| Tarihçi Gilbert, Osmanlı’ya karşı Arap isyanını örgütleyen Britanya casusu Lawrence’ın Siyonist olduğuna dair belge sundu |
Osmanlı’ya karşı 1916-1918′de Arap isyanını örgütlemesiyle adı ‘Arabistanlı Lawrence’e çıkan Britanyalı casus Thomas Edward Lawrence’in aslında ’sıkı Siyonist’ olduğu öne sürüldü. 1962′de çekilen ‘Arabistanlı Lawrence’ filmiyle ölümsüzleşip Bush yönetiminin Ortadoğu politikalarına da esin kaynağı olan Lawrence’ı, Britanyalı Yahudilik tarihçisi Sir Martin Gilbert ‘Ciddi bir Siyonist’ olarak tanımladı. Arapları küçümsemiş radikal |
Arşiv araplar
Arabistanlı Lawrence Siyonist çıktı!
Afrika’nın Sömürgeleşmesi
Afrika’nın sömürgeleşmesi gayet kısa bir sürede olmuştur. O kadar ki, 1870′de Afrika’nın ancak onda biri sömürge iken, 1890 da sömürge olmamış kısım ancak onda bir miktarında idi. Afrika’nın insanlığın bilgisine açılması devre devre olmuştur ve burada da üç devreyi tesbit etmek mümkündür. Bunlardan ilk devreyi teşkil eden ilk çağlarda, Kuzey Afrika’da Mısır ve Kartaca medeniyetlerine rastlamaktayız. Daha sonra bunların yerini Roma İmparatarluğu’nun dağılmasından sonra ve Osmanlı İmparatorluğu’nun ortaya çıkışı ile, Kuzey Afrika Osmanlı İmparatorluğu’nun kontroluna girmiştir. 8′inci, 9′uncu ve 10′uncu yüzyıllarda ise Arap Yarımadası’nın Doğu Afrika ile temasa geçtiğini görüyoruz.
Somali, Kenya ve Kızıldeniz kıyıları 10. yüzyıldan itibaren Arapların sömürgesi olmuştur. Doğu Afrika’nın Arapların sömürgesi olması, bu bölgelerde Arap dil ve kültürünün ve aynı zamanda Müslümanlığın yayılması neticesini vermiştir. Arap dil ve kültürünün bu bölgelerdeki tesiri günümüze kadar devam etmiş ve bugün dahi buralarda mahalli dillerle Arapça’nın karışmasından meydana gelen ve “Sahil Dili” manasına gelen Swahili dili konuşulmaktadır.
Orta Doğu’nun Arap kuşağının Osmanlı İmparatorluğu’nun kontroluna girmesinden sonra, Doğu Afrika’daki Arap kontrolü de zayıflamıştır. Fakat tam bu sıralarda, Avrupalılar Afrika ile alakadar olmaya başlamışlardır. 15′inci yüzyıldan itibaren Portakizliler Angola ve Mozambik kıyılarını ele geçirirken, Hollandalılar da Güney Afrika kıyılarına yerleşmeye başlamışlardır. Fransızlar ise Afrika’ya, 16′ıncı yüzyıldan itibaren ve Batı Afrika kıyılarında Senegal’den itibaren Afrika’ya girmeye çalışmışlardır. İngilizler ise, genellikle Gine Körfezi kıyılarına yerleşmişlerdir.
Denizcilikte ilerlemiş olan Avrupa ülkeleri Afrika’nın kıyılarına yerleşmekle beraber, iklim ve tabiat şartlarının güçlüğü dolayııyla, kıtanın içerlerine girmeye cesaret edememişlerdir. Bu sebeple, 19′uncu yüzyılın ortalarına galinceye kadar, Afrika’nın iç kısımları ve buralardaki hayat, insanların bilgisine kapalı kalmıştır.
Afrika’nın insanlığın bilgisine açılmasında Nil nehri büyük rol oynamıştır. Çok eski çağlardan beri Nil Nehri ve bilhassa Nil’in kaynağı insanların merakını çekmekte idi. 19′uncu yüzyılda Nil’in kaynağını araştırma teşebbüsünde bulunan, İngiliz John Speak’tır. 1850′de Samuel Baker’de bu nehrin kaynağını bulma teşebbüsüne girişmiş, lakin başarılı olamamıştır. Nil’in kaynağını bularak insanlığın bilgisine ilk defa açan David Livingstone’dur.
Livingstone, 1842 yılından 1873 yılına kadar Afrika’nın içerlerinde yaptığı gezilerde Nil’in kaynağını bulmuş ve Afrika’nın bilinmeyen kısımlarını insanlığın bilgisine açmıştır. Bu gezileri sırasında Kongo ve Zambezi nehirlerini de bulmuştur.
Levingstone öldükten sonra, Henry Morton Stanley onun gezilerini devam ettirerek, 1870-1894 yılları arasında Uganda, Kenya ve Kongo’nun iç kısımlarını gezmiştir. Afrika’nın, bir bakıma “keşfedilmesi”, Avrupa devletlerinin kıyılardan içerlere hücumuna sebep olmuştur. Bu, sömürgeleşmenin hızlanmasıdır.
Kıyıda bir yeri ele geçiren, içerlere kadar olan geniş toprakların kendisinin olduğunu ilan ediyordu. Bu ise, anlaşmazlıkları arttırdı. Bu sebeple Avrupa devletleri, 1885 yılında Berlin’de toplanıp “Berlin Senedi” adı ile bir belge imzaladılar. Bu senet, sümürgecilikte “fiili işgal” prensibini kabul ediyordu. Yani, Afrika’da bir toprağı fiilen işgal etmedikçe, orasına sahip olunamıyacaktı. “Fiili İşgal” prensibi Afrika’ya hücumu daha da hızlandırdı. Her devlet, diğerlerinden önce harekete geçip, daha geniş toprakları işgale çalıştı. Avrupa politikasına ağırlık veren Bismarck bile bu sömürgeciliğe koşuştan geri kalmadı.
Doğu Afrika’da Tanganyika (bugünkü Tanzania) 1884′de Almanya tarafından işgal edilmişti. Bunun arkasından Almanya Güney-Batı Alman Afrikası’nı (bugünkü Namibia) ve Gine Körfezi’nde Togo ve Kamerunu ele geçirdi.
İngiltere’nin Sömürgecilik Faaliyetleri
Afrika’nın sömürgeleşmesinde aslan payını İngiltere almıştır. İngiltere, Avrupa’da Napolyon Savaşlarını sona erdiren ve Avrupa haritasına yeni bir şekil veren 1815 Viyana Kongresi kararları ile Hollanda’nın elinden Güney Afrika’daki Cape sömürgesini almıştır. Bundan sonra, 1840′larda, Güney Afrika’dan daha yukarılara çıkıp, bugün Güney Afrika Cumhuriyeti’nin sınırları içinde bulunan Oranj ve Transvaal topraklarını da Cape sömürgesine (Cape Colony) kattı. Daha yukarda da belirttiğimiz gibi, İngiltere 1882 de Mısır’ı işgal etmekle Afrika’nın kuzey ucuna da yerleşmiş olmaktaydı.
1885 Berlin Konferansı’ndan sonra ise; Nil Nehri’nin bütünlüğünü korumak için, Mısır’dan güneye inip Sudan’ı da ele geçirmek istedi. Fakat buradaki Müslüman halkın silahlı mukavemeti ile karşılaşıp iki kere de yenilgiye uğradı. Bunun üzerine Sudan meselesine bir süre ara verip, tekrar güneye döndü.
1885-1895 arasında, Transvaal’dan kuzeye çıkıp Rodezya (bugünkü Zimbabwe) ile Nyasaland’ı (bugünkü Malawi) aldı ve buradan da daha yukarılara çıkarak Kenya ve Uganda’ya girdi. Şimdi arada tek boşluk olarak Sudan kalmıştı. Onun için 1895-96 da yaptığı silahlı mücadele ile 1896 da Sudan’ı da işgal etti. Sudan’ın işgali ile İngiltere, Afrika’nın kuzeyinde İskenderiye’den güneyinde Cape Town’a kadar geniş bir şerit halinde uzayan büyük bir sömürge imparatorluğu kurmuş olmaktaydı.
Fransa’nın Sömürgecilik Faaliyetleri
Fransa’nın Afrika’daki sömürgecilik faaliyeti, İngiltere’ninkinin aksi istikamette olmuştur. Yani İngiltere, Afrika’da kuzey-güney istikametinde hareket ederken, Fransa Afrika’ya batı-doğu istikametinde girmek istemiş ve bunun için de Senegal’den hareket etmiştir.
Fransa’nın 1880′lerde Senegal’den hareketle batıya doğru ilerlemesi İngiltere’yi endişelendirmiştir. Zira bu sırada Gine Körfezi’ne de İngiltere hakimdir ve Fransa’nın Niger Nehri istikametinde ilerlemesi dolayısıyla İngiltere, Fransa’nın Niger Nehri’ni takiben güneye Gine Körfezi’ne sarkmasından korkmuştur. Fakat Fransa’nın İngiltere ile yapmış olduğu bir anlaşma ile, Niger Nehri’nden güneye inmemeyi vaad etmesi, bir çatışmayı önlemiş ve İngiltere’yi rahatlatmıştır.
Fransa’nın güneye inmesinin İngiltere tarafından engellenmesi, bu devleti doğu istikametinde ilerlemeye adeta mecbur bırakmış olmaktaydı. Bu sebepten ilerlemesine devam ederek bugünkü Mali, Niger, Chad ve Merkezi Afrika Cumhuriyeti topraklarını ele geçirip Sudan’a girdi ve Nil’in iki büyük kolundan olan Beyaz Nil kıyılarına dayandı. Tam bu sıradadır ki İngiltere de kuzeyden ve güneyden Sudan’ı işgale başlamıştır.
Her iki devletin kuvvetleri Beyaz Nil üzerinde Kodok’da (Fachoda) karşı karşıya geldiler. Nerdeyse aralarında bir savaş çıkacaktı. Çünkü İngiltere Fransa’nın Sudan’dan çıkmasında ısrar etti. Fransa, İngiltere ile bir savaşı göze alamadığı için, 1898 yılında Sudan’dan çekildi ve İngiltere de Nil’in bütünlüğünü kendi eline geçirmeye muvaffak oldu. İngiltere ile Fransa Madagaskar üzerinde de çatıştılar. Fakat Sudan, İngiltere için daha mühim olduğundan, Madagaskar’ı Fransa’ya bıraktı ve oradan çekildi.
Hazarların Müslümanlığı
İslam orduları hemen bütün cephelerde başarılı neticeler alarak ülkeler feth ederken Hazarlar ile girişilen savaşlarda aynı neticeler alınamamıştır. Gerçi Arap orduları bazı seferlerde galip geldiler ise de toprak kazanamadılar. Halife Ömer zamanında başlayıp Harun el-Reşid devrine kadar fasılalarla devam eden Arap-Hazar mücadelelerinde her iki taraf da ezici bir üstünlük sağlayamamıştır.
Hazarlar arasında Müslümanlığın yayılması bu karşılıklı savaşların sona ermesinden sonra başlayan sulh devresinde ve bilhassa ticari münasebetlerin gelişmesinden sonra gerçekleşmiştir. Mervan b. Muhammed’in (737) yılında Hazar başkenti İtil’i zaptıyla neticelenen seferinin sonunda, Hazar hakanının Müslümanlığı kabul etmesi şartıyla ülkeyi terk edeceğini bildirmesi üzerine hakan çaresiz bu teklifi kabul etmek zorunda kalmıştır. Ancak Mervan çekildikten sonra hakan sözde kabul ettiği Müslümanlığı terk etmiş olmalıdır. Çünkü IX. asrın ilk yıllarında hakan ve ailesi Museviliği kabul etmişlerdir. (Sktğimin Salakları )
Bununla beraber yapılan anlaşmanın bir şartına göre Mervan, Nuh b. Sabit el-Esedî ile Abdurrahman el-Hulânî adında iki fakihi Hazarlara İslam dinini öğretmeye memur ederek İtil’i bıraktı. Bu iki fakih az da olsa Hazarlar arasında Müslümanlığın yayılmasına hizmet etmişlerdir.
X. asrın ilk yıllarında (903) eserini yazmış olan İbn Rusteh, Hazar başkenti İtil’de çok sayıda Müslüman, mescid, imam ve müezzinler bulunduğunu belirtmektedir. İbn Fadlan ise bu bilgilere ilâve olarak hakanın Müslümanları himâye ettiğini ve onların işlerini takip etmek için hususî memurlar tâyin ettiğini bildirmektedir. Hakan ve devlet erkânının Musevi olmalarına rağmen diğer din mensuplarına da müsamahalı davranmaları neticesinde, X. asrın ikinci yarısında Hazar başkentinde 30 câmi ve 10.000 kadar Müslümanın bulunduğu, onların davalarına iki Kadı’nın baktığı devrin kaynaklarınca ifade edilmektedir. Fakat aynı yıllarda kuzeyden gelen Rusların devamlı saldırıları Hazar Devleti’nin zayıflamasına ve daha sonra da yıkılmasına sebep olmuştur. Rus idâresine girmeği kabul etmeyen Müslümanlar diğer İslam ülkelerine göç etmişlerdir.
Türklerden İslâmiyeti kabul eden ikinci büyük grup ise Karahanlılardır.
Karahanlıların sonra üçüncü Müslüman Türk devleti, başşehri Gazne olan Gazneliler Devleti’dir. Bu devlet Sâmânîlerin kumandanlarından Alp-Tegin tarafından 963 yılında kurulmuştur.
X. asrın başlarında Oğuzların elinde bulunan Yenikent, Huvâre ve Cend gibi şehirlerde ve ayrıca Kârlukların idaresinde bulunan bazı şehirlerde Müslüman kolonileri bulunuyordu. Bu koloniler bulundukları bölgelerdeki Türkler ile iyi münasebetler kurmuşlardı. Oğuzlar, medenî seviyesi yüksek olan bu Müslümanlardan İslam dininin esaslarını öğreniyorlardı. Diğer taraftan Mâveraünnehr ve Harezm’den büyük ticari kervanların en uzak ülkelere seyâhat edebilmesi için bir Türk ile dostluk kurması gerekiyordu.
Dünyada Amerikan düşmanlığı neden artıyor?
İslam Konferansı Örgütü (İKÖ) Genel Sekreteri Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu, ”Irak’ın işgalinin terörle savaş kampanyası kapsamına dahil edilmesi birçok gözlemci için inandırıcı değildir” dedi.
İhsanoğlu, Türk-Amerikan İş Konseyi (TAİK) tarafından düzenlenen aylık toplantıda bir konuşma yaptı.
Konuşmasının büyük bölümünü ABD’nin politikalarına yönelik eleştirilere ayıran Prof. Dr. İhsanoğlu, 11 Eylül saldırısı sonucunda derin bir şok yaşayan ABD’nin belki yeterli değerlendirmeleri ve tahlilleri yapma imkanını bulamadan, uluslararası işbirliği boyutunu fazla dikkate almadan terörle savaş dönemi başlattığını, Afganistan ve Irak operasyonlarına giriştiğini kaydetti.
Prof. Dr. İhsanoğlu, ”Irak’ın işgalinin terörle savaş kampanyası kapsamına dahil edilmesi birçok gözlemci için inandırıcı değildir. Irak savaşı bakımından gerçek sebepler ne olursa olsun, ‘terörle savaş’ ve ‘Büyük Ortadoğu Projesi’ girişimlerinde hareket noktasının doğru tespit ve tahliller üzerine inşa edilip edilmediği değerlendirilmelidir” diye konuştu.
Salonda bulunanları bazı soruların yanıtları hakkında fikir yürütmeye davet eden Prof. Dr. İhsanoğlu, ”Neden dünyada Amerikan düşmanlığı, Amerikan politikalarına düşmanlık artmaktadır? Irak ve Afganistan’da ve diğer yerlerde ‘İslami teröristler’ şeklinde takdim edilen grupların askeri yöntemlerle ele geçirilmesi veya yok edilmesi Ortadoğu ve İslam dünyasının görünürde daha demokratik olmalarına ve ABD’nin uzun vadeli güvenliğine istenilen ölçüde olumlu katkı yapacak mıdır?” diye sordu.
İslam Konferansı Örgütü Genel Sekreteri Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu, özellikle Filistin meselesinin Oslo Antlaşması’nın ”çökerek” tüm ümitlerin aksine kanayan bir yaraya dönüşmesi karşısında ABD’nin sessiz kalmasının ve mevcut yönetimin daha öncekilerden çok daha fazla İsrail’in bütün yaklaşım ve uygulamalarına yeşil ışık yakmasının İslam ve Arap alemleri genelinde ABD’ye karşı duyulan sempatinin erozyona uğramasının birinci sebebi olduğunu dile getirdi.
Eski Mısır Tarihi
“Gizemli, bilinmeyenli çizgiler, resimler, taslaklar, işaretler, şifreler, insanlar, hayvanlar, masal yaratıkları,bitkiler, meyveler,araçlar,elbise parçaları,örgüler,silahlar,geometrik şekiller,dalgalı çizgiler ve alevler.Bunlar Tahta üzerinde,taş üzerinde ve sayısız papirüsler üzerinde bulunurlar.Tapınak duvarlarında,mezar odalarında,anı levhalarında,tabutların, çekmecelerin üzerinde bulunurlar.Mısırlılar eski ulusların yazmayı en çok sevenlerindendir.
Hiyeroglif nasıl okunup yazılır?Mısır yazısı,coğu,nesnelerin resmi olduğundan rahatlıkla ayırt edilebilen 700′den fazla işaretten oluşmuştu. Yanda görüldüğü gibi,her bir işaret ,gerek özel bir nesneyi,gerekse belli bir sesi temsil ediyordu. Hiyeroglif yazısı soldan sağa ya da aşağıdan yukarıya yazılabilirdi.Hayvanların ya da insanların yüzleri sola dönükse soldan sağa,sağa dönükse sağdan sola okunurdu.
Ne ile yazarlardı:? Yazıcılar ,mürekkep ve fırça kullanarak papirus denen sazlardan yapılmış özel bir çeşit kağıda yazı yazarlardı. Ayrıca ostraka olarak bilinen kırık çömlek parçlarının üzerinede yazarlardı.
Hiyerogliflerle ilgili daha cok bilgiye.. Tıkla !
Yazıcılar: Mısır hiyeroglif yazısı son derece karmaşıktı.Yazıcı adı verilen kimseler,okumak ve yazmak için özel olarak eğitilmişlerdi.Bu becerileri onlara güç ve saygınlık kazandırıyordu. Yazıcılar tapınaklarda ya da devlet yönetiminde iyi işlere girebiliyorlardı. Çoğunluk vergi de ödemiyordu.
Firavun adları kartus aı verilen oval bir cercevenin icine yazılırdı.Yanda Firavun Meyre’nin bir kartusu’nun resmi bulunmaktadir.
Stenografi: Daha sonraları Mısırlılar,hiyeroglif yazısının daha kolay bir uyarlaması olan 2 türlü steno yazı geliştirmişlerdir.Hiyeroglif yazısı ise, tapınaklardaki ve kamusal yapılardaki kayıtlarda kalmıştı. Mısırlılar,bir yazı biçimi bulan en eski uluslardan biridir. Onların “Alfabeleri” bizim bugün kullandığımız gibi harflerden değil,resim ve işaretlerden oluşmuştu. Biz Mısır yazısına “Kutsal yazı” anlamına gelen hiyoroglif adı veririz.Bu isim Mısırlıların,yazı yazma yetilerinin onlara ilim Tanrısı Tot tarafından verildiğine inanıyor olmalarından kaynaklanıyor. Firavun adları kartuş adı verilen oval bir çerçevenin içine yazılırdı
Mumyalama ve Tanrılar
Krallar vadisi ile Deir El-Bahri arasında gizli bir dehlizde bulunan ve mezar soyguncularının elinden kurtarılarak 14 Temmuz 1881′de Luksor’dan gemiye bindirilen 40 firavun mumyasını taşıyan gemi,Kahire’ye doğru ilerlemekteydi.Nil kıyısındaki köylüler,3500 yıl önceleri ülkelerini Tanrısal güçlerle yöneten bu insanların hala varolan bedenlerine saygı duymuşlar,ilahiler okuyan kadınlar göğüslerini kumlarla ovalayıp,başlarına toprak atmışlar,erkeklerde havaya silah sıkmışlardı.
Mumyalama işlemi ölüyü öbür dünyadaki yaşamına hazırlamak için yapılan bir dizi törenden sadece başlangıç olanıdır.Bu işlem insanların yanı sıra boğa,timsah,kedi gibi hayvanlar içinde yapılmaktaydı.Arapça ve Farsça’da “Mumiya” doğada bulunan katran ve bunun karışımlarına denilir,ilaç oalrak da kullanılırdı.Gerçekte ölünün bedenini konserve edercesine korumak için yapılan “Tahnit” işleminde katranın kullanılması,onu mumya ile eş anlamlı yapmıştır.
Mumyalama işlevi şöyle gerçekleştirilirdi:
Önce ölü yıkanir. Burnundan sokulan aletlerle beyin boşaltılır.
Göz ve ağız boşukları,yağlı keten tamponlarla doldurulup göz kapakları kapatılırdı.
Rahip habeş denilen keskin bir opsidyenle vücüdun sol tarafını açarak,içindekileri tamamen boşaltır ve bunları “Kanopik” denilen çömlek ve vazoların içine koyardı.Boşalan karın kısmı ve kadınların göğüs içleri,hurma şarabı ve kokulu bitkilerle temizlendikten sonra, reçine, tarçın,soğan ve kokulu mir ile karıştırılmış ağaç talaşı,yerleştirilirdi.
Acılan yerler dikildikten sonra Mısırlılar’ın “Net-jeryt” denilen ve kahire yakınlarındaki bir vadide bulunan “Natron” tozu sodyum karbonat ve ya Sodyum Klorit (tuz) ile karıştırılan madde içinde 40 ve ya 70 gün(soylular için 272gün) bekletilirdi.Böylece vücuttaki nem absorbe edilir,organik yapı antiseptik korumaya alınırdı.Bir çeşit insan salamurası olan bu işlemin sonunda eller göğüste veya karın üzerinde birleştirilerek vücüt yatar durumuna getirilir ve kurutulurdu.
Tanrılar
——————————————————————————–
Horus : Osirisle İsis in oglu,Mısır tahtını miras almıstır…hatta taht icin seti ile olan savasları mısır mitolojisinde onemli yer tutar.Cennetin hukumdarı aynı zamandada Mısır ın kralı Horus un ecnnetin kralı,yeryuzunun kralı,ve kutsal $ahin olmak uzere Teslis(uçlü)kavramı Mısır dinin yerlesmıs yönü oldu.Horus un evrensel oldugu ve ezelden beri var oldugu fikri 1.hanedanlıga kadar uzanır ki, bunu da Piramit yazilarında belirtiliyor..
——————————————————————————–
Horus of Behedet (Hadit) : Behedet şehrinde tapılan Horus’un formlarındandır. Büyük kanatları güneş diskinin bir formu olarak gösterilir, genelde önemli manzaraların üstünde uçtuğu görülür (Mısır’ın dinsel sanatında). Hadit, Horus’un her zaman her yerde hazır oluşuyula resmedilmiştir. Crowley’in de Magic in Theory and Practice kitabında dediği gibi, “son derece küçük ve atomik haldeki her yerde ve her zaman hazır olan parçaya Hadit” denir.
——————————————————————————–
Horus’un dört oğlu : Osiris’in vücudunun parcalarının koruyucularıdır ve bundan sonra ölülerin vücutlarının koruyucuları olmuşlardır. Amset, Hapi, Duamutef ve Qebsenuef. Sırasıyla tanrıçalar İsis. Nephthys, Neith ve Selket tarafından korunurlardı.
Amset (İmsety, Mestha; Golden Dawn, Amseth): Horus’un dört oğlundan biridir. Ölülerin karaciğerinin koruyucusudur ve Tanrıça İsis tarafında korunur.
Hapi : Horus’un dört oğlundan biridir. Babun kafalı mumyalanmış adam olarak görülüyor. Ölülerin ciğerlerinin koruyucusudur ve Tanrıça Nephthys tarafından korunurdu.Hapi ismi farklı hiyerogliflerle ifade edilmişti; çoğunlukla ama herzaman olmamak kaidesiyle Nil Nehrinin tanrısının ismiydi. Hapi, tacı zambaklardan (yukarı Nil) veya papirus bitkilerinden (Aşağı Nil) yapılmış şişman bir adama benzetilmiştir.
——————————————————————————–
Hator (Het-Heru, Het-Hert : Mısır’ın çok eski bir tanrıçasıdır, inek tanrı. Hator ismi yunan uyarlamasıdır. Het-Hert (the house above) ve Het-Heru (Horus’un evi)’nun değişik biçimlerinden yozlaştırılmasıdır. İki terim de onun gökyüzü tanrıçası olduğuna işaret ediyor. Sık sık İsis’le eşdeğer tutulmuştur. Hator Edfu’da Horus’un partneri olarak tapılmıştır. Teb’de ölümün tanrıçası olarak düşünülmüştü. Ayrıca o aşkın dansın alkolün ve yabancı toprakların koruyucusuydu.
——————————————————————————–
SobeK :Fayum un merkezi Crocodillopolis in tanrısı idi.Orada canlı sürüngenler ve timsahlar havuzlarda muhafaza edilirlerdi.Su tanrısı olarak,aynı zamanda Nil’in yıllık tasmasını ve vadisinin gübrelenmesini sembolise etti.
——————————————————————————–
SeT :En eski dönemlerde Set, Aşağı Mısır’ın koruyucu tanrı
sıydı ve çölün şiddetli fırtınalarını sembolize eder. Bu fırtınaları Aşağı Mısır’lılar yatıştırmak için yöntemler aramışlardır. Yukarı Mısır Aşağı Mısır’ı yendiğinde ve ilk hanedana giriliğinde, Set Yukarı Mısır’ın Hanedanlık tanrısı Horus’un şeytani düşmanı olarak bilinmeye başlandı. Set, Osiris, İsis ve Nephthys’in kardeşi ve aynı zamanda Nephthys’in kocasıydı. Bazı mitlere göreyse Aubis’in babasıydı.Set’in kardeşini öldürmesi ve yeğeni Horus’u öldürmeye teşebbüs etmesiyle bilinir. Ama Horus kurtulmayı ve babasının öcünü almayı başarır. Bunu Mısır’ın heryerinde kurallarını koyarak yapmıştır. Set’i hadım etmiş ve Sonsuza kadar onu çöle sürmüştür.19.Hanedanda Set’e olan saygı yeniden dirilmeye başlamıştır ve birzamanların büyük tanrısı olarak görülmüştür. Mısır’ı yabancılardan koruyan ve çöldeki kuvvetleri yardımseverce zapteden tanrı olmuştur.
——————————————————————————–
Shu :Kuru rüzgarların ve atmosferin tanrısı, Ra’nın oğlu, Tefnut’un kardeşi ve kocası, Geb ve Nut’un babasıdır. Hiyerogliflerde kafasına devekuşu tüyü giymiş olarak gösterilmiştir (Maat’ınkine benzeyen). Genelde boylu boyunca uzanmış olan Geb’le kızı Nut’u ayrılarak ayakta durmuş olarak gösterilmiştir. “Shu” ismi genelde “kuru, boş” anlamına gelen shu kökünden geliyor. Shu aynı zamanda güneş ışığının kişileştirmelerinden biridir. Shu ve Tefnut’un bir ruhun iki yarısı olduğu söylenir. Belki de eşruhların en eski (ilk) kaydedilen örneğidir.
——————————————————————————–
Anuket :Yukarı Mısır’da, Elefantin’in çevresinde, Anuket, Khunum ve Sati’nin (kızları olarak) tapılmıştır. Kutsal hayvanı gazeldi. Soğuk su dağıtıcısı olduğuna inanılır ve kendi insan kafasına tüylü bir taç giyerdi.
——————————————————————————–
Apis : Muhtemelen sadece hayvan olarak betimlenmiş ve hiçbir zaman hayvan başlı bir insan olarak gösterilmemiş eski bir Mısır Tanrısıdır. Apis çoğunlukla Ptah’la bağlantılı olmuştur ve kültünün merkezi Memphis’tir. Aslında Apis verimlilik tanrısıdır. Güneş diski ve uraeusserpent’ten oluşan boğa tacıyla betimlenmiştir. Kutsal Apis boğası Memphis’te bulunurdu ve Serapum’da büyük bir kitle halinde Apis boğalarının mezarı bulunuyor.
——————————————————————————–
Duamutef (Tuamutef; Golden Dawn, Thmoomathpf) : Horus’un 4 oğlundan biri. Duamutef çakal başlı mumyalanmış bir adam olarak gösterilmiş. Ölünün midesinin koruyucusudur ve Tanrıça Neith tarafından korunur.
——————————————————————————–
Edjo delta’nın yılan tanrıçası, Aşağı Mısır’ın sembolü ve koruyucusu, Yukarı Mısır’ın tanrıçası Nekhbet’in tamamlayıcısıdır. Kralın tacının bir parcası olarak giyilirdi.
Geb (Seb : Yeryüzünün tanrısı, Shu ve Tefnut’un oğlu. Nut’un kardeşi ve kocası, Osiris, Set, İsis ve Nephthys’in babasıdır. Kutsal hayvanı ve sembolü kazlardı. Genelde yeşil ve siyah tenli olarak gösterilmiştir. Yeşil yaşayan canlıların rengi ve siyah ise Nil’in bereketli çamururun rengidir. Geb kötülerin ruhlarını tutuklu tutacak ve onları cennede çıkarmayacaktı. Diğer geleneklerde yeryüzünün dişi olmasıyla çelişerek Geb’in erkeğe özgü (erkeksi) olmasıyla göze çarpar.
Khnum : Koç başlı insan olarak görünürdü. Antinoe ve Elefantin’de tapılıyordu. Çömlekçi çarkında insanlara şekil veren, yaratıcı tanrılardan biriydi. Onun arkadaşları(partnerleri) Heqet, Neith ve Sati’ydi.
——————————————————————————–
Khons(Chons) :Teb’in büyük (triad)larının 3. Üyesi (ailesi Amen ve Mut’la). Khons ayın tanrısıydı. Onun hakkında en çok bilinen hikaye Thoth’la senet (passage) denen eski bir oyun oynarken ışığının bir kısmına bahse girmiş. Thoth kazanmış, ışığının bir kısmını kaybettiği için Khons bir ay boyunca tüm ihtişamını gösterememiş ve batıp tekrar büyümek için beklemesi gerekmiş. Karnak’taki çevrili olan tapınak ona adanmıştır.
Qetesh :Suriyeli bir tanrı olduğuna inanılıyor, Qetesh aşkın ve güzelliğin tanrıçasıdır. Qetesh güzel çıplak bir kadın olarak, bir aslanın üstünde ayakta durur veya onu sürer durumda, elinde çiçek, ayna veya yılanlarla resmedilmiştir. Genelde yuvarlak yüzle gösterilmiştir (Mısır sanat ve geleneklerinde alışılmamış bir durum). Aynı zamanda erkekliğin tanrısı Min’in partneri olarak düşünülüyor.
——————————————————————————–
Ra-Horathky (Ra-Hoor-Khuit) :Horizonların Horus’u olan Ra’dır. Ra’nın başka bir tanımlaması da onu Horus’la bir tutmaktır. Bu ikisi solar gücün göstergesi olarak gösterilmiştir. “Ra-Hoor-Khuit”in yazılışı Aleister Crowley tarafından önce Book of Law kitabında popüler edilmiştir.
——————————————————————————–
Sekhmet dişi aslan tanrıçası, Ptah’ın tanrısı olarak takip edilmiş. Ra’nın gözündeki ateşten insanları günahlarından dolayı cezalandıracak olan bir intikam yaratığı olarak yaratılmıştır. Sonra da doğrunun barışçıl bir koruyucusu olmuştur. Yardımsever Bast ile yakından ilgilidir (bağlantılıdır).
——————————————————————————–
MaaT :Çeşitli geleneklere göre Thoth’un karısı Ra’nın kızı olduğu düşünülmüştür. Maat’ın adı “gerçek” ve “adalet” hatta “kozmik sıralamayı” ifade eder İngilizce’de net bir söylenişi yoktur. Maat’ın konseptiyle bir kişileştirme ve biraz da mitoloji vardır. Maat saçında devekuşu tüyü olan uzun boylu bir kadın olarak belirtilmiştir. O ölümün kararı için vardı ve tüyü ölünün saf ve dürüst bir hayat yaşamış olup olmadığına karar vermek için ölünün kalbini dengelerdi.
——————————————————————————–
Harpocrates (Hor-pa-kraat) : Golden Dawn, Hoor-par-kraat): “Çocuk Horus”, İsis ve Osiris’in oğlu, emzirilen küçük bir çocuk, Yukarı Mısır’ın büyük tanrısı yetişkin Horus’tan ayrılmıştır. Parmak emen genç bir oğlan olarak gösterilmiştir. Golden Dawn sessizliği ona ithaf etmiştir, çünkü tahminen parmağını emme hareketi genelde bilinen “shhh” ifadesini akla getiriyor.
Heqet : Kurbağa başlı başlangıçta var olan tanrıçalardan, Hermopolis’teki 8 tanrıdan biri olarak inanılır ve Antinoe’deki Khunum’un partneri olarak görülür.
Heru-ra-ha : Crowley’in Mısır benzeri mitolojisinin karma bir tanrısı; Ra-Hoor-Khuit ve Hoor-par-kraat’ın bir karması İsmi Mısır diline çevrildi, tahminen “Horus ve Ra’ya şükredin” anlamına geliyor. Tabi, bu da başka bir yozlaştırma.
——————————————————————————–
İsİs : Sanat Tanrıcası…Osiris in karısı ve kıs kardesi…Horus un annesi,a$k tanrıcası ve i$tar,A$era,Asherah,AsTarte ,sibel,Afrodit,ve Venus un kar$ıtı idi.Büyük bir anne ve zevce olarak,bütün disi ilahların en popüleri oldu..
——————————————————————————–
Amen (Amon,Amun,Ammon,Amoun) : Amen’in adı “saklı olan” demektir. Amen ilk zamanlardan itibaren Teb şehrinin baş tanrısıdır ve Hermopolis rahiplerine göre yaşayan yaratıcı tanrı olarak görülmüştür.Kutsal hayvanları kaz ve koçtur. Orta krallığa kadar Teb’de yerel bir tanrıydı fakat Tebliler Mısır’da hükümdarlıklarını kurduklarında Amen kalıcı bir tanrı oldu ve 18. Sülale tarafından Tanrıların kralı olarak adlandırıldı. Ünlü tapınağı Karnak, insan tarafından yapılmış en büyük dini yapıdır. Bugde’ye göre, 19. Ve 20. Hanedanlar Amen’in “görünmeyen yaratıcı güç” olduğunu cennetteki, dünyadaki, engin derinlerde ve yer altı dünyasındaki hayatın temeli olduğunu düşünürler ve kendisini Ra’nın formunda gösterir. Artı, Amen ihtiyacı olan her adanmış dindarın koruyucusu olarak karşımıza çıkmıştır. Sonraki inanışa göre Amen kendi kendini yaratmıştır. Önceki Teb’li inanışa göre Amen Thoth tarafından başlangıçta varolan sekiz tanrıdan biri olarak yaratmıştır. (Amen, Amenet, Heq, Heqet, Nun, Naunet, Kau, Kauket) Yeni karllık boyunca Amen’in eşi Mut, “Anne” idi ve bunun Mısır’lı eşiti “Büyük (ulu) anne” olarak görülmektedir. Bu ikili (Mut ve Amen) Tanrı ve Tanrıça Çiftini oluşturur, bu diğer inanışlarda da görülür. Oğulları ay tanrısı Khons’tur.
——————————————————————————–
Amen-Ra : Amen’in rahipleri tarafından sunulan birleşik tanrıdır. Amaçları Amen’in takipçisi olan Yeni krallıkta (18-21 Hanedan) daha önceki güneş kültünün tanrısı olan Ra ile bir bağ kurmaktı. Bu tip birleşmelerde tanrılar içiçe girerler böylece Ra’nın içinde Amen’in temsil ettiği gücü görüyoruz (ya da tam tersi). Bu tip ilişkiler Mısır tanrılarında, özellikle kozmik ve ulusal tanrılar arasında sık görülür. Bu Mısır tanrılarının nasıl görüldüğünün bir örneğidir. Morenz’in dediği gibi “kişilikleri vardır ama bireysellikleri yoktur.”
——————————————————————————–
Bastet : Kedi tanrıça. Bubastis’in Delta şehrinde tapılmıştır, kedilerin ve onlara önem verenlerin koruyucusudur. Sonuçta evde önemli bir tanrıça (kediler değer kazandığıdan beri) ve ayrıca ikonografide önemlidir. (Papirüste güneş tanrısına saldıran yılanın kediler tarafından öldürüldüğü resmedilmiştir.Dişi aslanın tanrıçası Sekhmet’in yardımsever tarafı olarak görülmüştür.
——————————————————————————–
Anubis (Anpu; Golden Dawn, Ano-Oobist) :Nepthys’in oğlu; bazı inanışa göre babası Sethi, bazısına göreyse Osiris’ti (hatta bazı inanışa göre ise annesi İsis’ti). Anubis çakal olarak resmedilmiştir veya çakal başlı tanrı denmiştir. Çakal Tanrı. Çakal’ın lahitleri kolaçan etme eğilimi nedeniyle, ölülerle ilişkili olmuştur ve eski mumyalamanın kaşifi olarak bilinir be tapılır. Onun görevi ölüleri korumak ve yüceltmektir. Anubis aynı zamanda Upuaut (opener of the ways- yolların açıcısı) olarak bilinirdi ve tavşan başıyla gösterilirdi. Kıyamet günü için ölülere rehberlik ederdi ve ölüleri yeraltındaki ikinci ölümden korumak için gerçeğin derecelerini (Scales of Truth) gözlerdi (izlerdi).
——————————————————————————–
Ra :Tabiatın bütün Tezahurleri arasında,tapılan en belirgin $ey güne$tir.Mısır ideolojisinin büyük bir kısmı güne$ ve nehir uzerinedir.Güne$ ilahları arasında ba$lıcası Ra(Heliapolis tanrısı) dır. Günesin diski olarak Ra atmaca kafalı bir insan olarak temsil edildi.Bu durumda da Ra yaradılı$ın hükümdarı olarak ele alındı.
——————————————————————————–
Thoth (Tahuti)ToT : Bilgeliğin tanrısı, Maat’la beraber zamanın başında kendi kendine yaratılmıştı veya Ra tarafından yaratılmıştı. Hermopolis’te Thoth’dan sekiz tane çocuk oluşturmuştu, en önemlisi “gizli olan Amen’di. Amen Teb’de Evrenin Lordu olarak takip edilirdi. Thoth isminin Mısır dilinde orijinali Thuti’dir ve Yunanca versiyonu Thoth’dur. Thoth ibis kuşu başıyla resmedilmiştir ve elinde bir dolmakalem ve herşeyi kaydettiği parşomenler vardır. Tanrıları içeren neydeyse tüm temel görüntülerde Thoth görevli olarak görünürdü, ama özellikle ölülerin hükmünde görülüyor. Tanrılar’ın habercisi (ulağı) olmuş ve Yunanlılar’ın Hermes’iyle eş tutulmuştur.Osirian mitlerine göre Thoth Osiris’in veziri olmuştur (Şef tavsiyecisi ve papazı). O sa Khons gibi ay tanrısıdır ve zamanın, büyünün ve yazının tanrısıdır. Hiyeroglifleri icat edenin Thoth olduğu düşünülür
——————————————————————————–
Tavaret : Hamile kadınlara goz kulak olan olan suaygırı tanrısı..
——————————————————————————–
BeS : Tanrıların cüce soytarısı.. Afrikalı veya sematik kökenli tanrı, Mısır’a 12. Silale döneminde gelmiştir. Sakallı, vahşi görünümlü komik bir cüce olarak ve yuvarlak bir yüzle resmedilmiştir (Mısır’ın sanatsal geleneklerinden farklı). Müzik, iyi yemek ve rahatlamak gibi aile zevklerinin tanrısı olarak sayılır. Ayrıca çocukların eğlendiğicisi ve koruyucusudur.
Imhotep (Imouthis : Imhotep mimar, katip ve 3. Sülalenin Firavun Zoser döneminin büyük(baş) veziriydi. Sakkara ‘daki basamaklı piramidi tasarlayıp inşa eden Imhotep’ti. Imhotep Ptah’ın oğlu ve hekimlik tanrısıydı, aynı zamanda katiplerin başıydı (Thoth ile beraber). Yunanlılar onun Asklepios olduğunu düşünürler.
Khepri (Keper) : Eski Heliopolitan büyük şehir bilimine göre yaratıcı tanrı ve Atum ve Ra ile karışmıştır. Mısırca kökeninde “Kheper” birkaç anlama gelir, bazısına göre en çok dikkat çeken “yaratmak” veya “dönüştürmek” fiilidir, ayrıca “bok böceği” sözcüğüne denk gelir. Bok böceği, güneşin sembolü sayılırdı. Dışkısının çevresine yumurtalarını bırakırdı ve bok böceği güneş tanrısı sembılü sayılırdı. Bok böceği güneşi gökyüzüne doğru iterdi.
——————————————————————————–
Sothis : Yıldız Sirius için feminen bir MısırLı ismi, İsis’le birbirine geçmiştir. (Orion olan Sahu-Osiris’in partneriydi). Hator’la da ilişkilidir.
Tefnut : Nem ve bulutların tanrıçasıdır. Ra’nın kızı, Shu’nun kardeşi ve karısıdır. Geb ve Nut’un annesidir. Kutsal hayvanı olan dişi aslanın başıyla resmedilmiştir. “Tefnut” adı teftef kökünden gelmektedir. Anlamı “serpiştirmek, nemlendirmek” ve nu kökü “sular, gökyüzü” anlamına gelmektedir.
Selket (Serqet, Serket) : Akrep tanrıça, kafasının üstünde hareketsiz duran akrebiyle güzel bir kadın olarak gösterilmiştir. Onun yaratığı kötü ruhlu insanlara ölüm veriyordu ve akrepler tarafından sokulan insanlara da hayat veriyordu. O ayrıca kadınların çocuk doğurmalarına da yardımcı oluyordu. O Ra’yı tehdit eden şeytani ruhları etkisiz hale getiren kişi olarak resmedilmiş ve İsis’i Set’ten korumak için yedi akrebini göndermiş. Selket, Horus’un oğlu, ölülerin bağırsaklarının koruyucusu olan Qebsenuef’in koruyucusudur. Amerika’yı 1970’de turlayan kolleksiyonun bir parçası olan Tuthankamon’un lahdindeki heykeli sayesinde tanındı.
Serapis : Ptolemi dönemini tanrısı, Yunanlılar tarafndan Osiris ve Apis’ten düzenlenmiş (tasarlanmış). Tahminen İsis’in arkadaşı (partneri), öbürdünya (ölümdensonraki yaşam) ve verimliliğin tanrısıydı. Ayrıca fizikçiydi ve endişeli, üzüntülü inananların yardımcısıydı. Hiçbir zaman çok fazla önem vermedi. Onun kültünün merkezi Alexandria’dır (İskenderiye).
——————————————————————————–
Osiris : Ölülerin tanrısı, ölümsüz yaşam için diriliş tanrısı, kuralkoyucu, koruyucu, ölülerin yargıcı ve ölünün prototipi olmuştur (Ölü tarihte “Osiris” olarak görülürdü). Lahidinin bulunduğu yer, Abidos’ta kültünün oluştuğu yerdir. Osiris Nut ve Geb’in ilk çocuğuydu, Set, Nephthys ve İsis’in kardeşiydi, aynı zamanda İsis’in kocasıydı. Horus, İsis’ten oğluydu. Bir hikayeye göre Nephthys İsis gibi davranmış ve Osiris’i baştan çıkararak Anubis’i doğurmuş. Osiris başka erkeklerin dünyasının kuralkoyucusu olmuş ve Ra gökyüzüne kural koymak için dünyayı bıraktığında kardeşi Set Osiris’i öldürdü. İsis’in sihiri sayesinde tekrar yaşama döndü. İlk ölen yaşayan canlı olduğu için sonraları ölülerin lordu oldu. Oğlu Horus onun ölümünün öcünü aldı. Set’i yenmişti ve onu Batı Mısır’ın çölüne (Sahra) gönderildi. Tüm Mısır tarihi boyunca dualar ve büyüler Osiris’e yöneltilmişti, onu kutsama ve kendisinin kural koyduğu öbür dünyaya girmesi umulmuştu, ama orta krallık süresinde popularitesi arttı. 18.Sülale döneminde Mısır’da en çok tapılan tanrı olmuştu. Osiris’in popularitesi Mısır tarihinin en son evrelerine kadar dayanmaktadır (sürmüştür). Mısır’ı fetheden Roma imparatorlarında bile hala onun etkisi görülüyormuş. Firavun kıyafetlerini giyerek ona tapınaklarda adak adıyorlarmış.
——————————————————————————–
Pharoah (defied kings) ):En eski zamanlardan beri Mısır’da firavunlar tanrılar gibi tapılmışlardır: Ra’nın oğlu, Horus’un oğlu, Amen’in oğlu… Bu dönemde ve şehre bağlı olarak isimlendirilmiştir. Firavunlara dualar ve adaklar adanması çok nadirdi. Firavunun gerçek kültünü destekleyecek kanıt çok az veya yoktur. Firavunlar tanrı babaları tarafından seçilmiş ve onlara benzetilmişlerdir.
——————————————————————————–
Ptah :Memphis’te tapılıyordu (M.Ö.3100). Ptah evrenin yaratıcısı olarak görülmüş. Öbür dünyada erkeklerin ruhlarının yerleşeceği vücutları şekillendirir. Başka mitlere göre Thoth’un emrine çalışıyordu ve Thoth’un açıklamalarına uygun olarak cennetleri ve dünyayı yaratmaktı. Ptah sakallı takke giymiş, mumya gibi sarmalanmış, elleri ambalajdan çıkmış, elinde asa, Ankh ve Djed (denge, istikrar, sağlamlık işareti) tutuyor. Çoğunlukla Seker ve Osiris’le birlikte tapılırdı, Ptah-seker-ausar adı altında tapılırdı.Sekhmet’in kocası ve Nefertum’un babası (sonra da Imhıtep’in babası) olduğu söylenir.
——————————————————————————–
Qebsenuef (Kabexnuf, Qebseneuef :Horus’un dört oğlundan biri, Qebsenuef mumyalanmış şahin başlı bir adam olarak betimlenmiş. Ölülerin bağırsaklarının koruyucusudur ve tanrıça Selket tarafından korunurdu.
——————————————————————————–
Min (Menu, Amsu) : Elinde yıldırım taşıyan Amen’ın bir formu olarak resmedilmiştir (Mısır sanatında yıldırım olarak belirtilmeye çalışılmış) ve ereksiyon halindeki penisiyle resmedilmiştir. Tam adı Menu-kamuf-f (Min, Annesinin Boğası). Erkekliğin (güç ve iktidar) tanrısı olarak tapıldı, Ona marul (lahana) hediye edilmiştir(sunulmuştur) ve sonra erkekliği elde etme umuduyla bunlar yenmiştir. Kadınlığın (feminenliğin) ve aşkın tanrıçası Qetesh’in kocasıdır.
——————————————————————————–
Month (Mentu, Men Thu :Amen kültünün doğmasından önce Teb’in baş tanrısıydı. Şahin başlı adam olarak gösterilir ve Horus’la birleşmiştir. Aslında savaş tanrısıdır.
Mut (Golden Dawn, Auramooth) :Teb geleneklerinde Amen’in karısı, Mısır dilinde mut “anne” ve ay tanrısı Khons’un annesidir.
Nefertum
tah ve Sekhmet’in genç oğlu, doğan güneşle bağlantılı olarak zambak çiçekleriyle taçlandırılmıştır veya zambak çiçeğinin üstünde oturtulmuştur olarak resmedilmiştir.
Neith (Net; Golden Dawn, Thoum-aesh-neith) :Eski bir savaş tanrıçası, Delta’da tapıldı. Bilgelik tanrıçası olarak saygı gösterildi, Yunan mitine göre Athena olarak gösterilmiş daha sonraki inanışlara göre İsis, Nephthys, Selket’in kız kardeşiydi ve ölülerin midesinin tanrısı Duamutef’in koruyucusuydu. Timsah tanrı Sobek’in annesiydi.
Nekhbet :Yukarı Mısır’ın büyük tanrıçasıdır, ikonu akbaba ve firavunun tacının bir parçasıdır. Aşağı Mısır’ın tanrıçası olan Edjo’nun tamamlayıcısıdır.
Nephthys (Nebt-het :Geb ve Nut’un en genç çocuğu, Set’in kardeşi ve karısıdır ve İsis ve Osiris’in kardeşidir. Anubis’in annesidir (Set veya Osiris’in oğlu). Set Osiris’i öldürdüğünde onu terketmişti ve İsis’e Horus’un bakımında ve Osiris’in dirilişinde yardımcı olmuştu. Kardeşiyle birlik olmuş ve ölülerin özel koruyucu tanrıçası olarak düşünülmüş ve ciğerlerin koruyucusu olan Hapi’nin gardiyanı olmuştur.
Nut (Nuit) :Gökyüzü tanrıçası, Shu ve Tefnut’un kızı, Geb’in kızkardeşi ve karısı, Osiri, Set, İsis ve Nephthys’in annesidir. Crowley Magic in Theory and Practice kitabında “sınırsız uzaya tanrıça NUİT denirdi” demiş. Nut genelde mavi tenle ve vücudu yıldızlarla kaplı, 4 ayak üzerinde ve kocasının üzerine eğilerek resmedilmiştir. Gökyüzü olarak dünyanın üzerinde kemer gibi uzanmıştır.
——————————————————————————–
Nut’un Hadit’le olan ilişkisi Crowley’in bir buluşudur. Bu Ejiptolojide bir temele bağlı değildir. Hadit genelde Nut’un altında resmedilmiş- birisi Nut’un bir resim üst karesinin oluşturduğunu buluyor ve kanatlı disk Hadit sessizce aşağıdan uçuyor. Bu sanatsal bir gelenek ve iki Mısır mitinin arasında evlilik yoktu.
Sati : Elefantin’in tanrıçası, Khunum’un eşi, Soğuk su dağıtıcısı Anuket ile beraber eş olmuşlardır. İnsan başı, Yukarı Mısır’ın tacıyla ve gazellerin boynuzlarıyla betimlenmiştir.
Alıntıdır
——————————————————————————–
Seker :Işığın tanrıçası yeraltından başlayan öbür dünyaya giden ölülerin ruhlarının koruyucusudur. Seker Ptah’ın bir formu veya Ptah-seker veya Ptah-seker-ausar’ın bileşik tanrılarının bir parçası olarak Memphis’te tapılırdı. Seker genelde şahin kafasıyla ve Ptah’ınkine benzer bir şekilde mumyalanmış olarak resmedilmiştir.
M.Ö 69`da iskenderiyede dogdu.Aslen yunanlı olan 3.Kleopatra babası 11.Ptolemaios`un vasiyeti üzerine kardesi ile evlendi. (O zamanlar mısırda egemen olan yunanlılar mısır toplumuna karısmamak için kendi soylarrından olan kişilerle evlenıyolardı bu da akraba evlılıklerı sonucu özürlü insanların dugumuna yol acıyordu…..) Babası öldügünde 18 yasında olan Kleopatra tahta cıktı. Halkın içine girebilmek ve halkın kendisini benımsemesi için kendini mısır dinine verdi.Kardesi tarafından iktidardan uzaklaştırılıp sürgüne yollandı .Kleopatra iktidara yanında büyük Roma imparatoru SeZaR ile geri döndü. (Kleopatra bir halı içinde Sezar`ın sarayına girmiş ve bu büyük kralı kendine aşık etmişti….) Bu olaydan sunra kimsenin bilmedigi bir sebeple kardesi Nil sularında boguldu ….!
Kardeşinin aradan cekilmesi ile kleo tek basına iktidar koltuguna oturmustu.O sırada SeZaRdan bir cocugu oldu ve minik Sezarius`u alıp Romaya gitti. Kleo`nun en büyük hayali iki imparatorlugu birleştirip büyük İskenderin hayali olan bilinen tüm dünyaya sahip olmaktdı.M.Ö 44`de Sezar ölünce bu hayallerini ertelemek zorunda kaldı. (ama yanlızca kısa bir süre için.. ) SeZaR ölünce roma imp. 2 `ye ayrıldı ve tahta cıkan Octavio (Sezarın yegeni) ve MarcuS Antonius arasında. Doğu artık MarcuS tarafından yönetilmekteydi ve ilk işide Mısırı ziyaret oldu.
Kleopatraya delice aşık oldu ve Kleo tekrar yarıda bıraktı planlarını hayata gecımekde gec kalmadı.Octavius`a savas actılar.Actiumda yapılan savaşta kleo ve Marcus kacmak zurunda kaldı .İskenderiydeki sarayına dönen Kleopatra elbet Octavius `un MıSıRı ele geçirecegini biliyodu. MarcuS`da onu peşi sıra mısıra dündü ama korkunc bir haberle sarsıldı Kleopatrası ölmüştü intihar ertmişti.Bunu duyunca o da kendini öülümün kollarına bıraktı ama ölümüne sebep olan bu haber bir dedikodudan ibaret idi.Bunu haber alan Kleo artık tek basına kalmıstı mısır elinden ucup gitmek üzereydi ,tek yapıcagı hayatına son vermek olmuştu artık.Mısır dininde İsİs`in simgesi olan kobra yılanı ile intihar etti.Öldüğünde sadece daha 39 yaşındaydı. Plutark`a göre 9 dil bilen Kleo aşırı zeki bir kadındı ama herkesin bildigi gibi cok güzel de degildi.O salona girdigi zaman kimse bakmazdı bile derdi.Mısır Tanrısı İsİs ile kendini özdeştirmişti.SeZaR da Osiris dogan cocuklarıda Horus`u simgeliyordu.Ensest ilişki cocuğu,hafif meşrep ,sımarık ama işini ciddiye alan -bir kadın idi.
Isis :
10.000 adı olan bereket tanrıcası Reankarnasyonla mısır halkı tarafından Kleopatranın içinde yaşadına inanılıyordu.
Kleopatra`nın Sarayı M.Ö 300 yılında kurulan iskenderiye şehrinde bulunan Kleo`nun sarayı kleopatranın ölümünden 400 yıl sonra meydana gelen büyük depremlerle sular altına gömülmüştü.Tarihe damgasını vuran bu saray yaklaşık 2 sene evvel iskenderiye körfezinde tekrar büyük araştırmalar sonucu yer yüzüne cıkarıldı.Bulunan ilk parcalar sarayın girişinde bulunan büyük surlar oldu.Daha sonra sudan cıkan 2 sfenx burdaki kalıntıların Kleo`nun sarayı oldugunu kanıtladı bu gercekten büyük bir arkeolojik buluştu.
Sudan cıkan büyük yunan tanrısı Hermes`in heykeli ve kenti simgesi olan kıvrık yılan heykeli ilk bulunan bir kaç parcadan biriydi.Hiç bir zaman Kleonun tam bir resmı veya heykeli bulunamadı. Bulunan resim ve heykellerde hep baska türlü resmedilmişti.Ama bu kalıntılar içinden cıkan bir parada ilk defa Kleo`nun yüzü cok temiz ve güzel bir şekilde yapılmıştı. Sarayın yeri Strabon un çizdigi haritalrdan yola cıkılarak aramalara başlandı.
Kleopatra MıSıR`ın son hükümdari oldu ve yaşamını Tarihte büyük izler bırakarak sona erdirdi.
Akhenaton
——————————————————————————–
Mısır firavunları çoğunlukla zorba, baskici, savasçi ve acimasiz kisilerdir. Bu firavunlarin ortak özellikleri Mısır’in çok tanrıli dinini benimsemeleri ve bu din sayesinde kendilerini tanrılastirmalaridir. Ancak Mısır tarihinde bir tek firavun vardir ki, digerlerinden çok farklidir. Bu firavun tek bir yaraticiya inanilmasi gerektigini savunmus ve bu yüzden özellikle çok tanrıli dinin kaymagini yiyen Amon Rahipleri ve bunlara destek veren bazi askerler tarafindan büyük baskiya maruz kalmis, sonunda da öldürülmüstür. Bu firavun MÖ 14. yüzyilda basa geçmis olan IV. Amenofis’tir. IV. Amenofis MÖ. 1375′te tahta çiktiginda yüzyillarin getirdigi bir tutuculuk ve gelenekçilik ile karsilasti. Bu döneme dek toplum yapisi ve halkin kraliyet sarayi ile olan iliskileri degismeden gelmisti. Toplum dis olaylara ve dinsel yeniliklere kesin olarak kapilarini kapali tutuyordu. Tutuculuk, yukarıda da açikladigimiz gibi, Mısır’in dogal cografi kosullarindan kaynaklanmaktaydi.
Firavunlarin halka benimsettirdigi resmi din, eski ve geleneksel olan her seye katiksiz bir bagliligi zorunlu kiliyordu. Oysa IV. Amenofis, resmi dini benimsemiyordu. Tarihçi Ernst Gombrich söyle yaziyor:
Eski gelenegin kutsadigi bir çok aliskanligi kaldirip, halkinin, bunca garip bir biçimde betimlenmis sayisiz tanrısina saygi göstermek istemedi. Onun için tek bir yüce tanrı vardi, o da Aton’du. Aton’a tapti ve onu günes biçiminde imgelestirtti. Öteki tanrılarin rahiplerinin etkisinden korunmak için, sarayini bugünkü El-Amarna’ya tasidi.
Babasinin ölümünden sonra genç yastaki IV. Amenofis, büyük bir baskiya maruz kaldi. Bu baskinin sebebi, geleneksel çok tanrıli Mısır dinini degistirerek tek tanrı inancina dayali bir din getirmis olmasi, ve her alanda köklü degisikliklere girismesiydi. Ancak Teb önde gelenleri bu dini teblig etmesine müsade etmediler. IV. Amenofis ve ahalisi Teb sehrinden uzaklasarak Tell El-Amarna’ya yerlestiler. Burada “Akh-et-aton” adinda yeni ve modern bir sehir insa ettiler. IV. Amenofis de “Amon’un Hosnutlugu” anlamina gelen adini Akh-en-aton yani “Aton’a Boyun Egen” olarak degistirdi. Amon, çok tanrıli Mısır dininde en büyük toteme verilen isimdi. Aton ise, Amenofis’e göre “göklerin ve yerin yaraticisi” idi, ki bu sifatla Allah’i kast etmis olmasi kuvvetle muhtemeldir.
Bu gelismelerden hosnut olmayan Amon Rahipleri, ülkenin içinde bulundugu bir ekonomik krizden de faydalanarak Akhenaton’un gücünü elinden almak istediler. Düzenlenen bir komplo ile Akhenaton zehirlenerek öldürüldü. Ondan sonra gelen firavunlar da hep rahiplerin etkisi altinda kaldilar.
Akhenaton’dan sonra basa asker kökenli firavunlar geçti. Bunlar eski geleneksel çok tanrıli dini yeniden yayginlastirdilar ve eskiye dönüs için önemli bir çaba harcadilar. Yaklasik bir yüzyil sonra da Mısır tarihinin en uzun süre hükümdarlik yapacak firavunu II. Ramses basa geçti. Ramses, bir çok tarihçiye göre Israilogullari’na eziyet eden ve Hz. Musa ile mücadele eden firavundu.
Hatcepsut
——————————————————————————–
Tatmosis’in krallığı döneminde tüm piramitler yağmalandı. Mısır bir başıboşluk dönemindeydi. Tatmosis gömüleceği güvenli bir yer buldu, orası Krallar Vadisi’ydi. Krallar Vadisi’ne ilk gömülen kraldır ve burayı gizlice yaptırmıştı. Tatmosis cesur bir kumandandı. Hiçbir firavunun gidemediği yerlere kadar gitmiştir. 5 çocuğu oldu ancak sadece Hatçepsut yaşayabildi. Kral seçmek zor bir işti, erkek çocuğu ise yoktu. İkinci derece eşlerin de çocukları kral olabiliyordu. Hatçepsut Kralın ikinci eşinden olan (yarısoylu) 2.Tatmosis ile evlendi. Evlendiklerinde Hatçepsut 12, Tatmosis ise 20 yaşındaydı. Tatmosis 40 yaşında öldü. Zayıf biriydi ve savaşlara bile gitmedi. Bu dönem olaysızlık dönemiydi.
Nefruri diye bir kızları oldu. Hatçepsut 32 yaşındayken eşi öldü ve imar iskan programını başlattı. Bir yapı inşa ettirdi, hiçbir kraliçe böyle bir mezar inşa etmemişti. Sonra burası tapınak oldu. Bu kadın harika işler başarıyordu. Babasının enerjisi onda ortaya çıkmaya başlamıştı.
Hatçepsut’un heykelleri diğer kralların heykellerinden farklıydı. Yanakları dolgun olarak gösterilmiştir.Hatçepsut babası için iki dikilitaş yaptırdı. 95’er metre ve 350şer ton ağırlığında iki dikilitaş yedi ayda tamamlandı. 270 km.lik yolda kızaklarla sürüklendi. Karnak’ta ayağa dikilmesi gerekiyordu ama nasıl?
Mısır ABD’ye dikilitaş yaptı ama çok zor götürdüler. Teknolojileri (demiryolu hatıı ve buharlı makineler) olmasına rağmen dikiltaşı hareket ettirmek dört ay sürdü. Bu da muazzam işleri muazzam insanların yapabileceğini akla getiriyor.
Hatçepsut, Senmut’ı kızının öğretmeni olarak atadı. Ona bazı şanslar ve olanaklar tanıdı. Mısır’ın seçkinleri arasında Senmut’ın kendi tapınağı da vardı ancak bu tapınak gizlenmişti.
Mısır Hatçepsut sayesinde refaha kavuştu. 2.Tatmosis’in başka bir eşinden olan oğlu (Hatçepsut’ın üvey oğlu) 3. Tatmosis artık büyümüştü. O da kral olmak isteyecekti. Hatçepsut, iktidarını sürdürmek için firavun sıfatının aldı. Bu sıfatı alan tek kadındır. Takma sakal bile takıyordu.
Saraydan birisi Hatçepsut için şunu yazmıştır:
“Hatçepsut iki cinsin çıkarlarını birleştirdi. Herkes onun önünde eğilmeli”
Hatçepsut soylu kadınların öncüsü demekti.
3.Tatmosis Hatçepsut’un kral olmasından pek de rahatsız değildi. O eğleniyordu ve ordunun başındaydı. İkisi de bu durumdan hoşnuttu.
Hatçepsut Pant’a bir ticaret seferi yaptı. 15 büyük gemi Kızıl Denizde 380 km. yol almıştır. Tapınağının duvarlarında bu sefer harfi harfina kayıtlıdır. Afrika’daki kabile yaşamı ilk defa görülmüş veya dile getirilmiştir. Hatçepsut’un Mısır’ı bu işin üstesinden geldi ve başarı kazandı. Ancak zendin bir ülke böylesine uzun ve zor bir seferi yapabilirdi.
Senmut’un mezarında Hatçepsut’ın taş sandığı bulunmuştur. Böyle bir sandık ancak soylu birinin mezarında bulunurdu. Sıradan bir insan soylu bir sandık ile gömülmüştü. Bu sandık Hatçepsut’ın karliçelik döneminde yapılmıştı. Kral sıfatını alınca kendisine yenisini yaptırdı.
Senmut ve Hatçepsut’ın sevgili olduğu kesin olarak görülüyor. Bu da neden Senmut’un hiç evlenmediğini açıklıyor. Bu durum Mısır’da garip karşılanan bir durumdu.
Deir El Bahri Tapınağını yapan işçiler dinlendikleri zamanlarda duvarlara Hatçepsut ve Senmut’un aşk yaptığını çizmiş vebirçok resimde beraberken birbirlerine sevgi gösterirken görülüyorlar. Mısır bilimcilerin çoğu sevgili olduklarını iddia eder. Kimi araştırmacılar bu işin Senmut’ın yaptığını söylüyor ancak bu kanı kabul görmedi.
Sahel Adası, Mısır’ın ilan tahtası gibi bir yer olmuştur. Haznedar Ti, Hatçepsut’ı bir taşın üstüne resmetmiş. Haznedar Ti, Nubialılarla savaşta Hatçepsut’ın da bulunduğunu yazmış. Onun orduyla beraberken çok aktif ve idealist bir kadın olduğunu anlatmış.
Amonhotep de Hatçepsut’a nasıl sesleneceğini bilememiş, hem kadın hem de kral olduğu için kafası karışmış ve ona tutkusunu belirtmiştir.
Hatçepsut’ın tapınağının yanına Senmut’ın yeni bir tapınağı yapılmıştı. Bu normal bir durum değildi. Senmut hep yanaklarında kırışıklarıyla resmedilmiştir. Senmut tapınağına gömülmek istemişti. Duvarlarda ölüm kitabından sözler var. Tavanda astronomiyle ilgili çizimler var ve bu Mısır’da bir ilk olmuştur.
Senmut öldükten birkaç yıl sonra Hatçepsut da ölmüştür. Vadidedki en uzun ve derin mezar Hatçepsut’inkidir. Hatçepsut’ın mezarına ulaşmak için çalışmalar yapılmıştır fakat çalışmalar gitgide zorlaşmıştır ve mezar odasının girişi de kapalıdır. Howard Carter odaya ulaşmıştır ancak bu çok zor olmuştur. Duvar kaliteli değildi, kireçtaşıydı. Htachepsut’ın mezarında Senmut’ı aradılar ancak bulamadılar. İki mumya vardı birisi Hatçepsut ve diğeri de babasıydı. Kırmızı quartzdan iki sandık bulundu.
3. Tatmosis sonunda firavun oldu. Çok başarılı bir savaş adamıydı. 17 seferin başında da hep o vardı. Muhteşem anıtlar yaptırdı ama inşaatla hiç ilgilenmiyordu. Bu açıdan Hatçepsut’la çok iyi anlaştılar. Onlar ortak yöneticiler olarak resmedilmiş ta ki Hatçepsut’ın Kırmızı Tapınağı parçalanana kadar. Hatçepsut’ın tüm tapınaklardaki adları silindi ve çevresindeki erkeklerin adları yazıldı. Bir kadının kral olabileceğini kabullenmediler. Tarih yeniden yazıldı. Burada Hatçepsut hiç varolmadı. Tarih gerçeği bulmanın sadece bir yoludur…
Mumyalar bulundu. Bunlara Ramses 1, 2, 3, Hatçepsut ve Senmut’ınki de dahildi. Senmut’ın resminde gösterilen kırışıklar gözönünde bulundurulunca bir mumya Senmut ile bağdaşıyordu. Bu nedenle bu mumyanın Senmut’ın mumyası olma olasılığı büyüktür. Ejiptologlar bu mumyaya “yanakları kırışık, bilinmez adam” adını vermişlerdir.
Hatçepsut’ın 22 yıllık Hanedanı çok başarılı geçmiştir. Kendisinin yetiştirdiği erkekler tarafından hasıraltı edilmişti.
3.Tatmosis 20 yıllık krallığında neden Hatçepsut’ın izlerini silmeye çalıştı?
Çünkü o bir kadındı ve tek nedeni de buydu. Ancak bu gerçek görmezlikten gelinemez. En güzel tapınak Hatçepsut’ın tapınağıdır
Ramses
——————————————————————————–
En büyük savaşı başlatan firavundur. Ramses savaşmayı biliyordu ancak İsrail Tanrısıyla yaptığı savaşta yenildi.
Babası Seti çok başarılı bir adamdı ve tapınaklar yaptırtmıştı. Bu tapınaklardan birinde politik bir ifade kullanıldıgı görülmüştür: ‘Hükumdarlığımdan çok şey bekleyin’
Ramses 22 yaşında Ebu Simbel Tapınğnı yaptırtmaya başlamıştıç Bu tapınak Dagın içi oyularak yapılmıştır. Ramses yaşayan her varlıgın kendinden korkmasını istiyordu.
Ebu Simbel ve Ramses’in 4 dev boy heykeli 20 yılda yapıldı. Çok az bir teknolojiyle ve bu kadar az zamanda nasıl yapıldı hala bilinmiyor.
Nubia’dan Mısır’a geçenler Amon, Ra, Thoth ve Ramses’in bu heykellerinden korkuyordu.
Ramses eşi Nefertari’ye de tapınak yaptırdı ve ‘Güneşin parladıgı kadın’ yazıdırttı.
Teb’de tapınaklar inşa etti. Memfis’teki yönetimi ve başkenti Delta bolgesine taşıdı. Bu bölge sulaktı ve askeri harekata geçmek için uygun bir yerdi. Daha sonra Pi-Ramses adında yeni bir şehir yarattı. 25 yaşında en buyuk profesyonel orduyu oluşturdu. 25000 piyadeden oluşuyordu.
Kadeş Savaşı
Ramses savaşa hazırlandı Ra birligi yokedildi ve Ramses’in kampı savunmasız kaldı. Hitit casusları konuşturuldu ancak bir işe yaramadı. Ramses tuzaga dusurulmuştu. Sadece Amon birligiyle harekete geçebilecekti.
Herşeye rağmen Ramses kontrolu elşne almayı başardı. ‘ Ben yalnızım ama Amon beni koruyacak’ dedi ve harekete geçti. Hititlilere 6 kere hücum etti. Yenilmek aklına bile gelmemişti. Hititliler kaçtı ve yenilgiyi zafere dönüştürmüş oldu.
Ölen Hitit askerlerinin sağ elleri kesildi ve üstüste kondu. Bu sadece birinci rounddu.
Ertesi sabah Ramses kişisel bir zafer kazandı. Hititler barış önerdi. Ramses barışı kabul etmedi ancak sadece ateşkesi kabul etti. Ramses’in Mısır’a dönüşü muhteşemdi ve savaşın her anını tapınak duvarlarına kazıttı.
Hititlerle ramses arasındaki bu anlaşma tarihteki bilinen ilk barış anlaşması olarak kabul edilir. Ramses’in Kadeş’i bırakma sebebi çıkış sırasındaki yenilgiyi kaldıramaması olarak gosterilebilir.
Ancak Kadeş savaşı daha önce oldugu bilinmektedir bu nedenle bu olasılık ortadan kalkar.
İsrail Savaşı
Deltada yaşayan İsrailliler artmıştı ve firavunla bazı çatışmalar ortaya çıktı. Musa Firavun’dan halkın gitmesi için izin istedi ancak Firavun izin vermeyince Musa asasını yere attı ve asa yılana dönüştü. Firavun bundan etkilenmemişti çünkü firavunun kendi adamları da bunu yapabiliyordu. Yere düşe yılan kafasını kaldırdı. Musa ” Nil’deki balıklar ölecek ve Nil’in suyu igrenç olacak. Mısırlılar Nil’in suyunu içemeyecek” dedi ancak firavun yine de İsraillilere izin vermedi.
10 lanet gerçekleşecekti. Bu lanetlerin 10.su ise Mısır’da doğan herkesib ilk çoçukları ölecekti. Bu da gerçekleşmişti.
Bunun üzerine Firavun önce gitmelerine izin verdi sonra da vazgeçti.
Musa bir mucize gerçekleştirdi ve Nil’in suları ikiye ayrıldı ve İsrailliler kaçtı.Onları izleyen Mısırlılar ise boguldu. Firavun sonunda yenilmiştir.( Bu tarihte gercek olarak kabul edilmiştir ancaok Mısır tarihinde yazılı olanlar bunlar degildir.)
Bu olayın gerçekligi konusunda şüpheler mevcuttur. Eger bunlar gercekse neden herşeyi yazmayı adet edinen Mısırlıların kayıtlarında yoktur? Acaba tek neden Mısırlıların yenilgilerini kaydetmemeleri miydi?
Ramses bir gece bir rüya görür ve rüya yorumu yapabilenYusuf (joseph) çağırılır. Rüyada 7 şişman inek 7 zayıf ineği yemiştir.Yusuf’un yorumu 7 bereketli yılın ardından 7 kıtlık yılının gelecegidir.
Kıtlık donemi ge4rcekten de gelir ve Mısır buna daha önceden hazırlandıgı için hiç etkilenmeden atlatır.
Mısır’ın bir bolgesinde belli bir kayalık kutlesi vardır ve burdaki kayaların üstünde İsrail çıkışı kayıtlıdır ve çıkış burdan ögrenilebiliyor.Burada aynı zaman da savaş zaferleri kayıtlı ve İsraillilerin göçebe bir toplum oldugu belirtiliyor.
Ramses 67 yıllık hükümdarlıgının sonunda 92 yaşında öldü ve 100 çocugu oldu ( bu çocuklarının hepsi öz cocukları degildir).
Tüm tapınaklara oğullarının kabartmaları yapılmıştır.
Krallar vadisinde her mezar numaralandırılmış vaziyettedir. 5 numaralı mezar Ramses’in oğulları için yaptırılmış mezardır ve en geniş mezar oldugu bilinmektedir.
Çıkışa denk gelen firavunun Ramses ( adsız firavun) oldugu tarihte kesin olarak kabul edilmiştir.
Ramses tüm eşleri arasında en önem verdigi Nefertari idi. Ramses ve Nefertari Nil’e açıldılar ancak Nefertari öldü ve Ramses ona Mısır’ın en güzel tapınağını yaptırdı. Ramses Nefertari’nin ölümünden sonra çok değişti. Artık ordularının başında savaşamıyordu. Artık eski gucu kalmamıştı.
Ramses tum hayatı boyunca mezar ve anıtlara çok önem vermiştir ve yaptırdıgı her anıtın üstüne adını kazıtmıştır hatta kendisinden önce olanların üstüne dahi adını kazıtmıştır.Ramses döneminde ölüler tapınağı yapılmıştı ve bunun yapılması için tüm halkın çalıştıgı soyleniyor.
Dunyanın en buyuk sutunlu salonu olan Karnak Tapınagını da Ramses yaptırmıştır ve toplam 134 sütun vardır.
Ebu Simbel Tapınagının önüne ise 20şer metre yuksekliginde 4 tane oturan Ramses heykeli yaptırdı. Ayaklarının dibine de kızkardeşi ve 3 kızının kucuk heykelleri yerleştirilmiştir.
TUTH-ANKH-AMON
——————————————————————————–
Tuthankamon’un Lord Carnarvon’un cabalari sonucu ortaya cikarilan mezarindan cikan en degerli parca olan ustu degerli taslarla bezenmis maskesi..
Akhenaton ve Nefertiti’nin 6 kızı ve bir oğlu olmuştu. 6 kızı da bilinmeyen sebeplerden ölmüştü ve Akhenaton lanetlenmiş kral olarak goruldu. Amarna şehrindeki 17 yıllık dönem boyunca Aton tek tanrı olmuştu. Athenaton’un oğlu Tuth-ankh-aten yarı(üvey) kızkardeşi Ankhesenamon ile evlendi. Tutankhaten adını degiştirdi ve tuthankamon yaptı.
Tutankhamon firavun olmasından bir sure sonra Ey vezir oldu. Saraya giriş çıkış ve kararlar Ey’den çıkıyordu.
Tutankhamon 20 yaşında gizemli bir şekilde öldü. Ölümünün ardından birisi Tutankhamon’un izlerini çalışmıştır.
Cenaze günü 12 adam Tutankamon’un çekerken Ey bu kişilerin arasında degildi. Ey’in üzerinde panter derisi ve başında da firavun tacı vardı. Ey Tutankhamon’u alt edip firavun olmayı başarmıştı.
Ankesenamon bunun üzerine düşmanı olan Hitit Kralına bir mektup yazmış ve bu mektupta resmen yalvarmıştır. Krala onun çok fazla oglunun oldugunu söylemiş ve oğullarından birini göndermesini istemişti. Bir hizmetçiyle evlenemeyecegini söylemişti. Kral bunun bir numara olduğunu düşünerek reddetmişti. Ankesenamon tekrar mektup yazmış ve neden böyle düşündügünü sormuş. Eeğer doğru olmasaydı kendini küçük düşürmeyecegini ve ona yalvarmayacagını yazmış ve tekrara bir hizmetçiyle evlenemeyeceğini söylemiş. ( bu mektuplar şuanda beyşehirde muzede bulunuyor.)
Saraydan birinin onu evlenmeye zorladıgı kesindi. Sonunda kral oğlunu yollamış ancak Mısır sınırlarına ulaşamadan öldürülüyor.
Ey sonunda Ankesenamon’la evlendi. Ankesenamon’un kurtulmaya calıştıgı hizmetçi Ey’di ve sonunda Ey firavun olmuştu.
Günümüzde bulunanların arasında bir yüzük vardı ve bu yüzüğün üstünde 2 kartuş vardı. Bir kartuşta Ey’in diger kartuşta ise Ankesenamon’un adı yazılıydı. Yani bu yüzük evlendiklerine dair bir başka kanıt oldu.
Ey firavun olduktan 3 yıl sonra öldü. Mezarında eski eşi Tey’in de adı geçiyordu ancak isim silinmişti.
Tutankhamon’un mezarına bakıldığında çiftin birbirine çok bağlı olduğu fikri ediniliyor. Duvarlardaki figurlerde birbirine dokunurken veya yardım ederken resmedilmiş. Örnegin bir resimde Tutankhamon avlanırken Ankesenamon ona okunu uzatıyor. Kolkola dururken resmedilmişler. Bulunanların arasında Tutankhamon’un Ankesenamon için yaptırdığı altından bir tabla var. Üstünde hiçbir işleme olmayan bir lamba var. Lamba çok sade ancak yanınca üzerinde Tutankhamon ve Ankesenamon’un resmi oluşuyor.
Ankesenamon’un 2 düşük yaptığı mezarındaki 2 mumyadan anlaşılıyor. Birisi 5 (mumyalanmış) ve digeri ise 8 aylık (yarı mumyalanmış) olmak üzere ikisi de kızmış.
Tutankhamon’un mezarına Nefkeperur gibi zengin ve sağlıklı olsun yazılmış.
Aped festivalinde Karnak tapınağında Tutankhamon’un resmi görevler yapmış olduğu da duvarlardaki kayıtlardan görülüyor.
Tutankhamon 20 yaşındayken ölmüştür. Mezarı acıldıgında çok zengin bir görüntüyle karşılaşıyoruz. Mısırlılar’ın ısı kullanmadan altını şekle konusunda uzmanlaştıları burda bulunanlardan da gayet iyi anlaşılmaktadır. Tabutu 120 kg ve 0.5 cm kalınlıgında altından yapılmıştır. Altın maskesi de bulunmuştur.
Mısırlılar altının güneşten geldiğine inanıyordu (dünyanın oluşumu). Altın Ra’nın simgesiydi. Firavunlar kendilerini altınla kaplıyorlardı.
Burada Ankesenamon’un öldürülmüş olabileceğine dair kanıtlar vardır.
Tutankhamon’un taş mezarı açıldıktan sonra X-ışınlarıyla incelenmişti. Kafasının arkasından darbe aldığı görülüyor ancak yüzüstü yatar pozisyonda iken alınmış bir darbe olduğu saptanmıştı.
Neden öldüren kişi bulunmaya çalışılmamıştı ve yargılanmamıştı? Çünkü bu işi vezirin yönetmesi gerekiyordu ve vezir bu işi yürütmüyordu. Vezir’i de kimse yargılayamıyordu.
Bugün onca yaptığından sonra kimse vezir Ey’i tanımıyor. Mezarı soyulmuş ve biriktirdiği tüm mirası çalınmış ve duvardaki yazılar da silinmiş.
Tutankhamon krallar vadisinde günümüze kadar gömülü kalan tek firavundur.
——————————————————————————–
Dunyada bugune kadar insa edilmis en buyuk ve en dikkate deger dini kompleks olan Amon Tapinagi,modern Luksor kenti yakinlarinda ki Karnak mevkiindedir.Tapinak.Amon rahiplerinin “Cennetin en buyugu,Dunyanin en eskisi”diyerek hergun ilahiler okuduklari,Tanri Amon inancinin merkezi (Nesut-Towi,anlami 2 kentin Tahti)olan Teb Kentinde tarihi bilinmeyen cok eski bir yapi ile baslamis,orta ve yeni krallik donemlerinde yapilan eklemelerle eski misir’in buyuk kompleksine donusmustur
.
100 donum alana yayilmis olan kompleksin,guney yonundeki 8 hektarlik alanda,yuzey arastirmalari ve kazi calismalari surdurulmektedir.XI.Hanedan doneminde baslatilan,XVIII. ve XX. hanedanlar doneminde tamamlanan buyuk boyutlu yapilarin cekirdegi AMon Tapinagina iki yanindan koc basli Sfenkslerin bulundugu caddeden girilir.Uzerinde yazit ve desen bulunmayan 113m genisliginde ve 15m kalinligindaki buyuk 1.pilondan sonra yuksek duvar ve sutunlarla cevrilmis sagli sollu koc baslikli Sfenkslerin siralandigi buyuk salona gelinir.Sol yanda II.Seti tapinagi,Amon,MutKhons Tnarilari icin uc kucuk sapel ve sagda uc yani Osiris sutunlari ile cevrili avlusu bulunan III.Ramses Tapinagi yer alir.Ortada 25.Hanedanin HAbes kokenli Firavunlarindan Tharka’ya ait koskun 21.m Yuksekligindeki papirus baslikli 10 sutundan birisi ile Amon bas rahiplerinden XXI.hanedan Firavunu Smendes e air buyuk heykel bulunur.Avluya bitisik olan ve XVIII. hanedan firavunlarindan Horemhab’in insa ettirdigi 2.pilon duvarindan gecilerek buyuk Hipostil hole girilir.Buranin yapimini III.Amenhotep baslanmis,I.Seti devam ettirmis ve II.Ramses Tamamlatilmistir.6 donumluk alana yayilmis 15 ve 23m yukseklikte 134 sutunun olusturdugu buyuk Hipostil holden yukari baktigimizda,sutunlari birbirleri uzerine egilip sallanarak,gokyuzune ulasmaya calisan agaclara benzetirsiniz.
3.pilon III.Amenhotep,4.pilon I.Tutmosis tarafindan yaptirilmistir.4.pilon onunde I ve III.Tutmosis’e ait dikili taslardan 1.ayakta(yukseklik 28m. agirlik 143 ton)digerinin parcalariysa avluda yatmaktadir.Buradan itibaren Tanri Amon’a ait kutsal dar ve kucuk mekanlar,giristeki ana aks’in devaminda ardarda dizilirken,sag tarafta guney yonundeki aksta III.Tutmosis ve Hatcepsut’un yaptirdigi pilonlar ve anitsal heykeller ile kutsal gol ve nilometre yer alr.4.pilonun arkasindan III.Tutmosis in yaptirdigi 14 sutunlu kucuk hipostil hol ve Kralice Hatcepsut’a 2 dikili tastan birisi durmaktadir.(29.56m 200 ton agirliginda).5. pilon I.Tutmosis,6.pilon ise II.Tutmosis tarafindan yaptirilmis.Tapinagin sonunda bulunan en ilginc bolum,III.Tutmosis in yaptirdigi buyuk festival tapinagidir.Botanik ve hayvanat bahcesi olarak bilinen bu bolumde,firavunun suriye seferinden donerken getirdigi hayvan bitkilere ait cok guzel kabartmalar islenmistir.Tamami kesme tastan insa edilen Amon kompleksinde,2000 yil boyunca cesitli firavunlar tarafindan eklemeler yapilmistir.Beraberinde pek cok yazit ve tasvirlerin islenmesi bu kompleksi ayni zamanda dunyanin en buyuk ve en eski arsivlerinden biri haline getirmistir.
Luksor Tapinağı
——————————————————————————–
Karnak Amon Tapınagı yakınında bulunan ve görkemli eski Mısır Mimarlığının Nil kıyısındaki en zarif örneklerinden biri olan tapınak ,Yeni Krallık döneminin 9.firavunu III.Amenhotep tarafindan,Eski Mısır Tanrilarının en büyüğü Amon-Ra adına M XIVçyy da inşa ettirilmistir.Daha sonraları Tutankamon, II.Ramses,B.Iskender,Roma ve Müslüman Araplar Tarafindan cesitli ekleme ve yapilarla günümüze kadar gelmiştir.1885′de başlatılan araştırma,kazı ve restarasyon calışmaları günümüze kadar devam etmektedir.
Tapinağa 24m yükseklikteki pilondan girilir.Pilon cephesinde 4 tane oturan,2si ayakta duran büyük boy6 adet Ramses heykeli bulunmaktaydi.Günümüzde tahtta oturur şeklindeki iki heykel,girisin saginda ve solunda yer alır.Pilon cephesi boydan boya II.Ramses’in zaferlerine ait tasvir ve yazilarla suslenmistir.Pilon’dan sonra II.Ramses olarak bilinen büyük avluya girilir.Burası Kapalı Lotus başlıklı sütünlar ve aralarında yeralan Osiris heykelleri ile cevrilidir.Avlu girisinin saginda,orta krallikdan kalma orjinal ve küçük Teb üçlüsü tapinaği ile sol yanda ve yukarıda yerel bir şeyh tarafından XIII.yy’da inşa ettirilen Abu al-Haggag Camii yer alır.Avludan sonra güney yönünde sapma yaparak koridor şeklinde uzanan açılmis papirüs başlıklı52m yüksekliğinde 14 devasa sütün çift sıra halinde 2.büyük avluya ulaşır.III.Amenhotep’e ait olan bu sütünların üzerine.Tel Amarna’daki Aten inancını terkederek Teb’ e gelen ve Amon inancını kabul eden Tutankamon tarafından,bu dönüşümü kutlamak için süslemeler yaptirilmıştır.Buradan Hıpostil hole girilir.32 sütünlu olan bu ilginç bölümden sonra Khonos,Mut ve Adak şapeli,yuvarlak kemerli,freksli,nişli,iki yanında kalsik roma sütün başlıklı girişi olan Roma kutsal mekanı,doğum odası,III.Amenhotep ve Büyük Iskender’e ait dar ve karanlık kutsal mekanlar bulunur.Her yıl Ağustos ayı sonlarinda 15 gün süreyle kutlanan Opet Festivali nedeniyle Karnak Tapınağından törenlerle getirilen bir örneğini görebiliceğimiz Amon Ra Teknesi bu mekanda bi süre bekletilirdi.Karnak ve Luksor Tapınaklarini birbirine bağlayan yolun sfenksli olan önemli bir bölümü pilon duvarı karşısında bulunmaktadır.
Mısırlı doktorlar bedenin işleyişinden oldukça iyi anlarlardı.Sinir sistemi ve biraz da beyinle ilgili bilgileri vardi.Aynı zamanda kalbinde bir pompa gibi çaliştığını biliyorlardı.Dininde tıpta önemli bir yeri vardı.İnsanlar sıkça,bir tanrıdan şifa dilemeye tapinaklara giderlerdi. Mısırlılar da bir günü 24 saat’e bölmüşlerdi. Zamanı su saatleri kullanarak anlarlardı. Su saatleri iç yanlarına saatlerin işaretlenmiş olduğu kaplardı. İcleri suyla doluydu ve dip taraflarında açılmış ufak bir oluk vardı. Su dışarı akıp boşaldıkça ortaya çıkan, saatleri gösteren numaralar zamanı bildirirdi. Ölçüler yetişkin bir insanın bedenine göre belirlenmişti. Dirsekten parmak uçlarına kadar olan uzunluğa bir ‘Kübit’ denirdi.Bir kübit, her biri 4 parmak genişliğinde 7 ele bölünmüştü.
Takvimler: Mısırlılar,yıldız ve gezegenlerle ilgilenmişlerdir.Bu konudaki bilgileriyle çok ayrıntılı takvimler hazirlamışlardır.Bir takvim “Sopdet” adlı bir yıldıza göre oluşturulmuştu. Sopdet’in ufuk çizgisinde her yıl aynı zamanda kaybolduğunu ve bundan 70 gün sonra tam gün doğumundan hemen önce yeniden ortaya çıktıgını fark etmişlerdi. Bu da Nil sularının yükseldiği yıllık su baskınlarının başladığı sırada gerçekleşmişti. Bu tarihi, yılbaşı kabul ettiler.Bir başka takvimse, ay dönümüne göre oluşturulmuştu. Romalılar, Mısır’ı işgal ettiklerinde bundan o kadar çok etkilenmişlerki hemen benimsemişlerdi. Bu takvim Avrupanın her yanında 16.yy a kadar kullanılmıştır.
Mısırlıların çoğu yoksuldu ve sicaktan dolayıda görünüşlerine pek aldırış etmezlerdi. Oysa varlıklı insanlar için görünüşü kurtarmak ve iyi görünmek önemliydi. Yine de, bügünkünün tersine, moda, yaklaşık bin yıl kadar aynı kaldı. Çocukların başı uzun bir örgü arkada kalıcak şekilde traş edilirdi. Bir kadının başlıca giyeceği,iki askılı keten bir giysiydi.Erkekler ise keten etek giyerlerdi. Yaşlı erkekler ise daha uzun etek giyerlerdi. Kimi erkekler ise başlarını traş edip peruk takarlardı. Sandalet ve eldivenler cok özel durumlarda giyilirdi.
Takılar: Mısırda herkes takı takardı. Varlıklılar, yarı değerli taş ve cam kakmalı, altın ve gümüşten yapılmış parçalar takardı.Daha yoksul kişiler bakır ve çini (bir çeşit cilalanmış seramik) kullanırlardı.
Kozmetik: Çoğu erkek ve kadınlar yüzlerini boyarlardı. Dudak ve göz boyaları,öğütülerek toz haline getirilmiş madensel tuzlardan yapılırdı. Bu toz kaplara doldurulup yağ ve ya suyla karıştırılırdı.
Ordu:Yeni krallık dönemi başlamasıyla beraber,akınlar yapma ve bir imparatorluğa sahip olmaisteği ordunun yeniden duzenlenmesi gereklliğini ortaya cıkardı. Atlar ve at arabalaro orduya katıldı. Gönüllü askerler toplanip egitildi,ve ordu genisletildi.Ordu herbiri 4000 piyade ve 1000 at arabali askerden olusan tumenlere ayrilmisti.Her tumene bir tanri adi verilmisti.Tumenlerde ayrica her biri 200 piyadeden oluşan 20 boluge ayrilmisti
Boluklerse,ayni kislayi paylasan 10′ar kisilik birliklere ayrilmisti.Her bir boluge 25 tane cift kisilik at arabasi bagliydi .At arabali askerler,gerek donanimlari,gerekse sahip olduklari yetenek ve egitimlerinden dolayi,ordunun en seckin topluluguydular.Savasta onalr hep on saflarda carpisirlardi.
Eski ve Orta krallik donemlerinde Mısır ordusu,kralin korumalari ve parali askerlerden kurulu ufak bir gucten olusuyordu .İnsanlar acil durumlarda orduya cagrilirlardi akat cogunun askeri egitimi yoktu.Bu yuzden pek bir ise yaramazlardi.
Resimler ve mezarlarda bulunan nesneler bize,Mısırlıların eğlenmek için neler yaptıklarını gösterir.Tapınaklarda,konusu tanrılarla ilgili oyunlar oynanırdı. Dinsel şenlikler ve geçit törenleride,açık havalarda eğlenmenin yollarından biriydi.
Nehir: Nil önemli bir spor ve eğlence kaynağıydı. Birçok mısırlı,gününü avlanarak,balık tutarak,yüzerek ve nehrin kıyılarında piknik yaparak geçirirlerdi.Zıpkınla balık avlarlardı.
Suaygırı avı çok tehlikeliydi. Bir tane avlayabilmek için bir çok silahlı adam gerekirdi.
Oyun ve Oyuncaklar: Mısırlıların, fiş ve tahta çivilerle oynanan çeşitli oyun tahtaları vardı.Günümüze ulaşmış hiç bir oyun kuralı yoktur. Dolayısıyla bu oyunların nasıl oynandığı bilinmemektedir.Çocuklar, fırıldak,oyuncak bebekler ve tekerlekli tahtadan hayvanlarla oynarlardı.
Evcil hayvanlar ve hayvanat bahçeleri: Mısırlılar,hayvansever insanlardı ve aralarında kedilerin köpeklerin,maymunların ve kazların bulunduğu çeşitli evcil hayvanlar beslerlerdi.Kimi zaman bir köpeğin tasmasi,kopegin sahibi ile beraber gomulurdu.Bazi firavunlarin,degisik hayvanları topladıkları ve hatta kendilerine ait hayvanat bahçeleri bile kurdurdukları sanılır.
Müzikli toplantılar: Varlıklı Mısırlılar zengin eğlenceler düzenlerlerdi. Şarkıcı, dansçı, müzisyen, hokkabaz ve canbaz grupları tutulurdu.
Eski Mısır’da halkın büyük bir bölümü NiL’e yakin yaşadığından,en iyi yolculuk araçları teknelerdi.Nil nehri,güneyden kuzeye dogru eser fakat,ruzgar cogunlukla kuzeyden eser.Bu da,teknelerin akintiyla beraber akis asagi suruklenebilecegi,buna karsilik,eger yelkenlerini acarlarsa,ruzgarin onlari akintinin tersine itebilicegi anlamina gelir.
Mısır tekne Çeşitleri:
-Eski krallık balıkçı teknesi
-Eski çağ yapımı saz tekne
-Mavna…ağır yükleri taşımada kullanılırdı.
-Cenaze tekneleri
Deniz yoluyla Ne kadar uzaklara gittiler?
Mısırlı tüccarlar,deniz yoluyla Doğu akdeniz`deki limanlara ve Kızıldenize giderlerdi.Doğu Afrika’daki Punt’a ulaşanları olmuştur. Oralara, tütsü yapmakta kullanılan çok değerli sakız ağaçlarını aramaya giderlerdi.Tekne ile ulaşım sağlayamazlarsa, insanların çoğu yürümek zorunda kalırdı. Çok varlıklıllar,özel iskemlelerle taşınırlardı. Satıcılar mallarını taşımak için eşek kullanırlardı.
Silahlar ve Egitim:
Mısır askerleri;savas baltasi,gurz,mizrak,kilic,hancer, yay ve ok gibi bircok silah turuyle savasabilir durumda olmaliydi.Bununla beraber her birlik belli bir silahin kullaniminda uzmanlasmaya yonelebilirdi.Genc askerlere,uzun yuruyuslerinde yapildigi,zorlu bir egitim verilirdi
Yeni Krallik ordulari,bir imparatorluk kurma amaciyla olusturulmustu.Dis seferleri cogunlukla firavin yonetirdi.Mısır imparatorlugunun en parlak doneminde,Suriye’den Nil’in dorduncu caglayanina kadar yayilmisti.Mısırlilar,imparatorlugun yayildigi genis ticaret sinirlari icinde ticaret yaparak ve somurgelerinden topladiklari vergilerle zenginlesmislerdi.
BİR EFSANENİN YIKILIŞI – İSRAİL’ İN LÜBNAN YENİLGİSİ
Biz savaş tarihi meraklıları için Arap – İsrail Savaşları okumaya doyamadığımız olaylar arasında yer alır. Hele İsrail ordularının Arap birleşik orduları karşısında kazandığı zaferler, hep merakla karışık saygı uyandıran bir öykü demetidir. Zira varlığını sürdürme savaşında olan bir milletin, tüm dünya karşısındaki dik duruşudur sözü edilen.
Bu tarihi savaşlarda İsrail ordusu ve milleti ile adeta efsaneleşmiştir. Örneğin seferberlikte ABD, Kanada vb ülkelerden gelip de İsrail’ de garsonluk (askerlik hizmeti olarak) yapan ünlü profesör, müzisyen gibi insanların öyküleri halen daha anlatılmaktadır. Sınırlı kaynaklarla, ancak tüm dünyadaki Yahudilerin sonsuz desteği ile var edilen İsrail devleti, emsalsiz bir başarı öyküsüdür. Zira kuruluşu çok acılı ve sancılı olmuş; daha kuruluşundan itibaren komşuları ile kavgaya tutuşmak durumunda kalmıştır. Kuruluştan bir otuz yıl öncesi Birinci Dünya Savaşı’ ndaki bölge gerek Falih Rıfkı’ nın ölümsüz eseri Zeytindağı’ nda, gerekse de büyük Türk casusu İngiliz Kemal’ in anılarında çok güzel anlatılmıştır. Daha o zamandan Türk devleti, bölgede bağımsız bir İsrail’ in kurulacağını sezmiş ve kendince gerekli önlemleri almıştır. Örneğin kendisine karşı cephe gerisinde çalışarak, İngiltere yanında savaşan günümüzdeki Mossad’ ın atası sayılabilecek gizli teşkilat mensubu birçok Yahudi; Osmanlı gizli teşkilatı (Teşkilatı Mahsusa) tarafından yakalanıp kurşuna dizilmiştir. Ancak bize ihanet eden Yahudi sayısı oldukça çok olmasına rağmen, Türk yazılı ve görsel basınınca bu konu hep görmezden gelinmiş adeta sümenaltı edilmiştir. Sürekli olarak Türk halkına Arapların Birinci Dünya Savaşı’ ndaki ihaneti hatırlatılmıştır.
Mazisi parlak zaferlerle süslü İsrail Ordusu’ nun yıldızı, geçtiğimiz aylarda yaşanan Lübnan yenilgisi ardından hızla sönmekte. Savaşın ayrıntısına ilişkin gerçekler yeni yeni su yüzüne çıkmasına rağmen, bir husus oldukça açıktır. O da İsrail’ in savaşın başında koyduğu hedeflere ulaşamamış olmasıdır. ABD tarafından kendisine tanınan süre aşılmış olmasına rağmen, bir türlü istenilen gaye elde edilememiştir.
Bu hezimetin nedenleri arasında düşmanın gerçekte olduğundan zayıf değerlendirilmesi oldukça büyük yer tutar. Bu da istihbarat zafiyetini gösterir. Lübnan’ ın güneyi adeta karınca yuvası gibi binlerce sığınak ve tünellerle berkitilmiş, olası savaşa hazırlanmıştır. Vietnam Savaşı’ ndaki örneklerden yararlanıldığı, Hizbullah tarafından dile getiriliyor. Ayrıca bizzat İran Devrim Muhafızlarının başındaki general tarafından gayrinizami kuvvetlerin yönetildiği İsrail tarafından açıklandı.
Savaşın daha ilk günlerinde İsrail Donanması’ na bağlı bir savaş gemisinin İran yapısı El Fecr füzesi tarafından vurularak savaş dışı kalması, aslında birçok şeyi açıklamakta ve Hizbullah’ ın ulaşmış olduğu gücü göstermekteydi. Savaş boyunca Hizbullah tarafından 3.000’ in üzerinde füze İsrail topraklarına fırlatılmıştır ki, bu tüm İsrail tahminlerinin çok çok üzerindedir. Uzun bir dönemden sonra ilk defa İsrail’ in kuzeyinde yerleşik Yahudiler evlerini terk ederek daha güveni buldukları orta ve güney bölgelere göç etmek zorunda kalmışlardır. Bu da büyük bir psikolojik yıkımdır; zira İsrail’ in genç nesli ömürlerinde yenilgi yüzü görmemiş, ebeveynlerinin çektikleri acı ve sıkıntılı dönemleri yaşamamışlardır. Onlar için savaş, hep televizyonda seyrettikleri İsrail ordusunun vurduğu Filistin veya Güney Lübnan’ daki hedeflerin görüntülerinden ibaretti. Bu da genelde bir video oyununa benzer, uçaktan veya insansız hava aracından çekilen görüntülerdi. Yoksa ölen yaralanan İsrail askerlerinden hiç bahsedilmezdi.
Bu çatışma bir anlamda bölgedeki İran – ABD zıtlaşmasının bir sonucu idi. Zamanlama bakımından tam İran’ ın nükleer faaliyetleri nedeniyle köşeye sıkıştırıldığı günlere denk gelmesi de oldukça dikkat çekici. Lübnan’ da çatışmaların yaşandığı günlerde, Irak’ daki direnişin de yoğunluğunun artması sanırız tesadüf değil.
Tüm gelişmeler İran’ ın dersini çok iyi çalıştığını gösteriyor. Hizbullah’ a gönderilen silahların uzun bir süreçte depolandığı anlaşılıyor. Suriye üzerinden sevkıyatın yapıldığı biliniyor. Ancak Türkiye’ nin de belli oranda bu işin içinde olduğu, en azından bilip de ses çıkarmadığı düşüncesindeyiz. Bölgeye yönelik İsrail öngörüleri en çok Türkiye’ nin menfaatleri ile çatışıyor.
Sitemizde daha önce de belirtildiği üzere, İsrail’ in gücü dünyada çok abartılmıştır. Eğer iyi analiz edilirse İsrail’ in zayıf yanları da çoktur. Bir kere derinliği olmayan bir ülkedir ve saldırılara karşı tüm halkı tehdit altındadır. Ayrıca uzun soluklu hiçbir mücadeleyi yürütemez, çünkü sınırlı kaynaklara sahiptir. Bu imkânsızlık hem ekonomik, hem de asker sayısı olarak kendini gösterir. Ayrıca en büyük dezavantajı; halkının asker kaybına karşı oldukça hassas oluşudur. En büyük gücü ise dünyada etkili konumda bulunan soydaşları ve onların maddi imkânlarıdır. Bush yönetimindeki ABD, İsrail’ in en büyük destekçisidir. Lübnan Savaşı sırasında yapılan silah yardımları da bunun en güzel göstergesidir.
Oysaki karşılarına aldıkları İran, derinliği olan bir ülkedir. Olası bir savaşı ülkesinin derinliğini kullanarak karşılayabilir ve daha büyük imkânlara sahip olduğu için savaşı zamana yayıp uzun soluklu bir mücadeleye girişebilir. Ayrıca İran büyük bir medeniyetin mirasçısıdır; Şiiliğin lider ülkesi olması nedeniyle dünyanın birçok bölgesinde destekçisi vardır. Ordusu ise son yirmi beş yıldır uygulanan ambargolara rağmen, oldukça iyi durumdadır. Hızla milli savunma sanayini geliştirme gayretindedir. Belli alanlarda, Rus ve Çin’ in de yardımları ile, kendi silah teknolojisini üretme noktasına ulaşmıştır.
Irak’ da süregiden ve gittikçe de kötüleşen savaşın ardından, İsrail’ in Lübnan yenilgisi ile Amerika’ nın Büyük Ortadoğu Projesi’ nin sonu gelmiştir. İsrail’ in Lübnan yenilgisi, olası İran – ABD Savaşı’ nın akibeti üzerine Amerikan kamuoyunda da derin endişe yarattı. Dünyaya hakim olmak için ülke sınırlarının yeniden çizilmesinin pek de kolay bir şey olmadığı sanırız daha iyi anlaşılmıştır.
İSRAİL’İN MESCİD-İ AKSA HEDEFLERİ
Uzun bir aradan sonra, geçtiğimiz hafta içinde Kudüs sokaklarında yeniden kan döküldü. İsrail’in fanatik politikacısı ve eski “Lübnan Kasabı” Ariel Şaron’un Kudüs’teki Müslüman mabedi Mescid-i Aksa’yı ziyaret etmesi, Filistinli Müslümanlarda halklı bir tepki uyandırdı ve ardından büyük bir kıyım başladı. İsrail askerleri gerçek mermi kullandıkları silahlarla Filistinlilere ateş açtılar ve yine masum Filistinliler İsrail kurşunlarıyla can verdi.
Bu konuyu ele alan yorumcuların çoğu, Ariel Şaron’un bir provokasyon yaptığına, yani Filistinlileri kasten kışkırtarak bu olaylara sebebiyet verdiğine hemfikir. Peki ama acaba bu provokasyonun amacı ne? İsrail politikasının ve toplumunun Ariel Şaron tarafından temsil edilen fanatik kesimleri bu provokasyonla ne yapmak istiyorlar?
Provokasyonun yerinin Mescid-i Aksa olması, bu sorunun cevabını da kendiliğinden ortaya koyuyor. Çünkü Mescid-i Aksa, Yahudilerin “tapınak tepesi” (Temple Mount) adını verdikleri ve çoğu Yahudi tarafından Siyonist rüyanın en önemli sembolü sayılan bir hedef.
Bu hedefin radikal Yahudiler için ne denli önemli olduğunu anlayabilmek için, Siyonizm’in tarihine bir göz atmak ve Mescid-i Aksa’nın bu tarih içindeki konumunu anlamak gerekmektedir.
Siyonistlerin Mesih İnancı
19. yüzyılın sonunda siyasi bir hareket olarak ortaya çıkan Siyonizm’in milliyetçi, modern ve laik Yahudiler tarafından ortaya atıldığı ve dolayısıyla “dini” bir hareket olmadığı sıkça anlatılan bir hikayedir. Ancak hikaye, gerçeği ancak kısmen yansıtmaktadır ve bir de gözlerden uzak kalan bir yön vardır.
Bu yön, “dindar Siyonizm” olarak bilinen ve “sağ Siyonizm” ya da öteki adıyla “Revizyonist Siyonizm” olarak tanımlanan akımla da oldukça ilişkili olan bir harekettir. Dindar Siyonizm, bir Yahudi Devleti’nin kuruluşunu yalnızca ulusal bir hareket olarak gören laik Siyonizm’den farklı olarak, İsrail’in kuruluşunu Yahudi dinindeki geleneksel “Mesih” inancı çerçevesinde yorumlamıştır.
Bu inanca göre, Yahudiler, Allah tarafından “seçilmiş” olan üstün bir halktır, ve diğer ulusları yönetme hakkına sahiptirler. Ancak bu “yönetme hakkı”, diğer uluslar tarafından gasp edilmiştir. Hakkın yerine getirilmesi, “Seçilmiş Halk”ın yeryüzü egemenliğine ulaşabilmesi ise, ancak Hz. Davud soyundan gelecek olan Beklenen Mesih’i yeryüzüne inip Yahudiler’e önderlik ederek Kudüs merkezli bir Krallık kurması ile gerçekleşecektir.
Bu inanca göre Mesih’e karşı “itaatsizlik” yapacak olan ulusların durumu ise oldukça zordur! The Universal Jewish Encyclopedia, şöyle yazar: “Mesih geldiğinde diğer milletler ya fethedilecek, ya imha edilecek ya da dinlerinden döndürüleceklerdir. Ama sonları ne olursa olsun, o tarihten sonra İsrail için sıkıntı kaynağı olmaktan çıkacaklardır.” (The Universal Jewish Encyclopedia, vol. 7, s. 503)
Mesih’in gelişi, Yahudilerin binlerce yıllık tarihi boyunca hep beklenmiştir. Ama en çok da, MS 70′da Romalılar tarafından Kudüs’ten kovulmalarının ardından güçlenmiştir. 70 yılında Romalılar, Kudüs’teki Hz. Süleyman Tapınağı’nı ikinci kez yıkmışlar, şehirdeki Yahudilerin büyük bölümünü katletmiş kalanları da sürmüşlerdir. Geriye Tapınak’tan yalnızca tek bir duvar kalmıştır; o da bu “yıkım”ım anısına Ağlama Duvarı’na dönüştürülmüştür. Mesih geri geldiğinde ise, inanışa göre, Tapınak yeniden inşa edilecek ve buradan dört bir yana hükmedecektir.
İşte bu nedenle de, Mesih’in gelişi ile Kudüs’teki Tapınak’ın yeniden inşası, Yahudilere göre birbiri ile çok yakından ilişkili olan iki “vaad”dir.
Dindar Siyonizm’in Mesih ve Tapınak Yorumları
Yahudiler tarafından asırlardır beklenen bu iki büyük gelişme, 19. yüzyıla kadar uzak bir hayal görünümündeydi. Ancak Siyasi Siyonizm’in doğuşu ile birlikte, Yahudiler, 19. yüzyıl sonra Kudüs’e dönmek için ciddi bir girişim başlattılar. Hareket dini kimlikleri zayıf Yahudilerce yönetiliyordu belki, ama dindarlar bu girişimde çok büyük bir anlam görmüşlerdi. Onlara göre, siyasi bir hareket olan Siyonizm, gerçekte Mesihi dönemin artık başlamak üzere olduğunun göstergesiydi.
“Dindar Siyonistler”in başını çeken Abraham Yitzhak HaCohen Kook, Siyasi Siyonizm’in Atchalta D’Geula (Mesihi Kurtuluşun Başlangıcı) ya da B’Ikvata D’Meshicha (Mesih’in Ayak Sesleri) olduğunu söyleyerek bunu en açık biçimde ifade etmişti. Kook’a göre, 1917′de yayınlanan ve Siyonizm’e resmi İngiliz desteği sayılan Balfour Deklarasyonu, Filistin’e yapılan Yahudi göçleri ve büyük devletlerin Siyonistlere verdiği destek; tüm bunlar Mesih’in gelişinin yakın olduğunu gösteren alametlerdi. İsrailoğulları Mesihi dönemde yaşıyorlardı ve yüzyıllardır beklenenler yakında gerçeğe dönüşecekti.
Kook ve diğer Dindar Siyonistler tarafından yapılan yoruma göre, “insani” çabayla, yani Siyasi Siyonizm’le başlayan süreç, “ilahi” bir gelişme olan Mesih’in gelişi ile devam edecekti. Ancak bu hedefe varılabilmesi için Yahudilerce Mesih’in gelişinden önce yapılması gereken-ve Mesih’e ortam hazırlayacak olan-üç misyon vardı. The Universal Jewish Encyclopedia bu misyonları şöyle anlatır:
Siyasi Siyonizmin ortaya çıkması ile birlikte Haham Hirsch Kalischer tarafından geliştirilen teori diğer hahamlarca da kabul gördü. Buna göre, Mesih’in dönüş süreci, doğal olaylarla başlayacaktı: Yahudilerin Filistin’e yerleşme isteği ve diğer milletlerin gönüllü olarak bu işe yardım etmesi ile. Mesih’in ortaya çıkışı ve vaadedilen mucizelerin gerçekleşmesi için gereken şartlarsa şunlardı: Kutsal Topraklar’da büyük ve yeter sayıda Yahudinin yerleşip devlet kurulması, Kudüs’ün ele geçirilmesi ve Tapınak’ın yeniden inşa edilmesi. (The Universal Jewish Encyclopedia, vol. 7, s. 502)
Bu üç şartın birincisi olan Kutsal Topraklar’daki Yahudi nüfusunun arttırılması, Siyonist hareketin önderleri tarafından bu yüzyılın başından beri uygulanmaktadır. Devlet ise 1948′de kuruldu. İkinci şart, yani Kudüs’ün ele geçirilmesi, 1967′deki Altı Gün Savaşı’nda yerine getirildi. 1980′de Kudüs “İsrail’in ebedi başkenti” ilan edildi…
Dolayısıyla, Mesih’in gelişini sağlayacak misyonlardan geriye bir tek Tapınak’ın yeniden inşa edilmesi kaldı. 19 yüzyıldır yıkık olan ve sadece tek duvarı ayakta kalan Tapınak, Yahudiler tarafından Ağlama Duvarı’na dönüştürülmüş olan Süleyman Tapınağı.
“Peki Tapınak’ı inşa etmek zor birşey midir?” sorusu akla gelebilir hemen. Öyle ya, İsrailliler için bir Tapınak inşa etmenin zorluğu nedir? Zorluk, Tapınak’ın inşa edilmesinde değildir. Eski Tapınak’ın bulunduğu alan üzerinde bugün iki İslam mabedi durmaktadır: Mescid-i Aksa ve Kubbet-üs Sahra. Tapınak’ın yapılabilmesi için bu iki mabedin de yıkılması gerekmektedir. Pürüz dünya Müslümanlarıdır. Onlar, varoldukları sürece, İsraillilerin bu iki mescidi yıkmalarına izin vermemektedirler…
İşte son bir hafta içinde yaşadığımız ve Kudüs sokaklarını kana bulayan çatışmaların anlamı da burada gizlidir.
Likud ve Tapınak
Siyonizm’in sol kanadı, İsrail Devleti’nin kurulmasından sonra İşçi Partisi’ne dönüştü. İşçi Partisi, devleti kuran partiydi ve 1977 yılına dek de kesintisiz iktidarda kaldı. Buna karşın, sözünü ettiğimiz “dindar Siyonizm” ise, eskiden beridir faşizan öğeler taşıyan “Revizyonist Siyonizm”le bütünleşti ve İsrail’in kurulmasıyla birlikte “Herut” partisi oluşturdu. Bu radikal parti, bir kaç küçük partiyle daha birleşerek 1970′lerin başında “Likud” adını aldı. Herut’u kuran, Likud’a dönüştüren ve 1982′deki Lübnan işgalinin sonrasına dek de liderliğini yürüten kişi, “İsrail sağının en büyük lideri” sayılan Menahem Begin’di. Begin’i İzak Şamir izledi. Menahem Begin ve İzak Şamir gibi büyük isimlerin ardından
Likud’un ve genel olarak İsrail sağının en itibarlı ismi ise, hemen her zaman Ariel Şaron oldu. İsrail’in 1982′deki Lübnan işgali sırasında Sabra ve Şatilla kamplarındaki 2 bin Filistinli’yi kadın çocuk ayırdetmeden gözünü kırpmadan öldürten Şaron, fanatik siyonistlerin gözünde büyük bir kahraman olmuştu.
Begin, Şamir ve Şaron gibi isimlerin temsil ettiği İsrail sağının gizli “megalo idea”sı ise, hep Kudüs Tapınağı’nı yeniden inşa etmek oldu. Bu inşanın gerçekleşebilmesi için de, Mescid-i Aksa ve Kubbet-üs Sahra’nın yıkılması gerekiyordu.
Nitekim İsrail sağı, el altından desteklediği ” Machteret Yehudit” adlı bir örgütle bu hedefi bir kez denedi.
Yahudilerin Mescid-i Aksa’yı Yıkma Girişimi
1984 yılının 27 Nisanında İsrail’de oldukça ilginç bir örgütün varlığı ortaya çıktı. Machteret Yehudit (Yahudi Çetesi) adındaki örgütün üyeleri, Arap yolcularla dolu olan beş yolcu otobüsünü havaya uçurmaya yönelik bir plan yapmış ama son anda olayın ortaya çıkması üzerine tutuklanmışlardı. Ancak daha önce gerçekleştirdikleri önemli eylemler vardı; 1980 yılında Batı Şeria’daki iki Arap belediye başkanının arabasına bomba koyarak öldürmüşler, 1983 yılında ise Hebron kentindeki İslam Koleji’ne silahlı bir saldırı düzenleyerek üç öğrenciyi öldürmüş, otuzüç tanesini de yaralamışlardı.
Ama kısa bir süre sonra, Machteret Yehudit’in tüm bunlardan çok daha büyük bir eylemi gerçekleştirmek üzere olduğu öğrenildi. Örgüt, Doğu Kudüs’ün, Mescid-i Aksa ve Kubbet-üs Sahra’yı havaya uçurmak için çok detaylı bir plan hazırlamıştı. Mabetlerin mimarı yapısı üzerinde profesyonel bir inceleme yapılmış, Golan Tepeleri’ndeki bir askeri garnizondan bol miktarda patlayıcı çalınmıştı. Kubbet-üs Sahra’yı etrafa zarar vermeden havaya uçurabilmek için, 28 ayrı patlayıcı Kubbe’nin belirlenmiş yerlerine yerleştirilecekti. Gerekirse Mescid-i Aksa’yı korumakla görevli silahsız Müslüman nöbetçileri vurmak için ucuna susturucu takılmış Uzi’ler ve göz yaşartıcı bombalar edinmişlerdi. Operasyon, yirminin üzerinde Machteret Yehudit militanının katılımıyla gerçekleşecekti.
Yahudi Çetesi’ne Gizli Destekler
Eylem İsrail otoriteleri tarafından durdurulmuştu belki, ama bu gönülsüz bir engellemeydi. Çünkü, Machteret Yehudit’in üyeleri, aslında pek çok kişinin yapmak istediği bir işi, sabırsızlıkları nedeniyle, uygun olmayan bir zamanda yapmaya kalkmışlardı. Bu nedenle, Likud hükümeti, Machteret Yehudit’e ve eylemine gizli bir sempati ile bakmışlardı.
İsrail mahkemesi, kanunlara göre suç oluşturan bu eylemi doğal olarak cezalandırdı ama mahkeme kararından bir gün sonra, Başbakan Yitzhak Şamir, Machteret Yehudit üyeleri için şöyle diyebiliyordu: “Hepsi harika insanlar ama bir hata yaptılar.” Likud müttefiki radikal Gush Emunim partisinin önde gelen ismi Haham Moşe Levinger de eylemin teorik olarak doğru ama zamanlama yönünden yanlış olduğu yönünde görüş bildirdi. (Robert I. Friedman, Zealots for Zion: Inside Israel’s West Bank Settlement Movement, 1.b., New York: Random Hause, 1992, s. 31)
Amerikalı Yahudi gazeteci Robert Friedman, Machteret Yehudit olayının derinleme bir incelemesini yapmıştı. Verdiği ilginç bilgiler vardı: O dönemde İsrail basınındaki yaygın bir iddiaya göre İsrail’in iç güvenlik servisi Shin Bet, Machteret Yehudit’in daha önceki eylemlerini-Arap belediye başkanlarının öldürülmesi, İslam Koleji’nin taranması gibi-biliyorlardı ve buna rağmen de örgüte hiçbir müdahalede bulunmamışlardı.
Friedman’ın yorumuna göre, İsrail otoriteleri aslında örgütün Mescid-i Aksa’yı yıkma planından da haberdar oldukları halde bir süre onlara engel olmamışlar, ancak olayın basına sızması ve sonuçlarının da çok tehlikeli olacağını farketmeleri üzerine Machteret Yehudit’i durdurarak üyelerini tutuklamışlardı. Yitzhak Şamir’in örgütün üyeleri için “harika insanlar” deyişi ya da onları hapse mahkum eden yargıcın kararı açıklarken “bu insanlara yurtseverlikleri nedeniyle saygı ile bakılması gerektiği” şeklindeki garip sözleri, hep bu isteksiz engel oluşun göstergeleriydi. Üst rütbeli İsrail subayı Avi Yitzhak, İsrail yönetiminin Machteret Yehudit’e uzun süre engel olmadığını, çünkü “üst düzey politik ve askeri yöneticilerin, örgütü, demokratik bir devletin yapamayacağı eylemleri yapabilmesi için muhafaza ettiğini” söylemişti. Friedman, “Machteret Yehudit olayı içinde İsrail hükümetinin parmağı vardı ama bunun oranı hiçbir zaman bilinemeyecek” demektedir. (Robert Friedman, Village Voice, 12 Kasım 1985)
1985 yılında, hapisteki Machteret Yehudit üyelerinin serbest bırakılması için etkili bir kampanya başlatıldı. Kampanyanın en ateşli destekçileri Knesset üyesi politikacılardı. Başta Likud olmak üzere her partiden, hatta “solcu ve laik” ve sözde barış yanlısı İşçi Partisi’nden bile çok sayıda Knesset üyesi bu “harika insanları” hapisten çıkarmak için çalıştılar. Sonuçta birbiri ardına gelen aflarla hepsi serbest bırakıldı.
Dolayısıyla, Machteret Yehudit’in İslam mabetlerini yıkma planının engellenmiş olması, Likud yönetiminin bu mabetlerin varlığından memnun olduğu anlamına gelmiyordu. Likud, özellikle de Likud’un Ariel Şaron gibi şahinleri, eylemin yalnızca yöntem ve zamanlama açısından yanlış olduğunu düşünüyorlardı, ama temel mantık doğruydu.
Nitekim çok gecikilmeden yeni ve daha az radikal olan bir yöntem bulundu.
Yeni Yöntem: Mescid’in Altının Oyulması!..
Machteret Yehudit’in ortaya çıkmasından bir yol sonra, 1985′te, İsrail hükümeti Mescid-i Aksa’nın altındaki kazı çalışmalarına hız verdi. Bu şekilde Mescid’in altı oyulacak ve küçük bir sarsıntı sonucunda kendiliğinden yıkılması sağyanacaktı.
Haftalık Aksiyon dergisi, 13-19 Mayıs 1995 tarihli sayısında “İsrail Mescid-i Aksa’yı yıkıyor!” başlığıyla verdiği bir haberde konuya değinmiş, Mescid’in altında gizlice yürütülen kazı çalışmalarını belgelemiş ve şöyle yazmıştı:
“İsrail, Mescid-i Aksa’ya karşı doğrudan bir saldırıda bulunduğu takdirde… İslam ülkelerinin topyekün cephe almasından çekiniyor… (bu nedenle) tarihi kazı yapıyor gibi göstererek, kendiliğinden çökecek bir hale gelmesi için uğraşıyor. Böylece ülke olarak kendisini geri çekecek ve üzerine bir sorumluluk almadan hedefine ulaşmış olacak.”
Uzun yıllar Kudüs’te çalışan Amerikalı arkeolog Gordon Franz ise, bu konudaki gözlemlerine dayanak şöyle diyor:
Emin olduğum bir şey varsa, Tapınak’ı yeniden inşa etmeyi hedefleyen Yahudilerin o iki camiyi mutlaka yıkmak istiyor oluşlarıdır. Bu yıkımın nasıl olacağı konusunda kesin bir fikrim yok ama olacaktır. Yıkacaklar ve burada onun yerine bir Tapınak inşa edecekler. Ne zaman, nasıl yapılacak bilmiyorum ama yapılacak. (Grace Halsell, Prophecy and Politics: Militant Evangelists on the Road to Nuclear War, Connecticut: Lawrence Hill & Company, 1986, s. 105)
Houston İkinci Baptist Kilisesi’nden rahip James E. DeLoach ise tüm Yahudilerin camileri yıkıp Tapınak’ı inşa etmek istediklerini, ancak bunu Machteret Yehudit gibi radikal yöntemlerle değil, Aksiyon’un haberinde yer alan şekilde yapacaklarını söylüyor:
“Şu bir gerçek; tanıdığım bütün Yahudiler o camilerin yıkıldığını görmek istiyorlar. Ama bana söylediklerine göre, bu yıkım, Tanrı’dan gelecek bir hareketle, örneğin bir depremle ya da ona benzer bir şekilde gerçekleşecek.” (Ibid., s. 99)
İşte İsrail’deki aşırı sağın mantığı budur. Amaç, Tapınak’ı ne olursa olsun inşa etmektir; çünkü Mesih’in gelişi buna bağlıdır. Tapınak’ın inşası için İslam mabedlerinin yok edilmesi gerekmektedir. Yahudi Devleti, bu işi mabedlerin “altını olmakla” uzun vadeye yaymıştır. Belki de, “insan eliyle” yapılacak bu hazırlıktan sonra, Mescid-i Aksa’yı çökertecek küçük bir deprem beklenmektedir.
Sonuç
İsrail’in radikallerinin Kudüs konusunu sürekli bir çatışma sebebi haline getirmeleri, bu bölgedeki Müslümanlara karşı terör eylemleri düzenlemeleri ve provokasyonlar gerçekleştirmeleri, buraya kadar incelediğimiz Tapınak saplantısı nedeniyledir. Ariel Şaron’un sahneye çıkarak Filistinlileri tahrik etmesi ve yeni bir kan gölüne kasten sebebiyet vermesi de, Siyonizm’in Tapınak rüyasıyla ilgilidir. Bu gibi provokasyonlar, İsrail ve Filistinliler arasındaki muhtemel bir uzlaşmayı imkansız hale getirmek, bölgede gerilim ve çatışmayı sürekli ayakta tutmak için yapılmaktadır. Şaron gibi radikaller, bu daimi çatışmanın bir gün kendilerine Tapınak’ı inşa edecek bir fırsat sunacağını ummaktadırlar.
Ancak bu gibi hesaplarla tüm Ortadoğu’yu kana bulama peşinde olan İsrailli radikallerin hiç bilmedikleri bir gerçek vardır:
Eğer onların bir hesabı varsa, kuşkusuz Allah’ın da bir hesabı vardır.
Kaynak : http://www.fesih.com/
“Eğer onların bir hesabı varsa, kuşkusuz Allah’ın da bir hesabı vardır.” Tabi vardır ama onu düşünüp güvenmek yeterli değildir. Harekete gecmemiz lazımdı ve lazım da ….