|
|||
| “Türkiye ve AB: Avrupa Enerji Politikası’na Doğru Hep Birlikte” başlıklı konferansa Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül, Enerji Bakanı Hilmi Güler ile Devlet Bakanı ve Başmüzakereci Ali Babacan’ın yanısıra, Avrupa Komisyonu’nun Enerji ve Genişlemeden Sorumlu Üyeleri Andris Piebalgs ve Olli Rehn de katılacak.
Avrupa Komisyonu ve Türkiye tarafından Conrad Hotel’de düzenlenecek konferansa Brüksel’de büyük önem veriliyor. Türk hükümeti ve Avrupa Komisyonu’nun üst düzey temsil edileceği İstanbul’daki konferansta AB enerji şirketleri yöneticileri ve enerji uzmanları da hazır bulunacak. İstanbul’daki konferansta “kilit siyasi ve ekonomik aktörler”in AB’nin ve Türkiye’nin gelecekteki enerji güvenliğini sağlamadaki zorluklar ve fırsatların tartışılacağı belirtiliyor. Nitekim, yarın Ankara’da yapılacak Türkiye-AB Troykası toplantısının ardından İstanbul’a geçerek konferansa katılacak Olli Rehn, konferansa ilişkin açıklamasında “AB ile Türkiye, güvenlik, ekonomi ve medeniyetler diyaloğu gibi alanlarda “ortak temel stratejik çıkarları”nın olduğunu belirterek “Bu, AB’nin Türkiye ile üyelik müzakerelerini açmasının nedenlerinden biridir” dedi. TÜRKİYE’NİN AB’YE YÖNELİK ENERJİ YOLLARINDA KİLİT RÖLÜ OLABİLİR Olli Rehn, İstanbul’daki konferansı “enerji stratejisini görüşmek için büyük bir fırsat” olduğunu savunurken de AB ve Türkiye’nin enerji alanında işbirliğinin derinleştirilmesinden çok büyük bir kazanç elde edebileceklerini de vurgulamıştı. Andris Piebalgs ise, AB ve Türkiye’nin enerji alanındaki yakın işbirliğinden kazanacak çok şeyler olduğunu belirterek Türkiye’nin AB’nin enerji kaynaklarını sağlamlaştırmasına yardımcı olabileceğini söyledi. Türkiye’nin de AB enerji piyasasına entegrasyonun, bir iç enerji piyasasını oluşturmasını mümkün kılacağını vurgulayan Piebalgs, “Türkiye, Avrupa’ya yönelik enerji yollarında kilit bir rolü oynayabilir” ifadesini de kullandı. / Önemli bir konu olarak görülür. Aynı önemi Başka değerlerimize Göstermeliyiz. Yoksa önemliyiz. Becerdim. Orta asya , Arabistan , Arap ülkeleri ile de aynı türde toplantılar gerekebilirç / |
|||
| ANKA |
Arşiv avrupa
İstanbul’da AB-Türkiye enerji zirvesi
Osmanlı’da Harem’in Gerçek Yüzü
Bir ülkede deprem sözkonusu olursa jeologlar, hastalıklar sözkonusu olursa doktorlar, savaş sözkonusu olursa siyasiler ve askerler konuşurlar. Bu bizim ülkemizde de böyledir. Ancak bizde iki konu vardır ki bunlar üzerinde herkes konumuna, birikimine, eğitimine bakmadan üstelik de allame edasıyla konuşur. Bu konulardan bir tanesi dindir diğeri tarih.
Tarihle ilgili bir şeyler söz konusu olduğunda siyasetçi konuşur, gazeteci konuşur, televizyoncu konuşur vs. Bir Allah kulunun aklına da bu işin profosörleri bulup konuşturmak gelmez. Veya gelir de, onların söyleyecekleri işlerine gelmez.
Tarih deyince her zaman revaçta olan konulardan bir tanesi de Osmanlı ve haremidir.
Bunu içoğlanları takip eder. Ardından valide sultanlar, kadınlar saltanatı, devşirmeler vs. böyle gider.
İlim ahlakına sahip bir tarihçinin Osmanlı haremi konusunda söyleyeceği şeyler çok azdır. Çünkü elinde bu konuyla ilgili yeterli belge, döküman vs. yoktur.
Kalın duvarlarla çevrili harem binası, etrafındaki harem ağalarına ait binalar ve diğer ocakların daireleriyle adeta ulaşılması imkansız bir kale gibidir. İçinde değil, etrafındaki kendilerine ait binalarda yaşayan, zorunlu hallerde Haremin içine girmeleri gerektiğinde salavat-ı şerife getirerek dolaştıkları bir ortamdır. Her odanın kapısının girişinde, duvarlarında ayetler, hadisler, dualar bulunan bir mekandır Harem.
Zorunlu hallerde ancak harem ağalarına ve tabiplere açılan bu mekana yabancı seyyahların, tarihçilerin nasıl girip, orada adeta gezmiş dolaşmıs gibi haremi anlatışlarına şaşmamak elde değil. Kaldı ki bizimkilerin en çok esas aldıkları, kullandıkları kaynaklarda, ilmi otoritelerce yüzlerce kez tenkid edilmis, çürütülmüş bu batı tarihçilerinin kitaplarıdır.
I. Ahmed döneminde saraya gizlice girdiğini iddia eden Venedik elçisi Ottavinano, ancak Revan Kasrı’nın önündeki havuza kadar olan yerleri görebildiğini söyledikten sonra padişahın odasındaki cariyesiyle nasıl ilişki kurduğunu detaylarıyla anlatmakta ve insanlar da bu anlatıma değer vererek kaynak gösterirken yapılan ilmi ahlaksızlığa çanak tutmaktalar.
18. yüzyılda bile ancak yazlık sarayların boş haremlerini gezebilen batılı birkaç yazar, nedense göremedikleri kısmı hayalleriyle doldurmayı denemişlerdi. Havuzu gördüler ama havuz sefalarını kendileri uydurdular sonra da uydurduklarının resmini çizdiler. Hata yaptıklarını belki de hiç bir zaman düşünmediler çünkü kendi kırallarının kadınları ile yaşantıları öyleydi. Birlikte oldukları düzinelerce kadının yarı çıplak resim ve heykelleri ile saraylarının duvarlarını süsleyen bir zihniyetin Osmanlı hükümdarlarındaki edep kavramını anlayabilmelerini zaten beklemiyoruz.
Ama anlayamadığımız, bizim bize bunu nasıl yapabildiğimiz. Yıllarca Topkapı sarayını gezdiren rehberlerin turistlere Harem’in duvarlarında yazılı Arapça metinleri göstererek bunların padişahların cariyeleri için yazdıkları aşk şiirleri olduğunu söylemelerini, ellerindeki broşürlerde de böyle yazmasını hangi düşünceyle izah etmek gerek bilemiyoruz. Zira bu Arapça metinlerin tamamı Kur’an ayetlerinden ve dualardan başka bir şey değil. Hükümdarların çıplak cariyelerin danslarını seyrettiği idda edilen Hünkar Sofası Daire’sinin duvarlarında Bakara Suresi 257. ayetinden itibaren yedi ayet yazılıdır ki bir ayetin meali aynen şöyledir: “Allah kendisine hükümranlık verdi diye (şımarıp azarak) Rabbi hakkında İbrahim ile tartışanı görmedin mi?” Sanki adeta Osmanlı hükümdarı bu ayetle gerçek hükümdarın kim olduğunu, hükümdarım diye şımarıp azdığı taktirde Nemrutlaşabileceği ihtimalini, hergün bilinç altına kazıyor, iman edenlerin karlı bir konumda, Nemrut gibi imansızların ise ne derece zararda olduğunu görüyor ve okuyordu.
Doğru! Bu sofada padişah eşleri, çocukları, kızları, validesi ile birlikte oturur ve helal dairesinde (yani kimseyi huzurunda yarı çıplak oynatmadan) sazlar çalınıp ilahiler söylenip eğlenilirdi. Ancak bugünkü insanların eğlence kavramından anladıkları şey otomatikman Osmanlı padişahının da öyle eğlenmiş olması gerektiğini düşündürtüyordu onlara.
Onlar bunları yaptıklarına dair (yani hamam havuz sefaları, yarı çıplak cariyelerin dans etmesi gibi) belge bırakmayınca bizimkiler hayallerini belge-vesika-kaynak haline getirdiler.
Öyle ya; bir erkeğin elinin altında 300-500 cariye olur da nasıl bunlarla gününü gün etmez ki. Hele hele 36 Osmanlı padişahının içinden 15 tanesinin sadece bir veya iki kadınla birlikte olduğu diğerlerinin de en fazla yedi sekiz kadınla aile hayatı yaşadığı belgelerle gözlerine soksanız bu sefer de pişkin pişkin sırıtıp Osmanlı padişahlarının erkekliklerini sorgulamaya kalkacaklar.
Hemen şunu da belirtelim; şu an tek eşli (ama çok metresli) evlilik sisteminin içindeki insanlar olarak, Osmanlı padişahının birlikte olduğu 7-8 kadın bile bize çok abartılı gelecektir. Ancak unutmamak gerekir ki Osmanlı’nın yaşadığı dönemde tıpkı dünyanın her yerinde olduğu gibi bir kralın güzel kölesini istediği gibi kulllanması ve bunların sayısının yirmiye otuza çıkması normaldi. O kadar normaldi ki krallar bu kadınlarının heykellerini yaptırıp saraylarının yüksek duvarları üzerine herkesin görebileceği şekilde koydurabiliyorlar ya da yüzlerce genç ve güzel kadınla hamam sefası yapabiliyorlardı. Bizim haremi sorguladığımız gibi Avrupalılar kendi krallarının bu hallerini asla sorgulamadılar. Tarihlerinin yaşanmış bir gerçekliği olarak tarihlerinde bıraktılar.
Oysa biz, asla yaşanmamış sahneleri alıp, doğru gibi kabul edip, kendi kendimize duyduğumuz saygıyı ve özgüveni aramızdan kaldırdık.
1909 yılına kadar Harem Dairesi’ne padişahtan başka, ancak mecburiyet halinde Harem Ağaları ve doktorlar girebiliyorlardı. Son onüç yıllık dönem ise Haremi görenlerin hatıratlarında oldukça net bir biçimde anlatılıyor. Yazık ki (!) orada bile havuz – hamam sefaları yok.
Peki o zaman “Bu Harem nasıl bir yer?” denilebilir.
Kısa ve net bir cevap verelim: Tek idarecisinin Valide Sultan olduğu (yani padişahın annesi) kendisine ait, padişahın bile bozamadığı çok kesin ve katı kuralları bulunan yüzlerce genç kızın, dönemin ilim anlayışına göre en iyi eğitimi aldığı, nihayetinde de devletin önemli kademesindeki görevlilerle evlendirilerek teliyle-duvağıyle-çeyizi ile gönderildiği bir bayanlar mektebidir.
Evet, tam anlamıyla böyledir. Çünkü saraya çeşitli yollarla (esir alınarak veya satın alınarak) alınan kadın köleler yani cariyeler “Acemi” statüsü ile saraya girerler. Bunların padişahla görüşebilmesi mümkün değildir. Öncelikle padişahla karşılaşabilecek, konuşabilecek bir eğitime tabi tutulmaları gerekmektedir. Eğer bunların içinden gerek zekası, gerek güzelliği ve kabiliyetleri ile dikkati çeken birisi olursa bunlar daha özel bir eğitime tâbi tutulurlar ki saraydaki 500-600 cariyenin ancak %10’u bu guruba girebilir. Bu %10’un içinden onları yetiştiren kalfalar ve Valide sultanın dikkatini çekebilenler ancak, has odalık olabilir ki bunlar padişahın özel hizmetlisi konumundadır.
Eğer Has Odalık olarak ayrılan cariyeler padişahın dikkatini çekmeyi başarabilirlerse, yani padişahla karı-koca hayatı yaşarsa ikbal mertebesine yükselir. Genellikle de ikballer padişahın çocuğunu doğurduğunda Kadın Efendi olurlardı. Bunun bir üst mertebesi Kadın Efendinin Valide sultan olmasıdır ki o da ancak doğurduğu çocuk tahta çıkarsa mümkündür .Özetle bütün kıyamet 600 cariyenin içinden aynı anda sayıları dördü beşi geçmeyen Kadın Efendi ve İkballer yüzünden kopmakta.
Şunu da belirtelim ki, Osmanlı padişahı dileseydi o dönemde dünyanın her yerinde olduğu gibi bu 500-600 cariyeyi önünde resmi geçit yaptırıp içlerinden dilediğini de seçebilirdi. Bunu yapabilecek siyasal otoriteye de, cariye köle konumunda olduğu için dinsel özgürlüğe sahipti. Oysa o hareme girerken içeriye haber verilir ve onun geçeceği yol üzerindeki bütün dairelerin kapıları kapatılır, kazara bir cariye padişahla karşılaşacak olursa yaptığı edepsizlik sayılır ve o cariye cezalandırılırdı. Öyle ki kitaplar, bu “kazara” karşılaşmalara tahammül edemeyen padişahların yüksek ökçeli takunyalar yaptırıp Harem’in içinde iken bunlarla dolaştığını yazdı. Geldiği anlaşılsın ve yolunun üzerinden çekilsinler diye. Cariyeleri bırakın, çıktığı seferde nikahlı karısını bulunduğu şehre getirtmeyi unuttuğu için karısının sitem dolu mektuplarını alan padişahları yazdı arşiv vesikaları.
Koca Sultan’ın sitem dolu mektuba cevabı ise;
“Varın söyleyin Hafsa Sultan’a: Biz gaza kılıcını kuşanmışız. Gayrısından başkasını gözümüz görmez” olacakdı.
Buraya hatıralarına ve mahremiyetlerine hürmetsizlik olmasın diye isimlerini yazmayacağımız bir hükümdarımızın gözdesi ile arasında geçenleri de almak durumunda kalacağız. Zira köle bile olsa, rızası olmadan padişah ile karı-koca hayatı yaşamadıklarının pratikte delili gibidir bu hatıra.
Koca Sultan’ın aziz ruhundan özür dileyerek;
Kızı anlatır padişahımızın: “……….. kumraldı, ela gözlü idi, 23 yaşında kadardı. Gayet de iyi tahsil görmüş, son derece zarifti. Daha saraya intisab ettiği (girdiği) günden itibaren babam kendisinden pek hoşlanmıştı. Artık, daima onu yanında gezdiriyor, kendisi ile uzun uzun, tatlı tatlı konuşuyordu. Lakin bütün bu “iltifatı şahaneye” rağmen elâ gözlü dünya güzeli, hükümdarın bazı arzularına “evet” demiyordu. Onun bu şiddetli mukavemeti babamın kendisine karşı alâkasını daha ziyade arttırıyordu. Bu hal böyle tam beş sene devam etti. Elâ gözlü güzelde hiç bir değişiklik yoktu……….”.
Bir bayram günü, çok güzel görünen kız padişahın huzuruna girer tebrikini yapar. Hünkar “Hâlâ inadında devam mısın?” diye sorar. Genç kız gözlerini yere indirip susar. Bunun üzerine Hakan “ Hem sen bugün ne kadar güzelsin!” der. Genç kızın bu iltifata cevabı şu olur: “Efendimiz!! Ömrüm oldukça size canımı feda etmeye daima hazır olacağım. Yanınızdan ayrılmam. Fakat bütün dünyayı bağışlasanız asla hareminiz olmam!.. Çünkü kocam olacak erkeğin yalnız ve yalnız bir karısı, yani tamamen bana ait olmasını isterim, aksi halde kimse ile evlenmem…..”
Güzelden ümidini kesen Hükümdar ona bir konak alır, içini donatır. 45 Yasında gayet dindar bir kıranta (oturaklı, gösterişli, bakımlı, orta yaşlı) zatla evlendirir. Kocasının tek eşi olarak hayatını devam ettirir.
Binyediyüzlü yılların başında İstanbul’a gelen İngiltere Büyükelçisi’nin eşi Lady Montague’nin hatıraları batılıların pek hoşuna gitmedi. Hareme girebilen Lady’nin yazdıkları daha önceki ve sonraki batılıların yazdıklarına ters düştüğü için, gerek o dönemde, gerekse daha sonra Lady Montague’yi yalancılıkla itham eden pek çok yazar çıkacaktı. O’nun ülkesi olan İngiltere’de üstelik de 1800’lü yıllarda, evli bir erkek çok rahatlıkla karısını gazeteye “ihtiyaçtan satılık ev kadını” ilanı vererek satabildiği için, Osmanlının saraya giren kadın köleye maaş bağlamasını, eğitim vermesini, sonra da değerli çeyiz ve mücevherleri ile saraydan âzâd etmesini elbette anlamakta zorlanacak ve inkâr yolunu tercih edeceklerdi.
Aşağıda, onun mektuplarından yaptığımız alıntı, ne demek istediğimizi daha da iyi izah edecektir:
“Bu milletin din ve töreleri hakkında eksik bilgimiz var. Dünyanın bu tarafına seyrek geliniyor. Gelenler de ticaretten başka bir şey düşünmeyen tüccarlar. Türkler ise, bunlarla yüz-göz olmayacak kadar ağırbaşlılar. Bu sebeple tüccarların getirdikleri bilgiler yalan yanlış oluyor.
Belki de dünyanın bütün kadınlarından daha hür….. Hayatı hiç aksatmadan, zevkle süren, kaygılardan uzak yaşayan, boş vaktini komşu ziyaretleriyle, hamamlarda yıkanmakla, ya da bol para harcayıp yeni yeni modalar çıkarmakla geçiren yeryüzündeki tek kadın.
Avrupa’da hiç bir saray düşünemem ki, orada yabancı bir kadına karşı bu kadar namusluca davranılsın.
Hamamda ikiyüz kadar kadın vardı. Hiç birinde bizdeki gibi alaycı gülüşmeler ve fısıldaşmalara rastlamadım. Üstelik benim için “güzel, çok güzel” dediklerini işittim. Bir kadının, bir başka kadın için “güzel” diyebilmesi hâyâl bile edilemez.
Konakların hepsinde bir harem dairesi ve cariyeler var. Ancak bu cariyeler evin hanımına âit hizmetçiler. Evin erkeği ömrü boyunca bunları yolda görse tanımaz. Ne kadar garip değil mi?
Kış geceleri toplanıyorlar, geç vakitlere kadar öyle güzel ve saf eğleniyorlar ki zamanın nasıl geçtiği hissedilmiyor. Her evde misafir odaları var. İkram ve misafirperverlik Türklerin yaşama kudreti gibi bir şey…….”
Çok zor ve ağır bir konu olan Harem’i böyle bir kaç satırda özetlemek elbetteki mümkün değil. Ancak kendimizle, geçmişimizle barışma çabasının içinde küçük bir damla olmaktı niyetimiz.
Yazımıza bir soru ile son vermek istiyoruz:
Biz, zamanın hiç bir diliminde ve dünyanın hiç bir coğrafyasında sarayına aldığı bir köleden “valide sultan” dediğimiz zamanının “first lady”sini çıkaran bir başka medeniyet bilmiyoruz.
Siz biliyor musunuz?
Avrupa’nın On Büyük Yalanı
Cemil Meriç, “Kartaca’nın tarihini Roma’dan dinledik” diye yazmıştı. Roma karşısında mağlup olan ve bütün izleri silinen bu Afrikalı devlet, tarihini anlatacak bir Kartacalı çıkıncaya kadar sessizliğini koruyacak muhtemelen. Avrupa’nın Kartaca’sı olan Osmanlı tarihini de Avrupa merkezli bir bakışla okuyup okutmuyor muyuz? Biz de Osmanlı’nın tarihini Avrupa’dan dinleyenler safında değil miyiz? Osmanlı tarihini ‘Viyana’ya gittik, Viyana’dan döndük’ şablonuna sıkıştırarak anlatma hastalığımızdan belli değil mi bu? Niye Tebriz’e, Aden’e, dünyanın bir ucundaki Hindistan’ın Goa limanına kadar gittik demiyoruz da, Viyana’ya gitmeyi bu kadar önemsiyoruz? Üstelik Viyana’nın İstanbul’dan mesafesinin sadece 956 kilometre olduğunu bile bile söylüyoruz bunları (oysa Osmanlıların fethettikleri Bağdat’ın İstanbul’a olan mesafesi 1,334, Kirmanşah’ınki ise 1,579 kilometredir). Daha Yemen’i dâhil etmiyorum listeye, çünkü ölçüm aletlerimizi maazallah patlatabilir.
Tarihimizle ilgili bilgilerimizde Avrupa bu denli sabit, değişmez bir ölçü ise, bizzat Avrupa tarihiyle ilgili bilgilerimizde bu haydi haydi böyledir. Bu yazıda Avrupa’nın kendisi hakkında uydurduğu, sonra da beyinlerimize yerleştirdiği 10 yalana eğilecek ve onların gözlerimize serap serpen kuyu başlarında beliren saflığımıza beraberce güleceğiz. Buyurun.
1) Yunan mucizesi yalanı
Antik Yunanlıların insanlık tarihinde eşsiz bir mucize gerçekleştirdikleri tezi, kendi karanlık dünyasına fener tutmak için çırpınan Avrupalı aydınlar için afyon etkisi yapmış ve bu efsaneye can simidi gibi yapışmışlardır. Neden? Çünkü Rönesans yıllarında Avrupalılar ele gelir neleri varsa bunları Müslümanlardan aldıklarını biliyor ve Müslümanlar karşısında içine düştükleri aşağılık kompleksinden kurtulabilmek için onların haricinde bir tutamak arıyorlardı.
İşte sözde Yunan mucizesi, bu iflah olmaz hastalığa bir tür sahte deva olarak sunulmuştu. Nitekim bu tez, hiçbir işe yaramadıysa bile Yunan halkının Osmanlı bünyesinden koparılması için Avrupa çapında bir heyecan dalgasına yol açtı ve bağımsız bir Yunan devletinin kurulmasıyla sonuçlandı. Oysa ne o gün Yunanistan’da yaşayanlar Eflatun ve Aristo’nun torunlarıydı, ne de ortada herhangi bir mucize vardı. Üstelik Martin Bernal’in “Black Athena” adlı 4 ciltlik çalışmasında yetkinlikle ortaya çıkarttığı gibi, “Yunan mucizesi” diye bilinen uygarlığı kuranlar Yunanlılar değil, siyah derili Afrikalılardı, yani Fenikeliler ve Mısırlılar! Velhasıl Yunan mucizesi tezi, Romantiklerin icad ettikleri bir yalanı pazarlama çabasından başka bir şey değildi.
2) Magna Carta yalanı
Hangi aklıevvelin kitabını açsanız, dünyada demokrasinin ve anayasa hukukunun başlangıcı olarak İngiltere Kralı I. John’un yetkilerini kısıtlayan Magna Carta adlı belgeyi önünüze sürerler. ‘Adamlar daha Selçuklular devrinde demokrasinin temellerini atmışlar kardeşim’ yollu konuşmalara siz de sık sık rastlamış olmalısınız. Oysa çok özel bir durumdan neşet eden bu belgenin o günkü İngiltere tarihi için dahi “gerici” bir belge olduğunu bilmek önemlidir. Bakın neden?
Bir kere 1215 yılında imzalandığı bilinen Magna Carta’nın kral tarafından imzalanan orijinali değil de, kopyaları elimizdedir. İkincisi, bu belge ilerici değil, düpedüz gerici bir belgedir, çünkü Kral, feodal beylere, baronlara yeni vergiler yüklemek istiyor ve merkezî hükümetin gelirlerini artırmaya uğraşıyordu; baronlar ise tam tersine, eski düzendeki vergilerin aynen devamı için bastırıyorlardı. İşte krala imzalatılan belge, feodal ayrıcalıkların yeniden tanınmasını getiriyordu, kaldırılmasını değil. Yani ileriye gidişi değil, eskiye dönüşü amaçlıyordu.
Ancak tarihte yapılan bazı hareketlerin amaçlanmamış sonuçlar doğurması nadir rastlanan bir durum değildir. İşte Magna Carta’yı imzalatanların başına gelen de bu oldu. Onlar feodal sisteme dönülmesi için uğraş verirken, sonraki kralların, çözümü feodal düzenin dışında aramalarına yol açmış, böylece tahkim edeyim derken feodal düzenin yıkılmasını kolaylaştırmışlardı. Bu sebepledir ki, Kral I. John üzerinde uzmanlaşan Johns Hopkins Üniversitesi eski öğretim üyelerinden Sidney Painter, açıkça “Magna Carta’da demokrasi yoktur” diyebilmektedir. Çünkü bu belge, İngiliz feodalizminin resmi beyanlarından biridir sadece. Painter’ın altını çizdiği bir başka husus ise bu feodal geleneğin modern demokrasilerimizde yaşamaya devam ettiğidir! (1808 Sened-i İttifak’ını Magna Carta’nın geç bir yansıması olarak gösterenlerin ‘gözüne gözlük’ diyelim mi?) Yani aslında feodal düzen yıkılmadı, ruhu modern demokrasilere geçmiş oldu sadece.
3) Rönesans yalanı
“Rönesans” (Renaissance) kelime anlamı itibariyle ‘yeniden doğuş’ demek. 19. yüzyıl tarihçileri tarafından aydınlık kabul ettikleri kendi çağlarını karanlık Ortaçağ’dan ayırt etmek üzere icat edilen “Rönesans” terimi, nedense fazlasıyla ciddiye alınmış ve sanki tarihte böyle bağımsız bir dönem yaşanmış gibi gösterilmiştir. Oysa tarihte Rönesans’ı meydana getiren ustaların yaşadığı ve eserlerini ortaya koydukları bir zaman diliminden söz edebilmekle birlikte, öyle planlı programlı, tasarlanmış, başı ve sonu belli bir dönemi kesinlikle göremeyiz.
İnsanın otoriteleri sorgulamaya başladığı dönem olarak yüceltilen Rönesans’ın kendisi nedense sorgulanmaz, kutsal bir inek gibi çevremizde döner durur. Oysa Lynn Thorndike adlı uzman, daha 1943 yılında şunları söylüyordu: “Hiç kimse Rönesans’ın ayrı bir dönem olarak varlığını ispatlayamadı; hatta bunu yapmak için çaba da göstermedi.” Yani Rönesans’ın Orta Çağlardan nasıl ayırt edilebileceğini bilmediğimiz halde Rönesans’ın varlığı hakkında kesin bir dille konuşabiliyoruz.
İşte günümüzün en önde gelen Rönesans uzmanlarından Peter Burke, dikkatimizi Rönesans’ın Latin ve Yunan kaynaklarına, yani binlerce yıl öncesine bir ‘geri dönüş’ hareketi olduğu noktasına çeker. Yani Rönesans aydınları, aslında ilerici değil, gericidir. Nitekim genellikle Rönesans’ın hümanist yazarları arasında zikredilen Montaigne, bazı bakımlardan Rönesans aleyhtarı değil midir?
Avrupa tarihinin yalanlarını bir yazıya sığdırmak ne mümkün! Keşke imkânım olsa da hepsini geniş geniş anlatabilsem sizlere. Belki bir kitapta, kim bilir!
4. Amerika’nın keşfi yalanı
Avrupa’nın aslında epeyce geç kalmış “keşifler çağı”, Kristof Kolomb’un Hindistan’a gitmek için yola çıkıp tesadüfen Amerika’yı keşfetmesiyle başlatılır ve amacı, dünyayı tanımak ve dışa açılmak gibi masum sebeplerle açıklanır. Oysa gemide tuttuğu seyir defterinden gerçek niyetini öğrenmek mümkündür Kolomb’un: Tutsak aldığı yerlileri çalıştırarak elde edeceği altın ve gümüşleri gemilerle Portekiz’e getirmek ve “kâfirler”in, yani Müslümanların elindeki kutsal toprakları ele geçirmek. Bunu bir Haçlı seferiyle gerçekleştirmeyi düşlüyordu masum kâşifimiz. Kolomb’un, Müslümanların bulunduğu ülkelerin doğusunda bulunan efsanevî Hıristiyan Kral Prester John’un yardımını sağlamak ve böylece bir sandviç harekâtıyla İslam tehdidini bertaraf etmek üzere Hindistan’a gittiğini de okuyunca mesele iyice çetrefilleşiyor.
Bu yalanın bir başka boyutu da şu: 1492, Amerika’nın keşif tarihi değil, sonradan “Amerika” adı verilen toprakların işgal tarihidir. Zira Amerika, Kolomb’dan yüzyıllar önce Vikingler tarafından keşfedilmiş, bazı Müslüman gemiciler Güney Amerika’ya gidip gelmiş, nihayet son ortaya atılan iddiaya göre ise Çinli bir Müslüman olan Zeng He, bu defa Çin’den yola çıkarak Amerika’ya ulaşmıştır. Velhasıl Kristof Kolomb, Amerika’nın ilk değil, son kâşifidir.
5. Bilimsel devrim yalanı
Bazı yalanlar tekrarlana tekrarlana apaçık doğrular katına çıkabiliyor. “Bilimsel devrim” terimi ilk kez 1939’da ortaya atılıyor. Yine de onu bir kitabın kapağında görmek için 15 yılın geçmesi gerekecektir. Hepi topu 50 yıllık bir ömrü bulunan bu terimin dimağımızı böylesine felç etmesi de gösteriyor ki, bir büyücülük olayıyla karşı karşıyayız. Tek farkı, büyünün bilimsel bir kılıkla yapılıyor olması.
California Üniversitesi’nde sosyoloji profesörü olan Steven Shapin, “Bilimsel Devrim” adlı kitabına bu yalanın tarihini yazmakla başlıyor. Shapin’e göre “bilim” ve “bilim adamı” terimleri ancak 19. yüzyılda kullanıma girmiş olup 20. yüzyıl başlarına kadar da yaygınlaşmamıştır. Yani bilimin kamuoyu nezdinde bugünkü değerini kazanması, dün denilecek kadar yeni olaydır. Dolayısıyla hem Avrupa, hem de Osmanlı tarihine, bilimin bugün kazanmış olduğu yeni çerçeveden bakarsak fena halde çuvallarız.
Bugün ‘bilimsel devrim’ denilince akan sular durur. Birisi Kopernik, Galile ve Newton’dan söz etti miydi, ayet duymuşçasına sessizliğe bürünür çehreler. Dudaklar bükülür, anlamlı anlamlı kafalar sallanır, ‘Elin adamı neler yapmış bizimkiler uyurken’ nutuklarına sığınılır. Oysa meselenin iç yüzü hiç de öyle değildir.
Mesela Newton’un yaşadığı devirde Cambridge Üniversitesi’nin hali niceydi, biliyor muyuz? Okuyacak öğrenci bulamayan üniversite, öğrenci çekebilmek için indirim üstüne indirim yapıyor, hocalar okulu cazip hale getirebilmek için bırakın sınıfta bırakmayı, talebeye sınıf atlatıyorlardı, sınıf! Üstelik aynı zamanda bir ilahiyatçı da olan Newton, buluşlarının bilimsel sonuçlarından çok, kafasındaki din kavramı açısından taşıdığı anlamla ilgileniyor, Hıristiyanlığın dünyaya nasıl yeniden hakim olacağını tahmine çalışıyordu. Bunun için ayrı bir kitap bile yazdığını biliyoruz. Üstelik zat-ı devletleri, büyücülükle de iştigal ederdi. Hatta bu yüzden adı, çağdaşları arasında “son büyücü”ye dahi çıkmıştır.
Daha ‘bilimsel devrim’in Müslümanlardan çalınan bilgilerle yapıldığı üzerinde durmadık. Galile’ye ‘süredurum ilkesi’ni ilham veren Nasirüddin Tusi’nin 13. yüzyıldaki buluşundan haberimiz yoksa saf saf Avrupa’daki bilimsel devrim yalanına inanmaya devam ederiz elbette.
6. Sanayi devrimi yalanı
Bir “sanayi devrimi” lafıdır gidiyor. Orta malı siyasetçisinden mahalle mektebi seviyesine inmiş bazı üniversitelerin hocalarına kadar yığınla insan, sorgu sual etmeden, ‘Eller aya, biz yaya’ teranesini tutturmuş, Avrupa’nın sanayi devrimini gerçekleştirdiğini, bizimse bu ‘evrensel gelişme’yi ıskalayıp çağdaşlık trenini kaçırdığımızı tekrarlıyorlar.
Nasıl “bilimsel devrim”, tarihçilerin, seçtikleri bir zaman dilimine yüzyıllar sonra yapıştırdıkları bir yafta ise, “sanayi devrimi” de 19. yüzyılın ortalarına doğru coşkuyla keşfedilmiş ve bu yüzden bazı özellikleri abartılmış jenerik bir terimdir. Filmin jeneriği, filmin kendisi olabilir mi?
Sanki Sanayi Devrimi bütün Avrupa’da aynı anda olmuş bitmiş bir olay gibi sunulur bize. Halbuki İngiltere’de giderek hızlanan ve istikrarlı bir tarzda gelişen sanayileşme, Fransa’da ağır aksak ilerlemiş ve büyük ölçüde İngilizleri taklit etmiştir. İngiltere’ye adamlar yollanmış ve hem makine, hem de işçi getirtilmiştir. Böylece Fransa için bir Sanayi Devrimi’nden değil, olsa olsa İngiliz makine sisteminin girişinden söz edebiliriz.
Bilimsel buluşların Sanayi Devrimi’ni hazırladığı iddia ediliyor. Hiç alakası yoktur. Mesela buhar gücüyle çalışan makineyi tasarlayan James Watt bilim adamı değil, amatör bir mucitti. Çelik sanayinin babası kabul edilen John Wilkinson bir işadamıydı. Tekstil dokuma tekniğinde çığır açan iplik eğirme makinesi tasarımını başkasından araklayan Samuel Arkwright, inanmayacaksınız belki ama bir berberdi!
Başka kuşkular da var. Mesela “Sanayi Devrimi’nde geçtiği ileri sürülen sahneler, ancak 70 yıl sonra yaşanmış olabilir.” diyor Minnesota Üniversitesi’nden Herbert Heaton. Yani sonraki yıllarda cereyan etmiş olayları önce olmuş gibi gösterme numaraları da söz konusu. Düşünün bir, İngiltere’de 1830’larda bile pamuk işçilerinin sayısı, evlerde çalışan halayıkların sayısından azdı. 1850’de Yorkshire şehrinde yün eğirme işinin hâlâ elle yapıldığını gösteren kanıtlar mevcut. Hatta 1877’de, makinelerdeki kadar ucuza elle dokuma yapan bir imalatçı yaşıyordu İngiltere’de. Bu Fransa ve Almanya için haydi haydi böyleydi.
Sanayileşme sadece üretim artışıyla değerlendirilemez. Önemli olan hangi bedeller karşılığında başarıldığı değil midir? İngiltere’de uyuşturucu neden yaygındır bilir misiniz? Fabrikalarda geçen uzun gecelerde anneler bebeklerini uyutmak için afyon kullanıyorlardı da ondan. Tarih, ne yazık ki acımasızdır.
7. Galile’nin yargılanması yalanı
Bilim-din çatışması denilince ilk öne sürülen örnek, Galile’nin yargılanmasıdır. Kendilerinin “aydınlık” tarafta bulunduklarına adları gibi iman etmiş çevreler, “karanlık”ı temsil eden Ortaçağın ve Kilisenin baskı ve işkencelerine karşı direnen(!) bu soylu kahramana alkış tutarlar.
Oysa Galile’nin yargılanması diye bir olay cereyan etmemiştir. Af edersiniz, şöyle düzelteyim; yargılanmıştır ama bu, dostlar alışverişte görsün kabilinden bir yargılamadır ve Galile’yi mahkûm etmek bir yana, onu muhtemel fanatik hücumlarından kurtarmak için düzenlenmiş bir mizansenden ibarettir. Kendisini yargılayan Kardinaller, Galile’nin okul arkadaşlarıydı. Unutmayalım ki Galile, kilisenin bünyesindeki bilim adamlarındandı. Nitekim Papa da eski bir arkadaşı oluyordu. Hatta iki kızını rahibe olmaları için manastıra kapatan da bilim güneşimiz Galile’den başkası değildi.
Üstelik Galile’nin yargılanış sebebi, Dünya’nın Güneş’in etrafında dönmesi gibi bilimsel düşünceleri değil, bağlı olduğu, bağlı olmak ne kelime, bizzat içinde bulunduğu Katolik Kilisesi’ne itaatsizliğidir; yani kilise içi bir meseleyle karşı karşıyayız. Papa’ya, teorisini bir varsayım olarak sunacağına söz verdiği halde, bu sözünü tutmayan ve kitabını bildiği gibi bastıran Galile’nin arkadaşları tarafından gerçekleştirilen bir kurtarma operasyonudur yargılama. Anlayacağınız, Galile bahane, onun üzerinden dinin mutlaka bilime karşı olması gerekiyormuş gibi bir sözde gerçeklik üreterek nasiplenenler şahane!
8. Siyonizm yalanı
Yahudi meselesi, bir Avrupa sorunuydu; ama İslam âlemine fatura edildi. Avrupa, yüzyıllar boyu uğraştı durdu Yahudilerle. Şehrin içine bile almadı onları; mahallelerini yaktı, kovdu, dövdü, öldürdü, mallarını müsadere etti. Aynı dönemde ise İslam âleminde Yahudilerin keyiflerine diyecek yoktu.
Öte yandan Siyonizm’in babası Theodor Herzl’in II. Abdülhamid’e Avrupa’yı şikâyet etmesi gerçekten tuhaftı. Bir Ortadoğu kavmi olan Yahudiler, kendilerini Avrupa’ya sürgün edilmiş gösterip yerlerine dönmek isterken, Abdülhamid onları kullandığını Avrupa’nın biliyordu. Nitekim tekliflerini reddedince haklılığı gün gibi ortaya çıktı; onu devirmekten tutun da Çanakkale’de bize karşı savaşmaya kadar pek çok komplo ve girişimin başında Siyonistler yer alacak, İngilizlerin yedek güçleri, daha doğrusu “Asya’ya karşı Avrupa kalesinin suru”, “barbarlığa karşı uygarlığın uçbeyleri” olarak harekete geçeceklerdi. Hâlâ da öyle değil mi?
Daha da acı olanı, “topraksız bir halk” dedikleri Yahudilere, “halksız bir toprak” olarak sundukları Filistin’in durumuydu. Milyonlarca Müslüman ve Hıristiyan Filistinli yaşamasına rağmen (nüfusun yüzde 95’ini oluşturuyorlardı), Filistin toprağı boş bir arazi olarak sunuldu dünyaya. Ancak şimdi aynı trajedi, hem de kat be kat fazlasıyla Filistin halkı için geçerli, yani toprakları ellerinden alınmış durumda. Ne var ki, o hayırhah Avrupa’nın kılı kıpırdamıyor. Neden? Çünkü İsrail devleti, Ortadoğu üzerinden geçecek stratejik hammadenin, yani petrolün kontrolü için gerekliydi ve bunun, Yahudi halkına insanî yardımla herhangi bir alakası yoktu.
9. Doğu despotizmi yalanı
17. yüzyıla kadar Çin, Hint ve İslam âlemlerine oranla epeyce geride bulunan Avrupa, kendisi haricindeki medeniyetlere bilinçli bir çamur atma stratejisini izledi. Ağır bir aşağılık kompleksi içindeydi. İşte bu strateji doğrultusunda Doğu’nun despotik bir yönetimi olduğu tezi ortaya atıldı ve Marx’tan Weber’e, hatta bugünkü bazı akıldanelerimize kadar pek çok kafayı iğfal etmeyi başardı.
Oysa Lucette Valensi gibi araştırmacıların da ortaya koyduğu gibi, bu, Avrupa zihniyetinin, gerisinde bulunduğu Doğu’yu gözden düşürme ve onun üzerinden kendi kimliğini üretme mücadelesinin bir parçasıydı. Ancak Voltaire ve Althusser gibi iki büyük düşünür bu yalanı yutmamış ve asıl despotizmin Avrupa’da yaşandığını, Avrupalı düşünürlerin, kendi ülkelerindeki despotizmi, dışarıya yansıtarak, yani Doğu’yu istismar ederek okurlarına anlattıklarını, artık Osmanlı’nın yakasından düşme vaktinin geldiğini dile getirdiler. Ne ki, bu tatlı yalanın ısıttığı sıcak yataktan kalkmaya kimse razı değildi.
10. Batı’nın üstünlüğü yalanı
İktisat ilminin kurucularından Adam Smith, 1770’lerde Çin teknolojisinin Avrupa’dakinden ileri olduğunu itiraf ediyordu, biz ise 18. yüzyılda Avrupa’nın dünyanın en ileri uygarlığı olduğunu savunmaya devam ediyoruz. Neden acaba? Şundan sanırım: Beyinlerimiz keşifler, icatlar, Rönesans, Aydınlanma, Bilimsel Devrim gibi bir sürü Avrupa yalanıyla tıka basa doldurulmuş durumda. Böyle olunca, dünyanın diğer bölgelerinde neler olup bittiğiyle ilgilenmiyor ve daima skora takılıyor gözümüz: Ne olsa maçın kazanılıp kazanılmadığı önemli.
Öyleyse Hodgson ve Blaut gibi birinci sınıf tarihçilerle sesimizi gürleştirelim: Avrupa’nın “gelişmesi”, Afrika ve Asya karşısında uzun süren geri kalmışlığını telafi etmeye ancak 1800’lerde yetecekti. Avrupa, dünyanın diğer kısımlarındaki gelişmelerden o kadar uzak kalmıştı ki, şu meşhur keşiflerle bir parça nefes alabilmişti. Bu açılma da, Asya ekonomilerinin tarihinde pek çok defa vuku bulan bir gerileme anına denk gelmiş, Osmanlı ve Çin dahil Doğu’nun başlattığı bir küreselleşme dalgasının üzerine binmişti. İşte Avrupa bu sayede kıyıda köşede kalmaktan kurtulup küresel ekonominin motoru olabildi.
Son sözü Hodgson’a bırakmak en iyisi. Ona göre, modern dünya ile Batı, aynı şeyler değildir. Modernlik, Afrika, Asya ve Avrupa’nın beraberce inşa ettikleri bir oluşumdu. Yüzyıllar süren bu hazırlık döneminden kârlı çıkan bölge, fırsatları değerlendirmeyi bilen ve bir katalizör rolü oynayan Avrupa oldu. Şartlar orada birbirine kavuştu ama kavuşmayabilirdi de. Modernlik Çin’de veya İslam âleminde de ortaya çıkabilirdi (tabii oralara mahsus görünümleriyle). Asya ve Afrika’nın muazzam bilgi birikimi ve ticaret ağı olmasaydı, Avrupa’daki modern dönüşüm hayal dahi edilemezdi.
Düşünün ki, Vasco da Gama bin bir zahmetle Ümit Burnu’ndan dolaşıp Hindistan’ın Kalküta limanına indiğinde İspanyolca konuşan bir Tunuslu Müslüman tüccarla karşılaşmış ve pek şaşırmıştı. Haklıydı, çünkü buraları bilmeyen tek medenî kıta, Avrupa’ydı.
Mustafa Armağan
Batı ( Daha Çok Avrupali ) Türkleri Neden Sevmez …

İstanbul Üniversitesi’nde öğretim üyesi Alman asilli Prof. Naumark ile bir kısım talebesi Boğaziçinde geziye çıkarlar. Talebelerden biri prof. Naumark’a su soruyu sorar:
- Avrupa bizi neden sevmez hocam ? prof. Naumark su cevabi verir:
- Çok samimi olarak itiraf edeyim ki, Avrupalı Türkleri sevmez ve sevmesi de mümkün değildir, Asırlardır kilisenin Türk ve İslam düşmanlığı Hıristiyanların hücrelerine sinmiştir. Sebeplerine gelince:
1. Müslüman olduğunuz için sevmez. Ama faraza laik söyle dursun, Hıristiyan olsanız da size düşman olarak bakmaya devam eder.
2.Sizler farkında değilsiniz ama, onlar su gerçeğin farkındadırlar: Tarihten Türk çıkarılırsa tarih kalmaz. Osmanlı arşivi tam olarak ortaya çıkarsa, bugünkü tarihlerin yeniden yazılması gerekir.
3. Avrupanın pazarı idiniz. Simdi Avrupayı pazar yapmaya başladınız.
4. En az 400 yıl Avrupa’da sırtımızda ve ensemizde at koşturdunuz.
5. Selçuklular Anadolu’yu, Osmanlılar ise orta Avrupa ve Balkanları Haçlı ordusuna mezar ettiler.
6. Sizi silah ile yenemeyenler, sizleri kendilerine
benzeterek hakimiyet sağladılar.önce ahlaki değerlerinizi yıpratmaya başladılar giyiminizden yaşantınıza kadar sonra kendi içinizde sizi bölmeye başladılar A-B-C-D gibi
7. Selçuklu ve bilhassa Osmanlı, İslamiyet uğruna her şeyini feda etmeseydiler, İslamiyet bugün belki sadece Hicaz’da varlığını devam ettirirdi, Kaldı ki Vahhabiliği kuranlar da, İngiliz Dominyon Bakanlığının adamlarıdır. Bati her yerde İslamiyeti, sapık inançlara kanalize etti.Ama Osmanlı, Asr-i Saadet’i devam ettirdi.
8. Kilise size kin kusmaktadır. Ve sebepleri yukarıdadır.
9. Ben Türkiye’ye geldiğimde 2 üniversiteniz vardı, simdi 19 üniversite var. (O tarihte öyle idi simdi ise çok daha fazla.) Osmanlı zamanında ise her yerde bir medrese vardı tarihinize bakin her medresede bilim eğitimi vardı ilk denizaltını Osmanlının yaptığını çoğunuz bilmiyorsunuzdur belki de ama Avrupa bunu biliyor
10. Sizler, gerçek hüviyetinize döndüğünüz an Avrupanın refahı ve medeniyeti yıkılır.Ama sizde bunun olması bu şartlarda çok zor.
11. Yine sizler, Avrupanın tarihi düşmanısınız ve daima düşman olarak kalacaksınız.”
Evet, almasını bilene ders ve ibretlerle dolu bir itirafname…
Avrupalıların Gözünde Truvalılar ve Türkler
Rönesans devrinde geniş kitlelere yönelik Osmanlı/Türk karşıtı oldukça büyük bir literatürün oluştuğu biliniyor. Bu literatürde Osmanlılar/Türkler Hıristiyan dünyayı tehdit eden büyük bir tehlike olarak tasvir edilmekteydi. Siz bu literatürün yanı başında, esas olarak seçkinlere hitap eden ve Türkleri kâh Truvalılarla kâh Romalılarla ilişkilendiren bir edebiyata dikkat çekiyorsunuz. Bu iki literatür nasıl oldu da bir arada varolabildi? Bunların ve özellikle de ikincisinin kapsam, içerik ve hedeflerinden bahsedebilir misiniz?
Avrupalıların Türk olarak tanıdığı Osmanlıların, 16. yüzyılda Hıristiyan Avrupa için ciddi bir tehlike oluşturdukları bir gerçektir. Aslında, bugünkü Avusturya topraklarına ve Venedik yakınlarına akınlar yapan, İtalya’nın güneyinde Otranto’yu fetheden, Korsika’ya, Balear Adaları’na, Nice kentine asker çıkaran Osmanlı ordusu ve donanmasına karşı bir propagandaya girişilmesi olağandır. Matbaanın icadından 16. yüzyılın sonuna kadar bu konuda, çoğu tek ya da birkaç sayfalık broşürler olmak üzere binlerce yayın yapılmıştır. Bunların amacı kamuoyu oluşturmak, Avrupalıları Türklere karşı yüreklendirmek ve aynı zamanda Türklerin etkisinden kurtarmaktır. Çünkü unutmayalım ki bu dönemlerde Osmanlı topraklarından batıya doğru göç edenlerden çok daha fazla insan, Avrupa’dan Osmanlı’ya akmış ve bu akış da yalnızca zorunluluk dolayısıyla olmamıştır. Bu göç Yahudilerle sınırlı kalmamış, çok sayıda Hıristiyan da daha fazla iş ve servet olanağı sunan Osmanlı tarafına geçmiş ve bunların bir bölümü de Müslüman olmuştur. Örneğin Osmanlı ordusu, 1526′da, Mohaç savaşı ve Macaristan Krallığı’nın yıkılması ile sonuçlanan sefere hazırlanırken, Venedik ajanlarının gönderdikleri raporlar çok karamsardır. Bunlardan biri: “Böyle giderse sonunda hepimiz Türk (yani Müslüman) olacağız” diye yazar ve ekler “Burada genç kızın tanesi birkaç akçeye satılır”, yani her şey o denli kötü değildir! Esasında Türk karşıtı Avrupa literatüründe çoğu zaman, ötekinin cazibesine kapılma endişesi sezilir.
Seçkinler, karar vericiler ise, duygulara ve özellikle dine hitap eden bu yayınların dışında Türklerin başarılarının nedenlerini anlamaya ve buna karşı önlem almaya çalışıyordu. Bunlara, Osmanlı devletinin tarihi, kaynakları ve yönetim sistemi konusunda bilgiler gerekliydi. Sonuç olarak Rönesans boyunca seçkinler için ayrı, halk için ayrı iki tür Türk literatürü oluşur. Bunun en iyi örneği “Türkler Romalıların mirasçısı mıdır?” başlıklı yazıda sözünü ettiğim Francesco Sansovino’dur. 1571′de, yeni bir Osmanlı-Venedik savaşının ortasında, Kıbrıs’ın alınmasından birkaç ay sonra ve İnebahtı deniz savaşından birkaç ay önce, yayımlamış olduğu Annali Turcheschi’de Türkleri Romalıların mirasçısı ilan eden yazar, aynı yıl içinde Türklere karşı savaşan Venedik askerini yüreklendirmek için iki de broşür basar ve popüler anti-Türk literatürünün iki ana temasını işler. Birincisi “exhortatio” (teşvik, yüreklendirme) türündendir, “prophetia” (kehanet) türünden olan ikincisi ise Türklerin yakın yenilgisine işaret eden “haber”lerden söz eder. Burada Sansovino, “İskit ülkesinin dibindeki mağaralardan çıkmış olan Türkler, ancak Doğu halklarının korkaklığından, Rum imparatorlarının anlaşmazlıklarından ve Batı Hıristiyanlarının kavgalarından, yani kendi yanlışlarımızdan dolayı büyümüşlerdir” diye yazar. Görüldüğü gibi, burada Romalılara ya da Truvalılara atıf yoktur ve dönemin yazarlarının Türklerin kökenini gayet iyi bildikleri de açıktır. Dolayısıyla Rönesans aydınları arasında “Türk dostu” ya da “Türk düşmanı” diye bir ayrım yapmanın söz konusu olmadığı, ancak iki farklı amaç taşıyan iki tür literatürün varolduğu anlaşılır. Aynı zamanda alıntısını yapmış olduğum cümlede alışılmış bir motif daha işlenir. Dindar okuyucunun “Nasıl olur da Tanrı bize karşı kâfirlerin üstünlüğünü sağlar” diye kafasında belirebilecek şüpheyi gidermek için kullanılan her zamanki gerekçe “yanlışlarımızdan ya da günahlarımızdan dolayı Tanrı’nın bize verdiği ceza” olmuştur. Ancak bu sav aynı zamanda iki tür Türk literatürünün ortak paydasıdır. Çünkü halktan biri “Günahımız neydi de Tanrı bize Türkleri saldı” derken seçkinler “Nerede yanlış yaptık da yenildik” diye sormaktadır.
Sansovino ve benzerlerinin bu soru karşısındaki tutumları, Romalılar ile Türkler arasında etnik bir bağ kurmak değildir. Romalıları dünya hâkimi yapan disiplini ve askeri gücü Osmanlılar kendilerine mal etmişlerdir, bundan dolayı Osmanlılar Roma İmparatorluğu’nun manevi mirasçısı olmak üzeredir diye yazarlar. Bu ifade aynı zamanda bir özeleştiridir.
François Hartog Herodot’la ilgili çalışmasında “Başkalık retoriği esas olarak bir tercüme işlemidir: Amacı, başka’yı aynı’ya geçirmektir” der. Bu çerçevede Osmanlılara ilişkin Truva ya da Roma yakıştırması ötekiyi kendi düşünce dünyasında anlamlandırıp “Batı”nın tarihsel/kültürel ve ideolojik algılamaları içerisinde tasnif edip tanımlama çabası olarak değerlendirilemez mi? Söz konusu olan “öteki”yi tanımlamaya ilişkin genel stratejinin bir örneği olarak düşünülebilir mi?
Doğrudur, ancak başka parametreler de vardır. Romalıların, Vergilius’un Aineiad’ıyla doruğa ulaşan kendilerini Truvalıların mirasçısı olarak görme eğiliminin ortaçağ ve Rönesans Avrupa’sında çok sayıda taklitçisi olmuştur. Özellikle Fransız krallarının ve daha birçok soylu Avrupa ailesinin Truvalılardan geldiği savunulmuştur; yani bir halkın ya da bir soyun atalarını Truvalılara bağlamak dönemin alışılmış bir yöntemidir. Bunun amacı, söz konusu grubu Romalılarla eşitlemek ve dolayısıyla değerlendirebilmekti. Bu durumda neden Türklere de aynı işlemin uygulandığını sorabiliriz. Bunun söz konusu yazıda ve yukarıda anlattıklarımdan başka bir yanıtı da olabilir. Türklere Truvalı-Romalı benzetmesi yapan yazarların İtalyan ya da Fransız olduğunu görüyoruz. Bu benzetmeyi yapmakla onları, Roma İmparatorluğu’nun ve evrensel bir iktidar olarak algılanan imparatorluk kavramının mirasçısı -ya da mirasçı adayı- olarak görüyorlar. Oysa o dönemde Roma İmparatorluğu’nun resmi ve tescilli mirasçısı Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu, yani Almanya’dır. Böylece özellikle Fransız yazarlar için Türkleri imparatorluğa layık görmek aslında Almanlara karşı tavır almaktır ki I. François ile Kanuni döneminden beri başlayan Osmanlı-Fransız dostluğu da özellikle Almanya’ya karşıdır.
Bu konuda Kanuni’nin tutumu farklı değildir. 1547 tarihinde I. Süleyman ile Charles Quint arasında imzalanacak ilk anlaşma öncesi uzun müzakerelerde Osmanlı tarafı Charles Quint’in imparator unvanını kabul etmemekte ısrar etmekte, onu yalnız İspanya kralı olarak tanımaktadır. Dönemin Alman literatürü ise Roma ve Bizans imparatorlarının silsilelerini ve portrelerini verdikten sonra Alman imparatorlarına geçen imparator albümleri düzenler. Böylece Türklerin Truva ya da Roma kökeni, tarih meraklısı Rönesans aydınlarının edebi bir yakıştırmasının ötesinde, dönemin politikasının ve iktidar ideolojilerinin bir parçası haline gelir.
Osmanlıların bahsettiğiniz Truva ve Roma yakıştırmalarından haberdar olduğu söylenebilir mi? Özellikle II. Mehmed’in bu yakıştırmaları bildiği ve bilhassa da Konstantinopolis’in sembolizmine kendi iktidar söyleminde yer verdiği söylenemez mi? Fatih sonrasında bu tarz bir meşruiyet söylemine dönük ilgi ortadan kalkıyor mu?
Fatih Sultan Mehmed’in imparatorluk fikrini devam ettirmek istediğini ve Kanuni’nin de bunu ilk saltanat yıllarında (İbrahim Paşa’nın öldürülmesine kadar) denediğini biliyoruz. Bu konuyu uzun uzun Kostantiniyye ve Ayasofya Efsaneleri kitabımda işledim. II. Mehmed’in ise, Batılıların ve son Bizanslıların kurmuş oldukları Truvalılar-Türkler ilişkisinden haberdar olduğunu Kritovulos’tan öğreniyoruz. Kritovulos, günümüzde çoğunlukla sanıldığı gibi bir Bizans tarihçisi -ve bundan dolayı daha az güvenilmesi gereken biri- değildir. Tursun Beğ’le birlikte ve Tursun Beğ kadar II. Mehmed’in resmi tarihçisidir. Yazmasının tek nüshası Topkapı sarayındadır. En azından şunu söyleyebiliriz: Kritovulos Fatih’in istemediği, onaylamadığı bir şeyi yazamazdı. Dolayısıyla II. Mehmed, Kritovulos’un yazdığı gibi, Truva harabeleri önünde Türkler Truvalıların intikamını aldı dememişse bile bunun yazılmasına karşı çıkmamıştır. Ayrıca metin dikkatli okunursa, II. Mehmed, Türklerin Truvalıların soyundan geldikleri “iddia”sını sahiplenmiyor, Türklerin “Asyalı” olarak Yunanlılardan ve herhalde onların mirasçısı Bizanslılardan, kendileri gibi Asyalı olan Truvalıların intikamını almış olduklarını söylüyor.
Bilindiği gibi II. Bayezid döneminde, biraz Osmanlı köklü hâkim sınıfların-ulema ve gazilerin-Fatih’in politikasına tepki göstermesi, biraz da Cem olayının getirdiği temkinlilik, imparatorluk projesini en azından ideolojik bir söylem olarak aksatmıştır. I. Selim ise başka bir ideoloji ile Osmanlıları arkadan vurmaya çalışan Safevilere karşı, Sünniliğin koruyuculuğunu yüklenmek zorunluluğunda olmuş ve Doğu’ya yönelmiştir. Kanuni döneminin başında, İbrahim Paşa’nın da etkisiyle, Roma’nın mirasına sahip çıkacak bir imparatorluk söylemi ivme kazanır. Padişah, Venediklilere Papalık ve imparatorluk taçlarından esinlenen bir taç ısmarlayarak, seferlerde otağında huzuruna çıkan Batılı elçilere göstermek üzere yanında taşır. İbrahim Paşa da Buda’dan getirmiş olduğu Herkül ve Venüs’ün çıplak ve altın kaplamalı heykellerini Atmeydanı’nın ortasına diker. Ancak böyle bir projenin içeride, özellikle de ulema arasında kabul edilme olanağı yoktur. İbrahim Paşa’nın öldürülmesi, Kanuni’nin yaşlanması ve oğullarının kavgaları arasında yıpranmasıyla birlikte Ebussuud Efendi’nin güçlü bir siyasi figür olarak ortaya çıkması ve süregelen İran seferleriyle Osmanlı hükümdarının yeniden Sünniliğin koruyucusu olarak belirmesi, imparatorluk özlemini sona erdirecektir. Bu konumda Süleymaniye Camii geçiş döneminin bir simgesidir. Büyük bir olasılıkla, yukarıda sözünü etmiş olduğum ve kendisini “İspanya Kralı” Charles Quint’e karşı tek “imparator” olarak tanıyan 1547 anlaşmasından sonra, I. Süleyman, kendisi için yaptırdığı Şehzade Camii’ni, ölen oğlu Mehmed’e adayarak, Ayasofya modelinde yeni bir caminin yapımına girişir. Oysa imparatorluk simgesini pekiştirecek olan bu anıt, aynı zamanda Sünniliğin şampiyonu Müslüman bir hükümdarın eseri olarak sunulacak ve en önemlisi, gelecek nesillere bu biçimde aktarılacaktır.
Osmanlılara ve hatta Küçük Asya’daki Osmanlı öncesi beyliklere yönelik Roma yakıştırması sadece Batı dünyasında yapılmıyor. Ortadoğu’da Roma tabirinin İstanbul merkezli bir coğrafyaya atıfla kullanıldığını görüyoruz ve bu bağlamda Osmanlı ya da öncesindeki beylikler bu bölgede “Rumi” olarak adlandırılabiliyor. Hatta örneğin Portekizliler 16. yüzyılda Osmanlılara ilişkin “Rum” ya da “Rumi” adlandırmasını mesela İtalya’dan değil de Arap ya da Hint Okyanusu memleketlerinden tevarüs ediyorlar. Bu bağlamda Roma’ya dair sembolizmin sadece “Batı”da değil, “Doğu”da da siyasal meşruiyet söylemlerinde önemli bir konumu olduğu söylenemez mi?
Burada birbirleriyle karıştırılmaması gereken iki ayrı şey var. Birincisi, yukarıda sözünü ettiğimiz, Avrupalıların Türkleri Romalıların mirasçısı ve dolayısıyla evrensel imparatorluğa aday olarak görmeleri, ikincisi ise Türklerin kendilerine “Rumi” demeleri. İkincisi Bizans’tan aktarılan bir terim. Bilindiği gibi Bizans ve Bizanslı sözcükleri sonraki tarihçilerin kullandıkları terimlerdir. Bugün Bizans diye adlandırdığımız Doğu Roma İmparatorluğu devleti ve üyeleri kendilerini 1453′e kadar Romalı, yani Rum olarak tanımlardı. Bu terimi Doğu halkları ve Araplar olduğu kadar Türkler de kullanmıştır. Bizans’ın Araplarla ve sonra Selçuluklarla ilk temas halinde olduğu Sivas ve yöresi Rum eyaleti olmuştur. Rumeli için de aynı şey geçerlidir. Osmanlı Türkleri de kendilerini hiçbir zaman Türk olarak tanımlamadıkları, hatta bu sözcüğü genellikle hakaret saydıkları için, eski Bizans topraklarına yerleşince, kendilerine, özellikle 15. ve 16. yüzyıllarda Rumi demişlerdir. Örneğin Gelibolulu Ali Bey, Kahire’yi anlatan kitabında Türklerle Araplar arasında bir karşılaştırma yaparken hep, “biz Rumiler” der. Ancak Kültür Bakanlığı yayınlarında bu metni “sadeleştirerek” yayımlayan Orhan Şaik Gökyay “Rumi”yi Türk olarak çevirmiştir. Aynı biçimde Kritovulos bugünkü Yunancaya “uygulanarak” yayımlandığında, yazarın Fatih için sürekli kullandığı “Basileus” (imparator) sözcüğü “Sultan” olarak çevrilmiştir.
Bu konuda başka bir eğlenceli örnek daha vardır. Büyük bir olasılıkla 16. yüzyılda Rum Ali Ağa adında biri Beşiktaş’ta bir mescit yaptırmış, ondan sonra da mahallenin adı Rum Ali Mahallesi olarak günümüze kadar gelmiştir. Ancak bir gün herhalde bir yetkili “Olur mu öyle şey!” demiştir ki, mahallenin adı Türk Ali’ye çevrilmiştir. Aklıma gelince hep, rahmetli bunu duysaydı kim bilir ne kadar kızardı, diye düşünüyorum.
17. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı’nın Hıristiyan dünyaya yönelik bir tehdit olarak algılanması ya da Roma benzetmesi, yerini Doğu despotizmi tanımlamasına bırakıyor. Kendini tanımlama süreci ötekiyle etkileşim içerisinde geliştiğine ve ötekini tanımlama/adlandırma kendini de tanımlama anlamına geldiğine göre, Osmanlı’ya ilişkin betimlemelerdeki bu dönüşüm, Avrupa/Batı’nın kendini tanımlama sürecinde nasıl bir dönüşüme tekabül etmektedir?
İlginç bir biçimde Türklerin “Doğu despotizm”i temsilcisi ve örneği olarak görülmeleri de Venediklilerin ürettikleri bir fikirdir. Kıbrıs’ın alınmasıyla sonuçlanan 1568-1573 Osmanlı-Venedik savaşından sonra memleketine dönen Venedik balyozu Marcantonio Barbaro Türklerin evrensel imparatorluğun eşiğinde olduklarını söylecek, oysa Girit’in alınması ile sona eren 1645-1669 savaşından sonra İstanbul’a gelen Venedik balyozları, raporlarında Osmanlı yönetimini “hunhar ve zorba” olarak tanımlayacak ve Doğu despotizmi kavramının ilk tohumlarını atacaklardır. Osmanlı devletinin ilk defa önemli toprak kayıplarına uğramış olduğu 1683-1699 savaşından sonra ise bu fikir Avrupa’da yayılacaktır. Bundan, Avrupalılar artık Türklerden korkmayınca onları küçümsemeye başladılar gibi aceleci bir sonuç çıkarabiliriz, ancak birkaç faktörü göz önüne almalıyız. Bir yandan Osmanlı gücünde ve yönetiminde hem mutlak, hem de Avrupa ile karşılaştırırsak, göreceli bir gerileme vardır. I. ve II. Süleyman’ın Osmanlı devleti aynı değildir; iç karışıklıklar, yeniçerilerin konumu gibi hadiseler Batı’nın Osmanlı’ya ilişkin görüşünü etkilemektedir. Öte yandan Avrupa Aydınlanma dönemine girer ve kendisini uygarlığın tek temsilcisi olarak görmeye başlar. Böylece giderek Avrupa’nın gözünde “Türk” güçlü bir kâfir olmaktan çıkar güçsüz bir barbar olur. Din farkı, dinsel bir görüşle ele alındığında, din değiştirmekle silinebilir, oysa medeniyet farkı, bu açıdan bakanlar için, çok daha derin bir uçurum olarak görülebilir.
18. yüzyıldan itibaren şekillenmeye başlayan “Batı uygarlığı” hakkındaki anlatıda Türklerin, “Doğu”nun bir parçası ve önemli bir “öteki” figürü olarak yer aldığı söylenebilir. Aynı bağlamda örneğin Yunan milliyetçiliği kendi kimliğini, Türklerin belki de tam tersine, Batı uygarlık tarihine ilişkin anlatının içinde merkezi ve kurucu önemde bir öğe olarak tanımlayabilmiştir. Bu çerçevede “Batı”nın otantik ötekisi olmanın, hemen yanı başındaki Yunanistan örneğine kıyasla, Türkiye’nin modernleşme sürecindeki etkilerinden genel olarak bahsedebilir misiniz?
19. yüzyılda Osmanlı topraklarında esen ulus-devletlerin kurulmasına yönelik milliyetçi rüzgârlar Avrupa aydınlanmasının, Fransız devriminin ve Avrupa romantizminin etkisinde kalmıştır. Ancak burada Yunanistan’ın durumu ayrıcalıklıdır. Tarihi boyunca Antik Yunan kültürünün ürünleriyle yetişen Avrupalı aydınlar ve seçkinler için Yunanistan’ın bağımsızlığı, Batı medeniyetinin kendi vatanına dönmesi, ona sahip çıkması anlamına geliyordu. Nasıl Haçlı Seferleri Hıristiyanlığın ayrı kalmış vatanını, Kudüs’ü ve Kutsal Toprakları kurtarmak için yapılmışsa, Yunan ayaklanmasında yardıma koşan “Philhellène”ler (Yunan muhipleri) için de Avrupa medeniyetinin ayrı kalmış topraklarını kurtarmak söz konusuydu. Zaten Voltaire, elli yıl öncesinde: “Zamanında bağnazlık uğruna yedi tane Haçlı Seferi yaptık, ne zaman şerefli bir Haçlı Seferi yapacağız?” demekle bunu kastediyordu. Yunan klasikleriyle beslenmiş Avrupalı gezgin, Yunanistan ve Anadolu’daki antik kalıntıları gezerken, buraların harabeye dönüşmesinin sorumlusu olarak Türkleri görüyor, karşılaştığı Rum köylülerin, kendi üniversitesinde öğrenmiş olduğu Yunancayı anlamamasının, antik amfora ve kabartmalarda görmüş olduğu gibi giyinmemesinin nedeninin Türk barbarlığı olduğuna inanıyordu. Ancak yeni Yunanistan’ın da bu beklentiyi karşılaması gerekiyordu, çünkü Yunan ayaklanmasının başarısından Yunanistan’ın Avrupa Birliği’ne girmesine kadar, çağdaş Yunanistan tüm kazanımlarını öncelikle Antik Yunanistan’a borçluydu. Onun için de eski ve yeni Yunanistan arasındaki sürekliliği-yalnız kültürel değil biyolojik olarak da-kanıtlamak ve aradaki “karanlık yüzyılları”, kendi halk kültürünü, yiyeceği içeceği, giysisi, dansı, türküsü, konutu ile, yok sayma pahasına reddetmek gerekiyordu. Yani, kendisini Batı kültürünün kaynağı ve nüvesi olarak kanıtlamak için “öteki”yi, Türkü barbarlığın karanlığına itmek gerekiyordu.
Bu durumda, Osmanlı imparatorluğunun içinden çıkan son ulus-devletlerden biri ama aynı zamanda Osmanlı mirasını üstlenen tek ülke olan Türkiye’nin Avrupa ile ilişkisinin zor ve çelişkili olacağı açıktı. Batılılaşma 18. yüzyılın sonunda başladı ve bugün de sürdürülüyor. Ancak Batılılaşmaya, Batı’ya entegre olmak için değil, Batı’ya karşı Batı’nın silahıyla mücadeleyi sürdürmek için girişilmiştir ve bu davranış günümüzde de hâkimdir. Köken sorununa gelince, Mustafa Celaleddin Paşa, Türkçülüğün ilk yapıtı olan, Eski ve Yeni Türkler adlı kitabında (1869), Türklerin Hint-Avrupa ırkından olduklarını iddia etmekle, bir entegrasyon çabasına girişir. Bilimsel verilerin ötesinde, Orta Asyalılığın o denli önemle vurgulanmasında ise, Batı’ya karşı Batılılaşmanın etkisini aramak gerekmektedir.
Evet, Türk ordusu, beş yüz sene önce de, bugün de, Avrupa için korku ve endişe kaynağıdır.
Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı’nı kaybedince, galip devletlerin, yani Avrupalıların yaptığı ilk iş, Türk ordusunu dağıtmak oldu. Çünkü ordu ayakta olduğu sürece, amaçlarına ulaşamazlardı.
Nitekim Kazım Karabekir komutasındaki 3. Ordu askerlerini terhis etmemiş ve Kurtuluş Savaşı’nın lokomotifi olmuştur. 3. Ordu terhis edilmiş olsaydı, belki de bugün, Sevr’in bize çizdiği sınırlar içerisinde yaşıyor olacaktık. Yani yarım yamalak. Yani utanç içinde.
Hıristiyan dünyasının yüzyıllardır yapmaya çalıştığı şey, Türk milletini bir daha savaşamayacak duruma getirmektir. Bunun için, esirlere bile fena muamele yapmaktan çekinmediler. Geri döndüğünde tekrar silaha sarılmasın, sarılsa bile kullanamasın denilerek, esirlerin kimi kör bırakıldı, kiminin kolu veya bacağı vücudundan alındı.
Osmanlı idaresi, Birinci Dünya Savaşı’nı bıraktığı zaman bile, Türk ordusunun savaşçı kapasitesi bir milyon askeri buluyordu. (Bu, resmi rakamdır.) Avusturya-Macaristan, hatta Almanya bile bu kadar kuvvetli değildi. Dolayısıyla, sadece bizler değil, yabancı tarihçiler de şunu söyler: Osmanlı, yenilmeden kaybetti.
Devletin başındakiler, tıpkı Balkan Harbi gibi, Birinci Dünya Savaşı’nın da ikinci bir raundu olacağına inanıyorlardı. İleriyi görmek işte böyle bir şey…
Balkan Harbi’nin ikinci raundunda Edirne’ye kurtarmıştık. Birinci Dünya Savaşı’nın ikinci raunda da belki Selanik’i, Batı Trakya’yı, bazı Ege adalarını ve diğer birkaç yeri kurtarabilirdik.
Birincisinde artık yapacak bir şey kalmamış, sadece kaynaklar değil, ümitler de tükenmişti. Yapılacak olan, birincisinden vazgeçip tüm gücümüzle ikincisine, yani İkinci Dünya Savaşı’na hazırlanmak olmalıydı. O gün geldiğinde, belki kaybettiklerimizin önemli bir kısmını geri alabilirdik. (Bu cümleler bana değil, Enver Paşa, Sait Halim Paşa gibi dönemin önemli şahsiyetlerine aittir. Onlar, ikinci raunt geldiğinde, Filistin ve Mısır’ı bile geri almayı planlıyordu.)
Cumhuriyet’ten sonra bizi öyle bir noktaya getirdiler ki, İkinci Dünya Savaşı başladığında, elimizde, korkudan başka bir şey yoktu. Ayrıca zihinsel olarak dejenere olmuştuk. Bu milleti, dolayısıyla bu orduyu ayakta tutan şey, geri plana atılmış, hatta istenmeyen ilan edilmişti. Özetlemek gerekirse, ikinci bir raunt olmuş, fakat buna hazırlıksız yakalanmıştık. Ya da bazı iddialarımızdan vazgeçmiş, kalan sağlar bizimdir politikasına dört elle sarılmıştık.
Sonrası malum. İkinci Dünya Savaşı’nın dışında kalmamıza rağmen, Avrupa’nın, ordumuz hakkındaki tutumu değişmedi. Mesela Kıbrıs’ta bir katliam vardı ve Türk ordusunun Ada’ya müdahale etmekten başka çaresi kalmamıştı. Hemen silah ambargosu uygulayıp ordumuzu felç etmeye kalkıştılar.
Kuzey Irak’a yapılan sınır ötesi operasyonlarda da tutumları değişmedi. Amaç, Talabani ve Barzani’yi korumak değil; Türk ordusunun, dolayısıyla Türk milletinin başını kaldırmasını önlemekti.
Evet, Türk ordusu, beş yüz sene önce de, bugün de, Avrupa için korku ve endişe kaynağıdır.
Avrupa Birliği mensuplarının, en ufak bir fırsatta bile Türk ordusuyla ilgili olumsuz açıklamalar yapması boşuna değildir. Mesela ordumuzun küçültülmesinden yana tavır alırlar. “Ordunuz, siyasetçilerin emrinde olsun” derler. Bu elbette doğrudur. Ama siyasetçilerimizin Türk milletinin emrinde olmadığını da pekâlâ bilirler. Tersi olsaydı, emin olun, bu kez “Türk ordusu siyasetçileri dinlemesin” diyeceklerdi.
Tamam, ordunun siyasete karışmasına, iç politikayı ilgilendiren konularda görüş beyan etmesine ben de karşıyım. Ama benim karşı oluşumla Avrupa’nın karşı oluşu aynı kapıya çıkmıyor.
Bunların hepsini neden anlatıyorum?
Hıristiyan Avrupa’nın 1400 ile 1918 yılları arasındaki tarihi, aynı zamanda, bir korkunun tarihidir. Türk ordusunun varlığından kaynaklanan korkunun tarihi…
Hıristiyan Avrupa, bu ordu karşısında alçalmış, ezilmiş, çoğu zaman onurunu kaybetmiştir.
Türk ordusunu yok etmek için hür türlü yola, ittifaka başvurmuşlardır. Hatta araları iyi olmayan Katolikler ve Ortodokslar, konu Türk ordusunu yok etmek olunca, hemencecik birleşmişlerdir.
Projelerin neredeyse tamamı Vatikan çıkışlıdır. Çünkü ordumuz, Hıristiyan dünyasının niyetleri, projeleri karşısında dalgakıran gibi durmasını bilmiştir. Sahip olduğu Fetih ruhu, bu orduyu Orta Avrupa’ya kadar götürmüştür.
Bütün bunları üst üste koyarsanız, Papalığın Türk ordusuna nasıl baktığını görürsünüz.
Nitekim gördük.
Ülkemizi ziyaret eden Papa, Çankaya köşkünde, kendisini karşılayan tören mangasına, bildiğiniz gibi, “merhaba asker” demedi. Buna rağmen, askerimiz “sağ ol” demeyi bildi.
Papa’nın Türk askerine selam vermemesi, bana kalırsa, üzerinde durulması gereken bir konuydu. Ama herkes bu konuyu es geçti. Papa’nın unuttuğu için selam vermediğini söylediler, o kadar.
Her bir ayrıntıyı defalarca hesaplayıp gözden geçiren, onlarca danışmanı olan, ayinde bile bülbül gibi Türkçe konuşan Papa’nın, sıra Türk askerine gelince unutkan olması, üzerinde durulması gereken bir konu. Nitekim duruyoruz.
Bu bir tutumdur.
Kasıtlı yapılmıştır.
Anlamayana davul zurna az. Bizler ise, gördüğünüz gibi, sivrisineğe bile ihtiyaç duymadık.
Eğer herhangi bir İslam beldesinden bir misafir gelseydi ve tören mangasına “merhaba” demeseydi, onun hali acaba ne olurdu? Bence, bu soruyu da cevaplamamız gerekiyor.
(İbrahim Tenekeci – M.Gazete)
İSLÂM BİLGİNLERİ TARAFINDAN YAZILAN ESERLERİN AVRUPA’YA İNTİKAL YOLLARI
Son yüzyılda, objektif görüşlü müsteşrik ve bilim tarihçileri tarafından hazırlanan eserlerdeki bilgileri şu şekilde özetlemek mümkündür.
8. ile 16. yüzyıl arasında yaşayan İslâm bilginleri tarafından ortaya konan eserlerin asılları ve Latince tercümeleri, 10. yüzyıl başlarından itibaren Avrupa’da müracaat edilen ilk kaynak eser olarak itibar edilmiştir… Bu eserlerdeki bilgilerden önce beslenen, bilahare de cesaret ve hız alan Avrupalı bilginlerin gayretleri sonucu, bilim ve bunun tatbikatı olan teknoloji, 17. yüzyıl başlarından itibaren hızla gelişerek bugünkü doruk noktasına ulaşabilmiştir…
Müsteşrik ve bilim tarihçilerini bu görüşlere iten en büyük etken, 8. ile 16. yüzyıl arasında İslâm Dünyasında ortaya konan eserler ve faaliyet halinde bulunan bilim müesseselerinin sayıları ve niteliğidir.
Bu durumda, 8. ile 16. yüzyıl arasında İslâm bilginleri tarafından yazılan eserlerin ve ilk defa İslâm Dünyasında görülen bilim müesseselerinin Avrupa’ya intikal (veya nakilleri) önemli bir faktör olarak karşımıza çıkar.
Bu gerçekler çerçevesinde, bilim tarihi ile ilgili eserlerin birçoğu şu ifadeyi kullanır: “10. yüzyıl Avrupa’nın aydınlanma çağıdır.”
Bu aydınlanma olayını bir pencere gibi müteala ederek, soruyu şu şekilde düzenlemek uygun olacaktır.
Doğunun Batı’ya açılan bilim ve teknoloji pencereleri nerelerdir?
Burada, İslâm Dünyasında mevcut bilim ve teknolojinin Avrupa’ya intikal yollarını beş ayrı pencere halinde ortaya koymak uygun olacaktır. Bunlar:
BİRİNCİ PENCERE: ENDÜLÜS (İSPANYA)
İslâm idaresi altında bulunan Endülüs’te (İslâm ordularının Endülüs’teki hâkimiyetleri 771 yılında başlar) 9. yüzyılın ilk yarısından itibaren, İslâm bilim ve kültürü her tarafa yayıldı.* Öyle ki; İspanyollar kendi dilleri olan Romen dilini bir kenara bırakarak, Arapçayı kendi dilberine tercih ettiler. Bu durum, İspanya Hıristiyan Dünyası tarafından, İslâm Dünyasında mevcut ilmî üstünlüğün kabul edildiğinin en açık örneğidir.
Bu konuda, bilim tarihinden ilginç örnekler ortaya koymak mümkündür. Bunlardan:
İspanya’da bilim ve kültürde görülen gelişmelerin bir sonucu olarak, hemen hemen aynı yıllarda (9. yüzyılın ilk yılları), Fransız, İngiliz, Alman ve İtalyan bilim ve din adamlarının bir kısmı Endülüs medreselerinde İslâm bilginlerinden ders görerek öğrendikleri yeni bilgileri memleketlerine intikal ettirmişlerdir. Böylece Endülüs’ün merkezi şehri Kurtuba ile Toledo ve Gımata’da mevcut İslâm medreselerinde; matematik, astronomi, fizik, kimya, tıp, felsefe, mühendislik… konularını kapsayan bilgiler ve elde ettikleri eserler Avrupa’ya intikal etti ve kısa sürede yayıldı.
Başka bir örnek:
Aurillac’lı Gerbert (940–1003) isimli bilim sempatizanı, Toledo’da İslâm bilginlerinden üç yıl süreyle matematik, astronomi, fizik, kimya ve tıp konularında ders alır. Bu zat daha sonraları Sylvestra II unvanı ile Fransa’da papa ve 10. yüzyılın ünlü bir bilgini olarak karşımıza çıkar.
Başka bir örnek:
830 yılında Avusturya Hükümdarı olan Büyük Alfons, veliaht olacak oğlunu yetiştirmek için, Bağdat ve Şam medreselerinden müslüman bilginleri getirmek maksadıyla, İslâm ülkelerine elçiler göndermesi de, bu medreselerde mevcut ilmî atmosferin seviyesini gösteren başka bir örnek olarak karşımıza çıkar.
İspanya’nın bu özelliği dolayısıyla bilim tarihi eserleri şunu yazar : “Endülüs (İspanya), İslâm âleminin Avrupa’ya açılan ilk penceresidir.”
İKİNCİ PENCERE: SİCİLYA
Müslümanlar, Sicilya’yı 827 yılında fethe girişmişler, 878 yılında da adanın tamamına egemen olmuşlardır. Sicilya, 1092 yılına kadar iki yüz yıldan fazla bir zaman, kısmen veya tamamen Müslümanların elinde kalmıştır. Bu sürede, Sicilya’da Doğu İslâm bilim ve kültürü köklü bir tesir bırakmıştır. Latince (Bu dilin halk arasında konuşulan şekli olan İtalyanca), Yunanca ve Arapça Ada’da konuşulan diller arasında idi. Arapça eserlerden yapılan tercümelerin her geçen yıl hızlanması sonucu Ada’nın tamamında yaygınlaşmıştır…
Nihayet, Sicilya’da Müslümanların yerini alan Norman Hanedanı, 13. yüzyıla kadar tamamıyla İslamlaşmış bir memleket üzerinde hüküm sürdü. Norman Hanedanının en parlak devrini teşkil eden Roger II (1101 – 1154)’nın hüküm sürdüğü yıllarda İslam ve Hıristiyan Dinî arasında tefrik yapabilmekte müşkülat çekiliyordu. Saray adamlarının bildikleri diller arasında Arapça daha yaygın idi.
Müslümanların vazettikleri medenî hukuk memleketin ihtiyaçlarını o derece karşılamıştı ki, Normanlar onları hiç değiştirmeden tatbik etmekte devam ettiler.
İslâm ülkelerindeki, medreseler esas alınarak kurulan bilim ve sanat akademileri bütün milletlere açıktı. Bu sebeple çeşitli milletlere mensup bilginler bir araya gelmişlerdir.
Norman Hanedanının iktidardan düşmesi, Müslüman tesirlerine son vermedi. Sicilya Kralı ve aynı zamanda Almanya İmparatoru olan Frederic II’nin (1194–1250) saltanat senelerinde Palermo Sarayı, daha çok müslüman sarayına benziyordu.
Bu geniş düşünceli ve cesaretli İmparator, 1224 senesinde kendi eliyle kurduğu Napoli Üniverstesi için pek çok Arapça elyazma (manüskri) kitap toplatmış ve tercüme ettirmiştir. Bunlardan çıkarılan birer kopyayı Paris ve Polanya’ya gönderdi. Böylece İslâm bilim ve kültürü Avrupa’nın merkezlerine kadar intikal etmiş oldu.
Maiyetinde Müslüman vezirlerini, hukukçularını ve subayları/n bulunduran bu hükümdar, İslâm Dünyasının en şöhretli bilginleriyle daima temas halinde idi. Endülüs bilginlerinden İbn-i Bab ile karşılıklı yazdıkları mektuplar günümüze kadar gelmiştir.
Frederic II, Hıristiyan şairleri olduğu kadar Müslüman şairleri de himaye ediyordu. Palermo Sarayının halk şairleri, Müslüman halk şairlerinden örneklerle, İtalyan şairinin esasını teşkil eden Sicilya şiirini meydana getirdiler.
ÜÇÜNCÜ PENCERE: İSLÂM ÜLKELERİNE YAPILAN SEYAHATLER
İslâm bilginleri tarafından yazılan eserlerin Avrupa ülkelerine intikalini takip eden yıllarda. Avrupa’da bilim ve teknolojide önemli gelişmeler başlamıştır. Eser nakillerinde en önemli faktörlerden biri de, bilim heveslisi İspanyol seyyah öğreneler ile ticaret erbabı bazı kimselerin gayretleridir.
Önceleri, 10. yüzyıl başlarından itibaren bilim heveslisi İspanyol seyyah öğrenciler, İslâm ülkelerinde bulunan medreselere öğrenim gayesiyle guruplar halinde gelmeye başlar. Bu öğrenci gurupları medreselerde öğrendikleri bilgileri ve ilginç gördükleri eser ve aletleri Endülüs’e (İspanya’ya) intikal ettirmişlerdir (götürmüşlerdir).
Müteakip yıllarda uzman seviyesindeki kimseler ile ticaret erbabı kisvesi altındaki şahsiyetler İslâm ülkelerindeki eserleri Endülüs’e intikal ettirmek gayesiyle Bağdat, Şam, Basra, Kahire, İstanbul… gibi şehirleri adım adım dolaşarak elde ettikleri ilmî eserleri sandıklar içerisinde Endülüs’e nakletmişlerdir.
Bu tarihi gerçeklerden diğerlerini şu şekilde özetlemek mümkündür.
Afrikalı Constantine (Kartaca -Tunus- doğumlu olduğu için bu isim ile tanınır, 1016–1087) bir doğu seyahatine çıkar (11. yüzyıl ortaları). Mısır, Arabistan ve Hint bölgelerini adım adım dolaşır. Bağdat’ta uzun yıllar ikamet eder. Burada tıp öğrenimi yapar (tamamlar). Avrupa’ya döndüğünde Avrupa’nın en eski tıp okulunun bulunduğu Napoli Krallığının bir şehri olan Salemo’ya (İtalya) yerleşir. Burada yanında getirdiği Arapça yazılmış 76 elyazma (manüskri) eseri Latinceye tercüme etmiştir.
Constantine, Salerno’da bazı eserlerin yazarı olarak da karşımıza çıkar. Bunlardan birisi Liber Viatcium ismini taşıyan «seyahat kitabı.» diğeri ise Liber Pantegni isimli eserdir.
Tıp tarihçilerinin belirttiğine göre, bu iki kitap Cerrahi, anatomi, kırık-çıkık tedavisi, bademcik, göz tababeti, çıbanların yayılması ve tedavisi, tanapaze, kılcal damarlar, idrar, sıtma, perhiz, kimya… gibi konular da zamanı için orijinal bilgiler ihtiva eder.
Bu iki eserin yazılmasını takip eden 40 – 50 yıl sonraları ilk haçlı seferleri başladı (1095). Bu yıllarda Avrupa’da uzman seviyesinde Arapça bilenlerin sayısı da çoğalmaya başlar.
Bu dil uzmanlarından, Salerno’da üç yıl tıp öğrenimi yapmış olan Pizalı Stephan ilk haçlı seferleri sırasında Antakya’ya uğrar. Burada Ali bin Abbas’m (? —994) Kitab’ül Meliki isimli eserinin bir nüshasını ele geçirir. Neticede bu eseri Latinceye tercüme edip Batı bilim dünyasına kazandırır.
Pizalı Stephan, konu ile ilgili araştırmaları sonucu şu gerçeği tesbit ederek tıp dünyasına açıklar: “Afrikalı Constantine’in Liber Pantegni isimli eseri. Ali bin Abbas’ın Kitab’ül Meliki isimli eserinin orijinalidir (kopyasıdır).” Ali bin Abbas, Kitab’ül Melikî isimli eserini, Büveyhi
Hükümdarı (Meliki) Adud’ud Devli Fenne Hüsrev (949–983) adına telif etmiştir. Bu sebepten bu eser Doğu’da Sultan Kitap veya Kamil’üs-Sınaat-it Tıbbiye (Tıp İlim ve Sanatını İçine Alan Hazine) isimleri ile tanınır. Batı dünyasında ise Liber Reguis olarak bilinmektedir.
Burada şu gerçeği de belirtmek icap eder. Pek tabidir ki, Ali bin Abbas Grek bilginlerinden Hipokrat (M.Ö. 460 377) ve Galen (M.S. 121 -201) tarafından hazırlanan eserler ile İslâm Dünyasının ünlü bilgini Ebu Bekir el-Râzî (864 – 925) tarafından yazılan el-Hâvî ve el-Mansur isimli eserleri görmüş ve incelemiş olabilir. Ancak, Ali bin Abbas’ın Kitab’ül Meliki isimli eserindeki bilgilerin, zamanı için orijinal olduğu hakkında tıp tarihçilerinin hemfikirdir.
Kitab’ül Melikî adlı eser Latince dışında, müteakip yıllarda Fransızca ve Almancaya da tercüme edildi. 1294 yılında da Kahire’de basıldığını görmekteyiz. Bergama Kadısı tarafından da 1453 yılında bir kısmı Türkçeye tercüme edilmiştir.
Adı geçen eser, İbn-i Sina’nın (980–1037) Tıp Kanunu adlı eserin Latince tercümeleri ortaya çıkıncaya kadar, Batı dünyasında en itibar edilir kaynak eser olarak değerini korumuştur.
Başka bir örnek ise: Fetih yılları sırasında hümanist Giovannî Ausria’nın (1368–1460), 238 elyazma eseri, Bizans’tan Venedik’e naklettiği de tarihi bir gerçektir. İstanbul’un özel kitaplıklarında gizli kalmış birkaç elyazma eser müstesna, İstanbul kütüphanelerinde de elyazma eserlerden fazla bir şey kalmamış gibiydi.
DÖRDÜNCÜ PENCERE: HAÇLI SEFERLERİ
Bilim tarihi ile ilgili eserlerin bir kısmı Doğu ile Batı arasında bilim ve kültür alışverişine ilk sebep olarak haçlı seferlerini gösterir. Bir vehimden ibaret olan bu görüş gerçekleri saptırmuk için kasıtlı olarak ortaya konmuştur. Müsteşrikler tarafından ortaya konan bu yanlış görüşe açıklık getirmemiz gerekir. Şöyle ki: İlk (birinci) haçlı seferi, Selçuklu egemenliğinin giderek yayılması ve Malazgirtteki Büyük Zaferden sonra kutsal topraklardan olan Filistin ve Kudüs’ü ele geçirmek için 1095 yılında başlamıştır. (Kudüs’ün ele geçirilişi 1098). İkinci Haçlı Seferi ise İznik, Konya ve Antakya üzerinden Şam’ı kurtarmak için 1145 yılında gerçekleştirilmiştir. (1204 yılında Haçlıların İstanbul’u zaptı sırasında birkaç elyazma eserin kaybolduğu ve birçok eserin de tahrip edildiği bilinmektedir.)
Yıllara dayalı olan bu kısa tarihi bilgiden sonra, konunun gerçek yönünün şu şekilde olması gerekmektedir.
Avrupa ülkeleri İslâm Dünyasının sahip olduğu bilim ve kültürü haçlı seferlerinden çok önceki yıllarda tanımıştır, elde etmiştir. Bu tanıma 9. yüzyıl başlarından itibaren Endülüs (İspanya) yoluyla olmuştur. Yani haçlı seferlerinden iki asır önceleri. Ancak; Avrupa haçlı seferleri yıllarda, İslâm ülkelerinde ortaya konan yeni eserleri elde etti. Netice itibariyle de İslâm âleminde yeni gelişen bilim ve kültürü öğrendi. Bunların dışında, İslâm Dünyasında mevcut askerlik ve ticaretle ilgili bilgiler de, Avrupalılar tarafından Haçlı Seferleri sırasında öğrenildi.
Bu konuda Riesler şunları yazar: “Suriye, Haçlı Seferleri boyunca Doğu ve Batı’yı birleştiren bir nokta olmasına rağmen, Batı’ya tesirinin ölçüsü bakımından İspanya ve Sicilya’dan sonra gelir.”
BEŞİNCİ PENCERE: HIRİSTİYAN AİLELERİN MÜSLÜMAN AİLELER İLE AKRABALIK TESİSİ GAYRETLERİ
Son derece enteresan olmasına rağmen, bilim heveslisi ve bilim erbabı bazı Hıristiyan aileler, İslâm bilim ve kültürünü elde etmek gayesiyle, Müslüman aileler ile evlenmek suretiyle akrabalık tesisi kurma yolunu tercih ettiler.
Teledo’yu istila eden ve Müslüman İşbuliye (Sevilla) Melikesinin kızı ile evlenen Alphons VI. Hıristiyanlarla Müslümanlar arasında ilmî ve kültürel yakınlığın meydana gelmesinde büyük hizmetleri (etkileri) oldu. Kaynakların bir kısmı, bu evliliği takip eden yıllarda, Bağdat’taki Beyt’ül Hikme‘nin benzeri olan medreselerin Toledo’da da tesis edildiğini belirtir.
Bu medreselerde, önce mütercimler, daha sonra da uzman seviyesindeki kimseler (bilim adamları), müslüman bilginlerin ortaya koydukları; matematik, fizik, kimya, tıp, felsefe., ile ilgili eserlerin çoğunluğunu Latinceye tercüme ettiler.
Netice olarak:
Yukarda beş ayrı pencere halinde belirttiğimiz gayretler sonucu, İslâm bilginleri tarafından yazılan eserlerin pek çoğu, elyazma halinde Avrupalı bilginlerin eline geçmiş oldu. Bu tarihi gerçekleri bilimin terakkisi ne gölgelendirebilir ve ne de unutturabilir.
Bugün; Vatikan Oxford, Paris (Bibloteque Nationelle), Londra (Brisch Museum), Berlin, Moskova ve Leyden Kütüphaneleri, Doğu yazma eserlerinin zenginliği ile ün yapmış kütüphanelerdir.
Burada okuyucunun aklına şöyle bir soru gelmektedir. Bu eser intikâlleri hangi sonuçları ortaya koydu?
Avrupa’ya intikal eden eserlerin bir kısmı Abbasî Halifesi el-Me’mun zamanında Bağdat’ta 815 yılında kurulan Beyt’üi Hikme ve Halife el-Hakem tarafından Kahire’de 1005 yılında kurulan Dar’ül Hikme benzeri; Kurtuba, Toledo, Sevilla, Ferrara, Salerno, Venedik… gibi şehirlerde kurulan medreselerde, bir kısmı da şahsi gayretler sonucu Avrupa’nın ünlü mütercimleri tarafından önce Latlnceye. müteakip yıllarda da günümüz Batı dillerine tercüme edilmiştir.
Burada belirttiğimiz şehirlerde görülen tercüme faaliyeti kesintisiz olarak 250 yıl kadar, başka bir ifade ile 5–6 nesil (kuşak) devam etmiştir.
Önceleri, 10. yüzyılın ilk yıllarında başlayan ve 12. yüzyıl sonlarına kadar kesintisiz devam eden bu tercüme faaliyeti için geçen zamana, bazı kaynaklarda “Avrupa’nın aydınlanma Çağı (dönemi)”, bazı kaynaklarda da tercüme faaliyetinin yoğun olduğu yılları dikkate alarak 12. yüzyıl için “Tercüme Yüzyılı” ifadesini kullanır.
İspanya ve İtalya’da tercüme faaliyetleri ile ilgili yapılan çalışmaları şu şekilde özetlemek mümkündür.
1. Buralarda toplanan zamanın ünlü mütercimleri, İslâm bilginleri tarafından Arapça ve Farsça yazılan, matematik, astronomi, fizik, kimya, tıp …konuları ile ilgili eserleri önce Latinceye tercüme etmişlerdir.
2. Antik dönem Grek bilginlerinden; Euclides, Archimides, Aristo, Fisagor, Apolonyos, Batlamyos ve çağdaşları tarafından yazılan eserlerin, Arapça şerh ve tahlilleri de, Latinceye tercüme edildi. Böylece, antik Yunan’da yazılan eserler, Batı üniversite ve benzeri bilim çevrelerinde tanıma ve okunma imkânı buldu.
İtalya’da Roma İmparatoru Frederik II ( 1194–1250), 1224 yılında Napoli ve Padua’da birer üniversite yaptırır (kurar). Bu üniversiteleri, İslâm bilim ve kültürünü Batı’ya tanıtmak için tercüme akademisi hüviyeti haline getirtmiştir. Frederik II, bu kuruluşlara Avrupalı ünlü mütercimler yanında, zamanın yahudi asıllı mütercimleri de toplamıştır.
3. Bu tercüme akademilerinde, Fransız, İngiliz, Alman, İtalyan bilim ve din adamları, muhtelif tarihlerde, İslâm bilginlerinden ders gördükleri de tarihi bir gerçektir.
Bu tür çalışmalar sonucu; 9. yüzyılın ilk yıllarında, İslâm idaresi altında bulunan İspanya, Sicilya ve Güney Fransa’da İslâm bilim ve kültürü her tarafı kapladı. İspanyollar, kendi dilleri olan Romen dilini bir kenara bırakarak, bilim ve kültürdeki üstünlüğü dolayısıyla Arapçayı kendi dillerine tercih ettiler.
Buraya kadar olan kısımda belirtmeye çalıştığımız tercüme gayretleri sonucu, Harezrhî, Beyrûnî, İbn-i Sina, Ali bin Abbas, Câbir bin Hayyân, İbn-i Heysem ve diğer İslâm bilginleri tarafından hazırlanan eserler, önceleri İspanya’da yayılır. Bilahare de İspanya’nın yakınlığı dolayısıyla Fransa*da yaygınlaşır. Fransa’nın da Avrupa ülkelerinin merkezi durumda olması sonucu Avrupa’nın bütün ülkelerine 10. yüzyıl başlarından itibaren hızla yayılmıştır.
Bu yayılma faaliyeti (gayreti), hangi merkezlerde (şehirlerde) olmuştur?
Bu merkezlerin önde gelenleri olarak; Kurtuba, Toledo, Segavio, Venedik, Ferrare, Salerno, Padua, Numberg, Basel, Paris, Londra… gibi şehirleri belirtebiliriz.
İslâm bilginlerine ait eserlerin önce Latinceye, müteakip, yıllarda da günümüz Batı dillerine tercümeleri deyince, aklımıza Avrupa’nın ünlü mütercimleri gelir. Bu mütercimlerin önde gelenlerinden bazılarını şu şekilde gruplandırarak zikretmek uygun olacaktır
İspanyollardan; Sevilleli John (1),Dalmaçyalı Herman (2), Santallalı Hung (3), Abraham Bar Hiyve (4)… İtalyanlardan; Cremonalı Gerherd (5), Tvolili Palato (6), Pizalı “Antakyalı” Stephan (7), Venedikli James (8), Palermolu Eugene (9), Katanyalı Aristippus(10), Romalı Pascal(11), Willîam le Mire(12), Sarazin (13), Pizalı Burgundie (14) Padovalı Salioı (15) Leo Tuscus(16)… İngilizlerden; Bathlı Adhelard (17), Chesterli Robert(18), Yaşlı Peter(19), Roger Bacon (20), Alfred Sareshel (21), Pizalı Leonardo (22), Arnaldus Villanovanos (23), İskoçyalı Scot… gibi isimleri belirtebiliriz.
Tercüme konusunda yeterli bilgi verebilmek için, tercümesi yapılan eserleri her yüzyıl için ayrı ayrı belirtmek gerekir. Hatta bu iş yapılırken, tercümesi yapılan eser isimlerinin yanında, kimler tarafından tercüme edildiği, tercüme ve yayın tarihleri ile konularını da kısaca açıklamak icap eder.
Ancak, burada konu hakkında toplu (özet) bilgi verebilmek için, zamanın bilim dili olan Arapça ile edebiyat ve sanat dili olan Farsçadan Batı dillerine yapılan tercümeleri:
Arapça ve Farsçadan Latinceye
Arapça ve Farsçadan İbranlceye
Arapça ve Farsçadan Yunancaya
Arapça ve Farsçadan İspanyolcaya Arapça ve Farsçadan Portekizceye şeklinde gruplandırarak açıklamak uygun olacaktır. Bu açıklama gurubu içerisinde, ölü dillerden olan Sankstritce ve Pevleviceden yapılan tercümeleri de katmak icap eder. Daha sonraki yıllarda, günümüz Batı dillerine yapılan tercümeleri de zikretmek gerekir.
Meseleyi bu haliyle mütalaa ettiğimizde, sahifelerini sınırlı tuttuğumuz bu çalışma içerisine sığmaz. Bilim dallarının çeşitliliğini de dikkate alırsak bu çalışma birkaç cilt olur…
Burada okuyucuya toplu bilgi vermiş olmak için, konunun akışı içerisinde, bu merkezlerde tercümesi yapılan ve yayınlanan eser isimlerinin sınırlı bir sergilemesini yaptık. Gerekli durumlarda değişik bilim dalları ile ilgili örnekler belirttik.
İSLÂM BİLİM VE KÜLTÜRÜNÜN BATI’YA NE GİBİ ETKİLERİ OLMUŞTUR?
Batılı bilim adamları, 8. ile 16. yüzyıl İslâm bilginlerinin hazırlamış oldukları eserlerden büyük istifadeler sağlayarak, bilimi bugünkü ileri seviyeye çıkarabilmişlerdir. Öyle ki; İslâm bilginlerinin kesintisiz 800 yıllık çalışmaları sonucu, ortaya koydukları eserleriyle, Eski medeniyetlerin bilimsel ürünleri de kaybolmaktan kurtulmuştur. Aynı zamanda Grek ilmî düşüncesiyle Batı düşüncesi arasında süreklilik sağladılar.
—-—————————————————————————————————
DİPNOTLAR:
(*) 9. yüzyılda; Müslümanlar, Fransa’nın güneyindeki Ceneves Dağları silsilesi, Preneler ve Rohn Havzasının çevirdiği Septomonya mıntıkasına kadar hâkimiyet kurmuşlardır. Bu durum dolayısıyla, İslâm medeniyeti Fransa’nın merkezi mıntıkalarına kadar yayılma imkânı buldu.
1 — Sevilleli John (Ölümü 1130) : İspanyol Yahudisidir. Arapçadan Kastil diline yaptığı tercümelerle üne kavuşmuştur. Bu tercümeler de Domingo tarafından Latinceye tercüme ediliyordu.
2 — Dalmaçyalı Herman: Bir süre İspanya’da ikamet etmiştir. Paris’te öğrenim görmüştür. Harezmî, Bacritî ve İbn-i Beşir’in eserlerini Latinceye ilk tercüme edenlerin başında gelir.
3 — Santallalı Hung: İspanyoldur. Beyrûnî, el-Fergânî ve İbn-Maşallah’ın eserlerini Latinceye tercüme etmekle üne kavuşmuştur.
4 — Abraham bar Hive: İspanyol Yahudisidir. Barselona’da uzun yıllar ikamet etmiştir. İbrani dilinde eserler yazmış olup, İslâm bilim ve kültürünün Avrupa’ya intikalinde etkin rolü olanların başında gelir.
5 — Cremonalı Gerard (1114–1187) : Bilim tarihinde adı en çok geçen italyan mütercimdir. Gençliğinde Toledo’ya gitmiş, burada zamanın bilim dili olan Arapçayı öğrenmiştir. 73 yıl süren ömrünü Arapçadan Latinceye eser tercüme etmekle geçirmiştir. Harezmî, Cabir bin Eflah, Sabit bin Kurra, İbn-i Sina ve Ebu-bekir er-Razi’ye ait eserleri tercüme edenlerin başında gelir. Kaynaklar bu bilginlere ait Latinceye tercüme edilmiş 92 eserin isimlerini tek tek belirtir.
6 — Tivolili Plato (12. yüzyılda hayatta) : İtalyan matematikçidir. Arapçadan İbrani diline yaptığı tercümelerle üne kavuşmuştur.
7 — Pizalı “Antakyalı” Stephan : Piza’da ikamet etmiştir. Salerno’da öğrenim görmüştür. Bir süre Antakya’da yaşamıştır. İslâm tıp bilginlerine ait eserleri Latinceye tercüme edenlerin başında gelir.
8 — Venedikli James: 1128–1136 yıllarında İstanbul’da ikamet ettiği bilinmektedir. Aristo’ya ait eserlerin Arapça şerh ve tahlillerini Latinceye tercüme etmiştir.
9 — Palermolu Eugene: Yunanca eserler ortaya koyan bir Sicilyalıdır. Batlamyos’a ait eserlerin Arapça şerh ve tahlillerini Latinceye tercüme etmiştir.
10 — Kataryalı Aristipus: Sicilya Sarayında yaşamış bir İtalyan’dır. Ömrünü Arapçadan Latinceye tercüme yapmakla geçirmiştir.
11 — Romalı Pascal: Bir süre İstanbul’da ikamet etmiştir. Arapçadan Latinceye yaptığı tercümelere üne kavuşmuştur.
12 — VVilliam le Mire: Saint Deniz Papazı tarafından elyazma eserlerin toplanması için, uzun yıllar İstanbul’da ikamet etmekle görevlendirmiştir. Elde ettiği eserleri Latinceye tercüme etmiştir.
13 — Sarazin: Yakın Doğu’da elyazma eserleri temin için uzun yıllar seyahat etmiştir. Latinceye yaptığı tercümelerle üne kavuşmuştur.
14 — Pizalı Burgundio: Muhtelif tarihlerde üç defa İstanbul’a gelmiştir. Bu seyahatlerinde elde ettiği eserleri Latinceye tercüme etmiştir.
15 — Padevalı Salio: İtalyan’dır. Arapça eserleri Latinceye tercüme etmekle üne kavuşmuştur.
16 — Leo Tuscus: Arapçadan Yunancaya tercâme edilmiş olan eserleri Latinceye tercüme etmiştir.
17 — Bathlı Adelard (1090–1150) : İngiltere’nin Bath şehrinde doğmuştur. Fransa, İtalya, Sicilya ve yakın Doğu’da uzun yıllar seyahat etmiştir. Filozof ve matematikçi olup, Arapçadan Latinceye tercüme yapan İngilizlerin öncüsüdür. Ayrıca değişik konulara ait bazı eserler ortaya koymuş olup, bu eserler muhteva olarak İslam kaynaklarına dayanmaktadır.
18 — Chesterli Robert (12. yüzyıl hayatta) : İngiltere’nin Chester şehrinde doğmuştur. 1114–1147 yılları arasında İspanya’da, 1147–1150 yılları arasında da Londra’da yaşamıştır. Arapçadan yaptığı tercümelerde, “ceyp” kelimesinin karşılığını “sinüs” olarak ilk kullanandır.
19 — Yaşlı Peter (1094–156) : İngiliz mütercimdir. İspanya’ya yaptığı seyahatlerde, Müslümanların bilim ve sanata üstünlüğü görüp, İslâm bilginlerine ait eserleri Latinceye yaptığı tercümelerle üne kavuşmuştur.
20 — Roger Bacon (1214–1294) : Hocası Robert Grosseteste ile İbn-i Heysem’in Kitab’ül Menâzır adlı eserin ilk Latince tercümelerinde faydalanarak Oxfort ve Paris üniversitelerinde ders kitabı olarak okutmuştur.
21 — Alfred Sereshel: İngiliz filozof ve mütercimdir. Bir süre İspanya’da ikamet etmiştir. Arapçadan Latinceye yaptığı tercümelerle üne kavuşmuştur.
22 — Pizalı Leonardo (Diğer adıyla Fibonacci) (1170–1240) : Harezmî’nin eserlerini Latinceye tercüme etmiştir.
23 — Amoldus Vilanovanos (1234–1311) : El-Kindî ve İbn-i Sina’dan yaptığı tercümelerle üne kavuşmuştur. Arapça yazılmış eserlerin en hareketli tanıtıcılarındadır. Ayrıca, tıp, kimya ve astronomi konularında önemli eserler bırakmıştır. Ancak bu eserlerdeki bilginlerin İslâm kaynaklı olduğunda bilim tarihçileri müşterek görüşe sahiptirler.
Lütfi GÖKER