilgi verilmiştir.

Bu vesile ile hakkında bilgi verilmesi gerken bir eser de 1583’te 3. Murat’a sunulmuş olan Tarih-i Hind-i Garbi ’dir.

(Hüseyin G. Yurdaydın, Türkiye Tarihi 2 s: 249-262 ….)

Müneccimlik ve Astronomi

Müneccim, bugünkü dille astrologtur; başka deyişle kahindir. Osmanlı Devleti’nde sarayda bulunan müneccimleri yöneten kişiye müneccimbaşı deniyordu. Ortadoğu İslam devletleri, Mezopotamya uygarlığından İran yoluyla gelen bir geleneği sürdürerek saraylarında daima bir astrolog (müneccim) bulundururlardı. Müneccimbaşılık, 15.yy sonları ile 16. yy başlarında ortaya çıkmıştır. Medrese mezunu olan, ilmiye sınıfı mensupları arasından seçileni müneccimbaşılar, ileri gelen devlet adamlarının kullanımı için takvim, imsakiye ve zayiçe hazırlamaya başlamışlardır. Takvimler 1800 yılına dek Uluğ Bey Zici’ne göre, bu tarihten sonra da Jacques Cassini Zici ’ne göre hazırlanmıştır. Başta başa geçme olmak üzere, savaş, doğum, düğün, denize gemi indirilmesi gibi konularda müneccimbaşılar ve bazen de müneccimler uğurlu saatler tesbit ederlerdi. Müneccimbaşılar, ayrıca kuyruklu yıldızların geçişi, zelzele, yangın, Güneş ve Ay tutulmaları gibi çok önemli olayları ve astronomi ile ilgili olayları da takip ederek yorumları ile birlikte saraya bildirirlerdi. Muvakkıthanelerin yönetimi müneccimbaşılara aitti. İstanbul’da kurulan gözlemevinin (rasathanenin) yönetimi Müneccimbaşı Takiyüddin Rasıd’a (öl: 1585) verilmişti. Osmanlı devletinde toplam 37 kişi müneccimbaşılık görevinde bulunmuştur. Bu kurum, Osmanlı Devleti’nin sonuna dek devam etti ve 1924 yılında kaldırılarak yerine 1927’de başmuvakkıtlık makamı kuruldu. Muvakkıthaneler de 1952’de kapatıldı.

Özellikle İstanbul’un fetnhiden sonra yaygın olarak inşa edilen kamu binalarından olan mavakkıthaneler, hemen her şehir ve kasabada cami veya mescitlerin bahçesinde kurulmuşlardır. Muvakkıthaneler, bulundukları külliyenin vakfınca yönetilmekte olup, buralarda görev yapan kişilere namaz vakitlerini saptadıkları için muvakkit denilirdi. Muvakkıthanelerde vakit tayini için kullanılan başlıca aletler rubu tahtası (quadrant), usturlab, sextant, oktant, kum saati ,Güneş saati, mekanik saat, takvim ve kronometre idi. Muvakkıthaneler, hem astronomi eğitimi verden, hem de basit bird gözlemevi görevini yapan kurumlardı. Bazı muvakkitler, başarılı çalışmalarından dolayı müneccimbaşıyllığa kadar yükselmişlerdir. Muvakkitlerin atamasını müneccimbaşı yapıyordu. Vefat eden muvakkitin yerine oğlu atanır, eğer oğlu yoksa isteklilerden biri sınavla atanırdı.

(Ekmeleddin İhsanoğlu, Büyük Cihad’dan Frenk Fodulluğuna s:25-26)

Takiyüddin Rasid

Asıl adı Takiyeddin Mehmed bin Maruf’tur. İstanbul’un fethinden sonra ilk ve son kere gözlem (rasat) yapan bu kişi Mısır alimlerinden Şeyh Mehmed bin Maruf’un oğluydu. 1521’de Kahire’de(Şamda mı?!) doğdu. Mısır’da öğretim gördü ve oradaki medreselerde hocalık yaptı. 3. Murat zamanında İstanbul’a geldi. 1562’de Hoca Sadettin Efendi’nin yardımıyla müneccim başılığa atandı.O sırada Hoca Sadettin Efendi’nin yardımıyla Gürgani ziclerinin gözlemlere uygun olmadığı şeklinde bir istida verdi ve 1579 yılında devlet tarafından Tophane’nin üst tarafındaki tepede bir gözlemevi kuruldu.Takiyüddin bu rasatnhanede çalışırken Şeyhülislim Ahmed Şemseddin Efendi bu ilmi araştırmalar aleyhinde şikayşette bulundu ve rasathanenin bir gecede yıkılmasına yol açtı. Alim, 1585’te öldü.Matematik ve astornomiye ilişkin bir çok eseri vardır. Bunlar arasında kendi gözlemlerine dayanan bir zeyc de bulunuyor.

(İ.Düşüncesi, s: 269)

Takiyyüddin ve İstannbul Rasathanesi

Gökbilimin gelişmesi bir dizi olayın birbirini izlemesi sonucu ortaya çıktı. Uzun deniz yolculuklarının başlaması, yeni kıtaların keşfedilmesi gökbilimin de gelişmesini sağladı. Denizciler için oldukça basit ama kullanışlı tablolar geliştirildi. Bu tabloların yardımıyla yapılan kârlı deniz seferlerinin artırdığı yaşam düzeyi, eğitim almış bir sınıfın mühendislik, harita ve pusula yapımcılığı gibi beyin gücüne dayalı iş kollarında çalışabilmesini sağladı. Bütün bu gelişmelere paralel olarak da gökbilim hem bir meslek olarak algılanıp para getirmeye hem de bilimsel açıdan gelişip, kendini astrolojinin baskısından kurtarmaya başladı.

İNSANLARIN gökyüzüne ilgi duymaları zamanın çok eski dönemlerine rastlasa da bu ilginin bilimsellikten uzak ortamlarda, daha çok gelecekle ilgili kehanetlerde bulunmak ya da olacakları önceden kestirmek amacıyla geliştirildiğini biliyoruz.

Bilimsel bilgi birikimi artana ve doğayla ilgili yeterli veri elde edilene kadar geçen sürede düşünürler, Dünya’yla Ay ve Güneş gibi yakın gökcisimleri arasındaki ilişkiyi ve bunların evren içindeki konumunu açıklamaya yönelik birçok yanlış görüş ileri sürmüşlerdi. Bütün bu yanılgıları düzelten ilerlemeler 1500’lü yıllarda sağlandı.

1500’lü yılların Avrupa’sında astronomi ve bilim dünyasındaki en önemli gelişmelerden biri hiç kuşkusuz, Polonyalı Copernicus’un De Revolutionibus adlı eserini yayınlaması olmuştur. Copernicus’un ileri sürdüğü heliosantrik sistem (Güneş merkezli gezegenler sistemi) gökbilimde yeni bir çığır açmakla kalmamış, Kilise’nin bilim üzerindeki dogmalara dayalı denetim gücünü de temelinden sarsmıştı. Yine de Copernicus’un ileri sürdüğü görüşün kuşkuyla karşılanan tarafları vardı. Cevaplanamayan sorular Dünya’nın nasıl rüzgâr yaratmadan dönebildiği ve Dünya’nın dönmesine rağmen havaya atılan bir cismin nasıl aynı noktaya düştüğüydü. Bu soruların cevapları Copernicus’tan sonra gelen Kepler, Galile ve Newton tarafından verildi.

16. yüzyılda Avrupa’da bu gelişmeler olurken, konu hakkında yeterli araştırma olmadığından, gökbilimin Osmanlı İmparatorluğu’ndaki durumuna ilişkin bilgiler açık değildir. İslam dini, namaz vakitlerini belirlemek için Güneş ve Ay’ın konumlarını temel almıştı. Ancak, kıble yönünün saptanması ve sivil takvimin oluşturulması için gökbilim gözlemlerinden ve ölçümlerinden yararlanılmıştır. Böylece, İslam devletlerinde rasathane kurumları oluşmuş ancak, yaşamlarını fazla sürdürememişlerdir. İslam devletlerinde rasathanelerin yaşamlarının hep kısa olmasının ilk nedeni, kurumların birincil amaçlarının günlük yaşayışa ilişkin sorunları çözmek olmasıdır. Takvimin oluşturulmasından ve kıble yönüyle ilgili gerekli saptamaların yapılmasından sonra rasathanelerin birincil amacı da ortadan kalkmış oluyordu. Gökbilim çalışmalarının kurumsallaşıp devlet politikası haline getirilmemesi de rasathanelerin kısa ömürlü oluşlarının ikinci nedeniydi. İslam devletlerinin yönetimlerinde meydana gelen değişiklikler rasathanelerle ilgili politikaların da değişmesine neden oluyor, rasathaneler ilgisizlik ve ödenek yetersizliğinden gözlemlere kapanıyordu.

1500’lerin gökbilim çalışmaları konusundaki araştırmaların yetersizliğine bakarak, Osmanlı İmparatorluğu’nda gökbilimle ilgili hiç bir çalışma yapılmadığını ileri sürmek doğru olmaz. Ne yazık ki, bu çalışmaların çoğu ya başka yapıtlardan yapılmış derlemeler ya da çevirilerdir. Bu derleme ve çeviriler arasında Seydi Ali Reis’in Muhit adlı yapıtı önemli bir yer tutar. On bölümden oluşan yapıtın beş bölümünde coğrafya ve gökbilimle ilgili bilgiler aktarılmıştır. Yapıtta, 1. Bölüm: Yön bulma, azimut ve yıldızların yüksekliklerinin hesaplanması, 2. Bölüm: Zaman hesabı, takvim, Ay’a ve Güneş’e bağlı tanımlanan yıllar, 5. Bölüm: Denizcilikte bazı önemli yıldızların doğmaları, batmaları ve adları, 7. Bölüm: Önemli limanlarla adaların enlemleri, 8. Bölüm: Gökbilime ait bilgiler ve bazı limanlar arasındaki uzaklıkları konu alır. Önemli diğer bir yapıt da Mustafa Zeki imzasıyla çevirilmiş Süllemü’s Semâ’dır. Bu yapıtta gökbilimle ilgili açıklamaların yanı sıra bazı gök cisimlerinin Dünya’dan uzaklığı da yer alır.

Takiyüddin ve Tycho Brahe

16. yüzyılda gökbilim çalışmaları bu düzeylerde sürdürülürken, Avrupa ve Osmanlı’da rasathane kuran iki çağdaş gökbilimci ortaya çıkar. 1546-1601 yılları arasında yaşayan Danimarkalı Tyco Brahe, kral II. Frederick’i ikna ederek Hveen adasında 1576 yılında ortaçağ sonrasının ilk rasathanesini kurdu.

Tyco Brahe, Copernicus’un Güneş merkezli gezegenler görüşünü destekleyenlerden bir noktada ayrılıyordu. Brahe’ye göre, Dünya hareketsizdi ve Güneş’le Ay Dünya’nın etrafında, gezegenler de Güneş’in etrafında dönüyorlardı. Brahe kendi gözlemevindekullandığı, döneminin en gelişmiş aletleriyle duyarlı gözlemler yaparak gökcisimlerinin koordinatlarını saptamakla kalmadı, nova ve kuyruklu yıldızları da gözledi. O’nun yaptığı gözlemler ve elde ettiği bulgular, Kepler’in ünlü kanunlarını geliştirmesine ve günümüzün güneş sistemi modelini kurgulamasına neden oldu. Brahe 1563 yılında Jüpiter ve Satürn kavuşum gözlemlerini içeren Tabulae Prutenicae adlı kataloğunu yayınladı. 1577 yılında görülen kuyrukluyıldızı da inceledi ve Liber de Cometa adlı yapıtını yazdı.

Tyco Brahe, Copernicus sistemini reddetmesine ve astrolojiye inanmasına karşın 16. yüzyılın en önemli gökbilimcilerinden biri olarak kabul edilir. Brahe’nin kurduğu rasathane, rasathanesinde kullandığı ölçüm araçları ve yaptığı ölçümler bilim tarihi açısından son derece önemlidir. Çünkü, Tyco Brahe Hveen adasındaki çalışmalarını sürdürürken, çağdaşı bir gökbilimci de İstanbul’da çalışmalarını sürdürmekteydi.

1521 yılında Şam’da doğan Takiyüddin, Mısır ve Şam’da döneminin tanınmış hocalarından fıkıh, hadis ve tefsir dersleri aldıktan sonra ders vermek üzere yine Mısır’a atandı. Bundan sonra Takiyüddin iki kez İstanbula gitti ve yine Mısır’a döndü. İstanbul’a ilk gidişinde Ali Kuşçu’nun torunu Kutbeddinzade Muhammed Efendi gibi bilge kişilerle dostluk kurdu ve bilgisini artırdı. Müderris olarak geri döndüğü Mısır’dan ikinci kez İstanbul’a geldi. Edirnekapı’daki Medrese’ye atanmasına karşın kabul etmeyerek tekrar Mısır’a döndü. Mısır’da kadılık yapmakta olan Abdülkerim Efendi, eski gökbilimcilerden kalma risaleleri verdiği Takiyüddin’e gerekli gözlem aletlerini ve aletlerin yapımlarına ilişkin bilgileri de vererek matematik ve gökbilimle ilgilenmesini sağladı. Gökbilim konusundaki deneyimini ve yetkinliğini artıran Takiyüddin 1570 yılında üçüncü kez İstanbul’a geldi.

Takiyüddin’in İstanbul’a yerleştiği 1570 yılına kadar, gökbilimle ilgilenmek amacıyla rasathane kurulmamış olduğundan, gökbilimle ilgili bilgiler eskiden kalma Arapça ve Farsça kitaplardan öğrenilmekteydi. Gözlemlerle ilgili hesaplar da eskiden hazırlanmış olan gözlem kataloglarından yararlanılarak yapılıyordu. Bu gözlem kataloglarına dayanılarak yapılan hesaplar doğru sonuçlar vermekten uzaktı. Yeni bir gözlem kataloğu düzenlenmesi için bir rasathane kurulması gerekiyordu. Takiyüddin, matematik ve gökbilim konusundaki yeteneğine büyük önem veren Hoca Sadettin Efendi’nin yardımlarıyla Padişah III. Murat’tan rasathanenin kurulması için izin, yer ve ödenek aldı. Kendisi de rasathanenin müdürlüğüne atanarak inşasına da nezaret etmekle görevlendirildi. Bugün, Cihangir Tophane sırtlarında kurulmuş olan İstanbul Rasathanesi’nin yapımına kesin olarak ne zaman başlandığına dair kanıt niteliğinde herhangi bir belge bulunmamasına karşın, rasathanenin aletleri ve yapımı tamamlanmamış da olsa 1575-1580 yılları arasında gözleme açık olduğu kesindir.

Rasathanede Kullanılan Ölçüm Araçları

Takiyüddin’in İstanbul Rasathanesi’nde ölçüm yapmak için kullandığı belli başlı dokuz alet inşa ettiği saptanmıştır. Bunlardan Zât-ül-Halâk gökcisimlerinin ekliptiğe göre enlem ve boylamlarının bulunmasında kullanılmaktaydı. Bu aletin ilk tanımı usturlap adıyla Batlamyus’un Almagest’inde verilmiştir. Takiyüddin’de bu aleti özgün halindeki gibi altı halkalı olarak düzenlemiştir. Bunlardan ikisi eşit çaptadır ve birbirlerine dik olarak sabitlenmişlerdir. Birbirine dik olan bu halkalardan biri ekliptiği diğeri kutuplar halkasını belirtir. Aletin üzerine küçük boylam halkası, büyük boylam halkası, meridyen halkası ve enlem halkası olarak adlandırılan dört halka daha takılır ve enlem halkasının yüzeyine iki doğrulayıcı yerleştirilir. Zât-ül-Halâk’la Güneş ve Ay ufuk çizgisi üzerinde bulunduğu zaman gözlem yaparak Ay’ın ekliptikteki enlem ve boylamı saptanabilir. Zât-ül-Halâk kullanımında asıl güçlük, gözlem anında aleti gökyüzündeki konumuna oturtmaktır. Yıldızların ekliptik enlem ve boylamlarını saptamak için Zodyak üzerindeki takımyıldızlara ait bazı yıldızların ekliptikal boylamlarının bilinmesi gerekir.

Takiyüddin’in rasathanede kullandığı önemli araçlardan biri de Libne’dir. Libne basit olarak çeyrek daire şeklindedir ve gökcisimlerinin meridyen doğrultusunda yüksekliklerini ölçmekte kullanılır. Bu aletle gökcisimlerinin ekvatoral koordinatları saptanabilir. Takiyüddin ortaçağ boyunca kullanılan Libne’nin bir varyasyonunu kendisi için inşa etmiştir. Takiyüddin Libne yardımıyla gökcisimlerinin yüksekliğini gözleyerek, gözlem yerinin enlemi bilindiğinden gökcisminin deklinasyonunu ve Güneş’in meridyen düzleminde en büyük ve en küçük yüksekliğini gözleyerek de ekliptiğin eğimini hesaplamıştır.

Takiyüddinin kullandığı üçüncü aletin adı Zâtü’s-Semt ve’l-İrtifâ’dır. Bu alet eski İslam gökbilimcileri tarafından Şam’da da kullanılmıştır. Zâtü’s-Semt ve’l-İrtifâ, silindirik bir kule üzerine yatay bakır bir halka ve bu halkanın üzerine aynı çaplı bakırdan dikey bir yarım halka konulmasıyla elde edilir. Bu bakır yarı halkanın üzerinde derece ve dakika bölümleri işaretlenmiştir. Yatay halka da başlangıcı meridyende olmak üzere 360 dereceye bölünmüştür. Yarım halkanın merkezindeki bir eksen etrafında dönebilen ve yatay halka üzerinde kayabilen ikişer delikli iki küçük doğrulayıcı bulunur. Zâtü’s-Semt ve’l-İrtifâ’yla güneş gözleniyorsa, cetvel yarı halka, yarı halka da yatay halka üzerinde kaydırılarak alet, Güneş ışınları yarı halkanın merkezine düşecek biçimde ayarlanır. Bu yöntemle gözlem zamanı için Güneş’in yüksekliği yarı halka üzerinden ve azimutu da yatay halka üzerinden okunur.

Zâtü’s-Semt ve’l-İrtifâ ortaçağ gökbilimcilerinin geliştirdiği bir araçtır. Bu alet günümüzde kullanılmakta olan tedolitin ilkel ve büyük boyutlu halidir. Alet gökcisimlerinin her konumunda kullanılabilmektedir. Takiyüddin Zâtü’s-Semt ve’l-İrtifâ’yı Merkür ve Venüs gezegenlerinin Güneş’ten en uzakta bulunduğu zamanki konumu ile diğer gökcisimlerinin yükseklik ve azimutlarını bulmakta kullanmıştır.

Zat-ü’s-şu’beteyn Takiyüddin’in kullandığı dördüncü alettir. Alet üç cetvelden oluşmaktadır. İlk cetvel, uçlarında bulunan eksenler etrafında rahatça dönebilecek şekilde düşey olarak yerleştirilir. Cetvelin üst ucunda bir çiviye asılan çekül yardımıyla cetvelin düşeyliği kontrol edilir. İkinci cetvel birincinin üst ucuna takılmıştır. Böylece hem düşey düzlem içinde rahatça hareket edebilir hem de birinci cetvel boyunca açılmış oyuğa girebilir. Bu cetvel üzerinde gözlemi kolaylaştırıcı iki doğrulayıcı bulunur. Üçüncü cetvel ikincinin aksine birinci cetvelin alt ucuna bağlanmıştır. İkinci cetvel ölçüm için hareket ettirildiğinde, üçüncü cetvel de onunla birlikte ve aynı düzlemde hareket eder. İkinci cetvelin hareketi sırasında alt uç, üçüncü cetvel üzerindeki bölümlü yüzeyde hareket eder ve üç cetvel bir üçgen oluşturur. Üçüncü cetvel diğer iki cetvelden daha uzundur. Birinci ve ikinci cetveller birbirlerine dik hale geldiklerinde, üçüncü cetvel hipotenüs konumundadır. Takiyüddin Zat-ü’s-şu’beteyn’i betimlerken bazı bilim adamlarının üçüncü cetvel yerine bir daire yayı kullandıklarını ancak, cetvelin daha kullanışlı olduğunu belirtiyor.

Rasathane’de kullanılan aletlerden beşincisi Rub-ı mıstar’dır. Aletin şekli dörtte bir dairedir. Aletin tahta olduğunu anlatabilmek için Rub-u-deffe (tahta kuadrant) adı verilmiştir. Rub-ı mıstar’ı yapmak için 4,5 m uzunluğunda üç tahta cetvel alınır. Bunlardan ikisi aralarındaki açı 90O olacak şekilde uç kısımlarından birbirine eklenir. Yarıçapı 4,5 m olan dörtte bir çember yayıyla boşta kalan iki uç birleştirilir ve üçüncü cetvel bir ucu daire yayının orta noktasında, bir ucu kuadrantın tepe noktasında olmak üzere sisteme eklenir. Bu üçüncü cetvelin tam ortasından geçirilen bir eksenle sistem yer düzlemine dik bir sütuna sabitlenir. Sistemin düşeyliğini sağlamak ve yükseklik açısını ölçmek için kuadrantın tam merkezine bir çekül asılır. Böylece gökcisimlerinin yükseklik açıları dereceli yay üzerinde okunabilir.

Rasathanede kullanılan altıncı alet Zatü’l-ceyb’dir. Zat-ü’s-şu’beteyn gibi iki cetvelden yapılmıştır. Aynı uzunlukta iki cetvel bir eksen etrafında hareket edebilecek şekilde uçlarından birbirine tutturulmuş ve merkezden başlayarak 60’a kadar bölümlenmişlerdir. Cetvellerden birinin üzerinde, kolay gözlem yapabilmek için, iki doğrulayıcı ve bölümlemenin son çizgisine de bir çekül yerleştirilmiştir. Bazen çekül yerine üçüncü bir bölümlü cetvel konur. Bu durumda yıldızın yüksekliğinin sinüsü bu cetvel üzerinden okunabilir.

Zatü’l-evtar Takiyüddin’in kullandığı aletlerden yedincisidir. Takiyüddin kendi buluşu olduğunu söylediği bu aleti Güneş’in ekinoks noktasına geldiği anı saptamak için kullanmıştır.

Takiyüddin’in buluşlarından biri de Müşebbehetü bi’l-monatık’dır. Bu alet yardımıyla iki yıldız arasındaki açısal uzaklıklar ölçülebiliyordu. Müşebbehetü bi’l-monatık yardımıyla de bir çekül yerleştirilmiştir. Bazen çekül yerine üçüncü bir bölümlü cetvel konur. Bu durumda yıldızın yüksekliğinin sinüsü bu cetvel üzerinden okunabilir.

Zatü’l-evtar Takiyüddin’in kullandığı aletlerden yedincisidir. Takiyüddin kendi buluşu olduğunu söylediği bu aleti Güneş’in ekinoks noktasına geldiği anı saptamak için kullanmıştır.

Takiyüddin’in buluşlarından biri de Müşebbehetü bi’l-monatık’dır. Bu alet yardımıyla iki yıldız arasındaki açısal uzaklıklar ölçülebiliyordu. Müşebbehetü bi’l-monatık yardımıyla Koç takımyıldızı içinde bulunan iki yıldızın açısal uzaklığı da ölçülmüştür.

Rasathane’de kullanılan son alet Bengam’dır. Bengam gökbilim gözlemlerinde Takiyüddin’in kullandığı astronomik bir saattir. Astronomik bir saatin bulunuşu ve gözlemlerde kullanılması ölçümlerin duyarlılığını artırması açısından son derece önemli bir gelişme olmuştur.

Takiyüddin’in Elyazmaları

Takiyüddin’in günümüze uluşan elyazmaları incelendiğinde, içerdikleri bilgilerin o dönem gökbilimi hakkında sağladığı veriler yanında farklı bir önemi olduğu da görülür.

Takiyüddin el yazmalarında belirli bir biçim kullanmamıştır. Eserlerin hemen hepsi birbirlerinden farklı boyutlardadır. Kitaplarda kullanılan süsler de birbirlerinden farklıdırlar. Ancak yazmalara önemli yerleri, başlıkları, tablo ve şekilleri belirginleştirmek için farklı renklerden yararlanıldığı gözlenir. Başlangıç sayfalarında yazmaların Takiyüddin’e ait olduğunu kuşkuya yer bırakmayacak biçimde kanıtlayan açıklamalar, kayıtlar ve imza yer alır. Günümüz araştırmacılarını en çok sevindiren de Takiyüddin’in eserlerinin orijinallerinin bir kısmının bugüne ulaşmış olmasıdır.

O dönemlerde bilim adamlarının yazdıkları eserlerin kopyaları elle çıkarılmaktaydı. Birçok elyazmasının ancak kopyaları günümüze ulaşabilmiştir. Orijinal örneklerin kopyalama sırasında meydana gelebilecek hataları içermediği düşünülürse araştırmacılar için ne denli önemli oldukları anlaşılabilir.

Takiyüddin’e ait el yazmalarının bir bölümü Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü’nde bulunmaktadır. Enstitün’ün UNESCO’yla (Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim ve Kültür Organizasyonu) birlikte yürüttüğü ‘Memory of the World’ projesi çerçevesinde, Takiyüddin’e ait el yazmalarının da içinde bulunduğu 821 Türkçe, 414 Arapça ve 102 Farsça, toplam 1337 eser mikrofilmleri çekilerek CD-Rom üzerinde kataloglanmaktadir. Takiyüddin’in diğer eserleri başka kütüphanelerin raflarındadır.

Rasathanenin Hazin Sonu

İstanbul Rasathanesi ilginç bir yıkım yaşamasına rağmen, yıkımın nedenine ilişkin fazlaca veri elde edilememiş. Ancak, rasathanenin yıkılışında 1577 yılında gözlenen kuyrukluyıldızın ve 1578’de baş gösteren veba salgınının nedeni olarak gösterilmesinin, daha da ileri giden çevrelerce Takiyüddin ve rasathane personelinin meleklerin bacaklarını gözlediği yolundaki söylentilerin, şüpheleri artırdığı söyleniyor. Şeyhülislam Kadızade Ahmet Şemsettin Efendi’nin de bu görüşleri desteklemesi üzerine, padişahın verdiği emirle, Rasathane 1580 yılında Kılıç Ali Paşa’ya yıktırılıyor.

Rasathanenin padişah emriyle yıktırıldığı kesin olmakla birlikte, konuyla ilgili aydınlanmamış birçok nokta vardır. Yaygın bir görüş Rasathane’nin, verilen hatt-ı hümayuna dayanarak Kılıç Ali Paşa emrindeki donanma tarafından denizden topa tutularak yıkıldığı biçimindedir. Ancak, topa tutma konusunda kişisel anı yazıları dışında günümüze ulaşabilmiş hiçbir yazılı resmi belge yoktur. Rasathanenin betimlenen yerinin çok yakınlarında yerleşim bölgeleri olduğu da gözönünde tutulursa bu olasılığın tartışmaya açık olduğu söylenebilir.

Bunca söylentiye karşın, kesin olarak bilinen İstanbul Rasathanesi’nde nitelikli gözlemler yapıldığı ve bu gözlemlere dayanılarak son derece hassas gözlem katalogları hazırlandığıdır. Asıl şanssızlık, Takiyüddin’in arkasından Kepler gibi bir bilim adamının gelmemesi ve yapılmış çalışmaları değerlendirecek bir bilim geleneğinin yerleşmemiş olmasıdır. Bunca söylentinin arkasında, rasathanenin yıkılmasının gerçek nedeninin, rasathanenin kurulmasına önayak olan Hoca Sadettin Efendi ile Şeyhülislam’ın yer aldıkları farklı grupların siyasi çekişmesi olduğu sanılıyor.

Urungu Akgül

Konu Danışmanı: Remzi Demir
Yar. Doç. Dr. AÜ. Bilim Tarihi Anabilim Dalı

Bu Yazının hazırlanmasındaki yardımlarından dolayı
Prof. Dr. Mete Işıkara’ya;
B.Ü. Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü’ne; ‘Memory of the World’ projesini yürüten
Prof. Dr. Günay Kut ve arkadaşlarına teşekkür ederiz.

Kaynaklar:
Adıvar, A. A., Osmanlı Türklerinde İlim, İstanbul 1982
Demir, R. Takiyüddin’in Farklı Büyüklükte Sonsuz Nicelikler Meselesine Trigonometriden Getirmiş Olduğu Bir Örnek, Ankara,1992
Tekeli, S., Nasırüddin, Takiyüddin ve Tyco Brahe’nin Rasat aletlerinin Mukayesesi, Ankara, 1958
Tekeli, S., 16. Asırda Saat ve Takiyüddin’in ‘Mekanik Saat Konstrüksiyonunu Dair En Parlak Yıldızlar’ Adlı Eseri, Ankara, 1966
Ünver, A. S., İstanbul Rasathanesi, Ankara, 1985

Takiyüddin’in Ondalık Kesirleri Trigonometri ve Astronomiye Uygulaması

Remzi Demir
Yrd. Doç. Dr. A.Ü. Bilim Tarihi Anabilim Dalı

Bilindiği gibi, Türk bilim tarihine ilişkin araştırmaların yetersiz olması, Türklerin tarihlerinin hiçbir döneminde bilgin yetiştirmedikleri gibi yanlış bir anlayışın doğmasına ve yayılmasına neden olmuştur; “Türklerin kalem ehli değil ama kılıç ehli oldukları” biçiminde özetlenen bu anlayış, son yıllarda özellikle El-Hârezm”, Abdülhamid ibn Türk, Fârâb”, ibn Sinâ, Uluğ Bey ve Ali Kuşçu gibi bilginlerin yapıtları üzerinde yapılan araştırmalar sonucunda sarsılmışsa da yıkılmamıştır. Bu yazının konusu olan ve XVI. yüzyılda ıstanbul Gözlemevi’ni kurarak gözlemler yapan Taküyiddin ibn Maruf (1521-1585) yukarıdaki bilginler kadar da tanınmamaktadır; ancak matematik, astronomi ve optik konularında yazmış olduğu yapıtlar incelendiğinde onlardan hiç de aşağı kalmadığı görülmektedir.

Ondalık kesirleri, Uluğ Bey’in Semerkant Gözlemevi’nde müdürlük yapan Gıyâsüddin Cemşid el-Kâşi”nin Aritmetiğin Anahtarı (1427) adlı yapıtından öğrenmiş olan Takiyüddin’e göre, el-Kâş”‘nin bu konudaki bilgisi, kesirli sayıların işlemleriyle sınırlı kalmıştır; oysa ondalık kesirlerin, trigonometri ve astronomi gibi bilimin diğer dallarına da uygulanarak genelleştirilmesi gerekir.

Acaba Takiyüddin’in ondalık kesirleri trigonometri ve astronomiye uygulamak istemesinin gerekçesi nedir? Osmanlıların kullanmış oldukları hesaplama yöntemlerini, yani Hint Hesabı denilen onluk yöntemle Müneccim Hesabı denilen altmışlık yöntemi tanıtmak maksadıyla yazmış olduğu Aritmetikten Beklediklerimiz adlı çok değerli yapıtında Takiyüddin, ondalık kesirleri altmışlık kesirlerin bir alternatifi olarak gösterdikten sonra, dokuz başlık altında, ondalık kesirli sayıların iki katının ve yarısının alınması, toplanması, çıkarılması, çarpılması, bölünmesi, karekökünün alınması, altmışlık kesirlerin ondalık kesirlere ve ondalık kesirlerin altmışlık kesirlere dönüştürülmesi işlemlerinin nasıl yapılacağını birer örnekle açıklamıştır. Ancak Takiyüddin’in tam sayı ile kesrini birbirinden ayırmak için bir simge kullanmadığı veya geliştirmediği görülmektedir; örneğin, 532.876 sayısını, “5 Yüzler 3 Onlar 2 Birler 8 Ondabirler 7 Yüzdebirler 6 Bindebirler” biçiminde veya “532876 Bindebirler” biçiminde sözel olarak ifade etmekle yetinmiştir.

Takiyüddin, bu yapıtında göksel konumların belirlenmesinde kullanılan altmışlık yöntemin hesaplama açısından elverişli olmadığını bildirir; çünkü altmışlık yöntemde, kesir basamakları çok olan sayılarla çarpma ve bölme işlemlerini yapmak çok vakit alan sıkıcı ve güç bir iştir; bugün kullandığımız onluk çarpım tablosuna benzeyen altmışlık kerrat cetveli bile bu güçlüğün giderilmesi için yeterli değildir. Oysa onluk yöntemde, kesir basamakları ne kadar çok olursa olsun, çarpma ve bölme işlemleri kolaylıkla yapılabileceği için, Ay ve Güneş’in yanında gözle görülebilen Merkür, Venüs, Mars, Jupiter ve Satürn’ün gökyüzündeki devinimlerini gösterir tabloları düzenlemek ve kullanmak eskisi kadar güç olmayacaktır.

Bu önerisiyle gökbilimcilerinin en önemli güçlüklerinden birini gidermeyi amaçlayan Takiyüddin, açıları veya yayları ondalık kesirlerle gösterirken, bunların trigonometrik fonksiyonlarını altmışlık kesirlerle gösteremeyeceğini anlamış ve ondalık kesirleri trigonometriye uygulamak için Gökler Bilgisinin Sınırı adlı yapıtında birim dairenin yarıçapını 60 veya 1 olarak değil de, 10 olarak aldıktan sonra kesirleri de ondalık kesirlerle göstermiştir. Zâtü’l-Ceyb olarak bilinen bir gözlem aletini tanıtırken, “Bir cetvelin yüzeyini altmışlı sinüse göre, diğerini ise bilginlere ve gözlem sonuçlarının hesaplanmasına uygun düşecek şekilde kolaylaştırıp, yararlılığını ve olgunluğunu arttırdığım onlu sinüse göre taksim ettim.” demesi bu anlama gelir.

Takiyüddin, ondalık kesirlerin trigonometri ve astronomiye nasıl uygulanabileceğini kuramsal olarak gösterdikten sonra, 1580 yılında bitirmiş olduğu Sultanın Onluk Yönteme Göre Düzenlenen Tablolarının Yorumu adlı kataloğunda uygulamaya geçmiştir. ıstanbul Gözlemevi’nde yaklaşık beş sene boyunca yapılmış gözlemlere göre düzenlenen bu katalog, diğer kataloglarda olduğu gibi kuramsal bilgiler içermez; yalnızca ortaçağ ıslam Dünyası’nda Batlamyus adıyla tanınan Ptolemaios’un kurmuş olduğu Yermerkezli sistemin ilkelerine uygun olarak belirlenmiş gezegen konumlarını gösterir tablolara yer verir.

Takiyüddin, 1584 yılında ıstanbul’da tamamlamış olduğu ınciler Topluluğu adlı başka bir yapıtında, son adımı atmış ve birim dairenin yarıçapını 10 birim almak ve kesirleri, ondalık kesirlerle göstermek koşuluyla bir Sinüs -Kosinüs Tablosu ile bir Tanjant – Kotanjant Tablosu hesaplayarak matematikçilerin ve gökbilimcilerin kullanımına sunmuştur. Eğer Takiyüddin bu tabloları hazırlarken birim uzunluğu 10 birim olarak değil de, 1 birim olarak benimsenmiş olsaydı, bugün kullanmakta olduğumuz sisteme ulaşmış olacaktı.

Batı’da ondalık kesirleri kuramsal olarak tanıtan ilk müstakil yapıt, Hollandalı matematikçi Simon Stevin (1548-1620) tarafından Felemenkçe olarak yazılan ve 1585’de Leiden’de yayımlanan De Thiende’dir (Ondalık). 32 sayfalık bu kitapçıkta, Stevin, sayıların ondalık kesirlerini gösterirken hantal da olsa simgelerden yararlanma yoluna gitmiş ve ondalık kesirleri, uzunluk, ağırlık ve hacim gibi büyüklüklerin ölçülmesi işlemlerine uygulamıştır. Ancak, De Thiende’de ondalık kesirlerin trigonometri ve astronomiye uygulandığına dair herhangi bir bulgu yoktur. Bu durum, Takiyüddin’in yapmış olduğu araştırmaların matematik ve astronomi tarihi açısından çok önemli olduğunu göstermektedir.

Takiyüddin’in Optiğe Katkıları

Hüseyin Topdemir
Dr. A.Ü Bilim Tarihi Anabilim Dalı

Takiyüddin başarılı çalışmalar sergilediği optik alanında, Gözbebeğinin ve Aklın Işığı adlı bir yapıt kaleme almıştır. Bu kitabın dikkat çekici yönü, temel dokusunun ıslam Dünyası’nda yaklaşık sekiz yüzyıl önce başlatılmış olan köklü ve başarılı optik çalışmaları sonucunda elde edilmiş temel argümanlardan ve problemlerden oluşturulmuş olmasıdır. Öyle ki, elde edilen yüksek düzey, 17.yüzyıla kadar Batı’da güncelliğini koruyan temel tartışmaların çerçevesini oluştururken, aynı şekilde, Osmanlı ımparatorluğu’nda da bütün canlılığıyla etkinliğini sürdürmüştür. Bu durumu anlamak ve anlamlandırmak zor değildir. Çünkü 17.yüzyıla kadar Batı’da optik konusunda egemen olan görüş, ıbnü’l-Heysem’in bir tür gelenek haline dönüşmüş olan görüşleridir. Bu görüşe temel olan düşüncesinin iki boyutu vardır:

1) Optiğe ilişkin sorunların, geometrik sorunlara dönüştürülerek geometrik yoldan incelenmesi,
2) Sorunların nedensel olarak açıklanması.

Ayrıca, bu iki temel düşünce ayrıntılı ve ustalıklı olarak düzenlenmiş deneylerle de desteklenmiştir. Bu tarz bir araştırma modeli, çeviriler yoluyla Batı’ya aktarılırken, Doğu’da 14. yüzyılda Kemâlüdd”n el-Fâr”s”‘nin araştırmalarıyla çok daha yüksek düzeyli tartışmalara olanak ve zemin hazırlamıştır. Daha sonra 1579 yılında , bu kez Takiyüddin, hem ıbnü’l-Heysem’in Optik ve hem de Kemâlüdd”n el-Fâr”s”‘nin Optiğin Düzeltilmesi adlı çalışmalarına dayanarak Gözbebeğinin ve Aklın Işığı adlı yapıtını yazmıştır; Takiyüddin’in amacı, bu iki kitabı yorumlamak ve gereksiz ayrıntılardan arındırarak asıl amaca yönelik bir olgunluk düzeyine ulaştırmaktır.

Kitap bir giriş ve üç ana bölümden oluşmaktadır. Giriş’te optiğe ilişkin bazı temel kavramlar tanımlanmış ve optik konusunda etkin olan kuramladan kısaca söz edilmiştir.

Birinci bölüm aracısız görme konusuna ayrılmıştır. Burada ışık, görme, ışığın göze ve görmeye olan etkisi ve ışıkla renk arasındaki ilişki ayrıntılı olarak tartışılmıştır. Bunun yanında tartışmaya esas olan bazı temel ilkeler benimsenmiştir. Bunlardan bazılarını şöyle sıralayabiliriz:

1. Işığın kaynağı nesne, hedefi ise gözdür.
2. Işıkla birlikte göze gelen biçimler, aynı zamanda o nesnenin rengini de taşırlar.
3. Göz yalnızca ışıklı ya da ışıklandırılmış nesneleri algılar.
4. Görme geometrik bir olgudur. Çünkü yayılan ışık, tepesi kaynakta ve tabanı da gözde bulunan bir koni oluşturmaktadır.
5. Işık maddesel bir şeydir; ancak optik incelemeler sırasında geometrik bir nesne olarak kabul edilebilir.
6. Işık ışınları küresel olarak yayılırlar ve bu yayılım da doğrusal çizgiler boyunca olur.
7. Renk ışığa bağlıdır ve ışığın kırılması ve yansıması sonucunda oluşur.

Burada öncelikle ışığın doğrusal çizgiler boyunca, ancak küresel olarak yayıldığı savının öne çıktığını hemen belirtelim. Takiyüddin’in bu savı, daha sonra Hollandalı fizikçi Huygens (1629-1695) tarafından ortaya konulacak küresel yayılım kuramının ilk anlatımı olarak görülebilir.

Takiyüddin’e göre ışık, ışıklı bir nesneden ve o nesnedeki her bir noktadan küresel olarak yayılır ve yayılım sırasında, ister istemez bazı ışın çizgileri paralel, bazıları birbirine yakınlaşan ve bazıları ise birbirlerinden uzaklaşan doğrular boyunca yol alır. Buna bir de bu doğrusal çizgilerde yol alan ışınların küresel olarak yayıldığı düşüncesi eklendiğinde, o zaman, ışığın dalga niteliği taşıdığı ve tıpkı durgun bir suya taş atıldığında, suda oluşan dalganın etrafa doğru büyüyen daireler şeklinde yayılması gibi yayılıyor olduğunun kabul edildiği anlaşılmaktadır ki, bu da küresel yayılımın yalın bir anlatımından başka bir şey değildir.

Bunun dışında aracısız görme konusunda Takiyüddin’in üzerinde durmamızı gerektiren bir açıklaması daha bulunmaktadır. O da ışık ve renk arasındaki nedensel ilişkiyi irdelerken, rengin ışığa bağlı olduğunu ve ışığın kırılması ve yansıması sonucu oluştuğunu belirtmiş olmasıdır. Bu belirlemenin önemi de yine optik tarihinde gizlidir. Çünkü rengin gerçek doğasının anlaşılması ilk kez Newton’un ayrıntılı renk incelemeleri sonucu gerçekleşmiştir.

Newton öncesi dönemde ise renk konusunda egemen olan kuram, değişim kuramı adı verilen ve rengin ışığın zayıflamasıyla ya da aydınlık ve karanlığın karışımıyla oluştuğunu belirten Aristotelesçi kuramdır. Nitekim ünlü astronom Kepler optik üzerine kalem almış olduğu Ad Vitellionem Paralipomena (Vitelo’nun Paralipomena’sına Ek) ve Dioptric (Kırılma Üzerine) adlı kitaplarında rengin oluşumunu Aristotelesçi bir yaklaşımla açıklamıştır. Oysa Takiyüddin, bu iki bilim adamından önce rengin oluşumunda kırılmayı söz konusu etmiş, Newton’un prizması yerine cam bir küre kullanmıştır.

Kitabın ikinci bölümü yansıma aracılığıyla oluşan görme konusuna ayrılmıştır. Burada ışığın aynalarda uğradığı değişimler ve çeşitli aynalarda görüntünün nasıl oluştuğu deneysel olarak tartışılmıştır. Yansıma optiği, optik biliminin gelişimini en erken tamamlayan ve bu anlamda nisbeten daha kolay olan bir dalıdır. Bu nedenle yansıma kanunu da dahil olmak üzere bütün ilkeleri Antikçağ’da tespit edilmiştir. Bu anlamda Takiyüddin’in konuya katkısı, yansıma kanununu her tür aynada kanıtlamaya çalışmasıdır.

Üçüncü bölüm de kırılma konusu ele alınmış ve yoğunluğu farklı olan ortamlarda ışığın yol alırken uğradığı değişimler inclenmiştir. Ancak yaptığı bütün deneysel ve matematiksel irdelemer sonucunda Takiyüddin, kırılma kanununu bulamamıştır. Fakat konuya değişik bir yaklaşımda bulunmuştur. Anlaşılan odur ki, Takiyüddin sinüs kanunuyla uğraşmamıştır. Çünkü çalışmalarını tamamen geometrik olarak ele almış ve trigonometriyi işin içine sokmayarak açılar arasında oranlar ya da eşitsizlikler kurmak yoluna gitmiştir. Oysa sinüs kanununa giden yol kirişler veya sinüslerden geçmektedir. Böyle bir girişimde bulunmadığı için, onun kırılma kanunu dediği şeyi, bir aritmetiksel eşitsizlik olarak nitelendirebiliriz.

Cengiz Çandar, Semerkant’ı anlatıyor: “Semerkant pazarına gidin. Tipik bir Orta Asya pazarıdır. Çığırtkanların tezgahlarının arasında salınırken, Türkçe’nin bir lehçesini konuşan Özbekler’e, Farsça konuşan Tacikler’e ve burası bir kültür abidesi olduğu kadar, ihtiyar bir ticaret merkezi olduğu için, olmazsa olmaz,Yahudilere, buralara yüzyıllar öncesinde yerleşmiş ve buralı olmuş Korelilere ve tabii ki Slavlara rastlayacaksınız.

Semerkant’ta kendime “bu şehri tek bir kelimeyle açıkla deseler, hangi kelimeyle açıklarsın ” diye sormuş ve cevabı, hiç öyle düşünmeye vakit ayırmadan verivermiştim: vakur!

Kimi şehirler, insanlığa hediyeleri büyük evlatlarıyla kimlik bulurlar. Özbekistan şehirlerinden Taşkent, Buhara, Ali Şir Nevai ile İbn Sina ile Semerkant ise Timur ve Uluğ Bey ile kimlik bulur.”

( Çengiz Çandar, Sabah, 28 Aralık 1997)

AMERİKA KITASININ BULUNUŞU VE İBRAHİM HAKKI

Ey aziz, Astronomi bilginlerinden Nasır Tusi ve ondan evvel gelen Hikmet ehli demişlerdir ki:

Yeryüzünün dörtte biri mamurdur(bayındır). Geri kalanı belli değildir. Ya mamurdur veya denizle örtülüdür. Fakat son zamanlarda bütün denizler dolaşılımış ve yeryüzünün üç bölümünün de durumu görülmüş, incelenmiş ve şu sonuca varılmıştır:

1492(H:903) yılında matematik ilimine vakıf Kolon(Coulomb) adı verilen bir mühendis,İspanya’nın Septe Boğazı’ndan üç gemi ve 124 adamıyla yelken açıp batıya doğru sefere çıkmışlar ve 43 derece enlemden yürümüşlerdir. Çünkü iki yandan, soğuk ve sıcak altına düşmekten sakınıyorlardı Güneşin batış yönünü izleyerek 33 gün yürümüşlerdir.Bu müddet içinde Büyük Okyanus kıyılarında 3800 mil mesafe gitmişlerdir. Çoğu zaman da yanındaki adamların zorlayışıyla geriyedönmek istemişlerdir. Hatta bu adamlar, sen bizil bu amansız dalgalarla sulara gömülüp yok olmamıza sesep olacaksın diye Kolon’a saldırdıklarında onla şu cevabı vermişti: “ Sizin kurtulmanız, ancak deniz ilmini öğrenmiş olan ve meteoroloji aletlerini kullanmayı bilen benim gibi bir adamla olur. Fakat siz, beni öldürürseniz hepiniz denize gömülür gidersiniz. “İşte bu inandırıcı sözlerle kendilerini kurtaracğına söz vererek tayfayı avutur ve yoluna devam edermiş. Kurtuluş umudunu kaybettikleri bir günde hayretleve aniden karşılarında bir ada gözükmüştü. Buranan akar nehirleri ve yüksek ağaçları vardı. Adaya çıkıp dinlendikten sonra canlarını Kolona teslim etmiş ve yine yola çıkmışlardı. Güneşin battığı yöne doğru altı gün daha yürüyerek altı ıssız adaya daha rastlamışlardı ve hepsinden büyük olan adaya İspanyol adını vermişlerdi. O adaları geçtikten sonra 600 mil daha yürümüş ve başka sahile varmışlardır. Günlerce o sahilin etrfını, güney ve kuzel semmtlerini gezmişler ve buranın bidr ada olmadığını öğrenmişlerdir. Onları, uzaktan gören oranın yerli halkı toplanıpsahile gelmiş ve kendilerini seyre koyulmuşlardır. Fakat bunların sahile yanaştıklarını görünce hepsi geriye doğru kaçmışlar, ilkin gemiyi balina balığı sanıp sahile yanaşmışlar. Fakat içinde insan olduğunu görünce geri dönüp hızla kaçmaya başlamışlardır. Çünkü onlar, gemi ve sandal diye bir şey ne görmüş ne de biliyorlarmış. Yerli halkın kaçışını gören tayfa, hemen gemiden çıkıp arkalarından koşmuş ve bir kadını yakalamışlardır. Ona hediyeler vermiş ve güzelce ağırlamışlar. Fakat dilini bilmediklerinden işaretlerle kabile halkını kendi yanlarına getirmesini anlatmışlar. Kadın da kabilesinin yanına dönmüş ve kendilerine güvenle geminin yanına gitmelerini söylemiş. Halk da beraberlerinde altın, gümüş madeni, meyve, ekmek ile çeşitli kuş ve hayvanları alarak geminin yanına gitmişler. Tayfa da bunlarla diledikleri gibi günlerce alışveriş yapmışlar. Sonra buraya Batı Hindistan adını vermiş ve 40 adamını orada bırakıp yine doğuya doğru selametle yola koyulmuşlar ve İspanya’ya gelerek Krallarına yeni dünyadan getirdikleri kıymetli şeyleri hediye etmişlerdir. İkinci ve üçüncü yıllarda yine buraya gidip gelmiş ve oranın dil ve adetlerini tamamen öğrenmişlerdir.

Böylece İspanya ile yeni dünya arasındaki mesafeyi 5200 deniz mili tesbit etmişlerdir. Fakat Büyük Okyanus’un doğu tarafına elli günde gitmiş ve ancak beş ayda gelmişlerdir.

Sonra dördüncü yılda Kolon, bulduğu yeni dünyaya tekrar gitiğinde, oranın Kasik adındaki hakimi, tayfanın gemiden çıkmalarına mani olmuş ve hayli üzmüştür. Kolon’un o adama karşı koymaya gücü yetmeyince, işe akıllıca bir yön vermeyi düşünmüş ve onlara şöyle söylemiştir:

“Siz bize zorluk çıkardınız, eziyet ettiniz. Onun için Rabbınız size gazap etti ve çok kızdı. Bu kızgınlığının belirtisi şudur: Yarın Güneş’in ışığını alıp, sizi karanlıkta bırakacak.” Meğer Kolon, ertesi günü Güneş’in tutulacağını takvimden biliyordu. Bunu dinleyen halk ürkmüş ve ertesi günü Güneş’in olacağı bildirilen bu olağanüstü olayı beklemeye koyulmuşlardır. Ertesi gün Kolon’un haber verdiği saatte Güneş tutulunca bütün halk korkmuş ve hediyelerle yanına gelip onunla barışmış ve her emrine uymuşlardır. Çoğu puta tapan bu halk, bu olaydan sonra Papaz Kolon’a bağlanmış ve hepsi Hıristiyan dinine girmişlerdir. Kolon da kendisine bağlanan ve dinini kabul eden bu insanlarla yeni dünyada kalmış ve oranın birçok memleketini ele geçirmiştir.

Buranın kuzey halkı beyaz ve esmer, güney halkı ise zenci ve çok uzun boyludur. Yeni dünyanın gür akan nehirleri, iri ufak gölleri, meyveli ağaçları, yüksek dağ ve tepeleri, derin dereleri vardır.Sayısız vahşi hayvanları, rengarenk kuşları mevcuttur. Oranın köy ve kasabalarıyla dere ve tepelerinin sayısını ancak onları yaratan Allah bilir. Bu geniş ülkenin dörtte biri meskun(içinde oturulmakta) ve çoğu yerleri imar edilmiş, şenlendirilmiş, yedi iklime denk yeni bir dünya ki, görülmemiş durumları, şaşılacak halleri her bakımdan Cenab-ı Hak’kın sanat eserlerini gerçekliğiyle kudretinin azametini ve ayetlerinin hiktemitin tasdik ettirmiştir. Hz Adem devrinden beri görülmemiş işitilmemiş ve gidilmemiş olan bu ülke, Allahın ilham ve takdiriyle ve onun verdiği güçle bulunmuş ve ona Yeni Dünya adı verilmiştir.

Binlerce dağ, tepe. dere ve nehirleri, verimli geniş ovaları, bağ, bahçe ve türlü ağaçları, şaşılacak güzel manzaralarıyla bu ülke Cenab-ı Hak’ın sanat kudretinin şaheserlerindendir.

(Marifetname, 3. Cilt s: 63-65)

EVRİM KURAMI VE ERZURUMLU İBRAHİM HAKKI

Evrim kuramı, bilim ile teolojninin doğrudan çatıştığı bir alana ilişkin. Onunun bilimsel ayrıntısıyla ilgili olmayanlar için işin özü, maymun-insan ikilemi üzerine kuruludur. Oysa evrim kuramı çok daha derin ve kapsamlıdır. Üç milyar yıldan bu yana neler olup bittiğinin büyük bir açıklamasıdır.

Evrim kuramı nedir?Evrenin ve onun çok çok küçük bir üyesi olan Dünya’nın ve onun üzerinde yaşayanların çok değişik zamanlarda değişik biçimlerde bugünkü aşamaya geldikleri düşüncesidir. Güneş Sistemi nasıl oluştu? Karalar ve denizler nasıl oluştu? Bitkiler ve hayvanlar nasıl oluştu? İnsanlar nasıl oluştu?

Diyelim, 5 bin, 10 bin yıl, 100 bin yıl, 5 milyon yıl önce “bizimkiler” nemenem “varlıklardı”? Bugünkü Ali, Özge, Öykü, Cem… gibi miydi?Yoksa maymuna mı benziyordu?

Umarım siz de aynı tepkiyi gösteriyor olmalısınız: “Bak kardeşim! Sen kendini maymundun gelmiş kabul edebelirsin; ama ben maymundan gelmedim. Onun için içim rahat.”

Bunu söyleyen zat, kendisini anasının karnına leyleklerin getirdiğine de inanır görünen bir zatttır. Sözü uzatmayacağım.

İbrahim Hakkı’nın Marifetname adlı eseri-eski harflerle- 10 defa basılmıştır. Kitabın eski harflerle ilk baskısı 1835’te Bulak’ta, 7. baskısı ise 1914’te İstanbul’da yapılmıştır. Marifetname yeni harflerle ise 1961-1987 yılları arasında 20 kere basılmıştır. 1970 yılında yapılan Türkçe alfabeyle yapılan baskısında evrimle ilgili bölümler metinden çıkarılmıştır.

Erzurumlu İbrahim Hakkı eserini 1757 yılında tamamladı. Marifetname, ilk kez 1825’te Kahire’de yayımlandı. Bu görüşlerin incelenmesi yazarın zihniyet yapısı hakında fikir verdiği gibi,Osmanlı entellektüel hayatındaki değişmenin anlaşılması bakımından da bize özgün ipuçları sunmaktadır.

.Marifetname, birbiriyle ilgisi olmayan, birbirine ters düşen düşünce ve inanç şekilleri ile dolu olduğu gibi, kaynakları belirtilmeyen uzun nakil ve iktibaslar da ihtiva etmektedir. Bunlar arasındaki ifade birliği yazarın “Ey Aziz” diye başlayan hoş üslubu ile sağlanmakta ise de eserin dikkat çeken özelliği, müellifin aynı konu hakıknda, eserin değişik yerlerinde çelişkili bilgiler vermesidir. Ancak işin en tuhaf yönü, aynı konu hakkında müellifin farklı bahislerdeki değerlendirmelerinin de birbirine tamamen zıt olmasıdır. Bu da bize zihniyette bir nevi ikilem bulunduğunu veya yazarın buna mecbur kaldığını düşündürmektedir.

Marifetname bir önsöz, üç fen ve bir sonsöz olarak düenlenmiştir.Önsözün “İslam Astronomisi” başlığı altındaki kısmında (s. 2-22), önce alemin yaratlış düzeni ile ilgili ayetler verilmiş, alemdeki varlıkların yaratılışları hakkındaki kozmolojik bilgiler, adları verilmeyen tefsir ve hadis(s:168) kitaplarından aktarılmıştır. Önsözden maksat, insani varlıkların yaratılış hikmetleri üzerinde düşündürüp ona Allahın büyüklüğü ve güünü öğretmektir.

Eserin birinci fenninde (s.24-158) cevherler, arazlar ve unsurlardan bahsedilmekte, astronomi bilimi için gerekli olan aritmetik ve geometri bilgileri verilmektedir. Alemin küre şeklinde olduğu ispat edilirken, gezegenler hakkında da ayrıntılı bilgi sunulmaktadır. Bitkiler, hayvanlar, cansızlar, dört unsur, enlem-boylam daireleri, yedi iklim gibi konular işlenmektedir. Birinci fennin sonlarında “yeni astronomi” bilimi ele alınmaktadır. Birinci fenden maksat, Allah’ın eşsiz yaratıcı kudretini gösteren Dünya’nın sırlarını öğretmek, “alemin insanın kabuğu, insanın da alemin özü olduğunu” bildirmek ve Allah’tan başka her ne varsa onlardan sıyrılmanın yollarını buldurarak insanın kendi kendisine gelmesini sağlamaktır. Birinci fende öğretilenler fizik, astronomi, geometri, aritmetik ve astroloji alimlerinin eserlerinden alınmış akli (hakimane) bilgilerdir.

İkinci fen (s:158-257), anatomi ve psikoloji hakkındadır. Bu fenden maksat, alemdeki varlıkların benzerlerinin insanda da bulunduğunu öğretmek, insanın da küçük bir alem olduğunu bildirmektir. Yazar bu fenni vücutların aynası diye tanıtır.

Üçüncü fen (s:257-528) itikat ve imanı düzeltip Allah’ı bilmek üzerinedir. Kişinin “marifettullah mertebesi”ne erişmesinin yollarını anlatır. Yazar bu fenne, kalblerin aynası adını verir.

Sonsöz (528-559) dostlarla, yakınlarla ve komşular ile görüşmenin yolları hakkında olup maksat insanı eşin dostun sevdiği bir kişi haline getirmektir. Sonsözü takip eden sayfalarda (s:559-561) ise yazar ibadet ve taatleri insana kolaylaştıran “tevhid”i konu alır.(s:169)

İbrahim Hakkı ’nın evren (kainat) anlayışı, eserin farklı yerlerinde kozmografya ve astronomi bilimleri açısından farklı iki manzara göstermektedir. Bu farklı manzaralara örnek olarak Ay ve Güneş tutulmaları ve zelzelelerin oluşumu konusunda kitabın değişik yerlerinde verilen çeşitli bilgileri aktarmak isitiyoruz.

Güneş ve Ay’ın doğudan batıya hareketi ve kıyamet alameti olarak kabul edilen tutulmalar için şu bilgiler verilmiştir(s:13-14):

“.. Hak Teala dünya göğü altında ve ona bitişik bir su denizi yaratmıştır… Sonra hak Teala, anılan deniz içinde Güneş için elmas cevherinden ç yüz altmış kulplu bir araba yaratıp her kulpu tutmak için de bir melek tayin etmiştir.Ta ki Güneş’i arabasıyla o denizde doğudan batıya çekip getireler. Hak Teala Ay için dahi üç yüz kulplu sarı yakuttan bir araba yaratıp Ay’ı onun üzerine koymuştur. Her iki kulpu tutmak için bir melek tayin etmiştir. Ta ki Ay’ı arabasıyla o deniz icinde doğudan baıya getireler… Hak Teala Güneş ve Ay tutulması için belirli vakitler tayin etmiştir ki yeryüzünde bulunan kulları Güneş ve Ay’ın değişimini görüp uyanıp kendisine yalvarıp yöneleler.. Tutulma vakti geldiğinde nurlu Güneş arabasından düşüp göğe doğru denizin derinliğine gider. Eğer bütünüyle düşerse tam Güneş tutulması vaki olup yıldızları örten ışığı kalmayıp en büyükleri (s:170) görünür. Eğer yarısı denize düşerse o miktarı tutulur… tutulma vakti geldiğinde güzel Ay da böyle arabasından denizin derinliğine ya tam ya eksik düşüp düşüşü miktarı tutulma hasıl olur.”

Diğer taraftan yazar, kitabın başka bir yerinde yukarıda Ay ve Güneş tutulması icin verdiği hurafeye dayalı açıklamalırın aksine, Gazali’nin Tehafüt el- Felasife ’sinden olduğu gib aktardığı ilmi bir izah sunmaktadır:

“… Ay tutulması, Yerküresinin Güneş ile Ay arasında olmasıyla Ay’ın ışığının kaybolmasından ibarettir. Güneş tutulması ise yer ile Güneşin arasında Ay’ın bulunmasıdır.” Bu ilmi ifadeden sonra,İbrahim Hakkı konuya vakıf bir şekilde önceki mantık ve bilim dışı açıklamalarıyla ters düşen fikirlerini ileri sürer: “ Bu gibi şeylerin din meselelerinden olduğunu sanan kimse dine zarar vermiş olur. Çünkü anlatılan hususların meydana geldiğini aritmetik ve geometri delleri gösterir. Bunları bilen kimseye, ‘bu şeriata aykırır’ dense o kimse bildiğinden değil şeriatten şüphelenir. Akla uygun olmayan bir tarzda şeriate yardım etmek isteyen kişinin zararı, akla uygun bir şekilde şeriate hücum eden kişinin zararından çoktur. Nitekim, ‘Akıllı düşman, cahil dosttan hayırlıdır”.

Çelişkili ifadeler zelzeleler bahsinde de mevcuttur. Bilim dışı ilk açıklamaya (s:16) göre, hak Teala büyük bir meleği zelzeleye tayin etmiş ve dağların damarlaranı onun emrine vermiştir. Hak Teala bir yerin halkını günahlardan alıkoyup sakındırmak istediğinde o melek Hakk’ın emri ile o yerin damarını hareket ettir. O yerin halkı o zelzeleden uyanıp Hak Teala’ya yönelene kadar bu böyle devam eder.

İkinci açıklama (s:120-121) tamamen ilmi karakterdedir: “.. Yerin içinde oluşup sıkışan buhar öyle bir mertebe yoğun olsa ki Yer katlarından geçip çıkmak mümkün olsa (E. İhsanoğlu, s:171) yahut Yer kalın ve sert olup buharın çıkmasına mani olsa, o buhar başka bir yere çıkmak için Yer’i sertçe yarıp yırtıp ittiğinde o yer hareket eyler ki Yer’in zelzelesi odur”.(3.Cilt s: 65’te bu açıklama var).

Marifetname’de yeni astronomi kavramları birinci fennin 144-151. sayfalarında tanıtılmaktadır. İbrahim Hakkı bu kısımda yeni astronominin beminsenme sürecini ve kainatın yapısının din ile ilişkisini ele almaktadır.

Burada, önce Güneş merkezli teoriye rağbet eden alimlerin bu görüşe destek vermek için çabaladıkça saf gönüllü olan halkın onları kınamak için taş attıklarını, fakat zamanla gelişen rasat aletleriyle daha iyi gözlemlerin yapılması neticesinde yeni astromoninin revaç bulduğu anlatılır. Ayrıca yazar, kainatın merkezinin Yer veya Güneş olduğuna inanmanın din ile ilgisi olmadığını belirtir. Esas olan, kainatın yüce yaratıcının eseri olduğuna inanmaktır. Kainatın şekilinin şu veya bu şekilde olduğuna inanılması dini meselerden değildir. Bu kısımda, merkezdeki Güneş etrafında yörüngelerde hareket eden gezeggenler, bunların yörünge zamanları ve uydumlarıyla ilgili aktarılan bilgiler tamamen ilmi karakter taşırlar.

İbrahim Hakkı, doğrudan doğruya riyazi ilimler ve astronomi ile uğraşan, meslekten yetişme bir alim olmadığı halde tercihini Güneş merkezli sistemden yana kullanır. Bunu yaparken de “… bu küre şekilli olup harete daha elverişli olan küçük kütleli Yer’in büyük Güneş’in etrafında senede bir kere dönmesi, çok daha kolay ve işin gereğine uygun, akla daha yakındır” şeklinde bilgi kaynağı olan Müteferrika’nın aksine ihtiyatlı davranmaya gerek görmeden, kendisinden öncekilerden daha cesur ve açık bir ifade kullanmıştır.

Öte yandan, eserin “İslam astronomisi” başlıklı kısmında kainatın yapısının din ile ilişkisini bilim dışı ve hurafelere dayanan açıklamalara göre ele alan İbrahim Hakkı (s:172) şöyle demektedir: “buraya gelinceye kadar yazılanların hepsi din meselelerindendir, bu anlatılanların hepsine şüphe etmeden inanmak hepimiz için gereklidir, çünkü bunlar din meselelerinin ana esaslarıdır ve akli delillerle kıyas etmek (mantığa vurmak) doğru olmaz. Çünkü beşer aklı bunları idrak etmekten noksan ve acizdir… Kuran ayetleri ve Peygamber hadisleri uyarınca alemin şekilini burada bu kadar açıklamakla yetinilmiştir.” Bu ifadede öncekinden tümüyle farklı bir zihniyet yapısı ortaya çıkar. Bu da brahim Hakkı’nın en büyük çelişkisidir.

Tefsir ve hadis ehlinin (müfessir,muhhaddis) sözleri olduğu belirtilen ve “İslam Astronomisi” bölümünde yer alan bilgilerin,İslam dinin iki teme kaynağı olan Kur’an-ı kerim ve sahih hadisler ile ilgisi olmadığı gibi İslam medeniyetinin altın çağında, bilim ve gözleme dayalı olarak gelişen “İslam Astronomisi” ile de herhangi bir ilgisi yoktur. Bunlar daha çok efsane ile karışık, lirik bir üslup içerisinde metaforik ifadeler ile süslü, din ve bilim ile hiç ilgisi olmayan cahil halk kitlelerinin zevkine hitap eden açıklamalardır. Bu ifadelerin konusun hadislere dayanılarak öne sürüldüğü anlaşılmaktadır.

İbrahim Hakkı’nın yukarıda anlatılan görüşleri el-Suyuti’nin “İslam Astronomisi” hakkında yazdığı ve gelecek nesiller tarafından bir referans kabul edilen kitabında bu konu hakkında bilim dışı literatüre dayanmaktadır(s:173)

El-Suyuti (öl: 1505)’nin el-Hey’et el-Seniyye fi’l-Heyet el-Sünniye adlı eseri,1654 yılında İbrahim b. Abdurrahman el-Karamani el-Amidi (1654 yılında) tarafından bazı eklemelrle Risale fi’l Hey’e ‘ala tarik-i Ehl el-Sünnet ve’l-Cemaat adı altındoa yeniden düzenlenmiştir. Nazmizade Hüseyin Murtaza b. Ali el-Bağdadi (öl: 1722), Karamani’nin eserini daha sonra Türkçe’ye çevirmiştir.

İbrahim Hakkı, marfifetnamesinin değişik kısımlarında kainat anlayışını,Ay ve Güneş tutulması, zelzelelerin oluşumu gibi tabiat olaylarını açıklarken farklı kaynaklar kullanmaktadır. Bu kaynaklar başlıca üç kategoride toplayabiliriz:

1.Dini kaynaklar (Kur’anı kerim ayetleri, hadisleri,Gazali’nin Tehafüt el-Felasifesi gibi meşhur dini referans kitapları)

2.Katip Çelebi’nin Müteferrika’nın yeni eklemelerini ihtiva eden Cihannümas’sı gibi ilmi eserler

3. Efsane ve hurafelere dayanan halk inançları (Suyuti’nin esasen astronomiden rivayete dayanan kitabı gibi eserler). Bu kaynakların incelenmesinden İbrahim Hakkı’nın iki ayrı zümreye hitabettiği anlaşılmaktadır. Birincisi, “avam-ı nas”dediği fazla kültüre sahip olmayan geniş halk kitlesidir. Bunu da yaparken, belirli devirlerde İslam literatürüne girip, gerileme devirlerinde revaçta bulunan İsrailiyet ve efsaneleri “Ey Aziz” diye başlayan kendisine has üslubu ile kullanmakta (s:174) beis görmemiştir. İkinci muhatap zümre ise belirli kültür seviyesinin üstünde olan “aydın kesim” (havass-ı nas) dir denilebilir. Bu iki zümrenin yanı sıra, İbrahim Hakkı, dar fikirli olan ve kendisinin halk arasındaki nüfuz ve şöhretini kıskanan bazı resmi ulema karşısında da ihtiyatlı olmak zorunda idi. Ancak işin en şaşırtıcı tarafı, yazarın bu zıt görüşleri aynı eserin içinde yanyana bulundurması, ikisini de aynı hararetle sunması ve çelişkili iki zihniyet arasında bir tercih yapmamasıdır.

İbrahim Hakkı’nın eserinde, yukarıda belirtilen çelişkili fikirleri ifade etmesinin sebeplerini anlamaya çalışırken, onun hayatındaki bazı hadiseleri kısaca gözden geçirmek gerekir.İbrahim Hakkı, birkaç yıldır üzerinde çalışmakta olduğu Marifetname’sini 1757 Ağustos ortalarında tamamlamıştır. Anlaşıldığına göre Marifetname daha yazıldığı sırada ünlenmeye başlamıştı. Söylentiye göre, Erzurum Müftüsü olan Kadızade Muhammed Arif b. Muhammed el-Erzurumi (öl: 1759-1760),geniş bir halk topluluğu tarafından sevilen, sayılan ve kendisini hicveden İbrahim Hakkıyı kıskanmaktaydı ve ona karşı cephe aldı. Doğruluğu ispatlanmamış bir söylentiye göre,müftü bazı dar görüşlü mollalardan bir meclis toplayarak İbrahim Hakkı’yı sorguya çağırmış ve “Molla! Sen bir supara yazarmışsın, yerden gökten dem vururmuşsun,şer-i şerife uymayan şeyler karalarmışsın!… Nice olur?” diye sorguya başlamış. Bu söylentiyi aktaran Mesih İbrahimhakkıoğlu’nun belirttiğine göre,İbrahim Hakkı, müftü ve yandaşlarına Marefetname’yi gösterip kitabın hangi kısmının şeriate aykırı olduğunu sorunca, mollar kitapta şeriate ters düşen bir yer bulamamışlar ve hepsi pişman olmuşlar. İbrahim Hakkı’nın torunlarından olan Mesih İbrahimhakkıoğlu, babası veya (s: 175) ağabeyinden duyduğu bu hadiseyi gerçekliğine herkesin inandığı bir söylenti olarak aktarmaktadır.

Mehmet Nusret Efendi ,Tarihçe-i Erzurum adlı kitabında Kadızade Mehmed’in biyografisini verir; İbrahim Hakk’ının, tasavvufa yakınlığı olan ulemaya mutaassıp bir şekilde karşı çıkan müftünün, makbul olmayan ahlakını ve fiziki özelliklerin hicveden bir beyit yazdığını anlatır.

Marifetname’deki çelişkili ifadelerin sebebi, kısmen yukarıda anlatılan olay ile açaklanabilir.İbrahim Hakkı, Müftü Kadızade’nin kendisini soruya çekmeyi planladığını önceden haber aldığı için eserin başına “İslam astronomisi” kısmını ilave etmiş olabilir. Marifetname’nin planı ve içeriği,”İslam astronomisi” kısmının müftü ve yandaşlarının kendisine cephe almaması için yazar tarafından sonradan eklendiğini göstermektedir. Gerçekten de, eserin bu kısmındaki bilimdışı açıklamaların aksine,İbrahim Hakkı eserin geri kalan kısmında tabiat olaylarını tamamen ilmi bir şekilde açıklamaktadır.

M. İbrahimhakkıoğlu’nun kitabından anlaşıldığına göre, bazı insanlar İbrahim Hakkı’nın fikir ve davranışlarını yanlış anlamışlar ve çevresinden gördüğü itibarı kıskanmışlardır. Bu yüzden onun şeriate ve inanca karşı fikirler ileri sürmekle itham ederek cahil halk kitleleri nezdinde şöhretini lekelemek istemişlerdir. Bu sebeple,İbrahim Hakkı’nın ölümünden üç sene önce 1777’de yazdığı Urvet el-İslam ve Hey’et el- İslam adlı her iki eseri de kendi kitabı olan Marifetname’nin yanı sıra hadis ve tefsir kitaplarına dayanmaktadır. Açıkça görülüyor ki, amacı kendisini mesnetsiz ithamlardan korumaktı. Kitabın başlığından anlaşıldığı üzere (s:176),İbrahim Hakkı’nın bilim dışı fikirlere ve efsanelere dayanarak yazdığı Hey’et el-İslam adlı kitabı “İslam astronomisi” hakkındadır. Eserin önsözünde İbrahim hakkı,”Filozofların astronomiye ait söz ve eserlerini okumanın inancı bozacağından ve din işlerine gevşeklik vereceğinden bunları bıraktım” demektedir.

Şimdi İbrahim Hakkı’nın Marifetname’sindeki fikirlerinden geri dönüşünü anlamamıza ipuçları teşkil eden aşağıdaki mektupları inceleyelim: İbrahim Hakkı, kuzeni Yusuf Nesim Efendi’ye yaszdığı 23 Mayıs 1777 tarihli bir mektubunda, oğlu Ahmedülhayr’a şiirlerini gönülden okumasını fakat beyitlerini halk arasında “lisana almamasını” vasiyet etmektedir. İbrahim Hakkı’nın hangi beyitleri kastettiği konusunda maalesef bir delil bulunmamakla beraber, muhtemelen tasavvufa dair beyitler olduğunu tahmin edebilirz. İbrahim Hakkı oğluna, doğru yoldan ayrılmamak için Urvet el-İslam ’da yazılanlara göre davranmasını tavsiye eder.

Bu konuda M. İbrahimhakkıoğlu başka bir olay daha aktarıyor. İbrahim Hakkı’nın tasavvufi eserlerini okuyan Derviş Halil adlı bir öğrencisi, Hasankalesi’nde hocasının bir sır kitabı yazdığı söylentisini yaymıştı. Açıkça görülüyor ki bazı kimseler İbrahim Hakkı’nın İslam inancını bozan bazı gizli fikirleri olduğundan şüphelenerek kuzeni Yusuf Nesim’i rahatsız etmişlerdi. İbrahim Hakkı,islam tarihinde birçok bilginin mesnetsiz olarak dini inançlara aykırı düşüncelerle itham edildiğini biliyordu.

İbrahim Hakkı, kendisini bu çeşit haksız ithamlardan korumak için kuzeni Yusuf Nesim’e Urvet el-İslam adlı kitabıyla birlikte gizli bir mektup yollar. Bu mektubu İbrahim Hakkı, oğlu İsmail Fehim’e yazdırmıştır. Bu mektupta İbrahim Hakkı, Yusuf Nesim’e şöyle öğüt vermektedir: (s: 177) “Benim oğlum,geçen sene yazmıştın ki: “Efendi bir sır kitabı telif etmiş deyi bana sıklet edirler” sana sıklet edenlere şimdi bu Urvet el-İslam kitabını bu kaime ile değil öbür mektupla gösterip diyesin ki: “İşte, Efendimizin marifetnameden sonda tasnifi budur”. Mektubu dahi okuyup diyesin ki “Bu kezzap (yalancı) Halil gibi müfsitler kendilerine paye için Efendimize iftira eylemişlerdir.”. Hasankalesi’ne gidende bu kitabı merkum mektupla götürüp gösteresin ve tembih edesin ki : ‘Şer-i şerife muhalif Efendimizin bir sözü ve bir işi yoktur. Her ne ki, şer-i şerife muhalif nesne ile Efendimizi lisana getirip naseza işler Efendimize nisbet ederler.tanrı kendilerini rüsvay edecektir. Anınçin bu güna Efendimize iftira ederler.’

İbrahim Hakkı’nın sözlerinin sonunda,imzası ve mührü mektubun ele geçirilebileceği korkusu ile oyulup çıkarılmıştır. Mektubun geri kalan yerinde İsmail Fehim, Yusuf Nesim’e hitaben şöyle yazmıştır: “Efendimiz bu mertebe beyitlerden iba (reddetme) ve i’raz (yüz çevirme) etmiştir ki, İnsaniye gibi kitabı ateşe atmışken fakir yetişip ocaktan alıp sakladım. Efendimizin cevabı budur ki “Beni seven beyitlerimi nesyen mensiyyen (tamamen) unutup bu Urvet-ül-İslam’a yapışıp bunu okur ve bunu yazar. Zira asıl Kuran ve hadistir .Gayri sözleri unutmuşumdur.”

İbrahim Hakkı’nın hayatı,yaşadığı zaman ve eserleri hakkında daha geniş bilgi ve belgeler elde edelip çalışmalar yapılana kadar,yukarıdaki açıklama teşebbüsümüz Marifetname’deki çelişkili kısımları ve İbrahim Hakkı’nın Marifetname’deki ilmi görüşlerinden daha sonra yazdığı eserlerdeki dönüşümü aydınlatabilir. Ayrıca eknid el yazısı nüshanın sonraki kopyaları ve basılan nüsha ile mukayesesi de birtakım yeni ipuçları sunabilir ve yeni değerlendirmeleri vesile olabilir. Diğer taraftan Marifetname’nin 1835-1914 yılları arasında 10 kere basılması, geniş bir halk kitlesine bir yüz yıl boyunca hitap eden popüler bir kitap olması, Güneş merkezli sistemin Osmanlı astronomları ve bilim adamlarından oluşan çevrenin dışına yayılmasını ve tanınmasını sağlamıştır denilebilir.

ZicTercümeleri

17. yy’da Fransız astronomu Noel Durret’in zicinin Zigetvarlı tezkireci köse İbrahim tarafınan yapılan tercümesinden sonra,18. yy’ın ikinic yarısında yineiki zic tercümesyle karşılaşıyoruz. Bunlardan her ikisi de 18. yy’da İstanbul’da yetişen astronomlardan Halife-zade İsmali Efendi tarafından yapılmıştır. Çınari İsmail Efendi olarak da tanınan bu astronomun, astronomi sahasında telif ve tercüme birçok eseri bulunmaktadır.

(E. İhsanoğlu, BCFF s: 168-179….)

Comments (2)

Siyasi Tarih V

Siyasi Tarih (K-N)

Kırım Savaşı, 12 Mart 1854-10 Eylül 1855
Abdülmecid devrinde Osmanlı, Fransız ve İngiliz devletlerin Rusya’ya karşı
yaptıkları savaş. Sultan Abdülmecid’in Osmanlı İmparatorluğunu diriltmek
amacıyla giriştiği reformlar, kendini “hasta adam”ın varisi sayan Rus çarı
Nikolay I’i memnun etmemişti. Bu yüzden, Türkiye’deki bütün ortadoksların
himayesine verilmesini istedi ve padişahın ret cevabı üzerine
Enflak-Boğdan eyaletlerini işgal etti ve bir Rus donanması Sinop şehrini
bombalayarak Osman Paşa kumandasındaki Türk donanmasını batırdı. (30 Kasım
1853). Bunun üzerine Fransa ve İngiltere, İstanbul’un ve Boğazlar’ın Rus
tehdidi altına girdiğini anladılar. Türk Rus anlaşmazlığı bu olaydan sonra
bir defa daha meselesi durumuna geldi. İngiltere ve Fransa’da basın, savaş
lehine yazılar yazmağa başladı; Fransa ve ingiltere hükümetleri Ekim
ayında çar anlaşmaya yanaşmazsa, Türklere yardım edeceklerini
bildirmişlerdi. Nitekim bir süre sonra da İngiliz ve Fransızlara ait
donanmalar Çanakkale boğazını geçerek İstanbul önlerine geldi. Durumu
haber alan Rus Çarı, İngiliz ve Fransız donanmalarının Çanakkale boğazını
geçmesini protesto etti. Avusturya ve Prusya, Boğazlar Antlaşmasını (3
Temmuz 1841) imzaladığı halde olaylarla ilgilenmediler. Sinop
bombardımanından sonra İngiltere kraliçesi Victoria ve Napoleon III,
Osmanlı İmparatorluğu ile Rusya arasındaki anlaşmazlığı çözmek için
arabuluculuk teklif ettiler. Çar Nikolay’ın bunu kabul etmemesi üzerine,
Londra ve Paris kabineleri Rusya’ya birer ültimatom verdi. Bu ültimatomda,
Eflak ve Boğdan’ın hemen boşaltılmasını, Osmanlı imparatorluğunun mülki
bütünlüğünün tanınmasını, ortadoks tebaa üstünde himaye fikrinde
vazgeçilmesini istediler. Böylece Eflak ve Boğdan’ın boşaltılması, savaş
için yeterli bir sebep olacaktı. Çar bu ültimatomu reddetti, sonra da Rus
ordularına Tuna’yı geçme emrini verdi (9 Şubat 1854). İngiltere ve Fransa,
bunun üzerine Rusya’ya savaş açılmasını kararlaştırdılar. (12 Mart 1854).
Osmanlılar, Fransızlar ve İngilizler arasında üç antlaşma yapıldı, ilki
İstanbul Antlaşmasıydı. Bu antlaşma ile İngiltere ve Fransa Osmanlı
devletinin toprak bütünlüğünü garanti ediyor ve yenileşme hareketlerini
destekliyorlardı (12 Mart 1854). İkincisi Londra Antlaşmasıydı. Bunda, iki
devlet Osmanlı İmparatorluğundan özel çıkarlar sağlamak düşüncesinde
olmadıklarını açıkladılar. 28 Ocak 1854’te Ruslar genel bir saldırıya
geçtiler. Tuna’yı, Kalas’ı, İbrail’i ve İsmail’i de alarak Dobruca’ya
girdiler. Bu arada bir Osmanlı ordusunu yenerek Silistre’yi kuşattılar.
Kaledeki Osmanlı kuvvetleri, Ruslara karşı kaleyi şiddetle savundu;
Mayıs’ta yapılan altı saldırıyı püskürttüler. Bu arada İngiliz ve Fransız
kuvvetleri, Osmanlılara yardım etmek üzere Gelibolu’dan Varna’ya geldiler.
Avusturya da Rusya’yı zorlamağa başladı. Osmanlılar Avusturya ile bir
antlaşma yaparak Tuna bölgesindeki cepheyi ortadan kaldırdılar. Bu
antlaşmadan sonra müttefikler Rusya’yı barışa zorlamak için Kırım üzerine
yürümeyi uygun buldular. Kırım Savaşının daha fazla uzamayacağını ve kesin
bir zafer kazanacaklarını umuyorlardı. Fakat Fransız ve İngiliz orduları
Avrupa’daki üslerinden çok uzakta dövüşmek zorunda kaldı; ayrıca böyle bir
sefer için her bakımdan hazır değillerdi. Üç devletin deniz ve kara
kuvvetleri arasında işbirliği, kumanda birliği de yoktu. Türk
kuvvetlerinin başında Ömer Paşa, Fransız kuvvetlerinin başında Saint
Arnaud, İngilizlerin başında Lord Ralgan bulunuyordu. 89 savaş gemisinin
yanında 267 taşıt gemisi, Kırım’da Veupatoria’ya 30.000 Fransız, 21.000
İngiliz ve 6.000 Türk askeri çıkardı (29 Eylül 1854). Bu kuvvetlerin
karşısında 51.000 Rus askeri vardı. Müttefiklerin başlıca amacı
Sivastopol’u almaktı. Sivastopol yolunu kapayan Mençikov kuvvetlerini
Alma’da yendiler. Fakat Ruslar savaş gemilerinin bir kısmını batırarak
limanın deniz tarafından güvenliğini sağladılar. Albay Totloben’in yaptığı
tabyalar da karadan gelen taaruzu önledi. Bunun üzerine şehrin sürekli
kuşatılmasına karar verildi. Bu arada Rusların müttefik çemberini yarmak
için yaptığı çıkış hareketleri de sonuç vermedi (25 Ekim-5 Aralık 1854).
Kış gelince, savaşlar durdu. Bu sırada Küçük Piyemonte hükümeti Rusya’ya
karşı savaşa girerek 15.000 kişilik bir kuvvet gönderdi. 1855 Baharında
müttefikler 14.000 kişilik bir kuvvetle tekrar savaşa başladılar. Malakov
tabyasının Yeşiltepe mevkii ve Beyaz tabya, 7 Haziran’da alındı. Yardıma
gelen kuvvetler Traktik köprüsünde ezildi (16 Ağustos 1854), Sivastopol
sürekli topa tutuldu, Ruslar günde 1.000 kayıp verdiler. Müttefikler 4-7
Eylül’de genel bir saldırı ile Sivastopol’u savunan Malakov tabyalarını
teslim aldılar, 10 Eylül’de bir harebe durumuna gelen şehre girdiler.
Limanı, dokları, tersaneyi tahrip ettiler. Harekat, Kangil çarpışması ve
Kinbun ile Orçakov’un işgaliyle sona erdi Bu arada Ömer Paşa da Rusları
Yevpatoria’da kesin bir yenilgiye uğrattı. B savaşlarda iki tarafın
kayıpları 240.000’e yükseldi. Müttefiklerin başarılı, Nikolay’ın ölümü ve
yerine Aleksandr II’nin geçmesi, Ruslar’da, savaşı kazanma ümidini yok
etti. Yeni çar şerefli bir barış yapmağa hazır olduğunu bildirdi. Barış
şartlarının görüşülmesi için Paris’te bir kongrenin toplanması
kararlaştırıldı.

Kırmızı Telefon (Hot Line)
Washington ile Moskova arasındaki özel telefon. Nükleer silahların
gelişmesi ve çoğalmasından sonra milletlerarası politikada büyük devletler
arasında varolan dehşet dengesinin sonucu olarak, nükleer savaştan kaçınma
tedbirleri aranmaya başlanmıştır. Özellikle ABD ile Rusya en güçlü
silahlara sahip iki devlet olarak, gerek önemli bunalımlarda, gerekse bir
yanlışlık neticesi böyle bir savaştan kaçınmaya özel bir önem vermişler,
Washington’da Başkanlık evi olan Beyaz Saray ile Sovyet yöneticilerinin
Moskova’daki Kremlin Sarayı arasında bu amaçla özel bir telefon bağlantısı
kurmuşlardır. Böylece tehlike anında, nükleer silahları harekete geçirmek
için, aynı zamanda bölgesel çatışmaların (Ortadoğu devletleri arasındaki
çatışmalar gibi) doğrudan temas ile çözümlenebilmesi amacıyla iki devlet
yöneticileri derhal özel hatla konuşma olanağına kavuşmuşlardır ve bu
telefon bağlantısına kırmızı telefon denmektedir.
Bu bağlantı, 1962 Ekim’inde, Sovyetlerin Küba’da Amerika’ya çevrik füzeler
yerleştirmeleri ve ABD’nin yeni füzeler getirmekte olan Sovyet gemilerine
karşı deniz kuvvetlerini harekete geçirerek Küba’yı ablukaya almasıyla
ortaya çıkan Küba Krizi’ni takiben gerçekleştirilmiştir. Bu krizin
şiddetlenmesi iki ülkeyi nükleer bir savaşın eşiğine getirmiştir.

Kıta sahanlığı sorunu
Devletlerin karasuları ve karasularının dışında kalan bölgelerden
faydalanmaları ile ilgili ortaya çıkan sorun. Kıta sahanlığı kavramı
1945’te ABD başkanı Truman’ın bir bildirisi ile ortaya çıkmıştır. Bunun
önemi kıta sahanlığında maden yumrularının, sahanlığının toprak altında
petrol ve doğal gaz yataklarının bulunması ve bunların işletilmeye
başlamasıdır. Kıta sahanlığı alanının nereye kadar uzanacağı önemli bir
sorun olmuştur. Kıyıları doğrudan açık denizlere, okyanuslara açılan
ülkelerin (örneğin, Latin Amerika ülkelerinin) büyük çoğunluğu, bu
bölgeleri mümkün olduğunca geniş tutmaya çalışmışlardır. Amaç ekonomik
değeri olan balık avlanma hakkını artırmaktır. Bu konuda uygulanacak
kurallar 1958 Cenevre Deniz Hukuku Konferansında yapılan Kıta Sahanlığı
Sözleşmesi ile belirlenmiştir. Kıta sahanlığı kuramının açıklığa
çıkmasında Kuzey Denizi Kıta Sahanlığı Davaları (1969) ve III. Deniz
Hukuku Konferansı ve bunun sonunda ortaya çıkan Birleşmiş Milletler Deniz
Hukuku Sözleşmesi (1982) son aşamayı oluşturmaktadır.
Kolonicilik: bkz. sömürgecilik
Kore savaşı
Kore yarımadası 1945 Ağustos’unda, Rusya’nın Japonya’ya harp ilan
etmesiyle kuzeyde Rus istilasına uğramış ve 38’inci paralelden itibaren
Rusya ile ABD tarafından geçici olarak ikiye bölünerek Kuzey Kore
yaratılmıştır. Ruslar kuzeyde komünist bir idare kurup çekilmişler ve
1948’de Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti adını alan devlet ortaya
çıkmıştır. Böylece, ilerde iki ülkenin birleştirilmesi kararı da askıda
kalmıştır. İki ülke arasında 38. paralel boyunca çeşitli sınır çatışmaları
başlamış ve 25 Haziran 1950 tarihinde Kuzey Kore Güney Kore’ye saldırıya
geçmiştir.
Bu durumda, Birleşmiş Milletler bir karar alarak çok büyük kısmı ABD
Kuvvetlerinden oluşan bir B.M. Kuvvetini Güney Kore’nin yardımına
göndermiş, bu kuvvetler kuzeye doğru ilerleyerek Mançura’daki Çin sınırına
yaklaşmışlardı. Çinliler de gönüllü kendi kuvvetleriyle Kuzey Kore’ye
yardıma girişmişler, böylece savaş genişlemiş ve uzamıştır. B.M.
Başkumandanı olan General Mac Arthur savaşın durması için bir ara
Mançurya’ya atom bombası atılmasını önermiş ve bu yüzden görevinden
alınmıştır. Daha sonra Temmuz 1953’de iki taraf arasında 38. paralel
civarında mütareke imzalanmıştır.
Kore savaşı çok sayıda insan hayatına mal olmuş, dünya ekonomisine birçok
maddenin fiyatını yükselterek önemli etkiler yapmıştır.
Türkiye’de 17 Ekim 1950 tarihinde Kore’ye General Tahsin Yazıcı
komutasında 5090 kişilik bir Tugay çıkarmıştır. Çeşitli görevler alan Türk
Tugayı Kore’de büyük başarı göstererek, dünyanın takdirini kazanmıştır
(Kunuri savaşı). Türk Tugayı Kore’de 900’den fazla şehit vermiş, 200 kişi
de yara almıştır. Zamanla Türk Tugayının mevcudu indirilmiştir. Kore’de
önemli bir Türk şehitliği vardır ve Ankara’da da 1973’de şehitlerin
hatırasına bir anıt yapılmıştır.
Kore savaşından tarafların kayıplarının durumu ise şöyledir: Güney Kore
ordusu 141 bin ölü ve 43 bin kayıp, Birleşmiş Milletler kuvvetleri 36 bin
ölü vermiş, karşı taraftan Kuzey Kore ordusu 295 bin ölü, komünist Çin
ordusu da 184 bin ölü vermiştir. (Kore’de sivil halktan da her iki kesimde
3 milyon kişi kadar ölmüştür.)

Körfez Savaşı, (1980-1988): bkz. İran-Irak Savaşı
Körfez Savaşı (Gulf War)
Saddam Hüseyin liderliğindeki Irak’ın silahlı kuvvetleri 1 Ağustos 1990’da
Kuveyt Krallığını, Kuveyt ülkesinin Osmanlı Devleti döneminde Basra
eyaletine bağlı olduğu, Basra’nın da Irak’a ait olduğu gerekçesiyle işgal
etmiştir. Pekçok ülke Irak’a geri çekilmesi konusunda uyarıda bulunmuş,
ancak Irak bunları dikkate almamıştır. Birleşmiş Milletler 15 Ocak
1991’de, Irak’ın geri çekilmesi konusunda ültimatomu içeren bir karar
almıştır.Ayrıca, ABD, 7 Ağustos 1990’da Suudi Arabistan’a askeri birlikler
göndermiştir. 12 Ocak 1991’de ise ABD Kongresi, Başkan George Bush’un,
Irak’a ABD kuvvetleri sevk etme planını onaylamıştır. Ardından, 430.000’i
Amerikalı olmak üzere 28 koalisyon ülkesi kuvvetlerinden oluşan 700.000
kişilik askeri birlik Irak’a karşı koymuştur. Irak’ın müttefikleri sadece
Filistin Kurtuluşu Örgütü (FKÖ) ve Ürdün olmuştur. Saldırının Hazırlanması
sırasında Iraklılar, ülkedeki yabancı işçileri rehin almıştır. Bu rehinler
arasında 1.200 İngiliz, 900 Amerikalı, 200 Japon, ayrıca daha az sayıda
olmak üzere Polonyalılar ve Almanlar bulunmaktaydı. Irak kuvvetlerine
karşı saldırı 17 Ocak 1991’de başlamış ve Iraklılar Kuveyt’ten geri
çekilmişlerdir. Saldırı sırasında müttefikler tarafından 200 kişi ölmüş ya
da yaralanmış buna karşılık 100,000 den fazla Irak’lı yaşamını
yitirmiştir. Bunlar arasında siviller azımsanmayacak sayıdaydı. 180.000
Iraklı asker ise koalisyon güçlerine teslim olmuştur. Savaş sırasında Irak
hava gücünün büyük kısmı, tahribattan korunmak için İran’a geçmiştir. ABD
Başkanı Bush’un Iraklı liderleri ve özellikle de, kendi yönetiminden kaçan
Kürtlere baskı uygulayan ve kimyasal ve nükleer silah materyallerini
gelecekte kullanmak üzere saklayan Saddam Hüseyin’i yeterince takip edip
uğraşmama kararı oldukça eleştirilmiştir. ABD gelecekteki muhtemel bir
kullanım için bölgede 25.000 askerden oluşan bir kuvveti ve 200 hava
gücünü bölgede bırakmıştır. Amerikan Savunma Bakanlığı tarafından
hazırlanan bir istatistiğe göre savaşın maliyeti 61.1 milyar dolar
olmuştur. Savaşın açıklanan sebebi Kuveyt’in, Irak’ın saldırısından
kurtarılmasıdır. Ancak bu savaşı soğuk savaş ertesi dönemde Amerikan’ın
Pax-Amerikana’yı oluşturmaya yönelik bir girişim olarak değerlendirenler
de vardır. ABD bu savaşta, soğuk savaşta rastlanmayan bir askeri
stratejiyi (orta yoğunlukta çatışma-mid-intensity conflict) uygulamıştır.
ABD Irak’a yönelik bu stratejinin hazırlıklarına Körfez Savaşı’ndan birkaç
yıl önce başlamıştır. Irak yönetimi, ateşkes antlaşmasından sonra, savaş
sırasında ayaklanan Kürt ve Şiilere karşı askeri bir harekat
düzenlenmiştir. Baskı karşısında Türkiye’ye sığınan Kürt, Şii ve Azeriler
için Irak’ın kuzeyinde ve Türkiye’de sığınma kampları oluşturulmuştur.
Irak’ta Zaho kenti çevresi koalisyon güçlerince denetim altına alınarak
sığınmacılar için güvenlik bölgesi oluşturulmuştur. Kurulan yerleşim
yerlerinin aşamalı olarak Birleşmiş Milletler denetimine bırakılması
kararlaştırılmıştır.
Türkiye, Körfez savaşı sırasında Birleşmiş Milletler’in ambargo kararına
uyarak, Kerkük-Yumurtalık Petrol boru hattının kapatmış, ayrıca güneyde
bulunan İncirlik ve Pirinçlik üslerini koalisyon güçlerinin kullanımına
açmıştır.
Kudüs Sorunu.
Bir çok dinin inançlarına göre kutsal kabul edilen Kudüs’ü İsrail’in
başkenti ilan etmesiyle başlayan sorun. Kudüs 1948 yılında İngilizler
çekilince İsrail ve Ürdün arasında paylaşıldı. 1967’deki Altı Gün
Savaşının ardından İsrail doğu Kudüs’ü işgal ederek kenti eli geçirdi.
Ancak Birleşmiş Milletler’in daha önceki Filistin’in paylaşılması planında
Kudüs’ün statüsü (corpus-separatum) uluslararası statüde -ayrılmış- kent
olarak belirlenmişti. Kudüs sorununun çözümü 1991’de FKÖ ve israil
arasında imzalanan “İlkeler Açıklaması”nda 1996’ya ertelendi. 1996’daki
ABD başkanlık seçimi, İsrail Knesset seçimleri, soğuk savaşın bitmesiyle
diasporadan gelen yahudi göçlerinin artması ve Kudüs’ün kuruluşunun 3.000
yıldönümü kutlamaları sorunun çözümünü zorlaştıracak faktörler olarak
görülüyor.

Kutsal İttifak.
Rus çarı I. Aleksandr, Avusturya imparatoru I. Franz ve Prusya kralı III.
Friedrich Wilhelm’in, Napoleon’un yenilgisinin ardından başlayan II. Paris
Antlaşması görüşmeleri sırasında kurdukları ittifak (26 Eylül 1815).
Siyasal ve toplumsal yaşamda Hristiyan ilkelere bağlılığı güçlendirmeyi
amaçladığını ilan edilen Kutsal İttifak’ın kuruluşuna Çar Aleksandr
önderlik etti. Sonradan İngiltere veliaht prensi, Osmanlı padişahı ve papa
dışında bütün Avrupa hükümdarlarının katıldıkları ittifak, fazla etkili
olmamakla birlikte, liberaller ve sonraki tarihçiler tarafından Orta ve
Doğu Avrupa ülkelerindeki tutucu ve baskıcı yönetimlerin aracı ve simgesi
olarak kabul edildi. Napoleon sonrası dönemin önde gelen diplomatlarından
Avusturya Dışişleri Bakanı Prens Klemens von Metternich ve İngiltere
Dışişleri Bakanı Vikont Castlereagh ise Kutsal İttifak’ı önemsiz ve geçici
bir birlik olarak değerlendirmişlerdir.

Kuveyt Krizi: bkz. Körfez Savaşı, 1991.
Küba Bunalımı, 1962
Sovyetler Birliği ile Amerika Birleşik Devletleri’ni doğrudan savaşın
eşiğine getiren uluslararası siyasal bunalım.
Küba’da Fidel Castro, 1959’da Amerikan yanlısı diktatör Batista’yı
devirerek iktidarı ele geçirmişti. Bu tarihten itibaren Küba’nın ABD ile
ilişkileri bozulurken, SSCB ile gelişmiştir. Özellikle 1961 yılının Nisan
ayında, ABD tarafından Küba’ya karşı düzenlenen başarısız Domuzlar Körfezi
çıkartması ABD-Küba gerginliğini iyice artırmıştır. Bu arada 1962 Ocağında
OAS (Amerikan Devletleri Örgütü) devletleri Küba’nın OAS’tan atılmasını
kararlaştırmışlardır. 1962 Ağustos’unda ABD istihbaratı Küba’ya bazı
Sovyet füzelerinin yerleştirilmiş olduğunu saptamıştır. Bunun üzerine
Küba’daki Sovyet füzelerinin sökülmesini isteyen ABD, 22 Ekim 1962
tarihinden başlayarak adayı denizden ablukaya almıştır. Bu sırada bazı
Sovyet gemilerinin de Küba limanlarına doğru Atlantik’te seyretmekte
olması, daha önce 1948 tarihli Berlin ablukasında karşı karşıya gelen iki
“süper devlet” arasında doğrudan bir çatışma olasılığını ortaya
çıkarmıştır. Tüm dünyada bir nükleer savaş korkusu yaşatan bir kaç kritik
gün içerisinde, kısmen Khruchchev liderliğindeki SSCB yönetiminin biraz
geri adım atması, kısmen de taraflar arasında sürdürülen pazarlıklarda bir
anlaşmaya varılması, krizin sıcak bir çatışmaya dönüşmesini önlemiştir.
Sovyetler Birliği, Türkiye’de bulunan Jüpiter füzelerinin de sökülmesi
kaydıyla Küba’daki füzelerin sökülmesini kabul etmiştir. Küba (Ekim
füzeleri) bunalımının en önemli sonucu, soğuk savaşın doruk noktasına
vardığı bir dönemde, “yumuşama” ve “görüşme” havası yaratmış olmasıdır.
Bunalımın ikinci sonucu, NATO’nun Avrupalı ortaklarının, böylesine büyük
bir bunalımda, yanı kendilerini de son derece tehlikede bırakan
durumlarda, kendi görüşlerinin alınmayacağını açıkça görmüş olmalarıdır.
Küba Bunalımı, her iki ittifak grubunda da üyelerin, stratejik
değişikliklerle başlayan yeni uluslararası ortama uyum gösterme
özlemlerine hız kazandırdı. Bunalım,ayrıca geleneksel (klasik) silahların
önemini artırmıştır. Son olarak, ABD ile Sovyetler Birliği arasında, iki
devlet başkanının gizli, çabuk ve doğrudan haberleşmeleri ile birçok
yanlış anlamanın giderilmesi amacıyla bir doğrudan telefon hattı (hotline)
kurulmuştur.
Küçük Antant (Petite Entente)
Birinci Dünya Savaşını izleyen devrede Avrupa’da oluşan yeni
bloklaşmalardan biridir. Çekoslovakya, Yugoslavya ve Romanya’nın
aralarında kurdukları bir işbirliği ve ittifak sistemidir.
Küçük Antant; 1920’de Çekoslovakya-Yugoslavya, 1921’de
Çekoslovakya-Romanya ve Yugoslavya-Romanya arasındaki ikili anlaşmalardan
oluşmuştur. Amacı, bu savaş ertesi yeni devletlerin Orta Avrupa’daki
güvenliklerini korumak (Alman, Macar ve Bulgar tehlikesine karşı) ve
status quo’yu devam getirmekti. Fransa bu sistemin koruyucusu rolünü
oynamış, bu ülkelerin dış siyasetini hayli etkilemiştir.

La Haye Konferansları
Devletler hukuku alanında sık sık değinilen Lahey Konferansları, başlıca
1899’da ve 1907’de olmak üzere iki defa toplanmıştır. Genel olarak
milletlerarası anlaşmazlıkların barışçı yollarla çözümlenmesi ile savaş
hukuku konularında bazı kurallar koyarak devletler hukukunun düzenlenmesi
(codification) konusunda yararlı çalışmalar yapmıştır. Daha sonra 1930
yılında da bir diğer konferans daha yapılmışsa da, önceki ikisi kadar
önemli sayılmaz.
Birinci Konferansta 26 ülke bulunmuş, hemen bütün Avrupa devletleri ile
ABD de katılmıştır. İkinci Konferans ise 44 ülke arasında yapılmıştır.
Lahey Konferanslarında saptanan kurallar bazı sözleşmeler meydana
getirmiştir. Bunlara Lahey Sözleşmeleri denmektedir. Örneğin,
“Milletlerarası Uyuşmazlıkların Barışçı Yollarla Çözümlenmesine Dair Lahey
Sözleşmesi” veya “Savaş Açılmasına Dair Lahey Sözleşmesi” bunlardandır.

Laval-Mussolini Anlaşması, 7 Ocak 1935
Fransız Pierre Laval ile İtalya Devlet Başkanı Benito Mussolini arasında
yapılan anlaşma. Nazi Almanyası ortaya çıktıktan sonra ve özellikle 1934
Ekim’inde Dışişleri Bakanlığına gelen Pierre Laval ile birlikte,
Fransa-İtalya münasebetleri hızla gelişti. Fransa İtalya’ya daha fazla
kaydı ve anlaşma imzalandı.Anlaşma, Tuna ülkeleri konusunda bir pakt
öngörmekteydi. Avusturya’nın bağımsızlığı garanti altına alınıyordu. Bu
Avrupa’da barışın korunması için bir şart olarak kabul ediliyordu.
Anlaşmada yer almayan fakat gizli görüşmelerde Habeşistan (Etyopya) bahis
konusu olmuş ve Laval Fransa’nın bu konudaki ilgisizliğini açıklamıştır.
Bu da Etyopya’nın İtalyanlar tarafından işgalini kabul ettiğini
gösteriyor.

Lenin, Vladimir İ.
Asıl adı Vlamidir İliç Ulyanov’dur. 1917 Sovyet Devrimi’nin esin kaynağı
ve önderi olan Marksist düşün, siyaset ve eylem adamı. İlk başkanlığını
yaptığı (1917-1924) yeni Sovyet devletinin temellerini atmış, dünya işçi
hareketinin yeni öncü örgütü olarak III. Enternasyoneli (Komintern)
kurmuştur. Tarihinin en büyük devrimcilerinden biri ve Marx sonrası
dönemin en etkili sosyalist düşünürü olarak kabul edilir. Marx’ın
kuramlarına yaptığı katkılardan dolayı komünist hareketler genellikle
Marsizm-Leninizm olarak anılmıştır.
Litvinov Protokolu, 9 Şubat 1929
Sovyetler Birliği’nin Briand-Kellog Paktının güttüğü aynı amacı kapsayan
bir protokolü kendi komşuları arasında da en kısa zamanda yürürlüğe koymak
için hazırladığı özel bir protokol. Kellog Paktı’nı Sovyetler, Batılıların
Sovyet Rusya’yı izole etmek, çember içine almak ve Sovyet Rusya’ya karşı
mücadele etmek ve kurdukları bir kombinezon olarak karşılamışlardı. Fakat
Fransız hükümetinin daveti üzerine 1928 Ekim’inde Sovyet Rusya da bu pakta
katılmıştır. Sovyetler, paktın silahsızlanmaya gereken önemi vermemiş
olduğunu belirtmekle beraber paktın en kısa zamanda yürürlüğe girmesini
sağlamak için Polonya ve Litvanya’ya özel bir protokol önerdi. Polonya bu
protokole katılmak için Romanya ve diğer Baltık devletlerinin de
katılmasını şart koşmuştur. Protokol 9 Şubat 1929’da SSCB, Letonya,
Estonya, Romanya ve Polonya tarafından imzalanmıştır. Türkiye, Litvanya,
İran ve Danzig de kısa bir süre sonra bu protokolü imzalamışlardır.
Protokol ve pakt, tarafsızlık ve saldırmazlık antlaşmaları imzalamamış
olan devletler ile SSCB arasında bu çeşit anlaşmaların yerini almıştır.

Locarno Antlaşmaları, 1 Aralık 1929
I. Dünya Savaşı sonrası Batı Avrupa’da barışı korumak amacıyla Almanya,
Fransa, Belçika, İngiltere ve İtalya arasında imzalanan bir dizi antlaşma.
16 Ekim’de İsviçre’nin Locarno kentinde kaleme alınan antlaşmalar, 1
Aralık’ta Londra’da imzalanmıştır.
Locarno Paktı Almanya, Belçika, Fransa, İngiltere ve İtalya arasındaki
karşılıklı güvence antlaşmasını, Almanya ile Belçika ve Almanya ile Fransa
arasındaki hakem antlaşmalarını, eskiden itilaf devletleri tarafından
Almanya’ya verilen ve Milletler Cemiyeti sözleşmesinin 16. md.’ne göre
sözleşmeyi çiğneyen bir devlete karşı uygulanacak yaptırımları açıklayan
notayı, Fransa ile Polonya ve Fransa ile Çekoslavakya arasındaki güvence
antlaşmalarını içeriyordu.
Güvence antlaşmasına göre Versailles Antlaşmasıyla (1919) belirlenen
Almanya-Belçika ve Almanya-Fransa sınırları da değiştirilemezdi. Almanya,
Belçika ve Fransa “meşru savunma” ya da Milletler Cemiyeti’nin koyduğu
yükümlülüklerden biri nedeniyle doğacak durumlar dışında birbirlerine asla
saldırmayacaklar, anlaşmazlıklarını barışçı yollarla çözümleyeeklerdi. Bu
antlaşmanın ihlali durumunda, antlaşmaya imza koyan devletler, Milletler
Cemiyeti’nin saldırıya uğradığına karar verdiği tarafın yardımına
koşacaktı. Fransa’nın Polonya ve Çekoslavakya arasındaki anlaşmalar ise
tahrik unsuru olmaksızın başlayan herhangi bir saldırı karşısında,
tarafların birbirlerini desteklemelerini öngörüyordu. Pakta ayrıca Ren
Bölgesinin kararlaştırılmış tarihten beş yıl önce 1930’da boşaltılması
öngörülüyordu.
Locarno’nun açık anlamı, Almanya’nın batı sınırlarını değiştirmek için zor
kullanmaktan vazgeçip doğu sınırları konusunda hakem kararına uymayı kabul
etmesi, İngiltere’nin ise Belçika ve Fransa’ya askeri destek sağlamayı
kabul ederken aynı güvenceyi Polonya ve Çekoslovakya için vermemesiydi.
Uluslararası politika açısından önemli kısa ve uzun vadeli sonuçları
olmuştur. Savaştan sonra ilk kez Fransa ile Almanya’nın ilişkilerini
normalleştirdi. Almanya’yı yeniden Avrupa’nın büyük devletleri arasına
alarak Dawes Planının başlattığı işi bitirdi.
Uzun vadeli sonuçları, tüm savaş sonrası düzenin üzerine oturduğu
Versailles Antlaşmasının başka antlaşmalar ile teyid edilmedikçe bağlayıcı
olmadığını açıkça olması bile, üstü kapalı ortaya koymuştur. Bu da
Versailles düzeninin iflası demekti. 2. olarak hükümetlerin kendilerini
doğrudan doğruya ilgilendirmeyen sınırların korunması için askeri harekata
girişmeyecekleri açıkça ortaya çıkmıştır.
Belirli bir süre Avrupa’daki barış yanlılarını umutlandıran bu
anlaşmaların yarattığı yumuşama havası, 1936 yılında Hitlerin Ren
bölgesine asker sokması ile sona erdi.

Londra Boğazlar Sözleşmesi, 17 Ocak-13 Haziran 1871
Rusya’nın ilan etmiş olduğu Karadeniz’in tarafsızlığının (1856 Paris
antlaşmasının 11, 13 ve 14. maddeleri) kaldırılmasını onayladı; fakat
boğazlar kapalı olmağa devam etti. Kırım savaşına son veren Paris
Antlaşmasıyla Karadeniz’in tarafsızlığı kabul edilmişti. Buna zorunlu
olarak uyan Rusya, 1871’de Fransız Alman Savaşının Fransa aleyhine
sonuçlanmasıyla Paris Antlaşmasındaki bu hükmü tanımadığını belirtti.
Osmanlı İmparatorluğunun başvurusu üzerine toplanan konferansta imzalanan
antlaşmayla Karadeniz’in tarafsızlığı ve barış zamanlarında Osmanlı
İmparatorluğu’na Boğazlar’ı kapalı tutma yetkisi tanıyan Paris
antlaşmasındaki madde kaldırıldı. Ancak gerektiğinde Osmanlı devletinin
dost ve bağlaşık donanmaları içeri almakta serbest bırakılması, Osmanlı
Devleti için önemli bir ödün olduğu kadar Rusya açısından da yeni bir
tehdit öğesi oluşturdu.

Londra Deniz Silahsızlanma Konferansı, 21 Nisan 1930
1930 yılının Ocak ayında deniz silahlarının sınırlandırılması konusunda
toplanan konferans. 1928’de Briand Kellog Paktı’nın oluşturduğu barışçı
atmosfer bu antlaşmaya yol açmıştır. Görüşmeler sonunda hazırlanan
antlaşma iki kısma ayrıldı. İlk kısımda, ABD, İngiltere ve Japonya daha
küçük tonajda savaş gemilerinin de sınırlandırılabilmesi konusunda
anlaşmaya vardılar. İkinci kısmı ise, deniz savaşının düzenlenmesine
ilişkin hükümleri içermekteydi. Bu konferans Uzakdoğu’da büyük bir güç
olarak ortaya çıkan Japon ile bölgenin üstün gücü ABD arasındaki rekabetin
açıkça ortaya çıkmasına sebep olmuştur. 1933 yılında ABD Başkanlığına
seçilen Roosevelt’in, Amerikan donanmasına geliştirici önlemler almasıyla
Japonya 1934’te bu antlaşmaya uymayacağını belirtti. İngiltere’nin
Londra’da yeni bir konferans toplama çalışmaları da Japonya’nın
isteksizliği yüzünden sonuçsuz kaldı ve 1936’da Konferansı terkeden
Japonya hiçbir kısıtlamaya uymayarak savaş gemileri yapımına başladı.

Londra Konferansı, 1912 ve 1921
Balkan Savaşı sırasında1912 Aralık ayının ortalarında aynı anda başlayan
iki ayrı uluslararası konferans. Bunlardan birinde Osmanlı ve Balkan
ülkelerinin temsilcileri karşı karşıya geliyordu. Diğeri ise, Avrupalı
altı büyük devlet temsilcisinden oluşmaktaydı. Osmanlının ve diğer tarafın
koruyucuları vardı. Avusturya-Macaristan ve Almanya İstanbul hükümetini,
Rusya ve Üçlü İtilaf devletleri de Balkan ülkelerini destekliyordu.
Konferansta, Osmanlı İmparatorluğunun egemenliği ve altı büyük devletin
denetimi altında özerk bir Arnavutluk kurulması kararlaştırılmıştır. Diğer
yandan Osmanlı İmparatorluğundan Avrupa’daki sınırını Midye-Tekirdağ
çizgisine çekmesi, Edirne’nin teslim edilmesi, Ege denizindeki tüm
haklarından vazgeçmesi isteniyordu. Bu istemler İstanbul hükümetince kabul
edildiği sırada 23 Ocak 1913 günü Jön Türkler darbe ile iktidara geçmişler
ve konferans sonuçları uygulanamamıştır.
I. İnönü Savaşı’nda elde edilen başarı sonucu Batılı devletler bir
konferans düzenlemeye karar verdiler. Londra Konferansı 21 Şubat’tan 12
Mart 1921’e kadar devam etmiştir. Londra görüşmelerinde Bekir Sami Bey,
Ankara ve İstanbul temsilcileri arasında varılan bir anlaşma sonucunda,
her iki heyet adına hareket etmiştir. Türk temsilcilerinin Londra
temaslarını iki kısma ayırmak gerekir. Birincisi, Türk temsilcilerinin
Müttefik devletlerle yaptıkları genel görüşmeler; ikincisi de Ankara
heyeti başkanı, Dışişleri Bakanı Bekir Sami Bey ile İngiliz, Fransız,
İtalyan temsilcileri arasındaki görüşmelerde hazırlanan andlaşma
tasarılarıdır. Ankara hükümeti Bekir Sami Bey’in yaptığı anlaşmaları kabul
etmedi. Bir anlaşma gerçekleşmemiştir. Ama bunu önemi Ankara hükümetinin
Avrupa devletleri tarafından gizli bir şekilde de olsa tanınması ve İtilaf
devletleri arasındaki görüş ayrılıklarını ortaya çıkarmasıdır.

Londra Konferansları, 1955-1959
Kıbrıs sorununa çözüm bulmak amacıyla İngiltere, Türkiye ve Yunanistan
arasında düzenlenen iki konferans. I. Londra Konferansı’nda (29 Ağustos-7
Eylül 1955) bir sonuç elde edilmezken, II. Londra Konferansı’nda (19-23
Şubat 1959) Kıbrıs’ın bağımsızlığı kabul edilmiştir. Belirli bir süre
Kıbrıs sorununun varlığını kabul etmeyen İngiltere, Ada’daki gelişmeler
hızlanınca, Türkiye ve Yunanistan’ın katılacağı bir konferans toplamaya
karar verdi. I. Londra Konferansında İngiltere, egemenlik kendisinde
kalmak üzere, Kıbrıs’a özerklik verilmesini ve Ada’nın savunmasında
Türkiye ve Yunanistan’ın yeralması tezini savundu. Türkiye, Ada’nın
tarihsel geçmişe göre kendisine verilmesi gerektiğini ileri sürdü.
Yunanistan ise Kıbrıs halkına kendi geleceğini belirleme hakkının
verilmesinde ısrar etti. Konferans bir sonuca ulaşamadan dağıldı.
II. Konferans, Aralık 1958’de Paris’te yapılan NATO Bakanlar Konseyi
toplantısı vesilesiyle Türkiye, İngiltere ve Yunanistan Dışişleri Bakanlrı
Kıbrıs’a bağımsızlık verilmesi üzerinde görüşmeler yaptılar. Daha sonra
Zürich’te biraraya gelen Türk ve Yunan tarafları prensip olarak anlaştılar
(11 Şubat 1959). Kıbrıs anlaşmazlığına böyle bir çözüm daha önce 1958
yılında Makarios tarafından ortaya atılmıştı. Antlaşmayı Londra’da
Lancester House’de Türkiye, Yunanistan ve İngiltere başbakanları
imzaladılar. Antlaşmaya göre Ada’da Türklerden ve Rumlardan meydana gelen
ikili bir yönetim tarzı uygulanacak ve Kıbrıs devletinin bağımsızlığı
Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin garantisi altında bulunacaktı.
Kıbrıs, hiçbir devlete katılmayacak; Türkler bir azınlık muamelesi
görmeyecek, Ada’nın savunmasına Yunanistan ve Türkiye katılacak, İngiltere
buradaki bazı askeri üslerini koruyacaktı.
Ada’nın Temsilciler Meclisinde her iki cemaat belirli oranlar içerisinde
üye bulunduracak; Cumhurbaşkanı Rumlardan, yardımcı Türklerden
seçilecekti. Türkler, kurulacak Kıbrıs ordusuna %40, mahalli kolluk
kuvvetlerine ve yönetime %30 oranında katılacaklardır. Bakanlar kurulunun
3 üyesi Türk, 7’si Rum olacaktı. Antlaşmada daha birçok kurumun, “ikili
yönetime” göre nasıl kurulacağı hakkında ayrıntılı hükümler yer aldı.
Louis, 14.
17. yüzyılda (1638-175) Fransa’da hüküm süren kral. 1943’te beş
yaşındayken Fransız tahtına çıktı. Bunda önce yönetimde, kral Naibi
Kardinal Nazarin vardı. 14. Louis 1661’de 23 yaşında iken ülkenin
yönetimini ele aldı ve 1715’te ölene kadar tam 72 yıl iktidarda kaldı.
Çağdaş tarihin iktidarda en uzun süreyle iktidarda kalan monarkıdır. Kendi
döneminde, yönetimde mutlakiyet hakimdi. 16. yüzyılda yaşanan din
savaşları ve Westphalia Barışı sırasında 1648 ayaklanmaları, Almanya’yı
küçük devletlere bölmüş, Fransa’ya da dünya üstünlüğünü ele geçirmesini
sağlamıştır. 14. Louis, sınıflara bölünmüş bir Fransa’nın
bütünleştirilmesinde tek gücün ulusal monarşinin olduğuna inanmıştır.
Merkeziyetçi otoritesini kurduktan sonra, orduya çekidüzen verdi. Çünkü
askerler önceden istedikleri ülkeye hizmet ediyorlardı. Bunlara sürekli
oturacak barakalar kurdu, emir komuta zinciri kurdu ve tek bir üniforma
giydirdi. 14. Louis bunları içerde yaparken, dış politikada da çeşitli
stratejiler uyguladı. Bu stratejinin temelinde genişleme yatıyordu. Doğuya
ve Ren bölgesine doğru genişlemek ve İspanya Hollandasını (Belçika) kendi
ülkesine ilhak etmek istedi. Bir de İspanya kralı II. Charles’in
kızkardeşi ile evlenmişti). Bu konudaki amacı, Avrupa’nın öteki
devletlerinin bağımsızlıklarına son verecek olan, “evrensel monarşi”
kurmaktı.
Arkasında büyük bir miras bırakacak olan İspanya Kralı II. Charles’in
ölmesi ile 1700 yılında Avrupa savaş ile karşı karşıya gelmişti. Miras
üzerinde en büyük hak sahibi, II. Charles’in iki kızkardeşi ile evli
bulunan Habsburg İmparatoru ve Fransa Kralı’ydı. II. Charles ölmeden önce
mirasın kime kalacağı konusunda vasiyet bırakmıştı. Vasiyete göre İspanya
toprakları parçalanmadan bir bütün olarak 14. Louis’in torununa kalacak
ama taht hiç bir zaman birleştirilmeyecekti. 14. Louis kabul etmezse,
Habsburg İmparator’unun oğluna verilecek. 14. Louis bu mirası kabul etti
ve savaş başladı. Savaş sonunda Utrecht Barış Antlaşması imzalanacak ve
İspanya tahtına 14. Louis’in torunu II. Philippe geçecektir.

Lozan Antlaşması, 1923
Kurtuluş savaşımızın sonunda, yeni Türk devleti ve diğer imzacı ülkeler
arasında yapılan barış antlaşması ile Türkiye tam bağımsızlığını bütün
dünyaya kabul ettirmiş oldu. Bugünkü sınırlarımız ile dış ilişkilerimizin
bir kısmı da Lozan Barış Antlaşmasına göre saptanmış ve yürütülmektedir.
20 Kasım 1922’de başlayan ve çok çetin geçen görüşmeler, aradaki bir
kesilme döneminden sonra, 24 Temmuz 1923’de sonuçlanarak bu tarihte
Antlaşma imzalanmıştır. Daha sonra da TBMM’de 23 Ağustos 1923 günü 340,
341, 342 ve 343 sayılı kanunlarla kabul olunmuş ve böylece hazır bulunan
227 üyeden 213’ünün olumlu oyu ile tasdik olunmuştur. Aynı gün, İstanbul
ve Boğazlar bölgesindeki müttefik kuvvetleri ve donanmasının çekilmesi
istenmiş ve 6 hafta içinde gitmişlerdir.
Lozan Konferansında Türkiye’yi baş delege olarak, o sırada Dışişleri
Bakanı bulunan İsmet İnönü temsil etmiştir.
Lozan Barışıyla özet olarak şu sonuçlara ulaşılmıştır:
Henüz tespit edilmemiş güney sınırları hariç Türkiye’nin yeni sınırları
Milli Misak ile kabul edilen sınırlardı. Türkiye Müttefiklere hiç bir
tazminat ödemeyecekti. Kapitülasyonlar kaldırılmıştı. Türkiye’de bulunan
yabancılar ve yabancı kurum ve okullar Türk kanunlarına tabi olacaklardı.
Yunanistan ile ahali mübadelesinden sonra, Türkiye, halkının büyük
çoğunluğunu Türklerin teşkil ettiği mütecanis bir devlet haline gelmişti.
Boğazlarda, tam kontrol hakkını kulanmamakla beraber egemenliği ve
bağımsızlığı üzerine konulan tehditlerin bir çoğunu kaldırmaya muvaffak
olmuştu.
Lozan’da imzalanmış olan belgelerin dökümü ise şöyledir:
1. Türkiye ile İngiltere, Fransa, Japonya, Yunanistan, Romanya, Yugoslavya
arasında (Barış Andlaşması).
2. Türkiye ile İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Bulgaristan,
Yunanistan, Romanya, Rusya, Yugoslavya arasında (Boğazların Usulüne Dair
Sözleşme),
3. Türkiye, İngiltere, Fransa, İtalya, Bulgaristan, Yunanistan, Romanya,
Yugoslavya arasında (Trakya Sınırlarına Dair Sözleme),
4. Türkiye ile İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya,
Yugoslavya arasında (Ticaret Sözleşmesi),
5. Türkiye ile İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Romanya, Yunanistan
arasında (Genel Af ile İlgili Beyanname ve Protokol).
6. Yunanistan’daki Müslümanların malları hakkında (Yunan Beyannamesi).
7. Sağlık Sorunlarına Ait Türk Beyannamesi
8. Adalet işlerinin İdaresine ait Türk Beyannamesi
9. Türkiye, İngiltere, Fransa, İtalya, Yunanistan, Romanya, Yugoslavya
arasında Osmanlı İmparatorluğunca verilmiş olan bazı imtiyazlara dair
Protokol ve (Türk Beyannamesi),
10. Türkiye, İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya
arasında Lozan’da imza edilen belgelerin bazı hükümetlerine Belçika ve
Portekiz’in katılmasına dair Protokol ve (Belçika Beyannamesi) ile
(Portekiz Beyannamesi).
11. Türkiye, İngiltere, Fransa, İtalya arasında İngiltere, Fransa, İtalya
tarafından işgal edilen Türk arazisinin boşaltılmasına dair Protokol ve
(Türk Beyannamesi).
12. Türkiye, İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya,Yunanistan arasında
Karaağaç arazisiyle Bozcaada ve İmroz adalarına dair Protokol.
13. İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan arasında
Yunanistan’daki azınlıkların korunması hakkında başlıca müttefik devletler
ile Yunanistan arasında 10.08.1920 gününde yapılmış andlaşması ile
Trakya’ya ait olarak aynı devletler arasında aynı günde yapılan andlaşmaya
dair Protokol.
14. Türkiye, İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya,
Bulgaristan arasında, Yugoslavya tarafından Barış Antlaşmasının imzasına
dair Protokol.
15. Türkiye, İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya,
Bulgaristan, Belçika, Portekiz arasında Lozan Konferansının bitimine ait
Belge.
Barış Andlaşmasının kapsamı içinde olarak Türkiye ile Yunanistan
arasındaki Rum ve Türk ahalinin karşılıklı değiştirilmesine dair Andlaşma
30.1.1923’de imzalanmıştır.
Atatürk, Nutkunda, Mondros Mütarekesinden sonra Müttefik devletlerce
Türkiye’ye dört defa barış teklii yapıldığını, ilk üçünü Türk milletini
tatmin etmekten çok uzak olduklarını, dördüncü ve son teklifin Lozan
Antlaşması ile sonuçlanan görüşmeleri başlattığını belirterek
ayrıntılarını vermiş ve Lozanı bir zafer olarak nitelemiştir.

Lusaka Konferansı, 1970
Bağlantısızların Zambia’nın başkenti Lusaka’da yaptıkları üçüncü
bağlantısızlar toplantısı. “Barış, Bağımsızlık, İşbirliği ve Uluslararası
İlişkilerin Demokratikleştirilmesi Üzerine Lusaka Deklarasyonu” ile
bağlantısız bir dış politika izleme özlemi kararlı bir biçimde bir daha
ilan edilmiştir.
Lübnan Sorunu
Ortadoğu sorununun önemli bir parçası durumundaki olaylar. Lübnan,
1970’lerin ortalarında taraflarını Hıristiyan sağcılar, Müslüman solcular,
Suriye birlikleri, İsrail ve BM Barış Gücü’nün oluşturduğu bir iç savaş
içine girdi. Bu çatışmanın nedenleri, Lübnan’ın iç yapısında ve bölgenin
özelliklerinde aranmalıdır.
Bir kere Lübnan çeşitli dinsel ve etnik bölüntülere ayrılmış olup bir
ulus-devlet görünümünde değildir. Ülkede hiçbir mezhep çoğunluğa sahip
olamamıştır. Bunlar arasında Müslüman Sünniler, Şiiler, Düriziler,
Hristiyan Maruniler, Yunan Ortodokslar, Katolikler ve Yahudiler en
önemlilerini oluşturmaktadır. Bu etnik ve dini mozayiğe bir de 1970’te
Ürdün’deki iç savaşı kaybederek bir anlamda bölgeden sürülen Filistinliler
eklenmiştir. Burada bir yandan Hıristyan, Batı kültürü ile öte yandan
İslam ve Doğu kültürü aynı potada erimemektedir. Lübnan toplumunun
ailelere bölünmüş yapısı ülkenin siyasal yaşantısına kişisellik özelliği
katmıştır. Siyasal iktidarın bozulduğu dönemde iktidarı ele geçirme
çabaları büyük çatışmalara yol açmaktadır.
Lübnan 1943 yılında tam bağımsız olduğundan bu yana siyasal istikrarını
geleneksel olarak bir Hristiyan başkan ve müslüman bir başbakan seçerek
sürdürüyordu. Hristiyanlar mecliste ve hükümette çoğunluğu ellerinde
bulunduruyorlardı.
Filistinlilerin de Lübnan’a gelmesi dengeyi iyice bozdu. 1975 yılında
sağcı ve Hristiyanlar, solcu Müslümanlar ve Filistin gerillaları arasında
bir savaş çıktı. Bir yıl sonra da Suriye, ABD ve İsrail’in onayı ile
çatışmaları durdurmak için müdahale etti. 1978 yılında İsrail Güney Lübnan
sınırından içeri girdiyse de BM Barış gücü gelince geri çekildi. Bu
tarihten itibaren Lübnan’a saldırı için fırsat kollayan İsrail bir
harekatı başlatarak Lübnan’ın güneyini işgal etti. Sonuçta Arafat ve
Filistinliler bölgeden çekilirken, Lübnan’da yeni bir mücadele dönemi
başlıyordu. 1980’li yıllar Lübnan’a özlediği barışı getiremedi ve 1975’te
başlayan iç savaş hızını artırarak sürdürdü. Özellikle İsrail’in bölgede
çekilişi sırasında ülkede, Devlet Başkanı Emin Cemayel dışında üç güç
odağı ortaya çıktı. Hristiyanlar, Düriziler ve Şii Emel Örgütü.
Saldırılara hedef olan Uluslararası Barış Gücü 1984 yılında ülkeden
çekildiyse de İsrail askeri varlığını sürdürdü. 1986’dan sonra Suriye
birlikleri, Şii Emel milisleri ve Filistinliler arasında yeni çatışmalar
çıktı. 1989 yılında ise iç savaşın yeniden alevlenmesi, yeni seçilmiş
başkan Rene Moawad’ın bir suikast ile öldürülmesi ve Batılı rehineler
bunalımı sürmekteydi. Ordu komutanı Michel Aoun Hristiyanlar’ın lideri
olarak ortaya çıktı. Auon, Suriye’nin Lübnan’dan elini eteğini tümüyle
çekmedikçe herhangi bir anlaşmaya varamayacağını açıkladı. Aynı yıl içinde
Arap Birliği Örgütü’nün çeşitli arabuluculuk komitelerinin çabaları sonuç
getirmedi. Nihayet, 22 Mayıs 1991 tarihinde Suriye ile Lübnan arasında
imzalanan bir antlaşma ile Suriye 1943 yılında bağımsızlığını
kazanmasından sonra ilk defa Lübnan’ı ayrı ve bağımsız bir devlet olarak
tanıdı. Bu tarihten sonra Lübnan merkezi hükümetinin en önemli sorunları,
etnik dengelerin bozulup yeni çatışmalara yol açmasını engellemek, ülke
topraklarının her tarafında denetimi sağlamak ve İsrail’in zaman zaman
saldırıda bulunduğu gerilla kamplarının ne yapılacağı konusunda açıklık
kazandırmaktır.

Maastricht Zirvesi (Maastricht Summit), Aralık 1991
Avrupa Topluluğu üyesi oniki ülkenin Hollanda’daki Maastricht kentinde
Aralık 1991’de, 1992’de yürürlüğe girmek üzere ortak bir Avrupa pazarına
geçiş prosedürünü modernize etmek amacıyla düzenledikleri toplantı.
Zirvede kararlaştırılan ana konu, geri dönülmez olarak değerlendirilen
birliğin siyasal, ekonomik ve parasal yönü idi. Avrupa Topluluğu, dünyanın
en geniş piyasası olarak, malların ve insanların serbest dolaşımı ile
global güçlerden birisi olabilecektir.
Macar Ayaklanması, 1956
Macaristan’daki Sovyetler Birliği karşıtı ayaklanma. Stalin’in ölümünün
ardından SSCB’de sözkonusu olan değişiklikler Macaristan’a da yansımıştı.
Macaristan’daki Rakosi yönetimi, öteki Doğu Avrupa ülkelerine göre enyeni,
kapalı ve halktan kopuk olanıydı. Böyle bir yöneticiye Sovyet önderliğinin
geri görüşleri anlatılmalıydı. Rakosi istenen değişiklikleri yapmayınca
Sovyet yöneticileri Rakosi’nin tek adam yönetimine son vererek, 1953’te
iktidara Liberal görüşlü İmre Nagy’nin gelmesini sağladılar. Nagy’nin
başbakanlığı sırasında yöneldiği liberal uygulamalar Sovyetler’i
endişelendirdi. Bunun üzerine 1955 Nisan’ında sağcı sapma ve hizipçilik
ile suçlanarak, Moskova’nın da oluru ile görevinden uzaklaştırıldı. Rakosi
bazı serbestlikler tanıdıysa da başarılı olamadı. Ayrıca bu sırada
Polonya’daki Poznan ayaklanmasının olması da onu tedirgin etti. Bu durum
karşısında Macar Komünist Partisi 24 Ekim’de İmre Nagy’i yeniden
başbakanlığa getirdiyse de durumu denetim altına alamadı. Sovyetler
Birliği aleyhinde gösteriler ve grevler daha da arttı. Tam bu sırada
Komünist Partisi Genel Sekreterliğine getirilen Sanos Kadar’ın yaptığı
çağrılar da olayın hızını kesmedi. Bu arada daha önceden önemli yerleri
tutmuş olan Sovyet tanklarının olaylara müdahalede bulunması Macar halkına
birleştirdi ve Sovyetler’e karşı mücadeleyi güçlendirdi. Bu durumda
başbakan İmre Nagy ile Sovyetler Birliği’nin arası iyice açıldı. 4 Kasım
sabahından itibaren Sovyet tankları Budapeşte’yi tamamen işgal ederken
Kadar’da başbakanlığa getirildi. Böylece ayaklanma bastırılmış oldu. Kadar
1960’lara kadar koyu bir baskı politikası uygulamışsa da bu tarihten sonra
kısmi liberalleşme hareketlerine girişmiştir.

Mac Arthur Planı
İkinci Dünya Savaşı’nın Pasifikteki başarılı komutanlarından ve savaş
sonrasında Japonya’da A.B.D. yönetiminin başı olan General Mac Arthur,
Kore Savaşı sırasında Birleşmiş Milletler Kuvvetleri Başkomutanlığında
bulunduğu sırada, Çinlilerin de Kuzey Koreliler yanında aktif şekilde
savaşa katılması üzerine en uygun çare olarak, Kore’ye Bitişik Çin
topraklarına atom bombaları atılmasını planlayıp A.B.D. hükümetine önermiş
ve görevinden alınmıştır. Buna rağmen, Generalin Amerika’ya dönüşü büyük
bir olay oldu ve halk kendisini tam bir kahrman gibi karşıladı.
Magna Carta, 1215
Kral “Yurtsuz” John ile baronlar arasında Runnymede çayırında imzalanmış
olan belge. Kıran kırana bir savaşın sonucunda, kralın baronlara
yenilmesiyle kabul edilmiş olan bu “Büyük Özgürlük Fermanı”nın olağanüstü
önemli, çağcıl demokrasi tarihinde kralın yetkilerini sınırlayan ilk temel
belge olmasıdır.
Magna Carta’yı oluşturan 63 madde İngiliz feodal toplumunun çeşitli sınıf,
katman ve kurumlarının geleneksel olarak sahip oldukları hak ve
özgürlükleri güvenceye bağlamaktadır. Bu sınıflar içinde en önemlisi
baronlardır. Bunun yanısıra özgür köylüler var. Ayrıca fermanda,
geleneksel uyruk hakları de resmen anımsatılıp açıkça tanınmaktadır.
Kilise’nin tam özerk olmasını sağlayan temel ayrıcalıklar burada
yinelenmiştir.
Magna Carta anımsattığı bu temel hak ve özgürlükleri güvenceye de
bağlamıştır. Bu haklar, 1)Adalet satılmaz, reddedilemez, geciktirilemez,
2)Suçsuza ceza verilemez, 3)Ceza suçla orantılı olmalı, 4)Zoralım yasak,
5)Kendilerinin izni olmadan uyrukların araçları kullanılamaz, 6)Ülkeye
giriş ve çıkış serbesttir, 7)Tam bir ticaret serbestisi vardır.
Makedonya Sorunu
19. ve 20. yy’da Makedonya bölgesini ele geçirmek isteyen Balkan
devletleri arasında başgösteren anlaşmazlık. Bulgaristan’ın bölgeyi alma
girişimi, 1878’de İngiltere ve öteki büyük güçler tarafından engellendi.
Daha sonra bölge üzerinde hak iddia eden Sırbistan, Yunanistan ve
Bulgaristan, I. Balkan Savaşı sonunda Osmanlıların bölgedeki egemenliğine
son vererek 1913’te Makedonya’yı 3’e ayırdılar. I. Dünya Savaşı’nda
Bulgaristan, bölgenin Sırbistan’a ait bölümünü kendi topraklarına kattıysa
da 1919’da kendi topraklarının da bir bölümünü kaybederek bölgeden
çekilmek zorunda kaldı. II. Dünya Savaşı’ndan sonra Makedonya’nın
Sırbistan’a ait bölümü, Yugoslavya’yı oluşturan altı Cumhuriyet’ten biri
oldu.

Marshal Planı (Marshall Plan)
İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde, ABD tarafından Avrupa ülkelerine
yardımda bulunmak ve bu ülkeleri kısa zamanda geliştirip güçlenmelerini
sağlamak amacıyla hazırlanan bir program.Savaştan sonra Avrupa ülkeleri,
yıkılan ekonomilerini onarmak için yoğun bir çabaya girişmişlerdir. Bunun
için gerekli olan makine ve donatım ancak ABD’den sağlanabilirdi.
Dolayısıyla bu ülkelerin tüm döviz ve altın rezervleri ABD’ye akmış ve
büyük bir döviz darboğazı içine sürüklenmişlerdi. Bu koşullar altında
zamanın ABD Dışişleri Bakanı George C. Marshall, Avrupa’ya programlı
yardım yapılması önerisinde bulundu. Bunun üzerine bir Avrupa Onarım
Programı (European Recovery Program) hazırlandı. Öneri sahibinin
isteminden dolayı buna Marshall Programı da denir. Marshall Programı, 1948
yılında Başkan Truman tarafından imzalananbir kanun ile kabul edildi.
Program dört yıllık bir süreyi kapsamaktaydı. Program çerçevesinde yapılan
yardımlara da Marshall Yardımları denmektedir. ABD, yardımları
karşılığında Avrupa ülkelerinden ekonomik ve mali bağımsızlıklarını
artıracak yönde çaba göstermelerini, bu amaçla gerekli iç önlemleri
almalarını ve aralarında yakın bir işbirliği gerçekleştirmelerini
istiyordu. Böylece Avrupa ülkelerinin ABD’ye bağımlılıkları da azaltılmış
olacaktı. Bu ortamda Avrupa ülkeleri aralarında gerekli işbirliğini
gerçekleştirmek ve Marshall yardımlarını dağıtmak üzere Avrupa Ekonomik
İşbirliği Örgütü (OEEC)’nü kurdular. 17 BatıAvrupa ülkesinden her biri,
1948-1951 dönemini kapsayan bir plan hazırlayacak, ekonomisini
toparlayacak, üretimini artıracak ve dış açığı azaltacak önlemler
alacaktı. Bu planlar OEEC tarafından gözden geçirilece ve aralarında uyum
sağlanacaktı.Aslında bu koordinasyon, ABD’ye bir ölçüde üye ülkelerin
ekonomik, para ve mali politikaları üzerinde denetim olanağı sağlıyordu.
Kısacası, Marshall Programı’nın başlıca iki amacı vardı. Birisi,
sağlanacak dış yardımlarla Avrupa ülkelerinin yıkılan ekonomilerinin
onarımına ve kalkınmalarının gerçekleştirilmesine katkıda bulunmak, diğeri
de Komünizmin Batı Avrupa’daki yayılışına engel olmaktı. Savaş sonrası
dönem dünyada “soğuk savaş”ın başlangıç dönemidir. Dolayısıyla ABD, ne
pahasına olursa olsun Komünizmin yayılışına set çekmek istiyordu. Diğer
yandan, Batı Avrupa, ABD’nin geleneksel bir piyasası durumundaydı. O
bakımdan bu piyasayı yeniden canlandırmakla ihracat olanaklarını artırmayı
umuyordu. Avrupa Onarım Programı’nın uygulandığı dört yıllık süre
içerisinde ABD, Avrupa’ya 11.4 milyar $ yardım yaptı, bunun %90’ı
doğrudanhibe şeklinde idi. En fazla yardım alan ülkeler İngiltere (%24),
Fransa (%20), Federal Almanya (%11) ve İtalya (%10) idi. Aza
miktardaolmakla birlikte Türkiye de yardım alan ülkeler arasında idi.
Marshall Programı, Amerikan yardımının sadece bir yönü idi. 1945’de
başlayan Amerikan yardımı, 1955’e kadar 51 milyar doları buldu. Bu
yardımlar tüm Batı Blokuna yapılan yardımları kapsar.

Mc Mahon Hattı
1914’de Çin ile Hindistan arasındaki sınırı saptayan İngiliz delegesinin
çizdiği hattın ismi. Çin daha sonra bu hattın çizilmesinde kendisine
haksızlık edildiği görüşünü savunmuştur. Bugün de aynı görüştedir.

Megali İdea
Yunanca “Büyük Fikir veya İdeal” anlamına gelen bu deyim, Yunanistan’ın
yayılma ve büyüme siyaseti ve engellerini açıklayan bir slogandır. Eski
İskender imparatorluğu ve Bizans imparatorluğu devrinden esinlenen bu
görüşün bütün Yunanlıları bir araya toplayan irredantist bir yönü olduğu
gibi, eski toprakların geri alınması ve yenileri de katılmasıyla bir
imparatorluk kurma hayaline dayanan emperyalist bir yönü de bulunmaktadır.

Meiji Anayasası (Meiji Constitution)
1889’da Japon imparatorluğu döneminde, seçilmiş üyelerden oluşacak kanun
yapıcı bir organın kurulmasını öngören anayasa. Bu anayasa, daha sonra
1947’de yerini modern bir anayasaya bırakacaktır. Tokugawa şogunluğunun
yıkılmasından ve 1868’deki İmparator Meiji’nin restorasyon çalışmasından
sonra Japon ulusunun hayatında yeni bir dönem başlamıştır. Modern
Japonya’nın kurucu babalarından birisi, bir devlet adamı daha sonra da
başbakan olan Ito Hirobumi’dir. Hirobumi, 1870’de iyi bir anayasa bulup
incelemek üzere bir yolculuğa çıkmış, ilk kez Amerikan modelini
değerlendirmiş ancak pek tatmin edici bulmamıştır. Çünkü Amerikan modeli
istikrarlı bir hükümetin kurulması ve korunması konusunda yetersiz
kalıyordu. Aranan model Berlin’de bulunmuştu. Ito, Lorenz von Stein’in
geliştirdiği, kontrolsüz bir bireyselcilikten uzak ve yığınların
gereksinimlerini dikkate alan “sosyal monarşi” düşüncesini benimsemiştir.
Sonuçta, Alman Anayasası’nın 71 maddesinde 46’sını hemen hemen harfi
harfine alan Meiji Anayasası Japonya’da 1881’de kabul edilmiştir. Bu
anayasa ile Japonya’da bürokrasinin resmi sorumluluğunun, disiplinin,
ekonominin ve verimliliğin altı çizilmiştir.
Merkantilizm
Devlet gücünü ve güvenliğini artırmak için bir ulusun ekonomik yaşamını
düzenleyen hükümet uygulamaları ve ekonomik felsefesidir. Merkantilizm 16.
yy.’da 18. yy.’a kadar Avrupa devletleri tarafından izlenen bir modeli
oluşturdu. Bu dönemde Avrupa’da feodalizm çöküp yerine devletler kurulmuş
ve ticaret kapitalizmi gelişmiştir. Bunun temelinde devletçilik, ulusal
ekonomiyi korumacılık ve sanayileşme vardır. Her devlet ihracatın
ithalattan fazla olmasını sağlamaya çalıştı. İstenen ticaret dengesi altın
ve gümüşün içeriye akışıyla sonuçlandı. Bu yolla dış ticaret bilançosundan
fazlalar oluşacak ve devlet zenginleşecekti. Merkantilizmin gelişmesinde
coğrafi keşiflerin artması da önemli bir rol oynamıştır. Sistemde içe
karşı müdahalecilik, dışa karşı korumacılık sözkonusudur. İçerde mamul
maddelere düşük taşıma maliyetleri ve yüksek fiyatlar önerildi. Koloniler
ucuz hammaddelerin kaynağı ve phalı ürünlerin pazarı olarak kullanıldı.
Merkantilizm, daha çok devleti güçlendirmeye yönelik bir dış ticaret
doktrini ve politikasını ifade etmektedir. Komünist devletler politik
amaçlarını ekonomik politikanın üstünde tutarak merkantilist fikre en
yakın olanlardır.
Merkantilizm sistemi, 18. yy. sonları ve 19.yy.’ın başlarında bireyci
laissez faire’ci kapitalist teoriler yerini alana kadar uluslararası
ekonomiyi yönlendirdi.
Merkantilizmin Fransa’daki uygulamasına Colbertizm, Almanya ve
Avusturya’daki uygulamasına Kameralizm ve İspanya’dakine de Bulyonizm
denmektedir.

Metternich
Avusturyalı tutucu devlet adamı. Napoleon’u yenilgiye uğratan ittifakın
oluşmasına katkıda bulunmuş ve Viyana Kongresi’ni (1814-15) toplayarak
Avusturya’yı yeniden Avrupa’nın önde gelen devletlerinden biri durumuna
getirmiştir.
Metternich, Napoleon’a karşı genel bir Alman ayaklanması başlatma gibi
görüşlerinden zamanla vazgeçti. Her türlü halk hareketine karşı duymaya
başladığı tepki, çok uluslu devlet yapısını statükocu bir yaklaşımla
korumaya yönelmesine yol açtı. Öte yandan dış politikada Avrupa’da güç
dengesi öğretisinin en kararlı savunucusu durumuna geldi.
Metternich’in Avusturya’yı eski gücüne kavuşturma çabaları, Viyana
Kongresiyle doruğa ulaştı.
Zamanla baskının ve gericiliğin nefred edilen bir simgesi haline
geldi.1848’de yükselen devrimci dalganın ilk kurbanı olarak 13 Mart’ta
istifa etmek zorunda kaldı.
Mihver Devletleri
II. Dünya Savaşı öncesi ve sonrasında müttefik devletlere karşı savaşan
devletler. İttifak halindek İngiltere ve Fransa’ya karşı oluşturulan
Mihver’de Almanya, İtalya ve Japonya yer aldı. Ancak savaş mihver
devletlerinin yenilgisiyle sonuçlanınca savaş sırasında gerçekleştirilen
üçlü askeri mihver paktı da sona erdi.
1823 yılında Amerikan Başkanı P. Monroe’nin Kongreye sunduğu birmesajdan
doğmuş bir politika anlayışı ve tutumudur. Bunda hakim olan üç görüş
bulunmaktadır.
(a) Karışmazlık-non intervention-isteği: Çünkü o sıralarda Güney
Amerika’daki İspanyol kolonilerinde bağımsızlık isyanları olmaktaydı ve
Avrupa büyük devletlerinden oluşan Mukaddes İttifak (Sainte Alliance)’ın
buralara müdahale ile koloniyalist çıkarlara hizmet için karışması
istenmiyordu;
(b) Anti-koloniyalizm görüşü: O sıralarda Alaska’ya sahip bulunan
Rusya’nın egemenliğini daha aşağılara doğru genişletmek
niyetine-Kaliforniya’ya kadar-karşı çıkılıyordu;
(c) Kabuğuna çekilme (isolation) ilkesi: Sözkonusu mesajda, Amerika’nın
Avrupa işleriyle ilgilenmeyeceği ve karışmayacağı ilkesi açıklanıyordu.
Yüzyılımızda ve hatta günümüzde bile zaman zaman Monroe Doktrini sözkonusu
edilmekte ve bazı politik çevreler bunun tekrar yürürlüğe konmasını
savunmaktadırlar.
Mondros Mütarekesi, 30 Ekim 1918
Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşı’ndaki yenilgisini belgeleyen Mondros
Mütarekesi aslında bir silah bırakılması, bir ateşkes sözleşmesi olarak
hazırlanmakla birlikte içerdiği hükümler bakımından tam bir teslim
antlaşmasıdır.
Osmanlı Devleti ile bağlaşıkları Almanya, Avusturya-Macaristan ve
Bulgaristan Eylül 1918’de artık savaşı sürdüremeyeceklerini anlamışlardı.
Önce Bulgaristan 29 Eylül’de ateşkes antlaşması imzalayarak savaştan
çekildi. Bunu Almanya, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı Devleti’nin ateşkes
için ABD Başkanı Woodrow Wilson’a başvuruları izledi. Yenilgiyi kabul eden
bu devletler Wilson’ın 8 Ocak 1918’de çıkardığı 14 maddelik barış programı
çerçevesinde bir antlaşma yapmak istiyorlardı. Ama İngiltere ve Fransa
buna karşı çıkınca ABD’de de onlara uyarak daha sert bir tutum takındı.
ABD, Almanya ve Avusturya-Macaristan ile kendibağlaşıklarının istekleri
doğrultusunda ateşkes koşullarını görüşmeye başlarken Osmanlı Devleti’nin
başvurusuna yanıt bile vermedi.
Bu arada 1913’ten beri başta bulunan İttihat ve Terakki hükümeti 8 Ekim’de
istifa etmişti. Yeni hükümeti kuran Ahmed İzzet Paşa ABD’den bir yanıt
alamayınca ateşkes için İngiltere’ye başvurdu. Bu isteği hemen kabul eden
İngiltere, görüşmelerin Ege Deniz’indeki Limni Adası’nın Mondros Limanında
demirli bir savaş gemisinde yapılmasını istedi. İngiltere’yi Amiral Arthur
G. Calthorpe’un, Osmanlı Devleti’ni de Bahriye Nazırı Rauf (Orbay) Bey’in
başkanlığındaki kurulların temsil ettiği görüşmeler 27 Ekim’de Mondros’ta
başladı. Amiral Calthorpe görüşmeye ateşkes koşullarını içeren bir
taslakla gelmişti. Osmanlı kurulunun son derece ağır hükümlerle dolu bir
belgeye itiraz edecek gücü yoktu. Bazı hükümleri hafifletme yolundaki
çabaları da başarılı olamadı ve 30 Ekim’de 25 maddelik mütareke metnini
imzalamak zorunda kaldı.
Mütareke hükümlerine göre İstanbul ve Çanakkale boğazları
silahsızlandırılarak serbest geçişe hazırlanıyor, denetimi de İtilaf
Devletleri’ne bırakılıyordu. Sınırların korunması ve iç güvenlik için
gerekli sayının dışındaki askerler tehris ediliyor, yani ordu
dağıtılıyordu. Donanma da İtilaf Devletleri’nin gözetimi altında limanlara
çekiliyordu. Bütün ulaştırma ve haberleşme hizmetleri İtilaf
Devletleri’nin denetimi altına giriyordu. En önemli madde ise İtilaf
Devletleri’nin, güvenliklerini tehlikeye düşürdüğünü ileri sürerek
istedikleri yeri işgal edebileceklerini öngören yedinci maddeydi. Nitekim
kısa bir süre sonra bu madde hükmüne dayanılarak dört bir yanda işgaller
başlayacak, İtilaf devletleri 1920’de Osmanlı Devleti’ne Sevr Antlaşmasını
imzalatarak bu işgalleri resmen kabul ettireceklerdi. Buna karşı çıkanlar
ise Anadolu’da Kurtuluş Savaşı’nın bayrağını açacaklardı.
Monroe Doktrini
Milletlerarası ilişkilerde ve siyasi tarihte sözü sık edilen Monroe
Doktrini, çok kısa şekilde basit ifadesiyle “Amerika Amerikanlılarındır”
şeklinde tanımlanmakta ise de bu konuda biraz ayrıntı hukuki yönden
gereklidir.
Montrö Sözleşmesi (Convention de Montreux)
Gerek milletlerarası bir su yolu olarak devletler hukukunda önemli bir yer
tutan, gerekse Türkiye’nin ve bulunduğu bölgenin jeopolitik durumu
açısından büyük anlam ve değeri bulunan Türk Boğazlarının statüsü son
olarak, 20 Temmuz 1936’da İsviçre’nin Montrö şehrinde imzalanan
milletlerarası bir sözleşme ile saptanmıştır.

Montrö Sözleşmesinin esasları şunlardır:
1. Boğazlardan geçiş; barış ve savaş zamanı ile ticaret ve askeri gemiler
açısından ve ayrıca Karadeniz’de kıyısı bulunan devletlerle bulunmayanlara
göre değişik biçimlerde saptanmıştır. Aşağıda açıklanacak bazı incelikler
dışında, genel kural olarak “Geçiş serbestliği” kabul olunmuştur.
2. Boğazların askeri kontrolu ve savunma tedbirleri tamamen Türkiye’ye
aittir. Bundan önceki 1923 Lozan Antlaşması’ndaki hüküm burayı
askersizleştirmişti. Montrö’de en büyük isteğimiz bu hükmün değişmesiydi
ve bu hakkımız tanındı.
3. Boğazlardan geçişi denetleyen Milletlerarası Boğazlar Komisyonu
kaldırılmıştır (Montrö’den evvel yabancı devletler uzmanlarını da kapsayan
böyle bir kontrol komisyonu bulunmaktaydı).
Yukarıdaki sonuçlar bakımından Montrö Sözleşmesi Türkiye için bir başarı
olmuştur ve Boğazlar üzerindeki genel hakimiyetimizi sağlamıştır.
Sözleşmeye göre, yabancı gemilerin Boğazlardan geçişlerinde şu incelikler
hükme bağlanmış bulunmaktadır:

A)Barış Zamanında
a) “Karadeniz’de kıyısı olmayan” (non-riverain) devletlerin ticaret
gemileri serbestçe geçerler. Savaş gemileri ise, 8-15 gün önceden
Türkiye’ye haber vereceklerdir. En fazla bir arada 9 gemi geçebilir ve
bunların toplamı tonajı 15.020 tonu aşamaz. Denizaltılar, uçak gemiler ve
10.000 tondan büyük savaş gemileri ise hiç geçemezler. Sözleşmeye uyan
şekilde geçen yabancı savaş gemileri Karadeniz’de 21 günden fazla
kalamazlar.
Karadeniz’de kıyısı bulunmayan devletlerin barışta, denizde bulunabilecek
savaş gemilerinin toplam tonajı 30.000 tonu aşmayacak şekilde
saptanmıştır. Ancak burada kıyısı bulunan en kuvvetli filoya sahip
devletin filosunda 10 bin tonu aşan bir artış gerçekleştiğinde, sözkonusu
diğer devletler de bulundurabilecekleri toplam tonajı, bu artışa paralel
olarak artırabilecekler, fakat en fazla 45.000 tonu aşamayacaklardır.
b) “Karadeniz’de kıyısı bulunan” (riverain) devletler için ise ticaret
gemileri yine serbesttir. Savaş gemileri de, 8 gün önceden bize
bildirilecek, bu arada geçenlerin toplam tonajı 15.000’den fazla
olmayacaktır. Karadeniz’de kalışları tabii süreye bağlı değildir.

B)Savaş Zamanında
a) “Türkiye tarafsız” ise: Herkesin ticaret gemileri serbestçe geçerler.
Fakat, savaşan devletlerin savaş gemileri geçemezler.
b) “Türkiye savaşa katılmış” ise: Her tür gemiyi geçirip, geçirmemekte
kendisi karar verir. Dilerse Boğazları herkese kapayabilir.
c) Savaş tehlikesinin çk yaklaştığı durumlarda: Türkiye yine karar
serbestisine sahiptir. Boğazları kapayabilir.
Bunların yanısıra, sözleşmede daha bir çok teknik husus hükme
bağlanmıştır. Türkiye, boğazlardan geçen gemilerin sayı ve tonajlarını
düzenli raporlar halinde ilgili devletlere bildirir.
Morgenthau Planı
İkinci Dünya Savaşı’ndan mağlup çıkan ve işgal olunan Almanya’nın artık
bir sanayi ülkesi olmaktan çıkarılarak, bir tarım ülkesi haline
getirilmesini amaçlayan, Amerikalı uzman Morgenthau’un hazırladığı bir
plandır. Bu plan tam bir onay görüp uygulanmadı ise de, işgalci devletler
savaş tazminatı yerine Alman sanayiinin zaten zayıflamış bulunan gücünü
hiçe indirdiler. Ancak, Almanya 10-15 yıl içinde, “Alman mucizesi” denen
bir kalkınma ve gayret göstererek yine Avrupa’nın en güçlü sanayi ülkesi
oldu.
Moskova Antlaşması, 16 Mart 1921
TBMM ile Sovyetler Birliği arasında imzalanan destek antlaşması.
Antlaşmaya göre, Sovyetler Birliği Misak-ı Milli sınırlarını tanıyor ve
tarafların birine zorla kabul ettirilecek bir barış anlaşmasını tanımama
ilkesi karşılıklı olarak kabul ediliyordu. Boğazlardan tüm ülkelerin
ticaret gemilerinin serbestçe geçmesi, Türkiye’nin güvenliğini zedelememek
koşulu ile kabul edildi. Karadeniz ve Boğazların hukuki durumu ise daha
sonra kıyı devletlerin temsilcilerinden oluşan bir kurul tarafından
belirlenmesi öngörülüyordu. Türkiye Çarlık döneminde imzalanmış
sözleşmelerden doğan bazı mali yükümlülüklerden kurtuldu.

Moskova Antlaşması, 1970
Federal Almanya ile SSCB arasında 12 Ağustos 1970’de imzalanan antlaşma.
Bu antlaşmya göre Batı Almanya, ABD, Fransa ve İngiltere’nin Berlin
üzerindeki hakları saklı kalmak şartıyla, Avrupa’daki sınırların
dokunulmazlığını kabul ettirme, bu sınırların yalnızca barışçı yollarla
değiştirilebileceği ilkesi getirildi.
Moskova Konferansı, 1943: bkz. II. Dünya Savaşı
Moskova Konferansı, 1944: bkz. II. Dünya Savaşı
Musul Sorunu
1920’lerde Türkiye-İngiltere arasında çekişmelere neden olan bir bölge
anlaşmazlığı. Irak’ın kuzeyinde bulunan bu bölge, zengin petrol
yataklarından olayı devletlerin her zaman ilgisini çekmiştir. I. Dünya
Savaşı sırasında Ortadoğu’ya yönelik yapılan gizli antlaşmalardan
“Sykes-Picot Andlaşması” ile Fransa’ya bırakılmıştı. Bu bölge 30 Ekim 1918
tarihli Mondros Mütarekesi imzalandığı zaman Türk kuvvetlerinin elinde
bulunuyordu. İngiltere ise, mütarekeye dayanarak, “Müttefikler,
güvneliklerini tehdit eden bir durum ortaya çıkarsa, herhangi bir
stratejik yeri işgal hakkına sahip olacaktır” maddesinden yararlanarak
bölgeyi işgal etti ve 1920 San Remo Antlaşması ile kendisine bırakıldı.
Lozan Konferansı sırasında Türkiye etnik ve coğrafi nedenlerle Musul’un
kendisine bırakılmasını istemişti. İngiltere statükonun korunmasında
diretmiş ve sorun bir çözüme bağlanamamıştı. Lozan Antlaşmasının
hükümlerine göre, dokuz ay içerisinde bir sonuca ulaştırmak üzere,
Türkiye-İngiltere ikili görüşmelerine bırakılmıştı. 19 Mayıs-5 Haziran
1924 tarihleri arasında yapılan görüşmelerden bir sonuç alınamayınca, daha
önce Lozan Antlaşmasında kararlaştırılmış olduğu gibi, sorun Milletler
Cemiyeti’ne sunuldu. Türkiye bölgede plebisit yapılmasını önerdiyse de
İngiltere bunu kabul etmedi. Milletler Cemiyeti tarafından oluşturulan
komisyon, yaptığı incelemelerle hazırladığı raporda, bölgenin Irak’a
bırakılmasını, bölgede yaşayan Kürt halkının haklarının garanti altına
alınmasını ve İngiltere’nin tartışma konusu yaptığı Hakkari’nin Türkiye’ye
bırakılmasını öneriyordu. Milletler Cemiyeti Genel Kurulu 1925 Aralığında
bu raporu kabul etti. Türkiye o sıralarda Milletler Cemiyetinin üyesi
olmamakla birlikte, ilgili taraflardan biri olarak, Dışişleri Bakanı Dr.
Tevfik Rüştü (Aras) tarafından temsil edilmiştir. Türkiye, 5 Haziran
1926’da İngiltere ile bir anlaşma yaparak bunu kabullenmek zorunda kaldı.
Çünkü Türkiye’de bir Şeyh Said ayaklanması çıktı ve olayı İngiltere buna
dayandırmıştı. Bunun ardından Türkiye’nin dış politikasında Sovyetler
Birliği ile bir yakınlaşma görüldü.
Daha sonra Türk-Irak sınırında yerel bazı çatışmalar çıktı ve bunun
üzerine Brüksel’de geçici nitelikte bir sınır saptandı ve bu Türk-Irak
sınırı olmuş, Musul Irak’a bırakılmış ve Türkiye’nin Musul petrollerinden
25 yıl süre ile %10 hisse alması kabul edilmiştir. Türkiye, daha sonra
500.000 İngiliz lirası karşılığında bu hakkından vazgeçecektir. Böylece,
yeni Türkiye Cumhuriyeti ile İngiltere arasındaki sorun ortadan
kaldırılmış oldu.

Münih Konferansı, 1938
Hitler, Mussolini, Fransa Başbakanı Daladier ve İngiltere adını
Chamberlain arasında yapılan ve Çekoslovakya’nın batısındaki “Südetler”
bölgesini Almanya’ya veren andlaşma ile sonuçlanan konferans.
Almanya, Avusturya’yı ele geçirdikten sonra ve “bir uluslu bir devlet”
politikasını gerçekleştirmek için gözlerini 3.5 milyon Almanın yaşadığı
Südetler (Çekoslavakya’nın batısında bulunan bölge) bölgesine çevirdi. Bu
bölgede Naziler hareketlerini sürdürüyorlardı. Hitler amacını
gerçekleştirmek için sürekli olarak bu bölgeden sözediyor ve bu bölgenin
anayurt ile birleşmesinden sözediyordu. Bu kışkırtmalardan doğan bölgedeki
karışıklığı bahane ederek Hitler Çekoslavakya sınırına asker yığdı. Bunun
üzerine Çekoslavakya hükümeti seferberlik ilan etti. Çekoslavakya 1924
yılında Fransa ile bir ittifak anlaşması imzalamıştı. Bu anlaşmaya göre,
Fransa, bir işgal durumunda, Çekoslavakya’ya yardım edecekti. Ancak
Fransa, 1938 yılı geldiğinde, İngiltere ile birlikte hareket edeceğini
bildirdi. Bu durum üzerine, İngiltere Başbakanı Chamberlain, 15 Eylül 1938
tarihinde Almanya’da Hitler ile görüştü. Başbakan Chamberlain Südetler
bölgesinin Almanya’ya verilmesi konusunda Fransa ile Çekoslavakya’yı ikna
edeceğine söz verdi. Chamberlain’in görüşmeden çıkardığı sonuç,
Almanya’nın denetimli bir biçimde hareket etmesi halinde, Avrupa istikrar
ve barışının bir iki küçük devletin ortadan kalkması pahasına da olsa
kurtarılabileceğiydi. Chamberlain söz verdiyse de bu Hitler’i tatmin
etmedi. Chamberlain ile Hitlerin tekrar bir görüşmesi oldu. Bu arada
Almanya’nın desteklediği Polonya ve Macaristan, Çekoslavakya’dan toprak
talebinde bulundular. Bundan tedirgin olan Hitler derhal Südetler
bölgesinin işgal edilmesini istedi. Ancak Fransa 1924 yılında Çekoslavakya
ile yaptığı ittifak anlaşmasına sadık kalacağını söyleyince, Chamberlain,
bu bunalımın atlatılabilmesi için bir uluslararası konferansın yapılmasını
önerdi.
Hitler, Mussolini, Daladier (Fransa Başbakanı) ve Chamberlain’in
(İngiltere Başbakanı) katıldıkları Münih Konferansı 29 Eylül’de toplantı.
Mussolini’in taraflara sunduğu anlaşma tasarısı kabul edilerek “Münih
Düzenlemesi” adını aldı (30 Eylül 1938). Daha sonra İtalya tarafından
hazırlandığı sanılan bu tasarının Almanlar tarafından hazırlandığı ortaya
çıktı. Yapılan düzenlemeye göre, Südetler bölgesi dört aşamada Almanya’ya
verilecekti. Ayrıca, ilerde doğacak anlaşmazlıkların çözülmesi için
uluslararası birkomisyon kurulması kararlaştırıldı. Çekoslavakya’nın
sınırlarının (yeni oluşacak sınırlar) uluslararası güvence altına
alınacağı ve İngiltere ile Almanya’nın birbirlerine karşı
savaşmayacaklarını, taraflar oybirliği ile kabul ettiler.
Düzenlemeye göre, Almanya 10 Ekim’e kadar Südetler bölgesini işgal
edecekti. Çekoslavakya bu düzenlemeden sonra, Polonya ve Macaristan’ın
isteklerine boyun eğerek, Polonya’ya “Teschen” bölgesini, Macaristan’a da
Slovakya’dan bir bölgenin verilmesini kabul etti.
Münih Düzenlemesi, dört büyük devletin isteklerini küçük bir devlete kabul
ettirdiklerini göstermektedir. Herşeyden önce, Almanya saldırganlığının
durdurulamamasıdır. Çekoslavakya, bu büyük devletlere daha sonra duyduğu
güvensizlikten dolayı, II. Dünya Savaşından sonra, Sovyetler Birliğine
sığındı.

Nasırizm
Mısır’da krallığın bir darbe ile 1952’de yıkılmasından bir kaç yıl sonra
başa geçen Albay Nasır zamanla bütün Arap dünyasında önemli bir milliyetçi
lider oldu. İngiliz kuvvetleri Süveyş Kanalı bölgesinden çıkartıp Kanalı
millileştirmesi ve ülkede sosyal reformlar yapması Nasır’ın prestijini
yükseltti. Kendisinin ayrıca Asya-Afrika ülkeleri ve bloksuz ülkeler
arasında faal bir rol oynaması da şöhretini arttırdı. Nehru-Tito-Nasır,
“Üçüncü Dünya” denilen bu blokun liderleri oldular. Arap ülkelerinde Nasır
taraftarları çoğaldı ve Nasır Arap milliyetçiliğini uyandırdı. İdeali,
Atlantik Okyanusu’unda Hint Okyanusu’na uzanan bölgede birleşik bir Arap
dünyası meydana getirmekti. Nasır taraftarlığı ve kendisinin bu projesine
“Nasırizm” adı verildi. Mısır ve Suriye arasında 1958’de bir birleşme oldu
ise de çok sürmedi. Birleşik Arap Cumhuriyeti adı olan bu girişimden sonra
başka bir birlik kurma çabaları da sonuç vermedi. 1967 Altıgün Savaşı’ndan
ve 1970’de ölümünden sonra Nasırizm yavaş yavaş zayıfladı.

Neuilly Andlaşması, 27 Kasım 1919
Birinci Dünya Savaşından sonra ABD Başkanı Wilson, Fransız Başbakanı
Georges Clemenceu ve İngiltere Başbakanı Lloyd George’un eseri olan Paris
Barış Konferansında yenik devletlere imzalattırılan barış antlaşmalarından
biri. 9 Ağustos 1920’de yürürlüğe giren bu andlaşma ile, Romanya,
Yunanistan ve Sırp-Hırvat-Sloven Krallığı gibi devletlere toprak veren
Bulgaristan’a askeri kısıtlamalar getirildi ve tamirat borcu ödetildi.
Buna göre Bulgaristan, 300.000 kişinin yaşadığı Ege Denizi kıyısındaki
Güney Dobruca’yı Romanya’ya Batı Trakya’daki Gümülcine (Komotini) ve
Dedeağaç (Aleksandriapolis)’i Yunanistan’a ve bir kısım bölgeyi de
Sırp-Hırvat-Sloven krallığına bırakıyordu. Asker sayısı 20.000’e inecek ve
%75’i silinen bir savaş tazminatı ödenecekti.
Nixon Doktrini
1968’de ABD Başkanı seçilen Richard Nixon 1974 Temmuz’unda Watergate
Skandalı sonucu istifa edinceye kadar, dünya politikası açısından önemli
girişimlerde bulunmuştur. Kendisine bu yönden Dışişleri Bakanı Henry
Kissinger de çok yardımcı olmuştur.
Nixon’un ABD dış politikasında ve uluslararası ilişkilerde büyük etkileri
olan en önemli girişimleri Vietnam Savaşı’nın durdurulması, Çin’i
ziyaretle bu büyük ülkeyle temaslara geçilmesi, Sovyet Rusya ile stratejik
silahlar ve nükleer savaş konusunda bazı anlaşmalar yapılması, 1973’te
Ortadoğu’daki Ekim Savaşı sonunda bazı anlaşmalar yapılarak barış
görüşmelerinin başlatılması gibi hususlardır ve bu girişimler dünya
barışına yararlı olmuşlardır.
Başkan Nixon bu politikayı bazı belirli pratik ilkelere dayandırmaktaydı
ve bunların tümüne uzmanlarca Nixon Doktrini denmiştir.
1. Amerika dost ülkelerle bir nevi ortaklık kurmalı barış
yükümlülükleriyle yararları bu ortaklıkta adilane paylaşılmalıdır.
2. Amerika olsun, dostları olsun, anlaşmazlıkla sonuçlanabilecek
sorunların derin nedenlerine çözüm yolu bulmak için her an müzakereye
hazır olmalıdırlar.
Doktrinin özeti şudur: Amerika kuvvetli olmalıdır, fakat, uluslararası
sorunların çözümüne elde silah ile değil müzakere ile gitmelidir.
Nixon’un başkanlıktan istifasından sonra da ABD’nin dış politikasında
değişiklik olmayacağı özellikle belirtilmiştir.

Normandiya Çıkartması, 1944
İkinci dünya savaşında müttefik devletlerin 5 Haziran 1944’te Avrupa’nın
kuzey kesiminde, Normandiya kıyılarında düzenledikleri bir çıkartma
harekatı. Tarihin gelmiş geçmiş en büyük donanması, tarihin en büyük
çıkartmasını başlattı (Operation Overlord). Bu donanma 80 km.’lik bir
mesafeyi kapsıyordu. Almanların çok iyi tahkim ettikleri için hiç
beklemedikleri Normandiya açığında çıkartma gerçekleşti. Savaşta Batılı
müttefikler ve Sovyetler Birliği yetkilileri arasında yapılan görüşmelerde
Almanya’ya karşı bir cephe açılması kararlaştırılmıştır. Bu cepheyi
Fransa’nın Normandiya kıyı şeridinde açmayı kararlaştırdılar. Bu çıkartma
bin uçak ve dört bin çıkartma gemisi ile başladı. Önemli kayıplara rağmen
çıkartma başarılı oldu ve Fransa’nın güneyinden gelen birliklerle 26
Ağustos’ta Paris’te birleşerek kent kurtarıldı. Müttefikler Amsterdam ve
Brüksel’i ele geçirmişler ve Eylül ayının sonunda Fransa ve Belçika’da
savaşan Alman askeri kalmamıştı. Daha sonra Müttefik kuvvetleri Ren
nehrini aşarak Alman topraklarına girdiler. Doğuda ise aynı zamanda Sovyet
ordusu Polonya ve Baltık ülkelerine girdi. Eylül’de Bulgaristan Sovyet
tarafından işgal edildi, Romanya ile Finlandiya ise mütareke istediler.
Bütün bu avantajlar, D. Day’in (Normandiya çıkartması gününün kod adı)
başarısı ile oldu.

Nükleer Denemelerin Kısmen Yasaklanması Antlaşması (Test Ban Treaty): bkz.
Atmosferde, Dış Uzayda ve Su Altında Nükleer Denemeleri Yasaklayan
Antlaşma
Nükleer Savaşın Önlenmesine İlişkin Anlaşma, 1973
Soğuk savaş döneminde, Küba Bunalımı’ndan sonra ortaya çıkan “yumuşama”
sürecinde, ABD ve SSCB arasında yapılan ikili anlaşma. Bu anlaşma 22
Haziran 1973 tarihinde Washington’da imzalandı. Anlaşma nükleer savaşın
çıkma riskini azaltmak için karşılıklı işbirliğini, düşünce alışverişini
ve davranış ilkelerini içermektedir. Anlaşma, imzalandığı tarihten
itibaren yürürlüğe girmiştir.

Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması (Non-Proliferation
Treaty), 1968
Soğuk savaş döneminin yumuşama sürecinde, nükleer silahlara ilişkin
yapılan çok taraflı antlaşma.
Soğuk savaşın doğruğa ulaştığı dönemlerde, ABD ve SSCB dışındaki ülkeler
nükleer silahlara sahip olmaya başlamışlardı. Hindistan, İtalya, Japonya
ve İsveç, Brezilya, Federal Almanya, Pakistan, İsrail, Güney Kore, Libya
ve İran nükleer bomba yapma yönünde çalışmalar yapıyorlardı. Bunun
üzerine, özellikle bağlantısız devletler, Birleşmiş milletler çerçevesi
içinde nükleer silahların yayılmasını önlemek için girişimde
bulunmuşlardı. Federal Almanya’yı NATO çerçevesi içinde nükleer tetikte
söz sahibi yapacak olan “Çok Taraflı Nükleer Güç” (MLF-Multilateral Force)
konusu, Sovyetler Birliği veAmerika Birleşik Devletleri arasında tartışma
yaratmıştı. Sovyetler Birliği, Almanya’nın “nükleer tetikte” parmağının
bulunmasına karşı geliyordu. Bağlantısızlar grubu ise, nükleer silahların
hem devletler arasında, hem nükleer devletlerin ellerindeki silah sayısı
ve güç artışına karşıydılar ve bu konudaki amaçlarını gerçekleştirmek
için, geniş kapsamlı tedbirler üzerinde duruyor, nükleer deneylerin tümden
yasaklanmasından yanaydılar.
İki büyük devlet, nükleer silahların yayılmasını önlemek için, 1 Ocak 1967
tarihinde anlaştıkları metin, 14 Mart 1968 tarihinde Birleşmiş Milletler
Genel Kurulu’na sunuldu. Kurul’a gelen metin yapılan bazı değişikliklerden
sonra, Nükleer Silahların Yayılmasını Önleyen Antlaşmanın (The
Non-Proliferation Treaty) imzaya açılmasını öngören tasarı, 95 olumlu oya
karşı, 4 olumsuz (Arnavutluk, Küba, Tanzanya ve Zambiya) oyla kabul
edilmiş, 21 devlet ise çekimser oy kullanmışlardır. Antlaşma, 1 Temmuz
1968 tarihinde Moskova, Washington ve Londra’da imzaya açıldı. Yürürlüğe
girdiği tarih ise 5 Mart 1970’tir.
Nürnberg Mahkemeleri (Nüremberg Mahkemesi)
II. Dünya Savaşı sonunda savaş suçlularının cezalandırılmasını sağlamak
için Müttefik devletler tarafından kurulan mahkeme. Uluslararası Askeri
Mahkeme bu davalara bakma yetkisini 8 Ağustos 1945’te ABD, İngiltere, SSCB
ve Fransa geçici hükümeti temsilciliklerinin imzaladığı Londra
Anlaşması’ndan alıyordu. Yetkisine giren konular ise barışa karşı suçlar,
insanlığa karşı işlenen suçlar, savaş yasalarını ihlal eden suçlar ve ilk
üç kategoride belirtilen suçları işlemek üzere ortak bir anlaşma içine
girmeydi. Nürnberg’de kurulan bu mahkeme 20 Kasım 1945’te başlamış ve 1
Ekim 1946’da sona ermiştir. Mahkemenin aldığı kararlara sanıklardan ve
dışardan eleştiriler gelmiştir. Bu eleştiriler: 1)Mahkemenin yetkili olup
olmadığı, 2)Kanunsuz suç ve ceza olmaz prensibine aykırılık, 3)Mahkemede
tarafsız ve yenik devletlerden yargıç bulunması, 4)Yalnızca yenik
devletlerin yargılanmış olması.

Yorum Yapın

Siyasi Tarih III

Siyasi Tarih (D-F)

Danzig Sorunu
Nazi Almanyası’nın Versailles Antlaşması ile “serbest kent” ilan edilmiş
olan Danzig (Gdansk)’i Almanya’ya katma çabaları ve buna karşı Polonya’nın
gösterdiği tepki sonucu doğan uluslararası bunalım. Serbest kent olan
Danzig 1922 yılında Polonya’nın gümrük sınırları içine alınmıştı. Doğuya
doğru genişleme politikası izlemeyi amaçlayan Hitler, İngiltere ve
Fransa’nın herhangi bir Alman saldırısına karşı Polanya’ya verdikleri
askeri güvencenin boş olduğunu göstermek ve bu iki devletin niyetlerinin
ciddi olup olmadığını denetlemek istiyordu. Bunun sonucu 1 Eylül 1939
sabahı Alman birlikleri Polonya’yı işgale başladılar. Almanya çekilmesi
için verilen ultimatomu reddedince 3 Eylül günü önce İngiltere sonra da
Fransa Almanya’ya savaş ilan ettiler ve böylece II. Dünya Savaşı başlamış
oldu.

Dawes Planı, 1924
I. Dünya Savaşından sonra Almanya’nın ödeyeceği savaş tazminatı sorununu
çözen Amerikalı maliyeci Charles G.Dawes başkanlığındaki bir kurul
tarafından hazırlanan rapor.
Versailles Antlaşması ile Almanya’nın müttefik devletlere ödeyeceği savaş
tazminatı -veya diğer deyişle tamirat borcu- 56 milyar dolar olarak
hesaplanmıştı. Daha sonra Almanya’nın itirazları üzerine bu miktar 33
milyar dolara indirildi. Almanya’nın bu miktarı da ödemeyeceğini
bildirmesi üzerine bir komisyon kuruldu ve bu komisyon tarafından Dawes
Planı diye adlandırılan plan hazırlandı. Bu plana göre Almanya’nın
tazminat borcu taksitlere bölünüyor ve bu borç için belirli bir tavan da
saptanmıyordu. Rapor Ağustos 1924’te müttefik devletler ve Almanya
tarafından kabul edildi. Rapor Almanya’nın 250 milyon dolardan borçlanmak
üzere giderek artan oranlarda yıllık ödemeler yapmasını öngörmüştü. Ayrıca
Almanya’ya 200 milyon dolarlık bir kredi açılacaktı.
Planın olumlu sonuç vermesi üzerine 1929 yılında Almanya üzerindeki sıkı
denetimin kaldırılmasına ve toplam tazminat borcu miktarının
belirlenmesine karar verildi. Bu da 1929 Young Planı ile gerçekleşti.
Dawes Planı tazminat borcu sorunu nedeniyle bozulan Alman-Fransız
ilişkilerini düzelmesine yardımcı olmuş ve Lokarno Antlaşmaları’na giden
yolu açmıştır.

Dayanışma Hareketi
Polonya’da Eylül 1980’de Gdansk kentinde kurulan bağımsız Dayanışma
Sendikası’nın önderliğinde başlayan komünist rejimin yumuşaması yönündeki
hareket. Aralık 1981’de ilan edilen sıkı yönetimle sendikanın faaliyetleri
durduruldu ve Ekim 1982’de Polonya Ulusal Meclisi’nin kararıyla resmen
kapatıldı. Bu “kapatılmışlık” dönemi boyunca sendika başkanı Lech Walesa
liderliğinde komünist yönetimen karşı pasif bir direnişte bulundu. Bu
mücadele sonucunda 80’lerin sonlarına doğru Jaruselwski hükümeti Dayanışma
ile temaslara başladı. Yönetim ile Sendika arasında yapılan “yuvarlak
masa” toplantılarından sonra yasallaştı ve bir siyasi parti niteliğini de
kazandı. 4 Haziran 1989’da yapılan yarı serbest seçimlerle birlikte
Dayanışma Hareketi parlamentonun seçimle belirlenen %35’inin tamamını
kazanarak 460 üyeli Ulusal Meclis’te 151 sandalya kazandı. Tamamı seçimle
belirlenen Senato’da ise 100 üyeliğin 99’unu kazanarak büyük bir başarı
elde etti. Seçim sonrası Dayanışma Hareketi ile Komünist Parti geniş
kapsamlı bir koalisyona gitti ve başbakanlığa Mazowiecki getirilirken
Cumhurbaşkanı Jaruselwski görevine devam etti.
Demir perde
II. Dünya Savaşı sonrasında Sovyetler Birliği ve diğer Doğu Avrupa’daki
sosyalist rejimlerin komünist olmayan ülkelerle ilişkilerindeki kapalılık
ve gizlilik siyasetini belirten terim. Demir perde terimi ilk kez Winston
Churchill tarafından 5 Mart 1946 tarihli ünlü Fulton konuşması sırasında
kullanılmıştır. Terim Soğuk Savaş dönemi boyunca Batılı ülkelerce komünist
ülkelerin kapalılık, gizlilik yönündeki tutumlarını eleştiri amacıyla sık
bir şekilde kullanılmıştır.

Deniz Egemenliği Teorisi
XX. yüzyılın başlarında Amerikalı Amiral Alfred T. Mahan tarafından ortaya
atılan jeopolitik egemenlik teorisi. Bu teoriye göre denizlere egemen olan
devlet, bütün dünyanın egemenliğine sahip olacaktır. Nitekim Avrupalı
devletlerin denizaşırı sömürgeciliğinin en ileri noktaya ulaştığı dönemde
yazdığı “Deniz Gücünün Tarih Üzerindeki Etkisi” adlı kitabında Mahan esas
olarak dönemin en büyük deniz gücü ve “üzerinde güneşin batmadığı” bir
sömürge imparatorluğuna sahip İngiliz imparatorluğunu incelemiştir.
Denktaş-Kyprianu Anlaşması, 1979
Kıbrıs sorunun çözümü konusunda toplumlararası görüşmeleri yönlendirecek
ana ilkeleri saptamak amacıyla 19 Mayıs 1979 da Kıbrıs Türk Federe Devleti
Başkanı Rauf Denktaş ile Kıbrıs Rum Kesimi lideri Spiras Kayprianu
arasında varılan anlaşma.On maddeden oluşan bu anlaşmaya göre
toplumlararası görüşmeler Birleşmiş Milletler gözetiminde 15 Haziran
1979’da başlayacak ve 1977 tarihli Denktaş-Makarios Anlaşması ile
Birleşmiş Milletler’in Kıbrıs ile ilgili olarak almış olduğu kararlar
çerçevesinde yürütülecekti. Toprak ve anayasa sorunları temel olarak
görüşülecek ama Maraş bölgesinin durumu öncelikle ele alınacaktı. Maraş
konusunda bir anlaşmaya varılır varılmaz bu anlaşma öncelikle yürürlüğe
geçirilecekti. Anlaşmaya rağmen taraflar ortak noktalarda uzlaşmaya
varamadılar.

Denktaş-Makarios Anlaşması, 1977
12 Şubat 1977’de Denktaş ile Makarios arasında imzalanan anlaşma. Dört
maddeden oluşan bu anlaşmaya göre taraflar “federal bir cumhuriyet”
esasını kabul etmiş ve devlet yapısı ve anayasal sistemi bu esasa
dayandırmayı kararlaştırmışlardır. Buna ek olarak toprak düzenlemesi
konusunun ekonomik yeterlik ve toprak mülkiyeti ilkelerine göre yapılması
kararına da varılmıştır.
Derebeylik: bkz. feodalizm
Doğrudan Haberleşme Hattı Antlaşması, 1963
Kırmızı Telefon Antlaşması olarak da bilinir. A.B.D. ile Sovyetler Birliği
arasında, herhangi bir yanlışlık çıkması veya kaza sonucu bir nükleer
savaş çıkması tehlikesini önlemek amacıyla imzalanan antlaşma. 1962 Ekim
Füzeleri Bunalımı (Küba)’ndan sonra, iki ülke lideri arasında doğrudan
devreye girecek ve diyaloğu kolaylaştıracak bir iletişim sisteminin
kurulması gündeme gelmişti. Bu amaçla iki ülke arasında 20 Haziran 1963’te
Cenevre’de söz konusu antlaşma imzalandı.

Doğu Politikası (Ostpolitik)
Doğu-Batı ilişkilerinde yeni bir bakışın sonucu olarak Federal Almanya’nın
1967 yılından itibaren izlemeye başladığı, Varşova Paktı ülkeleri ve
Demokratik Almanya ile ilişkilerini normalleştirmeyi amaçladığı Doğu
Avrupa politikası. Bu politikanın üç ana unsuru vardı. i-Moskova ile
doğrudan diyaloğun açılması ii-Doğu Avrupa ülkeleri ile ilişkilerin tam
olarak normalleştirilmesi için yolların aranması iii-Demokratik Almanya’yı
ayrı bir birim olarak tanımaksızın bu devletle “geçici bir anlaşmaya”
(modus vivendi) varılması.
Diyaloğun ilk adımı, 12 Ağustos 1979’te Sovyetler Birliği ile Federal
Almanya arasında yapılan andlaşmadır. Bu andlaşmayla iki devlet yumuşamayı
en önemli siyasal amaçları arasında tanımlamakta ve ilişkilerinde
başlangıç noktası olarak Avrupa gerçeklerini kabul edeceklerini
belirtmekteydiler. Ayrıca iki devlet, ilişkilerinde kuvvet kullanmayı ve
Avrupa’daki ülkelerin oluşmuş sınırlar içinde bütünlüklerine saygı
göstereceklerini taahhüt etmekteydiler. Andlaşmada ayrıca taraflar
Oder-Neisse akarsularının Doğu Almanya-Polanya sınırını oluşturduğu kabul
ettiklerini de açıklıyorlardı.
Ostpolitik’in ikinci unsuru 7 Aralık 1970 Federal Almanya-Polonya
Andlaşmasıdır. Bu andlaşma ile iki ülke Potsdam Konferansı ile belirlenen
Oder-Neisse sınırını tanımayı ve gelecekte de sınırların dokunulmazlığını
kabul ve birbirlerine karşı kuvvet kullanmamayı taahhüt ettiler.
Ostpolitik’in en önemli unsuru ise Federal Almanya ile Demokratik Almanya
arasında Soğuk Savaş’ın temelini oluşturan ilişkileri idi. İki Alman
devleti arasındaki andlaşma 21 Aralık 1972’de imzalandı. Böylece Federal
Almanya’nın Doğu Politikasının en önemli ve anlamlı uygulaması
gerçekleştirildi. Bu andlaşmaya göre, taraflar birbirlerine karşı kuvvet
tehdit kullanmayacaklar, birbirlerinin sınırlarının dokunulmazlığını ve
toprak bütünlüğünü kabul edecekler, birbirlerini uluslararası alanda
temsil etmeyecekler, öteki adına davranışta bulunmayacaklar ve aralarında
daimi temsilcilikler kuracaklardı. Federal Almanya, andlaşmanın
imzalandığı gün Demokratik Alman hükümetine bir nota vererek, imzalanan
andlaşmanın Almanya’nın birleşmesi amacıyla çelişmediği görüşünde olduğunu
açıklamıştır.
Federal Almanya’nın Doğu Politikasındaki son engel 11 Aralık 1973 tarihli
Federal Almanya-Çekoslovakya Andlaşmasıyla ortadan kaldırıldı. Bu andlaşma
ile, 1938 Münih Düzenlemesinin geçersiz olduğu kabul edilmiş, iki ülke
sınırlarının dokunulmazlığı yükümlülük altına alınmıştır. Ayrıca iki
devlet arasında diplomatik ilişki kurulmuştur.
Böylece, Willy Brandt’in 1967 yılında ortaya attığı Doğu Politikası, bu
politikanın özüne uygun olarak imzalanan andlaşmalarla yürürlüğe girmiş ve
Federal Almanya’nın bu tutumu, Soğuk Savaş’tan yumuşama dönemine geçişte
en önemli basamak taşı olmuştur.

Doğu Sorunu (Eastern Question)
Osmanlı Devleti’nin dağılmaya başlamasından sonra büyük devletlerin
Osmanlı üzerindeki rekabetlerini açıklayan terim (Eski dilde Şark
Meselesi). İlk kez 1813 Viyana Kongresi’nde kullanılmıştır.
1699 Karlofça Andlaşması ile Osmanlı ilk kez büyük toprak kayıplarına
uğramıştı. Kuzeyde Rusya’nın büyük bir güç olarak ortaya çıkması ile de
XVIII. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı Devleti’nin hem
Karadeniz’de hem de Balkanlar’da nüfuzu sarsılmaya başladı. Bu arada Rusya
I. Petro zamanında itibaren Kafkasya’ya da inmeyi başlamış, bu da Osmanlı
Devleti için başka bir sorun olmuştur. XIX yüzyılda sömürgeci Avrupa
devletleri de Osmanlı Devleti’nin Afrika ve Ortadoğu’daki topraklarına göz
dikmeye ve buraları ele geçirmeye başladılar.
Bu parçalama süreciyle beraber tek bir devletin Osmanlı Devleti üzerindeki
etkisini artırılmasından korkan büyük devletler, mevcut dengeye korumak
amacıyla Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğünü Batılı devletlere
dayanarak koruması ve bunun karşılığında çeşitli ödünler verme yolunda bir
politika izlediler. Ama XIX. yüzyılın sonunda Osmanlı’nın artık
yaşamayacağına karar veren bu devletler, başta İngiltere olmak üzere,
artık Osmanlı Devleti’ni paylaşma çabasına girdiler. Bu durum Osmanlı
Devleti’ni Almanya’ya yaklaştırdı. 1912-1913 Balkan Savaşları’nda
Avrupa’daki son topraklarını da kaybeden Osmanlı Devleti I. Dünya
Savaşının hemen öncesinde Almanya ile bir ittifak andlaşması imzalandı.
Savaş sırasında Sykes-Picot andlaşması ile Osmanlı’yı paylaşma konusunda
anlaşan Batılı devletler, savaş sonrasında Rusya’da Bolşevik Devrimi’nin
olması sonucu doğan yeni ortam doğrultusunda San Remo Konferansı’nda yeni
bir paylaşıma gittiler. Bunun sonucunda Ortadoğu’daki Osmanlı toprakları
İngiltere ve Fransa arasında paylaşıldı. Büyük devletlerin Boğazlar ve
Anadolu için öngördükleri paylaşım ise Kurtuluş Savaşı ile başarısızlığa
uğratıldı. Sonuçta Batılı devletler 1923 Lozan Andlaşması ile Türkiye’yi
tanımak zorunda kaldılar.

Domuzlar Körfezi Olayı, 1961
1961 Nisan’ında Küba’daki Castro rejimini devirmek aacıyla A.B.D.’nin
desteklediği Kübalı mültecilerin ülkenin güneybatısındaki Domuzlar
Körfezinde giriştikleri başarısız askeri hareket. 1959 başında Küba’daki
Amerikan yanlısı diktatör Batista’yı devirerek iktidara geçen Fidel Castro
Sovyet yanlısı bir politika izliyordu. A.B.D. Castro’yu devirebilmek için
çeşitli yollar aradı. Amerikan Devletleri Örgütü (OAS)’ndaki diğer Latin
Amerikan devletlerini Küba aleyhinde girişme zorladı ve bu ülkeye karşı
bir şekel boykotu uygulamaya başladı. Castro bu harekete, Küba’daki
Amerikalıların mülklerini millileştirerek cevap verdi ve Havana’daki
Amerikalı diplomatların ülkeyi terk etmesini istedi. Bunun üzerine Başkan
Eisenhower Küba ile diplomatik ilişkileri kesti. Bundan sonraki Başkan
Kennedy de CIA’nın hazırlanmış olduğu planı uygulamaya koyarak Domuzlar
Körfezi Çıkartmasını gerçekleştirdi, ama plan başarısızlıkla sonuçlandı.
Kübalı yetkililerin harekata katılmış mültecileri yargılamaları sonucu
harekattaki A.B.D. rolü ortaya çıktı. Bu olaydan sonra iki ülke arasındaki
gerginlik Sovyetler Birliği’nin Küba’ya nükleer başlıklı Ekim Füzelerini
yerleştirmeye başlaması ile daha da arttı.

Dörtlü İttifak, 1815
Viyana Kongresi düzenlemeleri çerçevesinde, 20 Kasım 1815’te Avusturya,
Rusya, Prusya ve İngiltere arasında imzalanan ittifak. Rus Çarı
Aleksander’in girişimleri sonucu imzalanan Kutsal İttifak’a rağmen
Rusya’ya güvenmeyen Avusturya, daha geniş kapsamlı bir ittifak
istemekteydi. Yeni ittifak çağrısına daha sonra İngiltere de katıldı. Bu
ittifak, Fransa’ya karşı imzalanmış olmasına karşın Avrupa’da yeni
oluşturulan statükoyu korumayı amaçlamaktaydı. Her türlü liberalist eyleme
karşı tarafların ortak faaliyeti öngörülmekteydi. Aynı şekilde
milliyetçilik akımlarına da cephe alınacaktı. Bu ittifaka daha sonra
1818’de Fransa da katıldı. 1848 devrimlerine kadar bir şekilde başarılı
olduğu söylenebilecek ittifak, Viyana Düzeni’nin kurucularından Avusturya
şansölyesi Metternich’in adıyla da anılır.
Drago Doktrini
Ülkelerin dış borçlarının askeri müdahalelerle ödetilmesine karşı çıkan
doktrin. Bu doktrin 1902’de Arjantin’in Dışişleri Bakanı tarafından ortaya
atılmıştır. Louis M. Drago, borçlu devletin borcunu ödeyemediği durumlarda
zorlama tedbirleri uygulamanın veya borçlu devletin topraklarını işgal
etme hakkının olmadığını ve bunun uluslararası hukuğa aykırı olduğunu ilan
etmiştir.
Drago doktrinine göre, bir yabancı devlete borç veren sermaye sahipleri,
söz konusu ülkenin kaynaklarını, ödeme kabiliyetini durumunda
karşılayabilecekleri olası zararları gayet iyi bilirler. Bu yüzden de
borcun şartlarını o derece ağır tutarlar. Ayrıca sermaye sahipleri borç
verdikleri devletin egemen bir birim olduğunun ve borcunu ödemeye
zorlanamayacağının da bilincinde olmak durumundadırlar. Buna karşılık
borçlu devlet de mutlaka borcunu tanımak ve ödeme yollarını aramak
zorundadır. Ancak, varolan borcu zorla ödetmeye kalkmak zayıfların
kuvvetlilerin etkisi altına girmesine yol açacaktır. Drago’nun bu
görüşleri 1907’de La Haye İkinci Barış Konferansı’nda yeniden ele
alınmıştır. ABD temsilcileri Genel Horace Portes’in bazı önerileriyle
birlikte biraz değişikliğe uğrayarak kabul edilmiştir.
Drago Doktrini 1902’de İngiltere, Almanya ve İtalya tarafından Venezuela
borçlarını ödemeyince kurulan deniz ablukasıyla gündeme gelmiştir. Drago
doktrini Monroe doktrini çerçevesinde Avrupa’nın yarımküreye müdahale
etmemesi prensibini desteklemek için ABD tarafından savunulmuştur. Bununla
beraber borçlu devlet yargısal ve idari çareler bulamazsa uluslararası
hukuk standartlarında hakkın reddi davasına konu olabilir. Böyle bir
durumda bir dış devlet kendi vatandaşları adına diplomatik olarak müdahale
edebilir.

Dumbarton Oaks Konferansı, 21 Ağustos-7 Ekim 1944
Birleşmiş Milletler’in kuruluş ve faaliyetleri hakkındaki ön çalışmaların
yapıldığı konferans. İki ayrı safhadan oluşan konferansın ilk ve önemli
olan safhasına A.B.D., İngiltere ve Sovyetler Birliği katılmış, ikinci
safhada Çin de yer almıştır. Konferansta Milletler Cemiyeti yerine
kurulacak yeni uluslararası örgütle ilgili görüş alışverişinde bulunulup
önerilerle ilgili taslak planlar hazırlanmıştır.
Konferansta büyük güçlerin kurulmasını amaçladıkları dünya örgütünün
yapısı konusunda büyük oranda anlaşmaya varılmış. Anlaşılamayan konuların
çözümü (veto hakkının kullanımı, üyelik, bunalımların çözüm şekli) Yalta
Konferansı’na bırakılmıştır. Dumbarton Oaks Konferansı’nda hazırlanan
öneriler taslağı 1945 yılında düzenlenen San Fransisco Konferansı sonunda
yayınlanan Birleşmiş Milletler Andlaşmasına birkaç değişiklik dışında
temel olmuştur.

Dunkirk Andlaşması, 4 Mart 1947
İngiltere ve Fransa arasında 50 yıllığına imzalan ve yeni bir Alman
saldırganlığına karşı karşılıklı danışma ve ortak hareketi öngören
andlaşma. Tam adı Dunkirk İttifak ve Karşılıklı Yardımlaşma
Andlaşması’dır. Andlaşma askeri konularda olduğu kadar ekonomik konularda
da karşılıklı danışmayı içeriyordu.
Dunkirk Andlaşması, II. Dünya Savaşı’nda yaşanan felaketten sonra
Fransa’nın yeniden bir büyük güç olarak doğuşunu simgeler. Andlaşma bir
yıl sonra imzalanacak olan Brüksel Andlaşması’na öncülük etmiştir.

Düyun-ı Umumiye
Osmanlı Devleti’nin 1854 Kırım Savaşı’ndan sonra almaya başladığı dış
borçları ödemeyecek duruma gelmesi üzerine kurulan kurum.
Osmanlı Devleti 1854’ten sonraki yirmi yıl içinde on beş defa dış borç
aldı. 5.297.676.000 altın Franka ulaşan borcun yıllık faizi de 300 milyon
Franka varıyordu. Osmanlı Devleti bu borcun faizini bile ödemeyecek duruma
gelince Ekim 1875’te Ramazan Kararnamesi yayınlandı. Bu kararname ile
vadesi gelen taksitlerin ancak yarısının ödeneceği açıklandı. Ancak Mart
1876’da ödemeler tamamen durdu. Bunu, Osmanlı hükümetinin Galata
bankerlerinden aldığı ve toplam 8.725.000 Osmanlı lirası iç borcun
ödenmesinin durdurulması izledi.
1881 Eylül’ünde alacaklı temsilcileri İstanbul’da biraraya geldi. Toplantı
sonucunda, borçları, alacaklıların seçeceği üyelerden meydana gelen bir
meclisin yönetmesine karar verildi. 20 Aralık 1881’de yayınlanan Muharrem
Kararnamesi ile de hükümetle anlaşmaya varıldı. Kararname, 1858-1874
arasında alınan 5.5 milyon Franklık borcu içermekteydi. Aynı yıl içinde,
göreve borçlara ayrılan devlet gelirlerinin, alacaklıların çıkarlarına
uygun biçimde yönetilmesi olan “Düyun-ı Umumiye-i Osmaniye Meclis-i
İdaresi” kuruldu. Düyun-ı Umumiye’nin yönetim kurulu, İngiltere ve
Hollanda’yı temsilen bir, Almanya, Fransa, İtalya, Avusturya ve Osmanlı
Devleti ile Osmanlı Bankası ve Galata bankerlerini temsilen yine birer
olmak üzere sekiz üyeleden oluşuyordu. Düyun-ı Umumiye’ye tuz, pul, ipek,
tütün, balık avı ve alkolden alınan vergiler ile damga resmi gibi gelirler
bırakılmıştı. Avrupa sermaye çevrelerinin baskısı ile tütünden alınan
vergiden elde edilen gelirin artırılması amacıyla bu ürünün üretimi
denetim altına alındı ve 1884 yılında Tütün Rejisi adında bir şirket
kuruldu.
Osmanlı Devleti, Duyun-ı Umumiye’nin kurulmasından sonra da borç almaktan
kurtulamadı. I. Dünya Savaşı sonrası İstanbul hükümetiyle itilaf
devletleri arasında imzalanan Sevres Andlaşması ile Düyun-ı Umumiye’nin
devamı öngörülüyordu, ama Lozan Andlaşması ile bu kurum tarihe
karışmıştır. Lozan Andlaşması ile Osmanlı borçları ondan bağımsızlığını
kazanan devletler arasında paylaştırılmış ve Türkiye 1954’e kadar
taksitler halinde kendisine düşen payı ödemiştir.
Edirne Andlaşması, 1829
Osmanlı devleti ve Rusya arasında 14 Eylül 1829 tarihinde Edirne’de
imzalanan ve 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşını sona erdiren andlaşma.
Andlaşma ile Rusya’nın Doğu Avrupa ve Balkanlardaki konumu güç kazanırken
Osmanlı devleti zayıflama ve Avrupa’daki güç dengesine bağımlı bir hale
gelmiştir. Bu andlaşma Osmanlı’nın Balkanlarda geri kalan son toprakların
da kaybetmesi yolunda bir başlangıç olarak kabul edilir.

Ege Sorunları
Türkiye ile Yunanistan arasında varolan ve karasuları, kıta sahanlığı, FIR
hattı-hava sahası ve adaların silahlanması olmak üzere dörde ayrılabilecek
sorunlar.

Karasuları sorunu
Lozan Andlaşması Ege’deki karasuları 3 mil olarak kabul edilmiştir. 17
Eylül 1936 tarihinde Yunanistan bir yasa ile karasularını 6 mile
çıkarmıştır. O dönemde iyi olan Türk-Yunan ilişkileri nedeniyle, Türkiye
buna ses çıkartmamıştır. Böylece Yunanistan’ın Ege’deki payı %35’e
çıkmıştır. 6 mili ancak 1964’te uygulamaya başlayan Türkiye ise, %8,8’lik
bir paya ulaşmıştır. Eğer Ege’deki karasuları 12 mile çıkarsa bu oranlar
sırasıyla %63,9 ve %10’a yükselecektir. Bunun nedeni Ege’deki 12 mil
olayının aslında bir adalar sorunu olmasıdır. Yunanistan’ın Ege’de, bir
kısmı da Türkiye’ye çok yakın yerlerde bulunan 2383 adası bu ülkeye böyle
bir avantaj sağlamaktadır.
12 mil sorunu, sadece Türkiye’yi değil, Ege denizinin açık denizini bir
uluslararası su yolu olarak kullanan her devleti ilgilendirmektedir. Çünkü
12 mil durumunda Ege’deki açık deniz oranı %56’dan, %26.1’e inecektir.
Yunanistan, Ege karasuları sorununda karasularının azami sınırının 12 mil
olabileceğini kabul eden 1982 BM Sözleşmesine atıfta bulunmaktadır.
Türkiye ise, bu sözleşmeye taraf olmadığını vurgulamakta, Ege denizinin
bir yarı-kapalı deniz olduğunun altını çizmekte ve Ege’de sınır saptaması
yapılırken hakkaniyet ilkesine göre hareket edilmesi gerektiğini
belirtmektedir. Türkiye, ayrıca Yunanistan’ın karasularını 6 milin üstüne
çıkarmasının casus belli (savaş sebebi) sayılacağını ifade etmektedir.

Kıta sahanlığı sorunu
Yunanistan, Türkiye ile herhangi bir anlaşma yapmadan kıta sahanlığını
“eşit uzaklık” ilkesine göre tek taraflı bir biçimde saptayarak, bölgede
yabancı şirketlere petrol arama izni vermeye başlamıştır. Böylece
Yunanistan Ege denizi kıta sahanlığının tamamını kendisinin sayma
eğilimine girmiştir. Türkiye’de, kıta sahanlığının Ege Denizi’nin en derin
noktalarından geçen hatta göre sınırlandırılabileceği görüşünden hareket
ederek 1 Kasım 1973’te, TPAO’ya, Anadolu’nun doğal uzantısı, yani kendi
kıta sahanlığı saydığı yerlerde (ki bazı Yunan adalarının batısına
düşüyorsa) petrol arama ruhsatı vermiştir. Yunanistan bunu 7 Şubat
notasıyla protesto etmiş ve böylece sorun tırmanmıştır.
Yunanistan, Ağustos 1976’da sorunu, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi
ve Uluslararası Adalet Divanı’na götürdü. Güvenlik Konseyi, taraflarla
görüşmelere başlama ve Adalet Divanı’na başvurma önerisinde bulundu.
Divan, Yunanistan’ın “ihtiyatı tedbir” istemini 11 Eylül 1976’da reddetti.
Ayrıca divan, üç yıl sonra, 1979 Ocağında, Ege Denizi Kıta Sahanlığı
konusunda yetkisiz olduğuna karar verdi.
Taraflar arasında Kasım 1976’da, Bern’de yapılan toplantıda, kıta
sahanlığı konusunda yapılacak olan görüşmelerde nasıl davranılacağını
belirleyen birtakım kurallar saptandı. Ancak görüşmeler kesildikten sonra,
Yunanistan Bern Bildirisi’ni tanımadığını açıkladı. Mart 1987’den sonra
kendi kıta sahanlığı olduğunu iddia ettiği bölgede petrol arama izni
verdi. Bunun üzerine Türkiye 25 Mart 1987’de Yunan adalarının çevresinde
petrol arayacağını belirtti. Silahlı çatışma olasılığının çok yaklaştığı
bir bunalım doğduysa da 27 Mart’da her iki taraf şimdiki karasuları dışına
çıkmayacaklarını açıkladılar.
Kıta sahanlığı konusunda Yunanistan’ın görüşleri şunlardır. a)Türk kıyısı
boyunca dizilmiş olan Yunan adaları, Yunan ülkesinin ayrılmaz
parçalarıdır. Bu adaların takımada oluşturanlarında en uç noktalar
birleştirilerek bu çizginin içi “takımada suyu” kabul edilmektedir.
Böylece, Türk kıyılarındaki Yunan adalarının batısında Türkiye’ye kıta
sahanlığı kalmamaktadır. b)Adalar kıta sahanlığına sahiptir ve bu kıta
sahanlığının sınıflandırılması, kıta ülkeleri ile eşit koşullarda yapılır.
c)Kıta sahanlığı konusunda andlaşma yapılmamışsa, Türkiye ile adalar
arasında eşit uzaklık ilkesi uygulanmaktadır. Türkiye ise hakkaniyet
ilkesi gereğince bir tesbit yapılması gerektiğini belirtmektedir. Ayrıca,
kıta sahanlığının sınırlandırılmasında doğal uzantı esastır. Ülkesini
savunmakta, bir bölgede adaların bulunmasının kıta sahanlığı açısından
“özel durumlar” oluşturduğunu, Ege Denizi’nin bir “yarı kapalı” deniz
olduğunu iddia etmektedir. Kıta sahanlığı sorununu çözmek amacıyla, konuyu
sürekli olarak uluslararası forumlara götürmek eğiliminde olan Yunanistan
karşısında Türkiye gene sürekli olarak, karşılıklı görüşme ve anlaşmanın
esas olmasını ileri sürmektedir.

Fır hattı-hava sahası sorunu
Yunanistan, 1931’de bir Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile hava kontrol
sahasını 3 milden 10 mile çıkarmış ve Türkiye o dönemdeki iyi ilişkiler
nedeni ile herhangi bir itirazda bulunmamıştır. 1952 tarihli bir ICAO
(International Civil Aviation Organization-Uluslararası Sivil Havacılık
Örgütü) toplantısında, Türk-Yunan karasuları çizgisinin batısında kalan
hava trafiğinin Atina FIR’ının yetki alanına girmesi kabul edilmiştir.
Bu hattın doğusunda ise İstanbul FIR’ı geçerli olacaktır. Bu hat 1974’e
kadar bir sorun çıkarmamış, fakat 4 Ağustos’ta Türkiye NOTAM 714’ü ilan
etmiştir. (Notice to Airmen-Havacılara Duyuru). Buna göre, Türkiye yönünde
uçarken kuzey-güney orta çizgisine varan her uçak durumunu ve uçuş planını
Türk yetkilerine bildirecektir. Amaç, Türk radarlarının Kıbrıs bulanımında
zararsız uçaklarla potansiyel saldırgan uçaklar arasındaki farkı daha iyi
saptamalarını sağlamaktır. Böylece Türkiye, FIR hattını fiilen batıya
kaydırmış olmaktadır. Yunanistan bunu, Türk kıta sahanlığı iddialarının
batı sınırı olarak yorumlayarak reddetti ve 13 Eylül 1974’de NOTAM 1157’yi
ilan etti. Yunanistan Ege hava sahasının tehlikeli duruma geldiğini
açıklayarak, Ege Denizini uçuş trafiğine kapattığını açıkladı.
Haziran 1979’da NATO başkomutanı William Rogers’in hazırladığı plan
çerçevesinde taraflar, 1980 yılında NOTAM’ları kaldırdılar. Böylece Ege
Denizi yeniden sivil havacılığa açılmış oldu. Ancak Yunanistan’ın hava
sahasını 10 mil olarak kabul etmesini yarattığı sorunlar halen devam
etmektedir.
Adaların silahlandırılması sorunu
1960 sonrasında Ege Denizi üzerindeki adalarda taraflar arasında
egemenlik, denetim ve güvenliği sağlamaya yönelik anlaşmazlık başlamıştır.
Yunanistan, askeri amaçlarla da kullanılabilecek havaalanı ve diğer
tesislerin ilkini 1952’de Leros adasında kurmuştur. Ancak, Yunan
adalarının, 1974’ten daha doğrusu Türk Ege Ordusu’nun kurulduğu 1975’ten
sonra hızlanarak silahlandırıldığını kabul etmek uygun olacaktır.
Uluslararası andlaşmalar, bu adaları üç katogoriye ayırmaktadır.
1-Yunan adaları Limni ve Semadirek ile Türk adaları İmroz ve Bozcaada. Bu
“Boğaz önü” adaları Boğazlarla birlikte, Boğazlar Rejimine ilişkin Lozan
Sözleşmesinin 4. maddesiyle askerden arındırılmıştır.
2-Limmi, Sakız, Sisam ve Nikarya adlı Yunan adaları. Bunlar Lozan Barış
Andlaşması’nın 13. maddesi gereğince ülkelerinde ancak polis ve Jandarma
kuvveti bulunabilecek, deniz üssü ve istihdam kurmanın yasak olduğu
adalardır.
3-Oniki ada, sayıları aslında 14 olan bu adalar da 1947 Paris
Andlaşması’yla İtalya’dan alınıp Yunanistan’a verilmiş adalar olup, aynı
andlaşmanın 14. maddesine göre üzerlerinde ancak asayişi sağlayacak kadar
kuvvet bulundurulabilir.
Yunanistan’a göre, andlaşmalar yapıldığı sıradaki koşullar köklü biçimde
değişmiştir (rebus sic stantibus), dolayısıyla adalar üzerindeki sınırlama
ortadan kalkmıştır. (Ayrıca Boğazları silahtan arındıran Boğazlar rejimini
düzenleyen Lozan Sözleşmesi’nin yerine 1936 Montreux Andlaşması geçmiş ve
Boğazlar tekrar silahlandırılmıştır. 1923 Lozan Boğazlar Sözleşmesi
tamamen sona ermiştir. Boğazlar tekrar silahlandırıldığı için, bu sistemin
bir parçası olan adalar da silahlandırılabilir. Türkiye’ye göre ise
Montreux’den Boğaz-önü adalarının silahlandırılabileceği şeklinde bir
anlam çıkarılamayacağı, çıkarılsa bile, Lozan Barış Andlaşması’nın 12.
maddesi vardır. Bu madde, anılan adaların 1914’te silahsızlandırıldığını
doğrulamaktadır. Yunanistan, ayrıca, Türkiye’nin 1947’nin Paris
Andlaşması’na taraf olmadığını, bu nedenle de hak ve yükümlülükler
doğurmadığını iddia etmektedir. Türkiye ise, her ne kadar taraf olmasa da,
Paris Andlaşması’nın bir “objektif statü” yarattığını, bu nedenle de
kendisini ilgilendirdiğini belirtmektedir.
Eisenhower Doktrini, 1957
A.B.D. Başkan Eisenhower’in 1957 yılı başında Kongre’ye sunduğu bir
raporla açıkladığı ve uluslararası komünizm tehdidine karşı direnmek için
Amerikan yardımına ihtiyaç duyacak Ortadoğu ülkelerine askeri ve ekonomik
yardımı içeren politika. Doktrinin temelinde A.B.D.’nin Sovyetler
Birliği’nin Süveyş Bunalımı’ndan sonra Ortadoğu’da kazandığı prestije
karşı, bölgede bir karşı grup örgütleme çabası ve bölgedeki olayları
uluslararası komünizmin bir parçası olarak kabul etmesidir. Kongre’nin 9
Mart 1957’de kabul ettiği yukarda anılan rapor Eisenhower Doktrini’nin
temeli oluyordu ve şu noktaları içeriyordu. i-A.B.D. Ortadoğu ülkelerinin
bağımsızlık ve toprak bütünlüğünü, kendi ulusal çıkarları ve dünya barışı
açısından hayati olarak kabul etmekteydi. ii-Uluslararası komünizm
tarafından desteklenen herhangi bir devletten gelecek açık bir saldırıya
karşı yardım isteyen bir devletin toprak bütünlüğü ve bağımsızlığını
korumak amacıyla, Amerikan askeri kuvvetinin kullanılması da dahil olmak
üzere, gerekli yardım ve işbirliğinin sağlanması için Kongre A.B.D.
Başkan’ının bu amaçla serbestçe kullanabileceği 200 milyon dolarlık bir
ödenek ayrılmaktaydı.
Eisenhower Doktrini A.B.D. açısından beklenen sonucu vermemiştir.
Sovyetler Birliği Mısır ve Suriye doktrini, Ortadoğu ülkelerin içişlerine
doğrudan bir müdahale, siyonizm tarafından beslenen emperyalist bir
manevra olarak görmüşlerdi. Doktrin İsrail’de bile soğuk karşılanmıştır.
Doktrini kabul eden Lübnan ve Libya ile hararetle destekleyen Türkiye,
İran ve Irak dışında Batı yanlısı Arap devletleri bile Doktrine
katılmaktan endişe duymuşlardır.

Ekim Füzeleri Bunalımı: bkz. Küba Bunalımı
Emperyalizm (imperialism)
Bir devletin kendi sınırları dışındaki başka halklar ve onların toprakları
üzerinde onların rızası olmadan egemenlik kurma yönündeki politikası. Dar
anlamda emperyalizm ise Avrupalı büyük devletlerin XIX. yüzyılın ikinci
yarısında öteki kıtalar üzerinde genişlemelerine verilen addır.
Emperyalizmin nedenleri ve ne anlama geldiği konusunda çok çeşitli
tartışmalar vardır. Bunları esas olarak dört grupta toplayabiliriz.
Birinci grup görüşler emperyalizmin ekonomik yanını ön plana çıkartır.
Biriken sermayeye yatırım olanak ve alanları bulma, makineleşme sonucu
ortaya çıkan üretim fazlası için pazar yaratma, nüfus fazlası için
yerleşim alanı bulma zorunluluğu ve üretim için gerekli hammaddeleri elde
etme isteklerinin devletleri emperyalist politikalara zorladığı iddia
edilir. Bu tezlere karşı çıkan Adam Smith, Rickardo, Hobson gibi
ekonomistler emperyalizmden sadece ufak bir grubun yarar sağladığına
işaret ederler. Marksist kuramcılara göre kapitalizmin en son aşaması olan
emperyalizm, ekonomi tekelci bir durum aldığı ve diğer kapitalizmin en son
aşaması olan emperyalizm, ekonomi tekelci bir durum aldığı ve diğer
kapitalist devletler ile rekabet halinde yeni pazarlar bulmaya çalıştığı
zaman ortaya çıkar. Bu görüşe karşı çıkanlar, bu görüşün tarihsel
kanıtlarca yeterince desteklenmediği ve kapitalizmden önceki emperyalizme
açıklama getiremediğini öne sürerler.
Emperyalizmle ilgili ikinci grup görüşler ise emperyalizm ile insanın ve
devlet gibi insan topluluklarının doğası arasında bir ilişki kurarlar.
Farklı bakış açılarına sahip, Machiavelli, Bacon ve Hitler gibi kişiler bu
yolla benzer sonuçlara varmışlardır. Bunlara göre emperyalizm var
olabilmek için sürdürülen doğal mücadelenin bir parçasıdır. Güçlü
olanların diğerlerine egemen olmaları doğanın kanunudur.
Üçüncü grup görüşler strateji ve güvenlik üzerinedir. Bu görüşe göre
devletler güvenliklerini sağlamak amacıyla stratejik noktalar, önemli
kaynaklar tampon devletler ve “doğal” sınırlar ile ulaşım ve haberleşme
yollarının denetimini ele geçirmek veya buraları başka devletlerin ele
geçirmelerini önlemek zorundadırlar.
Son grup görüşler ise ahlakla ilgilidir. Buna göre emperyalizm halkları
zorba yönetimlerden kurtaran ya da daha üstün bir uygarlığın nimetlerini
sağlayan bir araçtır.
Emperyalizmin zor bir şekilde ortadan kaldırabilmesi, kendilerini
emperyalizmin etkisi altında hisseden devletlerin emperyalist amaç
taşımayan politikalardan bile kuşku duymalarına sebep olmuştur. Eski
sömürgeci ve yeni gelişmiş bazı ülkeleri yeni-sömürgecilik
(neo-colonialism) ile suçlayan Üçüncü Dünya ülkelerine göre azgelişmiş
ülkelere verilen yardımların arkasında emperyalist amaçlar yatmaktadır.
Endüstri Devrimi
XVIII. yüzyılın ortalarından başlayıp XIX. yüzyılın sonları ve XX.
yüzyılın başlarına kadar süren, Batı’da özellikle Avrupa da bilimsel ve
teknolojik gelişme doğrultusunda buhar gücüyle çalışan makinaların
yapılması ve makinalaşmış endüstrinin doğması süreci. İki ayrı endüstri
devriminden söz edilebilir XVIII. yüzyılda başlayıp XIX. yüzyılın
ortalarına kadar süren birinci endüstrileşme sürecine “makinalaşma çağı”
denebilir. Bu dönedeki gelişme bir “makina devrimi”dir. Makina
kullanımının yaygınlaşması sonucu, büyük fabrikaların ortaya çıkmasıdır.
Böylece, Avrupa’da temelde tarım işçilerinin toplumundan, fabrikalarda
eşya üreten nüfusa doğru düzenli bir değişim olmuştur.
1870’lerle birlikte endüstri devrimi nitelik değiştirdi. Artık bilimsel
buluşlar ve bunların üretime uygulanması, pratik zekalı tek tek bireylerin
birbirinden ayrı çalışmalarına bağlı olmaktan kurtulmuş, devletlerin tüm
olanaklarıyla destekledikleri ve gerektiğinde de örgütledikleri büyük ve
zengin kuruluşların eline geçmiştir. Bu dönemle birlikte başlayan gelişme
“teknolojik devrim” olarak da anılır. Bu dönemde doğal kaynaklar ve bilim
elele vererek yeni ve kitle halinde mal üretimine yönelmiştir.
Endüstrileşme sürecinin bu ikinci aşaması, birincisine göre, toplumsal
etkilerinde daha şiddetli, sonuçlarında daha şaşırtıcı ve halkın yaşamını
değiştirmede daha etkilidir.
Enosis (birleşme)
XIX. yüzyılda Girit, XIX. yüzyılda da Kıbrıs’ın Yunanistan’la
birleşmelerini amaçlayan siyasi hareketlere verilen ad. Yunanca “birleşme”
anlamına gelir. 1830’da Yunanistan bağımsızlığa kavuşurken Girit ve doğu
Ege adaları bu ülke sınırları dışında kalmıştı. Pan-Helenizm tarafları
Yunan milliyetçileri Yunan-Rum asıllı halkların yaşadıkları bu adaları
Yunanistan’a katılması ile bu amaçlarına ulaştılar. Enosis’in ikinci
halkası olan Kıbrıs’ın ilhakı için de Georgias Grivas liderliğinde EOKA
örgütü kuruldu. Bu örgüt 1950’lerin ortalarından itibaren Kıbrıs’ta Enosis
için faaliyetlere başladı. 15 Temmuz 1974’te EOKA Kıbrıs’ta Makarios’u
devirerek Nikos Sampson’u başa geçirdi. Bunun üzerine Türkiye Kıbrıs’taki
garantörlük haklarını kullanarak adaya askeri müdahalede bulundu (I ve II.
Barış Harekatları). Sonuçta Enosis hayata geçirilemedi.
Entente Cordiale: bkz. Samimi Anlaşma
Enternasyoneller
1.Enternasyonel: 28 Eylül 1864’te Londra’da kurulan Uluslararası İşçi
Birliği (UİB)’ne daha sonradan verilen isim. Birliğin kuruluş bildirgesi
yürütme organının en önemli kişisi olacak olan Karl Marx tarafından ele
alındı. (UİB)’nin amacı: “İşçi sınıfının karşılıklı yardımlaşmasını,
ilerlemesini ve tam bir özgürlüğe kavuşması”nı gerçekleştirmekti. Bu
özgürlük işçilerin kendisinin olacaktır.
2.Enternasyonel: Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin girişimi üzerine 23
ülkenin sosyalistlerinin biraraya gelmesi. Bu enternasyonal 2 buçukuncu
Enternasyonel kuruluncu 1923’e kadar sadece adı olan bir kuruluş olarak
kaldı. Sosyalist İşçi Enternasyoneli kurulunca ortadan kalktı.
2 Buçukuncu Enternasyonel: Şubat 1921’de Viyana’da toplanan Sosyalist
partiler çalışma topluluğuna verilen isimdir. 2 buçukuncu Enternasyonel
çok geçmeden İkinci Enternasyonele yaklaştı ve bu örgüt Mayıs 1923’de
Hamburg Kongresinde Sosyalist İşçi Enternasyoneli ile birleşti.
3.Enternasyonel: 4 Mart 1915’de Moskova’da kurulan siyasal örgüt. Komünist
Enternasyonel olarak da bilinen bu enternasyonelin temelinde Rus
Bolşevikleri ve 1915’ten başlayarak “2.Enternasyonelin iflasını ilan eden
Lenin vardır. Mart 1919’da Kurucu Kongresi 21 ülkeden 54 delegeyle
toplandı.
Ağustos 1935’de Alman-Sovyet Paktı imzaladıktan sonra Enternasyonel
Yürütme Komitesi savaşta her iki taraf için de “haksız, gerici ve
emperyalist olarak niteledi. Ama bu eğilim Haziran 1941’de Hitler’in
SSCB’ye saldırması üzerine yeniden gözden geçirildi. Bundan sonra,
Nazilere karşı direnişe ve ulusal cephelerin kuruluşuna ağırlık verildi.
Bazı komünist partiler daha önceden bunu yapmaya başlamıştı. Bu cephelerin
kuruluşunu kolaylaştırmak için Komünist Enternasyonel 15 Mayıs 1943’te
feshedildi.
4. Enternasyonel: 11 ülkenin Troçkici hareket ve parti delegelerin Paris
Bölgesinde Eylül 1938’de kurdukları siyasal örgüt.
Ermeni Sorunu
1877 yılındaki Türk-Rus savaşlarından sonra Osmanlı İmparatorluğu’nun
güçsüzlüğünden cesaret alan Ermenilerin ortaya çıkardığı sorun. Ermeniler
eğitim düzeyleri yüksek ve dış bağlantılara sahip olmalarına rağmen Ermeni
milliyetçiliği ancak 19. yy.’ın ikinci yarasında doğmuştur. Ermeni
cemaatinin bir tür anayasası olarak kabul edilen Ermeni Tüzüğü Osmanlı
padişahı tarafından 28 Mart 1862’te onaylanmıştır. Bu tarihe kadar
Ermenilerin büyük bir çoğunluğu “ayrılık” düşüncesine fazla eğilimli
olmamışlardır. XIX. yüzyılın son çeyreğinde dışarıdan tahrik edilen Ermeni
ayaklanmaları hızlandı. 1877 savaşını (tarihimizde 1293 savaşı olarak
anılır) Osmanlı İmparatorluğu kaybedince Ermeniler Aya Stefones’a gelen
Rus Çarına giderek koruyuculuk istediler. Çarlık Rusyası,Osmanlı
toprakları üzerinde yaşayan Hristiyan azınlıklar, özellikle Ortodoks Rum
ve ermeniler için”koruyucu patron” rolünü benimsemişti. Bu durumdan ve
Osmanlı Devleti’nin güçsüzlüğünden cesaret alan Ermeniler, II. Abdülhamid
döneminde Anadolu’nun doğusunda zaman zaman başkaldırarak kanlı olaylara
neden oldular. Çarlık Rusyası 1877’de ele geçirdiği Kars, Artvin ve
Ardahan’da Ermeni nüfusunu çoğaltmaya çalışmakta idi. I. Dünya Savaşı’nda
Ruslar yeniden Türkiye’ye saldırdılar. Ermeni subay ve erler Rus
ordularının ön saflarında yer aldılar. Diğer yandan Bogos Nubar Paşa adlı
bir Ermeni, bağımsız birErmenistan kurmak için Çarlık ile ilişkilerde
bulunuyordu. Kendi sınırları içindeki Ermenilere karşı sert önlemler alan
Çarlık, Osmanlı ermenilerini koruyarak Avrupa merkelerinde Osmanlı Devleti
aleyhine propaganda yapmaya yöneltmekteydi. XIX. yüzyılın ikinci
çeyreğinde Avrupa’da Ermeni tehdiş hareketleri arttı. Çarlık Rusya’nın
Anadolu’yu işgal planına karşı Osmanlı Hükümeti, savunma hattının gerisini
güvence altına almak amacı ile 14 Mayıs 1915 tarihli Tehcir Yasası ile
Ermenileri toplu olarak Osmanlı İmparatarluğu’nun bir ili olan Suriye’ye
göndermeye başladı. Ayrıca 24 Nisan 1915’te İstanbul’da Ermeni cemaatinin
bazı üyeleri tutuklandı. Ermeni Taşnak ve Hınçak komitelerinin I. Dünya
Savaşı sırasında Doğu Anadolu’da giriştikleri katliamların ve
ayaklanmaların yarattığı karışıklık böyle bir zorunluluğa yol açmıştı.
Çarlık Rusyası’nın yanısıra Fransa ve İngiltere de Ermenileri kendi
politikalarının aracı olarak kullanmaya çalışmaktaydılar. Fransa’nın
Ermenilere olan ilgisinin temelleri Napolyon dönemine dayanmaktaydı.
Napolyon, Rus Ermenistanı Tiflis’te Ermeni ağırlıklı bir ordu oluşturarak,
Hindistan’daki İngilizlerle savaşmayı amaçlamıştı. Bu düşünce yaşama
geçmedi fakat, Paris’te Doğu Dilleri Enstitüsü bünyesinde Ermeni Enstitüsü
kuruldu. Enstitünün amacı, Ermeni ayrıkçılığının bilimsel temellerini
oluşturmaktı. Daha sonra Fransa’nın Ermeniler ile ilişkisi I. Dünya
Savaşı’ndan sonra yoğunluk kazandı. Osmanlı Devleti’nin paylaşımı
sırasında Fransa, Kilikya bölgesinde (Antep, Urfa, Maraş, Adana) Ermeni
devleti kurmaya çalıştı. Bu hareket bölge halkı tarafından bastırıldı.
Fransa daha sonra Ermenileri Beyrut’a yerleştirerek oradan Marsilya’ya
taşıdı. Ermenilerin bir kısmı Fransa’da kalırken, bir kısmı da Amerika
Birleşik Devletleri’ne gitti. Orly katliamına kadar Fransa ASALA dahil tüm
Ermeni örgütlerine göz yumdu.
İngiltere ise 1877 savaşına kadar Osmanlı İmparatorluğu’nun toprak
bütünlüğünü savundu. Bu savaştan sonra politikasını iki nedenle
değiştirdi. Birincisi, Doğu Akdeniz’de çıkarlarını koruyacağı bir üs
olarak Kıbrıs’ı ele geçirmişti; ikincisi 1877 savaşındaki performasından
dolayı Osmanlı İmparatorluğu’nun bütünlüğünü savunmaktan vazgeçerek, kendi
kontrolunda küçük devletler oluşturma yoluna seçti. Rusya’nın Akdeniz’e ve
Ortadoğu’ya yayılmasını önlemek amacı ile İngiltere’nin kurmaya çalıştığı
tampon Ermenistan oluşturma çabaları kısa dönemde sonuç getirmedi. Diğer
yandan İngiliz misyonerler, Ermeniler arasında “protestanlık”
propagandasına girişerek Ermeni hareketini, Ermeni Patrikhanesinin
kontrolu dışına çıkarmaya çalıştı. Ancak artan Alman tehlikesi Rusya ile
İngiltere’yi birbirine yaklaştırılınca, İngiltere dikkatini bu bölgeden
ayırarak, Alman donanmasının denizlerde yaratacağı sorunlara yöneltti.
Dışarıdan yöneltilen Ermeni hareketi beraberinde tehdiş eylemlerini
doğurdu. İttihat ve Terakki Partisi’nin başında bulunanlardan Talat Paşa,
Cemal Paşa ve Bahattin Şakir Bey’in öldürülmesi ile başlayan terör, son on
yıllarda ABD’de ve Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde Türk diplomatlarının
öldürülmesi ile tırmandırılmıştır.
Eski rejim (Ancient regime)
Avrupa’da rönesans, reformasyon hareketleri ve coğrafi keşifler ile
yıkılmış bulunan Ortaçağ düzeninden Büyük Fransız Devrimi’ne kadar olan
dönem. Otokrasi, monarşi ve kilise unsurlarını içeren eski rejim, 18.
yüzyılın sonlarına doğru milliyetçilik, demokrasisi ve liberalizmin
etkisiyle ortadan kalkmış, yerini çağdaş dünyaya bırakmıştır.

Eşik Antlaşmaları: bkz. Treshold Antlaşmaları
ETA: bkz. Bask Ulusal Bağımsızlık Hareketi
Etabli Sorunu: bkz. Lozan Andlaşması
Evrensel Bildirge
Bütün halklar ve uluslar için temel siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel
hakların sağlanmasını amaçlayan bildirge. BM İnsan Hakları Komisyonu ve
Ekonomik ve Sosyal Konsey tarafından hazırlanmıştır. 10 Aralık 1948
tarihinden de Genel Kurul tarafından kabul edilmiştir. Otuz maddeden
oluşan bildirge, hak ve özgürlükler, doğrudan insanın kişiliğini
ilgilendiren haklar, vatandaşlık hakları ve sosyo-ekonomik haklar
konularında hükümler içerir. Bildirge, devletler için bağlayıcılık ve
yaptırım gücüne sahip olmadığından aykırı uygulamalara karşı bir denetim
sistemi oluşturmamış ve sadece insan hakları konusunda bir ideali
simgeleyen bir belge olarak kalmıştır.
Bildirge’nin BM Genel Kurulu tarafından kabul edildiği 10 Aralık tarihi
İnsan Hakları Günü olarak kutlanmaktadır.
Fachoda Bunalımı, 10 Temmuz 1898
Fransız yüzbaşısı Manahand’ın Mısır kalesi Fachoda’yı ele geçirmesiyle
başlayan İngiltere ve Fransa arasındaki bunalım.

Falkland Savaşı (Falkland Bunalımı), 2 Nisan 1982
2 Nisan 1982’de Arjantin’in Falkland ve Güney Georgia Adalarını işgal
etmesi ile başlayan savaş. Altı hafta sürdü. Falkland Adaları üzerindeki
egemenlik sorunu 1964’de Birleşmiş Milletler’de Sömürge Sorunları
Komisyonu’nun gündemine geldi. Arjantinlilere göre, Malvinas olarak
bildikleri adalar Arjantin’in bir parçasıydı. Adaların Güney Amerika’ya
coğrafi yakınlığı vardı. Arjantin İspanya’nın halefi olduğunu ileri
sürüyordu. İngiltere, adalar üzerindeki hükümranlığı Arjantin’e
devretmeli, yönetimi belirli bir anlaşmaya uygun olarak sürdürmeliydi.
İngiltere ise adada yaşayan İngiliz asıllıların isteklerine aykırı olarak,
böyle bir düzenlemeye gidemiyordu. İngiltere 1833’den beri adalar üzerinde
“işgal ve yönetimi” sürdürdüğünü ve Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın 1.
maddesine göre Falklandlılara self-determinasyon ilkesinin uygulanması
gerektiğini ileri sürüyordu. İngiltere’ye göre Falkland Adaları,
Arjantin’in yönetim ve denetimine geçerse sömürge durumu sona ermeyecek,
tam tersine başlayacaktı.
Yıllarca süren müzakereler bir sonuç vermeyince Arjantin Falkland ve Güney
Georgia Adalarını işgal etti. İngiltere Güney Amerika’ya hemen bir görev
kuvveti gönderdi. İngiltere, Birleşmiş Milletler ve Avrupa Ekonomik
Topluluğu’nda büyük diplomatik destek gördü; Arjantin’e otomatik zorlama
tedbirleri uygulandı. 25-26 Nisan 1982 tarihlerinde İngiliz birlikleri
Güney Georgia Adasını ele geçirince, Falkland Adalarındaki Arjantin
birlikleri komutanı teslim oldu. Arjantin Devlet Başkanı Galtieri’nin
ayrılmasından sonra da İngiltere adalardan çekilme niyetinde olmadığını
gösterince iki ülke arasındaki sorun kesin bir çözüme bağlanamadı.
Feodalizm (feudalism)
Toprağı ve üzerinde yaşayan köylüleri tek bir kimsenin malı sayan ortaçağ
rejimi. Bir diğer adı derebeylik.
Derebeyliğin özü, orgütlenmiş devletin bulunmadığı yerel düzeyde, bir
hükümet görevinin yürütülmesidir. 500-600 km2’lik bir toprak parçası
üzerinde en önemli bir güçlü kişi, daha az toprağa sahip olanların
koruyuculuğunu üstlenmiş ve onlar da bu kişiye bağlılık sözü vermişlerdir.
Böylece, feodal “lord”, “vassal” ve toprağa bağlı (serf) köylüleriyle,
derebeylik ortaya çıkmıştır.
Derebeyliğin önemli özelliği, lord ile vassal arasındaki “karşılıklılık
esası”dır. Derebeylikte hiç kimse tam anlamı ile hükümran değildir. Kral
ile halk ve lord ile vassal, bir cins “mukavele” ile birbirlerine
bağlıdırlar. Bu mukaveleye aykırı hareket edilirse, karşılıklı hak ve
görevler sona ermektedir. Bu durum, sık sık karışıklıklara, siyasal
istikrarsızlıklara ve hatta savaşlara yol açmışsa da, gelecek çağların
“anayasal hükümet” anlayışı, derebeyliğin bu mukaveleye dayanan
niteliğinden doğacaktır.
Filistin Sorunu (Palestinian Question)
Üç büyük dince (Musevilik-Hristiyanlık-İslam) kutsal sayılan Filistin
toprakları ile ilgili sorun. Günümüzün en karmaşık uluslararası
sorunlarından birisi olan Filistin sorununun çok eski bir geçmişi vardır.
Sorunun günümüzdeki mevcut biçiminin, XIX. yüzyıl sonlarında başlayarak XX
yüzyıl başlarında yoğunlaşan Yahudi göçü sonucunda, 1948 yılında bu toprak
üzerinde İsrail Devlet’inin oluşturulması ile ilgili olduğu söylenebilir.
Bu tarihten başlayarak meydana gelen Arap-İsrail çatışmaları veya
İsrail’in giriştiği tek yanlı eylemler sonucunda, hemen tüm Filistin
toprakları İsrail’in işgali altına girmiş, bu topraklarda yaşayan
insanların büyük çoğunluğu diğer Arap ülkelerindeki mülteci kamplarına
göçmüşlerdir. 1948 yılında Arap ülkelerinin muhalefetine rağmen, İsrail’in
kuruluşu Birleşmiş Milletler tarafından onaylanmıştır. Birleşmiş
Milletler, bunu izleyen yıllarda, İsrail’in kuruluş aşamasındaki
sınırlarının dışında işgal ettiği toprakları terketmesi yolunda ve de
özellikle Filistin mültecilerinin durumlarının iyileştirilmesi
doğrultusunda sayısız karar almışsa da, bu konularda pek önemli bir
gelişme sağlanamamıştır. Soruna bir çözüm bulunamamasında, anlaşmazlığın
oldukça karmaşık bir nitelik taşımasının yanı sıra Arap ülkelerinin kendi
aralarındaki anlaşmazlıklarının sürmesinin, süper güçlerin bölgedeki
çıkarları ile ilgilenmelerinin ve İsrail’in askeri gücünün önemli rolü
vardır.
1987’de Ortadoğu’da etkinliğini artıran Sovyetler Birliği, Filistin
Kurtuluş Örgütünün Yaser Arafat liderliğinde yeniden birleşmesinde önemli
rol oynamaya başladı. 20 Nisan 1987’de Cezayir’de yapılan Filistin Ulusal
Konseyi toplantısında Arafat’ın Ürdün Kralı Hüseyin ile 1985 yılında
İsrail karşısında barış girişimlerini ortaklaşa sürdürme konusunda
vardıkları anlaşmayı feshetmesi üzerine örgüt içinde yeniden birlik
sağlandı.Yıl sonuna doğru Amman’da toplanan Arap Birliği zirvesinde,
barışın ön koşulunun “işgal altındaki tüm Arap topraklarının, özellikle
Kudüs’ün kurtarılması” olduğu vurgulandı. Diğer yandan, işgal altındaki
topraklarda FKÖ’nün genel yönlendirilmesi ile Aralık 1987 başlayan
“intifada” (ayaklanma) hareketi karşısında İsrail ordusunun kullandığı
dayak ve işkence yöntemleri, Filistin halkı ile geniş bir uluslararası
dayanışma yolu açtı. İsrail hükümeti ile kamuoyunda da ciddi görüş
ayrılıkları doğurdu.
13 Eylül 1993’te FKÖ ve israil arasında imzalanan “İlkeler Andlaşmasının”
ardından başlayan “Ortadoğu Barış Süreci” içinde Mayıs 1994’te Kahire’de
yapılan anlaşma ile İsrail Gazze ve Batı Şeria’yı Filistin Özerk Yönetimi
İdaresi altına bırakmayı kabul etmiştir. Bugün Gazze ve Batı Şeria’da
Filistin Özerk Yönetimi İdareyi sağlamakta, Filistin polis gücü asayiş
hizmetlerini yürütmektedir.
Filistin özerk yönetimi idaresi altındaki bu bölgede bugün ciddi bir
işsizlik, altyapı, konut, gıda ve sağlıklı içme suyu bulamama sorunları
vardır. Özellikle Gazze’de altyapı yetersizdir ve içebilecek su kaynakları
hızla bozulmaktadır. Bölgede ciddi yatırımlara ihtiyaç duyulmaktadır. Yeni
yönetimin deneyimsizliği ve maddi imkansızlıklar sebebiyle kamu hizmetleri
aksatmaktadır. Bu bölgelerde hala olaylar çıkmakta, İsrail güvenlik
güçleri ile halk zaman zaman karşı karşıya gelmektedir.

Ford Doktrini
ABD Başkanlarından Gerald Ford’un Kongrede yüksek miktardaki savunma
bütçesini geçirmek için yaptığı konuşmada ilan ettiği görüş olup, ABD’nin
barışçı yollarla ve müzakere masasında başarı sağlamasının, askeri alanda
çok kuvvetli bulunmasına bağlı olduğu ve bunun gerçekleştirileceğini
savunmuştur. Yeni ve güçlü silahların geliştirilmesi, bazı bölgelerde yeni
üsler kurulup kuvvet bulundurulması gereği bu doktrinin uygulanması için
öngörülmüştür.

Frankfurt Barışı, 1871
Fransa ile Almanya arasında imzalanan ve 1870-71 savaşına son veren barış
antlaşması. Bismark ile Thiers arasında Versailles’de imzalanan ön
anlaşmalar (26 Şubat 1871) Almanların Paris’e girmesini önlemek amacıyla 1
Mart’ta; Bordeaux’da Ulusal Meclis tarafından kabul edilmiş, Brüksel’de
yeniden başlayan (28 Mart-24 Nisan) görüşmeler, Frankfurt’ta Dışişleri
Bakanı Jules Fanre ve Maliye Bakanı Pouyer-Quertier tarafından
sürdürülmüştü. 10 Mayıs 1871’de imzalanan barış, ön antlaşmaları
onaylıyordu. Birey (Bismarck buradaki demir yatağının değerini çok geç
öğrenmişti) Chaleau-Salins ve Belfort bölgesi dışında (kat çevresinde 10
km’lik bir yarı çap). Alsace ve Moselk vadisi de içinde olmak üzere
(Thionville ve Metz) Lorraine yaylasının kuzeydoğusu Almanya’ya
bırakılıyordu. Anlaşmanın mali hükümleri ağırdı. %5 faizli 5 milyar frank
tazminat (1,5 milyarı 1871’de, 0,5 milyarı 1872’de ve 3 milyarı da Mart
1874’den önce ödenmek üzere), 266 milyarın üzerinde savaş borcu. Fransız
ordusu Lorraine’ın güneyine çekilerek, ancak Paris garnizonu
bırakılmayacaktı. Thiers, borçlanma yoluyla son borç taksidini Eylül
1873’te ödemeyi ve ülkeyi 6 ay önce kurtarmayı başardı.

Fransız Devrimi, 1789
1789 Devrimi olarak da bilinir. 1787’den başlayarak Fransa’yı sarsan, ilk
doruk noktasına 1789’da ulaşan ve değişik aşamalardan geçerek 1799’a değin
süren devrimci hareket. Fransa’da ancien regime’e (eski rejim) son vermiş
ve Avrupa tarihinde yeni bir çağ açmıştır.
Devrime yol açan nedenler konusunda farklı görüşler bulunmakla birlikte,
genel olarak üzerinde durulan başlıca etkenler şunlardır: 1)Avrupa’nın en
kalabalık ülkesi olan Fransa’da yaşam koşullarının giderek kötüleşmesi,
2)Gelişmekte olan varlıklı burjuvazinin başka ülkelerdekinden daha
sistemli bir biçimde siyasal iktidarın dışında tutulması, 3)Köylülerin,
üzerlerinde ağır bir yük oluşturan çağdışı feodal sisteme duyduğu tepkinin
güçlenmesi, 4)toplumsal ve siyasal reformu savunan düşünürlerin Fransa’da
başka yerlere göre daha yaygın bir etki uyandırması, 5)Fransa’nın Amerikan
Bağımsızlık Savaşı’na sağladığı yoğun mali ve askeri destek yüzünden
devletin iflasın eşiğine gelmesi.
Fransız maliyesini düzene sokmakla görevlendirilen Charles-Alexandre de
Calonne, Şubat 1787’de üst düzey din adamları, büyük soylular ve yüksek
yargıçlardan oluşan İleri Gelenler Meclisi’ni toplantıya çağırarak bütçe
açığının kapatılması için ayrıcalıklı kesimlerin vergi yükümlülüğünü
artıracak reformlar önerdiğinde, Fransa’da devrimin ilk kıpırdamaları
başladı. Meclis, reformları reddederek ruhban sınıfı, soylular ve halkın
temsilcilerinden oluşan ve 1614’ten beri toplanmamış olan
Etats-Genaraux’un toplantıya çağrılmasını talep etti. Calonne’dan sonra
Fransız maliyesini yönetenlerin, direnişe karşın reformları uygulama
yolundaki çabaları, aristokratik kurumların, özellikle de Mayıs 1788’de
çıkarılan yasa ile yetkileri kısıtlanmış olan Parlement’lerin
başkaldırısına yol açtı. 1788’in bahar ve yaz aylarında Paris, Grenoble,
Dijon, Toulouse, Pau ve Rennes’de huzursuzluklar baş gösterdi. Ödün vermek
zorunda kalan Kral XVI. Louis, Jacques Necker’in maliyenin yönetimine
getirdi ve Etats Generaux’yu 5 Mayıs 1789’da toplayacağını açıkladı.
Kralın basın özgürlüğüne de göz yummasıyla Fransa bir anda devlet
yapısının yeniden düzenlenmesine ilişkin tasarıları içeren kitapçıklarla
dolup taştı. Ocak-Nisan 1789 arasında yapılan Etats-Generaux seçimleri
kötü geçen 1788 hasadının neden olduğu karışıklıklarla aynı zamana
rastladı. Temsilcilerini belirlemekte herhangi bir kısıtlamayla
karşılaşmayan üç toplumsal zümre de kendi sorunlarını ve isteklerini dile
getiren dilek listeleri ya da “şikayet defterleri” (cahiers de doleances)
hazırladılar. Tiers Etat (Halk Meclisi) için 600, soylular ve ruhban
kesimlerinin her biri için de 300 temsilci seçildi. Kırsal alanlarda iki,
kentlerde ise üç dereceli seçimler sonunda belirlenen Tiers Etat
temsilcileri bütünüyle burjuvalardan oluşuyordu.
5 Mayıs 1789’da Versailles’de toplanan Etats-Generaux, daha başlangıçta,
oylamaların toplam temsilci sayısına mı yoksa etat esasına göre mi
yapılacağı konusunda ikiye bölündü. Bu yöntem sorunu üzerindeki şiddetli
mücadelede Tiers Etat temsilcileri çok geçmeden çoğu halk kökenli küçük
papazların da desteğini kazandı. Ardından krala da meydan okuyarak Jeu de
Paume salonunda toplantı (20 Haziran) ve Fransa’ya yeni bir anayasa
getirilinceye değin kesinlikle dağılmayacağına ant içti. XVI. Louis bu
duruma istemeyerek boğun eğdi ve ruhban kesimiyle soyluları Kurucu
Meclis’i oluşturmak üzere Tiers Etat’ya katılmaya çağırdı; bir yandan da
meclisi dağıtmak üzere asker toplamaya girişti.
Askeri birliklerin kralın emriyle Kurucu Meclis’in çevresini sarması ve
Necker’in görevinden alınması meclisin tepkisine, kralın buna kayıtsız
kalması da Paris halkının ayaklanmasına yol açtı. Silahlanan Paris halkı
14 Temmuz 1789’da krallık baskısının simgesi olarak gördüğü Bastille’i ele
geçirdi. Bu hareketle ayaklanma devrime dönüştü. Yeniden boyun eğer Kral,
kentte dolaşırken krallığın beyaz renginin yanı sıra Paris’in renkleri
olan mavi ve kırmızıyı da içeren üç renkli kokart takarak halkın
egemenliğini tanıdığını gösterdi.
Taşrada büyük korku köylülerin de feodal beylere karşı ayaklanmalarına ve
şatoları hedef alan saldırılara girişmelerine yol açtı. Soylular ve
burjavazi dehşete kapıldı. Kurucu Meclis, köylüleri denetim altına almak
için 4 Ağustos’ta feodal vergi ve ayrıcalıkları ortadan kaldırdı. Ardından
İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi ile edilerek (26 Ağustos) özgürlük,
eşitlik, mülkiyet dokunulmazlığı ve baskıya karşı direnme hakları tanındı.
Kral, toplumsal yapıyı altüst eden 4 Ağustos kararları ile İnsan ve
Yurttaş Hakları Bildirisi’ni onaylamayı reddetti. Bunun üzerine Paris’te
halk kitleleri yeniden ayaklanarak 5 Ekim’de Versailles’a yürüdü. Ertesi
gün,kralliyet ailesi Paris’e getirilerek Tuileries Sarayı’nda oturmak
zorunda bırakıldı. Kurucu meclis de Paris’te yeni anayasa üzerinde
çalışmalarını sürdürdü.
Kurucu Meclis, feodalizmin tasfiyesini sürdürerek eski zümreleri (ordre)
kaldırdı, sömürgelerde köleliğe son vermekle birlikte en azından Fransa’da
yurttaşlar arasında eşitliği sağladı ve kamu görevlerine girişteki
eşitsizliklere son verdi. Kamu borçlarının ödenmesi amacıyla kilise
topraklarının devletleştirilmesi kararını mülklerin yaygın bir biçimde
yeniden dağıtılması izledi. Bundan çok yararlanan burjuvaziyle toprak
sahibi köylüler oldu; ama bazı topraksız köylüler de arazi satın alabildi.
Kiliseyi mal varlığından yoksun bırakan Kurucu Meclis, ardından yeni bir
düzenlemeye girişerek Fransız Kilisesi Temel Yasası’nı çıkardı. Yasa, papa
ve Fransız ruhban sınıfının çoğunluğu tarafından reddedildi. Ortaya çıkan
ayrılık, çekişmelerin şiddetini artırdı.
Kurucu Meclis, ancien rengime’in karmaşık yönetsel sistemini yıkarak
yerine seçilmiş meclislere yöneltilen il (departement), ilçe
(arrondissement), kanton (canton) ve bucak (commune) bölünmesine dayalı
akılcı bir sistem getirdi. Adalet mekanizmasının temelini oluşturan
ilkeler de köklü bir biçimde değiştirildi ve sistem yeni yönetsel
birimlere uyarlandı; yargıçların da seçilerek göreve gelmesi ilkesi kabul
edildi.
Kurucu Meclis’in çerçevesini çizdiği yeni düzen, yasama ve yürütme
güçlerinin kralla meclis arasında paylaşıldığı bir monarşiyi öngörüyordu.
Ama bütünüyle aristokrat danışmalarının etkisi altında olan XVI. Louis
ülkeyi yeni güçlerle birlikte yönetme yolunu seçmeli. 20-21 Haziran
1791’de ülkesinden kaçma girişiminde bulunduysa da Varennes’de yakalanarak
Paris’e geri getirildi.

Yorum Yapın

TÜRKİYE NÜKLEER SİLAHLARA SAHİP OLMALIDIR

Amerika’ nın Irak’ ı işgali ve tüm dünyada artan terör dalgasının ardından; gelecek yirmi yıla çatışmaların hakim olacağı şüphe götürmez bir gerçek olarak karşımıza çıkmaktadır. Hatta ve hatta yaşlı dünyamızın bir anda Hıristiyan – Müslüman çatışmasının ortasında kalmasından korkulmaktadır. Zira İslam’ ın kutsal şehirlerinin teröre misilleme olarak bombalanması önerisi dahi yabancı medyada yer bulmaktadır.

Dünyada güçlü ve etkin bir müslüman devletin olmayışı, küresel anlamda İslamiyeti sahipsiz bırakmakta ve Müslümanları kimi zaman içine düştükleri umutsuzluk kıskacı içinde intihar saldırılarına dahi sürüklemektedir. Maalesef İslam Dünyası tam bir bölünmüşlük içine düşmüştür.

Dünyadaki tek Yahudi Devleti İsrail, varlığını son kırk yıldır Kitle İmha Silahları ile garantiye almıştır. Geçmişte Arap – İsrail çatışmalarında ortada kesin bir gerçek vardı; belki İsrail Devleti topyekun Arap saldırıları karşısında ebediyen dünya üzerinden yok olabilirdi. Ama kendisiyle birlikte en az bir düzine Arap ülkesini de beraberinde götürürdü. Bu saptama şimdi de bir gerçektir. Bu gerçek İsrail’ in büyük güçlerin politik arenada kendisine karşı oynayabilecekleri oyunlara karşı da alınmış en iyi önlemdir.

Ülkemize dönecek olursak; Ordumuz, özellikle son yirmi yıla damgasını vuran gayrinizami harp koşulları da dikkate alındığında, olağanüstü güçlü bir eğitime ve etkinliğe sahiptir. Ancak bu bahsedilen etkinliğin siyasetçilerimizce dış politika alanında yeterince iyi kullanıldığını söyleyemeyiz. Türkiye halen kendi gücünün farkında olmayan bir dev gibidir.

Milli olmayan çözümler her alanda bizi geriye götürmektedir. Dünyada paraya egemen olan büyük sermayedarlar için Türkiye’ ye borç vermekten daha ballı bir yatırım yoktur. Sıcak para tartışmaları ile kamuoyu bilgisine de sunulan rakamlar incelendiğinde, milletin sırtından yurtdışındaki zenginliklere zenginlik akıttığımız kolayca görülecektir. Az önce bahsedilen güçlerle yabancı istihbarat servislerinin işbirliği sonucunda ülke sürekli olarak hemen her on yılda bir krize sürüklenmekte; sonra da IMF anlaşmaları ile borç verilmesi sağlanmaktadır. Tabii bunda tüm suçu yabancılara atmakta doğru değildir; içimizdeki işbirlikçi hainler ile ülkeyi doğru düzgün yönetemeyen siyasetçilerimizi de atlamamak gerekir. Sonuçta ekonomik krizlerle uğraşan ülke; dış politikada etkin rol alamamakta, askeri caydırıcılığını da gerektiği şekilde kullanamamaktadır.

Ayrıca ABD, Rusya vb büyük güçler karşısında Ordumuzun caydırıcılığının etkili olabilmesi için, olmazsa olmaz tek şart vardır. O da Kitle İmha Silahları’ na ve onları çok uzun menzillere taşıyabilecek füze sistemlerine sahip olmaktır. Örneğin Irak, ABD’ yi vurabilecek uzun menzilli füzelere ve nükleer başlıklara sahip olsaydı, işgali bu kadar kolay olmazdı. Veyahut Türkiye’ nin elinde benzeri sistemler Apo Krizi sırasında olsaydı, bölücübaşına hiçbir ülke ev sahipliği yapmaya kolay kolay cesaret edemezdi.

Kitle İmha Silahları’ nın caydırıcılığı sayesinde Soğuk Savaş Dönemi’ nde dünya bir dengeye oturmuştu ve sıcak çatışmaların yayılması zoraki olarak engellenmişti. Bu getirilerin sağladığı imkanlardan yararlanmak isteyen Saddam rejimi, tarihin tozlu sayfaları arasına karıştı. Ancak komşusu İran, bu yolda emin adımlarla ilerliyor. ABD ve İsrail’ in sürekli tehdidi altındaki ülkenin bir çıkış yolu araması haklı görülebilir. Fakat bölgedeki denge ve İran’ ın devrim ihracı politikası da düşünüldüğünde, Kitle İmha Silahları’ na sahip olması ülkemiz menfaatleri açısından da sakıncalıdır.

Türkiye’ nin sahip olduğu teknolojik seviye ile kolayca kimyasal ve biyolojik silahlar üretebileceği açıktır. Ancak nükleer silahlar söz konusu olunca, daha kat edilmesi gereken çok yol olduğu görülmektedir. Uranyum zenginleştirme teknolojisi konusunda zaman geçirilmeden evrenkentlerimizde ar-ge çalışmalarında başlanmalıdır.

Ülkemizin geçmiş yıllarda bazı ortak çalışmalar ile, orta menzilli füze teknolojisine sahip olduğu bilinen bir olgudur. Ama bu yetmez, uzun menzilli füze teknolojisine kendi uydularımızı yörüngeye oturtabilmek için de ihtiyacımız var.

Metal Fırtına tartışmalarının gündemde yoğun yer kapladığı bir dönemde; ABD’ ye silah teknolojisi anlamında da boynumuzdan bağlı olduğumuzu belirtmiştik. Bu görüşümüz üzerine, pek çok tepki aldık. Halbuki en azından mühimmatlarımızı kendimiz üretmeden süper güçle çatışmamız, kayıplarımızın bir hayli olmasına neden olacaktır.

Ancak nükleer güce sahip bir Türkiye, ABD karşısında da ayakları daha sağlam yere basacaktır. Uzun menzilli stratejik nükleer silaha sahip olunmasa bile, kısa menzilli silahlara monteli taktik nükleer silahlar dahi Türk Ordusu’ nun gücüne çok şey katacaktır. O zaman askerinizin başına, bir grup kanıbozuk işbirlikçi ile birlikte, kolay kolay çuval geçiremezler. Veyahut tatbikat esnasında yanlışlıkla (!) geminizi vuramazlar.

Yunanistan da ikide birde dünya kamuoyunda vaveyla çıkarıp yapay krizlerle başınızı ağrıtamaz. Çünkü bilir ki büyük güçlerin araya girmesi ile, geri adım atacak bir Türkiye yoktur karşısında.

En önemlisi ise, ülkedeki bölücü terörü destekleyen sözde Avrupalı dostlarımıza karşı gösterebileceğimiz keskin dişlerimiz olur. Şimdi adamlar Hıristiyan Haçlı mantığı ile Türkiye bölünsün de ne olursa olsun anlayışı içindeler. O zaman nükleer gücün korkusu ile kendi dertlerine de düşeceklerdir. Tarih bize tek bir şeyi göstermiştir; Doğuluların aksine Batılılar, korkmadıkları hiçbir şeye saygı göstermemektedirler.

Yorum Yapın

« Newer Posts · Older Posts »
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.