Archive for OSMANLI

YUNAN KİLİSESİ OSMANLI TAPUSU İLE KURTULACAK

Batı Trakya başta olmak üzere birçok bölgede tapu sorunlarını çözemeyen Yunanistan, çareyi Osmanlı kayıtlarında arıyor. Türkiye karşıtlığıyla bilinen Yunan kilisesi bile gayrimenkullerini kurtarmak için Osmanlı tapu kayıtlarını delil gösteriyor. Mahkemeler de belgeleri kabul ediyor.

Gümülcine Asliye Hukuk Mahkemesi son yılların en ilginç davalarından birine ev sahipliği yapıyor. Davacı Yunan kilisesi, davalı ise yerel belediye. Yargılamanın konusu, Portolagos Gölü ve civarındaki 34 bin dönümlük arazinin kime ait olduğu. Olayı ilginç kılan, Türkiye’ye muhalefetiyle bilinen Yunan Moni Hagia Kilisesi’nin arazilerini kurtarmak için Osmanlı belgelerine sarılması. Üstelik mahkeme de Osmanlı tapu kayıtlarını delil olarak kabul etti ve davanın seyri değişti. 2002’de başlayan hukukî sürecin sonunda sulh yolunu seçen belediye, kiliseye ‘size başka bir yer verelim burayı milli park yapmak için bize verin’ teklifinde bulundu. Yaklaşık dört yıl devam eden dava Yunanistan’da uzun süre konuşuldu.

Zaman’ın sorularını cevaplayan İskeçe eski milletvekili avukat Orhan S. Hacıibrahim, Yunanistan’ın Osmanlı tapu sistemini kendi emlak ve gayrimenkul sorunlarını çözmek için kullandığını belirtiyor. Ülkede daha sağlam belgeler olmadığını kaydederken ilginç bir noktanın altını çiziyor. Yunanistan’daki kilise ve manastırların Osmanlı döneminde büyük arazilere sahip olduğunu anlatan Hacıibrahim, “Yunanistan şu veya bu şekilde ‘tapuları kabul etmiyorum’ dese kilise ayaklanır. Çünkü kilise ve manastırlar kendi mülklerini Osmanlı tapularına dayandırıyorlar.” diyor.

Yunanistan’da yaşanan bir başka tapu davası ise Batı Trakyalı Hasan Berbat’la ilgili. Yunanistan makamlarının Berbat’ın arazilerine el koyması, ucu Osmanlı’ya kadar uzanan bir hukuk mücadelesine dönüştü. Rodop’a bağlı Mehrikoz köyünde doğan Hasan Berbat’ın (63) babası da Osmanlı vatandaşı olarak aynı yerde doğmuş.

Mezarı yine Mehrikoz köyünden. Fakat babası ve dedesinden kalan araziler Hasan Berbat’ın başına iş açmış. 236 dönümlük araziyi kuşaktan kuşağa işlemişler, çeşitli ürünler yetiştirmişler. 1997’de ayçiçeği ekmişler ve Rodop Tarım Müdürlüğü’nden prim almışlar. 1998 yılında, Avrupa Birliği’nin desteği çerçevesinde akasya ağacı dikmişler. Rodop Orman Müdürlüğü de bunu onaylamış. Mehrikoz köyünden sekiz aile aynı yolu izlemiş. Hasan Berbat AB’den yardım almak için arazisine tapu senedi çıkarmak isteyince işin rengi değişmiş. Zira, yüzde 99’u tapusuz olan dağlık Mehrikoz bölgesinden hâlâ kadastro geçmemiş. Rodop 1. Mahkemesi arazilerin Berbat’a ait olduğuna karar vermiş. Ancak vergi ödemek için Şapçı vergi dairesine gittiğinde işler tersine dönmüş. Kurum, söz konusu bölgenin kamu arazisi olabileceğini düşünerek suç duyurusunda bulunmuş. Olayın kamuoyuna yansımasıyla tartışma alevlenmiş. Aşırı milliyetçi görüşleriyle tanınan yerel Hronos gazetesi, özellikle 2002’de aleyhte kampanya yürütmüş. Hasan Berbat’ın oğlunun bir Türk milletvekiline danışmanlık yapması da aleyhte yayınların artmasına sebep olmuş.

Daha sonra Rodop 2. Dereceli İstinaf Mahkemesi’ne intikal eden dava, üç buçuk yıl sürmüş. Arazi Hasan Berbat’ın elinden gittiği gibi çeşitli gerekçelerle 180 bin Euro’dan fazla cezaya çarptırılmış. Temyiz için üst mahkemelere başvuran Berbat, avukat Adem Bekiroğlu’nun önerisiyle Ankara Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü Arşiv Dairesi’ne başvurmuş. Arazilerin Osmanlı döneminde bile kendilerine ait olduğunu gösteren tapu kayıtlarını temin etmiş. Yunancaya tercüme edilen belgeler şimdi mahkemede. Yunanistan’daki birçok kilisenin bu yolla dava kazandığını söyleyen Avukat Bekiroğlu, müvekkili ile birlikte hukuki süreci sonuna kadar götüreceğini söylüyor. Adaletin er geç tecelli edeceğini ifade eden Hasan Berbat ise “Yunanistan’daki kiliselere ve sahip oldukları arazilere Osmanlı arşiv belgelerine göre adalet dağıtan Yunanistan mahkemeleri bizim haklılığımızı da görecek.” diyor. Yunanistan’ın 1907 yılına kadar olan tapuları tanıması Hasan Berbat’ın en büyük güvencesi.

Tartışmalar Osmanlı tapu kayıtlarının en ciddi ve geçerli belge olduğu gerçeğini bir kez daha ortaya koydu. Yunanistan mahkemelerinin kabul ettiği kayıtlar, Selanik’teki Makedonya Tarih Arşivi (İstoriko Arhio Makedonias) ile Ankara Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü arşivlerinde bulunuyor. Yunanistan’ın AB içinde tapu ve kadastroyu tamamlamayan tek ülke olduğunu belirten Osmanlı tarihi uzmanı ve Girit Üniversitesi öğretim üyesi Dr. Elias Kolovos, bunun büyük eksiklik olduğunu vurguluyor. Kolovos, Osmanlı kayıtlarından daha çok yararlanılması için iki ülkenin işbirliği yapabileceğini ve AB fonlarından yararlanılabileceğini dile getiriyor.

Yorum Yapın

OSMANLI DÜNYASINDA BİLİM

Osmanlı Bilimi,bir yönüyle İslam dünyasında bilimin,diğer yönleriyle Horasan ve Batı biliminin bir paçasıdır.Osmanlılar için 14. yılda başlayan düşünce/bilim çalışmaları,Fatih döneminde en yüksek noktasına ulaşmış,sonra kör topal 17. yy’a dek yaşamıştır.

Osmanlıllar “yapısı” gereği bilime düşman mıydı?

Osmanlıdaki bilim “Arap biliminin eksik ” bir devamı mıydı?

Medrese ve Enderun,Osmanlı’daki bu iki eğitim kurumunun nitelikleri neydi?

Fatih Sultan Mehmet’e kafa tutan bilgeler kimlerdir?Fatih,Sinan Paşayı neden sürgüne gönderdi?

1900′de kurulan İstanbul Darülfünun Üniversitesi, Fatih Medreselerinin Devamı mıdır?

Fatih Medreseleri Neydi, Ne Değildi?

Fatih Medreselerinin Ders Proğramını Ali Kuşçu mu hazırladı?

Hangi Osmanlı bilgini eserini Türkçe yazdığı için özür dilemiştir?

Molla Lütfü ne dedi de idam edildi?

Takiyüddin’in Gözlemevi,hangi gerekçeyle topa tutularak yıkıldı?

18. yüzyılda yaşayan Erzurumlu İbrahim Hakkı, Darwin’den yüz yıl önce evrim kuramını mı ortaya attı?

Sekiz yıldan fazla şeyhülislamlık yapan Feyzullah Efendi birden neden din ve devlet düşmanı oluverdi? Cesedi,neden, önde papazların yürüdüğü Hıristiyanlara sürüklettirildi?

Bizde Osmanlı Tarihi çok kere ya Şovenist bir böbürlenmenin aracı yapılmış ya da ciddiye alınmamıştır. Tarihe şovenizm kompartımanından bakanlar var.Onlar Osmanlı Tarihini ve eylemlerini “pür” Türk ve “pür” İslam olarak “hep iyi,hep başarılı” görerek sunar.Oysa Osmanlı Devleti,bir hanedan devleti, Osmanlı tarihi de bir imparatorluk tarihidir;çok dinli,çok dilli bir uygarlık türüdür.Bilimi de öyle…Halil İnalcık, Ekmeleddin İhsanoğlu,Cemal Kafadar, Halil Berktay gibi anlayış olarak yeni diyebileceğimiz tarihçilerimiz,elbette bizlere gerçekleri anlatmaya başladı. Ekmeleddin İhsanoğlu’nun şu betimlemesi çok yerindedir:”Cumhuriyet kompartımanından baktığımız zaman “Osmanlıları” topyekün “gerici” görme eğlimi belirir. Bu eğilimin temelinde de Osmanlı’nın “Batı’dan kopuk“ olduğu, düşüncesi yatar. Oysa Osmanlı, tarihte bir halkadır. Herkesin “ileri “ olduğu bir dünyada hep geri” değildir.”

Çetin Altan ustamız “Osmanlı, hiçbir şey yapmamıştır” der. Bunu sanat, bilim anlamında, uygarlık anlamında söyler. Kanımca bu, doğru değildir. Kendisi, en azından Osmanlı’nın nice yetenekleri kesip biçtiğini, nice yetenekleri yetkisizleştirdiğini gösterir. Ayrıca o, “mesleksiz” insanları hep eleştirmiştir. Kendisi Marksizmi hala yaşayan bir dünya görüşü olarak savunur. O zaman 700 yıllık Osmanlı İmparatorluğu’nun nasıl yaşadığının açıklaması gerek.

“Dünya Tarihi” gibi iddialı eserin büyük yazarı McNeill şu saptamayı yapar:

” Başka hiçbir İslam Devleti böylesine değişik ve böylesine etkili bir iç örgütlenme biçimi ortaya koyamadı ve hiçbiri dünya tarihinde Osmanlı İmparatorluğu’ nun oynayacağı role uzaktan yakından benzer bir rol oynamadı” (William H. McNeill , Dünya Tarihi(s:271)

*****

Osmanlı Bilimi deyince Osmanlı Devleti döneminde ve onun egemen olduğu coğrafyada yaşayan bilimi anlıyoruz. Osmanlı Bilimi deyince bunu hemen Türk Bilimi diye nitelemek nesnel bir tavır olamaz. Ben, bu bilimin kökeni konusunda duyarlı olmaya çalışıyorum. Ama bunun bugüne doğrudan bir faydası yok.Çünkü geçmişte çok bilim adamı yetiştirmiş ulus/halkların bugün de çok yetkin bilim adamı yetiştireceği anlamına gelmiyor. Arapları örnek vereceğim. Araplar, geçmişte çok büyük bilim adamları yetiştirmişlerdir;ama bugün bilimsel çalışmaları çok zayıftır. Mısır uygarlığı, insanlık tarihinin en hayranlık uyandıran uygarlıklarındandı. Oysa bugünün Mısır’ı ne yazık ki dökülüyor. Terörle sarsılıyor.

Osmanlı bilimine dönüyorum. Bu bilimin dili, Arapça, Farsça ve Osmanlı Türkçesi’ydi. Osmanlı bilimini ortaya koyan insanların etnik kökenleri de dinleri de oldukça değişiktir. Bu kataloğun içinde Türkler, Araplar, İranlılar,Hintliler,Bizanslılar(Yunanlılar); Yahudiler, Müslümanlar, Hıristiyanlar ve başkaları vardır.

Osmanlıda Bilimin Kökleri

“Osmanlı topraklarında biliminin oluşumunu ve gelişmesini, Osmanlı öncesi Selçuklu döneminde Anadolu şehirlerinde eski ilim kurumlarının yerleşmiş gelenekleri ile dönemin en önemli kültür merkezleri sayılan Mısır, Suriye, İran, Endülüs ve Türkistan’dan gelen bilim adamları gerçekleştirmiştir. İslam dünyasında 12. yy’da sönmeye başlayan düşünsel ve bilimsel etkinliği Osmanlı İmparatorluğu’nda yaklaşık 400 yıl sürebilmiştir. Osmanlılar İslam dünyasının kültürel ve ilmi hayatına yeni bir dinamizm ve zenginlik katmışlardır. Böylece İslam bilim geleneği, 16. yy’da zirveye ulaşmıştır. İslam uygarlığının eski merkezlerinin yanında Bursa, Edirne, İstanbul, Üsküp, Saraybosna gibi yeni kültür ve bilim merkezleri oluşmuştur.”

(Ekmeleleddin İhsanoğlu, Büyük Cihad’dan Frenk Fodulluğuna, s:18-22)

Burada şu soruları tartışacağız: Osmanlılar,yapısı gereği bilime karşılar mıydı? Yapısı gereği derken İslam ve Türk niteliklerinden söz ediyorum. İslamiyet’in gericiliği ile Türklerin medeniyete değil askerliğe önem vermeleri sonucu Osmanlılar bilime set mi çekti?

Osmanlıda Bilim,Arap ve Fars Dillerindeki ilmin eksik ve bazen de yanlış birdevamı mıdır?

Ekmeleddin İhsanoğlu, bu konuları çok iyi araşatırıp bilgimize sundu.”Büyük Cihad’dan Frenk Fodulluğu’na” adlı eserinde. Bu konudaki röportajında Şahin Alpay soruyor: “Vurgulamak istediğiniz esas noktalar neler?”

E. İhsanoğlu yanıt veriyor:

“Birincisi, klasik Osmanlı döneminde bilimin, Adnan Adıvar’ın dediği gibi “Arap ve Fars dillerindeki ilmin eksik ve bazen de yanlış bir devamından ibaret ” olmadığına; astronomide, matematikte,vs. özgün katkılar olduğuna dikkat çekiyorum.

Ayrıca Osmanlılar, Türkçe’yi bilim dili haline getirdiler. Önceki Türk devletleri bunu yapamadılar. Osmanlıca, devrinin bir bilim dili olarak Arapça ve Farsça’nın önüne geçti. Osmanlılar, batı bilimini İslam dünyasına aktarmaya girişitiklerinde, bunu Türkçe yaptılar. Araplar ve Farslar bilim dili olarak önce Türkçe’yi gördüler.

İkinci nokta, Adıvar’ın ileri sürdüğünün aksine Osmanlılarla Batı bilimi arasında bir duvar bulunmadığı. Osmanlılar bilime set çekmediler. Batı bilimi ile 16. yy’dan itibaren ilişki kurdular;selektif bir transfer yaptılar. Çünkü kendilerine yeterli bir gelenekleri,literatürleri vardı. Kendilerinde olmayanı aldılar. Coğrafyada Piri Reis, hem İslam kaynaklarından, hem kendi gözlemlerinden hem de Batı kaynaklarından yararlanıyordu. Osmanlı ihtiyaç duyduğunu,işine yarayanı alıyordu.”

(E. İhsanoğlu, http://www.milliyet.com.tr/1996/12/13entel/osmanli.html (http://www.milliyet.com.tr/1996/12/13entel/osmanli.html), 20.08.1999)

Medreseler ve Enderun

Osmanlı devletinin iki eğitim kurumu vardı: medreseler ve enderun.

Medreseler, bir bakıma ortaçağın üniversiteleriydi. İlk medrese, Büyük Selçuklu Hükümdarı Alpaslan’ın isteği üzerine Nişabur’da kurulmuştu. Bunu, başka kentlerdeki medreseler izledi.(BilimTarihi, Doruk Ya s: 118)

Medrese, “ders okunan yer” anlamına geliyor. Şerafettin Turan hocamız, A. Sayılı hocamıza atfen ” İlk medreseler, Türklerin yoğun olduğu Horasan ve Maveraünnehir yörelerinde kurulmuş ve Selçuklular döneminde resmi kurum niteliğine kavuşmuştur. Bu nedenle medrese sisteminin Türklerin eseri olduğu kabul edilmektedir.” demektedir.(Ş. Turan,Türk Kültür Tarihi, s: 166) Abbasiler zamanında,9. yy’da Bilgelik Evi, daha önce kurulan Cundişapur Tıp okulu, Harran Medresesi bulunduğuna göre bu görüş doğru değildir.

İznik Medresesi

Osmanlıda ilk bilim yuvası nerede kurduldu denirse, bunun Orhan Bey zamanında 1330′da İznik’te kurulan İznik Medresesi olduğunu söyleyebiliriz. Medreseler, Selçuklulardan devralınan kurumlardı. İznik Medresesi, her yönüyle Selçuklu Medreselerinin bir devamı niteliğindeydi. Öt yandanİznik , Bizans devrinden beri önemli bir dinsel ve bilimsel merkezdi. Sufi ulemadan Antakya’lı Abdurrahman el-Bistamî (öl: 1454) İznik için “ulemalar yuvası” demişti. Palamas da oradayken Taceddin Kürdi de bu medresede ders veriyordu. Bu ilk medresenin ilk baş müderrisi de Davud b. Mahmud el-Rumi el-Kayseri (öl: 1350) dir. Bu adam, Mısır’da okudu, akli ve nakli bilimlerde uzmandı. Muhyiddin ibnu’l-Arabi’nin Fususu’l-Hikem adlı eserine yazdığı bir açıklamada(şerhte) tasavvufu savundu; bu açıklama, tasavvufun Osmanlı topraklarında tanınmasını sağladı. Diğer önemli bir nokta, İznik medresesinde pratik bir amaç için bilim tahsil edilmediği, belki bilimi bilim için tahsil etmek istediklerini gösteren bir tutumun görülmesidir. Gerçekten Taceddin-i Kürdi’nin yerine geçen Kara Alaaddin (öl: 1393?) zamanında Orhan Bey, medreseye başvurdu ve büyüyen ordusu biçin bir kadı atanmasını istedi. Ancak müderris ve mezunlardan hiçkimse, bu işi kabul etmedi. Bu isteksizlikte kadılığın dünya ve ahirette sorumluluğa sebep olacağı kaygısı da rol oynamış olabilir.

Bursa Medresesi

Osmanlılarda İznik Medresesi’nden sonra açılan ikinci medrese, Bursa Medresesi’dir. Bursa, Osmanlıların ilk başkentiydi. Bursa’da,1. Murat döreminde Manastır Medresesi’nde Molla Fenari ders vermiştir.

. Orhan Bey, komutanlarından Lala Şahin Paşa’ya İznik’in fethinde gösterdiği yararlılıktan dolayı kendine ganimet malı bağışlamıştı. Lala Şahin Paşa da bu ganimet malıyla bir medrese kurulmasını istemişti. Burada okutulan dersler hakında bilgimiz yoktur. Ancak hemen bütün bilim kitapları Arapça yazıldığından Arapça’nın programlarda önemli bir yer tuttuğu söylenebilir. Fıkıh ve Kelam yanında akli bilimlerden mantık ve matematiğin de tümüyle önemsenmediği kestirilebilir. Bu bilimlere ilişkin bir esere rastlanmamaktadır(Türkiye Tarihi 2, s:237).

Davud-ı Kayseri, Orhan Gazi’nin yaptırdığı İznik medresesinin ilk müderrisidir. Babasının adı Mahmut’tur. Hem medrese, hem de tasavvuf ilimlerinde kendini göstermiş değerli bir adamdı. İlk öğrenimini memleketinde yaptı; sonra o tarihlerde yani 14. yy’ın ilk yarısında şer’i ilimlerin ve Arap edebiyatının uzmanlık bölgesi olan Kahire’ye gitti. Sonra memlekete döndü. Muhyiddin Arabi ’nin üvey oğlu Şeyh Sadreddin Konevi’nin ardıllarından Kemaleddin Kaşani’ye intisa irfanen de yetişti. Birçok öğrenci yetiştirdi. Ününü duyan Orhan Gazi kendisini çağırdı ve İznik medresesine müderris olarak atadı. 1350 yılında öldü ve o tarihe kadar burada müderrislik yaptı. Mezarı, İznik-Çınardibi’ ndedir.

Davud-i Kayseri, Muhyiddin Arabi’nin Fususü’l-hikem adlı büyük eserine mükemmel bir açıklama yazarak zeka ve gelişmişliğini gösterdi. Bu eser, Hindistan’da da basılmıştır. Bu adamın on üç eseri daha vardır ve hemen hepsi de felsefidir. Bunlar arasında büyük arif İbn-i Farız’ın Kaside-i Tâiye şerhi (Dip not: Bu kasideler büyük ve küçük olarak iki tanedir. Davud Kayseri’nin şerh ettiği 750 beyitli büyük kasidesidir. Bu kasideye Molla Cami ile Fergani de şerh yazmıştır) Aruz-i Endülüsi şerhi, kaside-i hamriyye şerhi, meratib-i Tevhid ve Nihayetü’l-beyan vardır. Osmanlı memleketlerinde ilk kez Muhyiddin Arabi felsefesini (Vahdet-i vücutçuluğu) yayan Davud-i Kayseri’dir.

İznik Medresesi’nin ilk baş müderrisi, Davud-ı Kayseri ‘dir. O dönemin önemli kentlerinden Kahire’de(Mısır) eğitim gördü. Şöhretini duyan Orhan Gazi kendisini davet etti, 1350 yılında ölene dek İznik Medresesi’nde müderrislik yaptı. Osmanlı memleketlerinde tasavvufun, yani Muhyiddin Arabi felsefesini (vahdet-i vücutçuluğu) yayınlayan ilk insan Davud-i Kayseri’dir. Muhyiddin Arabi’nin Fusüsü’l-hikem isimli büyük eserine mükemmel bir şerh (açıklama) yazarak zeka ve dikkatini göstermiştir; Davud-i Kayseri’nin bu eseri Hindistan’da bile basılmıştır.(Uzunçarşılı, s: 647-48)

Daha sonra Bursa ve Edirne’ de medreseler açıldı. Medreselerin yüksek bölümü ücretsiz ve yatılıydı. Yüksek bölümden mezun olanlar, medrese hocası (müderris), kadı ya da yönetici oluyordu. Medereselerde din ve ahlak bilgileri öğretiliyordu. Bugün de ortaöğretimimiz öyle değil mi? 15. ve 16. yüzyıllarda doğa bilimleri, tıp ve matematik eğitimine de raslanıyordu. Bunlar, İbni Sina, Biruni, Farabi gibi Ortaçağ İslam düşünürlerinin yapıtlarına dayanıyordu . Fakat 16. yüzyıldan sonra bunlar da okutulmaz oldu.

Enderun

Enderun’ a devşirme çocuklar alınırdı. Türk asıllı olmayan bu çocuklara, Türkçe ve İslam dini öğretilirdi. Enderun Mektebi, 1. Murat zamanında kuruldu. Buradan devlet için yönetici ve teknik kadro yetişiyordu. Enderun Okulu, Arap-İslam kültürünün egemenliğine karşı başarılı, Batı düzeyinde bir eğitim kurumuydu. Birkaç kere açıp kapattılar. Galatasaray Enderunu, devletin en başta gelen eğitim ocağı sayılırdı. İslami bilgilerin Medresedeki egemenliğine karşı; Endrun’da, Türkçe, fen, sanat, yönetim gibi laik bilimler okutulurdu.

(O. Bilim s:15-16 ve B.Güvenç Türk Kimliği, s: 198)

Enderun ve İç Oğlanları

Sarayın Enderun yani içeri (Harem-i hümayun) halkı, devşirme denilen Hıristiyan tebaadan veya savaşlarda esir alınıp yetiştirilen gençlerden oluşuyordu. Bu çocuklar, devşirme yasasası gereğince 8-18 yaşları arasında toplanarak önce Enderun dışındaki Galata Sarayı, İbrahim Paşa Sarayı ve bir ara İskender Çelebi Sarayı(Dip not: eski adı Makrihore veya Makrıköy olan şimdiki Bakırköy 1697 yılında bu sarayın yerine baruthane yaptırılmıştır) denilen saraylarla Edirne Sarayında tahsil ve terbiye görüp İslam ve Türk adet ve geleneklerini öğrendikten sonra Enderundaki gereksinime ve kıdemlerine göre Yeni Saraydaki büyük ve küçük odalara verilir ve bu odalarda da tahsil görüp saray adap ve erkanını öğrendikten sonra yeteneklerine ve uygunluklarına göre Seferli, Kiler ve Hazine odalarından birine çıkarılırlar ve buraya ait hizmet ve görevleri görürlerdi.Gerek saraydaki gerekse saray dışındaki saraylarda (Edirne, Galata, İbrahim Paşa, İskender çelebi sarayları gibi) ve gerek Enderundaki küçük, büyük odalarla kiler ve hazine odalarından yaşları gelenler hemen Kapıkulu süvarisi olmak üzere-oda dereceliren göre çıkarılır ve farklı ödenekler verilirdi. Enderundaki gençlere Kuran ile birlikte Türkçe, Arapça ve Farsça öğretilir ve bunun yanısıra spor hareketleri (güreş, atlama, koşu, meç, ok atma, tomak gibi) yaptırılırdı.Küçük ve büyük oda oğlanları dolama denen üst elbisesi giydikleri için Dolamalı adı da verilirdi. 1635′te Sultan 4. Murat zamanında oluşturulan Seferli Koğuşu Oğlanları önce padişahın ve Enderun mensuplarının çamaşırlarını yıkarlanrken sonraları örgütü genişletilerek sarayın hanende, sazende, kemankeş pehlivan, berber, hamamcı ve tellaklarını yetiştirmiştir. Bu odanın büyük yetkilisi saray kethüdasıydı; her sınıfın çamaşırcıbaşı, sazendebaşı gibi yetkilileri vardı.

Kiler koğuşu derece bakımından Seferliden yüksekti; başları olan kilercibaşı, sultanın yemeğini bizzat önüne koyardı; kiler iç oğlarnları sultanın ve ve sarayın ekmek, et, yemiş, tatlı şerbet vb gibi yiyecek içeçek şeylerini hazırlar, saray odalarıyla saray camisine ait mumları bulur ve depolardı. Bu odanın kilercibaşıdan başka kiler kethüdası, peşkirci başı, mumbaşı gibi isimlerde oda zabitleri vardı.Derecesi kiler koğuşundan daha yüksek olan hazirne koğuşu amirine Enderun baş hazinedarı delirdi;bu oda oğlanları Enderun hazinebsini korurlardı;Enderun hazinesihnde altın, gümüş paradan başka mücevherler,elmaslar,kürkler, şallar, elbiselik kıymetli kumaşlar,altın, gümüş ve mücevherli vesair kıymetli eşya bulunurdu.

Hasoda, hazine koğşunun üstünde olup padişaha en yakın olanlar burada bulup hizmet ederlerdi;asıl Enderun ağaları denilen sınıf bu hasodalılardı;bu odanın en büyük zabiti Hasoda başı ile silahdar, çuhadar, rikabdar’dı;hasoda efradı kırk kişiden oluşurdu ve burada münhal oldukça hazire oasının en kıdemlisi buraya alınırdı; eğer gereksinim iki olursa bu ikinci açık yere deKiler odasının sıra bekleyen en eskisi ve açık üç ise seferli koğşuşunun kıdemlisi nakledilirdi.

Hasodalıların asıl görevi Hırka-i Şerif dairesinin temizlenip süpürülmesi ile geceleri ödağacı yakmak,gül suyu serpmek,şamdah,parmaklık ve diğer metale(madeni) eşyayı parlatmak ve temizlemek gibi hizmetlerdi ve bunlar nöbetle yapılırdı.

Oda zabitlerinden Hasodabaşı, törende padişahın elbisesini giydirir ve çıkarırdı; silahdar, törende (merasimde) at üzerinde sağ omzundu padişahın kılıcını taşır; çuhadar yine törende padişahın kaputunu götürüp halka çil para serper ; rikabdar ise padişahın çizmelerine bakıp ayağını giydirirdi. sonradah bu çizme giydirme işi başkasın verildi; rikabdar padişah ata binerken atın özengisini tutardı.

Ak Hadım Ağaları

Osmanlı sarayının Babü’s-sade denilen kapısını akağalar denilen beyaz hadımağaları korurdu; 15. yy’ile 16. yy sonların yakın zamana kadar Osmanlı sarayının en büyük, en nüfuzlu ağası Babü’s-sde veya Kapı Ağası idi. kapı Ağasının emirndeki akhadımlar sarayın u kapısını korurlardı.; bunların sayısı otuz kadardı. zabit olar kapı ağasından sonra Saray Ağası ile Saray kethüdası gelirdi(s: 522).

Kara Hadım Ağaları

Bunlar, Osmanlı sarayının kadınların bulunduğu harem kısımndaki ağalardı.;kara hadımların en büyük amirine Darü’s-Saade ağası veya Kızlar ağası denilirdi. Kzlaağası ile maiyyeti 16. yy sonlarına kadar kapı Ağasına bağlıydılar.Kara hadım ağalarına sarayın kadınlarına ait kısmının hzmetinden dolayı Harem Ağaları da denilirdi.

(İ.H.Uzunçarşılı,Osmanlı Tarihi 2. Cilt s: 520-523 )

Kadızade el-Rumi (1364, Bursa,Türkiye- 1436, Semerkant,Özbekistan)

Kadı-Zade “kadının (yargıcın) oğlu” anlamına gelir ve onun için babasının kadı olduğun sanılıyor. Bununla birlikte gerçek ismi Kadızade değil, Salih el-Din Musa Paşa idi. Dilgan, bazı tarihçilerin Kadızade’nin ismine ilişkin hatalar yaptıklarına dikkat çekmektedir. Örneğin Montucla,onun İslam’ı kabul etmiş bir Yunanlı olduğunu söylemiştir. Dilgan, bunun el-Rumi isminin yanlış anlaşılmasından ortaya çıktığını öne sürmektedir:

“… Anadolu’da yaşamış, Romalı (Yunanlı değil) anlamına gelen, Rum olarak adlandırılan insanlar içindi,çünkü bir zamanlar Anadolu Romalı idi.”

Kadızade, memleketi olan Bursa’da yetişti. Standart eğitimini Basra’da tamamladı ve sonra el-Fenari ile geometri ve astronomi çalıştı. El-Fenari, Kadızade’nin matematik ve astronomi üzerine büyük bir yeteneği olduğunu gördü ve ona imparatorluğun kültür merkezleri olan Horasan ya da Transoksanya’yı (bugünkü Özbeksitan) ziyaret etmesini öğütledi. Orada zamanının en iyi matemetikçileri ile görüşme olanağından yararlanabilirdi.Kadızade henüz genç bir insan iken,Timur,bugünkü İran,Irak ve Doğu Türkiye’ye kadar uzanan imparatorluğa hükmediyorrdu. Timur 1405′te ölünce imparatorluk oğulları arasında bölündü. Şah Ruh,Timur’un dördüncü oğluydu ve 1407′de Semerkant’ın kontrolünü yeniden kazanarak,İran ve Türkistan dahil,imparatorluğun çoğunun denetimini elde etmişti. Kadızade’ye ziyaret etmesi önerilen kültürel merkezler, Horasan’daki Herat’ı (bugünkü Batı Afganistan’da) ve Özbekistan’daki Buhara ve Semerkant’ı kapsamaktaydı.

Kadızade bu şehirleri ziyaret etmek için 1407′den sonra yola çıktığı biliniyor. Bir kariyere başlamak için yola çıktığında gerçekte genç bir adam değil de kırk yaşın üzerinde bir adamdı. Bu girişim için neden bu kadar beklediği açık değildir. Bir matematikçi olarak ve 1383′te Bursa’da yazdığı, halen varolan aritmetik üzerine ilmi bir eser ile zaten iyi bin ün kazanmıştı. Bu, aritmetik, cebir ve ölçme yöntemlerini kapsayan bir çalışma idi.

Birçok kenti gezen Kadızade,1410 dolayında Semerkant’a ulaştı.Önceki yıl babası Timur’un imparatorluğunun kontrolüne ele geçirmiş olan Şah Ruh, Horasan’daki Herat’ı yeni başkent yapmaya karar verdi ve Semerkant’ın kontrolünü kendi oğlu Uluğ Bey’e verdi. Kadızade, 1410′da Semerkant’ta kendisiyle karışılaştığında, Uluğ Bey sadece 17 yaşındaydı. Siyaset ya da askeri fetihten çok, bilim ve kültür ile ilgileniyordu. Fakat bununla birlikte tüm imparatorluğun vekil hükümdarı ve özellikle Maveraünnehir bölgesinin tek hakimi ve hükümdarıydı. Yaşamının geri kalanını Semerkant’ta geçirmesinden dolayı,Uluğ beyle buluşmak Kadızade için kesinlikle tam bir dönüm noktası olmuştur. Bu şehirde evlendi ve oğlu Şems el-Din Muhhammet burada doğdu.

Kadızade, Semerkant’taki ilk yılları boyunca, matematik ve astronomiyle ilgili bir dizi tefsir yazdı. Bunlar, Uluğ Bey için yazılymış gibi görünüyordu ve Kadızade parlak ve genç bir matematikçinin öğretmeni olarak materyal hazırlıyor gibi görünüyordu. Astronom el-Jaghmini’nin icmali üzerine bir tefsiri 1412-13′te Kadızade tarafından yazıldı,aynı zamanda,ikinci bir tefsir de el-Semerkandi’nin bir çalışması üzerineydi. Bu ikinci tefsir,el-Semerkandi’nin Öklid’in 35 önermesini incelediği sade 20 sayfalkı ünlü kısa çalışması üzerinedir. Kadızda, bu çalışmayı 1412′de yazdı.

Belki de Kadızade’nin cesaretlendirdiği Uluğ Bey, 1417′de, bir yükseköğretim merkezi olan medresenin yapımına başladı. Semerkant’taki Rigestan Meydanı’nın karşısında duran Medrese, 1420′de tamamlandı ve Uluğ Bey o zaman bulabildiği en iyi bilimadamalarını medresedeki öğretim pozisyonlarına atamaya başladı. Kadızade’nin yanısıra Uluğ bey,yaklaşık altmış diğer bilim adamı gibi, El-Kaşi’yi de medresesine katılmaya davet etti. El-Kaşi, Kadızade ve Uluğ Beyin kendisinin Semerkant’taki bu ünlü kuruluşun önde gelen astronomları ve matematikçileri olduklarından hiç şüphe yoktu.

Semerkant’ta 1424′te bir gözlemevi inşaatı başladı ve gözlemevei inşaat halindeyken El-Kaşi, Keşan’da yaşayan babasına Semerkant’taki bilimsel hayat hakkında mektuplar yazdı. El-Kaşi bu mektuplarda,Uluğ Bey ve Kadızade’nin matematikle ilgili iyeteneklerini övmekte,fakat onlarla kıyaslandığında öteki bilim adamlarından ikinci derecede bahsetmekteydi. Bilimsel toplantılar,Uluğ Bey tarafından yönetilmekte idi ve bu oturumlarda astronomi üzerine sorunlar serbestçe tartışılıyordu. Bu sorunlar, El-Kaşi ve Kadızade hariç tümü için genellikle çok zordu.

Kadızade’nin en orjinal çalışması, dikkate değer bir doğrulukla sin 1°’in hesaplanmasıydı.

Yöntemlerini Sinüs Üzerine Risale adlı eserinde yayınladı. Bu problemin çözümü için El-Kaşi de bir yöntem bulmasına rağmen, iki yöntem farklıydı ve bu da iki takdire şayan bilim adamının da Semenrkant’ta aynı problekler üzerinde çalışıyor olduklarını göstermektedir. El-Kaşi gibi, Kadızade de sin 1 dereceyi 10-12′lik bir doğrulukla (eğer ondalık olarak açıklanırsa) hesaplanmıştır.

Semerkant’taki gözlemevinde başlanılmış olan asıl çalışma, Batlamyos’tan beri ilk geniş kapsamlı yıldız kataloğu olan Yıldızlar Kataloğu ’nun yapılmasıydı. Bu yıldız kataloğu Zij-i Sultani, 17. yy’a kadar bu tür çalışmalar için standart oluşturmuştur. Kadızade’nin ölümünü izleyen yıl olan 1437′de yayınlanmış olan eser 992 yıldızın konumlarını vermektedir. Katalog, gözlemevinde çalışan çok sayıda bilimadamının ortak bir çalışmasıydı;ama,elbette asıl katkıda bulunanlar Uluğ Bey, El-Kaşi ve Kadızade idi. Gözlemevinde yapılan gözlemlerin tablolarının yanı sıra, çalışma, takvim hesaplamalarını ve tirgonometrideki sonuçları da kapsamaktaydı.

Kadızade tarafından tamamlanmamış bir tefsir de Nasreddin el-Tusi’nin astronomi ile ilgili ilmi eseri üzerinedir. Günümüze ulaşan bu çalışmanın içerikleri (3) ‘te tamamlanmıştır. Birçok Müslüman astronomun ve matematikçinin tartıştığı Mekke’yi kaplama problemi üzerine Kadızade tarafından yapılan bir ilmi eser de halen bilinmektedir.”

(http://turnbull.dcs.st-and.ac.uk/history/ (http://turnbull.dcs.st-and.ac.uk/history/) Mathematicians/Orçun Zorlular’ın çevirisi)

Müsbet bilimler konusunda matemaik ve astronomi bilgini Kadızade-i Rumi (Musa Başa b. Mahmud b. Mehmed Selahaddin (1337-1412), öğretimini Bursa’da yaptı. Kız kardeşinden başka kimseye haber vermeden Horasan’a oradan Türkistan’a giderek bilgisini artırmaya çalışmıştır. Timur’un torunu Uluğ Bey (1394-1449) zamanında Semerkant’ta bulunduğu sırada, müdür Gıyaseddin Cemşid’in ölümü üzerine Semerkant rasathanesi müdürlüğüne, aynı zamanda Semerkant Medresesi baş müderrisliğine getirildi.

Baş müderris bulunduğu sırada Uluğ Bey’in sebep göstermeden bir müderrisi azletmesi üzerine durumu anlatmış, dersten çekilmesine bir müderrisini kendisine sorulmadan azledilmesinin sebep olduğunu söylemiş, böylece bilim kurumlarına siyasilerin doğrudan hakim olamayacağına dair güzel bir ders vermiş, bilgin hükümdar, hocayı görevine iade ederek kadızade’nin gönlünü almıştır. Rasathane müdürlüğünde bulunduğu sırada hazırlamakta olan Zic-i Gürgani (Zic-i Ulug Bey) nin yazılışına katılmıştır. Eserleri:

(a) Mahmud b. Ömer el-Çağmini el-Harezmi (öl:1221)’nin El-Mulahhas fi’l-Hey ’e adlı kitabına yazdığı şerh.

(b) Şemseddin Semerkani (13.yy)’nin Euclides’in Kitab el Usul ’ünden geometri öncüleri ve üçgenlerin niteliklerine dair ikinci kitabındaki davalar üzerine kaleme aldığı Eşkal el-Tesis ’i şerhetmiştir.

(c) Muhtasar fi’l-hisab: Arapça üç kısım. Aritmetik, cebir, denklemler ve ölçmelerden oluşur.Faydalı, anlaşılması kolay bir aritmetik kitabı.

(d) En orijinal eseri Risale fi İstihraci’l-Ceyb derece Vahide adıyla Gıyaseddin Cemşid’in yazdığı kitaba yazdığı şerhtir. Kadızade, bu eserinde bir (s:238) derecelik yay sinüsünün hesabı daha iyi ve daha basit bir şekle sokmuştur. kadızade, gerçek bir astronomdu. Yetiştirdiği iki öğrencisi sonradan Tüarkiye’ye gelerek matematik ve astronomi ilimlerin yaymışlardır. Bunlar Fethullah Şirvani ve Ali Kuşçu’dur.

(Türkiye Tarihi 2,Osmanlı Devleti 1300-1600,Cem/Tarih, Ekim 1995, s:238-239)

Molla Fenari (Şemseddin Mehmet). Hamza oğlu, 1350 doğumlu. Bursa -Yenişehri Fener kasabasında doğduğu için Fenari adını aldı. Molla Fenari, Kara Hoca denen Alaadin’den ders aldı, sonra Konya Aksarayındaki Zincirli Medrese hocası Cemalüddin Aksarayi’den ders aldı(1376) ve oradan Kahire’ye gitti. Kahire’de dönemin ünlü hocalarından Bayburt’lu Molla Ekmel’den ders aldı. Molla Fenari, babasının düşüncesi olan tasavvufa da önem verdi ve Muhyiddin Arabi felsefesini yaymaya çalıştı. Osmanlılar zamanında Bursa’da müderrislik ve sonra kadılık yaptı.Yıldırım Bayezid’in ilgisini çekmişti, devlet işerinde görüşlerinden yararlanılmıştır. Bir çok kere Mısır ve yöresine gitti. Mısır ve Suriye bilginleri, kendisine tutkun olmakla birlikte onun vahdeti vücut felsefesine olana eğilimini önemli bir kusur sayıyorlardı. Memluk Sultanı Melik Müeyyed Şeyh’in daveti üzerine 1419′da Kahire’ye gitti. Oradaki alimlerle görüştü; ama onlarla Muhyiddin felsefesine ilişkin konularda onlarla tartışmaya girmemek için özen gösterdi; başka konularda görüşmeler yaptı..Bu da hakkında değişik yorumlar yapılmasına yol açtı.

Molla Fenari, Çelebi Sultan Mehmet zamanında padişaha gücenip Karamanoğlu Mehmet Bey’in yanına gitti. Karamanoğlu Mehmet Bey, ona büyük saygı gösterdi; kendisine günde bin, öğrencilerine de beş yüz akçe bağladı. Çelebi Mehmet, Karamoğlu’nu yenince Molla Fenari’yi alıp Bursa’ya götürdü. Bursa kadılığını verdi. Bu durum vezirlerle arasının açılmasına yol açtı.Molla Fenari, geride yazdığı yüzü aşkın eser ve bin ciltlik bir kütüphane bırakarak 1431 Mart ayında öldü. Molla Fenari, Davud Kayser’den sonra Osmanlı memleketlerinde vahdeti vücut felsefesinin yayılmasına çalışmış, aynı zamanda medreseden yetiştirdiği ilim adamları ile ulema mektebinin kurucusu olmuştur. Kendisinden sonra yetişmiş olan alimlerin hemen hepsi Molla Fenari okulundandır.Öldüğü zaman 150 bin altını olduğu ve cömert bir insan olduğu söylenir. Oğul ve torunları da kendi ünü nedeniyle ilk kez kırk akçe yövmiyeli müderris olmuşlardır.(Uzunrçarşılı, s: 648-50 )

Tıp

1.Murat ve Yıldırım Bayazid devirleri (1359-1402)’nde tıp konusuna gelince: Anadolu’da Türkçe ilk tıp kitabı Hekim Bereket’in Lübabu’n-Nuhab adlı Arapça eserden yaptığı çeviridir. Bu çeviri, 1312-1319 yılları arasında hükümdarlık yapmış olan Aydınoğlu Mehmet Bey adına yapılmıştır. Bundan sonra Murat b. İshak ’ın 1387 yılında yazdığı Havassu’l -Edviye adlı eseri dikkati çekmektedir. Birtakım ilaçların etkileri üzerinde kısaca durulan bu eserin hazırlanmasında, Zeyneddin b. İsmail Cürcani ’nin Zahire-i Harezşahi ve İbn Sina’nın ünlü El-Kanun fi’t-Tıb adlı eserlerinden yararlanılmıştır. Eserde bazı hastalıkların tedavisinden de kısaca bahsedilmektedir. Bu yüzyılda çevirildiği sanılan bir eser de Büveyhi Hükümdarı Alauddevle’ye sunulan, onun özel hekimi Ali b. Abbas b. El-Mecusi(öl: 994) ‘nin Kamilu’s-Sınaati’t-Tıbbıye adlı eserinin sağlık bilgisi ve hastalıkların tedavisi üzerinde duran bölümü ile ülserler, çiçek ve kızamığa dair bölümünün bir çevirisidir. Bu çevirinin 14. yy’da yapıldığı anlaşılmaktadır.

Eserini Türkçe Yazdığı İçin Okurundan Özür Dileyen Tıp Adamı

Bu dönemin en tanınmış hekim yazarı ise Hacı Paşa adı ile ünlü Celaleddin Hızır (öl:1413 ya da 1417)’dır. Mısır’da okumuştur. Öğrenci arkadaşları arasında şair Ahmedi, Şemseddin Fenari bulunduğu gibi, Simavna Kadısı oğlu Şeyh Bedrettin ile bazı derslere birlikte devam ettiği bilinmektedir. Ancak yakalandığı bir hastalık yüzünden, öğrenimini tıp alanına yönelterek ünlü bir hekim olmuştur. Mısır’da tıp öğrenimini tamamladıktan sonra Kahire’de Mansuriye-Kalavun Hastanesi’ne başhekim atandı. Sonra yurduna dönerek Aydınoğlu İsa b. Mehmet b. Aydın’ın hizmetinde Ayasluğ ve Birgi’de çalıştı.

Tefsir ve tasavvufa dair de eserleri olan Hacı Paşa’nın tıp konusundaki eerlerini başında Aydınoğlu İsa Bey için 1381′de yazdığı Şifa ül-Eskam ve Deva ül-Alam (Hastalıklara Şifa ve Elemlere Çare) adlı Arapça eseri gelir. Eserinde Galenus ve İbn Sina tıbbını temel almakla birlikte, kişisel gözlemlerini de ekler. Anlatımı açık seçiktir. Gereksiz ayrıntılardan kaçınmıştır. Kitap dört “makale”, diğer deyişle dört bölüm halinde hazırlanmıştır… Hacı Paşa’nın bundan başka tıp konusunda iki eseri daha vardır. Bunlardan biri, Kitabu’t-talim (yazılışı 1369), öteki de Kitabu’s-Sa’ade ve’l-İkbal müretteb ala erbaa Akval adını taşımaktadır. Kitabu’t-talim aslında iki kitaba (s: 239) çok benzemektedir. İlk kitabından önemli farkı sonuna eklediği hekimlerin kıyafet ve davranışları ile iligili bahsin, ilk kitabında bulunmamasıdır. Kitabu’s-Saade’nin de, yakından incelenince, Hacı Paşa’nın ilk eseri Şifa’nın yeni bir bileşimi olduğu anlaşılmaktadır. Ancak bu son eser Muntehabu’ş-Şifa (Şifadan Seçmeler) adı ile Türkçe’ye çevrilmiştir. İşin ilginç yanı, Hacı Paşa’nın kendisinin Türkçe olarak yazdığı Teshilu’ş-Şifa ’da verilen bilgiler de aslında kendi Arapça ilk eserinde verilen bilgilerin farklı bir çevirisinden ibaret olmasıdır. Bu eserin önsözünde Hacı Paşa’nın eserini herkesin anlayabilmesi için Türkçe yazdığı için özür dilemesi ise, üzerinde önemle durulması gereken ilginç bir konudur. Onun bu sözleri, bilim dili olarak Arapça dışında başka bir dilin, daha doğru bir deyişle bilginin ana dilinin dahi düşünülmediğini açık bir şekilde göstermektedir.

14. yy’ın, eserleri bugüne kalmış olan diğer bir bilgini ise, Şeyh Cemaleddin Aksarayi (Öl: 1388)’dir. Eseri Hallu’l- Mucez, İbni Sina’nın Kanun adlı ünlü eserinin İbnu’n-Nefis (1210-1288) tarafından Mucezu’l-kanun adı ile yapılmış olan özetinin bir açıklaması niteliğindedir. Bilindiği gibi İbnu’n-Nefis, küçük kan dolaşımını bulan bilgindir. Onun bu dolaşımı, ölüler üzerinde inceleme yapmadığı halde akli bir muhakeme ile keşfetmiş olduğu ileri sürülmüşse de, İbnu’n-Nefis’in bu görüşe mutlaka gözlem yapmış olması gerekir. 16. yy’da Batı’da küçük dolaşımı açıklayan Miguel Serveto da Villanova (1511-1553) ‘nın İbnu’n-Nefis ’ten haberdan olduğu bugün artık anlaşılmış bulunmaktadır.

Bu dönemin tanınmış ozanlarından (şairlerinden) Ahmedî (1334?-1413) ‘nin de Tıbba dair mesnevi şeklinde Tervihi’l-Ervah adlı manzum bir eser yazdığı görülüyor. Bu eserde ilkin Anatomi ile ilgili kısa fakat düzenli bilgi verilir; sonra da hastalıkların tedavilerinden bahsedilir. (15. yy’ın ilk yılında 12 Mayıs 1400′de Bursa’da Yıldırım Bayezıd’ın Daru’t-Tıp adı ile bir hastane açtığını biliyoruz.. Bu hastanede, usta hekimlerin çırak yetiştirmiş ollaları mümkündür.).

Bu devrin sonlarına doğru, yani 2. Murat zamanında yetişmiş ve bize iki eser bırakmış bir hekim yazar da Mukbil-zade Mümin’dir . 1437′de yazılmış olan Zahire-i Muradiye, Arapça ve Farsça kitaplardan Türkçe’ye çevrilmiş bir derlemedir. Özellikle Zeyneddin b. İsmail el-Cürcani (öl: 1135) ‘nin Arapça eseri Zahire-i Harezmşahi’den yararlandığı anlaşılmaktadır. Beş “makale” olarak düzenlenmiş olan bu eserde beyin, baş, göz, kulak, burun, mide ve yemek borusu hastalıkları üzerinde durulmaktadır. Arapça terimler arasında türkçe terimlerin serbestçe kullanılmış olması, eserin tasnif ve tertibi, bu eserin dikkate değer yanını teşkil etmektedir. Eserin en etraflı kısmı göz hastalıklarına aittir ve bu konuyla ve dağlamayla ilgili aletlerin resimleri de vardır. Kaynaklarını açıkça belirtmiş olması da yazarın lehine kaydedilmesi gereken bir husustur. Onun düşünce namusuna sahip bir yazar olduğunu göstermektedir.(s:240) Mukbil-zade’nin ikinci eseri Miftahu’n-Nur ve Hazainu’s-Surur adını taşır. Aynı hükümdara sunulmuştur. Bu eserde kısavca Anatomi (Teşrih) ve sağlık bilgisi verildikten sonra ayırntılı bir şekilde göz hastalıkları hakkında bilgi verilmektedir. Kitabın baş tarafında ayrıca bir hekimin nasıl olması gerektiği hakkında bilgi verilmektedir.

Bu dönemde tıp dışındaki konulara ilişkin eserleri pek göremiyoruz.Yalnızca Ali Hibetullah’ın Hulasatu’l-Minhac fi İlmi’l-Hisab adlı Arapça matematiğe ait bir eserinin bulunduğu biliniyor.

1. Mehmet zamanında ansiklopedik eserlere ilgi gösterilmeye başlandığı anlaşılıyor. Bu sırada Rukneddin Ahmet, Zekeriya el-Kazvini (1203-1283)’nin Acaibu’l-Mahlukat ve Garaibu’l-Mevcudat’ını Türkçe’ye çevirmiş ve 1. Mehmet’e sunmuştur. Bu eser, 1561′de Sururi tarafından da çevrilmiş;ayrıca çok sayıda özeti yapılmıştır.(Yazıcızade Ahmet Bican’ın Acibu’l-Mahlukat’ı da böyle bir özettir). Gözlem ve değerlendirme nitelikleri dolaysıyla “Ortaçağın Herodot’u yahut da Araplar’ın Plinus’u” sayılan Kazvini de Demiri’nin Hayatu’l-Hayvan adlı eserinden pek çok alıntı yapmıştır. Öyle anlaşılmaktadır ki dünyanın yuvarlak olduğu düşüncesi bu çeviri ile Osmanlı-Türk eserlerine geçmiş bulunmaktadır. Daha çok hayvan ve bitkilerden bahseden bu tih ansiklopedik eserlerin daha sonra da Türkçe’ye çevrilmiş bulunmaları,başta hükümdarlar olmak üzere böyle eserlere gösterilen ilginin bir sonucu olsa gerekir.

Bu sıralarda Hüsameddin Tokadi, gökkuşağı üzerine küçük bir kitap yazmış,fakat sonunda biraz bilime değinen bu sözleri için “bütün söylediklerim hep, filozofların öğretilerine göredir (mezheb-i hükeme üzeredir) günahtan sakınanlar ve şeriat yolunda gidenler (in), buna inanmamak gerekir” demeyi de ihmal etmemiştir. Onun bu sözleri, artık iyece belirmeye başlayan acı gerçeği açıkça ortaya koymaktadır.

Semerkant’tan Kastamonu’ya

2.Murat devrinde Semerkant’tan Kastamonu’ya gelen ve orada kelam ve mantık dışında astronomi ve matematik de okutmuş olan Fethullah Şirvani’yi de bu vesileyle anmamız gerekiyor. Onun bu dersleri ile Osmanlılarda yüksek matematik ve astronomi eğitimi başlamıştır. Şirvani, bu eğitim sırasında hocası Kadızade’nin Eşkalu’t-Tesis açıklamasına ve Mahmud b. Ömeru’l-Harezmi (öl.1221)’nin El-Mulahhas fi’l-Hey’e adlı eserinde açıklamalar yazmıştır Öte yandan Mehmed b. Süleyman da 1398 yılında Muhammed b. Musa Kemaleddinu’d Demiri (1344-1405)’nin ünlü eseri Hayatu’l-Hayvan adlı Zooloji kitabını Türkçe’ye çevirmiştir. Bu eserde alfabetik sıra ile bine yakın hayvan adı geçer. Eser, bir tür hayvanlar alemi ansiklopedisi kabul edilebilir. Bundan başka 9. yy’da yaşamış olan Ebu Yusuf İbn Ali Hizan’ın veteriner hekimliği ile ilgili Kitbu’l- Hayl ve’l-Baytura adlı eseri de Türkçe’ye çevrilmiş ise de çeviri tarihi belli değildir.

(Türkiye Tarihi 2, Osmanlı Tarihi 1300-1600, Hüseyin G.Yurtaydın’ın yazısı s: 237-242)

Taşköpüzade Ahmed, 14. yy’da Osmanlı ulemasının hızla çoğaldığını belirtiyor. Fenari ve Davud, Anadolu Müslümanlığı üzerinde derin etkiler bırakan büyük Mağripli sufi Muhyiddin İbn Arabi ’den etkilenmişlerdir. İbn Arabi, 13. yy başında Selçuklu sarayında uzun süre kalmıştı ve çok güçlü yapıtları, Sadreddin Konevi ‘den Davud ve Fenari’ye kadar, onun öğretisine kendi damgalarını da vurmuş olan Anadolulu birçok öğrencisi tarafından açıklanmış (şerh edilmiş) ve yorumlanmıştır. Fenari’nin ailesi, İbn Arabi’nin Anadolu’daki en büyük öğrencilerinden Sadrettin Konevi’nin soyundan geliyordu. Burada, gayrimüslimlerle ilişki kurmaya yatkın ve uygun mistik bir İslam sözkonusudur; böyle bir İslamda “İsa ibn Meryem” çok önemli bir rol oynar ve Palamas’ın İznik’te tartıştığı imam, açıkça bu öğreti (Arabi’nin öğretisi) içinde yer alır. Ama uzlaşmacı tavırlara örnek gösterilebilecek olan yalnızca ulemanın İslamı değildir: Gezgin dervişlerin, Türkmen babalarının popüler ve fazla biçimci olmayan bir din anlayışları da böyledir. Bizans kaynaklarının “karışık barbar” dediği ve çifte kültürel kalıtı birleştiren bu topluluk, Türk-Hıristiyan evliliklerinden doğmuştur. Bizanslılar, her vesileyle keramet sahibi Türkleri yüceltir: Abdal Murad, Bizans çevrelerinde mucizeleriyle tanınmıştır; Bizans döneminde Bursa halkı ona yiyecek gönderirmiş. Emir Sultan, Bursa’dan kalkıp,ermişlik ününü duyduğu Bizanslı bir münzeviyi ziyaret etmek için Keşiş Dağı (Uludağ) na gitmiştir. Bu bölgede yaşayan ünlü Geyikli Baba, bir kilisede şarap içerek ve kılıcıyla Ayios Yeoryios’unkine benzer mucizeler gerçekleştirerek yaşamıştır. Bu özellikleri nedeniyle bölge Hıristiyanları ona iyi gözle bakmışlardır. Bursa sakinleri bir süre sonra, kentin Osmanlı Beyliğinin merkezi durumuna gelmesinin ardından, bir Arap gezgininin şaşkın bakışları arasında İsa’nın Muhammed’le eşdeğer biri olduğunu söyleyen bir vaizden yana tavır alırlar. Yüzyılın sonunda, Ankara’da Manuel II. Paleologos Türkçe müterciminden söz ederken, onun Müslüman olmasına rağmen, Hıristiyan atalarının dinine çok bağlı kaldığını söyler. Ayrıca Palamas’ın da İslam konusundaki görüşlerinde oldukça ılımlı olduğu dikkat çekmektedir. Kutsal Ruh’un barbar olsun, göçebe olsun, herkesin iyiliğini istediği düşüncesinde olan günah çıkarıcı Maksimos’tan, İslam’da bir “bağışlama ışığı” olduğunu söyleyen Matteo Blastares’e kadar, Bizansta her zaman İslamın bazı niteliklerini, özellikle de mutlak tektanrıcılığını çok önemseyen düşünürler olmuştur ve Palamas da bu akımın içinde yer alır.

Durum böyle olunca da Selanik başpiskoposuyla Türk imam arasında İznik’teki tartışmaya egemen olan serinkanlı hava ve anlaşma zemini bulma konusundaki karşılıklı irade daha iyi anlaşılmaktadır. Türk kaynaklarndan öğrendiğimiz biçimiyle 14.yy ortasında Osmanlı Beyliğinde egemen olan iklim Müslümlanlarla Hıristiyanlar arasındaki uzlaşmacı ilişkilere bütünüyle elverişlidir ve Palamas tarafından resmedilen ortamı da doğrular. Piskoposun mektubunun sonunda anlattığı biçimiyle İznik’teki teolojik tartışmanın sonucu gibi bölümler belirgin bir anlam kazanır:

Hafif bir gülümsemeyle şöyle konuşuyorum onlarla: “Formül düzleminde anlaşmış olsaydık,aynı dine mensup olurduk.” O zaman şöyle diyor Türklerden biri: “Anlaşacağımız gün gelecektir.” Ben, buna inandım ve bu anın çok çabuk gelmesini diledim

İnançlar arasında uyuşma isteği Bizanslı bir din adamının sözlerinden daha açık bir biçimde ifade edilemez. İslam tarafında ise 14. yy’da Osmanlı Beyliğinde derin etkiler bırakan İbn Arabi ve Mevlana evrensel açıklamalar getirmektedir.

Mağripli sufi Arabi şöyle der:

Yüreğim bütün biçimlere açıktırhttp://www.*****.com/images/smilies/tongue.gifutlar tapınağı, Hıristiyan papazın manastırı, Musa’nın on emri, müminlerin Kuran’ıdır, dinim sevgi dinidir.

Öte yandan Mevlana da şunları söylüyor:

Yolları ayrı olsa da amaç birdir. Kabe’nin yolu kimilerine göre Bizanstan, kimilerine göre İran’dan ya da Çinden geçer, Kimilerine göreyse Hindistan ya da Yemen tarafından …. Amaç ne imansızlıkta ne de imandadır (…) ve yolda birbirlerine, “haksızsın ve dinsizsin” diyenler yolun sonuna geldiklerinde unutuyorlar kavgalarını, çünkü amaçları birdi.

(Michel Balivet, Osmanlı Beyliği,Tarih Vakfı Yurt Yay: s: 3-5)

Ancak 13. yy’ın ünlü Botanik bilgini İbnü’l-Baytar (öl: 1248)’ın Kitabu’l-Cami fi’l-Edviyeti’l-Mufrede adlı eserinin kısaltılarak yapılmış bir çevirisi bulunmaktadır. Adını bilmediğimiz çevirmen, bu çeviriyi Aydın Oğlu Hızır Bey (1340-1348)’in emriyle yapmıştır. Bu çeviride hekimlikte kullanılan bitkiler ve bazı hayvani ürünler alfabetik sıraya konulmuş, bazı otların Türkçe adları yanına Yunanca adları da yazılmıştır. Tıp tarihi incelemeleri için faydalıdır.

İznik Medresesi’nin yetiştirdiği bilginlerden Şemseddin Mehmed bin Hamza el Fenari (öl: 1430-31), Karaman’da ve sonra Mısır’da eğitim gördü; tasavvuf, mantık ve başka akli ilimlerde ihtisas yapmış bir bilgindi. Yazdığı mantık kitabı 1886 yılında İstanbul’da basılmış ve medreselerden zamanlara kadar okutulmuştu. Akli bilimlere dair eseri Uveysatu’l-Efkar fi İhtiyarı uli’l-Ebsar’ da zor birçok meselenin çözümlerine ilişkin geniş bilgiler vermiş, diğer bazı sorunların çözüm yollarına karşı da itirazlarını belirtmiştir.(Hüseyin G. Yurdaydın, Türkiye Tarihi 2, s:238)

Osmanlılar, Kelam ve Tasavvuf

İmam Gazali, Osmanlı ulemasının en çok inecelediği ve tanıdığı İslam düşünürlerinden biridir. Gerçekten Gazali’nin tüm eserleri klasik çağda birçok kez kopya edildiği gibi,matbaanın girmesinden sonra da sık sık basılmıştır. Günümüzde Gazali, Türkiye’de büyük İslam düşünürlerinden eserleri en çok yayınlananlar arasındadır.

Hiç kuşkusuz, Gazali Osmanlıları etkileyen tek düşünür değildi. Belki en çok etileyen düşünür de değildi (s:59) Daha önce de belirttiğim gibi,Osmanlı düşüncesinde formel bir plüralizm sayesinde çeşitli İslam alimleri birarada incelenmişlerdir.Fakat Gazali’nin önemi şuradan geliyor: Osmanlı kültür hayatı, Gazali’nin başlattığı Kelam’la Tasavvuf’u uzlaştıran okulun mirasçısı olmuştur. Osmanlılarda sufiliğini meşruluğu, hatta Osmanlı sultanlarının birçoğunun bir tarikat mensubu olmaları bu sayede mümkün olmuştur. Hiç kuşkusuz Osmanlılarda da zaman zaman sünni katılığı savunan ulema ile, sufilerr arasında tartışmalar, kavgalar çıkmıştır. Fakat Osmanlı dünya görüşünde sufilik, hiçbir zaman şiilik, rafizilik, batınılik gibi reddedilen bir doktrin sayılmamıştır.

Kelam-Tasavvuf uzlaşması Osmanlı zihniyetini oluşturmuştur. Osmanlı esprisi eleştirel akla değil, nakilciliğe ve”kalb”e dayanıyordu. Aslında İslamda felsefe geleneği,Gazali’den sonra hemen son bulmamıştır. İbni Rüşd’ün Gazaliye karşı yazdığı reddiye (Tehafü al-Tehafüt ) İslam düşüncesinin klasikleri arasındadır. Fatih Sultan mehmet zamanında bu tartışma yeniden canlanmış ve bizzat sultanın da isteğiyle felsefe yanlıları ile karşıtları fikirlerini tartışşmışlardır.15. yüzyılın en güçlü alimlerinden Hacazade efendi, felsefeye şiddetle karşı çıkmış ve bir “Tehafüt” de(bu kez İbn Rüşd’e karşı) kendisi kaleme almıştır. Bundan sonra Osmanlı düşüncesinde felsefe, ancak Fahreddin Razi ve Nasreddin Tusi gibi düşünürlerin eserlerinde nakledildiği ölçüde yaşamıştır.

Osmanlı esprisinin eleştirel akla fazla yer vermemesi ve sufiliğin kazandığı güç, anlama ve ifade aracı olarak şiirin önemini çok artırmıştır. Gerçekten şiir Osmanlı kültüründe bugün ondan anladığımızdan çok farklı ve geniş bir yer işgal ediyordu. Osmanlı ulemasının ve hatta sultanlarının büyük bir kısmı aynı zamanda şairdirler. Şiirle ve şiirde ifadesini bulan “aşk”la kendilerini tanrıya adıyorlardı.Şiirde tasavvuf egemenliği o kadar mutlaktı ki, aslında tasavvufa içten inanmayan yazar ve şairler bile şiirlerinde sufi aşkı dile getirmişlerdir. Bununla birlikte Osmanlı tasavvufu tanrrıyla insanı vecd içinden birleşmesine ontolojik değer atfeden “Vahdet-ül Vücud” felsefesini ve “Ene’l Hak” doktrinini kesinlikle reddetmiştir.

Tanınmış oryantalist E.J.W.Gibb, bu yüzyılın başında yayınlanan klasik eserinde, sufiliğin Osmanlı edebiyatında nasıl bir dünya görüşü şeklini aldığını somut olarak anlatır. Konunun temsili niteliğini gözönünde bulundurarak, Gibb’in çizdiği tabloyu nakletmenin yararlı olacağını sanıyorum:

Mistik şairlerin ifade ettiklerine göre, Tanrı yaratılış dolaysıyla kendini göstermeye karar verince önce ışığından “Nur-u Muhammed” aydınlanmıştı. Sonra Tanrı, Nur’a bakmış ve içinden cismani dünyaya çıkartmıştı. Daha sonra ilk ruh ve giderek alçalan bir sıralama içinde çeşitli varlıkların ruhları yaratıldı. tanrı nihayet, bir kürsü ve büyük bir kalem yarattı ve “Ey kalem yaz!” dedi. Ve Kuran’ın ilk ilahi şekli yazıldı. Bundan sonra sekiz cennet yaratıldı. tanrı daha sonra kökü “kürsü”nün altında, dalları sekiz cennete uzanan büyük bir tuba ağacı yarattı. Sekiz cennetten sonra altı deniz, bundan sonra da yedi gök yaratıldı.

Gibb, Osmanlılarda yaygın “Yaratılış” kuramının şiirdeki ifadesini eserinde daha ayrıntılı olarak veriyor. Ancak yazarın da belirttiği gibi “yaradılış” kuramının bu şekli daha çok fazla okumamış kimseler, “avam” arasında yaygındı.- Ulema ve mütekallim takımı, özündü pek farklı olmasa da (s: 61) daha nüanslı bir görüş dile getirmişlerdir. Osmanlılarda “Kelam” ve “Tefsir” ilimlerine hasredilen binlerce eserde bu görüşler işlenmiştir.

Taşköprüzade Ahmet Efendi, Mevzuat-ül Ulum ’da(Arapça’dan tercüme ünlü eseri) Kelam ilmini şöyle tanımlıyor: “Bu bir ilimdir ki; anınla iktidar olunur; akaid-i diniye isbatına.. Bunun mevzu Hakk-ı Teali’nin zat ve sıfatıdır” Osmanlı alimi, Kelam’ın şüpheyi ortadan kaldırmak amacına yöneldiğine dikkati çektikten sonra filozoflara çatar ve ancak inançları sağlam ve her türlü şeri ilmi özümlemiş kimselerin “felsefe” ile uğraşabileceklerini ifade eder. Katip Çelebi de eserlerinde Osmanlı tarihinin tanınmış kelamcılarını belirtmiştir. Keşf-ül Fünun’da bunların tam bir listesini, Mizan-al Hak’da da en önemlilerini saymıştır. İlmin her dalına hakim olan bu büyük bilginler listesinde İmam Gazali, Fahreddin Razi, Kadı Baydavi, Adud al- Din İci, Saadettin Taftazani, Seyid ve Şerif Cürcani ve Calleddin Davvani gibi kimselerdir. Bu alimler kronolojik sıra içinde,11. yy’lla 15. yy arasında yaşamışlar ve daha çok birbirlerini tefsir ederek İslam dünya görüşünü akideler halinde özetleyen temel eserler vermişlerdir. 15. yy’dan itibaren bayrağı Osmanlı alimleri almış ve 17. yy’da Katip Çelebi’nin Keşf-ül Fünun ’da ifadesini bulan bir bilgi birikim başlamıştır.

Osmanlı düşüncesinin skolastik niteliğini daha önce degalerca belirttim. Bu yüzden yukarıdaki şahşiyetlerin az çok birbiren benzeyen eserlerini ve bunların tefsirlerini ayrı ayrı ele almkta büyük yarar yoktur. Bu eserler, 17. yy’dan itibaren çağdışı olmaya başlamışlardır. Bununla birlikte Osmanlı düşün hayatında 19. yy sonuna dek bu düşünce tarzı egemen olmuştur. Bu yüzden düşünce hatımızdaki (s: 62) kopukluğu sergilemek üzere, bu eserlerin en önemlilerinden birinden (ve de tefsirinden) daha ayrıntılı oylarak söz etmek isitiyorum.

Necmeddin Nesefi ve Saadeddin Taftazani

-Bir Özet-

12. ve 15. yy’larda yaşamış bu iki düşünür, Kelam ve Tefsir ilimlerinin en güçlü temsilcilerindendir. Her ikisi de Osmanlı olmamakla birlikte,tüm eserleri Osmanlı uleması arasında tanınıyor ve Osmanlı medreselerinde okutuluyordu. D’Ohsson, 18. yy’ın sonlarında “Osmanlı İmparatorluğunun Tablosu” başlıklı klasik eserinin ilk cildinde,İslami akideleri anlatırken, tümüyle Nesefi’ye dayanmış ve “Akaid” başlıklı ünlü eserini özetlemiştir. Katip Çelebi’nin “Büyük Saadettin” diye bahsettiği Taftazani ise, Nesefi’nin eseri hakıknda en çok beğenilen ve okunan tefsiri yazmıştır. Bu eserler- bunlara benzer birçok eserle birlikte- Osmanlı İmparatorluğunun çöküşüne kadar medreselerde okutuldukları gibi,günümüzde de İslam ülkelerinde inceleme konusudurlar.

Taftazani’nin eseri 19. yy’da Batı dillerine de çevrilmiş olarak ve İslam dünya görüşünü temsil eden kalsiklerden biri olarak sunulmuştur.Eserin ilginç yanı- ve burada ele (s:63) almamızın nedeni-klasik felsefenin temel sorunlarına dini geleneğe dayanarak ve İslami akideler halinde cevap vermesidir. Daha açık bir ifadeyle, Saadeddin Taftazani “varlık nedir?”, “bilgi nedir?” “nasıl bilebiliriz?” gibi metafizik sorulara her türlü şüphenin ve tartışmanın dışında, dini dogmalarla yanıt vermektedir. Bu gibi soruların insanı ister istemez özgür düşünceye doğru zorlayacağı ve bizzat dogmaların da tartıyşma konusu yapılabileceği beklenebilir. Gerçekten böyle bir eğilimin taftazani’nin eserinde de mevcut olduğunu söyleyebiliriz. Bu eğilimin yazarımızda devamlı mutezile mezhebiyle tartışma şeklinde somutlaştığını görüyoruz. Taftazani’nin,eserinde kendisinden beşyüz yıl önce yaşamış bir doktrinle devamlı savaşması bizi şaşırtmamalıdır. Aynı savaş Taftazani’den beşyüz yıl sonra da devam edecektir. Çünkü felsefi sorulara verilen yanıtları birer dini akide haline getirmek için,önce Kuran’ın “yaratılmış” ve aklın özgür olduğunu savunanları çürütmek gerekmektedir. Bu gereği Taftazani’nin devamlı olarak hissetmesi, kendisini de zaman zaman yazdıklarından şüphe ettiğini mi gösteriyor? Bu soruya yanıt aramak anlamsızdır. Sadece insan aklının, sonunda şüpheyi toptan reddeden dogmatik ürünler verse de şüphe etmeden düşünemeyeceğini teslim edelim.

Taftazani, eserinin girişinde, kelam ilmini “Tanrının birliğinnin ve niteliğinin (“sıfatının”) ilmi olarak tanımlıyor ve bu ilmin “şüphenin ve evhamın karanlıklarından uzak” olduğunu belirtiyor. Yazara göre İslamiyetin standart ilkeleri olan en çarpıcı ve en değerli inciler ve cevherler” N. Nesefi’nin Akaid’inde yer almıştır. Taftazani bu eseri on dokuz bölüm içinde yayımlamaktadır.

Horasanlı aleim,yorumunda,önce Kelamın İslami ilimleri içindeki yerini belirtiyor. Buna göre Şeri ilimleri (s: 64), “Fer”i ilimlerle, “asli” ilimler olmak üzere ikiye ayrılır. Kelam asli bir ilimdir.

Peygamberi ilk tanıyanlar (al-sahaba) ve onların izleyicileri (al-tabi’in) peygamber çağına çok yakın oldukları ve bu yüzden otoriteye dayanma olanağına sahip bulundukları için,şeri ilimleri yazılı olarak kaydetmeye ve sınıflandırmaya gerek duymamışlardı. Bu durum dini liderler arasında fikir ayrılıkları,yenilik eğilimleri (al-bida) ve kişisel hevesler (al-ahva) çıkana kadar devam etmiştir. Görüş ayrılıkları,ulemanın her durumu ayrı ayrı incelemesine ve önemli konularda örnek olabilecek kazai hükümler (al-fatavi) vermesine yol açtı. Böylece ulema arasında bir yandan doğru hükülmlere varmak için temel metinleri inceleme; öte yandan da bu amaçla ilkeler ve yöntemler geliştirme çabası başladı ve biriken malzemenin de tasnifi çabasına girişildi. Ferçeğe ulaşmada kullanılan deliller sayesinde varılan hükümler Fıkıh ilmini;kullanılan yöntemlenr Fıkıh usülünü ve bütün bunlardan çıkan temel gerçekler (“akideler”) de Kelam ilmini meydana getirmiştir. Bu açaklamadan onra Taftazani,Kelam ilmini temel ilim yapan nedenleri saymakta,bu gelişimde, Mutezile doktrininin yerini belirtmekte ve özellikle filozoflarla tartışmaktadır. Yazarımıza göre felsefi eserler Arapça’ya çevrildikten sonra Mutezile mensupları onun etkisiyle Kelam ilmine metafizik,fizik, matematik gibi unsurlara dahil ettiler ve sonunda onu felsefeden ayrıt edilemez hale getirdiler. Bu anlayış Müslümanlar arasında büyük tepkiler yarattı ve Kelam’a hücumlar başladı. Aslında bu hücumlar Kelam’ın kendisne değil, “İslami akideleri tahrip etmek isteyenlere ve filozof olma iddiasındakilerin çaresiz bir şekilde karanlığa sürüklediği kimselere karşı” idi. Oysa İslami ilimler içinde “en asil ilim” olan Kelam, dini akidelerin bilinmesi ve benimsenmesi için kaçınılmaz bir araçtı. (s: 65)

Kelam ilminin “asli ilimler” içindeki yerini böylece belirttikten sonra Sadettin Taftazani varlık ve bilgi kuramlarının açıklamasına girer. Yazar bu konudaki fikirlerini sofist (“sufasta”) olarak nitelediği düşünce şyekilleriyle polemik yaparak ortaya koymaktadır.

(O.Kimliği, s:60-66…)

Fatih ve Bilim

Osmanlı Devleti,Fatih ile birlikte gerçekten büyük bir imparatorluk kimliğine kavuşmuştur.Fatih Sultan Mehmet de bir imparatorluk bilincine ve kültürüne sahip bir padişahtır. “Devletin kuruluşundan Fatih’in tahta çıkışına (1451) kadar geçen 150 yıllık bir dönemde, müsbet bilimlerin Osmanlı Türkleri arasında özel bir yere sahip bulunmadığı, buna karşılık kelam, mantık ve fıkıhın Selçuklu Medreseleri’nde olduğu gibi okutulmaya devam edildiği görülmektedir. Müsbet bilimler alanında matematik ve astronomide Kadızade-i Rumi ile tıpta Hacı Paşa anılmaya değer eserler bırakmışlardır. Fatih ile birlikte müspet bilimlerin değilse bile felsefi ve bilimsel düşünüşün geliştiğine şahit oluyoruz. Çocukluğunda okumak ve yazmaktan pek hoşlanmadığı bilinen Fatih’in, hükümdar olarak döneminin en büyük bilim koruyucularından biri olduğu görülmektedir(A. Adıvar, OTİ s:31). Ayrıca yaşadığı sürece bilim ve felsefeye ilgi göstermiş, boş zamanlarında bilginlerle tartışmaktan zevk duymuştur. Devrinin tarihini yazmış olan Kritovulos’göre “padişah (Fatih) Yunanca’dan Arahpça’ya çevrilmiş olan Felsefe eserlerin okur ve yüce katında bulunan bilginlerle bunlar üzerinde konuşur, özellikle Aristo felsefesi ve daha çok Stoik felsefe ile meşgul olurdu.” Ayrıca Plutarkhos’un Ünlü Kişilerin Hayatı adlı eserinin Fatih’in emriyle Türkçeye çevrilmiş olduğuna dair rivayet vardır. Yine bir rivayete göre Fatih’in emriyle G.M. Angiolello’nun Uzun hasan’ın hayatı hakkındaki eseri de Türkçe’ye çevrilmiştir. Onun emriyle Türkçe’ye çevrilen ve bir nüshası Ayasofya Kitaplığında bulunan önemli bir eser de Ptolemaios yani Batlamyus’un Coğrafya’sıdır. Fatih’in bu eseri 1461′de Trabzon Rum İmparatoru ile birlikte kendisine esir düşmüş olan ünlü filozof, filolog ve ilahıyatçı Gorgios Amirutzes ile birlikte incelemiştir.

Bu eserle birlikte biri dünya haritası olmak üzere 63 de harita vardır. Fatih, 1465 yazında bu eserle ciddi bir şekilde ilgilenmiş, Amirutzes’e Arapça’ya çevrimesini emretmiştir. Bugün Ayasofya Kitaplığı’nda bulunan iki nüshadah biri, sözü edilen eserin Yunanca’dan Fatih’in emriyle Arapça’ya yapılan çevirisini,öteki de Ptolemaios’un haritalarını içine almaktadır. Bu vesile ile Fatih’in Saray Kitaplığı’nda, içlerinde sözü edilenler dışında Aristoteles, Homeros ve Hesiodos, Diogenes Laertios’un bazı eserlerinin re bulunduğu,İslam dilleri dışında 587 eser bumlunduğunu belirtmemiz, bu konUda bir fikir vermeye yetecektir. İşte Fatih, Amirutzes ve oğlundan başka batılı bazı bilgin ve sanatçıları da etrafında toplamış bulunuyordu. Bunlardan biri arkeoloji meraklısı Anconalı Cyriacus idi. Cyriacus 1452-54 yılları arasında Fatih’in sarayında bulunmuştur. Bu kişi İstanbul’a onunla birlikte girmiştir. Fatih, Roma tarihi ve bazı başka tarihleri Cyriacus’okutmakta idi (Türkiye Tarihi 2 s:242).

Öte yandan,Venedikli ressam Gentile Bellini ’nin 1479-80 yıllarında İstanbul’a gelerek sarayda yaşayıp Fatih’in resimlerini ve bu arada başka bazı resimler yaptığı bilinmektedir. Bellini’nin yaptığı Fatih’in resmi, bugün Londra’da National Gallery’de bulunuyor. Ayrıca Fatih’in,Venedik Cumhuriyetinden Veronalı ressam ve madalyacı Matteo di Patsi ’yi istediği ve bu isteğin hemen yerine getirildiği de bilinmektedir. Ancak Paris Milli Kitaplığındaki, üzerinde Fatih’in resmi bulunan gümüş madalyayı onun yaptığını belgelemek güç görünmektedir.

Bu vesile ile belirtmemiz gereken bir nokta da Fatih’in gençliğinden beri din ve metafizik konularına gösterdiği ilgidir. Bir örnek olmak üzere Hurufi tarikatı dervişlerine karşı gösterdiği ilgi üzerinde durulabilir. Bazı Hurufi dervişlerinin padişahın iltifatına mazhar olarak sarayda oturmaya başlamaları üzerine Sadrazam Mahmut Paşa 1474′te durumu Edirne Müftüsü ve Üçşerefeli cami müderrisi Fahreddin Acemi’ye anlatmış ve padişahı Hurifiliğe olan eğiliminden kurtarmak için bir çare bulunmasını rica etmişti. Müftü,ilkin onlarla tartışmış, sonra da verdiği bir vaazın arkasından saraydan zorla çıkartarak onları diri diri yaktırmıştır. Öte yandan Fatih’in metafizik meselelerin tartışılmasından da hoşlandığı anlaşılmaktadır. Zamanın iki büyük bilgini Hocazade ile Molla Zeyrek, Tevhid konusunu padişahın huzurunda tam altı gün tartışmışlardır.

Fatih, İstanbul’un alınmasından sonra Hıristiyanlıkla da ilgilenmiştir. Fetih sırasında İstanbul patriği bulunan ve Latin kilisesine karşı düşünceleri ile tanınan Gennadios ile Hıristiyan inançları tartışmaya girişmiş, Hıristiyanlık inançlarının açıkça ve cesaretle anlatılmasını ve bu anlatılanların yazıya dökülmesini istemiştir. Yazılanları daha sonra Kareferya kadısı Molla Ahmet Türkçe’ye çevirmiş ve bu metni bilindiği üzere Ebuzziya Tevfik ve Dr. Aurel Decei yayımlamışlardır.

Bütün bu görüşleri özetlemek gerekirse Fatih’i bir Rönesans hükümdarı gibi görmek biraz abartmak sayılabilirse de onun döneminde Osmanlı düşüncesinin Batı kültürü ile serbest bir şekilde temasa geldiği, daha sonraki dönemde bunun kösteklendiği bir gerçektir..

Fatih’in bilime olan hizmetlerine tanıklık eden anıtların en önemlisi, kuşkusuz camisinin etrafına yaptırdığı medreselerdir.. Ancak ilk medrese eğitimi, fetihten hemen sonraki günlerde cami haline getirilen Ayasofya’da başlamış ve caminin yanındaki papaz odaları boşaltılarak öğrencilerin buralarda kalmaları sağlanmıştır. Molla Hüsrev’in başmüderrisliğe getirildiği bu ilk öğretim kurumunda, İstanbul’un ilk kadısı,Ayasofyayı Cami olarak “tescil eden” Hızır Çelebi ’nin ilk müderrisler arasında bulunduğu görülmektedir. Bu sıralarda molla Zeyrek de müderris olarak Zeyrek camisinide derslere başlamıştır. (Türkiye Tarihi 2 s: 243) İşte İstanbul’da fetihten sonra öğretime başlayan ilk iki medrese bunlarrdır. Fatih medreselerinin yapımı bitince, Zeyrek’teki öğrenciler oraya taşınmış, Ayasofya’da ise öğretim sürdürülmüştür.Vakfiyesinde de belirtildiği üzere, Medaris-i Semaniye adı ile Fatih Camii’nin etrafında yapılmış olan bu yeni kuruluş, sekiz medrese ve her medresenin arkasında tetimme adı verilen daha küçük sekiz medreseden oluşmaktadır. Ayrıca müderris ve öğrencilerin yararlanması için bir kitaplık, bir darüşşifa ve bir de misafirhane bulunmakta idi. medreselerin her birinde “akli” ve “natli” bilimlerde birer müderris, daruşşifada ise hangi ulustan olursa olsun iki hekim, bir göz hekimi, bir cerrah ve bir de eczacı görevlendirilmişti. Hekimlerin hastaları günde iki kez ziyaret etmeleri şart koşulmuştur.

Fatih döneminde üzerinde durulması gereken önemli bir kuruluş da hızla geliştiği görülen bir yüksek okul niteliğindeki Enderun Okulu’dur. Bu kuruluş içinde askerlik, yöneticilik,güzel sanatlar bölümleri olduğu gibi, ayrıca bir de hastane bulunmakta idi. tanzimat dönemine kadar yaşadığı görülen Enderun Okulu’nda Galata Sarayı,Eski Saray ve Edirne Sarayı gibi sarayların orta dereceli saray okullarını bitirenler kabul edilmekte idi.

Böylece Fatih’in kişiliği ve dönemi düşünce hayatı ile ilgili kısaca bilgi vermiş bulunuyoruz. Şimdi de bu dönemde yetişmiş olan bilginler ile onların eserlerinden söz edebiliriz:

Fatih zamanında matematik ve astronomi bakımından oldukça parlak denebilecek bir dönem başlamıştır.

(Türkiye Tarihi 2, s: 242-244)

Fatih Sultan Mehmet’in gösterdiği kişisel ilgi ve İstanbul’u fethinden sonra kurduğu eğitim kurumlarının etkisiyle Osmanlı bilimi yeni gelişmeler göstermeye başlamıştır. Bunun sonucunda 16. yy’da bazı bilim sahalarında parlak isimler ortaya çıkmış, bilime önemli ve orjinal katkılar yapılarak İslam bilim tarihinde çok canlı bir dönem yaşanmıştır. Fatih Sultan Mehmet, bir yandan İslam alimlerini himaye ederken, bir yandan da Trabzon’da yetişen Yunanlı bilim adamı Georgios Amirutzes ve oğluna, Batlamyus’un Coğrafya kitabını Arapça’ya tercüme etmelerini ve bir dünya haritası çizmelerini emretmiştir. Fatih’in Batı kültürüne olan ilgisi, daha şehzade iken Manisa Sarayı’nda başlamıştır. 1445′te İtalyan hümanisti Ciriaco d’Ancona ve Manisa Sarayında bulunan başka İtalyanlar ona Roma ve Batı tarihini okutuyorlardı. Patrik Gennadious, Hıristiyan inancını anlatan İ’tikadname ’sini Fatih için telif ederken, Francesco Berlinghieri Geographia,

Roberto Valtoroio ise De re Militari adlı eserlerini Fatih’e takdim etmek istemişlerdir. Diğer taraftan Fatih, devrinin alimlerini ihtisas sahalarında eser vermeleri için teşvik etmiş, Gazali’nin meşşai filozofların metafiziğe ait fikirlerine getirdiği Tehafüt el- Felasife adlı eserindeki tenkitleriyle ve İbn Rüşd’ün bu tenkitlere Tehafüt el-Tehafüt adlı eserinde verdiği cevapların mukayesesi için Hocazade ile Alaeddin el-Tusi’yi görevlendirmiş ve her ikisine de bu konuda birer eser yazdırmıştır.

(E. İhsanoğlu BCFF s: 28-29 )

Sinan Paşa (Sivrihisar, 30 kasım 1441- İstanbul, 1486):

Başvezir ve alim, tam adı Sinaneddin Yusuf b. Hızır bey b. Kadı Celaleddin Arif’tir. Annesi Molla Yegan’ın kızı, babası ise 2. Murat ve Fatih Sultan Mehmet dönemi alimlerinden Hızır Bey’dir. İlk öğrenimini Burbsa’da babasından aldı. Sonra öğretlmenleri (hocaları) arasında Molla Yegan, Molla hüsrev,molla Fenari, Molla Gürani ve Hocazade Muslihiddin Mustafa gibi devrin büyük alimleri arasındaki kimseler vardıb.İstanbul fethedilince Fatih, Sinan’ın babasını Bursa’dan getirterek İstanbul kadılığına atadı. Hızır Bey İstanbul’un ilk kadısıydı. Bu sırada henüz 16 yaşlarında olan Sinan,kısa sürede ilim meclislerine girmeye başladı. Ancak babasının ölümü üzerine (1459) daha yirmi yaşında iken önce Edirne’de bir medreseye, daha sonra Darülhadis’e müderris olarak atandı.

Fatih’in İstanbul’u bir ilim merkezi haline getirme ve devrinin sivrilmiş alimlerini buraya toplama politikasının sonucu olarak padişah hocası sanıyla İstanbul’a getirtildi ve Sahn medresesi müderrisliğine atandı. Fatihin büyük saygı gösterdiği Sinan Paşa bu atamadan sonra onun huzurunda yapılan tüm tartışmalara katıldı. Padişah ile yakınlığının artması sonucunda kendisene vezirlik rütbesi verildi ve bundan sonra Hoca Paşa ya da Sinan Paşa sanıyla anıldı.

(Osmanlılar Ansiklopedisi, YKY s: 542…)

15. ve 16. YY’da Bilim

1453′te İstanbul’un fethi ile Anadolu’daki zamanın iki ilim merkezi Konya ile Kastamonu’nun Osmanlıların eline geçmesi İstanbul’u ilim merkezi haline getirmişti. Otlukbeli savaşından sonra Ali Kuşçu ile bazı hekimler ve İdris-i Bitlisi gibi ünlü ilim adamları bu gelenler arasındaydı. Fatih Sultan Mehmet, ilim adamlarını himaye eder,memlekette serbest düşünceye hürmet eder,ilmi konuşma ve tartışmalarda ancak ilmi kuderete itibar ederdi. Osmanlı padişahının yanında kendisi de alim veşair olan bir başvezir vardı: Mahmut Paşa. Fatih Sultan Mehmet, bu himaye ve teşvikleriyle 16. yy’daki ilmi gelişmenin kuvvetle devam etmesini sağlamışlardı.[Dip not: Fatih Sultan mehmet, Farsça ve Yunanca’dan Arapça’ya tercüme edilmiş olan felsefi eerleri inceler ve huzurundaki alimler ile tartışmalar yapardı;özellikle Aristo’nun felsefi görüşleriyle meşgul olurdu.. Mora ve Amasra’da bulunan alimleri İstanbul’a getirterek onlara iltifat ve himaye eylemiştir. Trabzon’u zaptettiği zaman şair, filozof Yorgi Amiroki ’yi İstanbula getirtip fikir ve mütalaasından yaralanmış ve kendisine mülk arazi vermişti]

Fatih külliyesinin yani Sahn-ı Seman medreselerinin asıl semere verdiği devir 15. yy sonlarıdır. Bayezid ve Cem Sultan ile Bayezid’in oğulları itinalı bir surette öğrenim görerek bulundukları illerde ilim hareketlerinin başında bulunmuşlar ve eserler yazdırmışlardır.(s: 629)

Medresede okutulan derslere dair alimlerin yazdıkları şerh, haşiye ve talikat gibi( Şerh, bir eserin metninin açıklamısıdır; haşiye de şerhinin açıklamısıdır; talikat ise eserin herhangi bir kısmının açıklamısıdır) bir çok kitaptan başka bu bir yüzyılda çeşitli ilim ve fenlere ilişkin bir çok telif ve tercümeler de yapılmıştır.Bunlardan Fatih Sultan Mehmet namına heyetten Ali kuşçu’nun telif ettiği Muhammediye ve aynı hükümdar adına Sivaslı Şeyh ibrahim Tennur Aşık’ın türkçe manzum Gülzarname adlı tasavvufi eseri ve Farsça’dan türkçe’ye bir sözlük olan ve Hasan b. hüseyin İmadü’l-karahisar i tarafından tertip ve tercüme olunan Şamilü’l-luga, Molla Güranı Ahmet Şemseddin tarafından aruzdan altı yüz beyitlik Şafiye manzumesi ve başvezir Mahmut Paşa adına İsfahanlı Şeyh Ali b. Fethullah tarafından Farsça yazılan ve edebi ve tasavvufi bir eser olan Menazırü’l-leyl ve’n-nehar ve ulemadan Musannifek demekle ünlü Ali b. Muhyiddin Mehmed’in, Mahmut paşaya ithaf ettiği Farsça Siyasetname ve yine aynı vezir namına telif edilip önemli bir tarihi eser olan Enveri’nin manzum Düsturname’si Fatih devrinde yazılmış eserlerdendir. Balıkesirli Deylekt oğlU Yusuf’un fıkıhtan manzum Vikaye tercümesi de bu 15. yy’a attir. Fatih Sultan Mehmet’in nedimi Şair Aşki’nin divançesi padişaha övgülerle doludur.

2. Bayezid adına Şeyh Mahmut b. İbrahim tarafından 1495′te yazılan Gülşen-i İnşa adlı eser Yeni cami kitapları arasındadır. Amasya Darüşşifası tabibi Sabuncuoğlu’nun öğrencisi Muhyiddin Mehi tarafından yazılan ve tabip Hacı Paşa’nın tıptan teshil ismindeki eserinin Türkçe nazmı olan Nazmü’t-teshil ve yina yanı hükümdar namına Uzun Firdevsi’ nin (s: 630) Şehname’si ile Kıssa-i Midilli veya Kutubname ve Arapça’dan Farsça’ya bir sözlük olan Musarrahatü’l-esma ve Mehmed adında bir şair tarafından kaleme alınan ve Şemail-i Nebeviyye’ye ait olup üç bab üzerine tertib olunan Gülistan-ı Şemail ve muhtelif ilimlerin mevzularından bahsedip Tabib Şirvanlı Şükrullah tarafından kaleme alınan Riyazu’l-ulum ve yine 2.Bayezid adına bir çok eser yazılmıştır.

Yavuz Sultan Selim zamanında da çeşitli eserler yazılıp padişaha sunulmuştur. Örneğin Mirim Çelebi , Ali Kuşçu’nun kozmografyadan Fethiyye isimli eserini açıklayarak Yavuz Selim’e sunmuş ve böylece kazaskerliğe terfi etmiştir. Hekim Şah Kazvini de Hayatü’l-hayvan isimli eseri Farsça’ya-Yavuz adına- tercüme etmiştir. Yine Kazvini tıbdan muhtasar olarak Sultan Sülyman namına kalemae aldığı Aristo’nun İskender’e nasihatnamesi ve Anadolu beylerbeyiHasan Paşa adına 1504′te Yusuf b.Cüneyt ’in ( Çullu Sinan) yazdığı ilm-i feraize dair Türkçe eser(Muzhar fi ilmi’l-feraiz) 16.yy başlarında yazılan eserlerden bir kısmıdır. Ali Kuşçu’nun Risale-i Vaziye şerhi 2. Mehmet adınadır. Risale-i Vaziye kadı Adud’un olup Ali Kuşçu şerh etmiştir. Bu eser, herhangi bir kelimenin genel ve özel anlmalarını açıklar ve bunların vazı ve tahbsisinden bahseder. Bir nüshası İstanbul’da umumi kütüphanededir.

Şehzade Alemşah b. Bayezid’in oğlu Osman Çelebi namına yazılan ve Şir’atü’l-islam tercümesi olan Ravzaü’l-İslam ve Şehzade Cem namına Tirmizli Seyyid Celalüddin Ebu Cafer tarafından Türkçe olarak yazılan Tecvit’ten ve şehzade Ahmet b. Bayezid adına Cemalüddin Aksarayi tarafından yazılan Şemsiyye fi te’vili’l-kelimati’s-sıddıkıyye isimli eserler de 15. Yy’ın ikinci yarısıyla 16. yy’ın başlarına ait teliflerdendir. Yine aynı yy sonlarında veya 16. Yy başlarında Amasya valisi Şehzade Ahmet, oğlu Süleyman (s: 632) için Farsça bir sözlük düzenlenmesini emretmiş adı bilinmeyen bir alim Camiu’l-Fürs adlı bir sözlük yazmıştır.

(Uzunçarşılı, s: 629-633…)

“Klasik dönemde Osmanlı bilim literatürü medrese çevrelerinde oluşmuştur. Osmanlı bilim adamları, hazırladıkları ders kitaplarının yanında İslami ilimlerde olduğu gibi matematik, astronomi ve tıp konularında da birçok orjinal telifler ve tercümeler üretmişlerddir. Bu eserler, Osmanlı bilim adamlarının bildikleri üç dilde, Arapça, Türkçe ve Farsça dillerinde yazılmıştır. Başlangıçta bu eserlerin büyük bir kısmı Arapça olarak yazılmış, ancak Türkçe’nin kullanımı 15. yy’dan itibaren artarak 18. yy’dan sonra ilmi eserlerin çoğu bu dilde yazılmaya başlanmıştır. 1727 yılında İstanbul’da ilk matbaanın kurulmasıyla Osmanlı Türkçesi, modern bilimlerin aktarılmasında en çok kulanılan dil haline geldi.

Anadolu’da yetişen ve ilk eserini telif ettikten sonra Semerkand’a yerleşen Bursalı Kadızade-i Rumi (öl: 1440) Osmanlı bilim gelenek ve literatürünün oluşmasına ilk önemli katkıyı yapmıştır. Astronomi ve matematik alanlarında Şerh el- Mülahhas fi’l- Hey’e ve Şerh Eşkal al- Te’sis gibi Arapça eserleri bulunan Kadızade, Semerkand Medresesinin başhocası olmuş, Semerkand’da Uluğ Bey’in (öl:1449) kurduğu rasathanenin müdürlüğünde bulunmuş ve Farsça bir eser olan Zic’i Gurgani ’nin (Zic-i Uluğ Bey) telifine katılmıştır. Ayrıca Risale fi İstihraci Ceybi Derece Vahide isimli eserinde bir derecelik yay sinüsünün hesaplanmasını basitleştirmiştir. Kadızade-i Ruminin eserleri yanında, Türkistan’dan Osmanlı ülkesine gelerek matematik ve astromonmi ilmini yaygınlaştıran iki öğrencisi Ali Kuşçu (öl: İstanbul1474) ile Fethullah el-Şirvani (öl: 1486) de Osmanlı bilimine etki yapmıştır. Kadızade, Şerh Eşkal el-Tes’is adlı eserinin önsözünde, evrenin yaratılışını ve sırlarını düşünen filozofların, dinsel konularda fetva veren fakihlerin, devlet işini yürüten memurların ve yarıgı işini gören kadıların geometri bilmeleri gerektiğine işaret eder. Bilimin dünyevi, felsefi ve dini sahalardaki gerekliliğini göstermiştir. Bu anlaşyış, klasik dönem Osmanlı biliminin genel bir özelliğidir. Ancak modernleşme döneminde ise Batı kaynaklı insanın bilim ve teknoloji aracılığıyla doğaya egemen olma fikri, Osmanlı alimlerinin İslamiyete dayalı inançlarından dolayı yabancı oldukları bir fikirdi.”

(E. İhsanoğlu, BCFF s: 27-28)

Osmanlı-Batı Kültür İlişkileri

Kültür deyince,top tüfekten modaya, yasalardan devlet yönetimine bütün unsurları anlıyoruz. Bilim de kültür denen büyük kitabın bir bölümü. “Osmanlılar 19. yy’a kadar yalnız teknik unsurları almayı kabul ettikleri halde 19. yy’da yönetim (idare), yasalar(kanunlar )ve hatta adetlerde batıdan alıntılara başladılar. Bununla birlikte 19. yy’dan önce de sıkı kültür ilişkisi sonucu bazı adetler girmiştir. Örneğin 14. yy’da sakal kesme Osmanlı toplumunda önemli bir sorun olmuştu. halk görüşlerini yansıtan anonim tevarih-i Al-i Osman, 1. Bayezid’in Ankara felaketini yorumlarken der ki, onun zamanında Osmanlı beyleri frenkleri taklide koyuldular,sakal kesmeye başladılar, o yüzden başımıza bu felaketler geldi. Bu basit görünen sorunun aslında derin bir soyolojik anlamı vardır. Bu sembol ,aynı zamanda seçtiğimiz değed sisteminin herkesin önünde, herkese karşı ilan etmektir. Osmanlı kültürü gibi, değer sistemini,görünür bütün yaşam biçiminde ifadeye özen gösteren bir kültür için,sembolik kültür unsurlarının özel bir önemi vardır. Bu kimlik ve statü ayırımını Osmanlı, mezar taşında bile ifadeye özen göstermiştir. Bir Osmanlıyı, giyim biçiminden, müslüman mı, gayrimüslim mi, hatta yahudi mi, hıristiyan mı, devlet memeru mu, sanatkar mı, tüccar mı, derhal ayırt edebiliriz.

Kültür unsurlarını, değer sistemi, yani dinle bağımlı olanlar ve yansız (nötr) olanlar diye ikiye ayıranlara(Ziya Gökalp) hak vermek gerekiyor. Giyim kuşam gibi,Batının kültün kimliğini belirten unsurlarını reddetme, özellikle çöküş devrinde kuvvetlidir. Yansız (nötr) kategori içine,bütün teknik ve teknolojik araçları ve pozitif ilmi koyabiliriz. top tüfek yappımı,para basıman gümrük idaresine kadar herşey, bu kategoriye girer. Dışarıdan bir korkusu olmadığı yükselme çağında Osmanlılar,batıdan kültür aktarmaları yaparken hiç çekinme göstermemişlerdir.tersine Osmanlılar, başarılarını başlangıçtan beri,maddi güçlerini arttıran yenilikleri benemsemekte bulmuşlardır. Bu konuya tekrar döneceğim. Burada belirtmek istediğim şey, accultaration sürecinde davranışı belirleyen sosyal-psikolojik faktörlerin önemini belirtmektir. Öbür taraftan yansız (nötr) dediğimiz teknikler,hatta ticaret eşyası yine de bir kültürür parçasıdır ve ornu kullanan bir acculturatiion sürecine girmiştir. Osmanlı seçkin sınıfı,batıdan teknik birimleri alırken aynı zamanda yaşam biçimiyle ilgili adetlmeri de ister istemez taklide başlamıştır ve bu sebeple, yüzde yüz gelenekçi olan halk kitlelerinin tepkisi de aynı dönemde ortaya çıkmıştır.

Öbür taraftan denmiştir ki, bir kültür unsuru kendi -iç değeri dolaysıyla yayılmaz, onu taşıyan fert veya toplumun prestiji esastır. Osmanlılar, Batı yaşam tarzı ve değer sistemiyle ilgili şeyleri,Viyana bozgunundan sonra alır oldular.Yirmisekiz Mehmet Çelebi’den önce, Batı kültür ve medeniyetine hayranlığı (s:426) hiçbir Osmanlı onun gibi duymamış ve ifade etmemiştir. Başka deyimle, batı, 18, yy’da beğenilen, taklit edilen bir prestige-culture haline gelmiştir. Rokoko Mimarisi ile birlikte o zaman ekabir evlerinde frenk eşyası ile döşeli frenk odaları döşenmeye başlanmıştır.

Kültür unsuru iktibasında, böylece bir hiyerarşi ortaya çıkıyor. İlk ve en önemli aktarmalar silahlarda olmuştur. Savunma aracı, kültür değişiminde özel bir önem taşır. belli bir toplum, yalnız değer sisiteminin de ötesinde bizzat kendi varlığının tehdit altına girdiğini görünce, düşmanın silahını almakta tereddüt göstermez. Burada içgüdü ve rasyonel düşünce sosyo-psikolojik faktörler ve değer hükümlerini geride bırakır. Osmanlı-Türk tarihi bunun açık örneklerini vermiştir.Aslında İslam kültürü,başlangıçtan beri,bu noktada kesin davranışını belirlemiştir. Düşmanı yenmek için onun silahını ve kullandığı taktiği taklit etmek dine aykırı değildir hükmü, İslamın doğuşuhda yerleşmiş bir ilkedir.

Batı ilimlerinden memleketimize giren ilik ilimler de savunma ile ilgili olanlardır. Mühendishane, askeri ilimler iligili pozitif ilimlerin okunduğu bir okul olarak açılmıştı.

Daha önce batı tıbbi ve coğrafya, pratik önemleri dolaysıyla,Türkçe’ye çeviriler şeklinde 17. yy’da aktarılmış, okul programlarında acak sonraları 19. yy’da meslek mekteplerinde yer almıştır.

Islahat yanlısı İslam uleması,silah-araç kavramının sınırlarını ziyadiseyle genişleterek Islam’ın ve İslam topluluğunun devamını ve yararını sağlayan her çeşit aracı, ilim ve tekniği bu kavram içine aldılar. Hemen kaydetmeliyim ki, Osmanlı devleti doğşundan beri, bu prensibe göre,Avrupa kapısında bir acculturation süreci içine girmişti. 1444′te Haçlı istilası karşısında Rumelide gerileme toptan bir kaçış halini almıştı. Osmanlı yöneticileri, o zaman düşman silah ve taktiğini anlamkta tereddüt etmediler. Tüfenk ve tabur-cengi denen Wagenburg savaş taktiği o zaman alındı ve Osmanlı fütuhatının en önemli faktörlerinden biri oldu. Türkler daima batının saldırısını ön cephede göğüslüyen bir İslam toplumu olarak,İslamın savunma ve baka farizasını,çok defa en yüksek vazife saymışlardır.Bazı modern tarihçiler, Osmanlı devletinini Şeirata aykır görünen kanunlarını uyuladığını işaret ederler.Aslında,Osmanlı-Türk tarihi,zaruretler karşısında bir yenilikler ve modernleşme tarihidir. Bu Osmanlı kültür iktibasları olmasaydı,örneğin ateşli silahlar karşısında alınmasaydı yalnız Türkiye değil,İslam alemi bugün batı karşısında bambaşka(s:427) bir duruma düşmüş olurdu. Osmanlılar 16. yy’da,silahlarını ve gemilerini kendiyleri yapacak derecede bir teknoloji potansiyeline sahiptiler.

Batı teknolojisiyle birlikte, onun ilim prensiplerini ve sosyal-kültürel gereklerini bir bütün olarak kabul eden modern Türkiye, bu gelişimin tabii ve son halkasıdır. İslam milletlerinden herbiri, tarihi koşullara uyarak cçeşitli yapılar kazanmışlardır. Herbiri için bu sonuç,bir baka-varolma sorunudur. Başka bir deyimle,tarihi koşulları sonucucu Türkiye bugün İslam toplumlara arasında şüphesiz batı acculturation’ın en ileri aşamada olduğu bir memleketttir ve bu Türkiye için bir varolma sorunu olarak gelmiştir.

Kültür unsurlarının alınmasında rol oynayan şartları incelerken kısaca,savunma gereği,taklit, prestij ve ekzotizm, yani yabancı kültürlere merak ve hayranlık gibi sosyo-psikolojik faktörlere işaret ettik.bu koşullar yanında ,maddi bakımdan sosyal teması sağlayan ticaret, yabancı ticarete açık liman kentleri,iki kültür arasında aracı grupların varlığı,sürgün ve göç, din değiştirme veya yabancı uzman istihdamı gibi koşullar ve faktörler de son derece önemlidir. Osmanlı kültür değişiminde,kapitülasyonlar,Galata, İzmir, Selanik,Beyrut gibi liman şehirlerinde batılı tüccar gruplarının yerleşmesi,levantenler,aracı Rum, Yahudi, Ermeni ve nihayet muhtediler kesin rol oynamışlardır. Klasik Osmanlı döneminde,15.-16. yy’larda,çok önemli kültür taşıyıcılar,sürgünler ve muhtedilerdi. 1492′de İspanya’dan türkiyeye Yahudi göçü,tekstil,silah yapımı ve başka alanlarda önemli bir teknoloj i transferine yol açtı. Bir sanat veya sanayi transferinde, o sanatı yapanları gruplanr halinde nakil, Avrupa’da ve Osmanlı İmparatorluğunda daima uygulanmış bir yöntemdir. Bu yöntem, uzun sosyal kültürleşme yerine, zorlayıcı ve süraatli bir kültür transferi sağlayan bir yöntemdir.

Osmanlılar, bu yöntemi uyguladığı gibi,sarayda çeşitli milletlerden sanatkarları gruplar halinde teşkilatlandırmışlardı. Resim ve nakış sanatında Anadolu Türkleri Taife-i Rumiyan , İranlılar Taife-i Acemiyan ve Avrupalılar Tafe-i Efrenciyan diye ayrılmışlardı. Tabipler de böyle bir ayrılığa tabi idiler. Müteferrikalar arasında frenklerden mühendis ve başka teknik adamlar bulundurulur ve gerektiğinde maharetlerinden yararlanılırdı. bu sistem,18.yy’da değişti, frenkler,yani Avrupalılar açılan meslek okullarında öğretmen olarak kullanılmaya başlandı (H.İnalcık,O.İmparatorluğu, s: 428).

Özetle,bir kültür unusuru olarak modern ilim metotlarının transferini de sosyo-psikolojik ve maddi koşullar hazırlar. Bu yöntemlerin yerleşip devamını garanti eden belli bir soyal-kültürel çevrenin o toplumda ortaya çıkmış olması şarttır. Osmanlılarda daha 16. yy sonlarında modern bir rasathane(gözlemevi) kurludu,fakat yaşayamadı; 18. yy’da matbaa ve mühendishane sürekli bir varlık ve gelişme göstermediler. bununla birlikte, müspet ilmin bir kültür unsuru olarak özelliği nötr olmasındadır. Bir medreseli pek ala bu yöntemlere hakkı ile vakıf olur,İslam’da bu gelenek çok eskidir. Fakat bu müspet ilim yöntemleri,gelişmemiş,sosyal ve ekonomik hayata girmemiş,bir teknolojiye vücut vermemiştir.

Bazı sosyologlara göre, ilmi-rasyonel zihin yapısının sosyal bir nitelik kazanması,geleneksel patrimonial bir topmlumda mümkün değildir. sanıyorum, Osmanlılarda ilim tarihi daha ziyade bu noktayı vurgulamaktadır. Osmanlı tarihinde kültür değişimned bürokratlar kesin rol oynamıştır. Ulema, Şeiat’ın mutlak bütünlük ve kontrolünü sağlamaya çalışırken bürokratlar, devlet ve toplum ihtiyaçları gibi pragmatik düşüncelere tabi idiler. Bürokratlar için, özellikle 1700′den sonra düşman galebe ve istilasını önlemek için her çeşit önlemi almak,devleti ıslanh etmek her şeyden önemli idi. O zamana kadar silahlar,savunma tesisleri ve askeri taktik,gelenekse ustadan öğrenme yolu ile pratik yöntemlerle sağlanıyordu. 18. yy’da islahatçı bürokratlar, bunun yetmediğini gördüler. Habsburg ve Romanovlara karşı doğuda müttefik arayan Fransızların bu dönemde bunu Osmanlı ricaline altmaları,yardıma hazır olmaları,yani batının siyasi-askeri ilgisi de önemli rol oynadı, böylece Avrupada gelişmiş müspet ilimler ilk defa sistemli bir öğretim konusu olarak girdi.

Özetle,Osmanlı batılılaşma-moderleşme hareketlerini şu çerçeve içinde araştırmak gereklidir. İlk dönem: Hirfet çerçevesinde el sanayiinin hakim olduğu devir. Onun yanında büyük devlet askeri imalat tesisleri,tophane,tersane, güherçile fabrikaları, çelikhane, madenler, darphane, batı teknolojisinin nüfuz ettiği en önemli kuruluşlardır.

1700′den sonraki islahat döneminde ise doğrudan doğruya batı yöntemleri ve nihayet müspet ilimlerr devlet eliyle iktibas edildi. Fakat daima, askeri savunma ihtiyacı iktibasların ana sebebi idi. 1839 Tanzimat döneminden sonra idari yönteler ve kanunlar da iktibas olunmaya başladı ve geleneksel değerler sistemi ile ciddi çatışma bu dönemde ortaya çıktı. O zamanlar yeni- Osmanlılar, Batının teknolojisini alarak moderleşeceğiz,fakat onun değer sistemini reddedeceğiz diyorlardı. Ziya Gökalp bunu sosyolojik bir sisteme bağlamak istedi.Kültür değişiminin, sosyal-kültürel (H. İnalcık, s:429) bir bütün olarak gerçekleştiğini ileri sürenler, tüm modernleşme için belli bir soyla yapı gelişmesini şart sayanlar, Atatürk ile üstün geldiler.

Kültür unsurları yaratımında,geleneksel ve modern toplumlar arasında bir karşılaştırma yaparak bu konuşmayı sonuçlandırmak isterim. Ferdi yaratma,geleneksel toplumlda daha çok patronage’a, kapitalist serbest pazar toplumlarında ise daha çok pazar talebine bağlıdır. Osmanlı toplumunda sanatkar, saray veya ekabir için yeni ve daha mükemmel çeşitler yaratmaya çalışır, pazar ekonomisinde ise sürüm için model yapılır. İnci ve yüksek zevk için çalışan geleneksel usta,daha çeşitli,daha sanatkarane eserler çıkarır. Seri imalat yapan pazar ekonomisi bu ferdi nefis eserlerin tekniğini talit eder,kitle için üretir. Sanayi devrimi döneminde ilim araştırıcısı ve laboratuvar,bir dereceye kadar hakim duruma gelmiş ve teknolojik yanratıcılığın odağı olmuştur. Fakat bazı sektörlerde,örneğin tekstilde, ferdi yaratma günümüze kadar önemini korumuştur.

Bir örnek vermek gerekirse;İngiltere’de endüstri devrimi gerçekleştiğinde,büyük pamuklu sanayiinde dokuma tekniği, desen ve boyalar,uzun zaman doğu örneklerini,özellikle Hint geleneksel ürünlerini taklide devam etmiştir. Geleneksel toplumda yaratma ve sanatkar üstündür demekte mübalağa yoktur. Örneğin hami patron için yapılan nefis Osmanlı ciltlerini 19. yy’da hiçbir basım tekniği seri üretime geçirememiştir.

Burada önmeli bir konu ortaya çıkıyor: Halk sanatları dediğimiz geleneksel beceri,teknik ve aletleri korumak. Türkiye’de acilen yapılması gereken işlerden biri,halk sanatlarımızı,teknoloji ve aletlerini büyük bir müzede toplamaktır. Osmanlı-türk medeniyeti ve yaratıcılığı orada temsil olunacaktır. Sanayimiz, Avrupa mallarını, desenlerini taklit edecek yerde o kaynaktan çok çeşitli örnek ve teknikler öğrenerek üretecek ve rekabet gücü artacaktır. Ekonomik potansiyeli yüksek birçok orjinal teknikler böylece unutulup; kaybolmaktan kurtulacaktır. Özetle, toplumumuzda medeniyet ve kültür zenginliği,uzun yüzyıllar boyunca yaratılmış, birikmiş bu beceri ve tekniklerin devam ettiği halk sanatlarının korunmasına bağlıdır.”(s:430)

(H.İnalcık, O.İmparatorluğu: Toplum ve Ekonomi, Eren Yay, 1996 s: 425-430 )

OSMANLI-BATI İLİŞKİSİ

Cumhuriyet kompartımanından baktığımız zaman “Osmanlıları” topyekün “gerici” görme eğlimi belirir. Bu eğilimin temelinde de Osmanlı’nın “Batı’dan kopuk“ olduğu, düşüncesi yatar. Oysa Osmanlı, tarihte bir halkadır. Herkesin “ileri “ olduğu bir dünyada hep geri” değildir. Osmanlılarla Avrupa ülkeleri arasındaki karşılıklı etkiler ve coğrafi yakınlık sebebiyle Osmanlı dünyası, Batı biliminin kendi çevresi dışında temasta bulunduğu ilk çevre olmuştur. Bu durum Osmanlıların yenilikler ve keşiflerden haberdan olmalarını sağlamıştır. Osmanlılar, Batı teknikleriyle temaslarının erken dönemlerinde özellekle ateşli silahlar, haritacılık ve madencilik konularındaki teknikleri transfer etmişler, aynı dönemlerde göçme Yahudi bilim adamları vasıtasıyla Rönesans bilimi ile de özellikle astronomi ve tıp alanlarında bazı erken temaslarda bulunmuşlardı. Özellikle ilk yüzyıllarda Osmanlıranı mutlak hakimeyete dayanan sistemi ve sahip oldukları üstünlük duygusu, bu ilginin selektif bir şekilde gelişmesine sesep olmuştur.(E.İhsanoğlu, BCFF s: 36) Askeri, siyasi ve iktisadi dengeler aleyhlerine döndüğünde ise Osmanlılar, Avrupa bilimini ihtiyaçlarına göre ve fonksiyonel bir şekilde aktarmaya başlamışlardır. Bu dönemlerde Osmanlıların askeri güçlerini artırmak için bilim ve teknolojiyi derhal elde etmeleri gerekiyordu. Böylece Mühendishane (18.yy sonu) ve Mekteb-i Tıbbıye’yi ( 19.yy başı) kurdular. Tanzimat (1839) olarak bilinen reform hareketi, bu selektif tarnsfer sürecinde bir değişikliğe yol açarak kamu hedefleri ve sivil ihtiyaçları da karşılmaya yöneltmiştir. Devletin eğitim ve bilim konularında aldığı tedbirlerin yanında 19. yy’ın ikinci yarısında özel şahıslar da Batı’daki örneklere benzer mesleki ve ilmi cemiyetler kurmaya başlamışlardır. Hukuki statüsü ve çalışma şekli ile klasik dönemde mevcut olmayan bu yeni tüzel kişilikler Osmanlı kültür ve bilim hayatına yeni bir boyut kazandırmıştır.”(E. İhsanoğlu, BCFF, s:36- 37)

§ Eğitim: Bilim-Sanat -Felsefe ve Tarih Bilinci

Bizansın savunma vilayeti “Anatollikon” önce Selçukluların ülkesi, sonra Türkmenlerin anayurdu (Karaman Vilayeti) olurken, bilim, sanat,felsefe alanlarında, yani eğitimde ne tür gelişmeler görüldü? Küçük Asyalı diyalektik filozofu Herakleitos’a göre “Her şeyin babası olan savaş” Anadolu toplumlarına neler verdi, neler öğretti? Nasıl bir tarih bilinci kazandırdı?

Baştan sona bitip tükenmek bilmeyen savaşlarla geçen bu dönem içinde, okullara dayalı örgün eğitimden söz edilemediği için,eğitim sürecinin yaygın türüne eğilmek zorunlu olmaktadır.Ülkede savaş vardır. Savaş,insanlara bir yandan hayatta var kalma yollarını öğretirken,öte yanrdan da diyalektik mantığın yadsımadığı barışı öğretmektedir. Bilim, savaş bilimidir; sanat, savaş sanatıdır. Geriye şiir,felsefe ile tarih kalıyordu toplulukları aydınlatmak için. Böyle bir ortamda en etkili barış felsefesi olmalıdır diye düşünülebilir-çünük o bulunyordu Anadolu’da. Çoğulcu, insancıl (İnsansever, hümanist) bir barış! türk hümanzması temellerinin bu dönemde atıldığı görülür. Belki bu hümanizma,klasik ya da modern hiçbir hümanizma okuluna benzemiyordu,ama kendine benzeyen özgün bir tür olması onun değerini daha da arttırıyor.

Başta gelen eğitim kurumu, “o günün Üniversitesi” sayılması gereken Medrese idi. Medresede yalnız İslami bilimler değil, astronomi, tıp, kimya gibi fen bilimleri ile felsefe de vardı.. Kurucusu Nizam’ül -Mülk’e saygı simgesi olarak “Nizamiye Medreseleri” diye anılan kurumların, kendilerinden beklenen görevleri yapamadığı; gelişme sürecine giremediği için, kısa zamanda birer Din Okulu’na dönüştüğü kanaati yaygındır. Bu olumsuz gelişmede, büyük İslam bilgesi (filozofu) İmam Gazali’nin sorumluluk payı günümüzde de tartışma konusudur. Çünkü Gazali, İbn Sina (980-1057) ve Farabi gibi Türk asıllı (fakat Arapça yazmış) bilginlerin Klasik Çağ Yunan eser ve fikirlerinden esinlenerek yaptığı “akılcı bilim ve felsefe”ye karşı yazdığı Tehafüt el-Felasife (Felsefecilerin Tutarsızlığı ) eleştirisinde, “Aklın Kelama (yani aklın Tanrı Sözü’ne) ters düşmeyeceği” görüşünün savunmuştur. Sünni Devlet felsefesine uzun yüzyıllar boyunca egemen olan bu görüş, Üniversite fikirinin de sonu olmuştur. Sultan İzzeddin Keykavus döneminde Anadolu’da dolaşıp Selçuklular (s: 153) arasında yaşayan Muhiddin İbn’ül-Arabi (1165-1240), “Katı bir akılcılık ile kuru bir dogmatizm arasında uzlaştırıcı görüşlere sahip; sözlere değil onların içerdiği anlamlara önem veren, büyük bir türk İslam düşünürü” olarak tanıtılır. ne var ki kendi çağındaki Selçuklu ile onları izleyen Osmanlı medreseleri üzerinde, Arabi’nin kalıcı etkisi görülmemiştir. türbesi Şam’da bulunan bu büyük düşünür-eğer kasıtlı değilse- Sünni felsefenin egemen olduğu medreselerin sanki dışında tutulmuş gibidir. Tehafüt Tutarsızlık) sorununa ilerde (§56′da) yeniden dönülecektir. Farsça konuşan, yöneten ,düşünen Selçuklular,Arapça yazılmış felsefe eserlerinden çok, İran’a “Altın Çağını “ yaşatan Hayyam ile Sadi gibi şairlerin, Mevlana Celaleddin Rumi gibi Farsça yazdığı için “İranlı” (Persan) sayılan mistiklerin etkisi altında kalmıştır. Selçukname de Farsça yazılmıştı.

Mimarlık

Selçukluların en çarpıcı etkisi, mimarlık alanında görülür. Başta kervansaraylar olmak üzere, birbiriden güzel o kadar çok medrese, türbe, kümbet, darüşşifa (hastane) ve camininin, savaş koşulları altında, o kadar kısa zamanda nasıl tamamlandığına şaşmamak elde değildir. Bugün bile Anadolu’nun kültürel mirasında, Selçuklu mimari eserleri Osmanlı eserlerine üstün görünür. batı’ya yönelik Osmanlı İmparatorluğu anadolu dışındaki ülkelerini imara çalışırken,İslam öncesiTürk, İran ve Küçük Asya (Roma) geleneklerinin özgün birer sentezi sayılabeilecek selçuklu anıtları, anadolu’nun Türkleşmesinde, Türk kimliği ya da kişiliği kazanmasında kalıcı izler bırakmıştır..(B.Güvenç, Türk Kimliği s:154)

Hititler döneminde yalnızca orta ve güneydoğu Anadolu’da oluşturulan mekan ve kültür birliği, Roma Çağında daha büyük ölçüde gerçekleştirilmişti. Ancak yukarda da söylediğimiz gibi, Roma kültürü yüzeyde kalmış, eski Anadolu geleneği bütün gücü ile süregitmiştir. Öyle ki Anadolu’yu işgal eden Roma ordularının askerleri Hitit kökenli Jüpiter Dolichenus ve Kybele tanrılarına tapmışlar hatta bu inançların Avrupa’ya yayılmasında da rol oynamışlardır. Buna karşılık Selçuklular, Anadolu’da mekan ve kültür birliğine yeni boyutlar kazanddırmışlardır. Selçuklular romalılar gibi Anadoluda bakımlı yollar ve taştan köprüler yapmakla kalmamışlar ayrıca yollar boyunca Kervansaraylar inşa ederek ulaşım sorununun konaklamalarla daha kolay bir biçimde çözülmesini sağlamışlardır.Ayrıca Selçuklular Türk-Arap-İran-Anadolu-Bizans kültürlerinden bir sentez ortaya koyarak yarımadada mekan birliği yanında kültür birliğini de büyük ölçüde sağlamışlardır. Bununla birlikte eski dönemlerdeki kadar belirgin olmamakla birlikte Anadolu, çeşitli kültürlerin yan yana yer aldığı mozaik tablo görünümünü korumakta idi.( Akurgal, Anadolu Uygarlıkları, s: XV-XVI)

Selçuklular, İyon kültürünün ve İslam dünyası içinde 9-12. yüzyıllarda oluşturulan ” ilk rönesans” hareketinin anlayışı içinde yüksek düzeyde bir kültür geliştirdiler. 13. yüzyılda Konya’ da Mevlana, değeri özellikle modern çağımızda takdir edilen gerçek anlamda bir hümanist dünya görüşünü öğretiyor ve yazıyordu. Hemen her Selçuklu kentinde bulunan büyük hastanelerde tıp, rasathanelerde ise astronomi üzerinde çalışmalar yapılıyordu. Roma Çağı’nda olduğu gibi, Selçuklular, Anadolu’ nun sıradağlarla ve çok değişik iklimlerle birbirlerinden ayrılmış olan bölgelerini sağlam, bakımlı yollar ve taş köprülerle bağlamışlardı. Üstelik ticaret kervanları her biri göz alıcı bir mimarlık yapıtı olan kervansaraylarda konaklıyorlardı.

Selçuklular, Arap ve İran sanat ve kültüründen büyük ölçüde esinlenmekle birlikte kendilerine öz bir uygarlık geliştirdiler. Selçuklu sanatının özgünlüğünü anavatanlarından getirdikleri Orta Asya’ lı öğeler oluşturmaktaydı. Türbeler, Türk çadırının taş yapılara dönüştürülmüş anıtsal yorumudur. Çinicilik, maden ve ağaç işçiliği, minyatür sanatı önemli oranda Orta Asya etkileri taşır. Eğri yontma tekniği, kökeni İskitlere dek uzanan bir Orta Asya çalışma yöntemidir.

Selçuklular, kendi yaratıları olan kervansaraylarda olduğu gibi cami, türbe ve medrese yapılarına da Anadolu’ nun iklimine uygun yeni hacimler ve mekanlar kazandırdılar.İran kökenli eyvanların, yani anıtsal giriş kapılarının mimarlık süsleri, Türk sanatının en çekici yaratılarından biridir.

Gerek bu yüksek giriş kapıları ve gerekse onları süsleme öğeleri Gotik kiliselerini anımsatır. Kuzey Avrupa’ da görülen tuğlalarla inşa edilmiş Gotik mimarlık yapıları Selçuklu kökenli olup, oralarda haçlı Seferleri sonunda moda olmuştur. Konya, Kayseri, Niğde, Sivas, Divrik, Amasya, Urfa, Malatya gibi kentlerde bakılmaya doyulmayacak güzellikte Selçuklu yapıları bulunmaktadır.Müzelelerimizde Selçuklu sanatının kendine has özelliklerini yansıtan çini, ahşap, maden türlerinin seçkin örnekleri yer almaktadır.

(Akurgal, s: 227-8)

§ Diller: Duygular ve Düşünceler Dünyası

Devletlerin konuşulmayan, halkların yazılmayan,ozanların unutulmayan dilleri hagileriydi, birbirinden nice farklıydı? Türkçenin resmi dil oluşu ne zaman, naslı gerçekleşti? Divan, halk(tekke),tasavvuf edebiyatı nasıl doğdu, hangi yönlerde gelişti, farklılaştı?

Gerçi “Kişinin aynası iştir,sözüne bakılmaz” diye ünlü bir deyim vardır; ama konu kişilerin yarattığı,onları yaratan kütkltüre gelince,dilden daha sadık ya da güvenilir bir ayna henüz bulunmamıştır.Kültürde olupbiten her şey dile yansır,dilde yaşar, izler bırakır. Dil ile dil ürünleri-sözlü ya da yazılı olsun-toplumdaki duygu ve düşünceleri alıp taşımış,günümüze kadar getirmiştir.Bunun için ozanlara, yazarlara, o dönemin aydınlarına kulak vermek gerekir.Devletlerin resmi dilleri genellikle tarihlere geçmiş fakat tarihçilerer öteki dillere per yer ya da değer vermemiştir.Halk dillerinin ürünleri ise ancak son yüzyıllarda yazıya geçmeye başlamıştır-tabii değişikliğie uğramış olarak. Bu üarada ozanların şiirleri ilee mistiklerin düşünceleri de var.Kimi halk dilinde söylemiş Yunus Emre gibi;kimi Celaleddin Rumi gibi İslam klasiği bir Mesnevi bırakmış.Kimi Ahmet Yesevi gibi ta Horasan’dan Anadolu’daki şeyhlerine seslenmiş; Bektaşilik ile Nakşibendilik gibi taban tabana zıt görünen tarikatların esin ya da güç kaynağı olmuş..Kimileri Hacı Bektaş’lar ile Hacı Bayramlar gibi efsaneler yaratan, adları destanlara karışan halk kahramanları olmuştur. Çağımızın yazarlarından Mehmet Önder ’in (1974) ve Nezihe Araz’ın(1959) “Anadoluyu Aydınlatanlar” adını verdiği evliyanın ortak heybesinde insan, insanlık,hoşgörü, sevgi ile barış vardır(Özdemir 1995). Onlar, savaştan yorulmuş,kavgadan bunalmış,çatışmadan usanmış Anadolu insanının,barış,dostluk.dirlik özlemlerini dile getirirler. Türkçe söyler Yunus (öl:1320) gibi;kimi Farsça yazarlar Rumi gibi. Kimi Arapça kelam eder Arabi gibi;kimi türkmence seslenir Hacı Bektaş gibi. Hemen hepsi, yandaşlarını anlaşmaya, uzlaşmaya,bağdaşmaya;birliğe,dirliğe çağırır.Sonraki yüzyıllarda birbirine rakip,hatta düşman olabilen takrikatlarla ocakların ortak ülküsü, dil, din, mezhep gözetmeksizin herkese açık bir hümanizmadır (Melikoff 1993). Kimileri Yunus gibi tanrı sevgiisinden yola çıkıp İnsan sevgisine,kimileri Rumi gibi Şeriatten yola çıkıp tasavvufa varmıştır. mistiklerin çoğunda,din ile mezheplere arasında-fakat biçimler üstünde- sentez, sevgi, anlam arayışı vardır. Kimi ozanlar devlet gücüne karşı halkın ya da hakkın sesi,kimi ozanlar ise tanrı devletiyle dünya devletleri arasında çaresiz kalan “Gariboğlu”nun sözcüsü, savcısı olmuştur. Kimi Hıristiyanlıkta İslamiyet’i kimi Sünnilikle Aleviliği, Yesevi ile Bektaş ise İslam ile İslamöncesi (Şamanca) töreleri uzlaştırmaya çalışmıştır. Bütün bu çabalar,toplulukların hem değiştiğini hem de değişmek zorunda olduğunu yansıtıyor.

Şöyle demiş Koca Yunus:

Her deme yeniden doğarız

Bizden kim usanası!

Mevlana, ünlü dörtlüsünde (Rubai No1521),Yunus’u karşılar sanki:

Dünle beraber gitti,Cancağızım

Ne kadar söz varsa düne ait

Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.

(A.Kadir’in Türkçesiyle)

Daha önce Rumca, Arapça, Farsça söylenmiş sözler, Karamanoğlu Mehmet Bey’in 1277 yılındaki Fermanıyla ilan edildiği üzere şimdi artık Türkçe söylenecektir:

Bugünden sonra divanda, dergahta,mecliste ve meydanda, Türkçe’den başka dil kullanılmaya!…

Yaklaşık iki yüzyılda resmileşen Türkçe,Rum, Selçuklu ve İslamöncesi dönemlerin türkmencesi (Oğuzcası) değildir. Yaşanananların birikimini, kültürel deneyimlerin izlerini taşıyan yeni bir Türkçe’dir. Bu dönemin ozanı Yunus Emre kuşkusuz bir aşıktır; ama aşıklığı, “Yetmişiki millete kul olmak” diye anlar (İz 1970). İnsanca kusurların sorumlusu kendisi imiş gibi alçakgönüllü, boynu büküktür:

Dövene elsiz/ Sövene dilsiz/ Koyundan yavaş!

olmayı seçmiştir.

Şöyle der:

Sevelim sevilelim/Bu dünya kimseye kalmaz.

Biz dünyadan gider olduk/ Kalanlara selam olsun

Ozan’ın büyüleyici gücü sevgidir.İnsanlığın kurtuluş umudu ötekini kötülemek, ortadan kaldırmak değil, klasik Elen çağlarından beri söylenegeldiği gibi “Kendini Bil ” mektir.

İlim, ilim bilmektir/ İlim kendini bil’mektir.

Sen kenidini bilmezsen/ Bu nice okumaktır?

“200 dinle uyuşabilen ney gibiyiz” dediği için Hıristiyanlarla Musevilerin derin sevgi-saygısını kazanan Mevlana, “Dünyayı Grekler imar eder,Türkler ise yıkar” derken, herhalde Selçuklu Devleti’ne başkaldıran Türkmenlere karşı olan resmi tutumu yansıtıyordu. Mevlana’nın Türklerle ilgili yargıları,Babalıların neden dolayı Mevlevilere karşı olduklarını,dinde reform istediklerini açıklıyor. Ancak, 14. yy’ın ünlü tasavvuf şairi Aşık Paşa (tarihçi Aşıkpaşaoğlu değil), emirlerle fermanların sanıldığınca etkili olmadığından şöyle yakınıyordu:

Türk diline kimsene bakmaz idi/Türklere hergiz gönül akmaz idi

Türk dahi bilmez idi bu illeri/ İnce yolu ol ulu menzilleri

Oysa Rumi gibi, Rum’u (Anadolu’yu), Şam’ı (Suriye’yi) ve Yukarı İlleri dolaşmış olan Yunus, “Yunus” adıyla yazan bütün şairlerin diliyle konuşmakta, yeniden yaratılmasına katkıda bulunduğu Türk Ulusu’nun kalbinde yaşamaktadır.Güzel Türkçe’nin bu dayanılmaz çağrısı, yalnız Türklere değil bütün Anadolu’ya ulaşmış, düyada yankılar yapmıştır.

Osmanlı’nın karaman Vilayetinde 16.yy’dan sonra gelişen ve yüzlerce basılı eser bırakan “Yunan Harfli Türkçe Karaman Edebiyatı” nın tohumları yine bu dönemde atılmış olmalıdır. Karaman türkçesinin kökeni bilinemiyor.Dr Anhegger’e göre iki olasılık var: (1) Bizans’tan kalma Hıristiyan türkler; ya da (2) Sonradan türkçeyi benimsemiş Hıristiyanlar olabilir. Her iki olasılık da,tarihi gereçklere, küçük Asya’nın türkleşmesi ya da türkleştirilmesi konusundaki bilinen karşıt tezlere ters düşüyor. Werner (1986) Karaman Türklerini Babalı ayaklanmasının devamı olarak görüyor. Kayseri Metropolitleri ve Malumat-ı Mütenevvia (İstanbul 1896) eserinde Hıristiyan-Türkler kimliklerini şöyle dile getiriyorlar:

Gerçi Rum isek de Rumca bilmez Türkçe söyleriz.

Ne Türkçe yazar okuruz ne de Rumca söyleriz.

Öyle bir mahludi hatt-ı tarikatımız vardır;

Hurufumuz Yunanice,Türkçe meram eyleriz.

Türkiye’nin İstiklal Savaşı sonrasında (1924 Lozan Antlaşması uyarınca) yapılan mübadele (nüfus değiş tokuşu) sırasında (s:158), Karamanlılarla birlikte bir milyona yakın Anadolulu, Hıristiyan/Rum oldukları gerekçesiyle Yunanistan’a gönderilmiş; Türkçe bilmeyen kimi Müslümanlar ise Türkiye’ye kabul ve iskan edilmişti(Bu değiş tokuşta 1920′lerdeki milli kimlik ölçütünü salt din (ayırımı) olduğu açıkça görülüyor). karaman türklerinin kültürel kimlik serüvenini sonraki bölümlerde (§ 57 ve §58) izlemeyi sürdüreceğiz.

Sünni devletin Divan Edebiyatı ile Halk Edebiyatının sözlü geleneği arasındaki başlıca ayrılık dilde toplanıyordu. Divan’ın dili Farsça ve Arapça olduğu halde, sözlü Halk edebiyatı’nın dili Türkçeydi. Devlet varlığı ile bütünleşen Sünni inanaca karşı oluşan sufi akımı ile sufilire aşağıda yer verilmektedir.

(Bozkurt Güvenç, Türk Kimliği s: 156-159 )

Osmanlılarda medrese kuruluşu ilk olarak Orhan Gazi zamanında başladı. Gün geçtikçe medrese sayısı arttı. 15. yy’ın ortalarnda Edirne’de Darülhadis,Osmanlı memleketlerindeki medreselerin birincisi olmuştur. Bununla birlikte Yıldırım Bayezid zamanından başlayarak Fatih dönemindeki Sahn medreselerinin kuruluşuna dek medreselerde yapılan yenilik ve tadilat düzenlilik arzetmiyordu.

İstanbul’un fethinden sonra buradaki sekiz kilise hemen medreseye dönüştürüldü ve ilk kez bir fakültenin temeli atıldı;bu sekiz medreseden birisinin müderrisliğine zamanının yüksek bilginlerinden Mevlana Alaüddin Tusi, ikincisi Bursalı Hocazade Muslihüddin Mustafa’ya ve üçünçücü Mevlana Abdülkerim’e diğer beş medreseye de uygun kişiler atandı.

Bundan sonra Fatih Sultan Mehmet, yaptırdığı caminin kuzey ve güney taraflarına dörder büyük medrese yaptırmıştır. Bu medreselerden herb birinin on dokuz odası vardı;bu odalardan on beşi yüksek talebeye (danişmend),ikisi müzakerecilere (muid) ve ikisi de medree kapıcısı ile hademesine aitti.Bundan başka büyük medreseye öğrenci yetiştirmek üzere sekiz tane de tetimme medreseleri vardı.;her tetimmede sekiz oda ve her odada üçer öğrenci kalacaktı.Tetimme öğrencilerin yemekten başka aydan aya mum parası da veriliyordu.Tetimmeyi bitiren öğrenci sahn medreselerine geçerdi.Fatih Sultan mehmet,bu medreselerden başka Ayasofya Camisi ve Eyüp camisi çevresinde de Tetimme derecesinde iki medrese yaptırdı;vezerlerinden Mahmud, Davut, Mustafa Paşalar ile başka vezirler de medreseler yaptırdılar ve İstanbul’un bir ilim şehri olmasına katkıda bulundular…

(Uzunçarşılı, Cilt II s: 583 …)

“Medreseler sadece dini sorunlarla ilgilendiler,bilime sırt çevirdiler” diyenler var. Haksızlar mı? diye soruyor Şahin Alpay. E İnsanoğlu şöyle yanıtlıyor:

“Medreselrel ilgili bilgilerimiz eksik.çalışmalar da az. başka bir görüş de var: “medrese mükemmeldi. Fatih medreselerinde hukuk, tıp, fen, mühendislik hepsi vardı..” Bu da gayri ciddi bir görüş. Osmanlı medreselerin İslam medreselirnedn ayırmakmümmkün değil. Nizamülmülk’ün kurduğu ilk medreselerden gelen bir gelenek vardır… Fatih öncesi Osmanlı medreselerinde bakıldığında da akli ilimlerin eğitimen dair açık br hüküm yok. Fatih’in vakfiyesined ise “ulum-u diniye” yanında “ulum-u akliye” nin de okutulmasının, müderrislerin iki tür bilgiye de sahip olmasının şart koşulduğunu görüyoruz. Sultan Süleyman’ın vakfiyesinde de bu hüküm var. Fatih sonrası Osmanlı medreselerinde bilim okutulduğuna, bunun son dönmelere kadar sürdüğüne dair başka kanıtlar da var. 18. yy’da kurulan mühendishanelerin ilk hocaları medreselerde yetişti, Evet, Ali Kuşçu ve Takiyeddin çapında bilim adamları yetişmiyor; ama “Osmanlı medreselinde bilim yapılmadı” görüşüne katılmıyorum. Bu, Cumhireyiten ilk yıllarında medreselere karşı alınan tavırla ilgili bir hükümdür. Bunun karşısında bazılarının medreseyi çok yücelterek, modern üniversitelere benzetme eti de başka bir aşırılık.(http://www.milliyet.com.tr/1996/12/13entel/osmanli.html (http://www.milliyet.com.tr/1996/12/13entel/osmanli.html), 20.08.1999)

Osmanlı imparatorluğunun klasik döneminde bilim ve eğitimin başlıca kaynağı ve en önemli kurumu medreselerdi. Medrese, “ders okunan yer” anlamına geliyordu (Ş. Turan, TKT s: 166)Osmanlı medreseleri devletin kuruluşundan 20. yy’ın başlarına dek çalışmalarını sürdürdü. Medreselerin, çalışmalarını destekleyen vakıflar vardı. İlk medreseyi, ikinci Osmanlı sultanı Orhan Bey (yön: 1326-1362) kurdu: 1331 yılında İznik’ te. Fatih ve Kanuni’nin kurdukları medreselerin yapısında daha öncekilerden farklı olarak dinsel (nakli) ilimlerin yanında akli ilimlerin de okutulması koşulu getirildi. “Medreselerde, din, ilim ve eğitim hizmetlerini yürütenlerin yanında devletin yönetiminde ve yargıda gereksinim duyulacak yönetime adliyeye yönelik personel eğitilirdi. Osmanlı toplumunun dini, ilmi ve kültürel kurumuna, yani İlmiye’ye mensup olan, sosyal ve resmi hayatın her yönünde önemli rol oynayan ulema, medreselerden yetişiyordu. Bu medreselerde yetişen alimler, müderrislik, müftülük, kadılık, kazasker ve şeyhülislamlık görevlerinde bulunuyorlardı.Ulemanın iki yönlü görevi vardı: İslam hukukunun (şeriatın) yorumlanması ve uygulanması Bu görevlerden birincisini müftüler, ikincisini kadılar yerine getiriyordu.İlmiye mensupları, İslam hukukunu ve Sulnının kanunlarını devlet işlerine uygulyorlardı. 2. Mehmet (Fatih) (1451-1481) devrinden itibaren medreselerin sayısı arttı; bunun üzerine birbirinden ayrılmasını kolaylaştırmak için derecelendirme yoluna gidildi.

İstanbul’un fethinden sonra 2. Mehmet, Fatih Külliyesini(külliye: bugünkü anlamıyla kampüs/üniversite sitesi) yaptırdı (1463-1470). Külliyenin ortasında cami ve bu cami etrafında medreseler, revir, mektep, imaret ve diğer binalar vardı. Fatih külliyesi, daha sonraki dönemlerin benzer eserlerine örnek tutulmuştur. Fatih Külliyesini iki eğitim seviyeli dört paralel sıradan oluşan 16 medresesi, sayı ve organizasyon bakımından Osmanlı ve genel olarak İslam eğitim tarihinde benzersiz yeri bulunmaktadır. Fatih dönemindeki siyasi istikrar ve ekonomik refah sebebiyle İslam dünysındaki seçkin ilim adamları ve sanatkarlar imparatorluğun başkentinde toplanmıştır. Osmanlılar özellikle 1492′de Granada’nın düşmesinden sonra kendilerine uygulanan zulümden kaçan Müslüman ve Yahudi bilim adamlarını himaye etmiş ve Osmanlı toprakları üzerinde barındırmışlardır. Bunların yanında, medreselerin mali kaynağını oluşturan vakıfların zenginleşmesinin de ilim ve eğitim hayatının canlanmasında büyük etkisi olmuştur.

Fatih Külliyesi, topluma din, eğitim ve bilim, sağlık ve iaşe gibi sahalarda hizmet vermiştir. 19. yy’ın ikinci yarısından itibaren külliyenin hastane, tabhane, muvakkithane, kervansaray ve mektep gibi birimleri yavaş yavaş hizmet dışı kalmış, Cumhuriyet Döneminde bütün medreselerin kapatılmasıyla birlikte bu külliyenin 1924′te medreseleri de kapatılmıştır. Fakat külliyenin camisi, kurulduğu günden bugüne kadar işlevini sürdürmüştür.

16. yy’da Kanuni Sultan Süleyman’ın (yön:1520-1566) Süleymaniye Medreseleri’ni kurmasıyla, medreselerin gelişmesinde son aşamaya ulaşıldı.. Bu dönemde Süleymaniye külliyesi bünyesinde Darültıp adıyla bir uzmanlık(ihtisas) medresesi kurulmuştur. Böylece Osmanlı tarihinde ilk kez, şifahanelerin dışında tıp eğitimi veren bağımsız bir kurum kurulmuş oluyordu. Osmanlıların kurduğu diğer uzmanlık medreseleri Darülhadis ve Darülkurra idi. Darülhadis, bütün medrese hiyerarşisinde en yüksek konuma sahipti.

Temel eğitimin verildiği medreseler dışında, tıp ve astronomi bilim ve mesleklerinin icra edilip usta-çırak usulü ile eğitiminin yapıldığı, sırasıyla, şifahaneler, müneccimbaşılık ve muvakkithane kurumları vardı.

Osmanlı döneminde sağlık hizmekti ve tıp eğitimi veren kuruluşlara darüşşifa, şifahane veya bimaristan denilmiştir. Osmanlılar da, Selçukluların Konya, Sivas ve Kayseri şehirlerinde yaptıkları darüşşifalar gibi özellikle Bursa, Edirne ve İstanbul gibi şehirlerde olmak üzere çok sayıda darüşşifa yaptırmışlardır. Bazı Batı kaynaklarına göre, İstanbul’da 16.yy’ ve 17. yy’larda çok sayıda darüşşifa bulunuyordu; bu, Osmanlıların bu kurumlarına yapımına ne derecede önem verdiklerini göstermektedir. Osmanlıların yaptırdıkları darüşşifalar, bağımsız bir yapı halinde değil, bir külliyenin parçası olarak yapılmışlardır. Osmanlı darüşşifaları içinde özellikle Fatih’in 1470′te yaptırdığı Fatih darüşşifası, 2. Bayezid’in 1481′de Edirne’de yaptırdığı 2. Bayezid Darüşşşifası, Kanuni Sulktan Süleyman’ın 1550′de yaptırdığı Süleymaniye Darüşşifası, 1550′de yapılan Haseki Darüyşşifası, Yavuz Sultan Selim’in hanımı Hafsa Sultan’ın 1522-23′te Manisa’da yaptırdığı Hafsa Sultan Darüşşifası en önemlileridir. Bu darüşşifaların birer tıp medresesi de bulunmaktadır.Bunlar, 19. yy’ın ortalarında Batı tarzı hastanelerin ve tıp eğitimin kuruluşuna dek çalışmalarını sürdürdüler.

(Ekmeleddin İhsanoğlu, Büyük Cihad’dan Frenk Fodulluğuna s:22-25)

Uluğ Bey (1393-1449): Timur’ un Torunu. Unvanı: Mugisiddin Mirza. Asıl adı: Torazan Mehmet olmakla birlikte Uluğ Bey diye ünlenmiştir. Şahruh oğlu. Sultaniye’ de(günümüz İran’ı) 1393′ te doğdu. Çok genç yaşta yönetim işleriyle uğaşmaya başladı. Uluğ Bey’in matematikteki ve astronomideki başarılarıyla ilgelnememize karşın,onun yaşamındaki önemli etkisini anlayabilmemiz için bölgenin tarihine kısaca göz atmalıyız. Dedesi Timur, bugünkü Özbekistan’ın Transoksanya’da yaşayan bir Moğol kabilesi olan Türki-Barlas aşiretinden gelmektedir. Timur, birçok Türk-Moğol kabilesini (aşiretini) önderliği altında birleştirdi ve bugün İran,Irak ve türkiye’nin doğsunu içine alan bir bölgeyi süvari okçulardan oluşan ordularıyla fethe koyuldu. torunu Uluğ Beyin doğmundan kısa bir süre sonra Hindistan’ı işgal etti ve 1399 itibarıyyla Delhi’nin denetimini ele geçirdi. Timur 1399-1402 arasında Suriyedeki Mısırlı Meluklular ve Ankara yakınlarındaki bir savaşta Osmanlılar üzerinde zafer kazanarak imparatorluğunu batıya doğru genişletmeye devam ettiTimur 1405′te Çin’e doğru giderken ordularının başında öldü.

Timurun ölümünden sonra imparatorluk oğulları arısında pay edildi. Timur’un dördüncü oğlu olan,Uluğ Beyin babası Şah Ruh,1407′de Semerkant’ın denetimini yeniden ele geçirdi;İran ve Türkistan dahil,imparatoorluğun çoğuna egemen oldu. Semerkant,Timur imparatorluğunun başkenti olmuştu. Ancak, Timur’un torunu Uluğ bey,onun saray erkanında yetişmiş olmasına karşın bu şehirde nadiren bulunuyordu. Timur askeri seferde değilken de bir yerden bir yere ordusuyla giderdi ve torunu Uluğ Bey dahil saray halkı da onunla birlikte seyahat ederdi.

Şah Ruh 1409′da Horasandaki Herat kentini (bugünkü batı Afganistan) yeni başkenti yapmaya karar verdi. Şah Ruh, bir ticaret ve kültünr merkezi yaparak buraya hükmetti.Burada bir kütühane kurdu ve debiyakın koruyucusu oldu. Bununla birlikte,Şah Ruh, Semerkant’tan vazgeçmedi. Bunun yerine bu şehri siyaset ve askeri fetihten çok,bir kültür merkezi yapmakla ilgilenen oğlu Uluğ bey’e verdi. Uluğ Bey Semerkant’ın kontrolü kendisine verildiğinde 16 yaşındaydı ve babasının vekili olarak Maveraünnehir bölgesinin egemeni oldu.

Uluğ Bey, aslında özellikle bir matematikçi ve astronomdur. Bununla birlekte, edebiyatı, şiir ve tarih yazmayı ve Kuran çalışmayı kesinlikle ihmal etmemiştir. Astronomi çalışmalarını ilerletmek için 1417′de bir medrese yaptırmaya başladı.

Semerkant’taki Rigestan Meydanının karşısında duran medrese, 1420′de tamamlandı ve Uluğ Bey, döneminin en ünlü bilim adamlarını buraya çağırdı.

Uluğ Bey 60 kadar bilim adamını Semerkant’taki Medreseye katılmaya çağırdı. Hiç şüphe yok ki,Uluğ Beyin kendisinden başka El-Kaşi de Semerkant’ın önde gelen bir astronom ve matematikçisiydi. El-Kaşi’nin babasına yazdığı mektuplar günümüze kadar ulaşmıştır. Bunlar, Semerkantta yazılmıştır ve oradaki bilimsel yaşamın harike bir betimelessini yapmaktalar.El-Kaşi bu mektuplarında Semerkant’taki diğer bilim adamlarından çok Uluğ Bey’in matematiksel yeteneklerini övmektedir.Yalnızca kadızade saygınlığını kazanmıştır.Uluğ Bey, astronomiye ilişkin sorunların serbestçe tartışıldığı bilimsel toplantılara başkanlık etmekteydi. Bu sorunlar genellikle el-Kaşi dışında hepsi için zordu. Bu mektuplar Semerkant’taki medresede Uluğ Beyin en yakın yardımcısının El-Kaşi olduğunu doğrulamaktadır.

Uluğ Bey, medreseye ek olarak,1428′de Semerkant’ta bir de Gözlemevi yaptırdı. Dairesel bir şeki olan Gözlemevi üç seviyeye sahipti: çapı 50 metrenin üzerinde ve yüksekliği 35 metre idi. Gözlemevinin müdürü Müslüman bir astromon olan Ali Kuşçu idi.El-kaşi ve medreseye ataan diğer matematikçiler ve astronomlar aynı zamanda Gözleveinde çalışıyorlardı

Gözlemevi için özel olarak kurulmuş aletler arasında, zemini o bölümü için çok büyük olduğundan Gözlevine yerleştirilebilmesi için sökülmesi gerekil olan bir kadran vardı. Aynı zamanda,bir mermer sekstant,bir tiküetram ve bir halkalı küre vardı.

Başlıca başarılar şöyleydi: Kübik denklemlerin doğru yaklaşık çözümleri için yöntemler, iki terimli teorem ile çalışma;Uluğ Bey’in sekiz ondalık kesre kadar doğru olan kesin sinüs ve kosünüs tabloları;kküresel trigonometri formülleri ve özellikle önemli olan Batlamyusunkinden beri ilk kapsamlı yıldız kataloğu olan,Uluğ Bey’in Yıldızlar Kataloğu.

Bu yıldız kataloğu 17. yy’a kadar bu tür çalışmalar için standart oluşturmuştur. Katalog,Uluğ Bey, El-Kaşi ve Kadızade başta olmak üzere Gözlemevinde çalışan çok sayıda bilim adamının ortam ürünüydü. Uluğ Beyin kadrosu gözlem tabolalırın yanısar takvim hesapları ve tirgonometrik işleler yapmışlardı.

Trigonometrik sonuçlar, 1 dereceleik aralarla sinüs ve tanjantların tablolarını içermekteydi. Bu tablolar en azından 8 ondalık eksre kadar doğru olan, yüksek bir doğruluk derecesi göstermektedir. Hesaplama,Uluğ beyin sayısal yöntemlerle çözdüğü kübik bir denklemin çözümü olarak göstererek çözdüğü sin 1 derecenin doğru bir saptamasına dayanmaktadır: Sin 1°=0.017452406437283571′i elde etmiştir.

Doğruya yakın tahminişöyledir:

Sin 1°=0.017452406437283512820

Bu da Uluğ Bey’in başardığı kayda değer doğruluğu göstermektedir.

Gözlemevindeki gözlemler, o zaman dek sorgusuz kabul edilmiş olan batlamyus’un hesaplamalarındaki bir dizi hatayı ortaya çıkarmıştır.Gözlemlerden elde edilen veriler,Uluğ beyin bir yılın uzunluğunru oldukça doğru bir değer olan 365 gün 5 saat 49 dakika 15 saniye olarak hesaplamasını sağlamıştır. Güneş’e ,Ay’a ve gezegenlere ilişkin veriler elde etmiştir. Gezegenlerin hareketleri içinn bir yılın üzerindeki verileri, çoğ uçalışmasında olduğu gibi oldukça doğrudur:

“… (Satürn,Jüpiter,Mars,venüs)’e ilişkin Uluğ beyin verileri ve modern zamanlarınkiler arasındaki fark iki ila beş saniye limitleri arasına düşmektedir ”

Uluğ beyin siyaseti bilim akadari yi değildi. 1447′de babasının ölümünden sonra,sadece tek oğul olmasına rağmen iktidarı elinde tutmayı başaramadı. Kendi oğlu Abdüllatif’in kışkırtması sonucu Semerkant’ta öldürüldü. Mezarı, Timur tarafından Semerkant’ta inşa edilmiş olan mozolede 1941′de keşfedildi. Uluğ Beyin elbiseleriyle gömüldüğü anlaşılmıştır. Bunun, Uluğ beyin bir şehit olarak kabul edildiğini gösterdiği bilinmektedir. Vücudu incelendiğinde açılan yaralar çok bellidir:

“…üçüncü boyun omuru,gövdenin ana bölümü ve bu omurun bir yayı açıkça yarılmış bir şekilde keskin bir aletle kesilmiştir.”

(http://turnbull.dsc.st-and.ac.uk/his…ns/..Derleyen: (http://turnbull.dsc.st-and.ac.uk/history/Mathematicians/..Derleyen:) R.Karakale, Türkçeye çeviren: Orçun Zorlular)

Uluğ Bey,dedesi Timur, 1404 yılında öldüğünde Semerkant’ taydı. Babasının torunu Mirza Halil Sultan Semerkant ve tüm Maveraünnehir’ i işgal edince babasının yanına Herat’ a döndü. Baba Şahruh 1409′ da buraları geri alınca daha 16 yaşındaydı ve Türkistan ile Maveraünnehir i yönetmeye memur edildi. Bu tarihten itibaren Uluğ bey kendine Semerkant’ ı başkent yaptı hem yönetmeye, hem öğrenmeye başladı.

“Uluğ Bey’in dillere destan rasathanesi, şehrin doğu yönünde, varoş sayılabilecek bir noktada, alçak bir tepenin üzerindedir. Yanıbaşındaki kır lokantasında lezzetli bir şaşlık yemeyi ihmal etmeden rasathaneden bugüne kalan yapıya tırmanınca, gökyüzünü eller gibi olursunuz. Ve, Uluğ Bey’in büyük bir bilim adamı ve astronon olmasının tesadüf olmadığını da anlayabilirsiniz. Gök mü, Semerkant’la öpüşmek için o kadar alçalmıştır, Semerkant’ mı gökyüzüne dokunmak için o kadar yükselmiştir; yoksa Uluğ bey gibi bir anıt insanın orda çalıştığını biliyor olmak mı size bu duyguları aşılıyor, bilinmez.” (Çengiz Çandar, 28 Aralık 1997, Sabah)

1421 yılında Kadızade’ nin idare ettiği medreseyi kurdu. Aynı tarihlerde rasathaneyi ( gözlemevini) de kurmaya başladı. Babasının sağlığında tam 39 sene aralıksız yönetimde bulundu. Babası ölünce de yalnıç üç yıl Herat’ ta Gürgani Hanedanının tahtına geçti. Semerkant’ taki huzur devri sona ermişti! Gerçi eski anılar da vardı: Örneğin 1426′ da Özbek Hanı olan Buruk Oğlan’ ın saldırısı üzerine Uluğ bey büyük bir yenilgiye uğramıştı. Bu olay onu, intihar edebilecek derecede üzmüştü. Bereket versin tüm Maveraünnehir’ i işgal etmek isteyen Burak Oğlan’ a karşı babası Sultan Şahruh kendisine yardıma gelmiş ve kurtarmıştı. Baba Şahruh ölünce (1446), Uluğ Bey tahta çıkacak tek veliahttı. Herat’ a gitti. Bir de ne görsün? Vilayetlerde bulunan Mirza’ ların herbiri bağımıszlığını açıklıyordu. Uluğ Bey sonunda Horasan’ da oğlu Abdüllatif’ in yardımıyla düşmanlarını alt etti. Ancak 1448 yılında Herat’ a girince babası Şahruh’ un tüm hazinelerine el koydu; Şahruh’ un torunu ( kendi oğlu) Abdüllatif için ayırdığı payı kendisine vermedi.

Uluğ Bey, küçük oğlu Mirza Abdülaziz’ i çok seviyordu. Bu yüzden kendi başarısını ve tasarrufunu onun eseri gibi göstermeye kalktı. Bu olay, baba ile oğul arasındaki soğukluğu büsbütün artırdı.Abdüllatif babasının Semerkant’a hareketi üzerine bir hafta Herat’ta kaldıktan sonra,babasından ayrılan askeri n başına geçerek isyan etti. Uluğ bey, oğluyla uzun mücadaleler sonunda galip geldi. Ne yazık akış değişti. Timur’ un torunlarından ve Uluğ Bey’ in yetiştirmelerinden Ebu Sait Bahadır Han, bu sırada Uluğ Bey’in küçük oğlu Abdülaziz’ in elinde kalmış olan Semerkant şehrini zaptetti. Onu kurtarmak için Uluğ bey, Semerkant’ a doğru hareket etti; ama mağlup oğlu Abdüllatif’ in topladığı askerlerin baskınına uğradı ve yenildi. Babalar ve oğullar savaşıyordu. Asker dağılmıştı, bunun üzerine küçük oğlu Abdülaz ile birlikte Şahruhiye kalesine sığınmak istedi; ama kale dizdarı kendisini içeri almadı. Sonunda Abdüllatif’e teslim olmaya mecbur oldu. Oğul, babayı teslim alıyordu. Önce hürmetle karşıladı. Sonra şehirdeki karşıtlarına teslim etti. Ve bu bilgin hükümdar, 1449 yılında asilerce öldürüldü(1449).( s:267)

Uluğ Bey, bilgindi ve iyi bir insandı. Zamanının çoğunu düşünmekle ve bilginler topluluğunu toplamakla geçirirdi. Çevresine zamanının en büyük düşünürlerini ve bilginlerini toplamıştı. Kadızade, Gıyasettin Cemşit’ ten başka devrin ünlü ozanlarından ( şairlerinden) Hoca İsmetullah Buhari, Mevlana Bedahşii Semerkandi; nakli ilimlerde şöhreti olan Mevlana Celaleddin Neffasi, Uluğ bey meclisinin sürekli konuklarıydı. Uluğ Bey’ in güçlü bir hafızası vardı. Matematik ve astronom ile doğrudan ilgileniyordu. Ama o zamanlarda çok revaçta olan müneccimlik ( astroloji, fal bakma) hevesinden de kendisini kurtaramamıştı. Hareketlerinin bazılarını, müneccimlerin verilerine göre yapmak gibi bir huyu vardı.

Daha babası hayatta iken Semerkand’da Kadızade ‘nin yönettiği medreseyi kurdu(1421). Aynı tarihte rasathaneyi kurmaya başladı. Semerkant’ta Kühenk tepesinin üzerinde kurulmuş olan bu rasathane aletlerinin mükemmelliği ve binasının güzelliği ile de ünlüydü.Gözlemevinin ( rasathanenin) yönetimini yukarıda adı geçen bilginlerin ölümünden sonra Ali Kuşçu’ya verdi. Onun yardımı ile de bu rasathanede meşhur olan Zeyc-i Gurgani diye ünlenen zeycini meydana getirdi.

(Hilmi Ziya Ülken, İslam Düşüncesi,Ülken Yayınları, s: 267-268)

Bir Sokrates Trajedisi:Tokatlı Molla Lütfi

Bilim, bir birikime dayanır hep. Ali Kuşçu, Kadızade Rumi’ nin , Molla Lütfi de Ali Kuşçu’nun öğrencisiydi. Tokat’ lı Molla Lütfi (Müderris Tokatlı Lütfi ), Fatih döneminde saray kitaplığının yöneticisiydi; böylece değişik bilimleri inceleme olanağı bulmuştu. Üstün bir bilgisi ve geniş hoşgörüsü nedeniyle 16. yüzyılı aydınlatanlardandır.

Bilimleri sınıflandıran bir kitap yazdı: Bilimlerin Konuları ve Allahın İstedikleri . O zaman akli bilimler denen doğa bilimleriyle, felsefe ve matematikle ilgili çalışmalar yaptı. Molla Lütfi, ünlü Delos Problemi’ nin çözümünü buldu. Basit bir soru: Bir cismin boyutları iki katına çıkarsa hacmi kaç katına çıkar? İki katına değil, sekiz katına çıkar. Zamanın geometriden habersiz kadıları, bu tür sorunlarda yanlışlık yapıyordu. Molla Lütfi, bu karışıklığı gidermişti. Sıfatından da anlaşılacağı gibi namazında niyazında bir kimseydi. Ama akılcı, eleştirel ve sözünü budaktan sakınmayan bir adamdı. Yapmacık davranışları eleştirirdi…Harname (Eşek Kitabı) adlı eserinde Türkçe’deki eşekle ilgili atasözlerini derledi; döneminin yöneticileriyle ve bilgisiz dediği bilginlerle alay etmekten çekinmedi.. 16. yüzyıl şeyhülislamlarından Kemal Paşazade başlangıçta askeri sınıfa girmişti. Sadrazam Çandarlı İbrahim Paşa’nın meclisinde, müderris Tokatlı Lütfi’ nin ünlü akıncı beyi Evrenesoğlu Ali Bey’den daha üstün tutulduğuna tanık olunca, askerliği bırakıp ilmiye sınıfına geçmiştir. Molla Lütfi’ nin zekası ve düşünsel hoş görüşü kısa sürede kayalara çarpar.

(Ş. Turan,TKT s: 158-159)

Molla Lütfi, Fatih Sultan Mehmet ve 2. Bayezid dönemlerinde yaşamış ünlü bir matematikçidir. Ali Kuşçu’dan öğrendiği bilgileri Sinan Paşa’ya öğretti. Böyleci Sinan Paşa, Molla Lütfi aracılığıyla matematik öğrenmiştir. Molla Lütfi, çevresindeki devlet erkanına ve bilginlere şakalar yapardı. Bu şakalarla bir çok yetkiliyi eleştirdiği için, çoğu kimse tarafından sevilmezdi. Fatih Sultan Mehmet’le de iki arkadaş gibi şakalaşırdı. Kendisini çekemeyen bazı kimselerin dinsizlik suçlaması nedeniyle Sultan Bayezid zamanında idam edildi. Ölümü üzerine yas tutulmuş, tarihler düşürülmüş ve şehit sayılmıştı.

Molla Lütfi’nin çoğu Arapça olan eserleri 17. yy’a kadar elden düşmemiştir. Bunlardan birisi olan Sunak Taşının İki Katının Bulunması Hakkında (Taz’ifü’l-Mezbah) adlı kitabı iki bölümden oluşur. Birinci bölümde kare ve küp tarifleri yapılmış, çizgilerin ve yüzeylerin çarpımı ve iki kat yapılması gibi geometri konuları ele alınmıştır. İkinci bölümde ise ünlü Delos Problemi incelenmiştir.

Molle Lütfi’nin bu problemi, İzmirli Theon’un yapıtından öğrendiği anlaşılmaktadır. İzmirli Theon, İskenderiye Kütüphanesi müdürü Eratosthenes’e atıfta bulunarak, Delos Adası’nda büyük bir veba salgını çıkınca, ahalinin Apollon rahibine başvurduğunu ve bu salgının geçmesi için ne yapmak gerektiğini sorduklarında, rahibin tapınaktaki sunak taşını iki katına çıkartmalarını tavsiye ettiğini (Bilim Tarihi, Doruk Y s: 126), böylece kolaylıkla çözülemeyecek bir matematik probleminin ortaya çıkmış olduğunu yazar. Mimarlar bu işi başaramayınca, Platon’un yardımını isterler. Platon, rahibin sunak taşına ihtiyacı olmadığını, ama Yunanlılara matematiği ihmal ettiklerini ve küçümsediklerini söylemek maksadıyla bu problemi gündeme getirdiğini bildirdikten sonra, problemin orta orantı ile çözüülebileceğini ifade etmiştir.

Molla Lütfi işte bu öyküden esinlenerek bu küçük eserini yazdı. Kitabında, kübün iki kat yapılmasının, yanına başka bir küp eklemek olmadığını, onu sekiz kere büyütmek demek olduğunu açıkladı. Molla Lütfi bu problemin orta orantı ile çözülebileceğini söyleyerek bu yöntemi açıklar.

Bilimlerin Konuları ( Mevzuatü’l-Ulüm ) adlı eserinde ise yüz kadar bilimi tasnif ederek konularını ve yararlarını tanıtır.

(S. Tekeli, E. Kahya, M. Dosay, R.Demir, H.G.Topdemir,Y. Unat, Bilim Tarihi,Doruk Yay: s: 126-127)

Bir Bilge’nin İdamı

“Molla Lütfi, üstün bilgisi ve hoşgörüsü sonucunda Fatih Sultan Mehmet’in danışmanları arasına girmişti. Ancak Hocası Sinan Paşa, Fatih’in gadrine uğrayınca hocasıyla birlikte Sivrihisar’a gitti. Fatih’in ölümünden sonra İstanbul’a döndü. Bursa ve Edirne medreselerinde, İstanbulda Sahn medresesinde hocalık yaptı. Düşünce gücü itibariyle kendisinin düzeyinde olmayan bazı hocalar: Hatipzade, Molla İzari, Efdalzade, Ahaveyn ve başka dar görüşlü bazı kimseler Molla Lütfi’yi imansızlıkla suçladılar. Bunlardan Efdalzade ve Ahaveyn, imanı ve müslümanlığı meydanda olan bir şahsın idam edilemeyeceğini ileri sürdüler; ama Hatipzade ile Molla İzari’ nin ısrarları üzerine Ocak 1495′te Molla Lütfi idam edildi. O, özgür düşünceli, rind-meşrep ve her türlü taasuptan uzak olan ve düşüncelerini açıkça söyleyerek itiraz eden dar zihniyetli alimlerle alay ederdi. Molla Lütfi, bu halleriyle, kendisine ulema arasında epey düşman kazanmış ve nihayet bunların kurbanı olmuştur.”

Molla Lütfi’nin önemli eserleri vardır. Bunlardan biri yüz kadar ilim konsundan söz eden Mevzuatü’l-ulum ‘dur bandan başka hadis, mantık, belagat.adap vesariye dair çok çeşikli telifleri görülür.16. yy alim ve düşünürü İbn Kemal, Molla Lütfi’nin öğrencilerindendir.

Lütfi’nin bir manzumesinden:

Geçmedi aşktan heves nidelim

Olmadık ana destres nidelim

Hele biz vasfın iltimas nidelim

Ele girmezse mültemes nidelim

Can bağışlar eğerçi bir nefesin

Bize irmez o bir nefes nidelim

Lütfi’ye karban-ı vaslından

İrmez avaze-i ceres nidelim.

(Uzunçarşılı, s: 661-662)

Ve tutucu ulema sınıfı harekete geçti; matematikçi Molla Lütfi, Şiiliği övmekle ve dinsizlikle suçlandı. Gösterilen delil şuydu: Molla Lütfi, Fatih’in kurduğu Sahn Medresesinde ders verirken Buhari’ den bir hadis aktarır ve bunu açıklarmış. Yine birgün böyle bir hadisi okumuş. Buradan hareketle bir savaşta Hz Ali’ nin vücuduna saplanan oku tabipler çıkaramamış çünkü Ali acılara dayanamıyormuş. Bir gün namaz kılarken ok çıkarılmış ve Ali hiç acı duymamış. “Hakikat-o salat işte budur; bizim kıldığımız ise kuru eğilip bükülmedir” demiş! Onun bu sözü aleyhinde olanlarca “Namaz, kuru eğilip bükülmedir” şeklinde yayılmış. Şeyhülislam başkanlığındaki özel mahkeme onu suçlu buldu. Bu mahkemede kendisinin bilimsel olarak tartıştığı Hatip Zade ve Molla İzari de vardı. Hükmü, Sultan 2. Bayezıt onayladı. 24 Aralık 1494′ de Sultanahmet At Meydanında (Hipodrum) boynu kılıçla kesilerek idam edildi. A. Adıvar, onun idamını haklı olarak bir Sokrates trajedisi olarak nitelemektedir.

(Ş. Turan, TKT s: 174-175)

Fatih Sultan Mehmet, İmam Gazali’ nin aklın güçsüzlüğünü savunan eserini(Tehafütü’l Felasife ) okumuştu. İmam Gazali bu eserinde İbni Sina’nın aklı esaslı ölçü yapmasına itiraz ederek akıl ile her şey ölçülmez ve zayıf ve aciz olan akıl ölçüsüne itimat edilemez diyerek iddiasını ispatlamak istemiştir. Bu eser yazıldıktan yaklaşık yüz yıl sonra Endülüslü İbni Rüşd, Gazali’nin görüşlerine itiraz ederek akıl ve imandan hangisinin üstün olduğunu inceledi; aklın üstün olduğu sonucu ile bunu ispat için (Tehafütüt-tehafüt)adlı eserini yazdı. Fatih Sultan Mehmet, Hocazade ile Alaeddin Tusi’ ye(ölümü, 1455, Semerkand) bu eser konusunda görüş bildirmelerini istemişti. Hocazade incelemesini dört ayda, Tusi ise altı ayda bitirmiş. Her ikisi de İmam Gazali’nin düşüncesini uygun bulmuşlardı. Padişah bunlardan Hocazadeye, Tusi’ye verdiği onbin akçenin iki mislini vermiş. Buna çok gücenen Alaeddin Tusi günlüğü yüz akçe olan müderrisliğini bırakarak memleketine dönmüştür. Hocazade’nin Tehafüt [Tahafüt,şiddetli arzu ve heves ile bir şeyin üzerine düşmek ve atılmak demektir. İmam Gazali'nin Tehafütü’l-felasife’si kelamcılarla hükema yani filozoflar arasındaki tartışmayı inceler;ilk Tehafüt İmam Gazali’nin eseri olup İbni Sina’nın bazı görüşlerine itiraz etmiştir. İmam Gazali bu eserinde İbni Sina’nın aklı esaslı ölçü yapmasına itiraz ederek akıl ile her şey ölçülmez ve zayıf ve aciz olan akıl ölçüsüne itimad edilemez diyerek iddiasını isbat etmek istemiştir. Bu eser yazıldıktan yaklaşık bir yüz yıl sonra Endülüs'lü İbni Rüşd, Gazali’nin Tehafütüne itiraz ederek akıl ve imandan hangisinin üstün olduğunu tetkik ile aklın üsün olduğu sonucuna varmış bunu ispat için Tehafütü’l-tehafüt isimli eseri yazmıştır. İşte bu iki kişi hakkında bir fikir edinmek isiteyen Fatih Sultan Mehmet, sorunu Hocazade ile Alaüddin Tusi’ye incelettirmiştir. Her ikisi de Gazali’nin fikrini uygun bulmuşlardır.] adlı eseri ulema arasında o kadar şöhret bulmuştu ki ünlü alim Celal-i Devvani bu eseri okuyunca ” Böyle bir ktap yazmak benim de aklımdan geçiyordu; bunu görünce yazmaya lüzum kalmadı. Allah, bu kitabı telif edenden ve bu diyara getirenden (öğrencisi getirmişti) razı olsun” demişti. Hocazade’nin bu eseri İmam Gazali ve İbn-i Rüşd’ünkülerle birlikte Mısır’da basılmıştır. Son zamanlarında mefluç olan Hocazade, 1488 yılında Bursa müftüsü iken ölmüştür. Emir Sultan medreseleri karşısındaki caddedenin gerisine gömülmüştür. Bu kıymetli alimin kelamdan Mevakıf ile yine kelamdan Tevali ve fıkıhtan Hidaye şerhi ve usuli fıkıhtan Telvih gramerden İzzi üzerine şerh ve haşiyeleri vardır.(Uzunçarşılı s: 655-656 )

Fatih Külliyesi Medreseleri Ne değildi?

Tarihimize bakışla ilgili bilgileri okudukça, “kimlik arayışı”nda tarihin nasıl tahrif edilğini hayretle görüyoruz. Bunlardan biri de İstanbul Üniversitesini el çabukluğuyla Fatih Medreselerine bağlama çabasıdır.

Ekmeleddin İhsanoğlu anlatıyor:

“İstanbul’un fethi ile Osmanlı Devleti’nin cihan devletine yani imparatorluğa dönüşme süreci içinde, bir padişah olarak Fatih’in eğitim ve ilme verdiği büyük önem ve gösterdiği kişisel yakın ilgi, bilinen ve devamlı olarak övülen bir husustur. Ayrıca İstanbul’un yedi tepesinden ilkine Osmanlı İstanbulu’nun ilk abidevi eserini inşa etmesiyle Fatih yeni saltanat merkezine ilk Müslüman Türk damgasını belirgin tarzda vurmuştur. Bu mimari tarz, daha sonra İstanbul’un ufuklarını süsleyecek silüetinin temel taşını oluşturacaktır.

Fatih Külliyesi,Osmanlı Devleti’nin bir buçuk asırlık tarihinde mimari cesamet bakımından en büyük; dini, ilmi ve sosyal hizmetlerin yürütlmesi açısından en gelişmiy külliyedir. Külliyenin bu haliyle oluşmasında cihangir padişahın arzısı ve dünya görüşü ile Osmanlı ilim ve kültür hayatının bu süre içinde kazanmış olduğu seviyenin (s: 39), eski Bizans ihtişamı karşısında kendini daha ileriye götürme hamlesinin tesirlerini de görmek gerekir. Bu külliyenin içinde Sahn-ı Seman veya Sahn Medreseleri adı ile bilinen sekiz büyük medrese ve bunlar ile bir arada Tetimme adı ile inşa edilen yine sekiz alt medrese grubu, bu külliyenin ilim ve eğitim tarihi açısından dikkate değer en önemli unsurlardır. Gerçekten de bu medreselerin kurulmasının Osmanlı ilim ve eğitim tarihi içinde bir dönüm noktası ve yeni bir ilerleme merhalesi olduğu, gerek o dönemin yazılarında gerekse daha sonra yazılan metinlerde, hep kabul gören bir kanaat olarak tekrarlanarak günümüze gelmiştir. Bu medreselerin haklı şöhretleri de Osmanlı İmparatorluğunun zaman ve mekanı boyutlarınca yayılmıştır.

… Ayrıca İstanbul Üniveristesi’nin tarihini Fetih ile birleştirme gayretleri içinde, bu çalışmalara yeni bir hız verilmiştir. Bu çalışmaları yürütenler ve onları teşvik edenler böyle bir bağlantının tarihi delillerini bulmaya çalışırken, İstanbul Üniversitesi’nin Bayezid Meydanı’ndaki giriş abidesi üzerindeki tuğrayı açmayı hiç düşünmemişlerdir. Bugün de İstanbul Üniversitesi, Sultan Aziz’e ait bu tuğranın yanında, sembolik komşuluk bağları dışında bir bağ olmadığı halde,Osmanlı Medreselerinin bir devamı olarak kabul edilmektedir[Dip not: Yurt içinde ve dışında genel kabul gören bu asırlar boyu süren münasebete böyle bir mirasın gerektirdiği ilginin hiçbir zaman gösterilmemesinde Osmanlı medreseleri konusunda menfi önyargının etkisi olduğu kesindir.](s:40)

Osmanlı medeniyeti tarihi konusunda yaptığımız araştırmalar sırasında, değerli ilim adamlarımızın Fatih medreseleri ile ilgili o yıllarda yazdıklarına baktığımızda, konunun önemine yakışır ilginin gösterildiğini ancık yapılan çalışmaların çok geniş kapsamlı olması nedeniyle, Fatih medreseleri ve özellikle onların kuruluşu ile ilgili kısımların derinlemesine incelenmediğini, konunun araştınrılması gereken baz temel yönlerinin hala ele alınmadığını, yeni soruların sorulup cevaplandırılmayı beklediğini gördük. Böyle eksikliklerin bulunmasının her ilim çalışma için geçerli ve tabii olduğu kanısındayız. Ancak bizi çok düşündüren ve şaşırtan husus, bu öncü ilim adamları ile onları izleyen sonraki nesillerden ilim adamlarının baştan beri temelsiz, tarihi dayanağı olmayan bir takım “bilgi unsurlarını”, “tarihi rivayetler” adı altında devamlı olarak tekrar etmeleri ve onlara dayalı olarak büyük hükümler vermeleri ve önemli değerlendirmeler yapmalarıdır. Biz bu makalemizde,elde mevcut Fatih devri kaynaklarında veya sonraki ona yakın dönemden bize ulaşan kaynaklarda bulunmayan hususların bu çalışmalarda o döneme aitmiş gibi ileri sürüldüğünü göstermeye çalışacağız. Daha geç devirlernde ileri sürülen veya bazı tarih kitaplarında yer alan görüşler, hangi baağlamda söylenip yazıldığına bakılmadan ve dikkatli şekilde otantikliği belirlenmeden tarihi vakıa olarak kabul edilmiştir. Aynı zamanda ilimi metodollojiye tabi olmadan yazılan savunmacı ve yüceltici yazıların gözü kapalı olarak tarihi bir vesika gibi alınıp aynen tekrarlanması, hatta bu yanlış bilgi ve kanaatlerin de daha ileriye götürülerek, işin içinden çıkılmaz hale getirildiğini görüyoruz. Bu yazılarda karışıklığa yol açan başka bir husus da birbirinden çok farklı eğitim anlayışı, felsefesi ve sistemleri olan Osmanlı medreseleri ile modern okul ve üniversiteler arasında kurulmaya çalışılan paralellikler ve benzerliklerdir.

Bu karışıklıktan da nasibini alan Fatih Medreseleri (s: 41), değişik bilim dallarında eğitim yapan ve farklı formasyonu olan meslek sahiplerini yetiştiren fakültelerden oluşan üniversiteye benzetilmiştir. Böylece Fatih külliyesi medreseleri imajı: Dini ilimler, Edebiyat, Hukuk, Fen, Tıp ve Mühendislik Fakültelerinden oluşan bir üniversita haline gelmiştir. Ayrıca “ulemadan” vezir Mahmud Paşa, Molla Hüsrev ve Ali Kuşçu tarafından hazırlanıp padişahın tasdikinden sonra uygulanmaya başlanan bu “üniversite”nin,”ders programı” ile kendine has bir “kanununun” bulunduğu ileri sürülmüştür. Hatta bir zamanlar, Türk üniversiteliren has “Ordinaryüs Profesörlük” ucubesinin bile Sahn medreselerinde mukabil ve muadili bulunmaya çalışılmıştır. Bugünkü mesleki anlayış ve akademik alışkanlıklarıyla bu konulara eğilenler, esasen her bakımdan çok uzaklarda kalan bu konunun, maalesef, daha zor anlaşılır hale gelmesine sebep olmuşlardır…

1. Kaynaklar Işığında Fatih Külliyesi Medreseleri

Fatih devrini ele alan kaynaklar, sonraki devir kaynaklarına nazaran daha az olmasının yanısıra genel olarak fütühat ve özellikle sırf Osmanlı veya İslam tarihini değil, dünya tarihini çok derinden ilgilendiren İstabul’un fethi üzerinde detaylı şekilde dururken onun umran, kültür ve eğitim sahalarında yaptığı işlere çok kısa yer ve genel bilgi vermektedir. Fatih devrinden 17. yy’ın ortalarına kadar yani iki yüzyıllık dönem içinde yazılan (basma veya yazma) Osmanlı tarihlerinden bu medreseler konusunda tesbit edebildiklerimizi, mümkün olduğu ölçüde ve tekrarlara mahal vermeden. kronolojik sıraya rialet ederek aşağıda vermeye çalışacağız.

Fatih Külliyesi ve medreseleri ile ilgili bilgilerin temel kaynağı Fatih vakfiyesidir. Önce Arapça daha sonra Türkçe olarak düzenlenen bu vakfiyenin günümüze ulaşan on nüshası bulunmaktadır. Arapça ile Türkçe metin arasında bazı farkların bulunduğuna ilk önce Adnan Adıvar tarafından işaret edilmiştir. Ekrem Hakkı Ayverdi de Fatih dönemi mimarisine ait abidevi eserinde vakfiye nüshaları arasındaki farklara işaret etmiş bulunmaktadır.Son olarak da, ihalatı ve çok dikkatli şekilde Osmanlı vakıf kütüphanelerini inceleyen İsmail Erünsal, Fatih Külliyesinde bulunan medreselere vakfedilen kitapları ve kurulan kütüphaneleri incelerken, nüshalar arasındaki farkları ele almış ve bu makalemizde tenkitle ele alacağımız bazı çalışmalarda bulunan kütüphane (s:43)cilik konubsundaki yanlışlıkları tashih etmeye çalışmıştır. Bizim aşağıda sunacağımız özet, Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından yayınlanan Türkçe nüshaya dayanmaktadır. Bu metnin, Külliyenin kuruluşunun tamamlanmasından ve işleyişinin kurulu düzen içinde rutin bir hal aldığı bir zamana ait olması, bu çalışmamız için daha elverişlidir.

Vakfiyeden, Fatih’in İstanbul’u fethettikten sonra onu imar edip yeni şahsiyetini oluşturmak için büyük bir hamle yaptığını ve etrafındakileri bu hamleye katılmak için teşvik ettiğini görüyoruz.Böylece, hayır sahiplerinin gayreti ile yüzden fazla kilise ve manastırın mescid, medrese ve hanikaha dönüşüğünü öğreniyoruz.Vakfiye bu dönüşümü, Hz. Muhammed’in kazandığı bir savaştan sonra, nefisleri terbiye ve geliştirme babında söylediği “şimdi küçük cihadı başardık sıra büyük cıhada geldi”sözüne işaret ederek, İstanbul fethinin küçük cihad( cihad-ı asgar), bu imar ve eğitim hamlesinin büyük cihad(cihad-ı akbar) olduğunu, edebi güzel bir üslup içinde tasvir eder. Vakfiye aynı zamanda Fatih’in merkeziyetçi tavrının bilim ve eğitim hayatındaki tesirini ve bizim burada ele alacağımız medreselerin kuruluşunun, bu merkeziyetçi politikanın bir ifadesi olarak düşünüldüğünü gösterir.

Vakfiyeye göre Fatih “payitahtını” yani yeni başkentini, “darülilim” yani ilim merkezi yapmak için Caminin etrafında yüksek sekiz medrese ve bu medreselerin arkasında “Tetimme” adıyla bilinen sekiz küçük medrese inşa ettirmişti. Böylece Caminin iki tarafında toplam onaltı medrese olup bunların dışında, Caminin batı kapısına mail tarafında, bir “Darültalim” yani sibyan mektebi de kurmuşlardır(s:44)

Vakfiyeden, bu külliyenin gelişmiş bir eğitim merkezi olarak ve burada eğitim göreceklerin onun dışına çıkma ihtiyacını duymayacak şekilde dezünlündiği, bunun için yeme, içme, barınma ve tedavi görme konusunda bütün ihtiyaçların görüleceği kütüphane, imaret ve darüşşifa gibi müesseselerin de kurulduğunu görüyoruz.

Vakfiyeye göre, Padişah medaris-i aiye’nin (yüksek medreseler) işleyişini ve görevlerini şu şekilde düzenledi: Caminin iki cenahında bulunan ve binası geometrik kaidelere, düzeni ise hikmet kaidelerine göra kurulan Semaniye (sekiz) medreselerinden her birine, Kuran-ı Kerimde ifade edilen özelliklere sahip, mebadi ve mukaddimat ile akli ve nakli ilimlerde uzman, eğitici olma sıgatlarını taşıyan ve ömrünü faydallı ilimlere adamış birer müderris tayin olunsun.Bu müderrislerden herbiri,tatil günleri hariç, hergün medreseye giderek,vakıf şartlarına uygun olarak orada hazır bulunanlara (talebelere) çeşitli ilimlerden okutsun, ayrıca hikmek türlerinden ve inceliklerinden feyz versin; bunun karşılığında her bir müderris vakıftan günlük elli akçe alsın.

Öğrenciler arasında akranları içinde sivirilen, muhtasar kitapları okutabilecek ve çabuk öğrenme kabiliyeti olan bir kişi, her müderrisin medresesinde onun Muidi olsun ve günlük olarak vatkıftan beş akçe alsın ve her medrese için on beş Danişmend tayin edilsin.Onlardan herbiri de kabileyetli, zeki, muteber kitapların gayelerini anlayabilen, yazarların söylediklerinin inceliklerine mutalaa ile ulaşabilen, medrese müderrislerinin huzurunda çeşitli fenlerden (fen=ilim) konuşmaya ve tartışmaya kadir ilim ayşıkları olsunlar, ders günlerinde müderrisin huzurunda hazır bulunsunlar, medresede okutulan önemli ilimlerde ustalaşmak için ders meclisinde hazır olsunlar ve vakıftan kişi başı iki akçe olmak üzere otuz akçe alsınlar.

Her medrese için bir bevvap tayin olunsun. Bu bevvep (s: 45), medresenin kapılarını zamanında açıp kapasın ve ders bitimine kadar hazır bulunsun.İki kişi de hadim ve ferraş olsun; bu iki kişi medresenin, medresenin hareminin ve kenefinin temizlenmesi ile uğraşsınlar. Bu görevlerinden dolayı vakıftan günde, her biri iki akçe olmak üzere, altı akçe alsınlar. Medresenin hasır, kandil, yağ (lamba yağı) ve fitil ihtiyaçmlarına günde ikişer akçe ayrılsın.

Tettimme Medreseleri olarak bilinen, küçük medreseler için vakıftan günlük altışar akçe tayin edilsin. Bu meblağın iki akçesi bevvaba, geri kalan dört akçe de ihtiyaca göre hasır, mum vb. ihtiyaçlar çiçin sarfedilsin. Tetimmenin her bir odasına(hücresine) her ay onbeş akçe verilsin. Böylece odalarda bulunana talebelerin ihtiyaçları giderilsin, onlar da rahatlıkla faydalı ilimleri tahisli etsinyer. Vakfiyelerde buraya kadar, her bir görevlinin görevi anlatılmıştır. Bu kişiler bizzat görevlerini kendileri yaparlar ve meşru bir sebep olmadıkça “naib” kullanmazlar.

Medreseye vakf edilen kitaplardan oluşan kütüphaneye bir hafızülkütüb tayin edilsin. Bu kişi, muteber kitapların isimlerini bilen, müderris, muid ve talebelerin ihityaç duydukları kitapları tanıyan biri olsun. Hafızülkütüb, Nazır veya Naibinin (Kaim-makam-ı Nazır) bilgisi dahılında vakıf kitaplarını medrese mensuplarına ulaştırsın ve bu kitapları korusun, bunun karşılığında vakıftan günlük altı akçe maaş alsın. Hafıülkütüp için bilgisi geniş ve iyi olan bir katip tayin edilsin. Bunun görevi: Darülkütüpte bulunan kitapların sayılarını ve isimlerini yazsın ve kime ne kadar kitap verildiğini defterine kayd etsin. Hafıülkütüp ile güvenilir katibi, talebelere ihtiyaç duyduklardı kitapları dağtsın ve ihtiyaç giderildikten sonra toplasın ve geri alsın. Bunu yaparken bir varak bile zayi etmesin aynı zamanda ihtiyaç sahiplerinin de ihtiyaçlarını da gidersin. Bu görev karşılığında katip dört akçe alsın. Vakıf Nazırı da her ayın sonunda vakıf kitaplarının kaybolmaması için sıkı kontrolde bulunsun ve onları korusun”

Fatih devrinin elimize ulaşan vakfiyesi dışında tarih kitaplarının Sahn medreseleri ile ilgili verdiği bilgiler çok kısa olup detaylardan uzaktır. Elimizde Fatih dönemine ait en eski metin, çağdaşı olan İmrozlu Rum tarihçisi Kritovulus’un eseridir. Türkçe’ye “Tarih-i Sultan Mehmed Han-ı Sani” adı ile çevirilen bu eser, 1451-1467 yıllarının tarihini kapsar. Kritovulus , fetihten sonra İstanbul’un idaresi ve imarı iyle ilgili sultanın çalışmaları konusunda, teferruata girmeyen özlü birtakım bilglier sunmaktadır. Bu bilgiler, Fatih’in külliyesinin ilk kuruluş aşamasıyla ilgilidir:

“Kendisi dahi şehrin ortasında ve yüksek bir noktasında cesamet ve kıymet cihetiyle emsalini aşan bir cami inşa ettirmek için bir yer seçerek içine konulacak sütunların ve taşların ve sair inşaat malzemesinin hazırlanıp tedarik edilmesini ferman eyledi.”(Kritovulus, Tarih-i Sultan Mehmed Han-ı Sani (çev Karolidi), İstanbul, 1328, s:128-129)

Bu metin, Fatih Külliyesinin Şubat 1463′te başlayan inşaatından önceki durumu açıklaması bakımından önemlidir.

Fatih’in çağdaşı olan ve İstanbul’un fethinde bulunan Tursun Bey ‘in (öl: 1490′dan sonra) Tarih-i Ebü’l Feth adlı eserinde Fatih Camisi’nin yapımından sözederken özetle “Ve caminin bazı taraflarına sekiz güzel medrese yaptırdı. Tefsir, hadis, furü ile usul-i menkul ve ma’kul konularında yazılmış çok değerli eserleri kütüphanesinde bir araya getirdi. Devrin en faziletli ve bilgili alimlerini ders vermek üzere hoca olarak atadı. Bu hocalar takva ve fetva bakımından devlet ve din bahçesini süslediler. Bu aziz insanların eserleri, güneşin nuru gibi aleme yayıldı. ‘İlim Çin’de bile olsa arayınız’ hadisinin hükmüne uyarak uzaklardan gelen dirayet sahibi(s: 47) ve ilim talibi müstaidler, orada bulunabilmek için, güzel bir şekilde yarıştılar. ‘Sen bütün varlığın ilme vermedikçe o sana bir kısmını vermez.’ ve ‘ Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?’ hükümlerine uygun olarak, gece ve gündüz, doğrulukla ilim öğrenmeye gayert ettiler. Taş yastık ve hasır yatağa bile razı olan müzakereci suhteler için Tetimme Odaları yaptırdı. Faziletlilere ve talebelere günlük ve aylıkla ders görmeleri tekrar emir buyuruldu. Bu medreseler, durumlarına uygun olarak, Semaniye diye isimlendirildi. medreselerin çevresine, herkesin yararlanabileceği bir darüşşifa yaptırdı ve hazik tasibler, sadık hizmetliler ve uygun ilaçlar temin etti. Medreselerin bir yanına medrese ehline, gelip gidenlere, fakirlere ve mahalle sakinlerine günde iki defa yemek verebilecek ali bir imaret yaptırdı” denilmektedir.

İlmin faziletiyle ilgili Arapça iktibaslarla dolu Tursun Bey’in bu ifadeleri, medreseler konusunda vakfiyeden özetlediğimiz bilgilerden çok az bir kısımını, edebi ve ağır bir üslupla sunmaktadır.

Fatih’in ölümü esnrasında İstanbul’da bulunan ve ilmiye mesleğine mensup olan Neşri (70-80 yaşlarında iken 1520 de ölmüştür), “İstanbul’un İmarına Başlamasının Hikayesi” başlığı altında “… bundan sonra İstanbul’un şerefli bir yerinde sekiz medrese, ortasına ulu bir Cami, karşısında darüşşifa, medreselerin suhteleri için Tetimme, Sofilerin duracağı ziyarethaneler de yaptırdı, bütün bu medreselerin ve suhtelerin aşını, ekmeğini, etini o imaretten kıldı. Bu “biri bine karşılık” bir imarettir.

2. Bayezit dönemi müelliflerinden İdris-i Bidlisi (öl 1520)’nin sultanın emriyle yazdığı Sekiz Cennet (Heşt Bihişt ) adlı Farsça tarih kitabı, Fatih dönemi için önemli bir kitaptır. Gazi Osman Bey’den 2. Bayezid’e kadar sekiz Osmanlı padişahının tarihleri ile ilgili bilgi veren bu eserin yedinci kısmı Fatih’e ve dönemine aittir. Süslü ve ağdalı bir dille yazılmış olan bu eser, yayınlanmayı ve Türkçeye tercüme edilmeyi bekleyen tarihi kaynakların bellli başlı olanları arasındadır. Bu eserde, Fatih külliyesi ile ilgili bilgiler “İstanbul’da Yeni cami, sultanın hayır kapıları, Semaniye medreseleri ve onlara ek olarak yapılan Tetimmi Medreselir hakkında” başlığı altında bulunmaktadır. Buna göre İdris-i Bitlisi, özet olarak, bu konu ile ilgili şu bilgileri vermektedir: “ İslam’ın yörüngesinde bulunan, salim düşüncesi zamanın mühendislerine ölçü olan padişah, o geniş şehirde, maddi ve manevi güzellikleri biraraya getiren, kadim tarz üzere bir cami ve onun etrafında birkaç medrese ve darüşşifa yapılmasını istedi. O gönül açan alanın ön tarafında, büyük bir avlunun içinde, çevresinde dokuz felek gibi çok sanatlı kubbeler bulunan, gökyüzüne benzer büyük tek kubbeli bir cami ve onun iki yanında ilim ehlinin ve talebelerin oturmaları için, hendese kanunlarına uygun olarak, sekiz medrese yapıldı. Her medresenin önünde ders vermek için daha büyük kubbeli birer dersane açıldı. Felmek-i azamın diğer sekiz feleğe faik oluşu gibi caminin kubbesi de diğer sekiz kubbeye faik idi. Bu manzumenin cıvarında, feleklerin mazharı olan temiz nefisler topluluğuna, yani bu safa ve rühaniyet ile dolu din uluları ve alimlere bir sükunet yeri yaptı”

(E. İhsanoğlu, BCFF, s:49)

“Diyarbakır ve diğer doğu memleketlerinin alınmasında İdris-i Bitlisi ’nin büyük hizmeti görüldü. Bu zat, sünni olan Kürt beyleriyle görüşüp anlaşarak onları Osmanlıların tarafına çekti. Böylece Urmiye, İtak, İmadiye, Cizre, Eğil, Bitlis, Hizran (Hizan),Garzan, Palu, Siirt, Hısn-ı Keyfa (hasankeyf), Meyyafarikin (Mafarkın),Cezire-i İbn-i Ömer ve başaklarından oluşan yirmibeş bölge beyi devlete itaat edip kendilerine ebki tertipleri üzere yerelerini idare etmek üzere beratlar gönderildi. bu beylerden Palu hakimi Cemşit Bey, padişah çaldıran seferine giderken bağlılığın bilidirdi ve orduda bulundu.

Devlete itaat ile Osmanlıların yüksek egemenliğini kabul etmiş olan Kürt beyleri arasında Bitlisinin egemeni Emir Şerefeddin ile Hizran egemeni Emir Davud ve Hısn-ı Keyfa egemeni(emiri) Eyyubilerden Melik 2. Halil (dip not: Eyyubiler devletini kuran ailenin Hısn-ı Keyfa şubesi emirlerinden olan 2. Halil, emir Süleyman’ın oğludur. Bir aralık bu aile 1461′de Akkoyunluların nüfuzu altına girmiş ise de onların inkirazı sırasında bu 2. Halil, Siirt ile Hısn-ı Keyfa’yı almıştır. Melik Halil, bir ara kayınpederi olan Şah İsmail’in yanına gidip orada tevkif ve hapis edilip Çaldıran Seferinden sonra ordan kurtulup memlekiteni dönmüş ve Şah İsmail’e karşı Osmanlı egemenliğini kabul etmiştir. Melik Halil’in oğullarından 2. Süleyman, kardeşleriyel mücadeleden bıkarak,1524′te Hısn-ı Keyfa’nın anahtaralarını Diyarbakır beylerbeyi Hüsrev Paşa aracılığıyla Kanunui Sultan Süleyman’a takdim eylediğinden bu suretle Hısn-ı Keyfa doğrudan doğruya ilhak olunarak Melik Süleyman’a Urfa (Ruha) sancakbeyliği verilmiştir. Hısn-ı Keyfa (Hasan Keyf) kalesi Diyarbakır beylerbeyinin yönetiminde olup kazaların Halil oğlu Süleyman Bey altı kere yüzbin akçe ile sancak olarak idare eder: topkapı arşivi 10057 sene 939).(s:275) ve İmadiye hakimi Sultan Hüseyin ileri gelenlerden idiler. Eyalet ismiyle büyük kürt Beylerinin sanakları: Cezire, Bitmlis, Suran, hısn-ı Keyfa, Imadiye, Çemişkezek. Bunlardan aşağı Kürt beylerinin sancakları: Hizan, Sason, Palo, Çapakçur, Egil, Sincar, Elok, Çermük, Hızo, Zerik, Siverek.

Bundan sonra Yavuz Sultan Selim’ in Mısır seferi sırasında Halep’n fethinden sonra ve bu seferden dönüşte Malatya, Urfa, Behisni, Ergani, Harput, Divriği, Siverek ve ikinci defa Mardin ve diğer bazı şehirler ve kasabalar Osmanlı yönetimine geçmiştir. Elcezire ve Doğu Anadolunun elde edilmesi sürekli uğraşılarak üç senede sona ermiş ve bu konduda yine İdris-i Bitlisi’nin büyük hizmeti görülmüştür.”

(Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, II. Cilt s: 275-276 )

Molla Hüsrev (Yozgat, ?-İstanbul Ekim 1480)

Osmanlı devletinde 15. yy’ın ikinci yarısı içinde yetişen ve fıkıhta en yüksek ilim adamlarından olan Molla Hüsrev için Fatih Sultan Mehmet “ zamanımızın Ebu Hanifesidir” diye takdir ve iftihar ederdi..Bir söylentiye göre, Molla Hüsrev’in babası Yozgat cıvarında Yerköy’de bulunan Arsak adlı bir Türkmen aşiretindendi. Bir başka söylentiye göre İslamiyeti benimsemiş bir Fransız soylusunun (asilzadesinin) oğluydu. Taşköprüzade, babasının Rum asıllı bir Müslüman olduğunu belirtmektedir. Bu alimin adı Mehmed Hüsrev ve babasını adı Feramerz ve onun babası da Ali adında bir Türkmendir.

İslam hukukçuları arasında bugün de en büyük mevkiyi tutmakta olan Molla Hüsrev, fıkıhtan Dürer ve Gurer i simli metin ve şerhi içeren kıymetli eserleriyle ünlenmiştir. Molla Hüsrev, Molla Fenari’nin oğlu Yusuf Bali’den ders aldı, Bursa’da müderrislik ,Edirne kadılığı ve Edirne’deki Şah melik medresesinde bir süre müderrislik yaptı. Sultan 2. Mehmet’in birinci kere başa geçişinde kazasker tayin edilmiş ise de 2. Murat’ın yeniden hükümdar olması üzerine o da kazaskerlikten çekilerek şehzade ile birlikte Manisa’ya gitmiştir hatta Sultan Mehmet’in kendisinin diğerleri gibi makamında kalmasını arzu etmesine karşı “Mürüvvet, devlette ve azilde inasının arkadaşlarıyla beraber olmasıdır” diyerek birlikte gitmişti.

Molla Hüsrev, Fatihin ikinci kere başa geçmesinden sonra yanında maaşlı olarak çalışmaya başladı .Molla Hüsrev, Rumelihisarının yapımı sırasında bizzat inşaatın başında bulundu ve dört ay gibi kısa bir sürede inşaatın tamamlanmasında büyük emeği geçti. Hızır bey’in ölmesi üzerine 1458′de İstanbul kadılığına atandı. Hatta “Bilad-ı selase” denilen Galata, Eyüp ve Üsküdar kadılıklarının yanısıra Ayasofya Medresesinde müderris olarak görevlendirildi. Öğrencileri sabahleyin topluca evine gider birlikte kahvaltı ederlerdi. Dersini bitirdiken sonra yine hep birlikte -öğrencileriyle birlikte- evine gelirdi. Yusuf b. Cüneyd et-Tokadi, Zembilli Ali Efendi,Hasan çelebi, Hasan b. Abdüssamed es- Samsuni ve Muhammed Şah el-Fenari kendisinden ders alan seçkin öğrencilerdi.. Bu hizmetleri yapmaya yetişmekle birlikte müsait zamanlarında kitap bile istinsah ederdi.Çelebi Medresesinde müderris olan kardeşinin ölümünden sonra aynı medresenin müderrisliğine atandı. Varna savaşından önce kazaskerliğe getirldi(1429).

Bu tarihten itibaren Osmanlı ordusunun dini konularda görüşlerine başvurduğu tek yetkili haline geldi. Varna Savaşı’na katıldı.

Bir düğün cemiyetinde padişahın Molla Gürani’yi sağına ve kendisini de soluna oturtacağına dair haber alınca gücenip 1462′de İstanbul’dan ayrıldı ve Bursa’ya gitti; orada bir medrese yaptırarak ders okutmaya başladı. Hatasını düzeltmek isteyen Sultan Mehmet, Molla Hüsrev’i İstanbul’a getirtti ve müftü(şeyhül-islam olarak atadı. 1490′de ölümünüe kadar burada kaldı, cenazesi Bursa’ya götürülüp medresesine defnedildi.

Molla Hüsrev, İstanbul’da kendi adıyla anılan bir cami ve pek çok mescit yaptırlmıştır. Zamanının akli ve dini bilimlerinde en büyük otoritesi olarak kabul edildiği gibi aynı zamanda ünlü bir şairdir. Türkçe ve Arapça şiirleri vardır

Uzun boylu,vakur ve alçakgönüllü bir insandı. Pek çok kölesi ve cariyesi olmasına karşın kendi hizmetinde kullanmaz, odasını bile kendisi süpürürdü. Cuma günleri Ayasofya Camisine girdiğinde bütün halk ayağa kalkar ve mihraba geçinceyye kadar yolunu açarlardı. Fatih, bulunduğu yerden bu manzarayı seyreder ve vezirlerine “İşte zamanın Ebu Hanifesi” diyerek onunla iftihar ederdi. Kadılık ve öğretmenlik görevleri yapmasına rağmen hergün kendisinden önceki bilgelerin kitaplarından iki sayfa istinsah ederdi. Yazısı çok güzeldi.

Molla Hüsrev, fıkıh, fıkıh usülü,tefsir,kelam ve belagat alanlarında pek çok eser yazdı.

(Osmanlılar Ansiklopedisi, s: 596 ve Uzunçarşılı, s: 656-657)

Hoca Sadeddin Efendi ‘nin (öl. 1598) Tac el- Tevarih adlı eserinde Fatih Medreseleri ile külliyesi hakkında biraz daha ayrıntılı bilgi verirken “vakfiye-i şerifelerinde mestur olan şürüt mucibi üzere..” şeklindeki ifadesinden Fatih vakfiyesinden haberdar olduğu anlaşılır. Daha önceki alıntılarda görülmeyen bu kayıt, vakfiyenin bu tarihte elde olduğunu veya en azından içindeki koşulların neler olduğunun bilindiğini göstermesi bakımından önemlidir.

Kanuni Sultan Süleyman’ın teşvikiyle, Küçük Nişancı adı ile bilinen Mehmet Paşa (öl. 1571) tarafından yazılan Siyer-i Enbiya-i İzam ve Ahval-i Hulefa-i Kiram ve Menakib-i Selatin-i Osmani adlı eserde ise Fatih’in Sahn ve Tetimme medreseleri ile devrinin uleması konusunda tatlı bir üslup içinde, övücü ve methedici ifadelerle çok genel bilgiler sunmaktadır.

Fatih medereseleri ve genellikle ilmiye tarihi ile ilgili en çok kullanılan ve atıfta bulunan eser, Gelibolulu Mustafa Ali ’nin (1541-1599) Künh el- Ahbar adı ile yazdığı dünya tarihidir. Ali’nin 1593-1599 yılları arasında yazmış olduğu ve dört rükünden oluşan bu eserin Osmanlı hanedanı tarihi ile ilgili kısmının tenkitli metinin bugüne kadar hazırlanıp basılmamış olması,Osmanlı tarihçiliği için büyük bir eksikliktir. Künh el-Ahbar’ın Osmanlı medrese ve uleması ile ilgili kısımlarının, bu konu ile ilgilenen birçok araştırmacının referansları arasında yer aldığı görülmektedir. Ancak incelememiz esnasında ele aldığımız konu ile ilgili çalışmalrda dikkatimizi çeken husus, Ali’nin bu esireni yapılan(s:50) atıf ve ondan yapılan iktibasların bir çalışmadan diğerine gerçekten deformasyona uğradığı ve orjinal metinde olmayan bilgilerin nüsha ve varak numaraları belirtilip ifade edildiğidir. Biz burada Ali’nin bu eserinin en çok kulanılan iki nüshasına dayanarak, Fatih Camii Medreseleri ile ilgili metnin özeti:

“İstanbul fatihi Sultan Mehmet Han zamanında, bilhassa İstanbul’un fethiyle, ülkenin genişlemesi, okur-yazarların veisti’dad sahiplerini çoğalması ulemaya riayet ve ihtiramı gerektirdi.Özellikle, tarik-i ulemadan çıkan Muhmut Paşa’nın sadrazam olması alimlerin ve marifet sahiplerinin itibar kazanmasına sebep oldu. Sahn medreseleri diye şöhret kazanan medaris-i semaniye belde-i tayyibede sekiz cennet diye vasıflandırıldı. Sekiz medresede ellişer akçe ücretle sekiz müderris, dörder akçe ücret (vakfiyede beşer akçe) ekmek ve çorba ile birer mu’id ve on beş hücreye de birer danişmend tayin edildi.medreseye ek olarak yapılan Tetimme binasına, ehl-i Rum ıstılahınca sohtegan adı verilen talebeler yerleştirildi. Bu talebelerden vakitlerini adı geçen mu’idlerden ilim öğrenerek geçirmeleri istendi. Tetimme binasında sekiz hücrede üçer talebe bulunması ve her talebeye her ay onikişer akçe mum parası, sabah ve akşam imaretin yemekhanesinden yahni ve çorba, seher vaktinde pirinhç ve ikindi zamanında gendüm (buğday) aşlarından verilmesi kararlaştırıldı.”

Yukarıdaki metinden anlaşıldığına göre Gelibolulu Mustafa Ali, vakfiyedeki bilgilere benzer bilgiler sunmakta bunun yanında Fatih’in ulemaya verdiği öneme, eğitimin genişlemesi konusundaki politikasına ve bu hususta sadrazam Mahmut Paşa’nın oynadığı role genel olarak işaret etmektedir. Halbuki, bu makalemizin ikinci bölümünde detaylı olarak göstereceğimiz üzere, bu metni referans vererek onda olmayan birçok bilginin ileri sürdüğünü görüyoruz. Buna burada (s: 52) örnek olarak Prof. Dr. H. Atay’ın, Ali’nin Künh el- Ahbar ’ını kaynak göstererek yazdığı şu cümlelerine dikkatle bakalım: “ Öğrenci ve derslerle ilgili tüzük (Kanun-i Ulum, kanunu-i Örfiye-i Osmani). Bu kanunun en eski ve dolaysıyla Fatih’e ait ve aına yaptırdığı medresenin tüzüğü olduğu sanılmaktadır.Fatih’in medreselerinin ders programlarını molla hüsrev ile Ali Kuşçu ve Mahmut Paya’ya yaptırdığı bazı kaynaklarda ifade edilmektedir.” Ali’ni yukarıda verdiğimiz metnine bir daha bakacak olursak, ne öğrenciler ile ilgili bir “tüzük” ne de “kanunname” den söz edildiğini görürüz. Ayrıca Mahmut Paşa ile ilgili genel mahiyetteki işaretin dışında onun, Molla Hüsrev ve Ali Kuşçu ile beraber Fatih’in emriyle bir “ders programı” hazırladıklarına dair herhangibir “ifade” de bulunmamaktadır. Bu üç kişinin Ali tarafından hazırlanan biyografilerinde de böyle bir bilgi erilmemiştir Dikkate değer hususlardan birisi de,Ali’nin Mahmut Paşa için kullandığı dikkatli ifadedir. modern çalışmaların bazılarında Mahmut Paşa’nın “ulema”dan sayılmasına sebep olan bu konudaki ifade “Ulema tarikinden zuhur edip sedaret rütbesine ulaşan” şeklindedir. Taşköprülüzade’nin daha ileride göreceğimiz dikkatli ifadesi yanında Ali’nin bu ifadesini de göz önünde bulundurduğumuz zaman, hatasırnı nereden kaynaklandığını tesbit etmiş oluruz.

Fatih devri ilim hayatı ve uleması ile ilgili en çok bilgi (s: 53) veren kaynak Taşköprülüzade (1495-1561)’nin kısaca Şakayık olarak bilinen eseridir. Kendisi, Kanuni Sultan Süleyman devri ulemasından olduğu halde, Osmanlı devletinin kuruluşundan itibaren her padişahın dönemini bir “tabaka” olarak ele alarak, Osmanlı uleması ve eserleri ile ilgili ulaşıp kaydedebildiği bütün bilgileri on tabakadan oluşan bu eserinde derlemeyi başarmıştır. Fatih devri ulemasıyla ilgili bilgiler esas itibarıyla ona ayırdığı yedinci tabakada bulunmakla beraber, daha önceki ve sonraki tabakalarda da onlarla ilgili önemli bilgler verilmektedir.Taşköprülüzade Fatih döneminden bir asır sonra yaşamış olmasına rağmen, o dönem hakkında ve özellikle kendisinin de iki defa müderrislik yapttığı (1539-1544 ile 1547-1551) Sahn Medreseleri hocalarıyla ilgili, başka bir kaynakta bulunmayan ve daha sonra yazılan Osmanlı kaynaklarında sıkça tekrarlanan ayrıntılı bilgiler vermektedir. Taşköprülüzade’nin anne tarafından dedesinden, baba tarafından dedesi Hayrettin Halil b. Kasım (Öl: 1474-75)(Molla Hüsrev’in kardeşinin talebesi) ile babasının dayısı ve hocası Muhammed b. İbrahim el- Niksari (öl: 1495-96) den naklettiği haberler arasında, Fatih’in Taşköprülüzade’nin dedesini Sahn medreselerine atamak istediğini, ancak onun bunu kabul etmediğini; babası ve hocası Muslihiddin Mustafa b. Halil’in ( 1453-1528-29) Semaniye Medreselerinden birisinde müderrislik yaptığını, amcası Kıvamettin Kasım b. Halil ‘in (1463-1513) Sahn müderrislerinden Tokatlı Molla Lütfi, Molla ibn el- Müeyyed’in ve Molla el-İzari’den ders gördüğünü kaydeder.(s:54)

Taşköprülüzade’nin kendi hocaları ile babasının hocalarının biyografilerine dikkatle bakıldığı zaman, kendisinin Sahn Medreseleri konusunda birçok bilgiye ulaşma imkanına sahip olduğu anlaşılır.Ulema muhitinde doğup büyüyen ve ulema tarikinin içinde küçük yaştan itibaren bütün hayatını geçiren taşköprülüzade, Şakayık adlı eserinde makalemizin ikinci bölümünde görüleceği gibi, modern literatürde, Sahn medreselerinin “Programı” ve “Tedrisat Nizamnamesi”nin hazırlayıcıları olarak ileri sürülen molla Hüsrev ile Ali Kuşçu’nun biyografilerini verir.Gerek bu biyografilerde gerekse Şakayık’ın bu alemlerle ilgili birçok yerinde verilen bilgeler arasında, bu kabil hazırlıktan sözedilmemektedir. Ayrıca bu iki ilim adamının Ayasofya medreselirinde müderrislik yaptıkları bildirilmekle birlikte, Sahn medreselerinde de herhangi bir hocalıklarının bulunduğuna dair bir haber yoktur. Daha sonra da görüleceği üzere “Program” ve “Nizamname”nin hazırlayanları arasında adı geçen vezir Mahmut Paşa’nın ise yeni yazılarda söylendiğini aksine,”ulema”dan olmadığı için Şakayık’ta ayır bir biyografisi de bulunmamaktadır. Ancak Mahmut Paşanın Taşköprülüzade’nin dikkatli ifadesi ile “ehl-i ilim” olması ve Fatih’in çok yakınında bulunması hasebiyle ulema ve ilim konularıyla yakından ilgili olduğu açıkça görülür.Birçok tayin,azil, ilmi tartışma ve ulema arasındaki münasebetler ile ulema devlet münasebetlerinde çok müdahaleci bir tavra sahip olan Mahmut Paşa’nın ulemadan sayılması da bu konuda yapılan değerlendirme hatalarının başka bir örneğini gösterir.

17. yy’da yazılan Osmanlı tarihlerinde ise, 15. ve 16. yy’larda yazılanların ötesinde bir bilgi bulunmadığını görürüz. Örneğin Solakzade (öl.1657) (s:55) yazdığı tarihinde, Fatih’in “Hayrat ve Hasenat”ı ile ilgili çok kısa bir özet verir. Nişancızade Mehmet b. Ahmet’in (1560-1631) Mir’at el- Kainat adlı eserinde de aynı tarzda, fakat biraz daha uzunca bilgiler verdiğini görürüz.

17. yy Türk kültür dünyasının önemli siması ve günümüze ulaşan çok sayıdaki değerli eseriyle Osmanlı eğitim ve bilim tarihine ışık tutan Katip Çelebi (1609-1657), medreseler konusunda ve medreselerde okutulan dersler hakkında değişik eserlerinde bilgiler vermiş ve bu medreselerin durumunu eleştiren görüşler ileri sürmüştür. Katip Çelebi’nin bu konudaki sözlerine 19. yy’dan itibaren sık sık atıfta bulunulmuş ve bu ifadeler herkes tarafından iktibas edilmiştir. Biz daha önce yayınladığımız bir çalışmada, Katip Çelebi’nin Osmanlı medreselerinin durumu ile ilgili gördüşlerini ihtiyatla ele almış ve bunları başka kaynaklarla, özellikle, özellikle çağdaşı oylan Avrupalı Comte de Marsigli (17.yy’ın ikinci yarısında İstanbul’da yaşamıştır) ile mukayese ederek üzerinde durmuştuk. Bu yeni araştırmamızda da aynı ihtiyatlı tavrı devam ettirme gereğinin üzerinde duruyoruz. Çünkü Katip Çelebi Cihannüma adlı eserinde değişik rütbeli medreselerde hangi derslerin okutulacağını anlatırken, “ibtidai manasıb-ı ilmiyeyi Sultan mehmet tayin buyurdular ki..” diyerek bunu Fatih Sultan Mehmed’e bağlamaktadır. Cihannüma adlı bu ünlü coğrafya eserinin sonunda Osmanlı sultanları hakkında bilgi veren Katip Çelebi’nin, bu bilgilerin bir kısmının Ali’nin Künh el-Ahbar adlı eserinden aldığı (s: 56) anlaşılmaktadır. Ali’nin eserini incelediğimiz zaman, katip çelebi’nin medrese konusundaki bilgilerini oradan iktibas ettiği açık olarak görüylür. Ali’nin bir ilim talibinin tahsilini tamamlayabilmessi için hangi payeli medresede hangi dersleri sırasıyla okuması lazım geldiğini ifade eden ve zaman içinde teessüs eden gelenek ve düzenden (kanun) bahseden uzun ifadeleri, katip çelebinin kısa özetinde Fatih’in emrine bağlanmış bulunmaktadır.

Burada dikkate alınması gereken hususlardan birisi, Ali’nin “Der beyan-ı nehc-i ulema ve beyan-ı tarik-i eshab-ı diraset ve kaza” başlığı altında verdiği bilgilerin Fatih devri veya münhasıran herhangibir padişahın devrine ait bilgiler olmadığıdır. Buradaki bilgiler, genele olarak Osmanlı ilmiye sınıfının mertebelerini ve zaman içinde nasıl oluştuğunu açıklayan bilglerdir ve kapsamlı şekilde anlatımlmışlardır. Çünkü burada Fatih’ten önceki dönemlere atıflar yapıldığı gibi, verilen bilgilerin daha sonraki devirlere ait olduğunu gösteren açık işaretler vardır. Bunun en bariz örneklerinden birisi,Fatih Kanunnamesiyle elli akçeli Sahn medreselerinin müderrisleri ulema arasında en yüksek paye sahibi olarak tesbit edilmişken metinde daha sonraki dönemlerde kurulan Altmışlı medreselerden bahsedilmesidir.

Katip Çelebi’nin bu konuda başka hataları bulunmakta ve bu hatalar birçok bilim adamımız tarafından farkına varılmadan, bazende farkına varıldığı halde tekrarlanmaktadır. Katip Çelebi, Mizan el-Hak adlı eserinde “Sultan Mehmed Han Medaris-i Semaniye’yi yaptırıp kanuna göre iş görülüp okutulsun diye vakfiyesinde yazmış ve Haşiye-i tecrid ve Şerh-i mevakıf derslerinin okiutulmasını bildirmiştir.” . Çok açık olarak görüleceği gibi Fatih vakfiyesinde herhangi bir dersin veya kitabın adı geçmemektedir. Ayrıca Haşiye-i Tecrid kitabı, medreselerin en alt kademesinde (yirmili veya yirmibeşli) okutulan bir eser olduğu gibi, Şerh-i Mevakıf adlı eser de, kendisinin Cihannüma ’sında gösterdiği gibi, Kırklı medreselere ait bir eserdir. Görülüyor ki Ellili medrese olan Semaniye medreselerinin vakfiyesinde olmayan veya payesine uygun düşmeyen eserlerin okutulduğunu söyleyen katip Çelebi, bu konuda ulaştığı bilgileri birbiren karıştırarak sunmuş ve daha sonra gelenlerin, yanlıgıya düşerek, bu konudaki hatalara yeni hatalar eklemelerine yol açmıştır.

Katip Çelebi’nin hatalı yazıları hariç yukarıda ele aldığımız eserlerin tamamına, yani Fatih’in çağdaşı olan Tursun Bey’den 17.yy’da yazılan tarihlere varıncaya kadar olan eserlerdeki bilgilere topluca bakacak olursak, iki temel kaynağın dışına fazla çıkmadıklarını görürüz. Bu kaynaklardan birincisi Fatih vakfiyesidir. Bu vakfiye, medreselerin genel çerçevesini çizen ve onlara sağlanan imkan ve imtiyazlarla ilgilidir. İkinci kaynak ise Taşköprülüzade’nin, o dönemin uleması ile ilgili çok yönlü bilgelr verdiği Şakâyık adlı eseridir. Bu iki temel kaynağa göre Fatih külliyesi medreselerinin kendisine has bir ders programı veya nizamnamesi bulunduğuna dair herhangi bir bilgi unsuru, delil veya karine bulunmamaktadır.

II. Sahn Medreseleri Konusundaki Çalışmaların Eleştirisi

Makalemizin birinci bölümünde taradığımız tarihi kaynaklardan elde ettiğimiz bilgiler ile giriş kısmında belirttiğimiz gibi yeni çalışmaların çizdiği özel eğitim programı (s: 58) ve kanunnamesi olan ve değişik fakültelerden oluşan üniversite imajı arasında büyük bir farkın olduğu açıktır. Biz makalenin bu ikinci kısmında kaynaklarda olmayan “bilgiler”in ortaya nasıl çıktığını, bir yazardan başka bir yazara geçerken bu bilgi unsurlarının nasıl şekil değiştirdiğini ve esas ile ilgisi olmayan şekli nasıl aldığını göstereceğiz.Bu bilgi deformasyonu sonunda Fatih medreselerinin tarihi realitesi ile ilgili olmayan, kurulu olduğu değerler sistemine tamamen ters düşen bir hal aldığını görme olanağına sahip olacağız. Bu tarih yazıcılığı incelemesinin konusunu Fatih medreselerinin iki yönü ile sınırlandırarak, sorunu olabildiğince genişçe irdelemeye çalışacağız. Ele alacağımız birinci konu Fatih medreselerinin kendine özgü bir ders programı ya da kanunnamesinin olup olmadığı sorunu, ikinci konu ise bu varsayılan program vya da kanunnnamenin hazırlayıcılarının kimler olup olmadığı sorunudur.

A-Fatihi Medreselerinin “Ders Programı” veya “Kanunnamesi” Meselesi

Tanzimatın yüzüncü yıldönümü münasebetiyle M.E.B’ nın yayımladığı “tanzimat” adlı önemli kitapta Ord. Prof. M.Ş. Yaltkaya’nın “Tanzimattan Evvel ve Sonra Medreseler” adlı makalesi, daha sonra gelen ilim adamlarınca medrese eğitimi konusunda temel kaynaklardan birisi olmuş ve o günden itibaren günümüze kadar sayılmayacak çoklukta iktibas edilmiştir.Yaltkaya, Katip Çelebi’nin Fatih medreseleri ile ilgili verdiği yanlış bilgileri yineleyip bunlara medrese eğitimi konusunda yeni bilgiler ekler. Bu tarihten sonra yapılan konu ile ilgili bütün çalışmalarda, gerek birinci hata, gerekse verilen ikinci bilgi unsuru sürekli olarak yinelenir. Ayrıca nakilden nakile bu ikinci bilgi unsuru deformasyona maruz kalarak çok farklı bir hal alır.(s:59)

Yaltkaya, İstanbul Üniversitese Kütüphanesi Halis Efendi kitapları arasında siyaset kısmında 206 numarada kayıtlı bulunan Kanun-ı talebe-i Ulum adlı bir yazmada, “eske medreselerde okunan dersler ve kitaplar ve talebenin terakkisi hakkında malumat” bulunduğunu kaydeder ve bu yazma eserden konu ile ilgili şu metni iktibas ederhttp://www.*****.com/images/smilies/frown.gif….)

Ş. Yaltkaya, medreselerde okutulması zaruri görülen ve mulazamet için gerekli olan tahsil şartlarını ihtivva eden (s:60) bu Kanunname metnini, Fatih devrine açıktan bir atıfta bulunmadan yayınlar.

1946′da Fatih Külliyesinin değişik yönlerini ayrıntılarıyla ele alan rahmetli Ordinaryüs Prof. Dr. Süheyl Ünver, Yaltkaya’nın Fatih dönemine atıfta bulunmadan yamıldığı bu genel mahiyetteki “Talebe-i Ulüm Kanunnamesi” metnini Fatih medreselerinin “Tedris program esasları” başlığı altında en mühim kaynak olarak kabul eder ve Yaltkaya’nın makalesinden aynen iktibas ederek dipnotunda şu ilgi çekici mülahazasını belirtir: “ Bu iktibas olunan satırları havi olan eser bildirildiği kütüphane ve numarasında bulunamamıştır. Profesör Yaltkaya bu notu Prof İsmail Hakkı Uzunçarşılı’dan aldığını söylemiştir. Lakin o notları arasında bulamadığını bildirmiştir…..

Yukarıda tesbit ve tenkitlerimizin sonunda değişik isimler altında Fatih medreseleri ders programı veya kanunnamesi olduğu ileri sürülen metnin Fatih dönemine ait olmadığı ve özellikle bu medreselerle ilgili bulumadığı anlaşılmaktadır.Aynı zamanda kaynaklarda böyle bir özel ders programı veya kanunnamenin bulunduğuna dair herhangib bir kayıt yoktur.Ancak akla şöyle bir ihtimal gelebilir: Böyle bir program muhtemelen vardı;fakat günümüze ulaşamamıştır. İlerde yapılacak kütüphane ve arşiv taramalarının güzel bir sürprizi olarak karşımıza çıkabilir. Böyle bir ihtimalin gerçekleşmesi kanaatimizce çok azdır.Burada ileri sürülmesi gereken esas soru, bu medreselerde eğitimin nasıl yapıldığı sorusudur. Bu sorunun cevabını, herhangi bir program, kanunname veya nizamname’ye işarette bulunmayan vakfıyede aramak gerekir. Vakfiyenin uzun dibacesinden sonra, yeni külliye medreselerinde tayin edilecek (s: 65) “ulema-yı izam”ın vasıfları belirtilirken, bu müderrislerden her birisinin mutad günlerde derslerin “adet olageldiği gibi” verilmesi hükme bağlanmamkadır. Birçok bilim adamımızın gözünden kaçan bu ibare, Fatih medreselerinin eğitimiyle ilgili soruya verilecek cevabın temelini oluşturmaktadır. Bu temel üzerine dayanarak yapılması gereken çok detaylı çalışmaların sonunda, bu konunun açıklığa kavuşacağına inanıyoruz.

B “Ders Programı”nı Hazırlayanlar Meselesi

Ele alınacak ikinci mesele,olmayan bu “program” veya “nizamname” nin Fatih devrinin ünlü simalarından vezir Mahmut Paşa, Molla Hüsrev ve Ali Kuşçu tarafından hazırlanmış olduğu meselesidir.Makalemizin birinci kısmında 17. yy’a kadar yazılmış belli başlı Osmanlı tarihi kaynaklarında iddia edildiği gibi Fatih Medreseliren ait bir ders programının Mahmut Paşa, Ali Kuşçu ve Molla Hüsrev tarafından hazırlandığına dair herhangi bir tarihi delil veya en azından bir karinenin olmadığını göstermiştik.Ancak 18. yy’a gelindiğinde Ali Kuşçu’nun ismi çok farklı bağlamda ortaya atıldı ve bu hiçbir eleştiri süzgecinden geçirilmeden yinelenmeye başladı.

S. Ünver’in bu kanaate delil gösterdiği 18. yy’da yazılmış olan Sami Tarihi i le Ayvansaraylı Hafız Hüseyin’in Hadikatü’l-Cevami adlı eserlerinde Ali Kuşçu’nun bu yoılda bir hizmetinin olduğuna dair yanlış anlaşılan kayıtlar bulunmaktadır.Sami Tarihi’nde İran Şahı Nadir Şah ile Osmanlı Devleti arasında 1736 yılında yürütülen müzakerelerde, İran heyetinin protokol argümanları arasında ve ilmiye sınıfına mensup zevatın protokoldaki yerleri konusundaki gerekçeleri meyanında İranlı temsilci, iki ülkedeki ulema ve hiyerarşisinin birbirinden farklı olduğunu belirtirken “memalik-i Rumda medrese keyfiyeti mukadema Ali Kuşçu tertib idüp İbtida-i Haric, İkinci Haric diyerek tanzim etmişler. İran medresesi böyle değildir ve tarik itibarı yoktur.” der. İranlı heyet üyesinin Osmanlı ilmiyesi onusundaki yeterli olmayan bu bilgisi,daha sonraları deformasyona uğrayarak günümüze gelecektir.

İstanbul’un camilerini, mescitlerini,medrese, tekke, imarethane, türbe ve bütün müessse ve abidelerini vakıf ve mimarlarının adlarıyla birlikte Hadikat el- Cevami adlı vazgeçilmez eserinde anlatan Ayvansaraylı Hafız Hüseyin Efendi (öl: 1786) Eyüp’te defnedilen zevattan bahsederken, Ali Kuşçu’nun “türbe-i şerif hareminde” medfun olduğunu kaydeder.” ve onunla ilgili bilgilerin Şakayık ’ta ve(s:67) Hoca Sadeddin Efendi’nin Fatih zafernamesinde yazılı olduğunu belirtir. Daha sonra yukarıda iktibas ettiğimiz İran temsilcisinin Ali Kuşçu ile ilgili sözlerini çağrıştıran şu cümleyi kaydeder:”Medaris, müderrisini ibtida tertib ve tanzim edüp hala tetib-i mezkur üzere amel olunur.” Esasen Ayvansaraylı’nın Ali Kuşçu konusundaki bilgilerin kaynağı olarak kabul ettiği,Taşköprülüzade ile Hoca Sadeddin Efendi’nin eserlerinde bu ifadeye temel teşkil edecek herhangi bir bilginin bulunmadığını, makalemizin birinci kısmında göstermiş bulunuyoruz.Görülüyor ki gerek Sami Tarihinde gerekse hadika4da kayıtlı oylan bu rivayetlerin temel kaynaklarda hiçbir dayanağı olrdığı gibi Ayvansaraylı’nın İranlı temsilcinin sözlerine ilave olarak Ali Kuşçu’nun koyduğu ileri sürülen düzenlemenin, yani medrese ve müderris düzeninin, hiçbir zaman Fatih devrinden 18. yy’a dek aynen devam etmediği gerçeği de ilmiye tarihinin üzerinde en çok durulan hususlardan birisidir.

İkinci Meşrutiyet’in ilanından sonra medreselerin ıslahı fikrinin ciddi bir şekilde resmen ele alınmaya başladığı dönemde yamıllanan “İlmiye Salnamesi ” adlı eserde, Muallim Emin Bey tarafından Osmanlı Medrese Tarihi konusunda yazılan “tarihçe-i Tarik-i tedris” adlı makale, kanaatimize göre, gerek Fatih medreseleri gerekse genel olarak Osmanlı medreseleri tarihi ile ilgili bir çok yanlış bilgi ve hüküm ile dolu olup,İkinci meşrutiyet’ten günümüze kadar bu sahada çalışan herkesi yanıltmış ve bu konunun daha karışık bir hal almasına yol açmıştır. Bunda o zamanın kamu oyunun medreselerle ilgili hassasiyetini cevaplandırma ayretleri görülür. Herhangi bir ilmi metodoloji takip (s: 68) edilmeden,kaynak gösterilmeden Osmanlı medrese ve ulemasının İmparatorluğun parlak dönemindeki yüksek mevki öve önemli katkısı ile ilk padişahların ilim ve ulemaya gösterdikleri ilgi ve desteğe, ayrıca konunun tarihi gelişmesine çok genel bir şekilde temas ediylmiştir.Bu makalede tarihi dayanağı olmayan birçok bilgi üretildiği gibi,Osmanlı kültünr ve ilim hayatı ile Osmanlı eğitim müesseselerinin temelindeki ilim anlayaşına ters olan bir takım varsayımlar ortaya konulmuştur. İşte Meşrutiyet döneminde medreseler hala yaşarken ve islah hamleleri sürerken ortaya çıkan iade-i itibar gayretleri içinde bulunan bu savunmacı tavır, medreselerin kapatıldığı ve kötülendiği cumhpureyet döneminde çok daha ileri gitmiştir.

Emin Bey, Fatih’in irfan mahsülü olan medreselerin “tedrisat ve nizamat” ının tertibine, “Türkistan-ı Ulya”dan davet edilip getirilen Ali Kuşçu ile Molla Hüsrev gibi “iki dahi” nin ve o zamanlar mevcut olan birçok yüce alimin yüksek himmetleri ile muvaffak olundu demektedir. Emin Bey ayrıca Cumhuriyet döneminde birçok bilim adamının tekrarlayacağı ikinci değerlendirmesinde “Sahn-ı Seman” medreselerini bir darilfünun-üniversite, “Tetimme veya Musıla-ı Sahn” medreselerini birer idadi-lise, “ibtida-i dahil” medreselerini rüşdiye-ortaokul, ve “ibtida-i haric” medreselerini iptidai mektebi-ilkokul paralelliklerini kurar. Emen Bey’in Fatih medreseleri ile ilgili diğer önemli hatalı tesbiti ise bütün “fen” ve “ilim” dallarının yirminci yüzyıldaki manalarıyla bu medreselerde okutulduğunu ve “hakemler”, “hekimler”, “tabipler” ve “mühendisler”’in bu medreselerden mezun olduğu meselesidir(Dip not:İlmiye Salnamesi, 1334. s: 643-645)

Emin Bey’in bu makalesine yahılan ilk atıf, Adnan Adıvar’ın Osmanlı Türklerinde İlim adlı kitabında (Fransızcası Paris 1939, ilk Türkçe baskısı İstanbul 1943) şu hali alır(s: 69):

“Yalnız öteden beri söylenip gelen geleneğe göre, öğretimin Fatih zamanında vezir Mahmut Paşa ve Ali Kuşçu tarafından düzenlendiği, önce Tetimme medreselerinde ilk ders okunduktan sonra asıl medaris-i semaniyeye geçildiği ve müdrrrislerin bir medreseden daha büyük bir medreseye nakil için, padişah huzurunda bir çeşit müsabaka imtihanı geçirdikleri anlatılmaktadır.Bu medreselrde ayrıca matematik,astronomi ve tıp okutulduğu “İlmiye Salnames”nde hiçbir kaynak gösterilmeksizin yazılmıştır”’(A.Adıvar).

A. Süheyl Ünver, Fatih külliyesi ile ilgili eserinde ise(Fatih Külliyesi ve Zamanı İlim hayatı) Emin Bey’in bu metninden yola çıkarak,aralarında resmi herherhangi bir bağlantı bulunmamasına ve çok farklı tüzel kişiliklere sahip olamalıran rağmen, Fatih medreselerini 1900′de kurulan İstanbul Darülfünun-Üniversitesinin temeli olarak kabul eder ve eserinin bir yerinde bu medreselerin “bir okutma planı vardır ve bunu tertibedenlerden birinin Ali Kuşçu” olduğunu belirtir. Başka bir yerinde “Fatih külliyesinin tedrisatında esas tutulan bir kanun olduğunu ve bunun Ali Kuşçu ile Molla Hüsrev’in hazırladığını ve Fatih’in onayından sonra uygulamaya konduğunu” kaydeder. S. Ünver, Emin Bey’i kaynak göstererek yukarıdaki bilgileri yineler, ayrıca hiçbir kaynakta veya Osmanlı medreselerinin bilinen geleneğinde olmayan “Bu sekiz medrese bir üniversitenin muhtelif fakülteleri mahiyetinde…” şeklindeki yeni bir bilgi unsurunu ekler: Daha önce genel olarak Osmanlı medreseleri üniversiteler benzetilirken, Ünver ile sekiz medreseden oluşan Sahn medreseleri “bir üniversitenin muhtelif fakülteleri”, yani değişik eğitim ve ilim sahalarında uğraşan kurumlar halini alır. Genellikle müderris (s: 70) profesöre, mu’id asistana benzetilirken S. Ünver,Sahn müderrislerinin payesini “bugünkü üniversitemizin ordinaryüs profesörlüğü derecesinde “ kabul eder.

İ.H. Uzunçarşılı ise Fatih medreseleri ile ilgili verdiği bilgiler arasında herhangibir kaynak göstermeden “tarihi rivayetlere göre Sahn-ı Seman medreselerinin programını Mahmut Paşa ile ünlü heyet (astronomi) alimi Ali Kuşçu tertib etmişlerdir” şeklinde bir ifade kulanır[(O. Devletinin İlmiye Teşkilatı, Ankara, 1984 s:13)]

H. Atay da bu konuda “Fatih medreselerinin ders programlarının Molla Hüsrev ile Ali Kuşçu ve Mahmut Paşa’ya yaptırıldığı bazı kaynaklarda ifade edilmekte” diyerek yukarıda adı geçen eserleri referans gösterir ve bu konu ile ilgi verdiği dip notta Ali’nin Künh el- Ahbar adlı eserini temel kaynak olarak verir. Halbuki Ali’nin Sahn-ı Seman medreseleri ile ilgili verdiği bilgilerde bu kanaati veya ona temel teşkil edecek herhangi bir bilgi verilmediğini bu araştırmamızın birinci bölümünde göstermiştik… Böylece, araştırmamızın birinci kısmınrda varolmadığını gösterdiğimiz programın hazırlayıcıları olduklarına dair herhangi bir tarihi desteği olmayan Fatih devrinin bu üç siması (Ali Kuşçu, Molla Hüsrev, Mahmut paşa),Uzunçarşılı’nın 16.yy, Tekindağ’ın 2.Selim devirlerine tarihlendirdikleri kanunnamenin hazırlayıcıları olarak gösterilmiş oluyorlar….

Şakayık ’a göre Molla Hüsrev ile Ali Kuşçu’nun Fatih medreselerinde müderrislikleri yoktur. Ancak bu iki bilim adamından birincisinin Fatih’in hocası, ikincisinin Fatih’in çok büyük itibar gösterdiği ve İstanbul’a yerleşmesi için birçok insanı kıskandıracak iltifatlarda bulunduğu bir şahsiyet ve Mahmut Paşa’nın ise ilimle ilgili devletin üst yönetimindeki bir görevli olması, onların bu işle ilgilerinin ne olduğunun yeniden araştırılması gereğini ortaya koyan hususlardır…

Biz burada Ali Kuşçu’nun katkısı ile ilgili yeni bir tezi,tartışılması için,ilk defa ortaya koymak istiyoruz. Fatih öncesi Osmanlı medreselerinin vakfiyelerine baktığımızda genellikle dini ilimlerin eğitimine işaret edildiğini görüyoruz. Halbuki Fatih medreseleri vakfiyesinde ilk defa karşımıza medreselere tayin edilecek müderrislerin hem dine(nakli) hem de mantık, felsefe ve matematiği kapsayan “akli” ilimleri bilenler olmaları şart koşulmakta ve her bir müderrisin “kalp aynası akli suretler ile süslü” olması istenmektedir.Yine vakfiyeye göre bu medreselerin temelinin hikmet kaidelerine dayandığı ve kuruluşunun geometrik kaideler içinde olduğu edebi bir üslupla belirtilirken,onların daha öncekilerden farkları ortaya konmuş oluyor. Kanaatimize göre, Ali Kuşçu’nun tesirini burada anmak gerekir. Semerkant’ta Uluğ Bey’in çevresinde bulunan ve matematik-astronomi (s:72) ağırlıklı ilim muhitinden gelen, ayrıca Haşiye-i tecrid’e şerh yazan Ali Kuşçu’nun tesirini, bu medreselerin çerçevesini çizen vakfiyede akli ilimleri dini ilimlerin yanında okutulması şartını sağlamış olmasında aramak lazım gelir. Bu tesirin Fatih’ten sonra Süleymaniye Medreselerine kadar uzandığını görmek mümkündür.

III. Fatih Külliyesi Medreseleri ile İlgili Yeni Meseleler

Fatih külliyesi medreseleri tarihinin araştırlması konusunda,şimdiye kadar gözden kaçan veya dikkatli şekilde ele alınmayan yönler bulunmuktadır. Biz burada biribirene bağlı iki sorunu ele alıp irdelemeye çalışacağız. Bu külliyede medreselerin dikkate değer önemil iki özelliğinden birincisi sayıları,ikincisi ise yapı tarzları ile mimari manzume içindeki yerleri ve konfigürasyonlarıdır.Fatih dönemine kadar, gerek Osmanlı döneminde gerek Selçuklu döneminde benzerine rastlanmayan bu iki özellik daha sonraki dönemlerde de bulunmadığı gibi, Osmanlı-Türk dünyası dışında İslam dünyasının diğer medeniyet merkezlerinde de buna benzer bir bileşimde ve sayıda bir medrese kompleksi yoktur.. Dışta olan küçük medreselere ek ve tamamlayıcı anlamına gelen “Tetimme” veya daha sonraki tabirle ileri seviyedeki ikinci grup Sahn medreselerine hazırlayıcı oldukları için Sahn medreselerine ulaştıran anlamına “Musıla-ı Sahn” adları verilmiştir İç tarafta bulunan ikinci grup medrese(s:73)lere ise Arapça büyük ,yüksek veya sekiz anlamına gelen Semaniye Medreseleri adıyla tanınmışlardır..Niçin 8′er medreseli bir düzen?

Orhan Bey’in 1331′de kurduğu ilk medreseden sonra gelen her padişah, devletin başkentinde ya da önemli merkezlerde bir çok medrese kurdu. Fatih Medreselerinde ise külliyenin içinde eğitimin değişik aşamalarının bir bütün içinde verildiği eğitim düzeni kurulmuştur. Bir ucunda sübyan mektebi,ortada küçük medrese olarak bilenen Tetimme, sonra da büyük veya yüksek medrese diye bilinen Sahn medreseleri bulunmaktadır.

(E.İhsanoğlu, BCFF s: 39-75 )

Ali Kuşçu

Fatih döneminin, yani 15. yy’ın en önemli bilimsel siması, Semerkant Okulu’nun temsilcisi olan Ali Kuşçu’dur. Ali Kuşçu, eserlerini Farsça ve Arapça yazdı.

Ali Kuşçu (asıl adı: Alâeddin Ali b. Mehmet Kuşçu: ölümü 16 Aralık 1474), 15. yüzyılın önde gelen bir matematikçisi ve gökbilimcisidir. Uluğ Bey’ in ” doğancıbaşısı” olan Mehmet Bey’ in(Muhammed) oğluydu; bu nedenle Kuşçu diye tanınmıştı. Ali Kuşçu, dinsel bilgileri Semarkant’taki hocalardan, matematik ve astronomiyi de Bursalı Kadizade Rumi’den ve Uluğ Bey’den öğrendi. Pek genç yaşta Semerkant’tan Kirman’a gitti; Hallu’l-Eşkali’l-Kamer adlı eserini Kirman’da yazdı.Kirman’da öğrenimini tamamlayarak Uluğ Bey’in yanına döndü ve Uluğ Beyin kurduğu rasathanenin müdürü Kadızade ölünce rasathaneye müdür oldu (1421).Gürgani tahtında oturan Uluğ Bey, oğlu Abdüllatif’in ihaneti sonucunda kardeşlerince öldürülünce(1449′da Uluğ Bey’in şehit edilmesinden sonra) Semerkant medreselerindeki derselerine son verdi; ülkesini terkederek Azerbaycan’a ve oradan -Hacca gitmek için-Tebriz’e geldi. Tebriz’de Akkoyunlu hükümdarı olan Uzun Hasan onu çok iyi karşıladı.Bir ara,Osmanlılarla barış görüşmelerini yürütmek üzere elçi olarak İstanbul’a gönderildi. Fatih, ünlü bilgine hayran oldu ve İstanbul’da kalması için rica etti. Günde 200 akçe ile Ayasoyfa Medresesine atayacağını belirtti. Ali Kuşçu, bu daveti ancak elçilik görevi bitince kabul edebileceğini bildirdi ve Tebriz’e döndü.Elçilik görevini bitirdikten sonra ailesi ve adamlarıyla birlikte İstanbul’a geldi. bu yolculuğnuda kendisine günde 1000 akçe yolluk verildi. Bu yolluğun fazlalığı Fatih’in bilginlere verdiği önemi gösteriyor. İçlerinde ünlü bilgin hocazade’nin de bulunduğu bir heyet tarafından karşılanan Ali Kuşçu’nun kadırga içinde Hocazade ile gel-git dalgaları üzerine bir tartışmaya girdiği bilinmektedir. İstabulda Ayasofya medresesinde Müderris (profesör) olarak görev yapan Ali Kuşçu, İstanbul’un arz ve tul derecesini bir defa da kendisi tebsibt ettiği gibi, 1473 yılında da Fatih camisi’ne bir Güneş saati yapmıştır.

(Hüseyin G. Yurdaydın, Türkiye Tarihi 2, s: 244-245).

Ali Kuşçu, Maveraünnehirde yetişen bilginlerin sonuncusudur. Fakat onun Osmanlı devletine gelişi çok önemli oldu. Fatih’in emriyle Osmanlı-Akkoyunlu sınırında törenle karşılandı. Sonra Ayasofya Medresesine müderris olarak atandı. O zaman dek İstanbul’da astronomiyle ilgilenen güçlü bir bilgin yoktu. Ali Kuşçu, astronominin Osmanlılar arasında yayılmasına yol açtı; 1474′te öldü. Kelam, dilbilgisi ve Nasırıüddin-i Tusi’nin Tecrid-ül Kelam (Sözün Tecridi) adlı kitabına ve Kadı Adudüddin ’in Risale-i Adüdiye’sine (Audüddin Risalesi) yaptığı yorumlar ve özellikle Unkud-üz Zevahir fi Nazm-ül Cevahir (Mücevherlerin Dizilmesinde Görülen Salkım) adlı eserleri önemlidir.

Astronomi konusunda ise Farsça yazdığı Astronomi Risalesi ( Riselet-ül fi’l hey’et ) başta gelir. Bu eser bazı eklemelerle Arapça’ya çevrildi. Ali Kuşçu bu nüshaya Fetih Risalesi ( Risalet-ül Fethiye) adını vererek Fatih’e sundu.Arapça olan Fethiye,aslında,onun Risale fi’l-Hey’e adı ile daha önce Farsça olarak yazmış olduğu eserin Arapça’ya çevirisidir. Ancak yazar,eserinin sonuna gökcisimlerinin dünyadan uzaklıkları ile ilgili bir bölüm eklemiştir. Fatih’e sunulmuş olan bu esere Fethiye adının verilmesi de bu çeviri işine Fatih’in Uzun Hasan üzerine yaptığı sefer sırasında başlanmış olması ve onun zaferi kazandığı gün de eserini tamamlamış bulunmasındandır. Ali Kuşçu’nun bu konudaki diğer önemli eseri de Risale-i Muhammediye adını taşır. Bu eser de asılında onun daha önce Farsça yazmış olduğu Risale fi’l-Hisab’ın Arapça’ya yapılmış bir çevirisidir. Ancak Ali Kuşçu’nun en önemli eserinin onun,ünlü Uluğ Bey Zic’ine yazmış olduğu şerh olduğu anlaşılmaktadır.(Hüseyin G. Yurdaydın, Türkiye Tarihi 2 s: 245) Ayrıca Uluğ Bey Zic’ine yaptığı yorum, en önemli yorumlarındandır. Bunlardan başka Meselelerin Keşfinde Tılsımların En Önemlisi (‘ mahbub-ül Hamail fi keşif-il-mesail) adlı ansiklopedik bir eseri daha vardır. Çağında İstanbul medreselerinde matematik ve astronomi çok gelişmiştir. (Hilmi Ziya Ülken, İslam Düşüncesi, s: 268; Meydan Larousse (http://andromeda.elk.itu.edu.tr/ast-…ali-kuscu.html (http://andromeda.elk.itu.edu.tr/ast-tarihinden/ali-kuscu.html)) ve E. İhsanoğlu, BCFF s: 30)

Semerkant’ ta Uluğ Bey’ den ve Kadızade Rumi’ den ders aldı. Kirman’a giderek öğrenimini sürdürdü sonra Semerkant’a döndü. Yaşamının önemli bir kısmını Semerkant’ ta eğitim için geçirdi. Uluğ Bey1449′ da şehit edildi. Ali Kuşçu,buna çok üzüldü ve ülkesini terketti, Azerbaycan’ a oradan Tebriz’e geldi. Tebriz’ de iktidarda olan Uzun Hasan, onu iyi karşıladı. Uzun Hasan Akkoyunluların hükümdarıydı. Uzun Hasan, bir süre sonra onu elçi olarak Fatih Sultan Mehmet’ in yanına gönderdi. Elçiliği bitirdikten sonra da Fatih” in yanında kaldı. Sahn-ı Seman medreselerinden birisine müderris oldu.( Uzunçarşılı, s: 653)

Ali Kuşçu , 15.yy’da yaşamış önemli bir astronomi ve matematik bilginidir. Asıl adı Alaeddin’dir. Doğum tarihi tam olarak bilinmiyor. Babası Timur’un (1369-1405) torunu olan Uluğ Bey ’in (1394-1449) doğancıbaşı idi. “Kuşçu” lakabı buradan geliyor.

Ali Kuşçu, Semerkant’ta doğdu. Burada yetişti. Çok genç yaşta birdenbire Semerkant’tan ayrılarak Kirman’a gitti, öğrenimin burada tamamlayarak Uluğ beyin yanına geldi. Yaşamının büyük bölümünü Semerkant’ta öğretimle geçirdi.1449′da Uluğ Beyin öldürülmesi üzerine üzülerek memleketini terketti Azerbaycan’a ve oradan da Tebriz’e geldi. Tebriz’de hüküm süren Uzun Hasan tarafından çok iyi karşılandı Sonraodan onun tarafından elçi olarak Fatih’in yanına gönderildi. Elçilik görevini bitirdikten sonra Fatih’in yanında kaldı İstanbul’da Hocazade’nin (Gazali’yi İbn Rüşt’e karşı savunan risalenin yazarı) oğluna kızını vermek suretiyle akraba oldu.

Ali Kuşçu’nun eserleri zamanında da o kadar fazla önemli değildir. Kendisi Maveraünnehir’de yetişen alimlerin sonuncusudur. Fakat onun Osmanlı devletine gelişi çok önemlidir. Çünkü o zamana kadar İstanbul’da astronomiyle uğraşan yetkin bir alim yoktu. Bu olay, İslam astronomisinin Osmanlılar arasında da yalımsanıa yol açtı. 1474′te öldü. Başlıca eserleri Risalet-i fi halli eşkal-i kamer, Risalet-i hesab, Risale fi’l hey’e’dir. Bunlardan başka cebir ve astronomiye ilişkin kitapları da vardır. Fakat bu zatın en önemli eseri Zeyc-i Gurgani’ye yazmış olduğu şerhtir. Ali Kuşçu,Uluğ bey gibi matematik ve astronomi de içinde müneccimliğe (astrolojiye) karşı da ilgi gösteriyordu.(H.Z. Ülken, İ Düşüncesi, s: 268-9)

Uluğ Bey de içinde olmak üzere Kadızade-i Rumi (1337-1412) ve Gıyaseddin Cemşid ( ?-1429) gibi dönemin önemli bilim adamlarından ders aldı ve Uluğ beyin yanında çalışarak Uluğ Bey Zic’inin hazırlanmasında yardımcı oldu. Uluğ Bey’in ölünce Semerkant’tan ayrıldı ve Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın yanına gitti. Daha sonra Uzun Hasan tarafından, Osmanlılar ile Akkoyunlular arasında barışı sağlamak amacıyla Fatih’e elçi olarak gönderilmiştir.

Fatih, bir kültür merkezi oluşturmanın koşullarından birinin de bilim adamlarını bir araya toplamak olduğunu biliyordu; Ali Kuşçu İstanbul’a gelince onu İstanbul’da kalmaya ikna etti ve 200 altın maaşa bağlayarak Ayasofya’ya müderrisliğine atadı. Ali Kuşçu burada Fatih külliyesinin programlarını hazırlamış, astronomi ve matematik derslerini vermiştir. Ayrıca İstanbulun enlem ve boylamın ölmüş ve çeşitli Güneş saatleri de yapmıştır. Ali Kuşçu’nun medreselere matematik derslerini konulmasında önemli rolü olmuştur. Bu dersler olağanüstü rağbet görmüş, önemli bilim adamları tarafından da izlenmiştir. Nitekim, etkisi 16. yy’da ürünlerini vermiştir.

Ali Kuşçu’nun astronomi ve matematiksel alanında yazmış olduğu iki önemli eseri vardır Bunlardan biri, Otlukbeli Savaşı sırasında bitirilip zaferden sonra Fatih’e sunulduğu için Fethiye adı verilen astronomi kitabıdır; diğeri ise Muhammediye isimli matematik kitabıdır.

(Bilim Tarihi, Doruk Yay s: 124-125 ve H.Z.Ülken, İ.Düşüncesi, s: 268-269)

Hızır Bey, Sivrihisar’da doğdu;. Babası Sivrihisar kadısıydı. Molla Fenari’nin öğrencilerinden Molla Yeğen’in katkılarıyla Sivrihisar’da müderris olmuştur. Çok zeki ve çok dikkatli olduğu için kısa sürede tanınmıştı. Kavrayış gücü ve ilmi meseleleri yorumlama bakımından Molla Fenari’yi ikinci olduğu görüldü. Hızır Bey, İstanbul’un fethinden sonra İstanbul’un ilk kadısı oldu.Fatih Sultan Mehmet kendisini daha önceden tanıyordu.Hızır Bey bir kasidesini Fatih Sultan Mehmet’e sunmuş. Fatih de bunu Molla Gürani’yi göstermiş. Kasideyi okuyan Molla Gürani orada bir kavaid hatası görmüş bunu kendi kalemiyle düzeltmiş ve kasidenin arkasına yazarak Fatih’e vermiş. Alimleri birbirine düşürerek onların tartışmalarını seven Fatih de bunu Hızır Beye göndermiş. Hızır Bey de bir ayete dayanarak kendi yazdığının doğru olduğunu ve hatası bulunmadığını kanıtlayarak Molla Gürani’yi düzeltmiştir.Hızır Bey, Molla Fenari mektebinin devamında ve yayılmasında önemli bir rol oynamıştır. Hızır Bey , 1589′da öldü ve ölünceye dek İstanbul kadılığında kaldı(Uzunçarşılı, s: 652)

Osmanlılarda ilk önemli matematikçi ve astronom Bursa’lı Kadızade-i Rumi ( öl:1440) dir. Musa Paşa da denen Kadızade-i Rumi, önce Bursa’ da öğrenim gördü. Matematik ve astronomiyi Molla Fenari’ den öğrendi. Kadızade, Ali Kuşçu yoluyla Osmanlı ülkesinde yayıldı. Kadızade’nin öğrencilerinden Fethullah Şirvani ve onun öğrencilerinden Niksarlı Muhyiddin (öl: 1495) ile bir okul durumuna gelmiştir. O zaman ileri bir bilim merkezi durumunda olan Semerkant’ a gitti. Semerkant, Türkistan’ın başkentiydi. Timur’ un torunu olan Uluğ Bey (asıl adı: Torazan Mehmet) zamanıydı. Uluğ Bey, matematik ve astronomi için, bilim için verimli bir ortam yaratmıştı.Uluğ Beyin dillere destan gözlemevi, Semerkant’ın doğu yönünde, varoş sayılabilecek bir yerdeki tepenin üzerindeydi. Kadızade, bilgi ve becerisini kısa sürede gösterdi. Türkistan’ da ünü öylesine arttı ki, Uluğ Bey bu bilgini kendisine öğretmen kıldı. Rasathane ( gözlemevi) ve medrese başkanlığına (dekan) dek yükseldi. Dört köşe olan bu medresenin dört tarafında dört sınıf vardı. Bir gün Uluğ Bey, müderrislerden birini görevden uzaklaştırdı. Kadızade, bunu protesto etmek için derslerine girmedi. Uluğ Bey, onu hastalandı sanarak ziyarete geldi. Karşısında Uluğ Bey’i gören gören Kadızade, 20. yüzyıl profesörlerine örnek olabilecek şu açıklamayı yapmış:

” Biz müderrisliği, hiçbir kimseyle ilgisi olmayan bir görev zannederdik. Halbuki şimdi bunun da hüküm sahiplerinin elinde oyuncak olduğunu gördük. Öyleyse biz de dersten vazgeçtik.”

Bunun üzerine Uluğ Bey, görevden aldığı müderrisi eski görevine döndürdü ve bir daha bu işlere karışmayacağını açıkladı.Tarihte gerçekten büyük olan bilim adamlarının ve yöneticilerin varlığına bir örnek. Kadızade, Horasan’da Seyid Şerifi Cürcani ile karşılaştı. Aralarında tartışma olduğu söylenir. Kadızade, Seyid Şerif için “Matematik ilimlerde ifadeye muktedir değildir” derken; Seyyid Şerif de Kadızade için “”Zihni matematiğe saplanmış olduğu için felesfeden anlamaz” dermiş.

Kadızade Rumi ve Gıyaseddin Cemşid, 15. yüzyılın çok ünlü iki matemaktikçisidir. Uluğbey 1421′de Semerkant’ta kurduğu gözlemevini(rasathaneyi) Kadizade Rumi ile dostu ve arkadaşı Gıyaseddin Cemşid’e bıraktı. Henüz gözlemlere başlamadan Gıyaseddin Cemşid öldü. Gözlemler, daha tam olarak bitmeden Kadızade de ölünce iş, Ali Kuşçu’ya kaldı. Kadızade birçok öğrenci yetiştirdi; ama bizler Türkiye’ye gelen ikisini tanıyoruz: Birisi Fethullah Şirvani’dir. 2. Murat zamanında Kastamonu’ya yerleşti ve Fatih zamanında orada öldü. İkincisi de yukarıda andığımız AliKuşçu’dur. Fatih’in daveti üzerine İstanbul’a gelmiştir.

Kadızade, Semerkant’ta evlendi ve Şemseddin Mehmet adlı bir oğlu oldu. Şemseddin sonradan Ali Kuşçu’nun büyük kızı ile evlendi ve onlardan Mirim Çelebi’nin babası ve Fatih zamanında İstanbul kadılığı yapmış olan Hocazade’nin damadı Kutbeddin dünyaya gelmiştir. Kadızade’nin ölüm tarihi bilinmiyor Uluğ Beyin notlarına göre rasathane gözlemleri bitmeden önce yani yaklaşık 1426-1436 arasında öldüğü sanılıyor.

( H.Z. Ülken, İ. Düşüncesi, s: 265-7)

Mirim Çelebi (Mahmut bin Mehmet), Ali Kuşçu’nun ve Kadızade’nin torunu ve Kudbettin Mehmet’in oğludur. İstanbulda öğrenim gördü ve sonra Hocazade Sinan Paşa’nın hizmetine girdi. Önce Gelibolu, sonra Edirne ve Bursa medreselerinde müderris olarak çalıştı. Sonradan Şehzade Bayezitin hocası oldu. Sultan Selim zamanında Anadolu kadıaskerliğine kadar yükseldi. Hayatının son kısmını Edirne’de geçirdi ve 1525′te orada öldü. Matematiğe ve astornomiye dair eserler yazdı; trigonometriye dair birçok makalesi vardır. Bunların çoğu Farsça yazılmıştır. Matematik ve astronomi bilim geleneklerinin yerleşmesinde katkısı olmuş ve Uluğ Bey Zici’ne yazdığı şerh ile ün kazanmıştır.

(İslam Düşüncesi, Hilmi Ziya Ülken, 269 ve E.İhsaoğlu s: 30)

Ali Kuşçu’dan sonra Osmanlı ilmi hayatında geometrinin ilerlemesi için en çok çalışan kişi Mirim Çelebi ’ dir. Risalelerinden birçoğunu 2. Bayezid’e ithaf etmiştir; heyet ve müsellesata dair eserleriyle ünlüdür..

Mirim Çelebi’nin asıl adı Mahmud bin Mehmed’dir. Onuncu hicret yüzyılında İstanbul’da yetişmiştir. Kadızade’nin torunu ve Kudbettin Mehmed’in oğludur. İki büyük astronomn torunu olması kendisinin fikri gelişmesinde büyük etken olmuştur denilebilir.

Mirim Çelebi İstanbulda öğretimini bitirdikten sonra Hocazade Sinan Paşa’nın hizmetine girdi. Önce Gelibolu, sonra Edirne ve Rusya dmedreselerine müderris oldu. Sonradan Şehzade Sultan Bayezid’e öğretmen olarak atandı. Sultan Selim zamanında Anadolu kadıaskerliğiğine kadar geldi. Hayatının son kısmını Edirne’de geçirdi ve 1525′te orada öldü. İkinci Bayezid zamanında matematiğe ve astromoniye dair birçok eser yazdı. En tanınmışları Uluğ bey’in zeyci için yazdığı şerhp, Ali Kuşçu’nun eserine şerhtir. Bunlardan başka Mirim Çelebi’nin trigonometriye dair pek çok risalesi vardır. Bunlardan çoğu Farsça yazılmıştır(H.Z.Ülken, İ. Düşüncesi, s: 269)

Dönemin astronomi eserleri arasında Abdülvehhab b. Cemaleddin b. Yusuf el-Mardani’nin Urcuze fi Menazil el Kamer ve Tulu’iha ile Manzume fi Silk el Nücüm isimli Arapça eserlerini görüyoruz. Meraga ekolünün kurucusu Nasireddin Tusi’nin Risale fi’l Takvim isimli eseri ve yine ona ait olan ve Ahmed Da’i (öl: 1421 cıvarı) tarafından tercüme edilen Si Fasl fi’l-takvim adlı eser bu dönemde Farsça’dan Türkçe’ye çevirilmiştir.

Bu dönemde Osmanlı biliminin Semerkant yanında ikinci bir kaynağı olan Mısır’da öğrenim gören zamanın tanınmış hekimi Hacı Paşa (Celaleddin Hıdır) (öl: 1413 veya 1417), Osmanlı tıbbını gelişmesinde önemli ir yeri olan Şifa’el-Eskam ve Dev’el-Alam ve Kitab el- Ta’alim fi’t-tıbb isimli iki Arapça eseri yanında Türkçe ve Arapça eserler de yazmıştır.

Tıp

Osmanlı tıp literatürün gelişmesinde, özellikle Şerefeddin Sabuncuoğlu’ un (öl: 1468 cıvarı) Safevi tıbbını da etkileyen eserleri önemlidir. Sabuncuoğlu’nun Türkçe yazdığı ilk cerrahikitabı olan Cerrehiyet el- Haniyye, Ebü’l-Kasım Zehrai’nin el- tasrif adlı eserinin çevirisi ile kendi yazdığı üç kısmı içerir. Bu eser cerrahi müdahaleleri ilk kez minyatürle gösterdiği için İslam tıp tarihinde (E. İhsanoğlu,BCFF, s:28) çok ünlenmiştir. Kitap, klasik İslam tıbıbına dair bilgileri ve yazarın kendi deneyimlerini içermekte, ayrıca Türk- Moğol ve Uzak Doğu etkilerini taşımaktadır.(E.İhsanoğlu, BCFF s:28-29).

Fatih döneminin önde gelen hekimlerinden Sabuncuoğlu Şerefeddin, Cerrah-name-i İlhani adı ile bir eser yazmıştır. 1465 yılında kaleme alınmış olan bu eserin bugün resimli bazı nüshalarına sahip bulunuyoruz. Yapılan karşılaştırmalar, bu eserin, Sabuncuoğlu’nun kendi bazı deney ve görüşlerine yer verlmiş olmasına rağmen, aslında ünlü Endülüslü hekim Ebu’l-Kasım Zehravi (Öl: 1013)’nin Et-Tasrif adlı eserinin bir çevirisi olduğunu ortaya koymaktadır. Ancak Sabuncuoğlu, eserine fazla olarak Zehravi’nin eserinde bulunmayan, hastaların duruşlarını gösteren resimler eklemiştir. Et-Tasrif’te ise sadece cerrahi aletlerinin resimleri bulunmaktadır. Sabuncuoğlu’nun bu çeviri eserinin, zamanın Türkçesi, tıp ve tarih terimleri bakımından ayrı ve özel bir önem taşıdığını da belertmemiz gerekir. sabuncuoğlu’nun Mücerreb-name adlı kitabı ise kendi deneylerinin, bazı hekim dostlarını isteği üzerine, bir araya getirilmesinden oluşmuş bir eserdir. Sabuncuoğlu bu eserinde, yılan zehirine karşı bir ilaç olduğunu söylediği ve kendi üzerinde ve horos üzerinde denediği özel bir macundan (tiryak) söz etmektedir.

Bu dönemin ünlü bir başka hekimi de Altuncuzade’dir. kendisi daha çok idrar yolu hastalıkları uğraşmaktaydı. İdrar tutulmasını İbn Sina’nın El-kanun fi’t-Tıb adlı eserinde okuduğu üzere, bir sonda ile tedavi etmiştir. Onun bu yöntemi,Türkiyede ilk kez uygulamaya başladığı sanılmaktadır. Öte yandan 1466 yılılnda Sabuncuzade’nin Muhyiddin Mekki adlı öğrencisi, hacı Paşa’nın teshil adlı eserini,kolaylıkla ezberleyebilmek için nazma çekmiştir. Bu manzum eser, o sırada Amasya valisi bulunan Şehzade Bayezid’in bir oğluna sunulmuştur. Üzerinde durulan bu hekimlerden başka bu dönemin önemli hekimleri olarak Kutbuddin-i Acemi, Şükrullah-ı Şirvani, Hoca Ataullah-i Acemi, Yakup Hekim, Lar-i Acemi ve Kudüslü Hekim Arab’ın adlarını anabiliriz.

Fatih döneminin ünlü bir bilim ve düşünce adamı da Hocazade (öl: 1488)’dir. Hocazade, Esiruddin Mufaddal b. Ömer el-Ebheri (öl :1265) ‘nin eski fizik üzerine yazmış olduğu Hidayetu’l-Hikme adlı eserine Mollazade Ahmet b. Muhammed el-Harzayani’nin yazdığı şerhe, bir çıkma yazmış, burada eski fiziğin tabii cisimlerdeki hareket, sukun ve meyil gibi özelliklerini açıklamış, nokta ve çizgi üzerine bazı bilgiler vermiş, ışık ışınları;gök kuşağı ve başka gök olaylarını anlatmıştır. Ancak hocazade’nin en önemli eseri Tehafutu’l Felasife’sidir. Bilindiği üzere bu adı taşıyan bir eseri, çok önceleri ünlü Gazali (1058-1111) yazmıştı. Gazali, bu eserinde filozofların, bazı konularda, örneğin matematekteki ütünlüklerine bakarak onların ilahiyatta da aynı şekilde doğru hükümlere sahip bulunduğuna inanmak suretiyle, din bağların koparan kimselerin bu görüşlerinin hatalı olduğunu göstermek istemiştir. O, böylece (s: 246), Sokrat, Eflatun, Aristo ve İslam dünyasında Arsito’nun en iyi temsilcisi olan Farabi ve İbn Sina’nın düşüncelerindeki çelişkileri ve tutarsızlıkları göstermek istemişti.Bunlardan sonra da Arap filozoflarının ve Aristo şerhçilerinin en önemlilerinden biris olan İbn Rüşd, Gazali’nin adı geçen eserini ele almış ve onun üzerinde durduğu yirmi meseleyi ayrı ayrı incelemiş ve orada ileri sürülen görüşlerden çoğunun “yakin” (sağlam bilgi) ve “burhan” (ispat) derecesinden yoksun bulunduğunu göstermiştir. Böylece zayıf olan akılla her şey ölçülmez sonucuna varan Gazali’ye karşı İbn Rüşd, akıl ve inanç konularını ayrı ayrı inceleyerek aklın üstünlüğünü ileri sürmüştür.İşte bu iki zıt görüş hakkında bir fikir edinmek isteyen Fatih bu konuyu döneminin iki ünlü bilginine, Hocazade ile Ali Tusi’ye inceletir. İfade edildiğine göre, her iki yazar da bu konuda Gazali ’yi haklı bulmuşlardır. Fatih, her iki yazara da onar bin dirhem vermesine karşın, Hocazade’nin eseri daha üstün sayılmıştır.Ancak Hocazade,kendisi, kitabının önsözünde,Fatih tarafından din meseleleri hakkında Gazali tarzında bir eser yazmakla emrolunouğunu yazmaktadır. Hocazade şöyle demektedir: “ İnsan gücünün eriştiği hususların en ulvisi, mebde (başlangıç), ma’ad (son, ahret) ve ikisi arasında mevcut olan şeylerin öğrenilmesidir. Bu meseleler üzerinde insanlar bir tek fikirde birleşmemişlerdir. çünkü onlarda akıl, vehim (kuruntu) ile; hak, batıl ile karışmaktadır. Bu konuda şeriata uyan kimseler kurtulmuş, uymayanlar sapıtmışlardır. Şeriata karşı gelenler arasında hikmet ve felsefeye bağlanan bir grup vardır. Bu grubu oluşturanlar matematik (aritmetik, geometri) ve mantık bilimlerinde isabet etmişlerse de bunlar, tabii bilimlerde kolaylıkla, ilahi bilimlerde pek çok hataya düşmüşlerdir. Çünkü matematik ve mantık bilimlerinin ilkelerinde akıl hakimdir. Vehim (kuruntu), işleri karıştırmaz. Ancak özellikle ilahi bilimlerin prensipleri akıllara ve vehimlere kapalıdır. Sonra din uluları,kelam bilimini kurarak bid’at (yenilik) ve dalalet(sapıklık) ehline, özellikle de felsefecilere cevaplar vermişlerdir. Bunlar arasında Gazali , Tehafutu’l-Felasife adlı çürütülmez bir eser yazmış, onda felsefecilerin görüşlerinin yanlışlıklarını ve çelişkilerini göstermiştir. sonra ben, bu kitaplara benzer bir kitap yazmaya memur edildim.”Hocazade bundan sonra,esas itibarıyla, tabii ve ilahi bilimler üzerinde durmaktadır. Şeriat kurallarına aykırılık bu iki bilimde söz konusudur. Örneğin matematik için böyle bir şey sözkonusu değildir. Bu sebeple Hocazade, eserinde, filozofların tabii ve ilahi kurallarından,Gazali’nin sözünü ettiği ve etmediği husuları özetleyip, hak ehline, felsefecilere nasıl karşı koyduğunu göstermek istemiştir.(Bkz:M. Türker’in Üç Tehafüt bakımından Felsefe Din Münasebeti, Ankara, 1956 eseri)

(Hüseyin G. Yurdaydın, Türkiye Tarihi 2 s: 246-247 )

Asi Bilge: Şeyh Bedrettin

Asi bilge, ilk bakışta, örtüşen iki terim değil. Asilik, isyankarlık, ihtilalcilik, devrimcilik, genellikle kurulu düzene olan isyan/tepkiyi anlattığı için eylemcidir,tepkicidir,savaşaçıdır. Bilgelik ise daha bir dinginlenmiş, ağırbaşlı,söyleyeceğini ölçüp biçen bir aydındır

“İdam edeldiği zamandan bu yana, hakkında birbiriyle çelişen düşünceler belirtilmiş olan Simavna Kadısı Bedrettin bugün bile tümüyle nesnel bir gözle incelenmemiştir. 15. yy’ın ilk yarısını dolduran bu filozof dinsel taassup ve siyasi düşüncelerin şiddetli saldırılarına uğdradı. Bu yüzden adeta bilerek önemsenmedi.

1. Bedrettin’i ilk inceleyenler, hakkında ağır eleştirilerde bulunan İslam bilginleridir. Örneğin Üsküdarlı Aziz Muhmud Hüdai Efendi gibi. Bununla birlikte onu savunanlar da vardır: Örenğin Şeyh İlahi, Şeyh Muslihiddin, Sofyalı Bali Efendi gibi Fakat bütün bu incelemeler Bedrettin’i idealist, panteist bi çerçeve içine koymamktadırlar. Bu tür incelemelirin sonuncusu ve en önemlisi Profesör Şerefeddin Yaltkaya’nınkıdır.

2. Bedrettin’i tarihsel bakımdan inceleyenler. Bunlar siyasi eyleme önem vermişler, düşüncelerini hesaba katmamışlardır. Hammer gibi (s: 147) Murat Bey’in Tarih-i Ebülfanık’unu bu arada anabiliriz.(Babinger’in Bedrettin hakkındaki monografisi,Şerafettin Yaltkaya tarafından eleştirildi).

3- Bedrettin’de komünizm ve materyalizm fikirleri arayanlar. Bunların başında Murat Bey’in Tarih-I Ebulfarku’u vardır.

.(H. Z. Ülken, İ. Düşüncesi s: 147 -148…)

.Şeyh Bedrettin Mahmut ( Simavna 1359- Serez 1420), bir çok eser yazdı, bunların en ünlüsü tasavvuf üzerine olan Varidat’ tır. Bedreddin bu eserinde, vahdeti vücut, cennet ve cehennem, melek ve şeytan ve insanı kamil konularındaki görüşleri işlemiştir. Bu eserinden dolayı bazıları bedrettin’e hücum etmiş ve bazıları da onun sözlerini tevil ve müdafaa eylemişlerdir.”Varidat, mütefekkirlerin tetkiki edeceği bir eserdir” Bedreddin, Camiu’l-fusulin ’i Eylül- 1410′da yazmayşa başlamış ve dokuz ay sonra bitirmiştir. Bu kıymetli eser, fıkhın yalnız muamelat kısmından bahseden Mehmed Üsruşi’nin(öl: 1238) El- fusul adlı eseriyle kırk fasıl üzerine tertib edilmiş olan Merginani’nin Fusul’ünün (Merginan Türkistandadır) birleştirilmesiyle oluşmuş ve Bedrettin bu esere kendi görüşlerini ve Kahire hazinebsindeki fetva örneklerini de ekleyerek içtihad ve gödüşlerini gösterkiştir.

Samavnalı Şeyh Bedrettin 1413′te Edirne’de yazmaya başladığı Teshil adlı eserini İznik’e nakledildikten sonra 1415′te geliştirmiştir. Bu eser, daha önce belirtildiği gibi yine Bedrettin’in yazmış olduğu Letaifü’l-işarat isimli eserin şerhidir.

Bedrettin’in ölümünden sonra Osmanlı tarihlerinde rastlanan Samavna Sofuları’nın meslek ve meşreplerine bakılıp bir sonuca varılmak istenirse Bedrettinin tamamen batıni inancında olup bunu yaymak isetdiği kuvvetle tahmin olunur. Çağdaşı olan Rum müverrihi Dukas’ın mütalaasıyla Heşt Bihişt (Sekiz Cennet) sahibi İdris-i Bitlisi’nin Şeyh Bedrettin hakkında naklettiği sözler de

[Dip not( ".. gayıptan işaret ile kendi yolumdakilerle aleme sahip olmak için zuhur ve huruç ederek memleketleri müridlerim arasında taksim edeceğim; kuvveti ilim ve sırrı tevhidin tahkikiyle taklit sahiplerinin millet ve mezhep kanunlarını ibtal ile haram sayılan bazı şeyleri helal yapacağım.." Samavnalı Şeyh Bedrettin’in müritleri Lailaheillalah deyip Muhammed Resulullah demeyerek bunu yani risaleti Şeyh Bedrettin’e bırakıyorlarmı.)] Bedrettin hakkındaki yukarıdaki görüşü desteklemektedir.

(Uzunçarşılı, s:650-51)

Şeyh Bedrettin kimdir?

Babası selçuklu Sultanı 2. İzzeddin Keykavus’un torunu olduğu söylenen Abdülaziz’in oğlu İsrail, annesi Rum asıllı bir Hıristiyan iken müslüman olmuş Melek Hatun’dur. Babasının mesleği dolaysıylaSimavna Kadısı Oğlu diye tanınmıştır. Osmanlılar 1362′de Edirne’yi fethedince ailesi buraya yerleşti.( Bazı son dönem araştıramcılar, bedrettin’in soyunu selçuklulara bağlayan rivayetin siyasi bir uydurma olduğu görüşünü ileri sürüyşorlar)

İlk öğrenimin babasının yanında yapan Bedrettin daha sonra Şahidi adlı bir hocanın derslerini izledi. Mevlana Yusuf ’tan sarf ve nahiv okudu. Koca Efendi diye bilinen Bursa kadısı Şeyh Mahmut ile oğlu Musa çelebi’nin 1. Bayezıt’ın refakatinde Edirne’ye gelmesi üzerine,ileride astronomi ve matematik alanlarında büyük ün kazanacak olan Musa Çelebi ile birlikte Koca Efendi’den ders almaya başladı. Bu arada Mevlana Yusuf’un yanında fıkıh öğrenimini de sürdürdü. Altı ay sonra Musa Çelebi ve amcası Abdülmümin’in oğlu Müeyyed ile birlikte bir yıl Bursa Kaplıcaları Medresesinde yine Koca Efendi’nin derslerini izlediler. Bu üç öğrenci hocalarının önerisiyle Konya’ya gitti. Orada Mevlana Feyzullah’tan mantık ve astronomi öğrendiler. Bedrettin ve Müeyyed, 1381′de Şam’a gittiler. Şam’daki veba salgını yüzünden Kudüs’e geçtiler ve orada Mescid-i Aksa’da İbnü’l- Askalani ’den hadis okudular. İki arkadaş Berkuk’un saltanatı döneminde Kahire’ye gitti. Kahire’de Mübarek Şah’ın gözde öğrencileri oldular ve Seyyid Şerif’le birlikte mantık ve felsefe gibi akli ilimleri öğrendiler. Mübarek Şah, 1383′te hac için Mekke’ye giderken Bedrettin’I de yanına aldı. Bedrettin, Mekke’den Medine’ye geçti ve arkadaşı Seyyid Şerif’in mektubu üzerine Kahire’ye döndü. Burada Bedrettin’in yeteneğini öğrenen Sultan Berkuk, oğlu Ferec’i eğitmesi için onu sarayına çağırdı; Bedrettin üç yıl bu görevde kaldı. Sultan Berkuk’un sarayındaki ilmi sohbetlerden birinde Mısır’ın önde gelen alimleriyle tartışma olanağı buldu. Sultan, hocası olan Ahlatlı Şeyh Seyyid Hüseyin ile Bedrettin’in bu tartışmalardaki başarılarından memnun oldu; Bedrettin’i cariyelerinden Cazibe’yle, Ahlatlı Hüseyin’i de onun kardeşi Meryem’le evlendirdi. Tasavvufun aleyhinde olan Bedrettin, baldızı Meryemle yaptığı sohbetler üzerine tavrını değiştirerek Ahlatlı Hüseyin’e katıldı. Fakat bu ani değişiklik üzerine hastalanarak yemeden içmeden kesildi. Durumundan endişelenen şeyhi ona doğuya seyahat önerdi. Bu vesileyle muhtemelen 1402-1403′te gittiği tebriz’de Tiimur’un otağında İranlı alimlerle tartışmalar yaptı ve Timur’un takdirini kazandı. Yeniden Kahire’ye dönen Bedrettin,şeyhinin gözetiminde çilesini doldurdu ve onun ölümü üzerine şeyhlik makamına geçti. Ancak Kahire’deki diğer şeyhlerle arası açıldığından altı ay sonra memleketine, Edirne’ye dönmeye karar vererek Konya’ya geldi. Kendisini büyük bir ilgiyle karşlayan Konyalılar kalmasını sağlamak için bir tekke kurmak istedilerse de bu öneriyi kabul etmedi. Buradan Tire’ye geçerek sonraki isyan hareketinin ileri gelenlerinden olan ve halk arasında Dede Sultan diye anılan Börklüce Mustafa ile tanıştı; bu arada Sakız Adası’nın Hıristiyan yöneticisinden gelen bir davet üzerine adaya gitti. Söylentiye göre Sakızlı Hıristiyanın Müslümanlığı benimseyerek müritleri arasına katılmasını sağladı. Daha sonra İzmir üzerinden Kütahya’ya geçti ve orada isyan önderlerinden biri olan Torlak Kemal ile tanıştı. Bursa ve Gelibolu üzerinden Erdirne’ye ulaştı.

Şehzadeler mücadelesinde Yıldırım Bayezid’in oğullarından Musa Çelebi’nin kardeşi Süleyman Çelebi’nim yaptığı savaş sonunda Edirne’yi ele geçirmesi(1411) üzerine Bedrettin kazaskerliğe atandı ve böylece aktif siyasi yaşamı başlamış oldu. Daha sonra Musa Çelebi kardeşi Mehmet Çelebi’ye yenik düşünce Şeyhi Bedrettin 1413′te ailesiyle birlikte İznik’e sürülerek göz hapsine alındı. Bedrettin bu durumu kabullenmedi ve görünüşte dini-tasavvufi gerçekte ise siyasi örgütlenmeyi sağlamak üzere hareket geçti; yoğun bir propaganda ve örgütlenme çalışması sonunda çevresinde geniş bir mürit ve sempatizan kitelisi topladı. Bu arada Tire’de tanıdığı Börklüce Mustafa’yı Aydın ve çevresinde propaganda çalışmaları için görevlendirdi. Börklüce, Aydın ve Karaburun’da binlerce sempatizan topladı. Bedrettin göz hapsinde olmasına rağmen 1416′da İznik’ten kaçmayı başardı. Kastamonu’ya giderek İsfendiyar Bey’e sığındı. Fakat burada umduğu desteği bulamad ve gizlice Sinop Limanı’ndan bir gemiye binerek Rumeli yakasına geçti. Önce Zağra’ya, oradan da Silistre, Dobruca ve Deliorman’a giderek buraya yerleşti.

Şeyh Bedrettin ve müritlerinden Börklüce Mustafa,Torlak Kemal gibi ihtilalcilerin başarılarından kaygılanan Çelebi Sultan Mehmet, şeyhin üzerine büyük bir kuvet gönderdi. O sırada Karaburun’da bulunan Börklüce ve Manisa’da bulunan Torlak’ın kuvvetleri yenildi. Bayezid Paşa komutasındaki devlet güçleri şeyhin adamlarını dağıtmaya ve kendisini ele geçirmeyi bşardılar. Şeyh, Serez’de buluan padişahı n huzuruna götürüldü. Padişah, onun aynı zamanda bir din bilgini olduğunu ve hareketinin de bir yönüyle dini nitelik taşıdığını göz önüne alarak hakkında hüküm vermek üzere ilim adamlarından bir heyet kurulmasını emretti. Bu heyet, şeyhin çalışmalarının ve görüşlerinin dini hükümlerle bağdaşmadığına, isyan sayıldığına, malı ve ailesi korunmak koşuluyla kendisini idam edilmesi gerektiğine karar verdi. Heyet üyelerinden Mevlana Haydar Acemi tarafından açıklanan bu kararın doğru olduğunu bizzat Bedrettinin de kabul ettiği rivayet edilir. Bu fetva üzerine Bedrettin 1420′de Serez ‘da idam edildi ve burada defnedildi…

Şeyh Bedrettin adına Edirne’de bir zaviye, Konya’da bir mescit yapılmıştır

Şeyh Bedrettin vahdet-i vücutçu bir mutasavvuftur. Bedenlerin yeniden dirileceği inancına karşı çıkmış ve bu yüzden de kendisini eleşitirenler olmuştur. Şeyh Bedrettin, cennet ve cehennemi de yaygın dini anlayıştan farklı bir şekilde açıklamıştır. Cennetin sekez nalmada anlaşılabalceğini belirtmiştir ki bunların ilki yaygın dini mana, diğerleri ise tevil yoluyla ulaşılan manalardır. Aynı tevilci ve batını yorum şeytan ve melek hakıkndaki açıklamalında da görülmektedir. Şeyhin eleşterilmesine yol açan bsebeplerden bri de kendi eserlerinde açıkça görülmedği hallerde başta Börklüce Mustafa olmak üzere taraftarlarının özel mülkiyeti reddetmeleri,her türlü mülkün halkın ortak malı olduğunu savunanmaları, kadın-erkek bir arada sazlı içikili ayinler düzenlemeliri ve genelilklee İbahilii savunmalarıdır.

Torunu Halil b. İsmail’in yazdığı Menakıbname’de şeyh temize çıkarılmakta,başına gelenlerin asıl sebebinin Börklüce Mustafa,Torlak Kemal gibi yandaşlarıyla ulemanın kıskançlığı vb sebepler olduğu ileri sürülmektedir. Haririzade, Şeyh Bedretin’e Bedriye adlı bir tarikat nisbet etmekteyse de şeyhin vefatından sonra böyle bir tarikat teşekkül etmemiştir. Ancak onun sempatizanlarından olup “bedrettin sufileri” diye anılan bir zümre zamanla Alevi-Kızılbaş kesime karışarak erimiştir. Hatta Gölpınarlı’nın bildirdiğine göre, bu kesim içinde bir de “Bedrettin Ocağı” gelştirilmiş olup bu ocağa mensu olanlar Bedrettin’in ölmediğine, günün birinde tekrar gelerek alemi nizama koyacağına inanırlar. Bununlan birlikte şeyhin Şiilik ve Alevilikle hiçbir ilgisi yoktur.

(Osmanlılar Ansiklopedisi, s: 306-307 …)

Sinan Paşa ile Fatih’in İlişkileri

Sinan Paşa, İstanbul’un ilk kadısı olan ünlü bilgin Hızır Bey’in oğluydu. Ama babasından da üstün biriydi. Kendisine özgü çok cazip bir üslubu ve çok kuvvetli ifadesi vardı; 15. yüzyıl sonlarında yetişmiş alimlerin düşünce kaynağıdır. En ünlü eseri Tazarruat‘tır. Ortak öğrencileri Molla Lütfi (Sarı Lütfi) aracılığı ile Ali Kuşçu’nun öğrettiklerini de öğrenen Sinan Paşa, belirtildiğine göre, bu bilgilerle ünlü Cağmini’nin astronomi risalesine Kadızade’nin yazdığı bir şerhe karşı bir haşiye yazarak kozmoğrafyadaki bilgisini ortaya koymuştur. Ancak Sinan Paşa,1476′da padişahın gazabına uğradı ve hapse atıldı. Kendisinin açmış olduğu özgür düşünceli okul, çok değerli izleyicisi (öğrencisi) olan Tokatlı Molla Lütfi’nin idamıyla kapanmıştır. Sinan Paşa, devlet ricali ve halk arasında Hoca Paşa diye ünlenmişti. Babasından ders gören Sinan Paşa, Edirne’de müderrislik yapmış ve sonra Fatih Sultan Mehmet’e de hoca olmuştu. Üstün bir zekaya ve erdemliliğe sahip olmasından dolayı Fatih, kendisini 1470′te paşalığa terfi ettirmiştir.

Bu sırada öğrencisi olan Molla Lütfi’yi saraydaki özel kitaplığın başına getirmiştir.

Sinan Paşa, 1476′da Gedik Ahmet Paşa’nın yerine başvezir oldu. Bir seneye yakın bu hizmette kaldı. Sonra bilmediğimiz bir nedenle Fatih’le araları açıldı. Görevinden alındı ve hapsedildi. İstanbul alimleri, padişahın bu hareketine karşı cephe aldılar. Sinan Paşa hapisten çıkarılmadığı takdirde eserlerini yakarak ülkeyi terkedeceklerini Fatih’e bildirdiler. Bunun üzerine padişah, Sinan Paşa’yı hapisten çıkardı ve Sivrihisar kadılığına ve müderrisliğine atadı.Fakat İznik’e vardığı sırada, bu kez de arkadan yetişen bir hekim, şüpheci düşünceleri nedeniyle ona deli muamelesi yaptı; onu yeniden hapsettirdi. Ama ulemanın ısrarıyla yeniden serbest bırakmak zorunda kaldı. Bu zorlu günlerinde öğrencisi Molla Lütfi, Fatih’in kitaplık memurluğunu bırakarak hocasının yanında yer aldı ve onunla gitti.. Sinan Paşa, Fatih’in ölümüne kadar beş sene Sivrihisarda kaldı. 2.Bayezid padişah olunca vezirliği iade edildi;(Bayezit’e annesi şöyle yazıyordu: ” ..Hızır Bey oğluna vezirlik verdik, öyle gerekti; sizi sevenleri biz de severiz.”)yüz akçe yevmiye ile Edirne’de Darülhadis müderrisliğine atandı; rivayete göre de Gelibolu sancağında bulunarak sonra emekli edildi ve 1486′ da öldü.

(Uzunçarşılı, s: 659 ve Hüseyin G. Yurdaydın, Türkiye Tarihi 2, s: 245)

“Fatih devri matematikçilerinden Sinan Paşa gençliğinde şüpheci felsefi düşüncelerin(!?) etkisinde kaldığından, zaman zaman kendisine deli gözüyle bakılmıştı. Ali Kuşçu’nun İstanbul’a gelmesinden sonra öğrencisi Molla Lütfi aracılığıyla Ali Kuşçu’nun matematik derslerini izledi ve bu bilgilerle Çağmini risalesine bir şerh yazdı.

Sinan Paşa Fatih tarafından hapse atılmış, ancak bilginlerin protestosu üzerine hapisten çkarılarak Sivrihisar’a sürülmüştür. Bu sürgünde öğrenci Molla Lütfi de ona eşlik etmiştir

Ali Kuşçu’nun Fatihin huzurunda ortaya attığı “Bir dar açının bir kenarı genişleme yönüne doğru hareket ettirilirse geniş açı olur ve gene hareket devam edilirse, dik açı olmaksızın dar açı meydana gelir.” probleminin açıklaması için Sinan Paşa üç sayfalık bir risale yazmıştır. Ayrıca onun yapmış olduğu şerhler arasında Kadızade-i Rumu’nin eserleri de bulunur.”

(S. Tekeli, E. Kahya, M. Dosay, R. Demir, H.G Topdemir, Y Unat: Bilim Tarihi, Doruk Yay s: 125-126)

Kadızade, Kaşi ve Ali Kuşçu gibi bilginler, Fatih’ in himayesinde bir şeyler yapmaya çalıştılar. Bu süreçte yaşanan ik olay, günümüze ışık tutacak niteliktedir: Birinci olay, Semerkant’ ta geçer. Uluğ Bey, medresenin ve rasathanenin müdürü olan Kadızade-i Rumi beye haber vermeden bir müderrisi görevden almaya kalkar. Kadızade bu olaya tepki gösterir ve müderris, görevinegeri döner. İkinici olay Padişah Fatih zamanında İstanbul’da yaşanır: Dönemin ünlü matematikçilerinden Yusuf Sinan Paşa, padişahın emriyle hapisaneye atılır. Ama meslektaşlarının tepkisi üzerine hapisten kurtarılır.

(Bu bilgiler, Bilim ve Teknik, 351. sayı, Şubat 1997, Zafer Karaca’ nın yazısı)

İstanbul’ da Hocazade ( Gazali’ yi İbni Rüşt’e karşı savunan makalenin yazarı) nin oğluna kızını vererek akrabalık sağladı ( Hilmi Ziya Ülken, İslam Düşüncesi, s: 268) Fatih Sultan Mehmet’ in isteğiyle İstanbul’ a geldi ve Ayasofya Medresesi’ nde hocalık yaptı. Uluğ Bey ‘ in astronomi cetvellerini tamamladı, gök cisimlerinin hareketleri ve dünyamızdan uzaklıkları konusunda çalışmalar yaptı. İstanbul’ un enlem ve boylamını hesapladı.

(Osmanlıda Bilim, s: 16-17).

Hızır Bey

Türk bilgeleri arasında cidden yüksek fazilet sahibi olan Hızır bey, rivayete göre Anadolu Selçukluları vezirlerindendir; Nasreddin Hoca diye ünlenen Hace Nasıreddin Müstevfi (maliye bakanı) soyundan imiş; Babası Kadı Celal, Sivrihisar’da kadıyken orada doğmuştur.

Hızır Bey, önce babasından ders görmüş ve Molla Yeğen(Molla Fenarinin öğrencisi)’in onayıyla Sivrihisar’a müderris oldu. Çok zeki ve çok dikkatli bir insandı,kendisini okumaya verdi ve geniş bilgisiyle ünlendi. Tetebbu ve muhakeme kuvveti ve ilmi meseleri kavrayış bakımından Molla Fenari’den sonra geldiği anlaşıldı. İstanbul’un fethindren sonra İstanbul kadısı oludu. Fatih, kendisini daha önceden tanıyordu. Hızır Bey, yazdığı bir kasidesini Fatih Sultan Mehmet’e sunmuş. O da bu kasideyi Molla Gürani’ye göstermiş. Gürani, orada bir kavaid hatası görüp bunu kendi kalemiyle kasidenin arkasın yazmış ve geri vermiş. Alimleri tartıştırmayı seven Fatih, Gürani’nin düzeltmesini Hızır Bey’e yollamış. Hızır Bey kendi yazdığının doğru olduğunu -bir ayete dayanarak- kanıtlamış ve böylece Molla Gürani’den üstünlüğünü göstermiş. Bu durum onun İstanbul kadılığına atanmasında önemli rol oynamış. Hızır Bey, Molla Fenari mektebinin sürmesinde ve yayılmasında önemli bir rol oynamıştır.

Hızır Bey, 1549 yılında öldü. Ölünceye dek İstanbul kadılığında kaldı. Oğlu Tazarruat sahibi Sinan Paşa ile diğer oğulları Ahmet ve Yakup Paşa’lar ve Muslihuddin Kastelani,Hayali,Alaüddin Arabi,Bursalı Hocazade,Hatipzade,Tacizade,Muarrifzade ve Kadızade-i Rumi’nin oğulları Mehmet ve riyaziyeci Mirim Çelebi ve riyaziyeci Kasım gibi 15. yy’ın son yarısına şeref veren ilim adamlarını yetiştiren Hızır Bey’e alimler arasında “ilim dağarcığı” denilirdi.(Uzunçarşılı,Osmanlı Tarihi, s:652)

Muslihuddin Mustafa (Hocazade): Hoca’ nın bir anlamı da zengin ve tüccar demektir. M. Mustafa’nın babası zengin bir tüccardı. Babası, okumasını değil, ticaret yapmasını istiyordu. Okumak için para vermedi. Kitaplardan alacağı notları helvacı kağıtlarına yazdı gizlice. Okudu ve alim oldu. Alimler arasında “ilim dağarcığı” diye anılan Hızır Bey’ in öğrencisiydi. Hocası Hızır Bey, İstanbul kadısıydı. Altı sene Bursa’ da müderrislik yaptı. Hızır Bey, öğrencileri arasında en çok onu severdi ve kendine sorulan bazı sorulara yanıt vermek için “aklı selime müracaat ediniz” diyerek onları Hocazadeye gönderirdi. Fatih ‘ e öğrencisini tavsiye etti. Sultanın sorduğu sorulara verdiği yanıtlardan ulemadan Molla Zeyrek’ ten bile yüksek olduğu anlaşıldı. Fatih, ona para gönderdi ve kendisine hocalık yapması için İstanbul’ a çağırdı. Zengin tüccaroğlu Hocazade Mustafa, resmi olarak ilmiye sınıfına girmiş oldu. Çok geçmeden kazaskerlige yükseltildi. Fakat bu yükseliş, bazı alçakları rahatsız etti. Karamanlı Mehmet Paşa’ nın başını çektiği grup, onun yeniden Bursa’ ya gönderilmesini sağladı. 2. Bayezid padişah olunca (1481) günde yüz akçe ile Bursa Sultaniye müderrisliğine ve Bursa Kadılığına atandı. Ünü, İran ve Orta Asyaya kadar yayılmıştı. Sultan Hüseyin Baykara (ölümü 1556) Bayezid’ in başa geçişini kutlamak için gönderdiği heyetin içinde Hocazade’ den ders görmek üzereHorasanlı bir bilgin de göndermişti. Ali Kuşçu daha İstanbula gelmeden önce Türkiye’den memleketine dönmüş olan Alaeddin Tusi ile görüştüğü sırada Tusi ona “İstanbul’a gittiğinde Hocazade denilen Köseç ile iyi geçinin; kendisi ilimde fevkalade müdekki ve muhakkıktır” demişti. Ali Kuşçu, istanbul’a geldi .Bilimsel bir konuda Hocazade, Ali Kuşçu’ nun hatasını düzeltti. Fatih, Ali Kuşçu’ya “Hocazadeyi nasıl buldunuz?” diye sordu: Ali Kuşçu ” Rumda ve Acemde emsali yok” deyince Fatih Sultan Mehmet, “Arap’ta bile eşi yoktur” dedi.

(Uzunçarşılı,İsmail Hakkı,Osmanlı Tarihi, s: 653-654 )

Endülüs Kaynakllı Bilim Adamlarının Osmanlı Bilimine Katkıları

Endülüslülerin İslam bilimine katkıları olağanüstüdür. Bu katkılar, Osmanlıra döneminde de sürdü. Osmanlı tarihinde Endülüs’ten gelen ilk bili adamının 2. Bayezid zamananında olduğunu görüyoruz. Granada Savaşları 1478′de başlamıştı. Bu savaş sırasında Endülüs Müslümanları Osmanlı Devleti’nden yardım istediler. Bu amaçla İstanbul’a bir elçi de gönderdiler. Elçi, ünlü şair Abu’l-baka salih b. Şerif al-Rundu ’nin bir kasidesini de 2. Bayezid’e sundu. Endülüs Mersiyesi diye bilinen bu şiir, Endülüs müslümanlarının uğradıkları zulmü, çaresizliği, perişanlığı ve gördükleri işkenceleri çok beliğ bir şekilde dile getiriyor ve yardım istiyordu.

1492 önemli bir tarih. Müslümanların Endülüsteki son direniş merkezi olan Granada sultanlığının düşmesi ile başlayan Müslüman ve Yahudi göçü ile bu iki dinden olan birçok bilim adamı da vatanlarını terk etmek zorunda kaldı. Osmanlı egemenliğine giren bu ilim adamlarından bazıları İstanbul’a ve Selanik’e geldi. Bazıları da Kuzey Afrika’ya geçti. Taşıdıkları bilgiler ve kitaplar ile İslam bilimine ve özellikle Osmanlı bilimine yaptıkları katkıların üzerinde önemli durulması gerekir. Osmanlı himayesine giren bu ilim adamlarından ancak bazıları sivirilebilmiş ve pardişahların ilgisini çekebilmiştir. Onlar da çok geniş bir taramanın küçük bir öbeğini oluşturuyor.

Abdüsselam el-Muhtedi (1512′de sağ)

Hoca İlya el-Yahudi diye de bilinen Abdüsselam el- Muhtedi, Tevrat’ı ezbere bilen, astronomi,takvim, aritmetik ve geometri alanlarında bilgi sahibi olan bir ilim adamıydı. Din değiştirdi; Müslüman oldu. 1497′de Yahudilere el-Risalat el-Hadiye adında Arapça bir reddiye yazmıştır. 2. Bayezid’in hizmetine giren Abdüsselam, Yavuz Sultan Selim zamanında da devmet görevi yapmış el-Defteri diye tanınmıştınr. Muhtedi, özellikle tıp ve astronomiyle ilgi eserler yazmıştır. Tıpla ilgili eserlerinden biri vebaya karşı alınacak önlemlerle ilgilidir. Muhtedi (İlyas b. Abram), önsözde Allah’ın tıp ilmini kendisine, ünül beldeleri gezip görmek, eski ve yeni tabiplerin güvenilir kitaplarını incelemekle bahşettiğini belirtir. İncelediği bilginler Hipokrat, Galen, el-Razi,İbn Sina, İbn Rüşd, İsidor, Eflatun, Phytagoras, Angzy Gvry, Cenzv(Cydr), Batlamyus, Musa gibi tabip ve alimelrin eserlerinden de aktarmalar yapıyor. Bu konuda bilgisi olan insanlarla tartışıyor. Veba hastalığı konusundaki önlekleri basitleşirerek Sultan 2. Bayezid’i sunuyor.

İlyas b. Abram yani Muhtedi, İstanbul’da çıkan veba salgınları ve depremlerle ilgili olarak akla başvuruyor. “Risalesi sebebiyle binde bir bile kurtulan olursa Allah katında büyük sevap kazanacağını” belirterek deprem (zelzele) konuunda Aristo’nun depremin “yer altında sıkışan gazların yeryüzüne çıkkmak istemesi” yüzünden oluştuğu konusundaki görüşünü aktarıyor. Yazarın ilginç yönlerinden biri de İbn Sina’nın al- kanun’unun eleştirisiyle ilgili söyledikleridir.Örneğin İbn Sina bu kitabında çok az görülen ve zararı az olan hastalıklara ilişkin ayrıntılı azıklama yapılırken veba gibi çok sık görülen ve zararlı olan hastalıklar hakkında azıcık ve yetersiz bilgi verdildiğidir.”İlyas b. Abram hazık ve yetenekli Frenk tabiplerinin İbn Sinayı bu konuda savunduklarını belirtir. Frnk tabiplerine göre İbn Sina bu konuda mazurdur. çünkü o, daha çok tedbir ve tedavisinde çok tecrübe ve müşahedede bulunduğu hastalıkların tedavisi hakkında uzun aıklamalarda bulunmuştur.,Yazarın Sultan 2. Bayezid tarafından İstanbul’da görlen veba salgınına arşı önlem almak ve hastalara bakmakla görecvlendirilmesi üzerine Arapça ir eser yazıyor. Bu eserin türkçeye ilk çevirisi Gevrekzade Hafız Hasan Efendi( ö: 1801) tarafından 1795 yılında yapıldı.

Gevrekzade Hafız Hasan Efendi, Sultan 2. Bayezid devrinde İstanbul’da meydana gelen büyük bir zelzelenin akabinde veba çıkması üzerine İstanbul’daki tabiplerin çoğunun bu hastalığın tanı ve iyileştirlmesinden aciz kaldıkklarını,fakat İlyas b. Abram’ın adı geçen eserini telifte bu zorlu hastalığın iyileştirilmesinde tecrübesinin görüldüğünü ve tedavi ettiği hastaların çoğunun iyileştiğini işiten padişahın onu İstanbul’a getirdiğini,uzun zaman çok insanı tedavi ettiğini,saraya intisap edebilmek için konu ile ilgili Arapça bir risale kaleme aldığını, fakat halkın çoğu bu dili bilmedikleri için Micennet el- Ta’un adlı bu eseri Türkçeye çevirdiğini söylemektedir. Mütercim adı geçen risaleyi inceleyip eski ve yeni tabiplerin veba ilgili deneylerini derleyip toparlamış, kendi deneylerini,kendi zamanında bu hastalığı iyileştirmede ortaya çıkan yenilikleri de katarak eseri türkçe’ye tercüme ettiğini belirttikten sonra (s: 93), yazarın mukaddimesine geçmektedir.

Eserin ikinci tercümesi ise Sultan 2. Abdülhamit devrinde Sanayi Alayı Müftüsü Ahmed-i Ömeri al- Şami tarafından 1894-94′te el-tevfikat el- Hamidiyye fi Def’el- Emraz el- Veba’iyye adıyla gerçekleştirilmiştir.

(E. İhsanoğlu,, BCFF, s: 88-93….)

15. yüzylın sonları ya da 16. yüzyılın başları. ”Osmanlı yönetiminin özellikle Müslüman olmayan tebaaya ve ülkeye gelen yabancılara karşı bu hoşgörülü davranışının o yıllarda başka yerlerde, Hıristiyan Avrupa’da görülmediği bilinmektedir. Kendilerine yapılan baskılar ve engizisyon işkencelerinden kurtulmak isteyen İspanya’daki Yahudiler, en güvenceli ülke olarak Türkiye’yi bulmuşlar ve 1492′de buraya gelip yerleşmişlerdi.”

(Ş. Turan, TKTarihi, s: 142)

Hıristiyanlar, İspanya’daki Müslümanları ve Yahudileri Avrupa’dan kovuyordu. Yıl 1492. Katolik hükümdarlar İspanyada siyasal ve askeri birliği sağlamışlar sıra din birliğini sağlamaya gelmiş. İşe daha kolay lokma görünen Yahudileri sürmekle başlanıyor. Yahudilere, Osmanlılar kucak açıyor. Yahudiler, Osmanlıya çok önemli bir armağanla geliyor: Osmanlı’nın henüz tanımadığı matbaa ile. Matbaa bulunalı 40 yıl olmuştu. Yahudiler padişaha başvurdular; “kitap ve diğer basımlar için” padişahtan izin istediler. Padişah 2. Beyazıt namıbdiğer Sofu Beyazık” buna izin vermedi. Çıkardığı bir fermanla “her dilde kitap basılmasını onayladı, ancak “aarapça kitap basılmasını zinhar yasakladı.” Ermenice’den Yunanca’ya kadar Osmanlıda her kitap serbestçe basıldı; ama “ Türk ve Müslüman reayanın (halkın) kitap okuması fiilen yasaklanmış oldu.” Çünkü kitap basılamadı.

Sofu Beyazıt’ın aymazlığı Osmanlı’yı daha o tarihte Batı’dan ve kendi içindeki Müslüman olmayan halktan tam 230 yıl kopardı. Matbaanın gelişi için Lale devrini, 1727′de 3. Ahmet Dönemini beklemek gerekti.

1729 yılında yazarı bilinmeyen bir kitap Batı Hint adalarından ve Amerika kıtasının keşfinden sözediyor. Osmanlı bu kitapla ilk kez “yeni bir kıtanın bulunduğunu öğreniyordu. Ama kitaba göre: “ Bu güzel topraklar zamanı gelince Osmanlı ülkesine katılacak, islam töreleriyle aydınlanacaktır.”

(Son tümce: Bernard Lewis, Çatışan Kültürler, Bölüm 48; Aktaran ve diğer görüşler: Yalçın Doğan, Milliyet, 4. 01 1998)

İkinci Bayezid ve 1. Selim dönemleri : 15. yy’ın sonu ile 16. yy’ın başı

Fatih’in ölümünden sonra da müsbet bilimlere gösterilen ilginin devam ettiği görülmektedir. Bu sırada da Sinan Paşa ve öğrencisi olan Tokatlı Molla Lütfi’nin matematik ve astronomi üzerine çalışmaya devam ettikleri anlaşılmaktadır. Gerçekten bu sırada Molla Lutfi, yüz kadar bilim dalının ad ve konularını gösteren El-Metalibu’l-İlahiye fi Mevzuati’l-Ulum adlı eserini yazmıştır. Ali Kuşçu’dan matemakitk dersleri almış olan Molla Lütfi’nin önemli sayılabilecek bir eseri deTaz’ifu’l-mezbah (Sunağın İki Katına Çıkarılması) adını taşımaktadır. Lutfi’nin bu eseri yazarken İzmirli Theon’un Delas adasında yapılan sunağın iki katına çıkarılmasına dair, Eflatun’dan öğrenmiş gibi yazdığı ünlü eserden ilham aldığı sanılmaktadır. Bilindiği üzere bu konu, bilim tarihinde Delos Problemi adıyla anılır. Sunağın iki katına çıkarılması meselesi de tanrının daha büyük bir sunağa ihitiyacı meselesi olmayıp,Yunanlıların matematiği ihmal ettiklerine bir işarettir.Theon,bu meselenin orta orantılı usulüyle çözümlenebileceğini anlatmıştır. Molla Lütfi de,adı geçen eserinde,önce çizgi ve karelerin kendileriyle çarpımı üzerinde durmuş,sonra küpün ikileştirilmesinin,yanına yeni bir küp eklemek olmadığını aksine bunu sekiz defa büyütmek olduğunu açıklamıştır.Lutfi,bu vesile ile ünlü Kadızade’nin Eşkalu’t-Tessi adlı eserine yazılan Ebu’l-Fetih hasiyesinden başlayarak, birçok eserde sözü edilen “geometnri bilmeyen kadının yargıda yanlışlık yaptığı yolundaki düşünceyi de tekrarlamıştır. Bilindiği üzere bu düşünce,daha sonraları, başka eserlerde de tekrar edilecektir..Kaynaklar, Lütfi’nin keskin zekalı, keskin dilli, bilimin bir çok dalında bilginlik derecesine ulaşmış,söz söylemekte ve hazır cevaplılıkta üstün yetenekli,geleneksel bilimlerin yanında akılcı bilimlere de ayrı bir önem veren, bilgisinden ötürü de halka rasında Deli Lütfi diye de ün kazanmış olan bu bilginin, aynı zamanda keskin hekim olduğu anlaşılmaktadır. Anımsanacağı gibi, hocası Sinan Paşa, Fatih zamanınında 1470 yılında vezirliğe yükseltilmiş,o yıl,Sahn-ı Seman’da ve Şeyh Vefa zaviyesinde müderrislik yapan Lütfi de hocası sayesinde Fatih’in saray kütüphanecisi (Hafız-ı kütüp) olmuştu. Daha sonra hocası gözden düştü, Müdderris olarak Sivrihisar’a sürüldü,öğrencisi Lütfi de kendisiyle birlikte gelmişti.

2. Bayezid’in hükümdar olmasından sonra hocası ile birlikte İstanbul’a dönmüş,önce Bursa, sonra Edirne ve nihayet Fatih medreselerine müderris tayin edilmişti. Bu son tayin, eskiden beri eserlererini eleştirerek rahatsız ettiği zamanın bilginlerinden İbrahim hatipzade’nin kıskançlığını kabarttı. Samimi bir müslüman olan, ancak derslerinde dinin daha ziyade vicdani ve ruhi(s: 249) yönlerine önem veren Molla Lütfi ’nin dinsizliği iddiası ortaya atıldı. Bir meclis huzurunda muhakeme edilerek bazı üyelerin karşı oyuna rağmen, Hatipzade’nin fetvasıyla öldürülmesine hükmolundu. Molla Lütfiye isnat edilen suçların neler olduğu, bir taraftan Molla Ahaveyn adı ile ünlü Muhyidden Mehmed’in Ahkamu’z-Zındık adlı eserinden, öte yandan Molla Lütfi’nin karısını amcası olan Ahmet Paşa’nın yazdığı iki şikayet mektubundan analışlmaktadır.Molla Ahaveyn’in eserinde belirtildiğine göre,felsefi bir takım görüşlere kapılan ve gurura saplanan Molla Lütfi, şeriat kurallarına saldırmış, çevresine öğrencileri,cahil ve heveslerine düşkün kimseleri toplamış,onların çoğunu hemen hemen inkara ulaştırmış, sapkınlığı kesin bir kimseydi. Ancak bu iddialara öteki kaynaklarda rastlayamıyoruz. Öteki kaynaklar ise onun eleştiri ve taşlamalarında herhangibir ayırımı yapmaksızın bilim adamlarını, vezirleri ve beyleri hedef aldığını ve onların molla Lütfi’yi bir bahane ile yok etme konusunda birleştiklerini, İzari Çelebi ile olan tartışmasından sonra ise Sultan 2. Bayezid’in ona duyduğu kırgınlığı fırsat bilerek ünül Hadis dersi olayını düzenlettirdikleri konusunda birleşmektedirler. Ahmet Paşa’nın mektuplarından anlaşıldığına göre de Molla Lütfi, Sinan Paşa’nın ölümünden sonra, onun vakfiyesini ve vasiyetini saklamış, daha sonra bir adamı vasıtasıyla Sinan Paşa’nın mühür yüzüğünü çaldırmış, bir yolunu bularak kendisin Sinan Paşa’nın vakfına mütevelli tayin ettirmiştir. Mektuplarda belirtildiğine göre,molla Lütfi, bu arada, sinan Paşa’nın terekesindeki kıymetli kitapları,başkalarından çaldığı kıymetsiz kitaplarla değiştirmiştir. Bu yaptığını örtbas etmek için, değiştirdiği kitapların yerine koyduğu kıymetsiz kitapları satmaya çalışmış, bazılarını da satmıştır. Ahmet Paşa ile Molla Lütfi arasında çıkan sürtüşmenin giderilmesi için Molla Kestelli tayin edilmiş, o da yaptığı soruşturmasının sonuçlarını bir rapor halinde padişaha sunmuştur. Molla Kestelli,Ahmet Paşa’yı haklı gösteren bir “arz-name” hazırladığı gibi, dönemin bilginlerinden bazıları da Ahmet Paşa lehinde fetvalar vermişlerdir. Ahmet Paşa, yazdığı bu iki mektupta “arzname” ve fetvalara uyularak Molla Lütfi’nin siyasetle cezalandırılmasını istemektedir.Yaratılan bu hava sonunda tutuklanan molla Lütfi,kazaskerler tarafından yargılandı. Ancak yargılama sonunda kazaskerlerin bir hükme varamadıkları analaşılmaktadır. Molla Lütfi hakkındaki ölüm hükmü Hatipzade’nin baskısıyla Divan’daki ikinci toplantıda uzun tartışmalardan sonra alınabilmiştir. Böyle bir sonuca varılmasında vezirlerin de etki ve desteği olmuştur. Divanın bu hükmü (s: 250) padişah tarafından da onaylanınca Molla Lütfi , 24 Aralık 1494 tarihinde Sultan Ahmet Meydanında idam edildi. Mahkemesi sırasındaki savunmaları ve haksız yere öldürülmesi, halkın üzüntüsüne sebep olmuş;şairler ölümüne tarih düşmüşlerdir. Cereyan tarzı ve savunmaları bakımından bir dereceye kadar Sokrat trajedisini andıran bu olay, A.Adıvar’ın da dediği gibi Osmanlı Türkiyesinde bilim ve düşünce adına uğranılan ilk felaket olsa gerektir.

Bu dönemde hakkında kısaca da olsa bilgi verilmesi gerken önemli sayılabilecek bir kişi de İbrahim b. Abdullah el-Cerrah ’tır. Onun Alaim-i Cerrahin adlı eseri, kısmen çeviri, kısmen telif bir tıp kitabıdır. Cerrah İbrahim’in bu eserinde ilk defa, elde taşınan ateşli silah yaralarıından ve onların tedavilerinden bahsettiği görülmüktedir. Bu durum, cerrahi tarihi bakımından özel bir önem taşımaktadır.

Bu dönemde matematik ve astronomi konusunda da önemli çalışmalar yapıldığı görülmektedir.Dönemin önde gelen astronom ve matematikçisi Mirim Çelebi adı ile ünlü Mahmut b. Mehmet’ir. Ali Kuşçu’nun torunu olan Mirim Çelebi, Hocazade ve Sinan Paşa’nın öğrencisi olmuştur. Matematik, astronomi ve usturlaba dair eserleri olan Mirim Çelebi, 2. Bayezid’in emriyle Dusturu’l- Amel ve Tashihu’l-Cedvel adı ile Uluğ Bey Zic’ine Farsça bir şerh yazmıştır. Ancak belirtmek yerinde olur ki Mirim Çelebi, Batlamyus sistemi üzerine kurulu bilgilerle uğraşıp kitap yazdığı sıralarda, Batı’da, Kopernik, bin yıldan beri bilim dünyasına egemen olan bu Batlamyus sistemini yıkmaya çalışıyordu. 1. Selim döneminde Anadolu kazaskerliğine yükselmiş bulunan Mirim Çelebi , bu hükümdar için, Ali Kuşçu’nun Fethiye adlı eserine bir şerh yazmıştır. Bu vesile ile üzerinde durulması gereken matematikle ilgili önemli bir Arapça eser de 1506 yılında Muslihiddin b. Sinan ’ın kaleminden çıkmıştır.Bu eser Risale-i Eflatuniye adını taşımaktadır. Eser, “Eflatun’un kelimatını Bizanslı alimin şerhi” diye başlamkata ve açıklamanın yazılmasını, Fatihin Bizanslı b bir bilgine emrettiğini söylemekte ve bilginin, Fatih’in ölümü üzerine, bunu oğlu 2. Bayezid’e sunduğunu belirtmektedir. Burada sözü edilen konu, bir sıvıya batırılan bir cismin, hacmine eşit miktarda sıvının ağırlığı kadar ağırlığından kaybedeceğine dain olan ünlü Arşimedes ilkesinden ibaret bulunmaktadır. Bu eserin,Eflatun’un bir eserinin açıklanması gibi gösterilmesi, herhalde, Doğu’da genellikle önemli ve karışık meseleleri “İlahi” lakabıyla anılan Eflatun’a bağlamak adeti ile ilgili olsa gerektir.

2. Bayezid döneminde tıp ile ilgili olarak Ahi Ahmet b. Kemal ’in (s: 251) çalışmalarından söz edilebilir. Ahi Çelebi adıyla ünlü bu hekimin babası Kemal de bir hekimdi. Kendisini, Bayezid saraya almak istemiş ancak o bunu kabul etmemişti.Bununla birlikte oğlu, 2. Bayezid’den itibaren üç padişaha hizmet etmiştir. Ahi Çelebi, böbrek ve mesane taşları üzerine bir eser yazmış,taşın bedende nerelerde olduğunu, belirtilerini, taşın idrar yolunu zedelediği ya da tıkadığı zaman yapılacak tedavi yollarını anlatmıştır. Oldukça uzun ömürlü olduğu anlaşılan Ahi Ahmet b. Kemal, Kanuni zamanında da, başvezir Makbul İbrahim Paşa (öl: 1536)’nın sağlığında İbnu’n-Nefis ’in İbn Sina’nın El-Kanun fi’t- Tıb adlı eserine yazdığı şerhi yani El- Mucezu’l-Kanun (El-Mucez fi’t-Tıb ) adlı eserini Türkçe’ye çevirmiştir. Ahi Çelebi ’nin bu çevirisinin önsözünde, Arapça ve Farsça eserler yanında türkçe tıp kitaplarının azlığından bahsetmesi dikkati çekmektedir. Bu sıralarda iki tane de hastahane yapıldığı anlaşılmaktadır. Bu hastanelerden biri Edirne’de, öteki de Kanuni Sultan Süleyman’ın annesi Hafsa Sultan tarafından Manisa’da yaptırılmıştır.Öte yandan bu dönemde adı geçen Ahi Çelebi’nin emri ile Musa Calinus el-İsraili adında bir Musevi hekim,ilaçların sıcaklık, soğukluk, kuruluk ve nemlilik derecelerini ve kullanılacak miktarlarını gösteren bir küçük risale yazmıştır.Bu eserde ilaçlar dosta faydalı,düşmana zararlı diye ikiye bölünmüştür.Ancak eserin İstanbul’da Üniversite Kitaplığı nüshasında bu satırların kenarındaki bir notta ‘dost düşman ilacı diye bir ayırımın tıp kanunu dışında olduğu ‘belirtilmiştir. Bu notun altında da “Tabib Şifai” imzası bulunmaktadır. Bu eserin bir özelliği de İshak İsraili adında başka bir Musevi hekimin ifadesine dayanılarak ilk defa olarak Arnoldo di Villanova (1234-1310) adlı bir ortaçağ hekiminden bahsetmiş olmasıdır.Bu eserde sık sık İbn Rüşd’ün Külliyat’ından alıntılara da rastlanmkatadır. Öte yandan bu sıralarda Ahmed b. Bali Fakih de Necmeddin Mahmud b. Ziyaeddin İlyas Şirazi (öl. 1330)’nin Havi-i Sağır adı ile ünlü El-Havi fi İlmi’t-Tedavi adlı eserini Mecma’u’l-Mucerrebat adı ile Türkçeye çevirmiş, bu çevirisine kendisi de bazı eklemelerde bulunmuştur. Bu kitapta iç ve dış hastalıklar ile hummalar ve bazı ilaçlarla iligili bilgiler verilmiştir. 15. yy’ın sonların doğru toıpla ilgili bazı önemli çalışmalar da daha çok cerrahi alanında görülmektedir. Bu çalışmaları kısaca özetlemek gerekirse, bu sıralarda, Sabuncuoğlu’nun Cerrahiye-i İlhaniye’si dışında,türkçe yazılmış üç Cerrahi kitabı bulunmaktadır. Bunlar da daha önce hakkında bilgi verdiğimiz Alaim-i Cerrahin ve Cerrah Mes’ud’un Farsça’dan çevirdiği tercüme-i Hülasa fi Fenni’l-Cirahe adıl eseri ile son zamanlarda bulunan ve yazarı bilinmeyen Kitab-ı Cerrah-name’dir. aralarında esas itibarıyla büyük farklar bulunmayan bu eserler, 15. yy Osmanlı hekimliğinin belirli bir ortam ve bilgi düzeyinde bulunduğunu göstermektedir.

Bu bölümü sona erdirirken adını anacağımız bir eser de Yadigar-ı İbn-i Şerif adını taşımaktadır. Halk için yazılmış,bir genel sağlık bilgisi kitabı niteliğinde (s: 252) olan bu eser hakkında kesin bilgi verebilmek için, eserin bilinen yazma nüshalarının gözden geçirilmesi gerekmektedir.

4- 16. YY ve Deniz Coğrafyacıları

Genel olarak 16. yy başlarından 17. yy’ın ilk yıllarına kadar,diğer bir deyişle 3. mehmet’in ölümüne (1603) kadar geçen zaman içinde müsbet bilimler alanında daha önceki devirlerde görülen bir çeşit eğilimin biraz daha durakladığı,ancak deniz coğrafyacılığında önemli bir hamle yapılmış olduğu ileri sürülmüştür(A.A. Adıvar, Osmanlı Türklerinde İlim,4. baskı,İstanbul, 1982). Bununla birlikte son zamanlarda daha 1461 yılında Mürsiyeli İbrahim tarafından yapılan bir harita tesbit edilmiştir. Gerek harita tekniği,gerekse seyir ayrıntıları bakımından önemli olan bu harita (portulan),Tunus’ta yapılmış olup, Akdeniz, Ege ve Karadeniz’in tümü ile batı Avrupa kıyıları ve İngiliz Adalarını içcine almaktadır. Bu başarılı haritadan,denizlerdin sığlığının ve suyüzeyine yakın kayaları gösteren işaretler bakımından, daha sonraki harita yapımlarında,örneğin Piri Reis haritasında yararlanılmıştır.

Haritacılık ve deniz haritacılığı söz konusu olunca bu dönemin üzerinde durulması gereken önemli bir kişisi olarak kuşkusuz Piri Reis hakkında bilgi vermemiz gerekecektir. Bugün elimizde Piri Reis haritasından yapılmış ve 16.yy başlarında;1517 yılında, Mısır’da Yavuz Selim’e sunullmuş yarım bir dünya haritası bulunmaktadır. Bu harita, Kristof Kolomb (Cristobal Colon)’un 1489 yılına ait olup kaybolmuş haritasının bir kopyasıdır. Haritanın Afrika ve Kuzey’de İspanya’dan yukarısı ya eskiyerek kaybolmuş ya da koparılmıştır. Yarım haliyle harita, tam bir dünya haritası değil, sadece İspanya,Doğu Afrika,Atlas Denizi ve Amerika’nın o zaman bilinen parçaları ile Antilles Adalarını içine almaktadır.Öteki kısmının ne olduğu bilinmemektedir. Bu kaybolan kısımla bu haritanın bir dünya haritası oluşturduğu kuşksuzdur. çünük Piri Reis’in bu dönemin ünül yazarı Muradi ile birlikte yazmış oldukları Kitab-ı Bahriye adlı eserinde Hint ve Çin denizlerinin bugüne kadar bu diyarda kimsenin bilmediği yeni çıkan haritalarını da Mısır’da Sultan Selim’e verdiği söylemiseni bakılırsa,söz konusu haritada, o zaman bilinen dünyanın doğu tarafının da bulunduğu kesin olarak ileri sürülebelir. Bugün elde bulunan haritanın Amerika kısmının , Kristof Kolomb tarafından 1489 yılında yapılan ve kaybulmuş olan haritadan yapılmış (s: 253) olduğunu sözü edilen Kitab-ı Bahriye adlı eserde bulunan bazı kayıtlar da doğrulamaktadır. Bu haritada Avrupa ve Afrika ıyılarının ve adaların en iyi bir şekilde çizilmiş bulunması, Piri Reis’in, en yeni İspanyol ve Portekiz haritalarını ve yeni keşifleri dikkatle izlemiş olduğunu göstermektedir.Bu haritaların bir notunda Asor adaları hizasında “bir Ceneviz kükesi,,Flandres’ten gelirken fırtına yüzünden bu adalara çıkagelir ve bu adalar bundan sormludur” denilmesinden Asor adalarının Cenevizliler tarafındanh keşfediloiği düşüncesi ileri sürülmüştür.

Topkapı Sarayı Kitaplığı’nda bu haritadan başka yine Piri Reis’e ait 1528 tarihli bir harita parçası daha bulunmaktadır. Bu harita, deve derisi üzerine sekiz renkle resmedilmiştir ve Atlas Okyanusu’nun kuzeyi ile Orta Amerika’nın o sıralarda yeni keşfediylmiş kıyılarını göstermektedir. Bu harita, belki de,daha büyük bir dünya haritasının kuzey batı köşesinden ibarettir. Özelliği de,buradaki adaların ve bazı kıyıların,birinci haritaya göre daha doğru çiziylmiş olmasıdır. Önceki haritada görülmeyen Yengeç Dönencesi burada çizilmiştir. Yirmiye bölünmüş iki tane mil ölçüsü vardır. Groenland’dan itibaren güney batıya doğru iki büyük kara parçası görünmektedir. Kuzeydekine Bakala adı verilmiş ve portekizliler tarafından keşfedildiği yazılmıştır. Daha aşağıda Newfoundland(Yeniel) kıyıları üzerinde yazılan notta,bu kıyıların Portekizliler tarafından bulunduğu ve bütünüyle bilinmediğine işaret edilmiştir. Daha aşağıda bugünkü şekline çok benzer bir durumda Florida yarım adası göze çarpmaktadır. Kenarda görülen kara parçaları 1517 ve 1519′da keşfedilen Honduras ve Yukatan yarım adalarıdır.Küba, Haiti,Bahamave Antiller,Kolob’un etkisiyle çizilmiş ilk haritadan farklı ve daha doğru olarak gösterilmiş,keşfedilmemiş yerleri ise hiç çizmeden beyaz olarak bırakmıştır. Onun bu davranışından,bilimsel düşüncenin gerektirdiği şekilde hareket etmiş olduğu sonucu çıkarabiliriz.

Amerika’nın bütün dünyanın ilgisini çekmesi Amerigo Vespucci (1451-1512)’nin 1507 yılında yazdığı mektupla başlar. Mektubunda burasının yeni bir kıta olduğunu,buraya “Amerika” adının verilmesini önerir. Ancak yerlilerin, Nikaragua’nın bir bölgesine Amerika demekte olduklarını ve bu adın buradan yayıldığını söyleyenler de vardır. Böylece Amerika kıtası,16. yy’ın ilk yarısından itibaren coğrafyacıların ilgisini çekmeye başlamış,bu ilginin sonucu olarak da haritaları yapılmaya başlanmıştır. Bu akım, görüldüğü üzere Piri Reisi de içine almıştır. Ancak kabul etmek gerekir ki, Piri Reis daha çok, Kitab-ı Bahriye adını taşıyan eserin yazarı olarak ün kazanmıştır. Bu eser,1521 yılında yazılmıştır. Ancak daha sonra Başvezir İbrahim Paşa’nın uyarısı üzerine göjzden geçirilip genişletilerek 1525-26 yılında son şekilini almıştır. Bununla birlikte Muradi’nin Fetihname-i Hayreddin Paşa adlı manzum (s: 254) eserinrde bulunan bazı kayıtlar,durumun tamamıyla böyle olmadığını ortaya koymuş bulunmaktadır. Gerçekten Muradi ,bu eserinde, bundan önce bir kitap yazdığını,bu kitabına Bakir-name adını verdiğini,bu kitapta harita ve pusula bilimleri ile denizcilik ve deniz yolları hakkında bilgi verdiğini belirtmekte ancak bu eser yüzünden ün kazanmış bulunanın Piri Kethüda olduğunu ileri sürmektedir. Muradi’nin bu sözleri inandırıcı görünmektedir. Çünkü o, bu sözlerinin arkasından,gerçekte deryayı ilk önce böylesine gezenin ve gördüklerini,edindiği bilgileri bir bir yazanın Piri Kethuda olduğunu özellikle belirtmekte,ancak onun yazdıklarını bir kenara bıraktığını, bir ‘ehl-i dil’ bulamadığı için,onu “cem edemeyip” “bunca yıl” “yaturmuş” olduğunu ifade ile nihayet kendisinden ricada bulunduğunu,bu rica üzerine bu malzemeyi bir kitap haline getirdiğini,bu durumu,”bir nice yüz”genç ve yaşlının bildiğini kesin bir şekilde açıklamaktadır. Muradi’nin adını andığı “Piri Kethuda”, kuşkusuz Piri Reis’ten başkası değildir.Öyle anlaşılıyor ki Piri Reis, 1524′lerde tersane Kethüdalığı görevinde bulunmuştu. Böylece Muradi’nin eseri Bahirname ile Piri Reis’in eseri olarak tanınan Kitab-ı Bahriye’nin durumlarının ne olduğu,diğer birsdeyişle ikisi arasında ne gibi bir ilişki bulunduğu,önemli bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır.Gerçekten,daha önce de işaret ettiğimiz üzere,Kitab-ı Bahriye 1520-21 yılında yazılmış daha sonra 1525-26 yılında bu ilk esere manzum bir bölüm eklenmiştir. Bugün, bu eserin,bu iki şekiline ait yazma nüshalar bulunmaktadır.Paul Kahle tarafından yayınlanan nüsha,eserin ilk şekline H. Alpagut ve F. Kurtoğlu tarafından yayınlanan nüsha da eserin ikinci telifine ait bulunmaktadır. Bu iki telife ait nüshalar arasındaki farkı dikkate alan P. Kahle yazdığı Girişte 1525-26 yılında tamamlandığı belirtilen ikinci telifin Piri Reis’in eseri olmadığını,kendisinden sonra yaşamış olan bir başkası tarafından yazımış olabileceğini ileri sürmüştür. Buna karşılık H.Alpagut ve F. Kurtoğlu,ikinci telifin de Piri Reis’e ait olduğu görüşününü savunmuşlardır.Ancak bu yayıncıların aksine H. Yurdaydın,1952′de Kitab-ı Bahriye’nin Muradi’nin eseri olduğunu iler sürmüştür.1525-26 yılıhda yeniden yazılmış olan eserin manzum sonuç kısmında anlatıldığına göre, hain Ahmet Paşa olayından sonra Başvezir İbrahim Paşa deniz yoluyla mısıra gittiği sırada, (s: 255) Osmanlı filosu büyük bir fırtınaya yakalanmıştı. Bu sırada Paşa’nın gemisinde bulunan Piri Reis’in zaman zaman kitabından yararlandığı,İbrahim Paşa’nın dikkatini çekmişti. Kitabı gören İbrahim Paşa’nın bu kitabın daha düzenli bir hale getirilerek padişaha takdin edilmesi emri üzerine kitap yeniden yazılmıştır. Bu hususun ayrıca,kısa mensur girişte de belirtildiği görülmektedir. Bu ikinci telifin Muradi’nin eseri olduğunu ileri süren H. Yurdaydın’a göre bu konuda eser yazmış Piri Reis’ten başka bir Piri bulunmamaktadır. Ayrıca Piri Reis’e ün sağlamış Bahir-name adlı başka bir eserde söz konusu değildir. Fazla olarak Kitab-ı Bahriye ’nin ikinci telifine ait nüshanın sonunda bulunan ve tarih düşürülmüş olan beyitte yazar “iham” yolu ile yani iki manası olan bir sözcüğün en az kullanılan anlamını kastederek kendi mahlasını da açıklamış bulunmaktadır:

Tamam itdük sözi bulub Muradi

Dedük tarihi ane feyz-i hadi.

… Böylece görüldüğü üzere Bahirname’ye esas olan Piri Reis tarafından toplanan malzemeyi değerlendiren Muradi olmasına rağmen bu eserin yazarı olarak ün salan Piri Reis olmuştur. Bu yüzdender ki Muradi, Kitab-ı Bahriye’nin ikinci telifinden 12 yıl sonra 1538′de yazdığı Fetih-name-i Hayreddin Paşa adlı eserinde durumu açıklamak gereğini duymakta, dernidi dökmekte, bir türlü içine sindiremediği bir haksızlığı gün ışığına çıkarmış bulunmaktadır.

İşte bu ünlü eser özellikle manzum giriş kısmı gözden geçirlidiğinde,yazarın güçlü bir gözlemci ve araştırmacı olduğu, bu özellikleri ile de gezdiği yerleri ve zamanın coğrafya eserlerini incelediği ve eserini böylece yazdığ ıanlaşılmaktadır. Yazar bu manzım kısmı takip eden mensur bölümde,batıda portulan ya da portolano denilen, kıyıları, adaları, limanları,ulaşım için tehlikeli olabilecek yer ve kayaları anlatan denizcilik rehberlerine olan ihtiyacı belirtmekte,ne kadar büyük yapılırsa yapılsın haritalara bu tür bilgilerin sığdırılmasının mümkün olmadığını açıklamaktadır. Yazar daha sonra denizciliğin güçlüğünü ve önemini belrtmek için gel git olayını,limanların sığ ve demir atlaya elverişli yerlerini bilmek gerektiği, rüzgar ve fırtınaların çeşitleri,pusula ve haritanın tarifleri ve “rub’ı meskun” denizlerinin durumları gibi konular hakkında bilgi vermektedir. İşin en ilginç yönü dünya küre şeklinde olduğunun ısrarla belirtilmesi ve yazarın (s: 257) Portekizli bir papaz tarafından yapılmış bir yer küresini gördüğünü belirtmesidir. A.A, Adıvar’a göre yazarın iyi bir şekilde tarif ettiği bu yerküre, büyük bir olasılıkla, Nürnbergli Martin Behaim’in 1492′de yaptığı ünlü yer küresinin bir modeli olacaktır. Bu kişi, 6 yıl Portekizde yaşamış, portekiz gemicileri ile geziler yapmıştı. Bu vesile ile üzerinde durmamız gereken bir husus da,bu eserde,Amerika’nın keşfi ile ilgili herhalde ilk kez bilgi verilmiş olmasıdır.Yazara göre (Kristobal) Kolon (Christophe Colomb) elinde bulunan İskender zamanından ya da İskender zamanında yapılmış bir harita ile yola çıkardak Antilles adaları kıyılmarını keşfetmiştir.

Özetle, Kitab-ı Bahriye , gemiciler için yazılmış bir portulan’dır. Bu tip eserlerde genel olarak haritalar bulunur; limanların, kıyıların özelllikleri,tehlekesiz yollar belirtilir. Bu tip eserlerin en eskisi de Paris Milli Kitaplığı’nda bulunan ve Carte Pisane danilen harita olması söz konusdur. Bu haritanın 13. yy’ın ortalarında yapıldığı sanılmaktadır. Ancak bunun da daha eski bir haritadan kopya edilmediğini kimse ileri süremez. Ortaçağ İslam gemicilerinin de bu tür eserler yazdıkları, deniz ve kıyı haritaları yaptıkları ihtimal dışı değildir. Böylece denilebilir ki, bu tip eser yazanlar,görebildikleri önceki eserlerden yararlanmışlar, bu bilgileri kendi tecrübeleriyle sağlamlaştırmışlar,artırmışlardır. Bu bakımdan o sıralarda bilinen İtalyan prtulanları yani deniz reberleriyle Kitab-ı Bahriye arasındaki bazı temas noktaları kuşkusuz bulunabilir. Ancak bu konu ciddi be şeklde incelenmiş değildir. Buna karşın Kitab-ı bahriye ile karşılaştırıldıkları zaman çok ilke kalan İtalyan port deniz rehberlerinin ona örnekli yapmış olması düşünülemez.Kitab-ı Bahriye batıda büyük ilgi toplamı ve hakkında araştırmalar yapılmıştır. Kitab-ı Bahriye’nin yazılışına temel teşkil eden malzemeyi toplamış olan Piri Reis, daha sonraları Süveyş Donanması komutanlığına atanmış, 1551 yılılnad Maskart’ı almış, bi süre de Hürmüz Kalesini kuşatmışsa da daha sonra bu kuşatmayı kaldırıp Basra’ya gelmişti. Kuvvetli bir Portekiz donanmasının Basra’ya yaklaşması üzerine üç gemi ile Basra’dan ayrılmış,anca iki gemi ile Mısır’a dönebilmişti. O sırad basra valisi olan Kubad Paşa’nın Hürmüz Kuşatmasını, aldığı rüşvetler sebebiyle kaldırmış bulunduğunu İstanbul’a bildirmesinin sonucu olarak 1554 yılında Mısır’da idam edilmiştir.

Bu dönemde yaşayan ve Coğrafya özellikle de Hint Okyanusu (s: 258) hakkında bilgi veren diğer bir denzci de Seydi Ali Reis (öl: 1562) tir. Katibi takma adıyla şiirler yazan Seydi Ali Reis, Barbaros Hayerettin Paşa (öl: 1546)’nın maiyetinde çalışmış,astronomi konusunda da bilgisi olan mahir bir denzciydi. halep’te bulunduğu sırada Piri Reis’in Basra’da bıraktığı donanmayı getirmek üzere donanma komutanlığına atandı. Basra’dan donamayı alıp El-Mosandan burnu hizalarında 25 gemilik bir portekiz donanmasıyla savaşa tutşmuş, yenilmiş, Surrat kıyılarında karaya çıkarak,Gücerat, Sind, Maveraünnehir, Horasan ve İran yoluyla karadan ülkesine dönmek zorunda kalmıştı.Ünlü amiral bu yolculuğundan iki eserle birlikte dönmüş bulunuyordu(1557). Bu eserlerden birisi olan Mir’atu’l-Memalik yarı edebi yarı hikaye tarzında bir çeşit seyahatname niteliğindedir. Gördüğü ülkelrede tanıştığı kişiler hakkında bilgi vermiştir.Görüştüğü hükümdarlarla yaptığı konuşmalarda hep ülkesinden ve ülkesinin o sıradaki ünlü hükümdarı Kanuni Sultan Süleyman’dan övgü ile söz açması dikkati çekmektedir. Ayrıca gördüğü ülkelerin içi durumları ile ilgili olarak verdiği bilgiler de ilginçtir. Yalnız müslümanlarla konuşmuş olması ve Hindulardan hiç söz etmemesi bir eksiklik sayılabilir. Büktün bu özellikleriyle Batılı araştırmacıların da ilgisini çeken bu eser Almanca, Fransızca ve İngilizceye çevrilmiştir. Seydi Ali Reis’in deniz astronomisi ve coğrafyayı iyi bilen bir bilgin olduğunu gösteren bir başka eseri daha bulunmaktadır. Muhit adıyla tanınmış olan bu eserin tam adı Kitabu’l-Muhit fi İlmi’l-Ebhur olan bu eser, 1554 yılılnada Hindistan’da yazılmıştır. Yazar bu eserei yazmak için bir çok eski eserden yararlandığı gibi esere kendi gözlem ve sınamalarını da eklemiştir. Eserin deniz astronomisi ve fiziki coğrafya bakımından önemli olan bölümleri daha 1834-38 yılları arasında Joseph von Hammer tarafından İngilzceye çevrildi. Bu çeviri, bazı Avrupalı doğu bilimci ve tahii coğrafya uzmanlarının ilgsini çekmiş, bir süre sonra da Roma Üniversitesi profesörlerinden Luigi Bonelli bu eserin Avrupa kitaplıklarında bulunan iki nüshasını inceleyerek topografik coğrafya ile ilgili bölümlerini İtalyancaya çevirmiş ve 1849′da yayınlanmıştır.

Bu eser üzerindeki çalışma ve çevirilerin bundan sonra da devam ettiği görülmektedir.. Gerçekten Viyana Üniveristesi doçentlerinden Dr. M. Bittner bu eserin Hindistan’ın rüzgar altı rüzgar üstü kıyıları, Hint denizi ada ve takım adaları ve yeni dünyaya ait bir eki içeren dördüncü bölümü (s: 259) ile Hint Okyanusundaki ünlü liman ve adaların kutup yıldızına göre yüksekliklerini parmak ölçüsüyle gösteren bölümünü Almanca’ya çevirmiş ve bu çevirisini Vasco da Gama’nın 1497′de Doğu Hindistan yollarını açmasının dört yüzüncü yılı nedeniyle 1897′de Anma Kitabı yayınlanmıştır. Bittner bu çevirisen Seydi Ali Reis’in eserindeki tarifler üserine yapılmış otuz harita eklemiştir. Bu arada Katip Çelebi, ünlü eseri Cihan-nüma’yı yazarken Cava, Sumatra, Seylan ve öteki bazı adalar hakkında verdiği bilgileri Muhit ’ten almıştır.

Avrupada ve ülkemizde tam metni yayınlanmamış olan bu eser, işaret edilenler dışında, yön bulma, yıldızların aralıklarını ölçülmesi, zaman hesabı, takvim, Güneş ve Ay yılları,astronomiye ait bilgiler, bazı limanlar arasındaki uzaklıklar,mevsim rügarları,bu rüzgarların çeşitli takvimlere göre başlangıç tarihleri, büyük fırtınalar vb. gibi konular içermektedir.Bu bakımdan da gerçekten de yararlı bir portulandır. yararlandığı kaynakları da açıklayan Seydi Ali Reis eserinde kendi tecrübeleriyle edindiği bilgileri de eklemiştir. Piri Reis ile Muradi’nin ünlü eseri Kitab-ı Bahriye’de Amerika’nın bulunuşuyla ilgili düzenli bilgiler verilmiş olduğu halde, kendisinin hiç kimsein duymamış olduğu bir kıtadan yana Amerika’dan bahsedeceğini söylemesi gariptir. Ancak bu konuda verdiği bilgiler dikkatle okunursa burada Christobal Colon’unu keşfinden ziyade Portekzililerin Kanarya adalarından itibaren batıya doğru 20 derece giderek bir kıta bulduklarını ve bu kıtanın batıda 90 derece boylam derecesine kadar ve ekvatorda kuzeyde ve güneyde 60 derece enlem derecesine uzadığını söylemesi, özellikle en güneyde karanlık diyarına arırken Magalaniye(Macellan) boğazından geçildiğini belirtmesinden,Amerika hakkında Kitab-ı Bahriye’de bulunmayan en yeni bilgileri toplamış olduğu anlaşılır. Bu konudaki bilgileri, Kanuni zamanında devlet hizmetine giren, macellan boğazından geçerek dünyayı dolaşmış olan Portekizli bir gemiciden öğrendiğini belirtmektedir.

Seydi Ali Reis’in doğrudan doğruya astronomiye ait de eseri vardır. Bunlardan biri Ali Kuşçu’nun ünlü eseri Fethiyye’nin Hulasatu’l-Hey..e adıyla türkçeye yapılmış çevirisidir. Bu sadece bir çeviri olmayıp esere kendisinin de bazı katkılarda bulunduğu görülmetedir. Bunlar arasında kullandığı bazı astronomi terimleri ile alemin merkezinin Yerin merkezi olduğu ve ağır cisimlerin yerin mekzenie doğru düştükleri ve dağların yüksekleğinin yerinyuvarlaklığını bozamayacağı gibi konular söylenebeliri. yazarı bu konuda Nihayetu’l-İdrak adlı eserde,Çağmini ve kadızade’nin eserlerinden yaralandığı anlaşılmaktadır. Seydi Ali Reis’in hakkında kısaca bilgi verceğemiz bir eseri de Mir’at-ı kainat adındadır. yazar bu eserende, usturlabın yapımı ve kullanılışı, yıldızların yerleri ve Güneş’in yükseltisi, kıblenin ve öğle vaktinin belirtilmesi(s:260), daire çemberlerinin sinüs, kiriş ve tanjantlarının bulunması ve karşı tarafına geçilemeyen bir nehrin genişliğini völçme yöntemi gib konularda bilgi vermiştir.

16.yy deniz coğrafyacıları hakkında bilgi verirken adını anmamız gereken bir kişi de Tunuslu Hacı Ahmed’in 1559 yılında elma ağacı tahtasna çizdiği kalp şekilndeki Türkçe bir düzlem küre haritası,Venedik San Marco Kitaplığında bulunmaktadır. Hacı Ahmed bu haritayı orada tutsak bulunduğu sırada Nurnbergli Johannes Werner’in 1514′te yayınladığı yürek şekildeki projeksiyonla,Orontius’un 1536′daki dünya haritasından yararlanarak çizmiş olması ya da kopya etmesi olasıdır. Ayrıca bu döneme ait ceylan derisi üzerine çizilmiş 7 harita Topkapı’da bulunmaktadır.

Bu dönemde matematik ve astronomi konusunda eser bırakmış kimeselere da raslamktayız. Muvakkitler, büyük camilere ekli odalarda bazı aletlerle namaz ve diğer dinsel vakitleri saptayan “astronomlar”dı! İşte bu dönemde Tuhfetu’z-Zaman ve Haritdetu’l-Evan adı ile gök kürelerinden,yıldızlar, dağlar,denizler,su kaynakları ve yedi iklimden bahseden bir eser yazmış olan Mustafa b. Ali, İstanbul’daki Sultan Selim Camisinin muvakkiti idi. Mustafa, İlamu’l-İbad fi A’lami’l-Bilad adıyla Kanuni’ye sunmuş olduğu eserinde Çin ve Fas arasında yüz önemli şehrin İstanbul’a olan uzaklıkları verilmiktedir.Yazarı bilinmeyen Risaletu’l Ceyb ya da Tahlilu’l-Mikat adılı eserde de “rub-ı müceyyeb” denilen aletin, yani logaritmanın bulunmasına kadarki dönemde İslam dünyasında matematikçi ve astronomlar tarafından bir el hesaplayıcısı gibi kullanılan alet ile yükselti ölçme ,nehirlerin genişliğini ve kıyıların derinliğini ölçem yöntemleri anlatılmaktadır. 3. Murat zamanında Mahmud b. Ali Sipahizade (öl: 1588)’nin yazdığı Evzahu’l-Mesalik ila Ma’rifeti’l-Memalik adlı eserde de yeryüzünün küre içiminde olduğu belirtilmiş,denizler, göller, ırmaklar,dağlar ve şehirler hakıknda bilgi verilmiştir.

Bu sıralarda coğrafya ile ilgili önemli bir eser de 1597′de yazılmış olan Mehmed b. Ömer Bayezid b. Aşık’ın Menaziru’l-Avalim’idir.

Yazar bu eserini yazarken,Ebu’l-Fida, İbnu’l-Cevzi,İbnu’l-Verdi,Kazvini, Yakut, Hamdullahu’l-Mustevfi ve İbn Hordadbih gibi eski büyük yazarlardan yararlanmıştır. Bu eserde gökyşüzü, gök cisimleri,doğal coğrafya,şehirler,hayvanlar ve insanlar hakkında bilgi verilmiştir.

Bu vesile ile hakkında bilgi verilmesi gerken bir eser de 1583’te 3. Murat’a sunulmuş olan Tarih-i Hind-i Garbi ’dir.

(Hüseyin G. Yurdaydın, Türkiye Tarihi 2 s: 249-262 ….)

Müneccimlik ve Astronomi

Müneccim, bugünkü dille astrologtur; başka deyişle kahindir. Osmanlı Devleti’nde sarayda bulunan müneccimleri yöneten kişiye müneccimbaşı deniyordu. Ortadoğu İslam devletleri, Mezopotamya uygarlığından İran yoluyla gelen bir geleneği sürdürerek saraylarında daima bir astrolog (müneccim) bulundururlardı. Müneccimbaşılık, 15.yy sonları ile 16. yy başlarında ortaya çıkmıştır. Medrese mezunu olan, ilmiye sınıfı mensupları arasından seçileni müneccimbaşılar, ileri gelen devlet adamlarının kullanımı için takvim, imsakiye ve zayiçe hazırlamaya başlamışlardır. Takvimler 1800 yılına dek Uluğ Bey Zici’ne göre, bu tarihten sonra da Jacques Cassini Zici ’ne göre hazırlanmıştır. Başta başa geçme olmak üzere, savaş, doğum, düğün, denize gemi indirilmesi gibi konularda müneccimbaşılar ve bazen de müneccimler uğurlu saatler tesbit ederlerdi. Müneccimbaşılar, ayrıca kuyruklu yıldızların geçişi, zelzele, yangın, Güneş ve Ay tutulmaları gibi çok önemli olayları ve astronomi ile ilgili olayları da takip ederek yorumları ile birlikte saraya bildirirlerdi. Muvakkıthanelerin yönetimi müneccimbaşılara aitti. İstanbul’da kurulan gözlemevinin (rasathanenin) yönetimi Müneccimbaşı Takiyüddin Rasıd’a (öl: 1585) verilmişti. Osmanlı devletinde toplam 37 kişi müneccimbaşılık görevinde bulunmuştur. Bu kurum, Osmanlı Devleti’nin sonuna dek devam etti ve 1924 yılında kaldırılarak yerine 1927′de başmuvakkıtlık makamı kuruldu. Muvakkıthaneler de 1952′de kapatıldı.

Özellikle İstanbul’un fetnhiden sonra yaygın olarak inşa edilen kamu binalarından olan mavakkıthaneler, hemen her şehir ve kasabada cami veya mescitlerin bahçesinde kurulmuşlardır. Muvakkıthaneler, bulundukları külliyenin vakfınca yönetilmekte olup, buralarda görev yapan kişilere namaz vakitlerini saptadıkları için muvakkit denilirdi. Muvakkıthanelerde vakit tayini için kullanılan başlıca aletler rubu tahtası (quadrant), usturlab, sextant, oktant, kum saati ,Güneş saati, mekanik saat, takvim ve kronometre idi. Muvakkıthaneler, hem astronomi eğitimi verden, hem de basit bird gözlemevi görevini yapan kurumlardı. Bazı muvakkitler, başarılı çalışmalarından dolayı müneccimbaşıyllığa kadar yükselmişlerdir. Muvakkitlerin atamasını müneccimbaşı yapıyordu. Vefat eden muvakkitin yerine oğlu atanır, eğer oğlu yoksa isteklilerden biri sınavla atanırdı.

(Ekmeleddin İhsanoğlu, Büyük Cihad’dan Frenk Fodulluğuna s:25-26)

Takiyüddin Rasid

Asıl adı Takiyeddin Mehmed bin Maruf’tur. İstanbul’un fethinden sonra ilk ve son kere gözlem (rasat) yapan bu kişi Mısır alimlerinden Şeyh Mehmed bin Maruf’un oğluydu. 1521′de Kahire’de(Şamda mı?!) doğdu. Mısır’da öğretim gördü ve oradaki medreselerde hocalık yaptı. 3. Murat zamanında İstanbul’a geldi. 1562′de Hoca Sadettin Efendi’nin yardımıyla müneccim başılığa atandı.O sırada Hoca Sadettin Efendi’nin yardımıyla Gürgani ziclerinin gözlemlere uygun olmadığı şeklinde bir istida verdi ve 1579 yılında devlet tarafından Tophane’nin üst tarafındaki tepede bir gözlemevi kuruldu.Takiyüddin bu rasatnhanede çalışırken Şeyhülislim Ahmed Şemseddin Efendi bu ilmi araştırmalar aleyhinde şikayşette bulundu ve rasathanenin bir gecede yıkılmasına yol açtı. Alim, 1585′te öldü.Matematik ve astornomiye ilişkin bir çok eseri vardır. Bunlar arasında kendi gözlemlerine dayanan bir zeyc de bulunuyor.

(İ.Düşüncesi, s: 269)

Takiyyüddin ve İstannbul Rasathanesi

Gökbilimin gelişmesi bir dizi olayın birbirini izlemesi sonucu ortaya çıktı. Uzun deniz yolculuklarının başlaması, yeni kıtaların keşfedilmesi gökbilimin de gelişmesini sağladı. Denizciler için oldukça basit ama kullanışlı tablolar geliştirildi. Bu tabloların yardımıyla yapılan kârlı deniz seferlerinin artırdığı yaşam düzeyi, eğitim almış bir sınıfın mühendislik, harita ve pusula yapımcılığı gibi beyin gücüne dayalı iş kollarında çalışabilmesini sağladı. Bütün bu gelişmelere paralel olarak da gökbilim hem bir meslek olarak algılanıp para getirmeye hem de bilimsel açıdan gelişip, kendini astrolojinin baskısından kurtarmaya başladı.

İNSANLARIN gökyüzüne ilgi duymaları zamanın çok eski dönemlerine rastlasa da bu ilginin bilimsellikten uzak ortamlarda, daha çok gelecekle ilgili kehanetlerde bulunmak ya da olacakları önceden kestirmek amacıyla geliştirildiğini biliyoruz.

Bilimsel bilgi birikimi artana ve doğayla ilgili yeterli veri elde edilene kadar geçen sürede düşünürler, Dünya’yla Ay ve Güneş gibi yakın gökcisimleri arasındaki ilişkiyi ve bunların evren içindeki konumunu açıklamaya yönelik birçok yanlış görüş ileri sürmüşlerdi. Bütün bu yanılgıları düzelten ilerlemeler 1500′lü yıllarda sağlandı.

1500′lü yılların Avrupa’sında astronomi ve bilim dünyasındaki en önemli gelişmelerden biri hiç kuşkusuz, Polonyalı Copernicus’un De Revolutionibus adlı eserini yayınlaması olmuştur. Copernicus’un ileri sürdüğü heliosantrik sistem (Güneş merkezli gezegenler sistemi) gökbilimde yeni bir çığır açmakla kalmamış, Kilise’nin bilim üzerindeki dogmalara dayalı denetim gücünü de temelinden sarsmıştı. Yine de Copernicus’un ileri sürdüğü görüşün kuşkuyla karşılanan tarafları vardı. Cevaplanamayan sorular Dünya’nın nasıl rüzgâr yaratmadan dönebildiği ve Dünya’nın dönmesine rağmen havaya atılan bir cismin nasıl aynı noktaya düştüğüydü. Bu soruların cevapları Copernicus’tan sonra gelen Kepler, Galile ve Newton tarafından verildi.

16. yüzyılda Avrupa’da bu gelişmeler olurken, konu hakkında yeterli araştırma olmadığından, gökbilimin Osmanlı İmparatorluğu’ndaki durumuna ilişkin bilgiler açık değildir. İslam dini, namaz vakitlerini belirlemek için Güneş ve Ay’ın konumlarını temel almıştı. Ancak, kıble yönünün saptanması ve sivil takvimin oluşturulması için gökbilim gözlemlerinden ve ölçümlerinden yararlanılmıştır. Böylece, İslam devletlerinde rasathane kurumları oluşmuş ancak, yaşamlarını fazla sürdürememişlerdir. İslam devletlerinde rasathanelerin yaşamlarının hep kısa olmasının ilk nedeni, kurumların birincil amaçlarının günlük yaşayışa ilişkin sorunları çözmek olmasıdır. Takvimin oluşturulmasından ve kıble yönüyle ilgili gerekli saptamaların yapılmasından sonra rasathanelerin birincil amacı da ortadan kalkmış oluyordu. Gökbilim çalışmalarının kurumsallaşıp devlet politikası haline getirilmemesi de rasathanelerin kısa ömürlü oluşlarının ikinci nedeniydi. İslam devletlerinin yönetimlerinde meydana gelen değişiklikler rasathanelerle ilgili politikaların da değişmesine neden oluyor, rasathaneler ilgisizlik ve ödenek yetersizliğinden gözlemlere kapanıyordu.

1500′lerin gökbilim çalışmaları konusundaki araştırmaların yetersizliğine bakarak, Osmanlı İmparatorluğu’nda gökbilimle ilgili hiç bir çalışma yapılmadığını ileri sürmek doğru olmaz. Ne yazık ki, bu çalışmaların çoğu ya başka yapıtlardan yapılmış derlemeler ya da çevirilerdir. Bu derleme ve çeviriler arasında Seydi Ali Reis’in Muhit adlı yapıtı önemli bir yer tutar. On bölümden oluşan yapıtın beş bölümünde coğrafya ve gökbilimle ilgili bilgiler aktarılmıştır. Yapıtta, 1. Bölüm: Yön bulma, azimut ve yıldızların yüksekliklerinin hesaplanması, 2. Bölüm: Zaman hesabı, takvim, Ay’a ve Güneş’e bağlı tanımlanan yıllar, 5. Bölüm: Denizcilikte bazı önemli yıldızların doğmaları, batmaları ve adları, 7. Bölüm: Önemli limanlarla adaların enlemleri, 8. Bölüm: Gökbilime ait bilgiler ve bazı limanlar arasındaki uzaklıkları konu alır. Önemli diğer bir yapıt da Mustafa Zeki imzasıyla çevirilmiş Süllemü’s Semâ’dır. Bu yapıtta gökbilimle ilgili açıklamaların yanı sıra bazı gök cisimlerinin Dünya’dan uzaklığı da yer alır.

Takiyüddin ve Tycho Brahe

16. yüzyılda gökbilim çalışmaları bu düzeylerde sürdürülürken, Avrupa ve Osmanlı’da rasathane kuran iki çağdaş gökbilimci ortaya çıkar. 1546-1601 yılları arasında yaşayan Danimarkalı Tyco Brahe, kral II. Frederick’i ikna ederek Hveen adasında 1576 yılında ortaçağ sonrasının ilk rasathanesini kurdu.

Tyco Brahe, Copernicus’un Güneş merkezli gezegenler görüşünü destekleyenlerden bir noktada ayrılıyordu. Brahe’ye göre, Dünya hareketsizdi ve Güneş’le Ay Dünya’nın etrafında, gezegenler de Güneş’in etrafında dönüyorlardı. Brahe kendi gözlemevindekullandığı, döneminin en gelişmiş aletleriyle duyarlı gözlemler yaparak gökcisimlerinin koordinatlarını saptamakla kalmadı, nova ve kuyruklu yıldızları da gözledi. O’nun yaptığı gözlemler ve elde ettiği bulgular, Kepler’in ünlü kanunlarını geliştirmesine ve günümüzün güneş sistemi modelini kurgulamasına neden oldu. Brahe 1563 yılında Jüpiter ve Satürn kavuşum gözlemlerini içeren Tabulae Prutenicae adlı kataloğunu yayınladı. 1577 yılında görülen kuyrukluyıldızı da inceledi ve Liber de Cometa adlı yapıtını yazdı.

Tyco Brahe, Copernicus sistemini reddetmesine ve astrolojiye inanmasına karşın 16. yüzyılın en önemli gökbilimcilerinden biri olarak kabul edilir. Brahe’nin kurduğu rasathane, rasathanesinde kullandığı ölçüm araçları ve yaptığı ölçümler bilim tarihi açısından son derece önemlidir. Çünkü, Tyco Brahe Hveen adasındaki çalışmalarını sürdürürken, çağdaşı bir gökbilimci de İstanbul’da çalışmalarını sürdürmekteydi.

1521 yılında Şam’da doğan Takiyüddin, Mısır ve Şam’da döneminin tanınmış hocalarından fıkıh, hadis ve tefsir dersleri aldıktan sonra ders vermek üzere yine Mısır’a atandı. Bundan sonra Takiyüddin iki kez İstanbula gitti ve yine Mısır’a döndü. İstanbul’a ilk gidişinde Ali Kuşçu’nun torunu Kutbeddinzade Muhammed Efendi gibi bilge kişilerle dostluk kurdu ve bilgisini artırdı. Müderris olarak geri döndüğü Mısır’dan ikinci kez İstanbul’a geldi. Edirnekapı’daki Medrese’ye atanmasına karşın kabul etmeyerek tekrar Mısır’a döndü. Mısır’da kadılık yapmakta olan Abdülkerim Efendi, eski gökbilimcilerden kalma risaleleri verdiği Takiyüddin’e gerekli gözlem aletlerini ve aletlerin yapımlarına ilişkin bilgileri de vererek matematik ve gökbilimle ilgilenmesini sağladı. Gökbilim konusundaki deneyimini ve yetkinliğini artıran Takiyüddin 1570 yılında üçüncü kez İstanbul’a geldi.

Takiyüddin’in İstanbul’a yerleştiği 1570 yılına kadar, gökbilimle ilgilenmek amacıyla rasathane kurulmamış olduğundan, gökbilimle ilgili bilgiler eskiden kalma Arapça ve Farsça kitaplardan öğrenilmekteydi. Gözlemlerle ilgili hesaplar da eskiden hazırlanmış olan gözlem kataloglarından yararlanılarak yapılıyordu. Bu gözlem kataloglarına dayanılarak yapılan hesaplar doğru sonuçlar vermekten uzaktı. Yeni bir gözlem kataloğu düzenlenmesi için bir rasathane kurulması gerekiyordu. Takiyüddin, matematik ve gökbilim konusundaki yeteneğine büyük önem veren Hoca Sadettin Efendi’nin yardımlarıyla Padişah III. Murat’tan rasathanenin kurulması için izin, yer ve ödenek aldı. Kendisi de rasathanenin müdürlüğüne atanarak inşasına da nezaret etmekle görevlendirildi. Bugün, Cihangir Tophane sırtlarında kurulmuş olan İstanbul Rasathanesi’nin yapımına kesin olarak ne zaman başlandığına dair kanıt niteliğinde herhangi bir belge bulunmamasına karşın, rasathanenin aletleri ve yapımı tamamlanmamış da olsa 1575-1580 yılları arasında gözleme açık olduğu kesindir.

Rasathanede Kullanılan Ölçüm Araçları

Takiyüddin’in İstanbul Rasathanesi’nde ölçüm yapmak için kullandığı belli başlı dokuz alet inşa ettiği saptanmıştır. Bunlardan Zât-ül-Halâk gökcisimlerinin ekliptiğe göre enlem ve boylamlarının bulunmasında kullanılmaktaydı. Bu aletin ilk tanımı usturlap adıyla Batlamyus’un Almagest’inde verilmiştir. Takiyüddin’de bu aleti özgün halindeki gibi altı halkalı olarak düzenlemiştir. Bunlardan ikisi eşit çaptadır ve birbirlerine dik olarak sabitlenmişlerdir. Birbirine dik olan bu halkalardan biri ekliptiği diğeri kutuplar halkasını belirtir. Aletin üzerine küçük boylam halkası, büyük boylam halkası, meridyen halkası ve enlem halkası olarak adlandırılan dört halka daha takılır ve enlem halkasının yüzeyine iki doğrulayıcı yerleştirilir. Zât-ül-Halâk’la Güneş ve Ay ufuk çizgisi üzerinde bulunduğu zaman gözlem yaparak Ay’ın ekliptikteki enlem ve boylamı saptanabilir. Zât-ül-Halâk kullanımında asıl güçlük, gözlem anında aleti gökyüzündeki konumuna oturtmaktır. Yıldızların ekliptik enlem ve boylamlarını saptamak için Zodyak üzerindeki takımyıldızlara ait bazı yıldızların ekliptikal boylamlarının bilinmesi gerekir.

Takiyüddin’in rasathanede kullandığı önemli araçlardan biri de Libne’dir. Libne basit olarak çeyrek daire şeklindedir ve gökcisimlerinin meridyen doğrultusunda yüksekliklerini ölçmekte kullanılır. Bu aletle gökcisimlerinin ekvatoral koordinatları saptanabilir. Takiyüddin ortaçağ boyunca kullanılan Libne’nin bir varyasyonunu kendisi için inşa etmiştir. Takiyüddin Libne yardımıyla gökcisimlerinin yüksekliğini gözleyerek, gözlem yerinin enlemi bilindiğinden gökcisminin deklinasyonunu ve Güneş’in meridyen düzleminde en büyük ve en küçük yüksekliğini gözleyerek de ekliptiğin eğimini hesaplamıştır.

Takiyüddinin kullandığı üçüncü aletin adı Zâtü’s-Semt ve’l-İrtifâ’dır. Bu alet eski İslam gökbilimcileri tarafından Şam’da da kullanılmıştır. Zâtü’s-Semt ve’l-İrtifâ, silindirik bir kule üzerine yatay bakır bir halka ve bu halkanın üzerine aynı çaplı bakırdan dikey bir yarım halka konulmasıyla elde edilir. Bu bakır yarı halkanın üzerinde derece ve dakika bölümleri işaretlenmiştir. Yatay halka da başlangıcı meridyende olmak üzere 360 dereceye bölünmüştür. Yarım halkanın merkezindeki bir eksen etrafında dönebilen ve yatay halka üzerinde kayabilen ikişer delikli iki küçük doğrulayıcı bulunur. Zâtü’s-Semt ve’l-İrtifâ’yla güneş gözleniyorsa, cetvel yarı halka, yarı halka da yatay halka üzerinde kaydırılarak alet, Güneş ışınları yarı halkanın merkezine düşecek biçimde ayarlanır. Bu yöntemle gözlem zamanı için Güneş’in yüksekliği yarı halka üzerinden ve azimutu da yatay halka üzerinden okunur.

Zâtü’s-Semt ve’l-İrtifâ ortaçağ gökbilimcilerinin geliştirdiği bir araçtır. Bu alet günümüzde kullanılmakta olan tedolitin ilkel ve büyük boyutlu halidir. Alet gökcisimlerinin her konumunda kullanılabilmektedir. Takiyüddin Zâtü’s-Semt ve’l-İrtifâ’yı Merkür ve Venüs gezegenlerinin Güneş’ten en uzakta bulunduğu zamanki konumu ile diğer gökcisimlerinin yükseklik ve azimutlarını bulmakta kullanmıştır.

Zat-ü’s-şu’beteyn Takiyüddin’in kullandığı dördüncü alettir. Alet üç cetvelden oluşmaktadır. İlk cetvel, uçlarında bulunan eksenler etrafında rahatça dönebilecek şekilde düşey olarak yerleştirilir. Cetvelin üst ucunda bir çiviye asılan çekül yardımıyla cetvelin düşeyliği kontrol edilir. İkinci cetvel birincinin üst ucuna takılmıştır. Böylece hem düşey düzlem içinde rahatça hareket edebilir hem de birinci cetvel boyunca açılmış oyuğa girebilir. Bu cetvel üzerinde gözlemi kolaylaştırıcı iki doğrulayıcı bulunur. Üçüncü cetvel ikincinin aksine birinci cetvelin alt ucuna bağlanmıştır. İkinci cetvel ölçüm için hareket ettirildiğinde, üçüncü cetvel de onunla birlikte ve aynı düzlemde hareket eder. İkinci cetvelin hareketi sırasında alt uç, üçüncü cetvel üzerindeki bölümlü yüzeyde hareket eder ve üç cetvel bir üçgen oluşturur. Üçüncü cetvel diğer iki cetvelden daha uzundur. Birinci ve ikinci cetveller birbirlerine dik hale geldiklerinde, üçüncü cetvel hipotenüs konumundadır. Takiyüddin Zat-ü’s-şu’beteyn’i betimlerken bazı bilim adamlarının üçüncü cetvel yerine bir daire yayı kullandıklarını ancak, cetvelin daha kullanışlı olduğunu belirtiyor.

Rasathane’de kullanılan aletlerden beşincisi Rub-ı mıstar’dır. Aletin şekli dörtte bir dairedir. Aletin tahta olduğunu anlatabilmek için Rub-u-deffe (tahta kuadrant) adı verilmiştir. Rub-ı mıstar’ı yapmak için 4,5 m uzunluğunda üç tahta cetvel alınır. Bunlardan ikisi aralarındaki açı 90O olacak şekilde uç kısımlarından birbirine eklenir. Yarıçapı 4,5 m olan dörtte bir çember yayıyla boşta kalan iki uç birleştirilir ve üçüncü cetvel bir ucu daire yayının orta noktasında, bir ucu kuadrantın tepe noktasında olmak üzere sisteme eklenir. Bu üçüncü cetvelin tam ortasından geçirilen bir eksenle sistem yer düzlemine dik bir sütuna sabitlenir. Sistemin düşeyliğini sağlamak ve yükseklik açısını ölçmek için kuadrantın tam merkezine bir çekül asılır. Böylece gökcisimlerinin yükseklik açıları dereceli yay üzerinde okunabilir.

Rasathanede kullanılan altıncı alet Zatü’l-ceyb’dir. Zat-ü’s-şu’beteyn gibi iki cetvelden yapılmıştır. Aynı uzunlukta iki cetvel bir eksen etrafında hareket edebilecek şekilde uçlarından birbirine tutturulmuş ve merkezden başlayarak 60′a kadar bölümlenmişlerdir. Cetvellerden birinin üzerinde, kolay gözlem yapabilmek için, iki doğrulayıcı ve bölümlemenin son çizgisine de bir çekül yerleştirilmiştir. Bazen çekül yerine üçüncü bir bölümlü cetvel konur. Bu durumda yıldızın yüksekliğinin sinüsü bu cetvel üzerinden okunabilir.

Zatü’l-evtar Takiyüddin’in kullandığı aletlerden yedincisidir. Takiyüddin kendi buluşu olduğunu söylediği bu aleti Güneş’in ekinoks noktasına geldiği anı saptamak için kullanmıştır.

Takiyüddin’in buluşlarından biri de Müşebbehetü bi’l-monatık’dır. Bu alet yardımıyla iki yıldız arasındaki açısal uzaklıklar ölçülebiliyordu. Müşebbehetü bi’l-monatık yardımıyla de bir çekül yerleştirilmiştir. Bazen çekül yerine üçüncü bir bölümlü cetvel konur. Bu durumda yıldızın yüksekliğinin sinüsü bu cetvel üzerinden okunabilir.

Zatü’l-evtar Takiyüddin’in kullandığı aletlerden yedincisidir. Takiyüddin kendi buluşu olduğunu söylediği bu aleti Güneş’in ekinoks noktasına geldiği anı saptamak için kullanmıştır.

Takiyüddin’in buluşlarından biri de Müşebbehetü bi’l-monatık’dır. Bu alet yardımıyla iki yıldız arasındaki açısal uzaklıklar ölçülebiliyordu. Müşebbehetü bi’l-monatık yardımıyla Koç takımyıldızı içinde bulunan iki yıldızın açısal uzaklığı da ölçülmüştür.

Rasathane’de kullanılan son alet Bengam’dır. Bengam gökbilim gözlemlerinde Takiyüddin’in kullandığı astronomik bir saattir. Astronomik bir saatin bulunuşu ve gözlemlerde kullanılması ölçümlerin duyarlılığını artırması açısından son derece önemli bir gelişme olmuştur.

Takiyüddin’in Elyazmaları

Takiyüddin’in günümüze uluşan elyazmaları incelendiğinde, içerdikleri bilgilerin o dönem gökbilimi hakkında sağladığı veriler yanında farklı bir önemi olduğu da görülür.

Takiyüddin el yazmalarında belirli bir biçim kullanmamıştır. Eserlerin hemen hepsi birbirlerinden farklı boyutlardadır. Kitaplarda kullanılan süsler de birbirlerinden farklıdırlar. Ancak yazmalara önemli yerleri, başlıkları, tablo ve şekilleri belirginleştirmek için farklı renklerden yararlanıldığı gözlenir. Başlangıç sayfalarında yazmaların Takiyüddin’e ait olduğunu kuşkuya yer bırakmayacak biçimde kanıtlayan açıklamalar, kayıtlar ve imza yer alır. Günümüz araştırmacılarını en çok sevindiren de Takiyüddin’in eserlerinin orijinallerinin bir kısmının bugüne ulaşmış olmasıdır.

O dönemlerde bilim adamlarının yazdıkları eserlerin kopyaları elle çıkarılmaktaydı. Birçok elyazmasının ancak kopyaları günümüze ulaşabilmiştir. Orijinal örneklerin kopyalama sırasında meydana gelebilecek hataları içermediği düşünülürse araştırmacılar için ne denli önemli oldukları anlaşılabilir.

Takiyüddin’e ait el yazmalarının bir bölümü Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü’nde bulunmaktadır. Enstitün’ün UNESCO’yla (Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim ve Kültür Organizasyonu) birlikte yürüttüğü ‘Memory of the World’ projesi çerçevesinde, Takiyüddin’e ait el yazmalarının da içinde bulunduğu 821 Türkçe, 414 Arapça ve 102 Farsça, toplam 1337 eser mikrofilmleri çekilerek CD-Rom üzerinde kataloglanmaktadir. Takiyüddin’in diğer eserleri başka kütüphanelerin raflarındadır.

Rasathanenin Hazin Sonu

İstanbul Rasathanesi ilginç bir yıkım yaşamasına rağmen, yıkımın nedenine ilişkin fazlaca veri elde edilememiş. Ancak, rasathanenin yıkılışında 1577 yılında gözlenen kuyrukluyıldızın ve 1578′de baş gösteren veba salgınının nedeni olarak gösterilmesinin, daha da ileri giden çevrelerce Takiyüddin ve rasathane personelinin meleklerin bacaklarını gözlediği yolundaki söylentilerin, şüpheleri artırdığı söyleniyor. Şeyhülislam Kadızade Ahmet Şemsettin Efendi’nin de bu görüşleri desteklemesi üzerine, padişahın verdiği emirle, Rasathane 1580 yılında Kılıç Ali Paşa’ya yıktırılıyor.

Rasathanenin padişah emriyle yıktırıldığı kesin olmakla birlikte, konuyla ilgili aydınlanmamış birçok nokta vardır. Yaygın bir görüş Rasathane’nin, verilen hatt-ı hümayuna dayanarak Kılıç Ali Paşa emrindeki donanma tarafından denizden topa tutularak yıkıldığı biçimindedir. Ancak, topa tutma konusunda kişisel anı yazıları dışında günümüze ulaşabilmiş hiçbir yazılı resmi belge yoktur. Rasathanenin betimlenen yerinin çok yakınlarında yerleşim bölgeleri olduğu da gözönünde tutulursa bu olasılığın tartışmaya açık olduğu söylenebilir.

Bunca söylentiye karşın, kesin olarak bilinen İstanbul Rasathanesi’nde nitelikli gözlemler yapıldığı ve bu gözlemlere dayanılarak son derece hassas gözlem katalogları hazırlandığıdır. Asıl şanssızlık, Takiyüddin’in arkasından Kepler gibi bir bilim adamının gelmemesi ve yapılmış çalışmaları değerlendirecek bir bilim geleneğinin yerleşmemiş olmasıdır. Bunca söylentinin arkasında, rasathanenin yıkılmasının gerçek nedeninin, rasathanenin kurulmasına önayak olan Hoca Sadettin Efendi ile Şeyhülislam’ın yer aldıkları farklı grupların siyasi çekişmesi olduğu sanılıyor.

Urungu Akgül

Konu Danışmanı: Remzi Demir
Yar. Doç. Dr. AÜ. Bilim Tarihi Anabilim Dalı

Bu Yazının hazırlanmasındaki yardımlarından dolayı
Prof. Dr. Mete Işıkara’ya;
B.Ü. Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü’ne; ‘Memory of the World’ projesini yürüten
Prof. Dr. Günay Kut ve arkadaşlarına teşekkür ederiz.

Kaynaklar:
Adıvar, A. A., Osmanlı Türklerinde İlim, İstanbul 1982
Demir, R. Takiyüddin’in Farklı Büyüklükte Sonsuz Nicelikler Meselesine Trigonometriden Getirmiş Olduğu Bir Örnek, Ankara,1992
Tekeli, S., Nasırüddin, Takiyüddin ve Tyco Brahe’nin Rasat aletlerinin Mukayesesi, Ankara, 1958
Tekeli, S., 16. Asırda Saat ve Takiyüddin’in ‘Mekanik Saat Konstrüksiyonunu Dair En Parlak Yıldızlar’ Adlı Eseri, Ankara, 1966
Ünver, A. S., İstanbul Rasathanesi, Ankara, 1985

Takiyüddin’in Ondalık Kesirleri Trigonometri ve Astronomiye Uygulaması

Remzi Demir
Yrd. Doç. Dr. A.Ü. Bilim Tarihi Anabilim Dalı

Bilindiği gibi, Türk bilim tarihine ilişkin araştırmaların yetersiz olması, Türklerin tarihlerinin hiçbir döneminde bilgin yetiştirmedikleri gibi yanlış bir anlayışın doğmasına ve yayılmasına neden olmuştur; “Türklerin kalem ehli değil ama kılıç ehli oldukları” biçiminde özetlenen bu anlayış, son yıllarda özellikle El-Hârezm”, Abdülhamid ibn Türk, Fârâb”, ibn Sinâ, Uluğ Bey ve Ali Kuşçu gibi bilginlerin yapıtları üzerinde yapılan araştırmalar sonucunda sarsılmışsa da yıkılmamıştır. Bu yazının konusu olan ve XVI. yüzyılda ıstanbul Gözlemevi’ni kurarak gözlemler yapan Taküyiddin ibn Maruf (1521-1585) yukarıdaki bilginler kadar da tanınmamaktadır; ancak matematik, astronomi ve optik konularında yazmış olduğu yapıtlar incelendiğinde onlardan hiç de aşağı kalmadığı görülmektedir.

Ondalık kesirleri, Uluğ Bey’in Semerkant Gözlemevi’nde müdürlük yapan Gıyâsüddin Cemşid el-Kâşi”nin Aritmetiğin Anahtarı (1427) adlı yapıtından öğrenmiş olan Takiyüddin’e göre, el-Kâş”‘nin bu konudaki bilgisi, kesirli sayıların işlemleriyle sınırlı kalmıştır; oysa ondalık kesirlerin, trigonometri ve astronomi gibi bilimin diğer dallarına da uygulanarak genelleştirilmesi gerekir.

Acaba Takiyüddin’in ondalık kesirleri trigonometri ve astronomiye uygulamak istemesinin gerekçesi nedir? Osmanlıların kullanmış oldukları hesaplama yöntemlerini, yani Hint Hesabı denilen onluk yöntemle Müneccim Hesabı denilen altmışlık yöntemi tanıtmak maksadıyla yazmış olduğu Aritmetikten Beklediklerimiz adlı çok değerli yapıtında Takiyüddin, ondalık kesirleri altmışlık kesirlerin bir alternatifi olarak gösterdikten sonra, dokuz başlık altında, ondalık kesirli sayıların iki katının ve yarısının alınması, toplanması, çıkarılması, çarpılması, bölünmesi, karekökünün alınması, altmışlık kesirlerin ondalık kesirlere ve ondalık kesirlerin altmışlık kesirlere dönüştürülmesi işlemlerinin nasıl yapılacağını birer örnekle açıklamıştır. Ancak Takiyüddin’in tam sayı ile kesrini birbirinden ayırmak için bir simge kullanmadığı veya geliştirmediği görülmektedir; örneğin, 532.876 sayısını, “5 Yüzler 3 Onlar 2 Birler 8 Ondabirler 7 Yüzdebirler 6 Bindebirler” biçiminde veya “532876 Bindebirler” biçiminde sözel olarak ifade etmekle yetinmiştir.

Takiyüddin, bu yapıtında göksel konumların belirlenmesinde kullanılan altmışlık yöntemin hesaplama açısından elverişli olmadığını bildirir; çünkü altmışlık yöntemde, kesir basamakları çok olan sayılarla çarpma ve bölme işlemlerini yapmak çok vakit alan sıkıcı ve güç bir iştir; bugün kullandığımız onluk çarpım tablosuna benzeyen altmışlık kerrat cetveli bile bu güçlüğün giderilmesi için yeterli değildir. Oysa onluk yöntemde, kesir basamakları ne kadar çok olursa olsun, çarpma ve bölme işlemleri kolaylıkla yapılabileceği için, Ay ve Güneş’in yanında gözle görülebilen Merkür, Venüs, Mars, Jupiter ve Satürn’ün gökyüzündeki devinimlerini gösterir tabloları düzenlemek ve kullanmak eskisi kadar güç olmayacaktır.

Bu önerisiyle gökbilimcilerinin en önemli güçlüklerinden birini gidermeyi amaçlayan Takiyüddin, açıları veya yayları ondalık kesirlerle gösterirken, bunların trigonometrik fonksiyonlarını altmışlık kesirlerle gösteremeyeceğini anlamış ve ondalık kesirleri trigonometriye uygulamak için Gökler Bilgisinin Sınırı adlı yapıtında birim dairenin yarıçapını 60 veya 1 olarak değil de, 10 olarak aldıktan sonra kesirleri de ondalık kesirlerle göstermiştir. Zâtü’l-Ceyb olarak bilinen bir gözlem aletini tanıtırken, “Bir cetvelin yüzeyini altmışlı sinüse göre, diğerini ise bilginlere ve gözlem sonuçlarının hesaplanmasına uygun düşecek şekilde kolaylaştırıp, yararlılığını ve olgunluğunu arttırdığım onlu sinüse göre taksim ettim.” demesi bu anlama gelir.

Takiyüddin, ondalık kesirlerin trigonometri ve astronomiye nasıl uygulanabileceğini kuramsal olarak gösterdikten sonra, 1580 yılında bitirmiş olduğu Sultanın Onluk Yönteme Göre Düzenlenen Tablolarının Yorumu adlı kataloğunda uygulamaya geçmiştir. ıstanbul Gözlemevi’nde yaklaşık beş sene boyunca yapılmış gözlemlere göre düzenlenen bu katalog, diğer kataloglarda olduğu gibi kuramsal bilgiler içermez; yalnızca ortaçağ ıslam Dünyası’nda Batlamyus adıyla tanınan Ptolemaios’un kurmuş olduğu Yermerkezli sistemin ilkelerine uygun olarak belirlenmiş gezegen konumlarını gösterir tablolara yer verir.

Takiyüddin, 1584 yılında ıstanbul’da tamamlamış olduğu ınciler Topluluğu adlı başka bir yapıtında, son adımı atmış ve birim dairenin yarıçapını 10 birim almak ve kesirleri, ondalık kesirlerle göstermek koşuluyla bir Sinüs -Kosinüs Tablosu ile bir Tanjant – Kotanjant Tablosu hesaplayarak matematikçilerin ve gökbilimcilerin kullanımına sunmuştur. Eğer Takiyüddin bu tabloları hazırlarken birim uzunluğu 10 birim olarak değil de, 1 birim olarak benimsenmiş olsaydı, bugün kullanmakta olduğumuz sisteme ulaşmış olacaktı.

Batı’da ondalık kesirleri kuramsal olarak tanıtan ilk müstakil yapıt, Hollandalı matematikçi Simon Stevin (1548-1620) tarafından Felemenkçe olarak yazılan ve 1585′de Leiden’de yayımlanan De Thiende’dir (Ondalık). 32 sayfalık bu kitapçıkta, Stevin, sayıların ondalık kesirlerini gösterirken hantal da olsa simgelerden yararlanma yoluna gitmiş ve ondalık kesirleri, uzunluk, ağırlık ve hacim gibi büyüklüklerin ölçülmesi işlemlerine uygulamıştır. Ancak, De Thiende’de ondalık kesirlerin trigonometri ve astronomiye uygulandığına dair herhangi bir bulgu yoktur. Bu durum, Takiyüddin’in yapmış olduğu araştırmaların matematik ve astronomi tarihi açısından çok önemli olduğunu göstermektedir.

Takiyüddin’in Optiğe Katkıları

Hüseyin Topdemir
Dr. A.Ü Bilim Tarihi Anabilim Dalı

Takiyüddin başarılı çalışmalar sergilediği optik alanında, Gözbebeğinin ve Aklın Işığı adlı bir yapıt kaleme almıştır. Bu kitabın dikkat çekici yönü, temel dokusunun ıslam Dünyası’nda yaklaşık sekiz yüzyıl önce başlatılmış olan köklü ve başarılı optik çalışmaları sonucunda elde edilmiş temel argümanlardan ve problemlerden oluşturulmuş olmasıdır. Öyle ki, elde edilen yüksek düzey, 17.yüzyıla kadar Batı’da güncelliğini koruyan temel tartışmaların çerçevesini oluştururken, aynı şekilde, Osmanlı ımparatorluğu’nda da bütün canlılığıyla etkinliğini sürdürmüştür. Bu durumu anlamak ve anlamlandırmak zor değildir. Çünkü 17.yüzyıla kadar Batı’da optik konusunda egemen olan görüş, ıbnü’l-Heysem’in bir tür gelenek haline dönüşmüş olan görüşleridir. Bu görüşe temel olan düşüncesinin iki boyutu vardır:

1) Optiğe ilişkin sorunların, geometrik sorunlara dönüştürülerek geometrik yoldan incelenmesi,
2) Sorunların nedensel olarak açıklanması.

Ayrıca, bu iki temel düşünce ayrıntılı ve ustalıklı olarak düzenlenmiş deneylerle de desteklenmiştir. Bu tarz bir araştırma modeli, çeviriler yoluyla Batı’ya aktarılırken, Doğu’da 14. yüzyılda Kemâlüdd”n el-Fâr”s”‘nin araştırmalarıyla çok daha yüksek düzeyli tartışmalara olanak ve zemin hazırlamıştır. Daha sonra 1579 yılında , bu kez Takiyüddin, hem ıbnü’l-Heysem’in Optik ve hem de Kemâlüdd”n el-Fâr”s”‘nin Optiğin Düzeltilmesi adlı çalışmalarına dayanarak Gözbebeğinin ve Aklın Işığı adlı yapıtını yazmıştır; Takiyüddin’in amacı, bu iki kitabı yorumlamak ve gereksiz ayrıntılardan arındırarak asıl amaca yönelik bir olgunluk düzeyine ulaştırmaktır.

Kitap bir giriş ve üç ana bölümden oluşmaktadır. Giriş’te optiğe ilişkin bazı temel kavramlar tanımlanmış ve optik konusunda etkin olan kuramladan kısaca söz edilmiştir.

Birinci bölüm aracısız görme konusuna ayrılmıştır. Burada ışık, görme, ışığın göze ve görmeye olan etkisi ve ışıkla renk arasındaki ilişki ayrıntılı olarak tartışılmıştır. Bunun yanında tartışmaya esas olan bazı temel ilkeler benimsenmiştir. Bunlardan bazılarını şöyle sıralayabiliriz:

1. Işığın kaynağı nesne, hedefi ise gözdür.
2. Işıkla birlikte göze gelen biçimler, aynı zamanda o nesnenin rengini de taşırlar.
3. Göz yalnızca ışıklı ya da ışıklandırılmış nesneleri algılar.
4. Görme geometrik bir olgudur. Çünkü yayılan ışık, tepesi kaynakta ve tabanı da gözde bulunan bir koni oluşturmaktadır.
5. Işık maddesel bir şeydir; ancak optik incelemeler sırasında geometrik bir nesne olarak kabul edilebilir.
6. Işık ışınları küresel olarak yayılırlar ve bu yayılım da doğrusal çizgiler boyunca olur.
7. Renk ışığa bağlıdır ve ışığın kırılması ve yansıması sonucunda oluşur.

Burada öncelikle ışığın doğrusal çizgiler boyunca, ancak küresel olarak yayıldığı savının öne çıktığını hemen belirtelim. Takiyüddin’in bu savı, daha sonra Hollandalı fizikçi Huygens (1629-1695) tarafından ortaya konulacak küresel yayılım kuramının ilk anlatımı olarak görülebilir.

Takiyüddin’e göre ışık, ışıklı bir nesneden ve o nesnedeki her bir noktadan küresel olarak yayılır ve yayılım sırasında, ister istemez bazı ışın çizgileri paralel, bazıları birbirine yakınlaşan ve bazıları ise birbirlerinden uzaklaşan doğrular boyunca yol alır. Buna bir de bu doğrusal çizgilerde yol alan ışınların küresel olarak yayıldığı düşüncesi eklendiğinde, o zaman, ışığın dalga niteliği taşıdığı ve tıpkı durgun bir suya taş atıldığında, suda oluşan dalganın etrafa doğru büyüyen daireler şeklinde yayılması gibi yayılıyor olduğunun kabul edildiği anlaşılmaktadır ki, bu da küresel yayılımın yalın bir anlatımından başka bir şey değildir.

Bunun dışında aracısız görme konusunda Takiyüddin’in üzerinde durmamızı gerektiren bir açıklaması daha bulunmaktadır. O da ışık ve renk arasındaki nedensel ilişkiyi irdelerken, rengin ışığa bağlı olduğunu ve ışığın kırılması ve yansıması sonucu oluştuğunu belirtmiş olmasıdır. Bu belirlemenin önemi de yine optik tarihinde gizlidir. Çünkü rengin gerçek doğasının anlaşılması ilk kez Newton’un ayrıntılı renk incelemeleri sonucu gerçekleşmiştir.

Newton öncesi dönemde ise renk konusunda egemen olan kuram, değişim kuramı adı verilen ve rengin ışığın zayıflamasıyla ya da aydınlık ve karanlığın karışımıyla oluştuğunu belirten Aristotelesçi kuramdır. Nitekim ünlü astronom Kepler optik üzerine kalem almış olduğu Ad Vitellionem Paralipomena (Vitelo’nun Paralipomena’sına Ek) ve Dioptric (Kırılma Üzerine) adlı kitaplarında rengin oluşumunu Aristotelesçi bir yaklaşımla açıklamıştır. Oysa Takiyüddin, bu iki bilim adamından önce rengin oluşumunda kırılmayı söz konusu etmiş, Newton’un prizması yerine cam bir küre kullanmıştır.

Kitabın ikinci bölümü yansıma aracılığıyla oluşan görme konusuna ayrılmıştır. Burada ışığın aynalarda uğradığı değişimler ve çeşitli aynalarda görüntünün nasıl oluştuğu deneysel olarak tartışılmıştır. Yansıma optiği, optik biliminin gelişimini en erken tamamlayan ve bu anlamda nisbeten daha kolay olan bir dalıdır. Bu nedenle yansıma kanunu da dahil olmak üzere bütün ilkeleri Antikçağ’da tespit edilmiştir. Bu anlamda Takiyüddin’in konuya katkısı, yansıma kanununu her tür aynada kanıtlamaya çalışmasıdır.

Üçüncü bölüm de kırılma konusu ele alınmış ve yoğunluğu farklı olan ortamlarda ışığın yol alırken uğradığı değişimler inclenmiştir. Ancak yaptığı bütün deneysel ve matematiksel irdelemer sonucunda Takiyüddin, kırılma kanununu bulamamıştır. Fakat konuya değişik bir yaklaşımda bulunmuştur. Anlaşılan odur ki, Takiyüddin sinüs kanunuyla uğraşmamıştır. Çünkü çalışmalarını tamamen geometrik olarak ele almış ve trigonometriyi işin içine sokmayarak açılar arasında oranlar ya da eşitsizlikler kurmak yoluna gitmiştir. Oysa sinüs kanununa giden yol kirişler veya sinüslerden geçmektedir. Böyle bir girişimde bulunmadığı için, onun kırılma kanunu dediği şeyi, bir aritmetiksel eşitsizlik olarak nitelendirebiliriz.

Cengiz Çandar, Semerkant’ı anlatıyor: “Semerkant pazarına gidin. Tipik bir Orta Asya pazarıdır. Çığırtkanların tezgahlarının arasında salınırken, Türkçe’nin bir lehçesini konuşan Özbekler’e, Farsça konuşan Tacikler’e ve burası bir kültür abidesi olduğu kadar, ihtiyar bir ticaret merkezi olduğu için, olmazsa olmaz,Yahudilere, buralara yüzyıllar öncesinde yerleşmiş ve buralı olmuş Korelilere ve tabii ki Slavlara rastlayacaksınız.

Semerkant’ta kendime “bu şehri tek bir kelimeyle açıkla deseler, hangi kelimeyle açıklarsın ” diye sormuş ve cevabı, hiç öyle düşünmeye vakit ayırmadan verivermiştim: vakur!

Kimi şehirler, insanlığa hediyeleri büyük evlatlarıyla kimlik bulurlar. Özbekistan şehirlerinden Taşkent, Buhara, Ali Şir Nevai ile İbn Sina ile Semerkant ise Timur ve Uluğ Bey ile kimlik bulur.”

( Çengiz Çandar, Sabah, 28 Aralık 1997)

AMERİKA KITASININ BULUNUŞU VE İBRAHİM HAKKI

Ey aziz, Astronomi bilginlerinden Nasır Tusi ve ondan evvel gelen Hikmet ehli demişlerdir ki:

Yeryüzünün dörtte biri mamurdur(bayındır). Geri kalanı belli değildir. Ya mamurdur veya denizle örtülüdür. Fakat son zamanlarda bütün denizler dolaşılımış ve yeryüzünün üç bölümünün de durumu görülmüş, incelenmiş ve şu sonuca varılmıştır:

1492(H:903) yılında matematik ilimine vakıf Kolon(Coulomb) adı verilen bir mühendis,İspanya’nın Septe Boğazı’ndan üç gemi ve 124 adamıyla yelken açıp batıya doğru sefere çıkmışlar ve 43 derece enlemden yürümüşlerdir. Çünkü iki yandan, soğuk ve sıcak altına düşmekten sakınıyorlardı Güneşin batış yönünü izleyerek 33 gün yürümüşlerdir.Bu müddet içinde Büyük Okyanus kıyılarında 3800 mil mesafe gitmişlerdir. Çoğu zaman da yanındaki adamların zorlayışıyla geriyedönmek istemişlerdir. Hatta bu adamlar, sen bizil bu amansız dalgalarla sulara gömülüp yok olmamıza sesep olacaksın diye Kolon’a saldırdıklarında onla şu cevabı vermişti: “ Sizin kurtulmanız, ancak deniz ilmini öğrenmiş olan ve meteoroloji aletlerini kullanmayı bilen benim gibi bir adamla olur. Fakat siz, beni öldürürseniz hepiniz denize gömülür gidersiniz. “İşte bu inandırıcı sözlerle kendilerini kurtaracğına söz vererek tayfayı avutur ve yoluna devam edermiş. Kurtuluş umudunu kaybettikleri bir günde hayretleve aniden karşılarında bir ada gözükmüştü. Buranan akar nehirleri ve yüksek ağaçları vardı. Adaya çıkıp dinlendikten sonra canlarını Kolona teslim etmiş ve yine yola çıkmışlardı. Güneşin battığı yöne doğru altı gün daha yürüyerek altı ıssız adaya daha rastlamışlardı ve hepsinden büyük olan adaya İspanyol adını vermişlerdi. O adaları geçtikten sonra 600 mil daha yürümüş ve başka sahile varmışlardır. Günlerce o sahilin etrfını, güney ve kuzel semmtlerini gezmişler ve buranın bidr ada olmadığını öğrenmişlerdir. Onları, uzaktan gören oranın yerli halkı toplanıpsahile gelmiş ve kendilerini seyre koyulmuşlardır. Fakat bunların sahile yanaştıklarını görünce hepsi geriye doğru kaçmışlar, ilkin gemiyi balina balığı sanıp sahile yanaşmışlar. Fakat içinde insan olduğunu görünce geri dönüp hızla kaçmaya başlamışlardır. Çünkü onlar, gemi ve sandal diye bir şey ne görmüş ne de biliyorlarmış. Yerli halkın kaçışını gören tayfa, hemen gemiden çıkıp arkalarından koşmuş ve bir kadını yakalamışlardır. Ona hediyeler vermiş ve güzelce ağırlamışlar. Fakat dilini bilmediklerinden işaretlerle kabile halkını kendi yanlarına getirmesini anlatmışlar. Kadın da kabilesinin yanına dönmüş ve kendilerine güvenle geminin yanına gitmelerini söylemiş. Halk da beraberlerinde altın, gümüş madeni, meyve, ekmek ile çeşitli kuş ve hayvanları alarak geminin yanına gitmişler. Tayfa da bunlarla diledikleri gibi günlerce alışveriş yapmışlar. Sonra buraya Batı Hindistan adını vermiş ve 40 adamını orada bırakıp yine doğuya doğru selametle yola koyulmuşlar ve İspanya’ya gelerek Krallarına yeni dünyadan getirdikleri kıymetli şeyleri hediye etmişlerdir. İkinci ve üçüncü yıllarda yine buraya gidip gelmiş ve oranın dil ve adetlerini tamamen öğrenmişlerdir.

Böylece İspanya ile yeni dünya arasındaki mesafeyi 5200 deniz mili tesbit etmişlerdir. Fakat Büyük Okyanus’un doğu tarafına elli günde gitmiş ve ancak beş ayda gelmişlerdir.

Sonra dördüncü yılda Kolon, bulduğu yeni dünyaya tekrar gitiğinde, oranın Kasik adındaki hakimi, tayfanın gemiden çıkmalarına mani olmuş ve hayli üzmüştür. Kolon’un o adama karşı koymaya gücü yetmeyince, işe akıllıca bir yön vermeyi düşünmüş ve onlara şöyle söylemiştir:

“Siz bize zorluk çıkardınız, eziyet ettiniz. Onun için Rabbınız size gazap etti ve çok kızdı. Bu kızgınlığının belirtisi şudur: Yarın Güneş’in ışığını alıp, sizi karanlıkta bırakacak.” Meğer Kolon, ertesi günü Güneş’in tutulacağını takvimden biliyordu. Bunu dinleyen halk ürkmüş ve ertesi günü Güneş’in olacağı bildirilen bu olağanüstü olayı beklemeye koyulmuşlardır. Ertesi gün Kolon’un haber verdiği saatte Güneş tutulunca bütün halk korkmuş ve hediyelerle yanına gelip onunla barışmış ve her emrine uymuşlardır. Çoğu puta tapan bu halk, bu olaydan sonra Papaz Kolon’a bağlanmış ve hepsi Hıristiyan dinine girmişlerdir. Kolon da kendisine bağlanan ve dinini kabul eden bu insanlarla yeni dünyada kalmış ve oranın birçok memleketini ele geçirmiştir.

Buranın kuzey halkı beyaz ve esmer, güney halkı ise zenci ve çok uzun boyludur. Yeni dünyanın gür akan nehirleri, iri ufak gölleri, meyveli ağaçları, yüksek dağ ve tepeleri, derin dereleri vardır.Sayısız vahşi hayvanları, rengarenk kuşları mevcuttur. Oranın köy ve kasabalarıyla dere ve tepelerinin sayısını ancak onları yaratan Allah bilir. Bu geniş ülkenin dörtte biri meskun(içinde oturulmakta) ve çoğu yerleri imar edilmiş, şenlendirilmiş, yedi iklime denk yeni bir dünya ki, görülmemiş durumları, şaşılacak halleri her bakımdan Cenab-ı Hak’kın sanat eserlerini gerçekliğiyle kudretinin azametini ve ayetlerinin hiktemitin tasdik ettirmiştir. Hz Adem devrinden beri görülmemiş işitilmemiş ve gidilmemiş olan bu ülke, Allahın ilham ve takdiriyle ve onun verdiği güçle bulunmuş ve ona Yeni Dünya adı verilmiştir.

Binlerce dağ, tepe. dere ve nehirleri, verimli geniş ovaları, bağ, bahçe ve türlü ağaçları, şaşılacak güzel manzaralarıyla bu ülke Cenab-ı Hak’ın sanat kudretinin şaheserlerindendir.

(Marifetname, 3. Cilt s: 63-65)

EVRİM KURAMI VE ERZURUMLU İBRAHİM HAKKI

Evrim kuramı, bilim ile teolojninin doğrudan çatıştığı bir alana ilişkin. Onunun bilimsel ayrıntısıyla ilgili olmayanlar için işin özü, maymun-insan ikilemi üzerine kuruludur. Oysa evrim kuramı çok daha derin ve kapsamlıdır. Üç milyar yıldan bu yana neler olup bittiğinin büyük bir açıklamasıdır.

Evrim kuramı nedir?Evrenin ve onun çok çok küçük bir üyesi olan Dünya’nın ve onun üzerinde yaşayanların çok değişik zamanlarda değişik biçimlerde bugünkü aşamaya geldikleri düşüncesidir. Güneş Sistemi nasıl oluştu? Karalar ve denizler nasıl oluştu? Bitkiler ve hayvanlar nasıl oluştu? İnsanlar nasıl oluştu?

Diyelim, 5 bin, 10 bin yıl, 100 bin yıl, 5 milyon yıl önce “bizimkiler” nemenem “varlıklardı”? Bugünkü Ali, Özge, Öykü, Cem… gibi miydi?Yoksa maymuna mı benziyordu?

Umarım siz de aynı tepkiyi gösteriyor olmalısınız: “Bak kardeşim! Sen kendini maymundun gelmiş kabul edebelirsin; ama ben maymundan gelmedim. Onun için içim rahat.”

Bunu söyleyen zat, kendisini anasının karnına leyleklerin getirdiğine de inanır görünen bir zatttır. Sözü uzatmayacağım.

İbrahim Hakkı’nın Marifetname adlı eseri-eski harflerle- 10 defa basılmıştır. Kitabın eski harflerle ilk baskısı 1835′te Bulak’ta, 7. baskısı ise 1914′te İstanbul’da yapılmıştır. Marifetname yeni harflerle ise 1961-1987 yılları arasında 20 kere basılmıştır. 1970 yılında yapılan Türkçe alfabeyle yapılan baskısında evrimle ilgili bölümler metinden çıkarılmıştır.

Erzurumlu İbrahim Hakkı eserini 1757 yılında tamamladı. Marifetname, ilk kez 1825′te Kahire’de yayımlandı. Bu görüşlerin incelenmesi yazarın zihniyet yapısı hakında fikir verdiği gibi,Osmanlı entellektüel hayatındaki değişmenin anlaşılması bakımından da bize özgün ipuçları sunmaktadır.

.Marifetname, birbiriyle ilgisi olmayan, birbirine ters düşen düşünce ve inanç şekilleri ile dolu olduğu gibi, kaynakları belirtilmeyen uzun nakil ve iktibaslar da ihtiva etmektedir. Bunlar arasındaki ifade birliği yazarın “Ey Aziz” diye başlayan hoş üslubu ile sağlanmakta ise de eserin dikkat çeken özelliği, müellifin aynı konu hakıknda, eserin değişik yerlerinde çelişkili bilgiler vermesidir. Ancak işin en tuhaf yönü, aynı konu hakkında müellifin farklı bahislerdeki değerlendirmelerinin de birbirine tamamen zıt olmasıdır. Bu da bize zihniyette bir nevi ikilem bulunduğunu veya yazarın buna mecbur kaldığını düşündürmektedir.

Marifetname bir önsöz, üç fen ve bir sonsöz olarak düenlenmiştir.Önsözün “İslam Astronomisi” başlığı altındaki kısmında (s. 2-22), önce alemin yaratlış düzeni ile ilgili ayetler verilmiş, alemdeki varlıkların yaratılışları hakkındaki kozmolojik bilgiler, adları verilmeyen tefsir ve hadis(s:168) kitaplarından aktarılmıştır. Önsözden maksat, insani varlıkların yaratılış hikmetleri üzerinde düşündürüp ona Allahın büyüklüğü ve güünü öğretmektir.

Eserin birinci fenninde (s.24-158) cevherler, arazlar ve unsurlardan bahsedilmekte, astronomi bilimi için gerekli olan aritmetik ve geometri bilgileri verilmektedir. Alemin küre şeklinde olduğu ispat edilirken, gezegenler hakkında da ayrıntılı bilgi sunulmaktadır. Bitkiler, hayvanlar, cansızlar, dört unsur, enlem-boylam daireleri, yedi iklim gibi konular işlenmektedir. Birinci fennin sonlarında “yeni astronomi” bilimi ele alınmaktadır. Birinci fenden maksat, Allah’ın eşsiz yaratıcı kudretini gösteren Dünya’nın sırlarını öğretmek, “alemin insanın kabuğu, insanın da alemin özü olduğunu” bildirmek ve Allah’tan başka her ne varsa onlardan sıyrılmanın yollarını buldurarak insanın kendi kendisine gelmesini sağlamaktır. Birinci fende öğretilenler fizik, astronomi, geometri, aritmetik ve astroloji alimlerinin eserlerinden alınmış akli (hakimane) bilgilerdir.

İkinci fen (s:158-257), anatomi ve psikoloji hakkındadır. Bu fenden maksat, alemdeki varlıkların benzerlerinin insanda da bulunduğunu öğretmek, insanın da küçük bir alem olduğunu bildirmektir. Yazar bu fenni vücutların aynası diye tanıtır.

Üçüncü fen (s:257-528) itikat ve imanı düzeltip Allah’ı bilmek üzerinedir. Kişinin “marifettullah mertebesi”ne erişmesinin yollarını anlatır. Yazar bu fenne, kalblerin aynası adını verir.

Sonsöz (528-559) dostlarla, yakınlarla ve komşular ile görüşmenin yolları hakkında olup maksat insanı eşin dostun sevdiği bir kişi haline getirmektir. Sonsözü takip eden sayfalarda (s:559-561) ise yazar ibadet ve taatleri insana kolaylaştıran “tevhid”i konu alır.(s:169)

İbrahim Hakkı ’nın evren (kainat) anlayışı, eserin farklı yerlerinde kozmografya ve astronomi bilimleri açısından farklı iki manzara göstermektedir. Bu farklı manzaralara örnek olarak Ay ve Güneş tutulmaları ve zelzelelerin oluşumu konusunda kitabın değişik yerlerinde verilen çeşitli bilgileri aktarmak isitiyoruz.

Güneş ve Ay’ın doğudan batıya hareketi ve kıyamet alameti olarak kabul edilen tutulmalar için şu bilgiler verilmiştir(s:13-14):

“.. Hak Teala dünya göğü altında ve ona bitişik bir su denizi yaratmıştır… Sonra hak Teala, anılan deniz içinde Güneş için elmas cevherinden ç yüz altmış kulplu bir araba yaratıp her kulpu tutmak için de bir melek tayin etmiştir.Ta ki Güneş’i arabasıyla o denizde doğudan batıya çekip getireler. Hak Teala Ay için dahi üç yüz kulplu sarı yakuttan bir araba yaratıp Ay’ı onun üzerine koymuştur. Her iki kulpu tutmak için bir melek tayin etmiştir. Ta ki Ay’ı arabasıyla o deniz icinde doğudan baıya getireler… Hak Teala Güneş ve Ay tutulması için belirli vakitler tayin etmiştir ki yeryüzünde bulunan kulları Güneş ve Ay’ın değişimini görüp uyanıp kendisine yalvarıp yöneleler.. Tutulma vakti geldiğinde nurlu Güneş arabasından düşüp göğe doğru denizin derinliğine gider. Eğer bütünüyle düşerse tam Güneş tutulması vaki olup yıldızları örten ışığı kalmayıp en büyükleri (s:170) görünür. Eğer yarısı denize düşerse o miktarı tutulur… tutulma vakti geldiğinde güzel Ay da böyle arabasından denizin derinliğine ya tam ya eksik düşüp düşüşü miktarı tutulma hasıl olur.”

Diğer taraftan yazar, kitabın başka bir yerinde yukarıda Ay ve Güneş tutulması icin verdiği hurafeye dayalı açıklamalırın aksine, Gazali’nin Tehafüt el- Felasife ’sinden olduğu gib aktardığı ilmi bir izah sunmaktadır:

“… Ay tutulması, Yerküresinin Güneş ile Ay arasında olmasıyla Ay’ın ışığının kaybolmasından ibarettir. Güneş tutulması ise yer ile Güneşin arasında Ay’ın bulunmasıdır.” Bu ilmi ifadeden sonra,İbrahim Hakkı konuya vakıf bir şekilde önceki mantık ve bilim dışı açıklamalarıyla ters düşen fikirlerini ileri sürer: “ Bu gibi şeylerin din meselelerinden olduğunu sanan kimse dine zarar vermiş olur. Çünkü anlatılan hususların meydana geldiğini aritmetik ve geometri delleri gösterir. Bunları bilen kimseye, ‘bu şeriata aykırır’ dense o kimse bildiğinden değil şeriatten şüphelenir. Akla uygun olmayan bir tarzda şeriate yardım etmek isteyen kişinin zararı, akla uygun bir şekilde şeriate hücum eden kişinin zararından çoktur. Nitekim, ‘Akıllı düşman, cahil dosttan hayırlıdır”.

Çelişkili ifadeler zelzeleler bahsinde de mevcuttur. Bilim dışı ilk açıklamaya (s:16) göre, hak Teala büyük bir meleği zelzeleye tayin etmiş ve dağların damarlaranı onun emrine vermiştir. Hak Teala bir yerin halkını günahlardan alıkoyup sakındırmak istediğinde o melek Hakk’ın emri ile o yerin damarını hareket ettir. O yerin halkı o zelzeleden uyanıp Hak Teala’ya yönelene kadar bu böyle devam eder.

İkinci açıklama (s:120-121) tamamen ilmi karakterdedir: “.. Yerin içinde oluşup sıkışan buhar öyle bir mertebe yoğun olsa ki Yer katlarından geçip çıkmak mümkün olsa (E. İhsanoğlu, s:171) yahut Yer kalın ve sert olup buharın çıkmasına mani olsa, o buhar başka bir yere çıkmak için Yer’i sertçe yarıp yırtıp ittiğinde o yer hareket eyler ki Yer’in zelzelesi odur”.(3.Cilt s: 65’te bu açıklama var).

Marifetname’de yeni astronomi kavramları birinci fennin 144-151. sayfalarında tanıtılmaktadır. İbrahim Hakkı bu kısımda yeni astronominin beminsenme sürecini ve kainatın yapısının din ile ilişkisini ele almaktadır.

Burada, önce Güneş merkezli teoriye rağbet eden alimlerin bu görüşe destek vermek için çabaladıkça saf gönüllü olan halkın onları kınamak için taş attıklarını, fakat zamanla gelişen rasat aletleriyle daha iyi gözlemlerin yapılması neticesinde yeni astromoninin revaç bulduğu anlatılır. Ayrıca yazar, kainatın merkezinin Yer veya Güneş olduğuna inanmanın din ile ilgisi olmadığını belirtir. Esas olan, kainatın yüce yaratıcının eseri olduğuna inanmaktır. Kainatın şekilinin şu veya bu şekilde olduğuna inanılması dini meselerden değildir. Bu kısımda, merkezdeki Güneş etrafında yörüngelerde hareket eden gezeggenler, bunların yörünge zamanları ve uydumlarıyla ilgili aktarılan bilgiler tamamen ilmi karakter taşırlar.

İbrahim Hakkı, doğrudan doğruya riyazi ilimler ve astronomi ile uğraşan, meslekten yetişme bir alim olmadığı halde tercihini Güneş merkezli sistemden yana kullanır. Bunu yaparken de “… bu küre şekilli olup harete daha elverişli olan küçük kütleli Yer’in büyük Güneş’in etrafında senede bir kere dönmesi, çok daha kolay ve işin gereğine uygun, akla daha yakındır” şeklinde bilgi kaynağı olan Müteferrika’nın aksine ihtiyatlı davranmaya gerek görmeden, kendisinden öncekilerden daha cesur ve açık bir ifade kullanmıştır.

Öte yandan, eserin “İslam astronomisi” başlıklı kısmında kainatın yapısının din ile ilişkisini bilim dışı ve hurafelere dayanan açıklamalara göre ele alan İbrahim Hakkı (s:172) şöyle demektedir: “buraya gelinceye kadar yazılanların hepsi din meselelerindendir, bu anlatılanların hepsine şüphe etmeden inanmak hepimiz için gereklidir, çünkü bunlar din meselelerinin ana esaslarıdır ve akli delillerle kıyas etmek (mantığa vurmak) doğru olmaz. Çünkü beşer aklı bunları idrak etmekten noksan ve acizdir… Kuran ayetleri ve Peygamber hadisleri uyarınca alemin şekilini burada bu kadar açıklamakla yetinilmiştir.” Bu ifadede öncekinden tümüyle farklı bir zihniyet yapısı ortaya çıkar. Bu da brahim Hakkı’nın en büyük çelişkisidir.

Tefsir ve hadis ehlinin (müfessir,muhhaddis) sözleri olduğu belirtilen ve “İslam Astronomisi” bölümünde yer alan bilgilerin,İslam dinin iki teme kaynağı olan Kur’an-ı kerim ve sahih hadisler ile ilgisi olmadığı gibi İslam medeniyetinin altın çağında, bilim ve gözleme dayalı olarak gelişen “İslam Astronomisi” ile de herhangi bir ilgisi yoktur. Bunlar daha çok efsane ile karışık, lirik bir üslup içerisinde metaforik ifadeler ile süslü, din ve bilim ile hiç ilgisi olmayan cahil halk kitlelerinin zevkine hitap eden açıklamalardır. Bu ifadelerin konusun hadislere dayanılarak öne sürüldüğü anlaşılmaktadır.

İbrahim Hakkı’nın yukarıda anlatılan görüşleri el-Suyuti’nin “İslam Astronomisi” hakkında yazdığı ve gelecek nesiller tarafından bir referans kabul edilen kitabında bu konu hakkında bilim dışı literatüre dayanmaktadır(s:173)

El-Suyuti (öl: 1505)’nin el-Hey’et el-Seniyye fi’l-Heyet el-Sünniye adlı eseri,1654 yılında İbrahim b. Abdurrahman el-Karamani el-Amidi (1654 yılında) tarafından bazı eklemelrle Risale fi’l Hey’e ‘ala tarik-i Ehl el-Sünnet ve’l-Cemaat adı altındoa yeniden düzenlenmiştir. Nazmizade Hüseyin Murtaza b. Ali el-Bağdadi (öl: 1722), Karamani’nin eserini daha sonra Türkçe’ye çevirmiştir.

İbrahim Hakkı, marfifetnamesinin değişik kısımlarında kainat anlayışını,Ay ve Güneş tutulması, zelzelelerin oluşumu gibi tabiat olaylarını açıklarken farklı kaynaklar kullanmaktadır. Bu kaynaklar başlıca üç kategoride toplayabiliriz:

1.Dini kaynaklar (Kur’anı kerim ayetleri, hadisleri,Gazali’nin Tehafüt el-Felasifesi gibi meşhur dini referans kitapları)

2.Katip Çelebi’nin Müteferrika’nın yeni eklemelerini ihtiva eden Cihannümas’sı gibi ilmi eserler

3. Efsane ve hurafelere dayanan halk inançları (Suyuti’nin esasen astronomiden rivayete dayanan kitabı gibi eserler). Bu kaynakların incelenmesinden İbrahim Hakkı’nın iki ayrı zümreye hitabettiği anlaşılmaktadır. Birincisi, “avam-ı nas”dediği fazla kültüre sahip olmayan geniş halk kitlesidir. Bunu da yaparken, belirli devirlerde İslam literatürüne girip, gerileme devirlerinde revaçta bulunan İsrailiyet ve efsaneleri “Ey Aziz” diye başlayan kendisine has üslubu ile kullanmakta (s:174) beis görmemiştir. İkinci muhatap zümre ise belirli kültür seviyesinin üstünde olan “aydın kesim” (havass-ı nas) dir denilebilir. Bu iki zümrenin yanı sıra, İbrahim Hakkı, dar fikirli olan ve kendisinin halk arasındaki nüfuz ve şöhretini kıskanan bazı resmi ulema karşısında da ihtiyatlı olmak zorunda idi. Ancak işin en şaşırtıcı tarafı, yazarın bu zıt görüşleri aynı eserin içinde yanyana bulundurması, ikisini de aynı hararetle sunması ve çelişkili iki zihniyet arasında bir tercih yapmamasıdır.

İbrahim Hakkı’nın eserinde, yukarıda belirtilen çelişkili fikirleri ifade etmesinin sebeplerini anlamaya çalışırken, onun hayatındaki bazı hadiseleri kısaca gözden geçirmek gerekir.İbrahim Hakkı, birkaç yıldır üzerinde çalışmakta olduğu Marifetname’sini 1757 Ağustos ortalarında tamamlamıştır. Anlaşıldığına göre Marifetname daha yazıldığı sırada ünlenmeye başlamıştı. Söylentiye göre, Erzurum Müftüsü olan Kadızade Muhammed Arif b. Muhammed el-Erzurumi (öl: 1759-1760),geniş bir halk topluluğu tarafından sevilen, sayılan ve kendisini hicveden İbrahim Hakkıyı kıskanmaktaydı ve ona karşı cephe aldı. Doğruluğu ispatlanmamış bir söylentiye göre,müftü bazı dar görüşlü mollalardan bir meclis toplayarak İbrahim Hakkı’yı sorguya çağırmış ve “Molla! Sen bir supara yazarmışsın, yerden gökten dem vururmuşsun,şer-i şerife uymayan şeyler karalarmışsın!… Nice olur?” diye sorguya başlamış. Bu söylentiyi aktaran Mesih İbrahimhakkıoğlu’nun belirttiğine göre,İbrahim Hakkı, müftü ve yandaşlarına Marefetname’yi gösterip kitabın hangi kısmının şeriate aykırı olduğunu sorunca, mollar kitapta şeriate ters düşen bir yer bulamamışlar ve hepsi pişman olmuşlar. İbrahim Hakkı’nın torunlarından olan Mesih İbrahimhakkıoğlu, babası veya (s: 175) ağabeyinden duyduğu bu hadiseyi gerçekliğine herkesin inandığı bir söylenti olarak aktarmaktadır.

Mehmet Nusret Efendi ,Tarihçe-i Erzurum adlı kitabında Kadızade Mehmed’in biyografisini verir; İbrahim Hakk’ının, tasavvufa yakınlığı olan ulemaya mutaassıp bir şekilde karşı çıkan müftünün, makbul olmayan ahlakını ve fiziki özelliklerin hicveden bir beyit yazdığını anlatır.

Marifetname’deki çelişkili ifadelerin sebebi, kısmen yukarıda anlatılan olay ile açaklanabilir.İbrahim Hakkı, Müftü Kadızade’nin kendisini soruya çekmeyi planladığını önceden haber aldığı için eserin başına “İslam astronomisi” kısmını ilave etmiş olabilir. Marifetname’nin planı ve içeriği,”İslam astronomisi” kısmının müftü ve yandaşlarının kendisine cephe almaması için yazar tarafından sonradan eklendiğini göstermektedir. Gerçekten de, eserin bu kısmındaki bilimdışı açıklamaların aksine,İbrahim Hakkı eserin geri kalan kısmında tabiat olaylarını tamamen ilmi bir şekilde açıklamaktadır.

M. İbrahimhakkıoğlu’nun kitabından anlaşıldığına göre, bazı insanlar İbrahim Hakkı’nın fikir ve davranışlarını yanlış anlamışlar ve çevresinden gördüğü itibarı kıskanmışlardır. Bu yüzden onun şeriate ve inanca karşı fikirler ileri sürmekle itham ederek cahil halk kitleleri nezdinde şöhretini lekelemek istemişlerdir. Bu sebeple,İbrahim Hakkı’nın ölümünden üç sene önce 1777′de yazdığı Urvet el-İslam ve Hey’et el- İslam adlı her iki eseri de kendi kitabı olan Marifetname’nin yanı sıra hadis ve tefsir kitaplarına dayanmaktadır. Açıkça görülüyor ki, amacı kendisini mesnetsiz ithamlardan korumaktı. Kitabın başlığından anlaşıldığı üzere (s:176),İbrahim Hakkı’nın bilim dışı fikirlere ve efsanelere dayanarak yazdığı Hey’et el-İslam adlı kitabı “İslam astronomisi” hakkındadır. Eserin önsözünde İbrahim hakkı,”Filozofların astronomiye ait söz ve eserlerini okumanın inancı bozacağından ve din işlerine gevşeklik vereceğinden bunları bıraktım” demektedir.

Şimdi İbrahim Hakkı’nın Marifetname’sindeki fikirlerinden geri dönüşünü anlamamıza ipuçları teşkil eden aşağıdaki mektupları inceleyelim: İbrahim Hakkı, kuzeni Yusuf Nesim Efendi’ye yaszdığı 23 Mayıs 1777 tarihli bir mektubunda, oğlu Ahmedülhayr’a şiirlerini gönülden okumasını fakat beyitlerini halk arasında “lisana almamasını” vasiyet etmektedir. İbrahim Hakkı’nın hangi beyitleri kastettiği konusunda maalesef bir delil bulunmamakla beraber, muhtemelen tasavvufa dair beyitler olduğunu tahmin edebilirz. İbrahim Hakkı oğluna, doğru yoldan ayrılmamak için Urvet el-İslam ’da yazılanlara göre davranmasını tavsiye eder.

Bu konuda M. İbrahimhakkıoğlu başka bir olay daha aktarıyor. İbrahim Hakkı’nın tasavvufi eserlerini okuyan Derviş Halil adlı bir öğrencisi, Hasankalesi’nde hocasının bir sır kitabı yazdığı söylentisini yaymıştı. Açıkça görülüyor ki bazı kimseler İbrahim Hakkı’nın İslam inancını bozan bazı gizli fikirleri olduğundan şüphelenerek kuzeni Yusuf Nesim’i rahatsız etmişlerdi. İbrahim Hakkı,islam tarihinde birçok bilginin mesnetsiz olarak dini inançlara aykırı düşüncelerle itham edildiğini biliyordu.

İbrahim Hakkı, kendisini bu çeşit haksız ithamlardan korumak için kuzeni Yusuf Nesim’e Urvet el-İslam adlı kitabıyla birlikte gizli bir mektup yollar. Bu mektubu İbrahim Hakkı, oğlu İsmail Fehim’e yazdırmıştır. Bu mektupta İbrahim Hakkı, Yusuf Nesim’e şöyle öğüt vermektedir: (s: 177) “Benim oğlum,geçen sene yazmıştın ki: “Efendi bir sır kitabı telif etmiş deyi bana sıklet edirler” sana sıklet edenlere şimdi bu Urvet el-İslam kitabını bu kaime ile değil öbür mektupla gösterip diyesin ki: “İşte, Efendimizin marifetnameden sonda tasnifi budur”. Mektubu dahi okuyup diyesin ki “Bu kezzap (yalancı) Halil gibi müfsitler kendilerine paye için Efendimize iftira eylemişlerdir.”. Hasankalesi’ne gidende bu kitabı merkum mektupla götürüp gösteresin ve tembih edesin ki : ‘Şer-i şerife muhalif Efendimizin bir sözü ve bir işi yoktur. Her ne ki, şer-i şerife muhalif nesne ile Efendimizi lisana getirip naseza işler Efendimize nisbet ederler.tanrı kendilerini rüsvay edecektir. Anınçin bu güna Efendimize iftira ederler.’

İbrahim Hakkı’nın sözlerinin sonunda,imzası ve mührü mektubun ele geçirilebileceği korkusu ile oyulup çıkarılmıştır. Mektubun geri kalan yerinde İsmail Fehim, Yusuf Nesim’e hitaben şöyle yazmıştır: “Efendimiz bu mertebe beyitlerden iba (reddetme) ve i’raz (yüz çevirme) etmiştir ki, İnsaniye gibi kitabı ateşe atmışken fakir yetişip ocaktan alıp sakladım. Efendimizin cevabı budur ki “Beni seven beyitlerimi nesyen mensiyyen (tamamen) unutup bu Urvet-ül-İslam’a yapışıp bunu okur ve bunu yazar. Zira asıl Kuran ve hadistir .Gayri sözleri unutmuşumdur.”

İbrahim Hakkı’nın hayatı,yaşadığı zaman ve eserleri hakkında daha geniş bilgi ve belgeler elde edelip çalışmalar yapılana kadar,yukarıdaki açıklama teşebbüsümüz Marifetname’deki çelişkili kısımları ve İbrahim Hakkı’nın Marifetname’deki ilmi görüşlerinden daha sonra yazdığı eserlerdeki dönüşümü aydınlatabilir. Ayrıca eknid el yazısı nüshanın sonraki kopyaları ve basılan nüsha ile mukayesesi de birtakım yeni ipuçları sunabilir ve yeni değerlendirmeleri vesile olabilir. Diğer taraftan Marifetname’nin 1835-1914 yılları arasında 10 kere basılması, geniş bir halk kitlesine bir yüz yıl boyunca hitap eden popüler bir kitap olması, Güneş merkezli sistemin Osmanlı astronomları ve bilim adamlarından oluşan çevrenin dışına yayılmasını ve tanınmasını sağlamıştır denilebilir.

ZicTercümeleri

17. yy’da Fransız astronomu Noel Durret’in zicinin Zigetvarlı tezkireci köse İbrahim tarafınan yapılan tercümesinden sonra,18. yy’ın ikinic yarısında yineiki zic tercümesyle karşılaşıyoruz. Bunlardan her ikisi de 18. yy’da İstanbul’da yetişen astronomlardan Halife-zade İsmali Efendi tarafından yapılmıştır. Çınari İsmail Efendi olarak da tanınan bu astronomun, astronomi sahasında telif ve tercüme birçok eseri bulunmaktadır.

(E. İhsanoğlu, BCFF s: 168-179….)

Yorum Yapın

Harem

Osmanlı sarayında, pâdişâhın annesinin nezâretinde, sarayın hanım, çocuk ve hizmetçilerinin kaldığı bölüm.

Bütün Müslüman devlet başkanlarının evlerinde bulunan harem, Resûlullah efendimiz ve Hulefâ-i Râşidîn devirlerinden sonra Emevîler, Abbâsîler, Selçuklular ile diğer İslâm devletleri ve nihâyet Osmanlı saraylarında daha teferruâtlı ve teşkîlatlı bir hâle geldi. Osmanlılarda pâdişâh haremine �Harem-i Hümâyûn� adı verilmişti. Osmanlı Devletinin gelişmesine paralel olarak, pâdişâhların oturduğu saraylar da büyümüştü. Bursa�daki mütevâzî Osmanlı sarayına karşılık, Edirne�de daha teşkilâtlı saraylar yapılmıştı. Fâtih�in İstanbul�u fethinden sonra ise bugünkü Bâyezîd�de üniversitenin bulunduğu sâhada bir saray yaptırıldı. Daha sonra bu sarayın yerine Sarayburnu�nda bugünkü Topkapı Sarayı îmâr edildi. Fetihten sonra harem, Üçüncü Murâd�a kadar eski sarayda, Dolmabahçe Sarayı yapılıncaya kadar da Topkapı Sarayında idi.

Saraylarda pâdişâhın yakınlarının bulunduğu ve günlük hayatlarını geçirdiği kısım olan harem, gâyet îtinâlı bir şekilde inşâ, tezyin ve tefriş edilirdi.İki bölümden meydana gelen haremin birinci kısmına bâzı görevliler, şehzâdelere ders veren hocalar girip çıkabiliyordu. İkinci kısmı sâdece kadınlara mahsustu. Buraya pâdişâha haram olan kadınlar giremediği gibi, yabancı hiçbir erkek de giremezdi. O yüzden Osmanlı haremini kimse girip görememiş, sonradan, yazıp söylenenler ise hayâl mahsulü uydurmalardan ibâret kalmıştır.

Topkapı Sarayında Harem-i Hümâyûnun girişkapısı, etrâfı dolaplarla çevrili olan dolaplı kubbeye açılır, buradan fıskiyeli avlu veya fıskiyeli şadırvan denen dikdörtgen avluya çıkılırdı. Avlunun sağında kulekapısı, solunda ise perde kapısı vardı. Perde kapısından sonra dar sokağa benzeyen bir geçit başlar. İki kısımdan meydana gelen haremin birinci bölümü ve haremağalarına mahsus hamam ile kızlarağası köşkü burada idi. Daha ileride harem ağalarına mahsus dâireler, şehzâdeler mektebi, baş muhâsip ağa ve baş hazînedâr ağa dâireleri yer alırdı. Haremağaları dâiresi bir çok oda ve koğuştan meydana gelirdi.

Şehzâdeler mektebinde pâdişâhın çocukları, yeğenleri ve amca oğulları eğitim görürlerdi. Burada ders görenler küçük yaştakiler olup, yetişkinlere hocaları dâirelerine giderek özel ders verirlerdi.

Şehzâdeler mektebi geçildikten sonra ileride sağda bulunan kuşhâne kapısından girilince, harem ağalarının nöbet tuttukları yere gelinirdi. Haremle ilgisi olanlar bu kapıdan girip çıkarlardı. Buranın sağ tarafında uzun bir koridor olup, buraya altınyol denilirdi. Burası Hırka-i Saâdet dâiresine kadar uzardı. Ortadaki kapı, Vâlide Sultan taşlığına açılırdı. Solda câriyeler dâiresine âid olan üçüncü bir kapı daha vardı. Bu alana harem ağalarının nöbet yeri denilirdi. Burada harem ağaları sıra ile nöbet tutarlardı. Harem-i hümâyûn ağalarının en büyüğü �kızlar ağası� da denilen �dârüssaâde ağası� idi (Bkz. Dârüssaâde Ağası). Haremin dış ile ilgisini bunlar sağlardı. Bu bölümden sonra haremin ikinci bölümü başlardı. Harem-i hümâyûnun bu iç kesiminde sırasıyla, çeşmeli sofa denilen yer, hünkâr sofası, hünkâr hamamı, vâlide sultan dâiresi, asmabahçe ve daha birkaç tâne pâdişâh odası yer alırdı. Harem-i hümâyûnda ayrıca birkaç tâne de mescid vardı.

Harem-i hümâyûnda pâdişâh, pâdişâh zevceleri, çocukları, hânedân üyelerinden bâzı akrabâları yanında yüzlerce görevli yaşamaktaydı.

Osmanlı hareminin en yüksek makâmı vâlide sultanlıktı. Dolayısıyla haremin fahrî başı pâdişâhın annesiydi. Haremde hünkâr sofasından sonra en geniş dâire de vâlide sultanınkiydi. Vâlide sultanın geniş bir câriye (hizmetçi) kadrosu vardı. Haremi, hazînedâr usta vâsıtasıyla idâre ederdi. Bütün kadınlar, sultanlar, ustalar ve câriyeler kendisinden çekinirler ve sayarlardı. Haremdeki bütün işler onun emriyle yapılırdı.

Haremde vâlide sultandan sonra söz sâhibi kadın efendiydi. Osmanlı pâdişâhlarının hanımlarına kadın, kadın efendi denilirdi. Pâdişâhın ilk hanımına başkadın denirdi. Başkadın diğerlerine göre üstündü. Dâiresinde hizmet eden câriyeler ve kalfaları diğerlerinden fazla olurdu. Pâdişâhın hanımlarına 16. yüzyıldan îtibâren haseki de denilmeye başlanmıştır.

Başlangıcından îtibâren pâdişâhların evlilikleri husûsiyet arz eder. İlk Osmanlı pâdişâhları, 16. asır başlarına kadar, etrâfındaki Anadolu beylerinin, Bizans İmparatorunun, Sırp ve Bulgar krallarının kızlariyle evlendiler. Bunlarla evlenmeleri hissî olmayıp, akrabâlık yoluyla kuvvetlenmek veya mîras yoluyla toprak elde etmek gibi siyâsî maksatlıydı. Nitekim Germiyanoğullarından Yıldırım Bâyezîd Hana gelin gelen Devlet Hâtun�la bu beylik topraklarından bir kısmı da çeyiz olarak verilmişti. Yıldırım�ın ve İkinci Murâd�ın Sırp prensesi olan zevceleri meşhurdur. Bunların Sırbistan�daki Osmanlı siyâsetinin desteklenmesi husûsunda büyük rolleri olmuştur. Hattâ, Fâtih Sultan Mehmed Han, vâlidem diye hitâb ettiği Sırplı üvey annesinden Balkanlardaki siyâsî meselelerde çok faydalanmıştır.

Bununla berâber 16. yüzyıl ortalarına kadar pâdişâhların bu hanımları yanında câriyelerden de zevceleri vardı. Ancak Kânûnî�den îtibâren etrafta pâdişâhların evleneceği hükümdâr ve krallık âileleri kalmadığı veya lüzum görülmediğinden, bâzı istisnâları dışında artık dâimî olarak câriyelerle evlenme usûlü devâm etti. İslâm hukûkuna göre hür kadınlarla olan evlilikteki tahdid, câriyelerle evlilikte konulmamıştır. Buna rağmen pâdişâhların câriyelerle evliliği de hep belli sayıdadır. Söylendiği gibi pâdişâhların yüzlerce câriye ile evlilik yaptığı doğru değildir. Hattâ 16. yüzyıl sonuna kadar ömürleri seferlerde geçen pâdişâhların, normal hayatlarını yaşayabildikleri bile söylenemez.

Bunlardan başka pâdişâhlar, tanınmış ve asîl bir âilenin kızıyla evlenme imkânları olduğu hâlde, bâzı mahzurlarından dolayı bu evliliği tercih etmemişlerdir. Pâdişâhın annesi veya zevcesi tarafından İstanbul�da veya taşrada akrabâsının bulunması mahzurluydu. Zamanla ana tarafından akrabâlar saraya dolacak, şahsî ve siyâsî birtakım isteklerde bulunacaklar, arzûları yerine getirilmeyenler, pâdişâh ile akrabâlığına güvenerek birtakım entrikalara teşebbüs edecekler, netîcede, o devir Avrupa devletlerinde olduğu gibi, kanlı hâdiseler yüzünden devlet güvenliği sarsılabilecekti.

Pâdişâhların haremdeki diğer âile ferdleri şunlardır:

Sultanlar: Osmanlıların ilk devirlerinde, pâdişâh kızlarına Selçuklularda olduğu gibi, �hâtun� deniliyordu. Fâtih devrinden sonra sultan denildi. Osmanlı pâdişâhları kızlarına daha çok Ayşe, Hadîce, Fatma, Esmâ, Emine gibi isimler veriyorlardı. Erkek evlâda sultan tâbiri isimden önce söylendiği hâlde, kızlarda, isimden sonra söyleniyordu. Ayşe Sultan, Fatma Sultan gibi. Sultan tâbiri yalnız olarak söylendiğinde de kız evlâd anlaşılmaktaydı.

Sultanlar doğar doğmaz kendisine bir dâire ayrılır, emrine dadı, sütnine, kalfa ve câriyeler verilirdi. Çocuğun eğitimiyle kendi anneleri, dadı ve kalfaları uğraşırdı. Sultanlar okuma çağına gelince, derse merâsimle başlarlardı. Ekseriyetle merâsimlere pâdişâh da katılır ve �Besmele�yi bizzât kendisi çektirirdi. Bundan sonra husûsî hocalar tarafından okutulurlardı. Sultanların Kur�ân-ı kerîmi doğru okumaları husûsunda titizlikle durulurdu. Sultanlara Kur�ân-ı kerîmden sonra lüzumlu din ve dünyâ bilgileri de öğretilirdi.

Şehzâdeler: Osmanlı hânedânının erkek çocuklarına şehzâde denirdi. 5-6 yaşına geldiklerinde kendilerine hoca tâyin edilerek törenle derse başlarlardı. İlk dersi şeyhülislâm verirdi. Sonra husûsî hocalar okuturdu.

Yorum Yapın

Osmanlı’da Harem’in Gerçek Yüzü

Bir ülkede deprem sözkonusu olursa jeologlar, hastalıklar sözkonusu olursa doktorlar, savaş sözkonusu olursa siyasiler ve askerler konuşurlar. Bu bizim ülkemizde de böyledir. Ancak bizde iki konu vardır ki bunlar üzerinde herkes konumuna, birikimine, eğitimine bakmadan üstelik de allame edasıyla konuşur. Bu konulardan bir tanesi dindir diğeri tarih.

Tarihle ilgili bir şeyler söz konusu olduğunda siyasetçi konuşur, gazeteci konuşur, televizyoncu konuşur vs. Bir Allah kulunun aklına da bu işin profosörleri bulup konuşturmak gelmez. Veya gelir de, onların söyleyecekleri işlerine gelmez.

Tarih deyince her zaman revaçta olan konulardan bir tanesi de Osmanlı ve haremidir.

Bunu içoğlanları takip eder. Ardından valide sultanlar, kadınlar saltanatı, devşirmeler vs. böyle gider.

İlim ahlakına sahip bir tarihçinin Osmanlı haremi konusunda söyleyeceği şeyler çok azdır. Çünkü elinde bu konuyla ilgili yeterli belge, döküman vs. yoktur.

Kalın duvarlarla çevrili harem binası, etrafındaki harem ağalarına ait binalar ve diğer ocakların daireleriyle adeta ulaşılması imkansız bir kale gibidir. İçinde değil, etrafındaki kendilerine ait binalarda yaşayan, zorunlu hallerde Haremin içine girmeleri gerektiğinde salavat-ı şerife getirerek dolaştıkları bir ortamdır. Her odanın kapısının girişinde, duvarlarında ayetler, hadisler, dualar bulunan bir mekandır Harem.

Zorunlu hallerde ancak harem ağalarına ve tabiplere açılan bu mekana yabancı seyyahların, tarihçilerin nasıl girip, orada adeta gezmiş dolaşmıs gibi haremi anlatışlarına şaşmamak elde değil. Kaldı ki bizimkilerin en çok esas aldıkları, kullandıkları kaynaklarda, ilmi otoritelerce yüzlerce kez tenkid edilmis, çürütülmüş bu batı tarihçilerinin kitaplarıdır.

I. Ahmed döneminde saraya gizlice girdiğini iddia eden Venedik elçisi Ottavinano, ancak Revan Kasrı’nın önündeki havuza kadar olan yerleri görebildiğini söyledikten sonra padişahın odasındaki cariyesiyle nasıl ilişki kurduğunu detaylarıyla anlatmakta ve insanlar da bu anlatıma değer vererek kaynak gösterirken yapılan ilmi ahlaksızlığa çanak tutmaktalar.

18. yüzyılda bile ancak yazlık sarayların boş haremlerini gezebilen batılı birkaç yazar, nedense göremedikleri kısmı hayalleriyle doldurmayı denemişlerdi. Havuzu gördüler ama havuz sefalarını kendileri uydurdular sonra da uydurduklarının resmini çizdiler. Hata yaptıklarını belki de hiç bir zaman düşünmediler çünkü kendi kırallarının kadınları ile yaşantıları öyleydi. Birlikte oldukları düzinelerce kadının yarı çıplak resim ve heykelleri ile saraylarının duvarlarını süsleyen bir zihniyetin Osmanlı hükümdarlarındaki edep kavramını anlayabilmelerini zaten beklemiyoruz.

Ama anlayamadığımız, bizim bize bunu nasıl yapabildiğimiz. Yıllarca Topkapı sarayını gezdiren rehberlerin turistlere Harem’in duvarlarında yazılı Arapça metinleri göstererek bunların padişahların cariyeleri için yazdıkları aşk şiirleri olduğunu söylemelerini, ellerindeki broşürlerde de böyle yazmasını hangi düşünceyle izah etmek gerek bilemiyoruz. Zira bu Arapça metinlerin tamamı Kur’an ayetlerinden ve dualardan başka bir şey değil. Hükümdarların çıplak cariyelerin danslarını seyrettiği idda edilen Hünkar Sofası Daire’sinin duvarlarında Bakara Suresi 257. ayetinden itibaren yedi ayet yazılıdır ki bir ayetin meali aynen şöyledir: “Allah kendisine hükümranlık verdi diye (şımarıp azarak) Rabbi hakkında İbrahim ile tartışanı görmedin mi?” Sanki adeta Osmanlı hükümdarı bu ayetle gerçek hükümdarın kim olduğunu, hükümdarım diye şımarıp azdığı taktirde Nemrutlaşabileceği ihtimalini, hergün bilinç altına kazıyor, iman edenlerin karlı bir konumda, Nemrut gibi imansızların ise ne derece zararda olduğunu görüyor ve okuyordu.

Doğru! Bu sofada padişah eşleri, çocukları, kızları, validesi ile birlikte oturur ve helal dairesinde (yani kimseyi huzurunda yarı çıplak oynatmadan) sazlar çalınıp ilahiler söylenip eğlenilirdi. Ancak bugünkü insanların eğlence kavramından anladıkları şey otomatikman Osmanlı padişahının da öyle eğlenmiş olması gerektiğini düşündürtüyordu onlara.

Onlar bunları yaptıklarına dair (yani hamam havuz sefaları, yarı çıplak cariyelerin dans etmesi gibi) belge bırakmayınca bizimkiler hayallerini belge-vesika-kaynak haline getirdiler.

Öyle ya; bir erkeğin elinin altında 300-500 cariye olur da nasıl bunlarla gününü gün etmez ki. Hele hele 36 Osmanlı padişahının içinden 15 tanesinin sadece bir veya iki kadınla birlikte olduğu diğerlerinin de en fazla yedi sekiz kadınla aile hayatı yaşadığı belgelerle gözlerine soksanız bu sefer de pişkin pişkin sırıtıp Osmanlı padişahlarının erkekliklerini sorgulamaya kalkacaklar.

Hemen şunu da belirtelim; şu an tek eşli (ama çok metresli) evlilik sisteminin içindeki insanlar olarak, Osmanlı padişahının birlikte olduğu 7-8 kadın bile bize çok abartılı gelecektir. Ancak unutmamak gerekir ki Osmanlı’nın yaşadığı dönemde tıpkı dünyanın her yerinde olduğu gibi bir kralın güzel kölesini istediği gibi kulllanması ve bunların sayısının yirmiye otuza çıkması normaldi. O kadar normaldi ki krallar bu kadınlarının heykellerini yaptırıp saraylarının yüksek duvarları üzerine herkesin görebileceği şekilde koydurabiliyorlar ya da yüzlerce genç ve güzel kadınla hamam sefası yapabiliyorlardı. Bizim haremi sorguladığımız gibi Avrupalılar kendi krallarının bu hallerini asla sorgulamadılar. Tarihlerinin yaşanmış bir gerçekliği olarak tarihlerinde bıraktılar.

Oysa biz, asla yaşanmamış sahneleri alıp, doğru gibi kabul edip, kendi kendimize duyduğumuz saygıyı ve özgüveni aramızdan kaldırdık.

1909 yılına kadar Harem Dairesi’ne padişahtan başka, ancak mecburiyet halinde Harem Ağaları ve doktorlar girebiliyorlardı. Son onüç yıllık dönem ise Haremi görenlerin hatıratlarında oldukça net bir biçimde anlatılıyor. Yazık ki (!) orada bile havuz – hamam sefaları yok.

Peki o zaman “Bu Harem nasıl bir yer?” denilebilir.

Kısa ve net bir cevap verelim: Tek idarecisinin Valide Sultan olduğu (yani padişahın annesi) kendisine ait, padişahın bile bozamadığı çok kesin ve katı kuralları bulunan yüzlerce genç kızın, dönemin ilim anlayışına göre en iyi eğitimi aldığı, nihayetinde de devletin önemli kademesindeki görevlilerle evlendirilerek teliyle-duvağıyle-çeyizi ile gönderildiği bir bayanlar mektebidir.

Evet, tam anlamıyla böyledir. Çünkü saraya çeşitli yollarla (esir alınarak veya satın alınarak) alınan kadın köleler yani cariyeler “Acemi” statüsü ile saraya girerler. Bunların padişahla görüşebilmesi mümkün değildir. Öncelikle padişahla karşılaşabilecek, konuşabilecek bir eğitime tabi tutulmaları gerekmektedir. Eğer bunların içinden gerek zekası, gerek güzelliği ve kabiliyetleri ile dikkati çeken birisi olursa bunlar daha özel bir eğitime tâbi tutulurlar ki saraydaki 500-600 cariyenin ancak %10’u bu guruba girebilir. Bu %10’un içinden onları yetiştiren kalfalar ve Valide sultanın dikkatini çekebilenler ancak, has odalık olabilir ki bunlar padişahın özel hizmetlisi konumundadır.

Eğer Has Odalık olarak ayrılan cariyeler padişahın dikkatini çekmeyi başarabilirlerse, yani padişahla karı-koca hayatı yaşarsa ikbal mertebesine yükselir. Genellikle de ikballer padişahın çocuğunu doğurduğunda Kadın Efendi olurlardı. Bunun bir üst mertebesi Kadın Efendinin Valide sultan olmasıdır ki o da ancak doğurduğu çocuk tahta çıkarsa mümkündür .Özetle bütün kıyamet 600 cariyenin içinden aynı anda sayıları dördü beşi geçmeyen Kadın Efendi ve İkballer yüzünden kopmakta.

Şunu da belirtelim ki, Osmanlı padişahı dileseydi o dönemde dünyanın her yerinde olduğu gibi bu 500-600 cariyeyi önünde resmi geçit yaptırıp içlerinden dilediğini de seçebilirdi. Bunu yapabilecek siyasal otoriteye de, cariye köle konumunda olduğu için dinsel özgürlüğe sahipti. Oysa o hareme girerken içeriye haber verilir ve onun geçeceği yol üzerindeki bütün dairelerin kapıları kapatılır, kazara bir cariye padişahla karşılaşacak olursa yaptığı edepsizlik sayılır ve o cariye cezalandırılırdı. Öyle ki kitaplar, bu “kazara” karşılaşmalara tahammül edemeyen padişahların yüksek ökçeli takunyalar yaptırıp Harem’in içinde iken bunlarla dolaştığını yazdı. Geldiği anlaşılsın ve yolunun üzerinden çekilsinler diye. Cariyeleri bırakın, çıktığı seferde nikahlı karısını bulunduğu şehre getirtmeyi unuttuğu için karısının sitem dolu mektuplarını alan padişahları yazdı arşiv vesikaları.

Koca Sultan’ın sitem dolu mektuba cevabı ise;

“Varın söyleyin Hafsa Sultan’a: Biz gaza kılıcını kuşanmışız. Gayrısından başkasını gözümüz görmez” olacakdı.

Buraya hatıralarına ve mahremiyetlerine hürmetsizlik olmasın diye isimlerini yazmayacağımız bir hükümdarımızın gözdesi ile arasında geçenleri de almak durumunda kalacağız. Zira köle bile olsa, rızası olmadan padişah ile karı-koca hayatı yaşamadıklarının pratikte delili gibidir bu hatıra.

Koca Sultan’ın aziz ruhundan özür dileyerek;

Kızı anlatır padişahımızın: “……….. kumraldı, ela gözlü idi, 23 yaşında kadardı. Gayet de iyi tahsil görmüş, son derece zarifti. Daha saraya intisab ettiği (girdiği) günden itibaren babam kendisinden pek hoşlanmıştı. Artık, daima onu yanında gezdiriyor, kendisi ile uzun uzun, tatlı tatlı konuşuyordu. Lakin bütün bu “iltifatı şahaneye” rağmen elâ gözlü dünya güzeli, hükümdarın bazı arzularına “evet” demiyordu. Onun bu şiddetli mukavemeti babamın kendisine karşı alâkasını daha ziyade arttırıyordu. Bu hal böyle tam beş sene devam etti. Elâ gözlü güzelde hiç bir değişiklik yoktu……….”.

Bir bayram günü, çok güzel görünen kız padişahın huzuruna girer tebrikini yapar. Hünkar “Hâlâ inadında devam mısın?” diye sorar. Genç kız gözlerini yere indirip susar. Bunun üzerine Hakan “ Hem sen bugün ne kadar güzelsin!” der. Genç kızın bu iltifata cevabı şu olur: “Efendimiz!! Ömrüm oldukça size canımı feda etmeye daima hazır olacağım. Yanınızdan ayrılmam. Fakat bütün dünyayı bağışlasanız asla hareminiz olmam!.. Çünkü kocam olacak erkeğin yalnız ve yalnız bir karısı, yani tamamen bana ait olmasını isterim, aksi halde kimse ile evlenmem…..”

Güzelden ümidini kesen Hükümdar ona bir konak alır, içini donatır. 45 Yasında gayet dindar bir kıranta (oturaklı, gösterişli, bakımlı, orta yaşlı) zatla evlendirir. Kocasının tek eşi olarak hayatını devam ettirir.

Binyediyüzlü yılların başında İstanbul’a gelen İngiltere Büyükelçisi’nin eşi Lady Montague’nin hatıraları batılıların pek hoşuna gitmedi. Hareme girebilen Lady’nin yazdıkları daha önceki ve sonraki batılıların yazdıklarına ters düştüğü için, gerek o dönemde, gerekse daha sonra Lady Montague’yi yalancılıkla itham eden pek çok yazar çıkacaktı. O’nun ülkesi olan İngiltere’de üstelik de 1800’lü yıllarda, evli bir erkek çok rahatlıkla karısını gazeteye “ihtiyaçtan satılık ev kadını” ilanı vererek satabildiği için, Osmanlının saraya giren kadın köleye maaş bağlamasını, eğitim vermesini, sonra da değerli çeyiz ve mücevherleri ile saraydan âzâd etmesini elbette anlamakta zorlanacak ve inkâr yolunu tercih edeceklerdi.

Aşağıda, onun mektuplarından yaptığımız alıntı, ne demek istediğimizi daha da iyi izah edecektir:

“Bu milletin din ve töreleri hakkında eksik bilgimiz var. Dünyanın bu tarafına seyrek geliniyor. Gelenler de ticaretten başka bir şey düşünmeyen tüccarlar. Türkler ise, bunlarla yüz-göz olmayacak kadar ağırbaşlılar. Bu sebeple tüccarların getirdikleri bilgiler yalan yanlış oluyor.

Belki de dünyanın bütün kadınlarından daha hür….. Hayatı hiç aksatmadan, zevkle süren, kaygılardan uzak yaşayan, boş vaktini komşu ziyaretleriyle, hamamlarda yıkanmakla, ya da bol para harcayıp yeni yeni modalar çıkarmakla geçiren yeryüzündeki tek kadın.

Avrupa’da hiç bir saray düşünemem ki, orada yabancı bir kadına karşı bu kadar namusluca davranılsın.

Hamamda ikiyüz kadar kadın vardı. Hiç birinde bizdeki gibi alaycı gülüşmeler ve fısıldaşmalara rastlamadım. Üstelik benim için “güzel, çok güzel” dediklerini işittim. Bir kadının, bir başka kadın için “güzel” diyebilmesi hâyâl bile edilemez.

Konakların hepsinde bir harem dairesi ve cariyeler var. Ancak bu cariyeler evin hanımına âit hizmetçiler. Evin erkeği ömrü boyunca bunları yolda görse tanımaz. Ne kadar garip değil mi?

Kış geceleri toplanıyorlar, geç vakitlere kadar öyle güzel ve saf eğleniyorlar ki zamanın nasıl geçtiği hissedilmiyor. Her evde misafir odaları var. İkram ve misafirperverlik Türklerin yaşama kudreti gibi bir şey…….”

Çok zor ve ağır bir konu olan Harem’i böyle bir kaç satırda özetlemek elbetteki mümkün değil. Ancak kendimizle, geçmişimizle barışma çabasının içinde küçük bir damla olmaktı niyetimiz.

Yazımıza bir soru ile son vermek istiyoruz:

Biz, zamanın hiç bir diliminde ve dünyanın hiç bir coğrafyasında sarayına aldığı bir köleden “valide sultan” dediğimiz zamanının “first lady”sini çıkaran bir başka medeniyet bilmiyoruz.

Siz biliyor musunuz?

Comments (2)

ANADOLU KRONOLOJİSİ

TARİH ÖNCESİ (PREHİSTORİK)
Toplayıcı-Tüketici
PALEOLİTİK
İ.Ö. 600000-15000
Karain/Yarımburgaz
İnsanoğlu ayakları üzerinde
MEZOLİTİK
Tekeköy/Belbaşı/Beldibi
Mağaralarda renkli duvar resimleri
Üretici-Yerleşik
NEOLİTİK
İ.Ö. 7000-5000
Çayönü/Hacılar/Çatalhöyük
Yumuktepe/Canhasan
Yerleşik düzene geçiş/Ana Tanrıça
KALKOLİTİK
İ.Ö.5000-3000
Hacılar/Beycesultan/Canhasan Fikirtepe
Yaygın seramik kaplar/mezarlar
konut alanları düşına
TARİH ÇAĞLARI(HİSTORİK)
TUNÇ (Bronz)
İ.Ö. 3000-2000
Aslantepe/Alacahöyük/Truva V-I.
Çömlekçi çarkı, kent dokusunda gelişme, çoğalan boyalı seramik, mezar ve ölü gömme kültünde heykeller ve ölü armağanları
Assur ticareti ile Anadolu’da yazı yaygınlaşıyor
Boğazköy/Alişar/Kültepe
Truva IŞ. İ.Ö. 2500-2200 Hatti, İ.Ö. 2500-2000
Hurri, İ.Ö. 1800-1270
Truva IV, İ.Ö. 1800-1275 Hitit, İ.Ö.2000-1180
Kent Devletlerinden Siyasi Birliğe
İ.Ö.2000-1750 Erken/İ.Ö. 1750-1450 Eski Krallık/ İ.Ö. 1450-1180 İmparatorluk Dönemi
İ.Ö. 1269 Kadeş Antlaşması
Hititlerle Mısırlılar Arasında Dünyanın ilk yazılı barış antlaşması
KARANLIK ÇAĞ
I.Ö. 1180-750
(Trak Göçleri)
Geç Hitit Kırallığı, İ.Ö. 1200-700
Urartu, İ.Ö.900-580
Frig, İ.Ö.750-300
Lidya, İ.Ö.700-546
Likya, İ.Ö. 600-300
Lidya’da para kullanımı Anadolu
Ticaretine yeni bir anlam katıyor.
DOĞUDAN GELENLER:
PERS İSTİLASI
İ.Ö. 546-334
Gavgamela Savaşı
İ.Ö. 331
BATIDAN GELENLER
ARKAİK 1050-600/KLASİK 600-334
İSKENDER ve ARDILLARI DÖNEMİ
(HELLENİSTİK)
İ.Ö. 323-30
Kent devletlerine dönüş
ROMA EGEMENLİĞİ
İ.Ö. 30- İ. S. 395
Kent düzenlemesinde yeni bir dönemin ardından Hristiyanlık Anadolu’da
I. Ökümenik Konsil (İznik) 325
DOĞU ROMA (BİZANS) ÇAĞI
395-1453
726-843 İkonoklast (Tasvirkırıcı) dönem
673-678/716 İstanbul İslam Kuşatmasında
Anadolu İslam Kültürü ile tanışıyor
1204-1261 Latin işgali
TÜRKLER ANADOLU’DA
1071 Malazgirt
XI. yüzyıl Türk Akınları Malazgirt’den sonra kitlesel yerleşmelere dönüşüyor. İlk Başkent İZNİK
Haçlı Seferleri /İkinci Başkent KONYA
XII. YÜZYILDA ANADOLU’DA İLK TÜRK DEVLETLERİ
Danişmentliler/Artuklular
Mengücekliler/Saltuklular
ANADOLU SELÇUKLU DEVLETİ
1071-1308
Kent silüetinde değişim.
Yeni yapı türleri, yeni bir anlayış ve hoşgörü ortamında Türk-İslam kültürü Anadolu’da
MOĞOL İSTİLASI
1243-1308
XIV. YÜZYILDA ANADOLU
Karamanoğulları Akkoyunlular
Ertenalılar Karakoyunlular
Hamidoğulları
Candaroğulları
Germiyanoğulları
Aydınoğulları
Menteşeoğulları
Dulkadiroğulları
Ramazanoğulları
Osmanoğulları
Anadolu Selçuklu Devleti’nin merkezi otoritesinin zayıflaması, Anadolu birliğinin dağılmasına yol açarken yeni çağa doğru bir değişim başlıyor.
Karamanoğlu Mehmet Bey ve Türkçe’nin önemi (1277)
OSMANLI ÇAĞI
1299-1923
Küçük bir Beylik’ten İmparatorluğa geniş bir coğrafyada Selçuklu kültür mirası ile hoşgörünün esas olduğu uzun bir dönem
ERKEN DÖNEM 1299-1481
Gelibolu’dan Avrupa’ya, 1353
TİMUR ANADOLU’DA
Fetret Devri (1402-1413)
İstanbul’un Fethi 1453
Osmanlı Başkentleri 1326’da BURSA, 1365’de EDİRNE, 1453’de İSTANBUL
KLASİK DÖNEM
XVI.Yüzyıl, Osmanlı tarih ve kültürünün “Altın Çağı”dır.
TANZİMAT 1839
Kulluktan vatandaşlığa ilk adım
MEŞRUTİYET I./1877-IŞ./1908
Yönetimde ilk değişim Anayasa yürürlükte
KURTULUŞ SAVAŞI 1919-1922
İlk Antiemperyalist savaş örneği
Lozan Antlaşması 1923

Comments (1)

ŞEYH SAİD VE İSYANI

Aslen Elazığ’ın Palu ilçesinden olan Said, 1865’de dünyaya geldi. Doğumundan birkaç yıl sonra, babasının Hınıs’a yerleşmesi üzerine burada kur’an-ı kerim ve fıkıh ilimleri okudu. Zaten ilimle uğraşan bir aileden geliyordu. Dedesi şeyhlik yapmış, amcası ise Palu müftüsü idi. Babası nakşi şeyhi ve Said’in nurhani hocasıydı. Şeyhlikte Said’e babasından kalmıştı. Dış görünüş itibariyle etkileyici bir insandı. Nüfusunu genişletmek için Cibran aşiretlerinden bir kızı nişanına aldı. İki evliydi ve ailesi kalabalıktı. Zamanla Said, doğu vilayetlerindeki bir çok aşiret reisi ile tanıştı, ilişkiler kurdu. Şeyh Said kendi adıyla anılan ayaklanma bölgesinde etkin konumda olan herkesi tanımakla kalmaz, bölgeyi de çok iyi bilirdi. Büyük sürüleri olması Şeyh Said’e silah ve cephane gibi gerekli nakdi kaynakları temin etmesine yaramakla kalmayıp, cephelerin kurulacağı mıntıkalara da, şüphe uyandırmadan girip çıkma avantajı veriyordu. Ayaklanma öncesi bir yığın temasta bulunabilmesi ve planlar yapması işte bu avantajı sayesinde olmuştur.
Doğuda Şeyh Said, memleketteki büyük çaplı değişimi içine sindiremeyerek izleye dururken; İstanbul’da Kürt Teali Cemiyeti ve Cibranlı Halit Bey’le T.B.M.M. ‘de millet vekili olan Yusuf Ziya Bey, oluşturulmak istenen yeni çizgiye dur demenin planlarını tasarlıyorlardı. Yusuf Ziya Bey, Erzurum’a gelip Cibranlı Halit’in evinde bir hafta misafir oldu. Aralarında verilen bir kararla; Doğudaki aşiretlerin harekete geçirilmesi için gerekli yolları araştıracaklardı.
Fakat bunun için halkın desteğini alabilmek konusunda bir manevi önder gerekiyordu. Bu önder de bütün doğuda sevilen sayılan Şeyh Said Efendi’ydi. Yusuf Ziya, Cibranlı Halit’le birlikte verdikleri kararı Şeyh Said Efendi’ye anlatırlar. Şeyh Sait’in onayı ile de kendisinden aldığı bir mektupla beraber bölgedeki aşiretlerin ileri gelenleriyle görüşmeye başlar. Yapılan bu ziyaret ve görüşmeleri tümünden Ankara İstihbaratı haber almıştır. Bunu üzerine M. Kemal Paşa, 1924 ekiminde Pasin depremi sebebiyle geldiği Erzurum’dan Ankara’ya dönerken Cibranlı Halit ile Yusuf Ziya’nın tutuklanmalarının emreder.

10 Ekim 1924’de Y.Ziya Erzurum’da yakalanır. 20 Aralık 1924 gecesi Erzurum Kolordu Müfrezesi Cibranlı Halit Bey’i gözaltına almıştır. Cibranlı Halit aynı gece Erzurum’dan Bitlis cezaevine gönderilir. General Kazım Dirik’in ilk görevi Şeyh Sait Efendi’yle Hasanan aşireti önderi Halit’i yakalamaktı.
Ancak, Horasan aşireti nüfuslu bir aşiret olduğundan, Halit Bey’i yakalamak kolay olmamıştır. Önce Horasan’lı Halit üzerine bir müfreze gönderir. Haberi alan Halit Efendi aşiretine durumu anlatır. Çatışmaya meydan vermez. Hükümete karşı hiçbir kötü niyeti olmadığını bildirir.
Bunun üzerine durum General Kazım Bey’e bildirilir. O da birliğin emre uyması ancak, bir grup askerin birlikten ayrılıp, Hınıs’ın Köksü Bölgesinde 5 ay kadar önce bir yüzbaşı ile altı askerin vurulması olayında adı geçen Zirkanlı Kerem’in yakalanarak Bitlis’e getirilmesi talimatını verir.
Bu talimat üzerine askerler Kerem’in köyünü kuşatırlar. Kerem ile 50 kişilik etrafı girişilen çatışmadan sonra Hasananlı Halit’in yanına firar ederler. Hasananlı Halit o sırada Bitlis Cezaevi’nde bulunan Cibranlı Halit’i kurtarmak için Kerem’i Varto’da Cibranlı Halit’in amcası İsmail’e gönderir. Malazgirt’ten ayrılan bir bölük asker de ardı sıra Varto’ya ulaşmışlardır. Kerem daha sonra Şeyh Said’in Karlıova üzerinden Melekân Köyü’ne geçeceğini haber almıştır. Bunun üzerine 30.12.1924 günü Şeyh Said’i karşılamak üzere yola çıkar.
Bu aşamada Erzurum valiliğinin bir emriyle 22 aralık 1924’de Şeyh Said Hınıs Karakolu’na götürülmüştür. Kendisine halkı isyana hazırlamak ve Cibranlı Halit ile Yusuf Ziya’yla işbirliği suçu isnat edilir. Şeyh Said suçlamaları reddeder. Ortada bir delil olmadığından Hınıs Kaymakamı Maksun Bey, Erzurum’a telgraf çekerek Şeyh Said Efendi’nin masum, iftiraların asılsız olduğunu bildirir ve Şeyh Said Efendi’yi serbest bırakır.

İLK KARAR VE GİRİŞİMLER

Şeyh Said Hınıs’tan 27 Aralık 1924 tarihinde Kırıkhan Köyü’ne gelir. Zirkanlı Miralay Selim Bey ile bölgenin tüm ileri gelenleri Şeyh Said Efendi’yi burada ziyaret ederler. Şeyh Said burada ilk kararı açıklar. Bu karar Şeriat-ı Garray-ı Ahmediyye için harekete geçmektir. Ancak Varto ve Hınıs bölgelerindeki aşiretler hükümet safında olduklarından katılımları mümkün olmaz. Şeyh Said, oğlu Ali Rıza Efendi ve beraberindeki bölge ileri gelenleri 6 Ocak 1925 günü Kırıkhan köyünden Karineş köyüne gelip Cibranlı Halit Bey’in evinde ikinci toplantıyı yapar. Toplantıda şu kararlar alınır:

Şeyh Said, Genç, Hini, Lice, Silvan, Diyarbakır, Erzurum, Ergani bölgelerinin ileri gelenleriyle görüşmeler yapacak ve daha sonra Çapakçur’a dönerek kıyamı başlatacaktır. Daha sonra Diyarbakır’ın güvenliğini sağlayacaktır.
Şeyh Said’in oğlu Ali Rıza Efendi Melekân köyünden Şeyh Said in bir fetva suretiyle Solhan, Ömeran, Zihti Aşiretlerini gezip Muş ovasına ve oradaki ilçe halkına durumu bildirecek ve Malazgirt’te bir güç birliği yapılıp Muş-Bitlis kontrol altına alınacaktır.
Hareket günü Melekân’lı Şeyh Abdullah, Solhan, Ömeran gibi aşiretler Varto merkezini denetim altına alacaktır.
Kıyamdan sonra Gökdere’li Şeyh Şerif Efendi, Palu bölgesindeki aşiretlerle Elazığ denetimini sağlayacak ve Zaza aşiretleriyle Erzincan’a geçirilecektir.

Şeyh Said bu kararların ardından büyük bir cemaatle 15.01.1925 günü Darahini vilayet merkezine geldi. Burada halkın kendisine gösterdiği saygı ve sevgi üzerine vali ve hükümet erkanı bile Şeyh Efendi’ye saygı ziyaretinde bulunmuşlardır.

Harekete katılım şu şekilde olmuştur. Ayaklanmaya daha çok Lice-Hani ve Çapkur havalisinde yaşayan Zaza aşireti mensupları katıldı.

Şırnak, Cizre, Siirt, Midyat ve Mardin Yöresinde yerleşik aşiretlerin tarafsızlıkları sonucu etkileyen en önemli stratejik zayıflığa yol açmıştır. Bu aşiretlerin ayaklanmaya katılmamalarının önemli bir sebebi vardı. Hükümet tarafından kendilerine vaad edilen para ve mevki bazında imtiyazlar hareketi potansiyel çapı, işte bu umutlar ile baş kaldırının dışında kalmayı yeğleyen Şırnak ahalisinin tarafsızlığındandı. Tam olarak bir katılım söz konusu olsaydı Sivas’ı almak bile mümkün olabilirdi.
Hareket içinde Ankara’nın durumu şöyleydi;
Şeyh Said Ayaklanmasının geniş çaplı bir ayaklanma olduğu anlaşılınca, Fethi Bey hükümeti gerekli gördüğü önlemleri aldı. Bu önlemlerden salt askeri nitelikte olanları, ordunun seferber edilerek doğuya yığılması ve böyle bir toplama-kaydırma işlemi için zorunlu mali kaynakların bütçeye ek ödenek koyarak temin edilmesi şeklinde gösterilebilir.
Sıkıyönetim 21 Şubat 1925’de çıkarılan İdare-i Örfiye Kanunu ile sağlanmıştır. Bu kanunun çıkarılmasından bir hafta sonra, camilerde vaaz etmeleri yasaklanan on hocanın adını veren bir haber çıktı gazetelerde. Haberde “Mürteci hocalar cevami-i şerifede vaazdan men edilecektir.” şeklinde hükümet duyurusu da veriliyordu.
İnönü’nün arkasından Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt hükümetin getirdiği kanun maddesini şöyle belirtir: “Dini alet ihtihas ederek, zihinleri karıştıranlar en az iki sene kürek olmak ve en ağırı idam olmak üzere cezalandırılırlar.”

ERKEN GELEN KIVILCIM

Eylülde patlak veren ve ordu birliklerimizce bastırılan Nasturi isyanında rol oynadıysa da delil yetersizliğinden hakkında bir işlem yapılmamıştır Şeyh Said’in. Uzun süredir süren bağımsız Kürdistan kurma çalışmaların da liderlik görevini yüklenenlerden biriydi. Oğullarıyla birlikte çevredeki otoritesinin de gücüyle hazırlıkları tamamlamaya çalışıyor ve İstanbul’daki grubun dış destek sağlama çalışmalarından bir sonuç elde edilmesini bekliyordu.
Sonradan tarihimize “Şeyh Said Ayaklanması” olarak geçen isyan, 13 Şubat 1925’de patladı. Palu’daki dedesinin mezarını ziyaret için Hınıs’dan yola çıkan Şeyh o zaman Elazığ’a bağlı olan Eğil bucağının Piran Köyü’nde bir süre dinlenmek için bir eve yerleşti. Yanındaki adamlarından bazıları hakkında tutuklama emri bulunduğunu söyleyerek bu kişileri yakalamak için köye gelen bir jandarma müfrezesinin üzerine ateş açılması, isyanı başlatan ilk kıvılcım oldu. Aslında isyan erken başlamıştı. Hazırlıklar tam bitirilmemiş olduğu halde olayların birden bu şekilde gelişmesi Şeyh ve adamlarını geriye dönülmesi olanaksız bir yola çıkartmıştı ve hareketin sürdürülmesi gerekiyordu. Gerçek niyetlerine “Din elden gidiyor.”, “Türkiye saltanatsız ve hilafetsiz olamaz.” gibi sloganların ardına gizleyen asiler ellerinde yeşil bayraklar ve kur’an’lar olduğu halde isyanı genişletme harekatına girişerek Drahni’yi ele geçirdiler. 20 Şubat’ta Palu düştü. Ertesi gün, hareketi bastırmakla görevlendirilen iki süvari alayının asilerce esir edilmesinden sonra, Elazığ yolu açılmış oluyordu. Birkaç gün sonra Elazığ’da isyancıların eline geçti ve şehirde büyük bir yağma başladı.
İsyancıların bu başarıları Diyarbakır’ı kuşatmalarına kadar sürdü. Diyarbakır’a gerçekte olmayan bir Kürt Devletinin başkenti gözüyle bakıldığından asilerce büyük önem taşıyordu, ele geçirilmesi gerekiyordu. Ancak şehirdeki askeri birliklerin, halkında yardımıyla yaptıkları savunma sonucu tutunamayacaklarını anlayan isyancılar bölgeden çekildiler. Şeyh ilk yenilgisini böylece almış oluyordu. Bu tarihten sonra, askeri birlikler, asilerin ellerindeki bölgeleri kurtarmak amacıyla geniş bir temizlik harekatına giriştiler. Başarılarıyla süren bu harekat sonunda, Şeyh Said ve başlıca yardımcıları büyük bir darbe aldı. Ayaklanmanın başı Şeyh Said, 14 Nisan’ı 15 Nisan’a bağlayan gece teslim oldu. Bu olayı Diyarbakır’da daha sonra gazetecilere şöyle anlatacaktı
“-Her taraf karla kaplıydı. Ordu birliklerinin bu dönemde karşımıza çıkacağını düşünmüyorduk. Ama yetiştiler. Çoğumuz Meneşküt Kazası’nda toplanmıştık. Bir karar almak zorundaydık. Önce Van’a gitmeyi orada Nuh Bey’i bulmayı düşündük. Van’dan kolaylıkla İran veya Irak’a geçe bilirdik. Ama Van’a bu karlar arasında gitmek güçtü. Yolda ölebilirdik. Artık her taraf askerle dolmuştu. Sonunda askere teslim olmayı kararlaştırdık. En yakınımızdaki büyük komutan Osman Nuri Paşa’ydı. Ona haber gönderdik.”
O. Nuri Paşa isyancıların teslim olma dileğini öğrenince güçlü bir kuvvetle onların yanına giderek hepsini Cumhuriyet Hükümeti adına yakaladı. Şeyh Said bu yakalanma için:
“Tüfeklerimizi ve paralarımızı aldılar.” diyordu. Paşa gerçekten almış ve zapta geçirerek Diyarbakır İstiklal Mahkemesine bildirmiştir.

ŞEYH SAİD YARGILAMASINDA KARAR

Dava dosya ve evrakların incelenmesinden sonra 28 Haziran 1925’de İstiklal Mahkemesi’nin kararı şöyle olmuştur:
“Yapılan mahkemelerden ve tetkiklerden sonra tekke ve zaviyelerin birer kötülük ve fesat ocağı oldukları ve bu tekkelerde, zaviyelerde şeyhlerin kendilerine Allah süsü vererek halkı kendine taptırmak gibi dinin kabul edilemeyeceği fiiller işledikleri, mahkeme huzurundaki ifadelerinden anlaşılmasından dolayı, Şark İstiklal Mahkemesi yargı bölgesi içindeki bütün tekkelerle zaviyelerin kapatılmasına, kaldırılmasına karar vermiştir.”
Şeyh Said’in meydana getirdiği isyan ve yapılan yağmalar sonucu Şeyh Said’in ve yardımcılarının idamına ve yardım edenlerin tutuklanması kararı alındı.

KAYNAKÇA
Aras, İlhami, Adım Şeyh Said, İlke Yayınları, İst. 1994
Fırat, M.Şerif Doğu İlleri ve Varto Tarihi, 1945
R. Olson, Şeyh Said İsyanı,
Tuncay, Mete, Tek Parti Yönetimi,
Cumhuriyet, 27 Şubat 1341
Cemal, Behcet, Şeyh Said İsyanı, Sel Yayınları, İst. 1955
Türk Yayın Tarihimiz, Milliyet Gazetesi Yayınları, İst. 1994

Yorum Yapın

Osmanlı tarihi kronolojik olarak

1299-
Osmanlı tarihinin başlaması

1299
İlk müzik olayı (Selçuklu sultanınca Osman Bey’e Beylik alameti olarak gönderilen tabl-u alem (davul ve sancak)

1302
Osman Gazi’nin Koyunhisarı Zaferi

1302
III. Alaeddin Keykubad’ın ölümü

1312
Mevlevilik tarikatını kuran Sultan Veled’in ölümü

1317
Gülşehri’nin, kendisinden sonraki tercümelere öncülük eden Mantıku’t-tayr’ı Ferideddin el-Attar’ın aynı adlı eserini tercüme etmesi

1320
Türk edebiyatında bilinen ilk divana sahip Yunus Emre’nin ölümü

1324
Orhan Gazi’nin tahta geçişi

1326
Bursa’nın fethi

1330
Aşık Paşa’nın Garib-name’yi telif tarihi

1331
İznik’in fethi

1331
İlk Osmanlı medresesinin, İznik’te Orhan Gazi tarafından kurulması

1334
Karesi Beyliği’nin ilhakı

1337
Kocaeli bölgesinin alınışı

1346
Orhan Gazi’nin Kantakuzenos’un kızı ile evliliği ve Bizans ile ittifakı

1349-1352
Bizans’a yardım için Süleyman Paşa’nın Rumeli’ye geçişi ve Çimpi Kalesi’nin üs olarak alınışı

1350
Davud B. Mahmud el-Kayseri’nin ölümü

1352
Osmanlılar’ın Cenevizliler’e Osmanlı topraklarında serbest ticaret yapma imtiyazı vermeleri

1354
Gelibolu’nun fethi

1361
İlk müzikli spor gösterisi (Edirne Kırkpınar yağlı güreşleri)

1362
Orhan Gazi’nin vefatı ve I. Murat’ın tahta çıkışı

1362
Kadıaskerliğin teşkili

1363
Pençik Kanunu’nun çıkışı

1366
Gelibolu’nun elden çıkışı

1371
Çirmen Zaferi

1376
Bulgar Krallığı’nın Osmanlı hakimiyetini kabulü

1377
Gelibolu’nun Osmanlılar’a iadesi

1385-1386
Niş ve Sofya’nın alınışı

1388
Ploşnik bozgunu ve Balkan ittifakının teşekkülü

1389
I. Kosova Zaferi

1389
I. Murat’ın şehadeti, Yıldırım Bayezid’in tahta cülusu

1390
Aydın-Saruhan-Germiyan-Menteşe beyliklerinin ilhakı

1390
Karaman Seferi, Konya’nın muhasarası

1390
Gelibolu tersanesi’nin inşası

1391
İstanbul’un ilk muhasarası

1393
Mahkeme Rüsumu’nun ilk ihdası

1396
Niğbolu Zaferi

1397-1398
Akçay Zaferi ve Karaman Ülkesi’nin Osmanlı hakimiyetini kabulü

1398
Kadı Burhaneddin’in ölümü.

1398
Karadeniz beyliklerinin ilhakı

1400
İlk musiki nazariyatı eseri (Kırşehirli Yusuf B. Nizameddin’in Kitabu’l Edvar’ı)

1400
Bursa’da I. Bayezid tarafından Ulu Cami’nin yaptırılması; İlk Osmanlı Darü’ş-şifa’sının Yıldırım Bayezid tarafından inşa edilmesi

1402
Ankara bozgunu ve Yıldırım Bayezid’in esareti

1402-1413
Fetret Devri, iç karışıklıklar

1409
Süleyman Çelebi tarafından Türk Edebiyatı’nda ilk mevlid örneği olan, Vesiletü’n-Necat adlı eserin yazılışı; İlk besteli dini eser (Süleyman Çelebi’nin Mevlid’i)

1411
Çelebi Mehmed’in tahta çıkışı

1413
I. Mehmed’in duruma hakim olup devleti yeniden kuruşu

1413
(Celaleddin Hızır) Hacı Paşa’nın ölümü

1416
Osmanlı-Venedik Deniz Muharebesi ve Sulhü, Şeyh Bedreddin isyanı

1416
Macar Seferi

1417
Avlonya’nın fethi

1418
Makam teriminin ilk kullanılışı (A. Meragi’nin Makasıdu’l-elhan’ında)

1418-1420
Samsun bölgesinin zaptı

1419-1424
Bursa’da Hacı İvaz’a I. Mehmed tarafından Yeşil Külliye’nin yaptırılması

1421
Çelebi Mehmed’in ölümü ve II. Murad’ın cülusu

1421-1451
İlk resmi musiki çevresi (II. Murad Sarayı)

1422
Mustafa Çelebi’nin (Düzmece) bertarafı

1425
Molla Fenarı’nın ilk Şeyhülislam olarak tayini

1425-1426
İzmir Beyi Cüneyd’in idamı

1425-1426
Teke Beyliği’nin intikali

1427-1428
Germiyan Beyliği’nin intikali

1429
Manyasoğlu Murad tarafından, Türk edebiyatında Seyf Serayi’den sonra, Anadolu Türk edebiyatı sahasında ilk Gülistan tercümesinin yapılışı

1429
Şeyh Hamdullah’ın Amasya’da doğuşu

1430
İlk iki Türkçe musiki kitabı (Hızır B. Abdullah’ın Edvar’ı ve
Bedr-ı Dilşad’ın Muradname’sindeki musiki bölümü)

1430
Selanik’in fethi

1430-1431
Şemsüddin Muhammed B. Hamza el-Fenari’nin ölümü

1431-1432
Kadızade, Salahaddin Musa b. el-Kadi Mahmud el-Bursavi el-Rumi’nin ölümü

1432
Fatih Sultan Mehmed’in doğumu

1434
Edirne’de II. Murad tarafından Muradiye Camii’nin yaptırılması

1434
Edirne’de II. Murad tarafından Muradiye Camii’nin yaptırılması

1436
Muiniddin B. Mustafa tarafından II. Murad’ın isteğiyle ilk Mesnevi tercümesi olan Mesnevi-i Muradiyye adlı eserin yazılışı

1437
Ömer bin Mezid tarafından ilk nazire mecmuasının derlenişi

1439
Semendire’nin alınışı

1440
Osmanlı musiki çalgıları üzerine ilk notlar (Ahmedoğlu Şükrullah)

1440
Başarısız Belgrad kuşatması

1444
Segedin Sulhü

1444
II. Murat’ın tahttan çekilişi, II. Mehmed’in cülusu ve Varna zaferi

1445
II. Mehmed’in tahttan çekilişi ve II. Murad’ın ikinci defa cülusu

1447
Edirne’de II. Murad tarafından Üç Şerefeli Camii’nin yaptırılması

1448
II. Kosova Zaferi

1451
II. Murad’ın ölümü ve II. Mehmed’in ikinci defa cülusu

1451-1512
Geçiş devri. Fatih Sultan Mehmed ve II. Bayezid devri

1453
İstanbul’un fethi

1453
Ayasofya’nın camiye çevrilmesi

1454
İlk Devlet Musiki Okulu (Enderun’un müzik bölümü)

1458-1460
Mora’nın ele geçirilişi

1461
Trabzon Rum İmparatorluğu’nun sonu

1461
Candaroğulları’nın ilhakı

1463
Osmanlı-Venedik Savaşı’nın başlaması

1463-1470
İstanbul’da Fatih Külliyesi’nin inşaası

1466
II. Mehmed’in Arnavut seferi

1468
Karamanoğulları’nın sonu

1468
II. Mehmed tarafından İstanbul’da Topkapı Sarayı’nın tesisi

1469
Ahmed Karahisarı’nın Afyonkarahisar’da doğuşu

1470
Eğriboz’un alınışı

1471
Fatih Külliyesinin açılışı

1472
Topkapı Sarayının inşası

1473
Otlukbeli Zaferi : Osmanlı Akkoyunlu mücadelesi

1474
Ali Kuşçu’nun ölümü

1475
Kırım’ın Osmanlı tabiiyetine girişi

1476
Boğdan seferi ve zaferi

1478
Fatih tarafından ilk altın paranın darbettirilmesi

1478
Şerafeddin Sabuncuoğlu’nun ölümü

1479
Osmanlı-Venedik Sulhü ile Fatih’in Venedikliler’e Trabzon ve Kefe’de ticaret yapma hakkı tanıyan ahidname vermesi

1480
Otranto’ya çıkış ve başarısız Rodos kuşatması

1480
Kadıaskerliğin Rumeli ve Anadolu olarak ikiye ayrılması

1481
II. Mehmed’in vefatı ve II. Bayezid’in tahta çıkışı

1481
100 dirhem gümüşten 400 akçe kesilmesi

1481
Şeyh Hamdullah’ın İstanbul’a gelişi

1482
Cem Sultan’ın mağlubiyeti, Rodos’a ilticası

1483
Morova Seferi ve Hersek’in ilhakı

1484
Boğdan Seferi

1484
Kili ve Akkirman’ın fethi

1484-1488
Edirne’de Hayreddin’in II. Bayezid’in Külliyesi’ni inşası

1485
Osmanlı-Memlük mücadelesinin başlaması

1485
Şeyh Hamdullah’ın aklam-ı sitte’de kendi üslubunu buluşu

1486
Musiki ile tedavi yapan ilk devlet hastanesi (Edirne, II. Bayezid Külliyesi Şifahanesi)

1488
Hocazade, Muslihiddin Mustafa B. Yusuf B. Salih el-Bursavi’nin ölümü

1488
Sultan II. Bayezid tarafından Edirne’de Bayezid Darü’ş-şifası’nın yapımı

1489
Memlüklere karşı toprak kaybı

1491
Osmanlı-Memlük Barışı

1492
Macar Seferi

1492
İspanya’dan çıkarılan Yahudiler’in de Osmanlı Devleti’nin himayesine girmesi

1494
Nakibüleşraflığın yeniden ve devamlı olarak teşkili

1494
Çin bulutu motifinin tezhib’de ilk kullanılışı

1495
Macarlarla mütareke, Cem Sultan’ın ölümü, Şehzade Süleyman’ın doğumu

1497
İlk Rus elçisinin İstanbul’a gelişi

1498
Lehistan Seferleri

1499
Venedik Harbi

1499
İnebahtı’nın alınışı

1499
Preveze baskını

15??
İlk mevlevi ayinleri (Pençgah, Dügah ve Hüseyni makamlarında üç beste-i kadim)

1500
Modon, Navarin ve Koron’un alınışı

1500-1505
İstanbul’da Yakub Şah B. Sultan Şah’ın II. Bayezid’in Külliyesi’ni inşası

1502
Venedikle sulh

1503
Anadolu sahasında ilk hamse sahibi Akşemseddinzade Hamdullah Hamdi’nin ölümü

1505
Bayezid Külliyesi’nin açılışı

1509
İstanbul’da kıyamet-ı suğra (küçük kıyamet) zelzelesi

1511
Şahkulu Baba Tekeli isyanı, Şehzade Selim Hareketi

1512
II. Bayezid’in tahttan çekilişi, I. Selim’in cülusu

1512
Anadolu Türk edebiyatında ilk Şehrengiz örneğini yazan Mesihi’nin ölümü; Selim döneminden I. Ahmed dönemine kadar olan dönemi ihtiva eden devre.

1514
Çaldıran Zaferi, Tebriz’e giriş

1514
Şahkulu’nun Yavuz Sultan Selim’in Tebriz’i işgaliyle Amasya’ya sürgün gönderilişi

1516
Mısır Seferi ve Mercidabık Zaferi

1517
Ridaniye Zaferi ve Kahire’ye giriş

1517
Haremeyn’in himaye altına alınması

1517
Haliç’te tersane yapımının tamamlanması

1517
Piri Reis’in Mısır’da Sultan Selim’e ilk dünya haritasını sunması

1519
Celali isyanı

1519
Cezayir’in iltihakı

1520
I. Selim’in vefatı, I. Süleyman’ın cülusu

1520
Şeyh Hamdullah’ın İstanbul’da vefatı; Şahkulu’nun İstabul’a gelip Ehl-i Hiref teşkilatına girişi; Hattat Şeyh Hamdullah’ın vefatı

1520-1550
Şahkulu’nun nakkaşhanede faaliyet göstermesi

1521
Belgrad’ın fethi

1521
Piri Reis’in Kitab-ı Bahriye adındaki eserini hazırlaması

1522
Kanuni Sultan Süleyman’ın validesi, Yavuz Sultan Selim’in eşi Ayşe Hafsa Sultan tarafından Manisa’da bimaristan inşa edilmesi

1522
Rodos adasının ilhakı

1524
Mısır’da Hain Ahmed Paşa isyanı

1524
Ahi Çelebi, Ahmed (Mehmed) Çelebi B. Kemal el-Tebrizi’nin ölümü

1525
Yeniçeri isyanı

1525
İlk Fransız elçisi İstanbul’da

1525
Şeyhülislam Zembili Ali Efendi’nin ölümü

1525
Mirim Çelebi, Mahmud B. Muhammed B. Muhammed B. Musa Kadızade’nin ölümü

1526
Mohaç Zaferi

1526
Ahmed Karahisari’nin İstanbul’da vefatı

1527
Bosna’nın fethi’nin tamamlanması

1528
Piri Reis’in Kanuni Sultan Süleyman’a ikinci dünya haritasını takdim etmesi

1528
Nizameddin Abdülali B. Muhammed B. Hüseyin el-Bircendi’nin ölümü

1529
Viyana kuşatması, Budin’in istirdadı, Barbaros’un Marsilya’ya çıkması

1530-1540
Divan-ı Selimi’nin yazılması

1530-1560
Nasuh’un tarihçi, hattat ve ressam olarak faaliyet göstermesi

1530-1588
Sinan’ın imparatorluğun baş mimarı olarak faaliyet göstermesi

1532
Alaman Seferi

1533-1534
Barbaros’un Osmanlı hizmetine girişi ve Cezayir beylerbeyliğine tayini

1534
Irakeyn seferinin açılışı, Tebriz’e ikinci defa giriş ve Bağdat’ın alınışı

1534
Şeyhülislam İbn-i Kemal’in ölümü

1536
Fransızlara kendi bayrakları ile Osmanlı limanlarında ticaret hakkı veren ahidname verilmesi

1536
Veziriazam İbrahim Paşa’nın idamı

1537
Körsof – Avlonya seferi

1538
Preveze Zaferi

1538
Hadım Süleyman Paşa’nın Hint Seferi

1540
Venedik ahidnamesindeki Karadeniz’de ticaret imtiyazının kaldırılması

1540-1560
Kara Memi’nin nakkaşhanede faaliyet göstermesi

1541
Budin’in kati olarak ilhakı ve beylerbeyiği olması

1543
Estergon’un ve İstolni Belgrad’ın fethi

1543
Batı musikisiyle ilk resmi temas (I. François’nın Kanuni’ye gönderdiği saray orkestrası)

1547
Osmanlı-Habsburg Sulhü

1547
Avusturyalılar’a Osmanlı topraklarında emn ü aman üzere ticaret yapma hakkının tanınması

1547
San’a’nın fethi

1548
İkinci İran seferi

1550
Süleymaniye Külliyesi’nin inşaası

1551
Trablusgarb’ın fethi

1552
Piri Reis’in Portekizlilere karşı seferi

1553
Piri Reis’in ölümü

1553-1554
Turgud Reis’in Akdeniz seferi

1553-1554
Nahcıvan Seferi

1555
İlk Osmanlı-İran antlaşması : Amasya Müsalahası

1556
Şankulu’nun vefatı; Kara Memi’nin saray nakkaşhanesine Sernakkaş oluşu; Hattat Ahmed Karahisari’nin vefatı

1557
Dokuzuncu Akdeniz seferi, Fas’ın fethi

1557
Süleymaniye külliyesinin açılışı

1558
Şakayık-ı Nu’maniye telifi

1558
Arifi’nin Süleyman-name’sinin tamamlanması

1559
Şehzade Bayezid ile Selim’in Konya Savaşı ve Bayezid’in yenilerek İran’a sığınması

1560
Cerbe’nin alınışı

1560-1600
Osman’ın Nakkaşhanede faaliyet göstermesi

1561
Taşköprüzade’nin ölümü

1562
Osmanlı-Habsburg Sulhü

1563
Seydi Ali Reis, Ali B. Hüseyin el-Katibi’nin ölümü

1565
Başarısız Malta kuşatması

1565
100 dirhem gümüşten 450 akçe kesilmesi

1566
Kanuni Sultan Süleyman’ın son seferi : Sigetvar ve Sultanın vefatı, II. Selim’in cülusu

1567
Yemen isyanı

1568
Davud el-Antaki’nin Tezkire adlı eserini telif etmesi

1569
Astarhan seferi

1569
Kaptan Kurdıoğlu Hızır Beyin Sumatra seferi

1569-1595
Lokman’ın şehnameci olarak vazife görmesi

1571
Kıbrıs fethinin ikmali

1571
İnebahtı hezimeti

1571
Mustafa B. Ali el-Muvakkit’in ölümü; Takiyyüddin’in müneccimbaşılığa tayin edilmesi

1574
Buğday Zaferi

1574
Tunus’un fethi

1574
Selimiye’nin açılışı

1574
II. Selim’in vefatı ve III. Murad’ın cülusu

1575
Münşeat’üs-Selatın’in III. Murad’a takdimi

1575
Edirne’de Sinan eliyle II. Selim için Selimiye Camii’nin inşası

1577
Takiyüddin’in gözlemlerine 1577′de de kısmen tamamlanan Daru’r-Rasadü’l-Cedid’de (İstanbul Rasathanesi) devam etmesi

1578
Osmanlı-İran Savaşı’nın başlaması

1578
Fas’ta el-Kasrü’l-kebir Zaferi

1578
Kafkaslarda hareket

1580
İlk İngiliz ahidnamesinin verilişi

22 Ocak 1580
İstanbul Rasadhanesi’nin yıktırılması

1583
Meşale Zaferi

18 Kasım 1583
Cizvitlerin Galata’daki Saint Benoit Kilisesi’ne yerleşerek burada St. Benoit mektebini açmaları

1584-1588
Lokman’ın iki ciltlik Hüner-name’sinin tamamlanması

1585
Tebriz’in alınışı

1585
Takiyüddin el-Rasıd’ın ölümü

1586
İlk Sikke tashihi

1587
Gürcistan harekatı

1588
Gence seferi

1588
Resm-i tashih-i sikke konulması

1588-1606
Bosnalı Mehmed’in saraydaki kuyumcuların (zergeran bölüğünün) başı olarak vazife görmesi

1589
İkinci sikke tashihi

1590
Osmanlı-İran Antlaşması

1590
Yeniçerilerin et ihtiyaçlarını karşılamak üzere gümrük resmine “zarar-ı kassabiye” adıyla %1 oranında ilave yapılması

1593
Osmanlı-Habsburg Savaşları

1595
Estergon’un düşüşü

1595
III.Murad’ın vefatı, III. Mehmed’in cülusu

1596
Eğri Kalesi’nin alınışı ve Haçova Zaferi

1598-1663
Davud ve Mehmed Ağalar tarafından İstanbul’da valide sultanlar için Yeni Camii’nin inşası

1599
Osmanlı sarayında ilk Batı müziği aleti (Elizabeth I.’in IV. Mehmed’e gönderdiği org); Davud el-Antaki’nin ölümü
__________________
1600
Sikke tashihi

1601
Kanije Zaferi

1601
İngiliz tüccarının ödeyeceği gümrük resminin %3′e indirileceğinin ahidnameye derci

1603
Osmanı-İran Savaşı’nın başlaması

1603
III. Mehmed’in vefatı, I. Ahmed’in cülusu

1603-1703
I. Ahmed döneminden III. Ahmed dönemine kadar olan dönemi ihtiva eden devre

1607
Asi Canbolatoğlu ve Maanoğlu’nun Oruç ovasında bozguna uğratılması

1609-1610
Celali tenkili için Kuyucu Murad Paşa Anadolu’da

1612
Osmanlı-İran Antlaşması

1612
Hollandalılara ahidname verilmesi

1613
Ömer B. Ahmed el-Ma’I el-Çulli’nin ölümü

1614
Ali B. Veli B. Hamza el-Mağribi’nin ölümü

1615
İran Savaşı’nın yeniden başlaması

1615
Revan Seferi

1617
I. Mustafa’nın cülusu

1617
İstanbul’da Mehmed Ağa tarafından Sultan Ahmed Camii’nin inşası

1618
I. Mustafa’nın hal’I ve II. Osman’ın cülusu

1618
Sikke tashihi

1621
II. Osman’ın Lehistan seferine çıkışı (Hotin seferi)

1622
II. Osman’ın katli ve I. Mustafa’nın yeniden tahta çıkışı

1623
I. Mustafa’nın tahttan indirilip IV. Murad’ın cülusu

1624
Sikke tashihi

1629
Cizvitler tarafından, 1629′da İstanbul’da “Saint Georges” Fransız okulu ile yine “St. Louis Dil Oğlanlar Mektebi”nin kurulması

1634
İlk Şeyhülislam katli (Ahizade Hüseyin Efendi)

1635
IV. Murad’ın Revan seferine çıkışı

1638
Bağdat Seferi ve Bağdat’ın alınışı

1638
Hekimbaşı Emir Çelebi’nin ölümü

1639
Osmanlı-İran sulhü : Kasrışirin Antlaşması

1640
IV. Murad’ın ölümü, İbrahim’in tahta çıkışı, sikke tashihi

1642
Hafız Osman’ın İstanbul’da doğuşu

1642-1698
Hattat Hafız Osman

1645
Girit seferinin açılışı, Hanya’nın alınışı

1648
İbrahim’in hal’ı, IV. Mehmed’in cülusu

1648
Kandiye kuşatması

1650
Osmanlı musikisi eserlerinin ilk notalı tesbiti (Ali Ufki’nin eseri)

1656
Çanakkale Boğazı’nın Venedik ablukası altına alınması

1656
Çınar Vak’ası

1656
Köprülüler devrinin başlaması

1658
Katip Çelebi’nin ölümü

1660
Varad Kalesi’nin alınışı

1663
Uyvar seferi, Uyvar’ın fethi

1664
St. Gotthard bozgunu ve Vasvar Antlaşması

1666
Türk Divan edebiyatında sebk-ı Hindi’nin öncülerinden Naili’nin ölümü

1669
Kandiye’nin alınışı, Girit’in tamamıyla Osmanlı hakimiyetine girişi

1670
Hekimbaşı Salih B. Nasrullah B. Sellüm’ün ölümü

1672
Lehistan seferi, Kamaniçe’nin alınışı

1672
Bucaş Antlaşması

1673
Fransız tüccarının ödediği gümrük resminin %3′e indirilmesi

1676
Osmanlı-Lehistan sulhü : Zorawna Antlaşması

1678
Ukrayna’da Çehrin seferi

1678
Hafız Osman’ın kendi üslubunu gerçekleştirmesi

1680
Mehter etkisinde ilk Batı müziği eseri (N. A. Strungk’un Esther operası)

1680
Mehter etkisinde ilk Batı müziği eseri (N. A. Strungk’un Esther operası)

1682
Osmanlı-Rus Antlaşması

1682
Seyahatname’nin yazarı Evliya Çelebi’nin ölümü

1683
II. Viyana kuşatması ve büyük bozgun

1683
Ebu Abdullah Muhammed b. Süleyman el-Fasi b. Tahir; el-Rıdvani’nin ölümü

1685
Uyvar’ın elden çıkışı

1685
Saraydaki altın ve gümüşten sikke basımı

1686
Budin’in düşüşü

1687
IV. Mehmed’in tahttan indirilmesi, II. Süleyman’ın cülusu

1687
Eğri kalesinin düşüşü

1687
Bir akçe itibarı değerli “mankur” un piyasaya çıkarılması

1688
Belgrad’ın elden çıkışı

1690
Kanije kalesinin düşüşü

1690
Belgrad’ın geri alınışı

1690
Fransızların Mısır’da ödediği gümrük resminin %3 olarak tesbiti

1691
Ebu Bekr Behram b. Abdullah el-Dımaski’nin ölümü

1691
II. Ahmed’in tahta çıkışı

1691
Salankamen bozgunu

1691
Enflasyonu körüklediği için mankur darbının yasaklanması

1695
II. Ahmed’in ölümü

1695
II. Mustafa’nın cülusu, Malikane sisteminin uygulanmaya başlanması

1697
Zenta bozgunu

1698
Şehremini Baruthanesi yangını

1698
Hafız Osman’ın İstanbul’da vefatı

1699
Karlofça Antlaşmasının imzalanması
__________________
1700
Ruslar’la İstanbul Antlaşması’nın imzalanması

1702
İskender Çelebi Bahçesi’ndeki (bugünkü Ataköy) yeni baruthanenin faaliyete geçmesi

1702
Müneccimbaşı Ahmed Dede b. Lütfullah’ın ölümü

1702
İstanbul çuka imalathanesinin faaliyetinin durdurulması

1703
Edirne Vak’ası

1703
III. Ahmed’in tahta çıkışı

1703
“Tuğralı” altın paranın piyasaya çıkarılması

1708
İstanbul’da Selanikli ustaların çalıştığı çuka imalathanesinin kurulması

1709
Tersane içinde bir “lengerhane” yapımı

1711
Prut Zaferi ve Barışı

1711
Rıdvan b. Abdullah el-Razzaz el-Feleke’nin ölümü

1713
“Zincir” altının çıkarılması

1715
Venedik’e savaş açılması ve Mora Seferi

1716
Osmanlı-Avusturya Savaşı, Varadin bozgunu, Temaşvar’ın elden çıkışı

1716
“Fındık” altınının piyasaya çıkarılması

1718
Pasarofça Antlaşması

1718
Valilerin sefer masraflarını karşılamak üzere “imdadiyye-i seferiyye” toplamalarının kabulü

1718-1730
İlk bestekarlar antolojisi (Şeyhülislam Es’ad Efendi’nin Nevşehirli İbrahim Paşa’ya sunduğu Atrabu’l Asar’ı)

1720
İstanbul’da devlet tarafından bir ipekli imalathanesinin kurulması

1720
Batıya hediye gönderilen ilk mehter takımı (III. Ahmed tarafından Lehistan’a)

1720
III. Ahmed için tasvirleri Levni tarafından yapılan Surname-i Vehbi

1721
Çelebi Mehmed Efendi’nin sefaret vazifesiyle Fransa’ya gidişi

1723
İran seferinin üç cepheli olarak açılışı

1724-1725
Azerbaycan harekatı, Tebriz ve Cence’nin alınışı

1726
İbrahim Müteferikka tarafından ilk Türk matbaasının kuruluşu

1727-1839
Türk matbaasının kuruluşu ve yeni unsurlar devresi

1729
“Zer-i mahbub” adıyla yeni bir altının piyasaya sürülmesi

1729
Cevheri’nin Lügat-ı Sıhah’ının Vankulu tarafından yapılan tercümesinin matbaada basılan ilk kitap olması

1730
Yanyalı Mehmed Esad b. Ali b. Osman’ın ölümü

1730
Patrona Halil isyanı, III. Ahmed’in hal’i, I. Mahmud’un cülusu

1732
Osmanlı-İran barışı

1733
İran Savaşı’nın hızlanması, Nadir Şah’ın başarıları

1733
Kefe Mukataası’nın İstanbul Mukataası Kalemi ile birleştirilmesi

1735
Bonneval Ahmed Paşa (Comte de Bonneval) nezaretinde Humbaracı Ocağı’nın kurulması

1736
Osmanlı-Avusturya-Rus Savaşları

1736
Abdullah b. Ebi Bekr b. Süleyman el-Maraşi’nin ölümü

1739
Belgrad Antlaşması

1739
Rus tüccarlarına Karadeniz hariç olmak üzere, Osmanlı suları ve topraklarında ticaret hakkı tanınması

1742
Ömer Şifai’nin ölümü

1743
Osmanlı-İran Savaşı’nın yeniden hızlanması

1745
Matbaanın kurucusu İbrahim Müteferrika’nın ölümü

1746
Osmanlı-İran barışı

1747
Humbaracıbaşı Bonneval Ahmed Paşa’nın ölümü

1748
Avlonya ve Eğriboz mukataalarının Bursa Mukataası Kalemi’ne katılması

1748-1755
İstanbul’da I. Mahmud ve III. Osman tarafından Nuruosmaniye Camii’nin inşa ettirilmesi

1751
Osmanlı musikisi üzerine Batıda yazılan ilk eser (Charles Fonton’un Essai�’si)

1754
I. Mahmud’un ölümü, III. Osman’ın cülusu

1757
III. Osman’ın ölümü, III. Mustafa’nın cülusu

1757-1758
Haremeyn mukataalarının satış ve iltizam işlerinin defterdar tarafından yürütülmeye başlanması

1758
Mustafa Rakım’ın Ünye’de doğuşu

1760 (1173)
Abbas Vesim Efendi b. Abdurrahman b. Abdullah’ın ölümü

1766
Haremeyn mukataalarının darphanece idare olunmaya başlanması

1768
Osmanlı-Rus Savaşı’nın başlaması

1770
Rus filosunun İngilizler’in yardımıyla Akdeniz’e girmesi

1770-1776
Fransız Subayı Baron de Tatt’un İstanbul’da bulunması

1771
Kırım’ın işgali

1772
Tersane yakınlarında Topçu Mektebi’nin kurulması

1773
Mühendishane-i Bahri-i Hümayun’un kuruluşu

1773-1774
Darphanenin Hazine-i Amire’nin yedeği vazifesini görmeye başlaması

1774
Avrupa tarzında teşkil edilmiş olan Sürat Topçuları Ocağı’nın kurulması; Bedreddin Hasan b. Burhaneddin İbrahim el-Ceberti’nin ölümü

1774
Sür’at Topçuları Ocağı’nın kurulması

21 Temmuz 1774
Küçük Kaynarca Antlaşması ve Ruslar’a Karadeniz’de seyrüsefer hakkı tanınması

29 Nisan 1775
Tersane ambarlarında bir odada “Hendese Odası” nın kurulması

1776
Mühendishane-i Bahri-i Hümayun’un açılışı; Boğdan Prensi Alexandır İspilanti Bey’in Bükreş ve Yaş’ta Rum Ortodoks cemaatinde yeni tarz eğitimin ilk adımları atması; Hendese odasına nizam verilmesi

10 Mart 1779
Aynalıkavak Tenkihnamesi

1780
Mehmed Esad Yesari’nin ta’lik hattında Osmanlı üslubunu buluşu

1781
Hendese odasının Mühandishane olarak isimlendirilmesi

1783
Rusya’nın Kırım’ı ilhakı

1784
Avusturyalılar’a Karadeniz’de seyrüsefer hakkı verilmesi

1784
Fransız Lafitte-Clave ve Monnier’in Tersane’deki mühendishanede istihkam dersleri vermeleri

8 Ocak 1784
Osmanlı Devleti’nin Rusya’nın Kırım’ı ilhakını bir “sened” ile resmen tanıması

1787-1788
İstanbul’da bulunan Fransız uzmanların ve subayların tamamen ülkelerine dönmeleri

17 Ağustos 1787
Osmanlı-Rus Savaşı’nın ilanı

9 Şubat 1788
Rusya’nın müttefiki sıfatıyla Avusturya’nın da savaşa girmesi

1789
Kıymetli maden işlenmesinin yasaklanması ve neticesiz dış istikraz teşebbüsü

Ocak 1789
Özi Kalesi’nin Ruslar tarafından zaptı

7 Mayıs 1789
I. Abdülhamid’in ölümü ve III. Selim’in tahta çıkması

11 Temmuz 1789
Osmanlı-İsveç ittifakı

1790
İlk resmi Ermeni mektebinin Kumkapı’da açılması; Gelenbevi, İsmail b. Mustafa b. Mahmud’un ölümü

31 Ocak 1790
Osmanlı-Prusya ittifakı

27 Temmuz 1790
Avusturya’nın Prusya tarafından barışa zorlanması. Reichenbach Konvansiyonu

18 Eylül 1790
Yergöğü Mütarekesi

Ekim – Kasım 1790
Kili ve İsmail kalelerinin Rusya tarafından zaptı

1791-1799
Mevlevi ayininde piyano (!) (Galata Mevlevihanesi, Şeyh Galib/III. Selim zamanı)

4 Ağustos 1791
Avusturya ve Osmanlı Devleti arasındaki son savaşın bitirilmesi. Ziştovi Antlaşması

11 Ağustos 1791
Rus Savaşı’nın sonu. Kalas Mütarekesi

1792
Nizam-ı Cedid hareketinin başlaması

1792
III. Selim devrinde 100′lük guruş basılması

10 Ocak 1792
Kırım’ın Rusya’ya bırakılması

10 Ocak 1792
Yaş Antlaşması

1793
Daimi elçiliklerin ıslahı ve Londra, Paris ve Viyana’da daimi elçilik ihdası

1793
Nizam-ı Cedid Ordusu’nun Kuruluşu

1793
Hasköy’de Humbaracı ve Lağımcı Ocağı kışlasında Mühendishane-i Cedide’nin açılması; Fazıl Hüseyin’in III. Selim’in sarayında hazırladığı Huban-name ve Zenannamesi’nin resimli bir nüshası

1793
Zahire Nezareti’nin kurulması

1793-1794
Baruthane-i Amire’de İngiliz perdahı barut imaline başlanması

1794
Halkalı’da yapılan Azadlu Baruthanesi’nin faaliyete geçmesi

1795
Lehistan’ın Avrupa haritasından silinmesi

1795
Mühendishane-i Berr-i Hümayun’un açılışı; Kara Mühendishanesi binasının inşası; Osmanlı sarayında ilk yabancı bando (Napolyon’un III. Selim’e gönderdiği)

1795
Zahire Hazinesi’nin kurulması

1797
Mühendishane’de açılan Matbaanın faaliyete geçmesi

1797
Paris, Viyana ve Berlin’de daimi elçilikler ihdası

1797
Pazvandoğlu isyanı

1797
Rumeli’de dağlı eşkiya hareketleri ve isyanları

17 Eylül 1797
Venedik Devleti’nin ortadan kaldırılması

1798
Mehmed Es’ad Yesari’nin İstanbul’da vefatı

3 Ocak 1798
Fransa’ya karşı Osmanlı-Rus ittifakı

1 Temmuz 1798
Fransa’nın Mısır’a saldırması

3 Eylül 1798
Fransa’ya savaş ilanı

1799
Neticesiz dış istikraz teşebbüsü

5 Ocak 1799
Fransa’ya karşı İngiltere ile ittifak

Şubat 1799
Napolyon’un El-Ariş ve Gazze’yi ele geçirmesi

Mayıs 1799
Napolyon’un Akka’da Cezzar Ahmed Paşa tarafından mağlup edilmesi

Ağustos 1799
Napolyon’un Fransa’ya dönmesi, Mısır’ın işgalinin devamı
__________________
1800
Takvimlerin Jacques Cassini Zicine göre hazırlanmaya başlaması

Mart 1800
Rus ve Osmanlı kuvvetlerinin Yedi Ada Cumhuriyeti’ni kurmaları

1801
Kara Mühendishanesi hocalığına Hüseyin Rıfkı Tamani’nin getirilmesi; Gevrekzade Hafız Hasan Efendi’nin ölümü

Ağustos 1801
Mısır’ın tahliyesine dair mütareke

1802
Fransız ve İngiliz gemilerinin kendi bayrakları altında Karadeniz’e çıkmalarına müsaade edilmesi

1802
Avrupa ile ticaret yapan Osmanlı gayri müslim tüccarına Avrupa devletleri tüccarı statüsünün tanınmasıyla “Avrupa tüccarı” denilen sınıfın ortaya çıkması

25 Haziran 1802
Paris Antlaşması. Fransa ile barış

1803
“Ayvalık İkonomos Akademisi’nin kurulması; “Kuruçeşme Rum Mektebi (Helleno Philosophical School)”nin kurulması

Şubat 1804
Sırp isyanlarının başlaması

1805
Avrupa tarzında ilk hastane’nin Kasımpaşa’daki Tersane-I Amire’de açılması

1805
Osmanlı Devleti’nin Napolyon’un “İmparator” unvanını tanıması

1805
Tersane Hazinesi’nin kurulması

1805
Beykoz Çuka ve Kağıt Fabrikası’nın faaliyete geçmesi

Temmuz 1805
Mehmed Ali Paşa’nın Mısır’a vali olarak tayini

1806
Nizam-ı Cedid’in başarısızlığı ve gerilemesi. İkinci Edirne Vak’ası

1806
Osmanlı-Rus Savaşı

1806
III. Selim’in Mühendishan-i Berri-i Hümayun kanunnamesi

Ocak 1806
Tersane Tıbbiyesi’nin kurulması

Ekim 1806
Memleketeyn ‘in Rusya tarafından işgal edilmesi

1807
Vehhabi isyanının had safhaya varması. Haccın engellenmesi

20 Şubat 1807
İngiltere’nin Rusya’nın yanında Osmanlı savaşına iştiraki ve İngiliz filosunun İstanbul önlerine gelmesi

Mart – Eylül 1807
İngiliz filosunun İskenderiye’ye saldırması ve Mehmed Ali tarafından mağlup edilmesi

25 Mayıs 1807
Nizam-ı Cedid’e karşı ayaklanma

29 Mayıs 1807
III. Selim’in tahttan indirilmesi ve Nizam-ı Cedid’in ilgası

29 Mayıs 1807 – 28 Temmuz 1808
IV. Mustafa devri. Siyasi istikrarsızlıklar ve darbeler

1808
Mustafa Rakım’ın celi sülüs ve tuğra’ya yeni üslubunu getirişi

28 Temmuz 1808
Alemdar Mustafa Paşa’nın müdahalesi, IV. Mustafa’nın tahttan indirilmesi, III. Selim’in katli, II. Mahmud’un tahta çıkması

28 Temmuz 1808 – 16 Kasım 1808
Alemdar’ın kısa süren sadareti

29 Eylül 1808
Sened-i İttifak : Devletin ayanlarla uzlaşması

15-16 Kasım 1808
Yeniçeri Ayaklanması : Alemdarın Sonu

5 Ocak 1809
İngiltere ile süren savaşın sonu : Kal’a-i Sultaniyye Antlaşması

1810
II. Mahmud devrinde beşlik “cihadiyye”lerin basılması

1810
İzmir Jimnasium’unun kurulması; Yesarizade Mustafa İzzet’in ta’lik’e son şeklini verişi

1812
Vehhabi ayaklanmasının Mehmed Ali Paşa tarafından bastırılması

1812
Fransız postalarının ilk kuruluşu

28 Mayıs 1812
Rus Savaşı’nın sonu : Bükreş Antlaşması, Sırbistan’a özerklik verilmesi

1816
Miloş Obronoviç’in “başknez” olarak tanınması ve Sırbistan’ın özerliğinin temini

1817
Hüseyin Rıfkı Tamani’nin ölümü

Şubat – Mart 1821
Eflak ve Mora’da Rum isyanlarının başlaması

1823
Avrupa ile ticaretin Türk gemileriyle yapılmasına teşebbüs edilmesi

1824
Rum ayaklanmasını bastırmak üzere Mısır kuvvetlerinin çağrılması

1824
Fatih Külliyesindeki Darü’ş-Şifa’nın yıkılması; Sultan II. Mahmud’un Talim-i sıbyan adı ile ferman yayınlaması; St. Pierre mektebinin kurulması

1826
İhtisab müessesesinin düzenlenmesi

1826
Şinasi’nin doğumu; Mustafa Rakım’ın İstanbul’da vefatı; Ermeni ustalara Nakkaşlık hakkının verilmesi

14 Haziran 1826
Yeniçeri Ocağı’nın ortadan kaldırılması, Asakir-i Mansure-i Muhammediyye’nin kurulması

7 Ekim 1826
Rusya ile Akkerman Antlaşması’nın akdi

1827
Osmanlılar’ın İngiliz yapısı ilk buharlı gemiye sahip olmaları

1827
Tıphane-i Amire’nin kurulması; İlk “Marş-ı Sultani” bestesi (G. Donizetti, II. Mahmud’a)

1827
Mukataa Hazinesi’nin Hazine-i Amire’den ayrılması

4 Nisan 1827
İngiltere ile Rusya arasında Yunanistan’ın bağımsızlığına dair Petersburg Protokolü

Temmuz 1827
Mısır kuvvetlerinin Rum isyanını bastırmaları, Atina’nın teslimi

20 Kasım 1827
Navarin saldırısı : Osmanlı-Mısır donanmasının yakılması

26 Nisan 1828
Rusya’nın savaş ilan etmesi

1829
Ziya Paşa’nın doğumu; Mahmud Celaleddin’in İstanbul’da vefatı; Şevki Efendi’nin İstanbul’da doğuşu

1829
Deli Teşkilatının kaldırılması

14 Eylül 1829
Edirne Barışı : Yunanistan’ın bağımsızlığı

1830
Mühendishane-i Bahri’nin Heybeliada’daki kışlaya taşınması; İshak Efendi’nin Mühendishane başhocalığına getirilmesi; Avrupa’ya talebe gönderilmeye başlanması

1830
Tiftik keçisinin Güney Afrika’da yetiştirilmeye başlanması

1830
Katolik ermeni cemaatinin ve kilisesinin resmen tanınması

1830-1831
Nüfus sayımları

5 Temmuz 1830
Fransızlar’ın Cezayir’e saldırmaları ve ele geçirmeleri

1831
İlk saray konservatuarı (Mızıka-i Hümayun ve Saray Harem Orkestrası)

1831
Timarların kaldırılması (müessese sembolik olarak daha uzun süre devam etti)

1831-1834
İshak Efendi’nin dört ciltilik Mecmua-i Ulum-ı Riyaziye adlı eserinin basılması

1 Kasım 1831
İlk gazete Takvim-i Vekayi’nin neşri

1832
Tıphane-i Amire’nin Şehzadebaşı’ndan Cerrahhane’nin bulunduğu binaya nakledilmesi

1832
Memuriyette, ilmiyye ve mülkiyyede rütbelerin yatayına eşitlenip derece ve elkabın (titulature) tesbiti

1832
Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa’nın isyanı

1832
İstanbul-İzmit “posta yolu” nun yapımı

1832
İngiliz postalarının kuruluşu

29 Ocak 1832
Topkapı Sarayı’na bitişik Gülhane bahçesinde mevcut binalarda Cerrahhane-i Amire’nin açılması

12 Aralık 1832
Mısır kuvvetlerinin Konya’da Osmanlı ordusunu yenmeleri

1833
Feshanenin kuruluşu

2 Şubat 1833
Mısır kuvvetlerinin Kütahya’ya kadar ilerlemeleri

5 Nisan 1833
Rus kuvvetlerinin yardım amacı ile Beykoz’a asker çıkartmaları ve Rus filosunun İstanbul’a gelmesi

Mayıs 1833
Mehmed Ali’nin uzlaşmaya zorlanması : Kütahya Sözleşmesi

8 Temmuz 1833
Mehmed Ali Paşaya karşı Osmanlı-Rus ittifakı : Hünkar İskelesi Antlaşması, Boğazlar’ın diğer devletlere kapatılması

18 Eylül 1833
Münchengraetz Antlaşması

1834
Maçka Kışlası’nda, Mekteb-i Harbiye’nin kurulması

1834
Mukataat Hazinesi’nin isminin “Mansure Hazinesi” olarak değiştirilmesi

1835
Hazine-i Amire ile darphanenin birleştirilmesi

1835-1845
İlk halk konserleri [Tanburi Aleksan Efendi (1815-1864) İstanbul Süleymanpaşa Hanı'ndaki kahvede]

1836
Başhoca İshak Efendi’nin ölümü

1836
İslimye Çuka Fabrikası’nın devlet tarafından işletilmeye başlanması

11 Mart 1836
Umur-ı Hariciye Nezareti’nin kurulması (hatt-ı hümayun tarihi 23 Zilkaade 1251)

1836
Başhoca İshak Efendi’nin ölümü

1836
İslimye Çuka Fabrikası’nın devlet tarafından işletilmeye başlanması

11 Mart 1836
Umur-ı Hariciye Nezareti’nin kurulması (hatt-ı hümayun tarihi 23 Zilkaade 1251)

26 Kasım 1837
Osmanlı yapımı “Eser-i Hayr” adlı buharlı geminin denize indirilmesi

1838
Mekteb-i Adli’nin açılması; Üsküdar’da Cemaran adlı Ermeni yatılı yüksek okulunun kurulması; Müderrishane-i Bahri’nin Tersane’deki yeni binasına nakledilmesi; Sultan II. Mahmud’un ilk öğretim alanında yeni bir teşebbüse girişmesi; Sami Efendi’nin İstanbul’da doğuşu

1838
Maliye Nezareti’nin kurulması ve Hazine-i Amire’nin darphaneden ayrılıp Mansure Hazinesi’yle birleştirilmesi

1838
Defterdarlığın Maliye Nazırlığı’na çevrilmesi

24 Mart 1838
Meclis-i Vala-yı Ahkam-ı Adliyyenin kurulması

16 Ağustos 1838
İngiliz tüccarına geniş imkanlar tanıyan Balta Limanı Ticaret Muahedesi’nin imzalanması. Bu muahede ile gümrük resmi oranının ihracatta %12, ithalatta %5 olarak tesbiti

1839
“Kaime-i mutebere-i nakdiyye”nin çıkarılması

1839
Ali Süavi’nin doğumu; Mekatib-i Rüşdiye Nezareti’nin kurulması; Mekteb-i Tıbbiye’nin Galatasaray’daki yeni binasına taşınması ve mektebin adının Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şahane olarak değiştirilmesi; Mekteb-i Ulum-ı Edebiye’nin açılması; Notre Dame de Sion Kız Lisesi’nin kurulması

1839-1844
Dr. Bernard’ın Mekteb-i Tıbbiye nazırlığı dönemi

1839-1845
Mekteb-i Fenn-i Nücum’un faaliyet dönemi

24 Haziran 1839
Mehmed Ali ile savaşın tekrar başlaması, Osmanlı kuvvetlerinin Nizip mağlubiyeti

1 Temmuz 1839
II. Mahmud’un vefatı üzerine Abdülmecid’in tahta çıkması, Osmanlı donanmasının Mehmed Ali’ye teslimi

3 Kasım 1839
Tanzimat Fermanı’nın ilanı

3 Mayıs 1840
Ceza Kanunname-i Hümayunu’nun Fransa’dan mülhem bir biçimde düzenlenmesi ve kabulü (14 Temmuz 1851′de bu kanun, kanun-u cedid olarak tadilatla yeniden yürülüğe girer)

1840
Gayri müslim tebaadan Avrupa’ya talebe gönderilmeye başlanması

1840
Tanzimat’ın tatbik edildiği yerlerde temettü vergisi konulma kararı

1840
Bütün hazinelerin Maliye Hazinesi’ne katılması

1840
Posta Nezareti’nin kurulması

21 Aralık 1840
Namık Kemal’in doğumu

1841
Lübnan olayları

1841-1906
Ahmed Ali Paşa’nın doğumu. (ressam)

24 Mayıs 1841
İngiltere’nin yardımıyla Mısır meslesinin halli, Mısır’ın veraset usulü ile Mehmed Ali Paşa’ya bırakılması

13 Temmuz 1841
Londra Boğazlar Mukavelenamesi

1842
Askeri Baytar Mektebi’nin açılması

1842-1910
Osman Hamdi (ressam, eğitimci, müzeci, arkeolog)

1843
Hereke Fabrikası’nın kurulması

1843
Zeytinburnu Demir Fabrikası inşaatına başlanması

1843
Muhdes kara gümrüklerinin kaldırılması

1843
Feshane’ye çuka dokuma tezgahlarının ilavesi

1 Şubat 1844
Tashih-i sikke

1844
Feshane’de buhar makinelerinin kullanılmaya başlanması

1845
İzmir’de su kuvvetiyle çalışan kağıt fabrikasının kurulması

1845
Bahriye Mektebi’nin Heybeliada’daki binasına taşınması; Kadı yetiştirmek için Süleymaniye’de “Muallimhane-i Nüvvab” medresesinin kurulması; Rüşdiyelerin Darü’l-fünun’a öğrenci yetiştiren orta dereceli mektepler olarak kabul edilmesi

Ocak 1845
Sultan Abdülmecid’in Meclis-i Vala’yı ziyareti

13 Mart 1845
Meclis-i Muvakkat’ın (Geçici Maarif Meclisi) çalışmalarına başlaması

10 Nisan 1845
Polis (zabıta) teşkilatının kuruluşu (12 Rebiülevvel 1261 tarihli nizamname)

1846
Meclis-i Maarif-i Umumiye kurulması; Mekatib-i Umumiye Nezareti’nin kurulması; Başhoca Seyyid Ali Paşa’nın ölümü

1846
Rus Ticaret Muahedesi

16 Şubat 1846
Zabtiye müşiriyetinin kurulması

########
Darü’l-Fünun kurmada ilk teşebbüs

1847
Timarlı Sipahi Teşkilatı’nın ilgası

1847
Telgrafın Beylerbeyi Sarayı’nda denenmesi

1847
Dersaadet Bankası’nın kuruluşu

1847
İstanbul’da ilk piyano resitali (Liszt Abdülmecid’e Donizetti’nin Mecidiye Marşı’nı çalıyor); Yeşilköy’de bulunan Ayamama Çiftliğinin ziraat talimhanesi şekline getirilerek ilk pamuk ziaati uygulama eğitiminin burada verilmeye başlanması

1 Mart 1847
Recaizade Ekrem’in doğumu

1848
Avrupa’da liberal ihtilaller : Polonya ve Macaristan’da milliyetçi ayaklanmalar

1848
Protestan Ermeni cemaatinin ve kilisesinin resmen tanınması

1848
İstanbul’da ilk Sanayi Mektebi’nin kurulmasına teşebbüs edilmesi

16 Mart 1848
İstanbul’da Darü’l-Muallimin açılması

18 Kasım 1848
Osmanlı yapımı ilk demir vapurun denize indirilmesi

1849
Veteriner öğretim faaliyetlerine başlanması; Yesarizade Mustafa İzzet’in İstanbul’da vefatı

1850
1847′den geçerli sayılmak üzere gümrük resimlerine esas teşkil eden mal fiyatlarında ithalatta %20, ihracatta %16 indirim yapıldıktan sonra gümrük resimlerinin tesbit edilmesi kararı

1850
Ticaret Kanunname-i Hümayunu’nun kabulü

1850
İlk faizsiz kaimenin çıkarılması

1850
Muallim Naci’nin doğumu

12 Mart 1850
Darü’l-Maarif’in öğrenime başlaması

1851
Ceza Kanunname-i Hümayunu’nun kabulü

1851
Londra Sergisi

1851
Akademik karakterde ilk ilmi dernek olan Encümen-i Daniş’in açılması

18 Temmuz 1851
Encümen-i Daniş’in kurulması

1852
Abdülhak Hamid’in doğumu; İstanbul Şark Cemiyetinin (Societe Orientale de Constantinople) kurulması

1853
“Mukaddes yerler” meselesi, Rusya’nın tazyikleri ve Kırım Savaşı’nın patlaması

1853
İstanbul’da I. Abdülmecid tarafından Dolmabahçe Sarayı’nın inşa ettirilmesi

1854
İlk dış istikraz : Borçlanma devrinin ve alışkanlığının başlaması

1854
Meclis-i Vala’nın “Meclis-i Ali-yi Tanzimat” ve “Meclis-i Ahkam-ı Adliye’ye” ayrılması

1854
İhtisab teşkilatının lağvı

12 Mart 1854
Rusya’ya karşı İngiltere ve Fransa ile ittifak

1855
Piyanonun yüksek sosyeteye geçişi [Leyla (Saz) Hanım'ın babası Hekimbaşı İsmail Paşa'nın köşküne İtalya'dan getirtilen]

1855
Gayri müslimlerden alınan “cizye”nin kaldırılması

1855
Paris Sergisi

16 Ağustos 1855
İstanbul’da Şehremanetinin kurulması (modern belediye idarelerinin başlangıcı)

9 Eylül 1855
Osmanlı İmparatorluğu’nda telgrafın hizmete girmesi

14 Kasım 1855
Et ve Ekmek dışında hemen bütün maddelerden narhın kaldırılması

1856
Rusya’nın Asya’da Türk illeri istikametinde fetihlere başlamasının şartlarının oluşması

1856
Bank-ı Osmani’nin kurulması

1856
Arap alfabesinin Mors alfabesine uyarlanmasıyla telgrafların Türkçe olarak çekilmeye başlanması

1856
Islahat Fermanı

1856-1860
Köstence-Çernevo’da demiryolu hattının yapımı

1856-1866
İzmir-Aydın demiryolu hattının yapımı

15 Şubat 1856
İstanbul Tıp Cemiyeti’nin (Societe Medicale de Constantinople) kurulması

18 Şubat 1856
Islahat Fermanı’nın ilanı

30 Mart 1856
Paris Barış Antlaşması

30 Mart 1856
Rusya’nın bozguna uğraması

30 Mart 1856
Karadeniz’in tarafsız ve silahsız bir hale getirilmesi

22 Mayıs 1856
İstanbul Tıp Cemiyeti’ne Şahane ünvanının verilmesi ve cemiyetin adının, Cemiyet-i Tıbbiye-i Şahane olarak değişmesi

1857
Orman Mektebi açılması hususunda ilk teşebbüs

1857
Cidde olayları ve İngiliz kuvvetlerinin, müslim-gayri müslim çatışmalarına müdahalesi

1857
Gümrük resminin, eşyanın vardığı değil çıktığı yerde alınması usulünü getiren Mahrec Nizamnamesi’nin yayımlanması

1857-1862
Beyrut – Şam şosesinin yapımı

17 Mart 1857
Maarif-i Umumiyye Nezareti’nin kurulması

6 Kasım 1857
Paris’te Mekteb-i Osmani adında bir Osmanlı mektebinin açılması

1858
Ceza Kanunname-i Hümayunu’nun kabulü

1858
Kız rüşdiye mekteplerinin açılması

1858
Kaimelerin iptali için dış istikraz yapılması

1858-1859
Emlak, arazi ve temettü vergilerinin ayrılması

6 Haziran 1858
Arazi Kanunnamesi’nin kabulü

8 Haziran 1858
Beyoğlu ve Galata’da kurulacak Altıncı Daire-i Belediyye’nin nizamname-yi umumisi (ilk örnek belediye)

1859
Kaimelerin piyasadan toplanabilmesi için “iane-i umumiyye” toplanması

1859
Fransızca’dan yapılan ilk şiir tercümesi risalesi, Şinasi’nin Tercüme-i Manzume’sinin neşri

12 Şubat 1859
Mekteb-i Mülkiyye’nin kuruluşu

1860
Ticaret mahkemelerinin kuruluşu

1860
İlk basılı yerli tiyatro, Şinasi’nin Şair Evlenmesi’nin tefrika edilmesi

1860-1861
Lübnan ve Suriye Olayları

1860-1861
Lübnan’ın imtiyazlı bir eyalet haline getirilmesi

22 Ekim 1860
Tercüman-ı Ahval gazetesinin yayına başlaması

1861
Abdülmecid’in vefatı ve Abdülaziz’in tahta çıkması

1861
Cemiyet-i İlmiyye-i Osmaniye’nin kuruluşu

1861
Usul-i Muhakemat-ı Ticaret Nizamnamesi’nin kabulü

1861-1866
Rusçuk – Varna demiryolu hattının yapımı

9 Haziran 1861
Cebel-i Lübnan mutasarrıflığı’nın hususi statüsünün tesbiti ve Cebel-i Lübnan nizamnamesi

9 Haziran 1861
David Paşa’nın Lübnan’a vali olarak atanması

29 Nisan 1861
Fransız ve İngilizler’le Kanlıca Ticaret muahedelerinin yapılması. Bu muahede dış ticarette gümrük resmi oranının %8′e yükseltilmesi ve esnaflıkta inhisar sisteminin kaldırılması

1862
Tuna vilayetinin kuruluşu ve Mithad Paşa’nın vali olarak tayini

1862
Gümrük resimlerine esas teşkil eden mal fiyatlarında %10 indirim yapıldıktan sonra gümrük resmi alınmaya başlanması

1862
Kaimelerin piyasadan tamamıyla toplanması

1862
Altının değerinin 100 kuruş olarak tesbiti

1862
Roman türünde Batıdan yapılan ilk tercüme, Fenelon’dan Tercüme-I Telemak’ın Yusuf Kamil Paşa tarafından yayınlanması; Cemiyet-I Tıbbiye-i Osmaniye’nin kurulması

1862
Mahrec-i Aklam’ın kurulması

20 Temmuz 1862
Mekteb-i Maarif-i Adliye’nin, “Mekteb-i Aklam” adı altında yeni bir şekle sokulması

8 Ekim 1862
Islah-ı Sanayi Komisyonu’nun teşkil edilmesi

1863
Abdülaziz’in Mısır’a seyahati

1863
Mithad Paşa tarafından Niş’te ilk Islahhane’nin (sonraki yıllarda Sanayi Mektebi) kuruluşu

1863
İstanbul Eczacılık Cemiyeti’nin (Societe de Constantinople) kurulması; Protestan Robert Koleji’nin açılması

1863
Menafi Sandığı’nın kurulması

1863
Mektuplara pul yapıştırılmaya başlanması

1863
Ticaret-i Bahriyye Kanunnamesi’nin kabulü

13 Ocak 1863
Darü’l-Fünun’da, halka açık serbest konferans şeklinde derslere başlanması

18 Şubat 1863
Sultanahmet Sergisi’nin (Sergi-i Umumi) açılışı

1864
Mekatib-i Sıbyan-ı Müslime Komisyonu’nun kurulması; Mekteb-i Harbiye dahilinde Erkan-ı Harp sınıfının açılması; Cemiyet-i Tedrisiye-i İslamiye’nin (Darü’ş-Şafaka) kurulması; Saint Joseph okulunun kurulması; İlk basılmış nazariyat kitabı (Haşim Bey’in Mecmu’atü’l-Makamat’ı)

1864
İyonya adalarının (Yedi Ada Cumhuriyeti’ni oluşturan adalar) İngiltere tarafından Yunanistan’a verilmesi

1864
Karadan Hindistan’ı Avrupa’ya bağlayan telgraf hattının tamamlanması

1864
Islah-ı Sanayi Komisyonu’nun kuruluşu

1864
Nizamiye mahkemelerinin kuruluşu

1864-1876
Paris’e talebe gönderilmesi

8 Ekim 1864
Vilayet Nizamnamesi’nin kabulü

1865
Müstakil Romen kilisesinin kurulması

1865
İstanbul Birinci Şehir Postası’nın kuruluşu

1865
Darü’l-Fünun binasının inşasının tamamlanması ve Maliye Nezareti’ne tahsis edilmesi; Mekteb-i Tıbbiye’nin nazırlığına Cemaleddin Efendi’nin getirilmesi

Eylül 1865
Mekteb-i Osmani’nin lağvedilmesi

1866
Girit isyanları , Yunanistan ile birleşme faaliyetleri

1866
Tezkire türünün son örneği olan Hatimetü’l-Eş’ar’ı yazan Fatih’in ölümü; Halid Ziya’nın doğumu

1866
Mısır veraset usulünün değiştirilmesi

1866
Ahmed Süreyya Emin Bey’in modelini hazırladığı seri ateşli topla Osmanlılar’ın topçulukta hamle yapması

1866
Simkeşler Şirketi’nin kuruluşu

1866
Dahilde sarfedilecek malların rayiç fiyatından %10 indirim yapıldıktan sonra gümrük resimlerinin tesbit edilmesi kararı

1866-1867
Avusturya’nın Prusya karşısında mağlup olması ve Macaristan ile eşit bir birlik kurması : Avusturya-Macaristan İmparatorluğu

1867
Sırbistan’daki son Osmanlı askeri temsiliyetinin ortadan kaldırılması, Sırp kalelerinin tahliyesi

1867
Rüşdiyelere gayri müslim talebe alınmaya başlanması; Beyrut Amerikan Üniversitesi’nin kurulması

1867
Mısır Valisi İsmail Paşa’nın “hıdiv” olması

1867
Genç Osmanlılar’ın Avrupa’ya kaçmaya başlamaları

1867
Yabancılara mülk edinme hakkının verilmesi

1867
Bahriye Nezareti’nin Kuruluşu

1867
Saraçlar Şirketi’nin kuruluşu

1867
Menafi Sandığı’nın bütün vilayet ve sancak merkezlerine yayılması

1867-1876
İzmir Rıhtımı’nın inşası

22 Şubat 1867
Eğitim sahasında Fransız notasının verilmesi

8 Haziran 1867
Mısır’a hıdivlik statüsünün verilmesi

21 Haziran 1867
Sultan Abdülaziz’in Avrupa seyahati

1868
Ali Paşa’nın Girit isyanlarını teskin etmesi ve Girit’e özerk bir statü verilmesi

1868
Galatasaray Sultanisi’nin açılması

1868
İstanbul Emniyet Sandığı’nın kurulması

1868
Demirciler ve Dökümcüler şirketlerinin kuruluşu

1868
Yunan postasının kapatılması

1868
Feshane’nin modern bir dokuma fabrikası haline getirilmesi

1868
Darü’l-Muallimin-i Sıbyan’nın açılması; Mekteb-i Hiref ve Sanayi’nin kurulması; Sanayi Mektebi’nin kurulması

1 Mart 1868
Adliye Nezareti’nin kurulması

1 Nisan 1868
Şura-yı Devlet’in teşekkülü ve Divan-ı Ahkam-ı Adliyye’nin ayrı bir temyiz organı olarak ayrılması

1 Eylül 1868
Mekteb-i Sultani’nin açılması

1869
Süveyş Kanalı’nın açılması

1869
Osmanlı Ordusu’nun Nizamiye, Redif ve Mustahfız diye üç bölüme ayrılması

1869
Mecelle-i Ahkam-ı Adliyye’nin ilk kitabının kabulü

1869
Mekteb-i Harbiye dahilinde bir Baytar sınıfının açılması

8 Nisan 1869
İkinci Darü’l-Fünun binasının inşasının tamamlanması ve Darü’l-Fünun-ı Osmani’nin kurulması

26 Ağustos 1869
Turuk Nizamnamesi’nin kabulü

2 Eylül 1869
Maarif-i Umumiyye Nizamnamesi ile ilk ve orta tedrisatın düzenlenmesi

Ekim 1869
Darü’l-Fünun-ı Osmani’de talebe kaydına başlanması

1870
Müstakil Bulgar kilisesinin kurulması ve Bulgarlar’ın Rum Patrikhanesi’nin nüfuzundan çıkmaları

1870
Fransa’nın, Almanya ve Prusya Savaşı’nda ağır mağlubiyet alması

1870
Cenab Şehabeddin’in doğumu; Batılı tarzda ilk roman hikaye türünde, Ahmed Midhat’ın Su-i Zan-Esaret adlı kitabının neşri; Mühendishane’nin Maçka Harbiye Mektebi içerisinde topçu ve istihkam sınıflarında eğitim faaliyetlerine devam etmesi; Sıbyan mekteblerinin ıslahı ve iptidai adı altında yeni mekteplerin açılması; Darü’l-Fünun’ı Osmani’yi teşkil eden şubeler arasında “İlm-i hukuk” şubesinin de yer alması; Tıp eğitiminin Türkçe yapılmaya başlanması

1870
Karadeniz’in tekrar silahlandırılması ve Rusya’nın Paris Antlaşması’nın hükümlerini tanımaması

1870
Darülfünunun açılması teşebbüsü

1870-1927
Kemaledin Bey (mimar)

20 Şubat 1870
Darü’l-Fünun-ı Osmani’nin büyük bir merasimle açılması

26 Nisan 1870
Darü’l-Muallimat’ın açılması

2 Temmuz 1870
Kavanin ve Nizamat Dershanesi’nin açılması

Ekim 1870
Darü’l-Fünun müdürü Tahsin Efendi’nin umuma açık konferanslar (ders-I’am) tertip etmesi

1871
Sadrazam Ali Paşa’nın vefatı

1871
Saint-Esprit okulunun kurulması

1871
Abdülaziz’in şahsi idaresinin artması, Mahmud Nedim Paşa sadareti

1871
Dersaadet Tahvilat Borsası Nizamnamesi’nin yayımlanması

1871
Posta ve Telgraf nezaretlerinin birleştirilmesi ve İkinci Posta Nizamnamesi’nin neşri

22 Ocak 1871
İdare-yi Umumiyye-i Vilayat Nizamnamesi

13 Eylül 1871
Şinasi’nin ölümü

1872
Emniyet Sandığı’nın şubelerinin açılması

1872
Darü’l-Maarif idadisinin kurulması; Maadin Mektebinin kurulması

1873
Meclis-i Tetkikat-ı Şer’iyye’nin kuruluşu

1873
Mehmed Akif’in doğumu; Türkçe ilk modern tıp lugatı olan Lügat-ı Tıbbiye’nin neşredilmesi; Sava Paşa’nın yeni bir Darü’l-Fünun kurmakla görevlendirilmesi; Darü’l-Fünun-ı Osmani’nin kapanması

Haziran 1873
Mekteb-i Sultani’nin, Gülhane Bahçesi’ndeki Saray’a bitişik binalara nakledilmesi

1874
Rusya’nın kışkırtmaları ve Panislavist faaliyetlerin artması

1874
Hukuk Mektebi, Mülkiye Mühendis Mektebi ve Edebiyat Mektebi’nden oluşan Darü’l-Fünun-ı Sultani’nin açılması; İstanbul Darü’l-Muallimi’nin açılması; İlk basılmış nota (Notacı Emin Efendi, 1845-1907)

1874
Kara gümrüklerinin lağvı

1874
Islah-ı Sanayi Komisyonu faaliyetinin durdurulması

1874-1875
Darü’l-Fünun-ı Sultani’nin eğitime başlaması; Osmanlı İmparatorluğu’nda sivil mühendislik eğitiminin başlaması

1875
Bosna-Hersek isyanları

1875
Askeri rüşdiye mekteplerinin açılması; Mora Yenişehir İdadisi’nin açılması

1876
Bulgar isyanları

1876
Karadağ’ın Osmanlı Devleti’ne savaş ilanı

1876
Abdülaziz’in tahttan indirilmesi, V. Murad’ın tahta çıkması, hal’i ve Abdülhamid’in cülusu

1876
Meşrutiyet’in ilanı

1876
İstanbul’da Balkan krizini görüşmek üzere internasyonal bir konferansın toplanması : Tersane Konferansı

1876
İstikrazların mürettebat ödemelerinin durdurulması

1876
Mecelle-i Ahkam-ı Adliyye’nin son kitabının kabulü

1876
Edebi roman hüviyetinde ilk eser olan, Namık Kemal’in İntibahı’nın neşri; İzmir ve Manastır’da yaıtılı idadiler açılması

23 Mart 1876
Ziya Gökalp’in doğumu

23 Aralık 1876
I. Meşrutiyet’in (Kanun-ı Esasi) ilanı

1877
Rusya’nın tecavüzü ve Osmanlı-Rus Savaşı’nın başlaması: Balkanlar’ın ve Doğu Anadolu’nun Rus işgaline uğraması

1877
Mahrec-i Aklam’ın Mekteb-i Mülkiye’nin idadi sınıflarıyla birleştirilmek suretiyle kaldırılması; Mekteb-i Tıbbiye’nin tekrar Gülhane’ye nakledilmesi; Fenn-i Resim ve Mimari Mektebi’nin kurulması

1877-1878
Darü’l-Fünun ve Mekteb-i Sultani’nin bir yıl eğitime ara vermesi

19 Mart 1877
İlk Meclis-i Meb’usan’ın içtimaı (o yılın 28 Haziran’ına kadar çalışır)

25 Eylül 1877
Dersaadet Belediye Kanunu (Meclis-i Mebusan’da müzakere edilerek kabul edilir)

5 Ekim 1877
Vilayet Belediye Kanunu’nun kabulü

13 Aralık 1877
Meclis-i Meb’usan’ın süresiz tatili

1878
Ayastefanos ve Berlin Antlaşmaları imzalanması

1878
Sırbistan, Karadağ ve Romanya’nın müstakil birer devlet olmaları

1878
Bulgaristan Prensliği’nin ortaya çıkması

1878
Ermeni meselesinin zuhuru

1878
Ali Suavi’nin öldürülmesi

1878
Kıbrıs’ın İngiltere tarafından ele geçirilmesi

1878
Bosna ve Hersek’in Avusturya-Macaristan’ın işgal ve idaresine terki

1878
Makedonya meselesinin ortaya çıkması

13 Şubat 1878
Meclisin kapatılması

Ekim 1878
Darü’l-Fünun-ı Sultani’nin tekrar eğitime başlaması

1879
II. Abdülhamid devrinde basılan kaimelerin toplatılıp imha edilmesi

1879
Mehakim-ı Nizamiye Teşkilatı Kanunu’nun kabulü

1879
Mekatib-i Sıbyaniye Dairesi’nin kurulması; Maarif merkez teşkilatının yeniden düzenlenmesi

1879
Usul-ı Muhakemat-ı Cezaiyye Kanunu’nun kabulü

1880
Vergi reformu

1880
Yafa-Kudüs demiryolu hattının tamamlanması

1880
İlk köy romanı, Ahmed Midhat’ın Bahtiyarlık’ının neşri; Darü’l-Fünun-ı Sultani Turuk u Maabir Mektebi’nin ilk mezunlarını vermesi

1880
Usul-ı Muhakemat-ı Hukukiyye Kanunu’nun kabulü

13 Mart 1880
İstanbul’da bir kız idadisinin açılması

17 Mayıs 1880
Ziya Paşa’nın ölümü

Ekim 1880
Darü’l-Fünun-ı Sultani Hukuk Mektebi’nin ilk mezunlarını vermesi

20 Aralık 1880
Darü’l-Fünun-ı Sultani’nin ilk mezunlarını vermesi; Journal de la Societe de Pharmacie de Contantinople’un yayınlanması; Cemiyet-I İlmiye’nin kurulması

1881
Mustafa Kemal’in Doğumu

1881
Mısır’ın İngilizler tarafından işgali

1881
Düyun-ı Umumiyye idaresinin kurulması

1881
Mühendishane’de mümtaz sınıf adı altında yeni bir sınıf teşkil edilmesi; Darü’l-Fünun-ı Sultanı Turuk u Maabir Mektebi’nin faaliyetlerinin son bulması; Orman ve Maadin Mektepleri’nin birleştirilmesi

1882
Tunus’un Fransızlar tarafından işgali

1882
Muharrem Kararnamesi’nin neşri

2 Ocak 1882
Sanayi-i Nefise Mektebi’nin kurulması ve Osman Hamdi Bey’in müdür olması

1883
Osmanlı ordusunun Prusya askeri heyeti tarafından ıslahına başlanması

20 Haziran 1884
Mülkiye Mühendis Mektebi kurulması

1 Kasım 1884
Mülkiye Mühendis Mektebi’nin Mühendishane-I Berri-I Hümayun’un bir odasında eğitimine başlaması

2 Aralık 1884
Yahya Kemal’in doğumu

1885
Doğu Rumeli’nin Bulgaristan tarafından ilhakı

1885
Abdülhak Hamid’in Makber’inin neşri

18 Eylül 1885
Doğu Rumeli eyaleti valiliğinin Bulgaristan prensine verilerek bu bölgedeki kontrolün zayıflaması

1886
Adana-Mersin demiryolu hattının tamamlanması

1886
Maarif Nezareti’ne bağlı olarak Mekatib-i Gayri müslime ve Ecnebiye Müfettişliği’nin kurulması

1886
Adana-Mersin demiryolu hattının tamamlanması

1886
Maarif Nezareti’ne bağlı olarak Mekatib-i Gayri müslime ve Ecnebiye Müfettişliği’nin kurulması

1886-1887
Darü’l-muallimin’in yatılı hale getirilmesi

1887
Yedikule Havagazı Fabrikası’nın kurulması

1887
Ahmed Haşim’in doğumu; Şevki Efendi’nin İstanbul’da vefatı

5 Şubat 1887
Beşir Fuad’ın intiharı

1888
Haydarpaşa-İzmir-Ankara demiryolu imtiyazının Almanlar’a verilmesi

1888
Beyrut’ta Saint Joseph Katolik Tıp Mektebi’nin açılması; Baytar sınıfının tekrar Harbiye Mektebi bünyesine alınması

2 Aralık 1888
Namık Kemal’in ölümü

1889
İttihad-ı Osmanı Cemiyeti’nin (İttihat ve Terakki) kurulması

1889
İdadi öğrenimine dayanan dört yıllık bir Mülkiye Baytar Mektebi’nin kurulması

27 Mart 1889
Yakup Kadri’nin doğumu

1890
Bulgar Makedonya ve Anadolu’da Ermeni ihtilal çetelerinin faaliyetlerini arttırmaları

1891
Mülkiye Baytar Mektebi’nin Halkalı Ziraat Mektebi’ne yatılı olarak nakledilmesi

1891
Yol inşaatında bedenen çalışma mecburiyetinin paraya çevrilmesi

1891
Kadıköy – Kurbağalıdere Havagazı Fabrikası’nın kurulması

1891
Hereke Fabrikası’nın halı kısmının açılması

3 Kasım 1891
Darü’l-Muallim’in aliye şubesi açılması

1892
Haydarpaşa-İzmit demiryolu hattının işletmeye açılması

1892
Orman ve Maden Mektebi’nin kapatılması; II. Abdülhamid tarafından Yıldız’da porselen atölyelerinin kurulması

1893-1896
İstanbul-Selanik demiryolu hattının yapımı

1894
Halkalı Ziraat ve Baytar Mektebi’nin ilk veteriner mezunlarını vermesi; İmmaculée Conseption veya St Marie okulunun kurulması; İlk basılmış musiki lugatı (Hoca Kazım Bey’in Musiki Istılahatı)

1894
Sasun’da Ermeni olayları

1894
Selanik-Manastır demiryolu hattının tamamlanması

1895
İstanbul’da Ermeni olayları, yabancı devletlerin Ermeniler lehinde müdahaleleri

1895
Galata Rıhtımı inşaatının tamamlanması

1895
Gayri müslim okullarına Türkçe muallimi tayininin kararlaştırılması

1895
Baruthane-i Amire’de dumansız barut imal edilmesi

14 Şubat 1895
Sadrazam Said Paşa’nın beş fakülteden “darü’l-icaze” oluşan bir darü’l-fünun kurma teklifi

1896
Tevfik Fikret’in Servet-i Fünun’un edebi sayfalarının idareciliğini yüklenmesiyle Edebiyat-ı Cedide devrinin başlaması

1896
Ermenilerin Osmanlı Bankası’nın İstanbul şubesine saldırmaları

1896
Girit isyanının alevlenmesi

1896
Eskişehir-Konya demiryolu hattının tamamlanması

1897
Yunan kuvvetlerinin Girit’e çıkması, Yunan çetelerinin Rumeli’deki Osmanlı sınırlarına saldırmaları

17 Nisan 1897
Osmanlı-Yunan Savaşı ve Osmanlı zaferi

1898
Girit meselesinin devam etmesi; adaya muhtariyet verilmesi Osmanlı kuvvetlerinin geri çekilmesi, Yunan prensi Yorgi’nin vali olarak kabul edilmesi

1899
Bağdat demiryolu imtiyazının Almanlar’a verilmesi

1899
Arifiye-Adapazarı demiryolu hattının açılması

1900
Hicaz demiryolunun inşasına girişilmesi

1900
İstanbul Rıhtımı inşaatının tamamlanması

31 Ağustos 1900
Darü’l-Fünun-ı Şahane’nin kurulması

1901
Servet-i Fünun dergisinin geçici olarak kapatılmasıyla Edebiyat-ı Cedide topluluğunun dağılması; Lügat-ı Tıbbiye’nin ikinci baskısının yapılması; Vidinli Tevfik Paşa’nın ölümü

1901
Makedonya’da çete faaliyetlerinin artması, büyük devletlerin müdahaleleri

1901-1908
Hicaz demiryolu hattının yapımı

1902
Yemen isyanlarının tekrar başlaması

1902
Hereke Fabrikası’na çuka ve şayak tezgahlarının eklenmesi

23 Kasım 1902
Makedonya’da Bulgar İhtilal Cemiyeti’nin faaliyeti

23 Kasım 1902
Cum’a-ı Bala ayaklanması

23 Kasım 1902
Makedonya’ya özel ıslahat planı hazırlanması

8 Aralık 1902
Hüseyin Hilmi Paşa’nın geniş yetkilerle “umumi müfettiş” olarak Makedonya’ya tayini

1903
İdadilerin altı yıla çıkarılması

2-3 Ağustos 1903
İlinden (Aya ilya yortusu günü) isyanı

2-3 Ağustos 1903
Bulgar-Osmanlı Savaşı tehlikesinin doğması

31 Ağustos 1903
Şam Mekteb-i Tıbbiyesi’nin kurulması

Eylül 1903
Mürzsteg Programı : Makedonya’ya muhtariyet verilmesi

1904
Haydarpaşa Rıhtımı’nın tamamlanarak işletmeye açılması

1905
Hereke Fabrikası’nda fes imalatına başlanması

21 Temmuz 1905
Ermeniler’in II. Abdülhamid’e bombalı saldırı tertiplemeleri

1906
Akabe olayları ve Akabe krizi

1908
Beykoz Deri Fabrikası’nın Harbiye Nezareti’ne bağlanması

1908
Osmanlı Eczacı İttihat Cemiyeti’nin kurulması; Osmanlı Cemiyet-i İlmiye-i Baytariyesi’nin açılması; Osmanlı Mühendis ve Mimar Cemiyeti’nin kurulması

23 Temmuz 1908
II. Meşrutiyet’in ilanı

5 Ekim 1908
Avusturya- Macaristan’ın Bosna-Hersek’i ilhak ettiğini ilan etmesi.

6 Ekim 1908
Girit Rumları’nın adayı Yunanistan’a bağladıklarını ilan etmeleri

17 Aralık 1908
II. Meşrutiyet dönemi ilk Meclis-i Meb’usanının toplanması

1909
Adana’da Ermeniler’in ayaklanmaları

1909
Gayri müslimlere “bedel” yerine askerlik hizmeti konulması

1909
Fecr-i-Ati edebi topluluğunun kuruluşu; Cemiyetler Kanunu’nun çıkması; Dişhekimliği Okulu’nun açılması; Orman Mekteb-i Alisi adı altında yeni bir okul açılması; Mekteb-i Tıbbiye’nin, Mekteb-i Tıbbiye-i Askeriye ile birleştirilerek Haydarpaşa’ya nakledilmesi; Muallimhane-i Nüvvab’ın Medresetü’l-Kuzat adını alması; Mülkiye Mühendis Mektebi’nin Nafıa Nezareti’ne bağlanması ve Mühendis Mekteb-i Alisi adını alması

1909-1910
Osmanlı Mühendis ve Mimar Mecmuası’nın çıkması

27 Şubat 1909
Usul-i Muhasebe-ı Umumiyye Kanunu’nun kabul edilmesi

13 Nisan 1909
31 Mart Olayı

19 Nisan 1909
Hareket Ordusu’nun Yeşilköy’e varması, İstanbul’daki kargaşayason vererek düzeni sağlaması

27 Nisan 1909
II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesi, V. Mehmed Reşad’ın tahta çıkarılması

21 Ağustos 1909
Darü’l-Fünun-ı Şahane’nin Vezneciler’deki Zeynep Hanım konağına taşınması

17 Aralık 1909
Meclisin açılması

1910
Arnavutlar’ın ayaklanmaları

1910
Dahili gümrüklerin tamamen kaldırılması

1910
Vilayet merkezlerindeki bir kısım idadilerin “lise”ye dönüştürülmeye başlanması; ilk çalgı metodu (Ali Salahi Bey, Kendikendine Ud Öğrenme Usulü, Matbaa-ı Amire).

1911
Sultan Reşad’ın Arnavutlar’ı teskin için Rumeli seyahatine çıkartılması

1911
İtalya’nın Trablusgarp ve Bingazi’ye saldırması ve işgali

1911
Gayri müslim cemaatlerin birleşerek mektepleri konusunda yeni bir düzenleme istemeleri; 78 devirli ilk plaklar (Tanburi Cemil, Orfeon Record)

1911-1912
Osmanlı İtalyan Savaşı

1912
Yeşilköy Hava Uçuş Okulu’nun Açılışı

1912-1913
Balkan devletlerinin Osmanlı-İtalyan Savaşı’ndan istifade etmek istemeleri : Balkan Savaşı

18 Ocak 1912
Meclis-i Meb’usan’ın feshi

25 Mart 1912
Türk Ocaklarının kurulması

18 Nisan 1912
II. Dönem Meclis-i Meb’usan’ın toplanması

18 Nisan 1912
İtalyanlar’ın Rodos, Oniki Ada ve Çanakkale Boğazı’na tecavüzleri

5 Ağustos 1912
II. Dönem Meclis-i Meb’usan’ın feshi

22 Temmuz 1912
Gazi Ahmed Muhtar Paşa hükümeti : Büyük Kabine

Eylül – Ekim 1912
I. Balkan Savaşı

15 Ekim 1912
Trablus ve Bingazi’nin İtalya’ya terki : Ouchy Antlaşması, Rodos ve Oniki Ada’nın İtalya elinde kalması

29 Ekim 1912
Kamil Paşa’nın sadareti

29 Kasım 1912
Arnavutluk’un istiklalini ilan etmesi

1913
Liselerin mevcut idadilerin yerini alması

23 Ocak 1913
Babıali Baskını : Mahmud Şevket Paşa’nın sadareti

13 Mart 1913
Muvakkat İdare-i Umumiyye-i Vilayet Kanunu (kanun meclisten geçmeden yürürlüğe girer)

30 Mayıs 1913
I. Balkan Savaşı’nın sona ermesi

11 Haziran 1913
Sadrazam Mahmud Şevket Paşa’nın öldürülmesi, Said Halim Paşa’nın sadareti

29 Haziran 1913
Balkan devletleri arasında savaş : Osmanlı mirasının paylaşılmasının kanlı kavgası

21 Temmuz 1913
Edirne’nin geri alınması

29 Ağustos 1913
Osmanlı-Bulgar barışı : İstanbul Antlaşması

14 Kasım 1913
Osmanlı-Yunan barışı : Atina Antlaşması

14 Aralık 1913
Osmanlı ordusunun Almanya tarafından ıslahı

1914
Ecnebi postalarının hepsinin kapatılması

1914
Dış ticarette gümrük resmi oranının %15′e çıkarılması

1914
Islah-ı Medaris Nizamnamesi

1914
Diş Hekimleri Mezunin ve Talebe Cemiyeti’nin kurulması; Türk Bilgi Derneği’nin kurulması; Medreset’ül-Hattatin’in kurulması; Dar’ül-Hilafeti’l-Aliyye Medreseleri’nin kurulması; Medresetü’l-Hattatin’in İstanbul’da açılışı; Medresetü’l-Hattatin’in açılışı; İlk resmi müzik ve tiyatro okulu (Darü’l-Elhan)

8 Şubat 1914
Anadolu’da Ermeni talepleri doğrultusunda ıslahatı öngören Osmanlı-Rus Antlaşması (“Muamele”)

14 Mayıs 1914
III. Dönem Meslis-i Meb’usan

28 Haziran 1914
Avusturya-Macaristan veliahdının Saraybosna’da öldürülmesi

28 Temmuz 1914
Avusturya Macaristan’ın Sırbistan’a savaş ilanı

1 Ağustos 1914
Almanya’nın Rusya’ya savaş ilanı

2 Ağustos 1914
Meclis-i Meb’usan’ın süresiz tatili (IV. Ve son dönem meclis 12 Ocak 1920′de toplanacak ve 2 Nisan 1920′de İstanbul’un işgali üzerine dağıtılarak mebuslar sürgüne yollanacak)

2 Ağustos 1914
Osmanlı Devleti ile Almanya arasında ittifak antlaşmasının imzalanması

4 Ağustos 1914
Almanya’nın Fransa’ya, İngiltere’nin Almanya’ya savaş ilanı : I. Cihan Savaşı’nın başlaması

10 Ağustos 1914
Alman savaş gemilerinin (Yavuz ve Midilli) Boğazlardan geçmelerine izin verilmesi

9 Eylül 1914
1 Ekim tarihinden geçerli olmak üzere kapitülasyonların kaldırılması

12 Eylül 1914
İnas Darü’l-Fünun’unun kurulması

29 Eylül 1914
İslah-ı Medaris Nizamnamesi’nin yayınlanması

29 Ekim 1914
Karadeniz’e açılan Osmanlı filosunun Rus limanlarını topa tutması

Kasım – Aralık 1914
Enver Paşa kumandasındaki Osmanlı kuvvetlerinin Sarıkamış felaketi

3 Kasım 1914
Rusya’nın Osmanlı Devleti’ne savaş ilanı

5 Kasım 1914
İngiltere ve Fransa’nın Osmanlı Devleti’ne savaş ilanı

11 Kasım 1914
Osmanlı Devleti’nin İtilaf Devletleri’ne savaş ilanı

14 Kasım 1914
Cihad-ı Ekber ilanı

14 Kasım 1914
İnas Sanayi-I Nefise Mektebi’nin açılması

18 Aralık 1914
Mısır’ın İngiltere himayesinde bir “krallık” haline getirilmesi, Osmanlı Devleti’nin hukukuna son verilmesi

1915
Evrak-ı nakdiyye çıkarılması

1915
Gümrük resmi oranının %30′a yükseltilmesi

1915
Mekteb-i Tıbbiye’nin Darü’l-Fünun’a bağlanarak bugünkü İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne dönüşmesi

Ocak – Şubat 1915
Cemal Paşa kumandasındaki Osmanlı kuvvetlerinin Mısır seferi : Kanal hezimeti

Ocak – 18 Mart 1915
Müttefiklerin Çanakkale Boğazı’nı geçmeye çalışması : Çanakkale Savaşları

27 Mayıs 1915
Doğu Anadolu’da Ruslar’la işbirliği yapan Ermeni nüfusun iç bölgelere taşınması : Tehcir

1916
Hicaz ve Mekke’nin kaybı

1916
İzmit Dokuma Fabrikası’nın kapanması

1916
Tevhid-i Meskukat Kanunu

1916
Dar’ül-Hilafeti’l-Aliyye Medreseleri üstünde Medresetü’l-Mütehassısın adı altında bir ihtisas medresesi kurulması; İlk Musiki cemiyeti (Darü’t-Talim-i Musiki)

1917
Yıldırım Orduları Grubu’nun kurulması

1917
Irak ve Suriye cephelerinin çöküşü

1917
Rusya’da Bolşevik ihtilalinin çıkması ve çarlığın sonu

1917
Cemaat mahkemelerinin kaza yetkisinin kaldırılışı

1917
Hukuk-ı Aile Kararnamesi’nin kabulü

25 Mart 1917
Şer’iyye mahkemelerinin Adliye Nezaretine bağlanması

6 Nisan 1917
Amerika Birleşik Devletleri’nin savaşa iştiraki ve Almanya’ya savaş ilanı

1918
Şam Mekteb-i Tıbbiyesi’nin Beyrut’un işgali neticesinde kapanması; Gazi Ahmed Muhtar Paşa’nın ölümü

3 Mart 1918
Brest Litowsk Antlaşması

3 Temmuz 1918
Sultan Reşad’ın vefatı ve Vahdeddin’in tahta çıkması

2 Ekim 1918
Bulgaristan’ın savaştan çekilmesi

8 Ekim 1918
Sadrazam Talat Paşa’nın istifası, Ahmed İzzet Paşa’nın sadareti

Comments (1)

« Newer Posts · Older Posts »
Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.