Arşiv adalet

Osmanli Devleti nin Yukselis Sebepleri

Osmanlı Devleti’nin yükseliş sebeplerini aynı zamanda fetih politikası ve hızlı bir şekilde cihan devleti olmasının sebeplerinde aramak gerektir. Bu sebeple, Osmanlı Devleti’nin fetih politikası ve küçük bir beyliği kısa zamanda cihan devleti yapan sebepler, aynı zamanda yükseliş sebepleri olarak zikredilebilir. Ancak yine de konuyu, ayrı olarak ele almakta yarar vardır. Osmanlı Devleti’nin yükseliş sebeplerini şöylece özetlemek mümkündür:

1) En önemli sebep, manevî değerlerine ve İslâma olan bağlılıklarıdır. Bunu i’lây-ı kelimetüllah ruhu diye de ifade edebilirsiniz. Bir adamın kıymeti himmeti nisbetindedir. Kimin himmeti milleti ise, o kimse tek başına bir millettir. Bir ferdin himmeti milleti olabilmesi için, o ferdi milletine bağlayan kuvvetli bağlar ve şahsî hayatını milletin hayatına tercih ettiren önemli sebepler bulunmalıdır. Bu önemli sebepler ve kuvvetli bağlar, manevi değerlerden başkası olamaz. O halde manevî değerleri ile ordusunu techiz etmeyen bir millet, gelecekte her an tehlikelere maruz kalır ve varlığını sürdüremez. Bu mânâyı târihe bakarak, daha da müşahhas hale getirebiliriz. Osmanlı Devleti’nin bir zamanlar, bütün Avrupa ’nın büyük devletlerine karşı hayatını ve varlığını devam ettiren, şu devletin ordusundaki Kur’ân dan alınan şu fikirdir: “Ben ölsem şehidim, öldürsem gaziyim” Gerçekten Kosova meydan muharebesine çıkan Murad Hüdavendigar “Yarab beni din yolunda şehid , ahirette said et” demiş ve istediği olmuştur. Bu ruh ile şahlanan şanlı ecdadımız, şevk ile ve aşk ile ölümün yüzüne gülerek bakmış; daima Avrupa’yı titretmiştir. Size de soruyorum; şu dünyada basit fikirli ve saf kalpli olan genç askerlerin ruhunda öyle ulvi fedakarlığa sebebiyet verecek hangi şey gösterilebilir? Hangi duygu bu mânevî değerlerin yerlerine ikame edilebilir? Allah ve ahiret inancından başka hangi şey, hayatını ve bütün dünyasını severek ona feda ettirebilir?

Tarih bize gösteriyor ki, biz Müslüman Türkler , ne derece mânevi değerlerimize bağlanmış isek ilerlemişiz. Ne vakit mânevî değerlerimizden uzak kalmışsak, gerilemişizdir. O zaman düşmanlar bizi can damarımızdan vurmuşlardır. Bilesiniz ki, düşman bizi hiç bir zaman açık savaşta yenememiştir. Daima tehlikeyi, kurtuluş reçetesi olarak göstererek bizi içimizden hançerlemişdir. Bir milletin maddî bataryaları ne kadar modern silahlarla mücehhez olursa olsun ve o millet isterse imparatorluk seviyesine yükselsin, mânevî bataryaları boş olduğu müddetçe yıkılmaya mahkumdur.

Vatana ihanet suçuyla 1821 yılında Patrikhanenin orta kapısı önünde asılmış bulunan İstanbul ‘daki Fener Patriki Gregorios tarafından Rus Çarı Aleksandr’a yazılan mektupta aynen şu ifadeler yer almaktadır:

“Türkleri maddeten ezmek ve yıkmak mümkün değildir. Çünkü Türkler , sabırlı, mukavemetli, mağrur ve izzet-i nefisli insanlardır. Bu hasletleri, dinlerine bağlılıklarından ve kadere rıza göstermelerinden, anânelerinin kuvvetinden ve âmirlerine itaat duygusundan ileri gelmektedir. Bu sebeple, Türklerde evvela itaat duygusunu kırmak ve mânevî bağları koparmak, dinî metanetlerini zaafa uğratmak gerekir. Mânevîyatları sarsıldığı gün, Türkleri zaferlere götüren asıl kudretlerinden sıyıracak ve onları maddi kuvvetlerle yenmek mümkün olacaktır. Osmanlı Devleti n’i tasfiye için mücerret olarak harp meydanlarındaki zaferler kâfi değildir. Yapılacak olan, Türkler’e bir şey hissettirmeden bu tahribi tamamlamaktır.”

Sultân Aziz devrinde, İstanbul Rus Elçisi olan GeneraI İgnatyef , bu mektubu zikrettikten sonra şunu ilave eder: “Ben vazifedeyken bu teşhisler isabetle tecelli etti”. Evet maalesef bu oyunlara gelen Tanzima t gençliği, Rus elçisinin dediği gibi, “millî ananelerin düşmanı ve atalarının papuçları olamayacak bir hale gelmişlerdi’. İbn-i Kemal de, Osmanlı Devleti’nin Gazneliler , Selçuklular ve Harzemîler gibi, Müslüman devletlerle mücadele ederek ve kendi mevlâlarına isyan ederek yükselmediğini, belki tamamen yukarıda anlatılan gazâ ruhuyla ve yüksek bir himmetle yükseldiğini misâller vererek açıklamaktadır. Osmanlı Tarihlerinin mukaddimelerinde zikrettikleri bazı menkıbeler de, bu ruhu açıklamak için zikredilmişlerdir.

2) Osmanlı Devleti’ni yükselten sebeplerin ikincisi, Osmanlı Devleti’nin özellikle yükselme dönemlerinde tam bir hukuk devleti olması yani şer’-i şerif ve kanun-ı münifin esas kabul edilmesidir. Gerçekten de, içinde 763 Kanunnâmeyi neşrettiğimiz Osmanlı Kanunnâmeleri adlı eserimizi inceleyenler göreceklerdir ki, Osmanlı Devleti’nin yükseliş, duraklama, gerileme ve yıkılışını, kanunnamelere bakarak grafikle göstermek mümkündür. Osmanlı Kanunnâmeleri, Fâtih ’den itibaren zirvededir. Kanuni devrine kadar, kanun yapma ve kanunu uygulama görevleri ehil ellerdedir. II. Selim ’den itibaren durgunluk başlamıştır. III. Murad zamanında durmuştur. Daha sonra ise, önce gerilemiş; sonra da Adâletnâmeler ’le örtülemeyecek kadar gedikler açılmıştır. 1700-1800 yılları arası Osmanlı Devleti’nin hukuk devleti olmaktan çıkma tehlikeleri yaşadığı dönemdir. Osmanlı vatandaşı, yükselme döneminde Müslüman olsun gayr-i müslim olsun, tam bir hukuk devleti olduğuna ve ayırım yapılmaksızın adaletin icra edildiğine inanmaktadır. İşte vatandaşı böyle bir inanca sahip devletin yükselmesi mukadderdir. “Padişah fermanıyla kira bedellerinin olduğu gibi bırakılması olmaz. Zira Padişahın emriyle nâ-meşrû‘ olan şey meşrû‘ olmaz; haram olan nesne helâl olmak yokdur. Bu hususlarda emr-i şer‘-i şerif budur. Bir türlü dahi değildir. Şer‘i hükümlere vâkıf iken onları ketmetmek, Kur’ân’daki bir âyetin tehdidine maruz kalmaktır” diyen Ebüssuud ’lar; “Ve kiliseleri ellerinde ola, okuyalar âyinlerince. Ammâ çan ve nâkus çalmayalar. Ve kiliselerin alub mescid etmeyem” diyen Fâtihler ve nihayet “Madem ki, onlar ra‘iyyetliği kabul etmişler. Dinimiz gereği, onların can, mal ve ırzlarını kendi can, mal ve ırzlarımız gibi korumakla mükellefiz. Bu yolda onlara cebretmek, dinimize muhâlifdir” diyerek, hem gayr-ı müslimlerin şahsî hak ve hürriyetlerine gösterdiğimiz hürmeti ve hem de meşru‘ sınırlar içinde kalmak şartıyla din ve vicdan hürriyetine gösterdiğimiz saygıyı anlatan Zenbilli Ali Efendiler , bu izaha çalıştığımız hukuk ve adalet devletinin sacayakları olmuşlardır.

3) Devletin devam ve bekasına sebep olan para ve askerin mükemmel oluşudur. Osmanlı Devleti’nin yükselmesine sebep olan para, halktan zorla toplanan para değil, memleketin mamur olmasından ortaya çıkan paradır. Bu dönemde, Osmanlı parasının kaynakları tamamen şer’î vergiler ve meşru gelir kaynaklarıdır; tekâlîf-i örfiyye neredeyse yok gibidir. Yıldırım Bâyezid , kadıların davacı ve davalılardan aldıkları harçları rüşvet sayarak buna vesile olan kadıları idam etmeye kalkışacak kadar hassastır. Asker ise, ehliyetli ve vasıflıdır. Çünkü tam bir gaza aşkıyla eğitimli askerler yetişmektedir. Kanuni devrine kadar, yeniçerinin adedi en fazla 10-12 bin kadardır. Ama her yerden zafer haberleri gelmektedir. Viyana bozgununda bu sayı 50 binlere ulaşmıştır. Ancak mal toplamaktan başka kayguları yoktur. Bu dediklerimize Yeniçeri Kanunnâmesi en canlı şahittir. En önemlisi de, yükselme döneminde asker siyâsetin ve idarenin içinde değildir.

4) Günümüzde bazı araştırmacıların tenkit ettiği gılmân sistemi yani kapıkulu sistemi de, devletin yükseliş sebeplerinin başında gelmektedir. Zira tarihde çoğu büyük devletler, kendilerine tabi olan aristokrat beylerin isyanlarıyla yıkılmışlardır. Abbasî Devleti kendi elleriyle büyüttükleri aristokrat aileler eliyle; Büyük Selçuklu Devleti mevâlî- olan Harzemiler eliyle yıkılmışlardır. Günümüzde de devletin hânedânlarla sıkıntıda olduğu ortadadır. İşte Osmanlı Devleti, bu sıkıntılardan kurtulmak için, ailesi ve yakın çevresi bulunmayan devşirme ve köle asıllı insanları Enderûn denilen özel mektepte bir devlet adamı gibi yetiştirerek onları devletin yükselmesinde istihdâm etmiş ve başlangıçta muvaffak da olmuştur.

5) Osmanlı Devleti’nin yükselme dönemlerinde tam manasıyla hür bir ilmin de önemli etkisi olduğunu ifade etmekte yarar vardır. Memleket ve vatan bir vücuda benzer; aklı ve ruhu ilim ve ma’rifettir; cesedi ve bedeni de siyâset ve idaredir. Bu iki unsur arasında muvâzenenin te’min edildiği dönemlerde, dâima medeniyet, terakki ve refah görülmüştür. Abbasî Devleti’nin ilk halifeleri, Endülüs Emevilerinin başlangıçtaki idarecileri ve ilk Osmanlı Padişahları, bu muvâzeneyi temin eden en müşahhas misâllerdir. Fâtih Sultân Mehmed’in vezirlik ve kazaskerlik teklifini reddeden, diğer taraftan Fâtih’i tekyesine de kabul etmeyen Molla Güranî ; Fâtih sarayında ve kendisi de tekye ve medresesinde kaldığı müddetçe, bu dengenin korunabileceğinin çok iyi idrâki içindedir. Bir Osmanlı Kanunnâmesinde bu önemli muvazene düsturu şu şekilde ifade edilmektedir: “Kadılar, şer’î hükümler i icra edeceklerdir. Ancak memleketin nizâmı, korunması ve vatandaşın id****i ile alâkalı hususları hükkâm-ı seyf ve siyâset olan vükelâ-yı devlete havale edeceklerdir”. Bu sebebledir ki, eskiler, devlet adamlarına erbâb-ı seyf , ilim adamlarına ise erbâb-ı kalem demişlerdir. Zikredilen bu muvâzeneyi sağlamada en önemli vazife, ilim adamlarına düşmektedir. İlim adamları bilmelidirler ki, dünyada en yüksek rütbe ve şeref, ilmin rütbesi ve şe*****ir. Hakk’a ve hakikata âşık bir ilim adamı, hakk’dan başkasına tâbi olmaz. Zira hakk’ı tanıyan, hakk’ın hatırını hiçbir hatıra feda etmez. Hakk’ın hatırı âlidir; hiçbir hatıra feda edilmemek icabeder. Ebüssuud ’un biraz önce zikrettiğimiz şu cümleleri bunu aksettirmektedir: “El-Cevab; Olmaz. Padişah’ın emri ile nâmeşru’ olan şey meşru’ olmaz. Haram olan nesne helâl olmak yoktur”.

6) Osmanlı Devleti’ni yükselten sebeplerden birisi de vazifelerin, ister ilmiyede, ister seyfiyede ve isterse de kalemiyede olsun, ehil olanlara verilmesidir. Medeniyetlerin kurulmasında ve yıkılmasında mahâret ile salâhatın önemi inkâr edilemez. Tarihe bakıldığında görülecektir ki, bu iki vasfı kendinde birleştiren milletler nice medeniyetler kurmuşlar ve daima payidâr olmuşlardır. Yıkılan bütün medeniye t ve devletlerin altında ise, aranırsa mutlaka bu iki vasıftan birinin veya ikisinin yokluğunun yattığı esefle müşahede olunur. Mahâret , kişinin kendi mesleğinde ehil, uzman ve kâbiliyetli olmasıdır. Salâhat ise, kişinin din ve ahlâkça yüksek bir seviyeye ulaşmasıdır. Şunu önemle belirtelim ki, salâhat ve mahâret birbirinden ayrıdır. Hamiyet, vatanperverlik, sadâkat ve adâlet gibi ulvî duygular, salâhatın meyvesidir ve o bahçede yetişir. İş, san’at, kabiliyet ve benzeri hususlar ise, mahâret bahçesinden derlenebilen meyvelerdir. Kalb ve vicdanı manevî duygularla bezenmeyen bir insandan hakikî mânâda hamiyet, sadakat ve adâlet beklenilemez. Ancak, iş, san’at ve kabiliyet başka şeyler olduğu için, sâlih olmayan bir adam güzel çobanlık yapabilir; ayyaş bir adam ayık olduğu zamanlarda iyi saat tamir edebilir. Yani bu noktada salâhat ayrıdır, mahâret ayrı…

Elbette ki, vazifelere yapılan tayinlerde, hem sâlih, hem de mâhir olanlar, yânı hamiyetle fazileti birleştiren, kalbi ve fikri münevver olanlar tercih edilecektir. Bu vasıfları beraberce bulunduran insanlar yeterli sayıda değilse, bu takdirde ya mahâret ya da salâhat esas alınacaktır. İslâm ‘a göre ikisini birleştiren bir eleman yoksa, san’at’ta ve işde mahâret tercih sebebidir.

Bir kısım İslâm hukukçuları ve tefsirciler tarafından, özellikle idarî yetkiye sahip devlet ricaline hitâben nâzil olduğu söylenen Kur’ân’ın şu âyeti, bu konuda çok mânidardır:

“Haberiniz olsun ki, Allah sizlere muhakkak şunları emrediyor: Biri emânetleri ehline vermeniz, biri de insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hareket etmenizdir. Allah size ne güzel öğüt veriyor. (Her halde bu emirleri tutmalısınız). Zira şüphesiz ki, Allah verdiğiniz kararları işitir ve emânetler hakkında yaptıklarınızı görür”.

Hz. Rasûlullah’ın (S.A.V.) “Emaneti ehline ver ve sana hâinlik edene hıyânetle mukâbele etme” hadisi de, bu mânâyı teyid etmektedir.

Osmanlı Devleti ‘nin yükselme devrini tetkik edenler, neden kısa bir zamanda dünya devleti haline geldiğini ve salâha t ile mahârete ne derece riâyet ettiklerini çok iyi bilirler. Rumeli’deki Sırp , Macar ve muhtelif kavimlerin kendi arzuları ile neden Osmanlı hâkimiyetini tercih ettiklerinin sebebini, hakperest ve cesur padişah Yavuz kadar Zenbilli Ali Efend i’de ve Muhteşem Süleyman kadar Osmanlı hukuk âbidesi Ebûssuud’da da aramak icab eder. Devleti haricî münâsebetlerde temsil eden nişancıların, diplomatik ve diplomasi ilminin mütehassısları ve kazaskerlerden titizlikle seçildiğini müşâhede edince; Kanuni’nin sadrazamının dilinden bir sadrazamın nasıl olması gerektiğini yine onun kaleme aldığı “Asâfnâm e”den ibretle okuyunca ve bakanlar kurulu demek olan Divan -ı Hüm âyun’un “hâcegân -ı divan “ olmadan toplanmadığını kanunnâmelerden öğrenince, Osmanlı Padişahlarının neden ve nasıl zaferden zafere at koşturduğunu daha iyi anlıyoruz.

Osmanlı Devleti’nin duraklamasında ve gerilemesinde, ehil olmayan insanların göreve getirilişinin yattığını çok iyi idrâk eden Osmanlı Padişahı, vezir-i a’zamına bu hakikatı, bir tayin fermanı münâsebetiyle şöyle ifade ediyor:

“Benim Vezirim, Tezkirecilik görevi için, ehliyetli bir kaç adayı düşünerek seçip, bana arzet. Önce kendi devlet adamlarımızı terbiye etmeyip, her birinde türlü türlü uygunsuz tavırlar varken, başkalarını terbiye etmeye yüzümüz kalmıyor. Ben senin kimseye iltimas yapmayacağını biliyorum. Gerek bu çeşit fiillere ve gerek tamah ve rüşvete cesaret edenleri, niçin tarafıma ifade etmezsin? Hep “benden olmasın” diye diye devletimiz bu hale geldi. Bundan sonra vâkıf olduğun kötü hareket her kimden zuhûr ederse, tarafıma bildiresin. İşte sana tenbih ediyorum.”

7) Bütün bu sebeplerin etkisiyle, yükseliş dönemindeki Osmanlı id****inde rüşvet , suiistimal, sefâhet, israf ve gayr-i meşru masraflar, vatandaşa zulüm ve benzeri kötülüklerin olmayışı, Osmanlı Devleti’ni kısa zamanda yükseltmiştir

Kaynak: Osmanli Arastirmalari Vakfi

Yorum Yapın

Osmanlıda Adalet

Osmanlı deyince ne düşünmeliyiz?

Her şeyden evvel adaleti düşünmeliyiz.

Hangi açıdan?

Objektif açıdan, âfâkî açıdan.

Bütün Avrupa’da, Osmanlı’ya verilen değer neden o kadar üst seviyedeydi?

Çünkü Osmanlı kadıları, adaletin ateşten bir gömlek olduğunu en iyi idrak eden insanlardı. Onların gözünde, Allahû Tealâ’nın karşısında, adalet açısından herkes eşitti. Eğer bir padişah, bir kral, halktan herhangi bir kişinin hakkını haleldâr etmişse; o hakkı, hakkın sahibine iade etmek, kadıların temel göreviydi, hiç şaşmazdı bu.

Oysa ki Avrupa’da, asillerle halk arasında bir uçurum vardı. Eğer bir asil yolda giderken kazara, halktan birini atıyla çiğnemişse, onun hesabını kimseye vermezdi. Vermeye gerek görmezdi. O asildi, ötekiler de halktı. Osmanlı’da da asiller vardı; beyler, beylerbeyleri… Bunlar asaletin temsilcileriydi. Ama adalete geldiği zaman konu, beylerle, beylerbeyleriyle, padişahla halk arasında en ufak bir farklılık gözetilmezdi. İşte adalet bu demektir.

Her toplumda ileri gelenler vardır ve halk vardır. Bu ileri gelenler, her yerde kendilerine mevki edinirler, bir şeylerin sahipleridir; zengindirler, çevre yapmışlardır. Bütün ileri gelenler birbirleriyle yakın ilişki içerisindedirler ve ötekiler halktır. Adalet dağıtanlar, bu şehrin ileri gelenleri tarafındandır ve adalet hep tek taraflı olarak dağıtılır.

İşte, böyle bir Orta Avrupa, Ortaçağ Avrupası’nda Osmanlı, adaletin bütün standartlarında tam dağıtıldığı, müstesna bir ülke oluyor. Allahû Tealâ’nın Kur’ân-ı Kerîm’de söylediği gibi kıst’ı, adalet müessesesini, Osmanlı tam olarak tanzim ediyor . Tatbik ediyor, %100 yerli yerine oturtuyor. Osmanlı kadısı, hiç kimsenin hakkının, çiğnenmesine müsade etmiyor. Bu hakkı çiğneyen kişi padişahta olsa bu durum değişmiyor.

İşte, Fatih Sultan Mehmet, işte İstanbul’da bir Rum:

Fatih Sultan Mehmet talepte bulunuyor, diyor ki:

“Orada cami yapacağım, arazini bana satmanı istiyorum.”

Biliyorsunuz, her arazinin bir rayiç bedeli vardır. Yani o çevrede o arazinin ne kadar para ettiği, aşağı yukarı herkes tarafından bilinir. Bir alt hududu , bir de üst hududu vardır. Fatih Sultan Mehmet, üst hududun iki katını veriyor. Ama Rum vermemekte ısrarlı. Bir Hristiyan olduğu için caminin kurulmasına gönlü razı olmuyor.

Fatih Sultan Mehmed ise “O kadar para verdiğim halde, bu adam arsayı vermiyor. Demek ki bunu, inadından yapıyor; nefsani ir davranış bu. Ben cami yapacağım, benimki nefsani değil ruhani.” diye düşünyor.

Ve sonuçta Rum’un arsasını alıyor , camiyi yaptırıyor.

Adam perişan. Sonra, diyorlar ki:

“Ya, bu kadar üzüntünün sebebi ne?”

“İşte, yapabileceğim bir şey yok ki! Bunu yapan padişah; daha ötesi yok. Onun üstünde kimse yok. O bana bunu yaptığına göre. Her şey bitti!” diyor.

Diyorlar ki:

“Her şey bitmedi, bu memlekette kadılar vardır.”

“Yani? Ne demek istiyorsunuz?” diyor.(Adam hiç inanamıyor bir defa söylenenlere.)”

Diyorlar ki:

“Gidersin kadıya, adaletsizliği anlatırsın, Padişah da olsa, o hesabı görür.”

Adamcağız hiç inanamıyor böyle bir şeye; ama diyor hadi gideyim mahkemeye, ben müracaat edeyim.

Ve kadıya müracaat ediyor.

Adamın gözleri hayretten açılıyor; Fatih Sultan Mehmet mahkemeye geliyor. Padişah ayakta, kadı efendi oturuyor ve mahkeme başlıyor. Fatih Sultan Mehmed, adamın arsasını zorla iktisab etmektan suçlu bulunuyor ve elinin kesilmesi kararı alınıyor. Fatih Sultan Mehmet’in eli kesilecek; ama Osmanlı adaletinde, bir müessese daha var; eğer bir şeyin bedeli ödenirse ve alacaklı taraf, hak sahibi taraf bunu kabul ederse, o ceza düşer.

Bu kanuna göre teklifte bulunuluyor.

Deniyor ki:

“Bunun bedeli şu kadar altın, bu kadar altına karşılık, onun elinin kesilmesinden vazgeçiyorsan, o ödemese bile (Padişah ödemese bile) onu sana beytülmal öder. Razı mısın?”

Rum: “Şey…” Bir Padişaha bakıyor, inanamıyor, sonra: “Tabiî razıyım. Razı olmaz mıyım? O, Padişah. ” diyor.

Fatih Sultan Mehmet diyor ki:

“Benden beytülmalın talebi 200 altın; ama ben 2000 altın vereceğim. Ve her gün de bir altın daha ödenmesini istiyorum. Senenin 365 günü, her gün bir altın ödenecek bu zata.”

Ve kadı yerinden kalkıyor, Fatih Sultan Mehmet’in ayaklarının yanına gelip diz çöküyor:

“Padişahım, şu ana kadar ben Allah’ı temsil ediyordum. Ben oturuyordum, siz ayaktaydınız. Çünkü siz maznun mevkiindeydiniz. Allah’ı temsil eden siz değildiniz. Adaleti veya adaletsizliği temsil ettiğiniz, mahkemenin sonunda belli olacaktı. Ben Allah’ı temsil ediyordum; adaletin sahibi bendim o sırada. Şimdi benim görevim bitti. Şimdi bana, size tâbî olan, sizin imparatorluğunuzun bir kadısı olarak el etek öpmek düşer.” diyor.

Padişahın eteğini öpüyor ve ondan sonra Padişah oturuyor, ötekiler dışarı çıkıyorlar.

Bu size neyi anlatıyor?

Adalet müessesesini anlatıyor. Osmanlı’nın adaletini anlatıyor. Adamlar, o güne kadar bir asille, bir halktan birisi mahkeme edilecek de, mahkeme halktan birisine hakkını verecek. Asırlar boyunca böyle bir şey görülmemiş Ortaçağda Avrupa’da. Böyle bir şey yok. İlk defa Osmanlı götürüyor adaleti. İnsanlar arasında, Kur’ân-ı Kerîm’e göre fark olmadığını orada ispat ediyorlar insanlara (İslâm’ın ne olduğunu.)

İşte bu adalet müessesesidir ki, yüz binlerce insanı Osmanlı’ya teslim etmiş.

KADI VE MAHKEME

Muhâkeme, mutlak şekilde umuma açık, alenidir. Bu bir prensiptir. Kadı, önüne getirilen bütün hukukî mevzuları bildiği iddiasında değildir. Bu da diğer bir prensiptir. Onun için kadı, göreceği dâvânın konusunu en iyi bilen bir veya birkaç ehl-i vukufu (bilir kişi) yanında bulundurmaktadır. Onların söyleyecekleri ile kayıtlı değildir, hüküm kendisine aittir. Fakat onlara danışmaktadır. Ayrıca ehl-i vukufun mütâleaları, hâkimin kararına ekli olarak adlî sicile geçirilmektedir. Bu ehl-i vukuf heyeti ile aynı zamanda, kadı’nın kararı, bir kat daha teminat altına alınmaktadır.

Kadı’nın doğru hükmetmesinde en büyük teminat, kadı’nın vicdanı idi. Bugün de öyledir. Fakat kadı’da vicdan yoksa ne olacaktır? Buna karşı bir takım baskı tedbirleri alınmıştır. Haksız hükmeden bir kadı, gerek münferit ve şahsî, gerekse o kazânın halkının topluca müracaatı ile şikâyet edilebilmekte ve bu gibi şikâyetleri hükümet, mutlaka değerlendirmekte, bazen müfettişler göndermektedir. Haksız hükmettiği, hele rüşvetle hüküm verdiği anlaşılan bir kadı’nın istikbali mahvolmaktadır.

Şahsın veya halkın müracaatı, bölgenin en büyük âmiri ve hükümetin temsilcisi olan sancak beyine ve daha çok beylerbeyine yapılabilmektedir. Şahıs veya halk bu şikâyeti isterse, sancak beyine, beylerbeyine veya herhangi bir kişiye danışmaksızın doğrudan doğruya Divân’a da yapabilmektedir. Divân’a şikayette bulunmanın hiçbir prosedürü yoktur. Bir kağıt yazıp imzalamak kâfidir. Bu şikâyetler, yüzde doksan nispetinde mutlaka tahkik edilmektedir. Padişaha müracaat yolu da açıktır.

Kadı, belirli bir suçu olmadıkça azlolunamaz, ancak daha yüksek bir kazâya tâyin edilmek üzere bulunduğu kazâdan alınabilirdi. Ticaret yapması yasaktı. Borç alıp veremez, hediye kabul edemez, umumî ziyaretlerde bulunamazdı. Kadı, halife olan Padişahın vekili olarak, onun adına adalet tevzî ettiği için, kendini sadrazama tâbî, onun emrinde saymazdı. Sadrazam, kadı’nın kazâya, adalete ait işlerine, hüküm veriş şekline karışmazdı. Kadılar gerektiği durumlarda, Padişahları dahi mahkeme çağırmak ve yargılamak yetkisine de sahipti.

Osmanlı düzeninde kadı, kazâsının belediye başkanıydı ve belediye başkanı olarak salahiyetleri çok genişti. Zira aynı zamanda, kazâ kaymakamıdır. Bu suretle imparatorluğun bütün ilçelerine, ilmiyye sınıfından kadılar hâkimdir ve devleti onlar temsil etmektedirler.

Beledî işlerde kadıya, kedhudâlar yardımcı olmaktadır. Bunlar, esnaf teşekküllerinin seçimle işbaşına gelmiş mümessilleridir. Ve klasik Osmanlı düzeninde nüfuzları çok fazladır. Beledî düzen, bilhassa bunlar tarafından sağlanmakta ve kadıya az iş düşmektedir. Fakat kadı, kaymakam ve belediye başkanı sıfatlarıyla, esnafı, fiyat ve temizlik bakımından ve istediği başka bakımlardan, teftiş edebilmekte ve hemen teftişi sırasında o anda istediği cezayı kesebilmektedir.

Zabıta, tamamen kadı’nın emrindedir. Her kasaba ve şehirde, askerî yetkilerle donatılmış subaşı ve onun emrinde asesbaşı ve asesler vardır. Bunlar güvenlikten ve asayişten sorumlu polislerdir; fakat asker sınıfından sayılmaktadırlar.
alıntı.

Yorum Yapın

Mustafa Kemal’in vecizeleri

Saygıdeğer okurlarımız,Bu hafta istişare odasına koymak istediğimiz konu Atatürke mal edilen ancak asında onun söylemediği vecizelerin neler olduğudur.

Bu konunun önemi şuradadır;

Atatürkü referans alanların onun sözlerini iyice araştırmaları gerekir. Çünkü herkes kendi ideolojisine göre Atatürke bir kısım sözler izafe etmekte ve karşısındakini susturmaktadır.

Bir nevi nass görevi gören bu sözler tartışmalarda karşı tarafı susturmak için biçilmiş kaftandır.

Eminim ki Atatürkle ilgili araştırma yapanlar yada bu konunun mütehassısları bunları pek iyi biliyordur.

Ancak “bunu Atatürk söylemedi” dersek bizi Atatürk düşmanı zannederler diye bunları söylemeye cesaret edemediklerini düşünüyorum.

Bizimde naçizane bu bilime bir katkımız bulunsun.

Böylelikle hem bu bilim adamlarının işini kolaylaştırmış oluruz, hemde nasıl derler:

“barika-i hakikat müsademe-i efkardan doğar”

yani gerçekler fikirlerin çatışmasıyla ortaya çıkar.

Zannederim bu konuda Atatürke bu kadar fazla söz izafe edilmesinin nedeni bu vecizelerden istifade ederken bunları yeni cumhuriyetin benimsediğinin işareti olmasıdır.

Bazı kişiler ise kendi sözlerini ebedileştirmek amacıyla Atatürke izafe etmiş olabilirler.

Pek çok sözde var ki onların aslında kime ait olduğu biliniyor.

Ben bildiklerimden bir kaçını yazacağım.

Bu konuda bilgisi olanlar varsa onlarda ilave yapabilirler:

“Adalet mülkün temelidir.”

Adliyelerde gördüğümüz bu söz aslında Hazreti Ömere aittir.

“Vatan çalışkan insanların omuzlarında yükselir”

Bu sözün Tevfik Fikrete ait olduğunda ittifak vardır.

“Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur”

Bu sözün bir Latin atasözüdür.

“İstikbal göklerdedir”

Bu sözünde Musollini’ye ait olduğu söylenir.

“Bağımsızlık ve özgürlük benim karakterimdir”

Bu söz maximillien robespierre e aittir.

“Hayatta en hakiki mürşit ilimdir”

Bu söz pozitivizmin sloganıdır. Pozitivizmin Türkçe bir kelimeyle izahı bu şekilde olsa gerektir.Yani yeni ve özgün bir söz değil ancak pozitivist felsefeyi yansıtan bir sözdür.

Kaynak : http://irtica.wordpress.com

Yorumlar (1)

I. Kılıç Arslan (1093-1107)

Sultan I. Kılıç Arslan İznik’te Selçuklu tahtına geçtiği sırada Anadolu’nun muhtelif yerlerinde Saltuk, Danişmend, Mengücük-oğulları ve İzmir’de Çaka Bey müstakil hükümdar gibi hareket ediyorlardı. Dolayısiyle Anadolu Türk birliğinden söz edilemezdi.

İzmir’i devletine merkez yapan Çaka Bey, Adalar denizinde meydana getirdiği ilk Türk donanması ile bir çok zaferler kazandıktan sonra Balkanlar’daki Peçenek Türkeleri ile ittifak yaparak Bizans imparatorunu ortadan kaldırmak tasavvurunda idi. Kılıç Arslan bu kudretli Türk beyi ile münasebete girişmiş ve onun kızıyla evlenmişti. Anadolu sultanı sıfatiyle kendisine tâbi olması gereken Çaka’nın bu derece kuvvetlenmesi Selçuklu sultanını endişelendiriyordu.

Kılıç Arslan ile Çaka arasındaki durumdan maharetle faydalanmasını bilen Bizans imparatoru, çeşitli entrikalarla Kılıç Arslan’ı onun aleyhine tahrik etti ve ittifak yapmayı başardı. Nihayet iki hükümdar müştereken Çaka’ya karşı harekete geçtiler. İkisine karşı koyamayacağını farkeden Çaka, Kılıç Arslan’ın yanına gitti. Kılıç Arslan onu görünüşte iyi bir şekilde karşıladı, fakat tertiplenen ziyafette daha önce hazırlanan plân gereğince idam ettirdi (1094).

Çaka’nın ortadan kaldırılması ve Bizans imparatoru ile anlaşma yapılmasıyla batı hududlarını emniyete alan Sultan Kılıç Arslan, doğuya yönelerek Ermeni Gabriel’in elinde bulunan Malatya’yı muhasara etti. Muhsara devam ederken Haçlı ordularının Anadolu’ya doğru ilerlemekte olduklarını haber alınca muhasarayı kaldırmak zorunda kaldı (1096).

Haçlılarla Mücadele Devresi

Anadolu’nun ve arkasından da Filistin ve bilhassa Kudüs’ün Selçuklular tarafından fethi, Bizans imparatorlarının papalar nezdindeki teşebbüsleri, yavaş yavaş Avrupa’da Müslümanlara karşı bir hareketin başlamasına sebep oldu. Bilhassa Aleksios Komnenos’un 1091 yılında Papa II. Urbain’e müracaat ederek yardım istemesi ve onun da çalışmaları neticesinde o zamana kadar tarihin en büyük askerî harekâtı olan Haçlı Seferleri başlamıştır.

1095 yılında Papa II. Urbanus, Kudüs’ü kurtarılması için bir konferans düzenlemiş, bütün Hıristiyanlara savaş için çağrı yapmış ve gerçekten onları etkilemişti. Haçlı ordusunun ilk toplanma yeri Fransa oldu. Sonra bu ordu Almanya’da toplananlarla birleşti. Macaristan’da ve Balkanlar’da toplananlar da yolda onlara katıldı.

Bunların manevi liderleri aynı zamanda rehberleri iki keşiş idi. Bizans kapılarına dayandıkları zaman onların bir çoğu çapulcu alayından başka bir şey olmadığını gören imparator, kurtarıcı olmaktan ziyade batırıcı, yağmalayıcı olacaklarını anlayarak korktu. Hiç bekletmeden, Boğazdan Anadolu yakasına geçmelerini sağladı. Pierre L’ermit idaresindeki çapulcu Haçlı grubu İzmit yakınlarında Kılıç Arslan’ın kardeşi Davud tarafından imha edildiler. Fakat kısa bir süre sonra kontların, düklerin ve şövalyelerin idaresindeki muntazam Haçlı birlikleri gelince Türkler geri çekilmek zorunda kaldılar.

Haçlılar Anadolu Selçuklu devletinin merkezi İznik’i muhasara ettiler. Muhasara devam ederken Kılıç Arslan yetişti, ancak sayı ve techizat bakımından çok üstün olan Haçlı kuvvetleri karşısında, düşmana ağır kayıplar verdirmesine rağmen muhasarayı kıramadı. Muhasaranın uzamasının daha büyük kayıplara mal olacağını farkeden Türkler, Bizans imparatoru ile anlaşarak şehri ona teslim ettiler (Haziran 1097). Kılıç Arslan da savaş taktiğini değiştirerek Eskişehir’e doğru çekilmeğe karar verdi.

Haçlılar’ın ilerleyişi karşısında Dânişmend Gazi ve Kayseri hâkimi Emir Hasan ile ittifak yaparak onların kuvvetleriyle birlikte Eskişehir ovasına çıkan vadiyi tuttu. Eskişehir ovasında Temmuz ayında cereyan eden bu tarihî meydan savaşında her iki taraf da kahramanca döğüştü. Fakat düşmanın büyük üstünlüğü ve özellikle Türk silahlarının zırhlı Haçlı şövalyelere tesirsizliği karşısında Kılıç Arslan daha fazla kayıp vermemek için savaş sahasını terk etti. Bundan böyle Haçlılarla meydan savaşı yerine, onların geçeceği bölgelerde su kuyularını kapatarak, ekinleri tahrip ederek ve meskun yerleri boşaltarak yıpratma taktiğine başvurdu.

Haçlılar Orta Anadolu’yu geçerken çok zayiat verdiler. Kılıç Arslan, Dânişmend Gazi ve Emir Hasan ile birlikte Ereğli’de yeniden Haçlıların karşısına çıktı, fakat yine başarılı olamadı. Haçlıların İznik’i zabtetmesi üzerine Konya’yı kendisine merkez yapan Kılıç Arslan, bu sırada harekete geçen Bizans imparatoru Aleksios’a karşı gerekli kuvvetleri gönderememiş ve Eskişehir-Antalya hattına kadar olan topraklar Bizans’ın eline geçmişti.

I. Haçlı Seferinde elde ettikleri bu başarı ile Avrupalılar bazı Türk-İslam ülkelerinde küçük Frank devletlerinin kurulmasını sağladılar: Urfa Kontluğu (1098-1114), Antakya Prensliği (1098-1268), Trablus Kontluğu (1109-1289) ve Kudüs Krallığı (1110-1268) gibi.
Bununla beraber Antakya Kontu Bohemond’un Dânişmendliler tarafından esir edilmesini müteakip Kılıç Arslan 1101 yılında harekete geçen Haçlı birliklerini birbiri arkasından Amasya yakınlarında ve Ereğli’de imha etti (1102).

Haçlılara karşı kazanılan bu son zafer, Selçuklulara, sarsılan emniyet ve itimatlarını iade ettiği gibi Haçlılara ve Bizanslılara Anadolu’dan geçmenin zorluklarını gösterdi. Bununla beraber daha önce Haçlılara karşı ittifak yapmış olan Kılıç Arslan ile Dânişmend Gazi’nin arası açıldı. Danişmend Gazi, Kılıç Arslan’ın meşguliyetinden faydalanarak Malatya’yı zabtetti (1102).

Bu arada Bohemond’dan alınan fidye meselesi de aradaki soğukluğu iyice artırdı. Nihayet 1104 yılında Danişmend Gazi’nin ölümü üzerine Kılıç Arslan iki aylık bir kuşatmadan sonra Malatya’yı zabtetti (2 Eylül 1106).

Bundan sonra Bizans imparatoru ile sulh yapıp batı hudutlarını emniyete aldıktan sonra Harran’ı ve Suriye meliki Dokak’ın elinde bulunan Meyyafarikin’i ülkesine kattığı gibi Diyarbekir ve Musul bölgelerine de hâkim oldu.

Bu gelişmeler karşısında Emir Cavlı, Artukoğlu İlgazî ve Melik Rıdvan, Kılıç Arslan’a karşı ittifak yaptılar. İki taraf Habur nehri üzerinde karşılaştı. Haziran 1107 tarihinde meydana gelen muharebede Kılıç Arslan’ın birlikleri mağlûp oldu; kendisi de esir olmamak için atıyla birlikte Habur suyuna daldı, fakat zırhların ağırlığı sebebiyle boğuldu.

Sultan I. Kılıç Arslan, Türkiye Selçuklu devletinin gerçek kurucusudur. Bütün ömrü Bizans, Haçlılar ve Anadolu’da Türk birliğini sağlamak için mücadele ile geçmiştir. Devrin Müslüman ve hristiyan kaynakları onun âdil ve cesur bir hükümdar olduğunda ittifak hâlindedirler.

Yorumlar (2)

İSVİÇRE: İSRAİL HUKUKU İHLAL EDİYOR

İsviçre hükümeti, bir askerinin kaçırılması ardından İsrail’i “Filistinlileri topluca cezalandırma” yoluna giderek, uluslararası hukuku açıkça ihlal etmekle suçladı.

sviçre hükümeti, bir askerinin kaçırılması ardından İsrail’i “Filistinlileri topluca cezalandırma” yoluna giderek, uluslararası hukuku açıkça ihlal etmekle suçladı.

İslam Üniversitesi de İsrail’in hedefleri arasındaydı

İsviçre’de imzalanan ve saklanan, savaş kurallarıyla ilgili Cenevre Sözleşmeleri, sivil halk için temel önem taşıyan su ve elektrik gibi hizmetlerin hedeflenmesini yasaklıyor.

Tarafsız statüsü taşıyan İsviçre, genellikle tartışmalı siyasi konularda görüş bildiren bir ülke değil.

Şimdi bu açıklamasının İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri’nde rahatsızlık yaratması bekleniyor.

İsviçre Dışişleri Bakanlığı’nın bir sözcüsü, Cenevre Sözleşmeleri’ne ev sahipliği yapmış ülke olarak, uluslararası hukuka saygının güçlendirilmesinin, dış politikalarının hedeflerinden biri olduğunu, yaptıkları açıklamanın bu çerçevede değerlendirilmesi gerektiğini söyledi.

İsviçre hükümetinin açıklamasında İsrail ordusunun uluslararası hukuka aykırı görülen bir dizi eylemi sıralanıyor.

Bunlar arasında bir elektrik santralinin ve Filistin başbakanının makamının bombalanması da var.

İsviçre hükümeti, “bu eylemler hiç bir şekilde haklı gösterilemez” diyor ve İsrail’in sivilleri korumak amacıyla uluslararası hukuk tarafından öngörülen önlemleri almadığının açık olduğunu kaydediyor.

Aslında bu İsviçre’nin Orta Doğu siyasetine ilk müdahelesi değil. Bu yılın başlarında İsrail’i ziyaret eden İsviçre Cumhurbaşkanı, Filistin yönetimine dış yardımın engellenmesinin hata olduğunu söyleyerek, İsrail’in öfkeli tepkilerine hedef olmuştu.

İsviçre’nin son açıklaması ise, yardım kuruluşlarının yaptığı çağrılarla ve kınamalarla paralellik taşıyor.

Bir çok yardım örgütü, Gazze Şeridi’ndeki yaşam koşulları konusunda çok kaygılı.

UNICEF, saldırıların genç nüfusta yol açtığı travmayı vurgulamış, Dünya Sağlık Örgütü de bölgede yakında ilaç sıkıntısı başgöstereceğini, doktorlar ve diğer sağlık personelinin, yollardaki barikatlar ve bombardıman yüzünden işe gitmekte çok zorlandıklarını açıklamıştı.

Yorum Yapın

Hukuk Devleti Ve Hukuk Zihniyeti

I– İDARİ İŞLEMLERİN DENETİMİ VE HUKUK DEVLETİ

1) Genel Olarak

Bu hususta 1961 Anayasasının 114. maddesi karşılığı olarak 1982 Anayasasının 125. maddesi yer almaktadır. Bu hüküm doğrudan doğruya “hukuk devleti” kavramı ile ilgilidir. Nitekim bu maddenin gerekçesinde şöyle denilmektedir: “İdarenin denetim yolları arasında hukuka uygunluğu sağlamada en etkin olanı yargısal denetimdir. Dolayısıyla, idarenin eylem ve işlemlerine karşı yargı yolunun açık olduğu ilkesi getirilmek suretiyle Hukuk Devleti anlayışının zorunlu unsuru vurgulanmaktadır.1” Keza, yasama ve yargının da hukuka bağlı olması Hukuk Devletinin gereğidir. Yasaların Anayasaya uygunluğu ve genel olması bu ilkenin kapsamındadır. Tabii ki, temel hakların güvenceye bağlanması da hukuk devletinde güvence altında bulunmalıdır.

Anayasanın 2. maddesinde “Cumhuriyetin nitelikleri” arasında sayılan hukuk devleti ilkesi, bütün uygar demokratik rejimlerin temel özelliklerinden biridir. Bu kavram en kısa tanımıyla, vatandaşların hukukî güvenlik içinde bulundukları, Devletin eylem ve işlemlerinin hukuk kurallarına bağlı olduğu bir sistemi anlatır. Anayasa Mahkemesi de hukuk devletini “İnsan haklarına saygılı ve bu hakları koruyucu adil bir hukuk düzeni kuran, bunu devam ettirmekle kendisini yükümlü sayan, bütün davranışlarında hukuk kurallarına ve Anayasa’ya uygun, bütün eylem ve işlemleri yargı denetimine bağlı olan devlet” şeklinde tanımlamıştır2. Anayasa Mahkemesi daha sonraki bazı kararlarında da şu yaklaşımda bulunuyor: “Hukuk Devleti, her eylem ve işlemi hukuka uygun, insan haklarına saygı gösteren, bu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu geliştirerek sürdüren, Anayasa’ya aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, Anayasa ve hukukun üstün kurallarıyla kendinî bağlı sayıp yargı denetimine açık olan, yasaların üstünde yasakoyucunun da bozamayacağı temel hukuk ilkeleri ve Anayasa bulunduğu bilincinden uzaklaştığında geçersiz kalacağını bilen devlettir”3. Bir başka kararında da “Temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınmadığı hukukun evrensel kurallarına saygı gösterilmediği ve adaletli bir düzenin gerçekleşmediği bir ortamda hukuk devletinden söz edilemez” sonucuna varmıştır4.

Hukuk dilinde “hukuk devleti” deyimi, devletin hukuk kurallarıyla bağlı sayılmadığı “Polis Devleti” kavramının karşıtı olarak kullanılmaktadır. Hukuk Devletinin çağdaş demokratik uygarlığın en önemli aşamalarından biri olduğundan şüphe yoktur. Gerçekten, vatandaşların devlete karşı güven beslemeleri ve kendi kişiliklerini korkusuzca geliştirebilmeleri, ancak hukuk güvenliğinin sağlandığı bir hukuk devleti sistemi içinde mümkündür5.

“Hukuk devleti”, “polis devleti” deyiminin karşıtı anlamında kullanılmaktadır6. O nedenle burada kısaca polis devleti anlayışını görmek gerekir. “Polis devleti”, onyedinci ve onsekizinci yüzyıllarda Kara Avrupası ülkelerindeki mutlakiyetçi rejimleri açıklamak için kullanılan ve ilk kez Almanya’da ortaya çıkmış bir kavramdır. Polis devleti, “kamunun refahı ve selameti için, her türlü önlemi alabilen, bu amaçla kişilerin hak ve özgürlüklerine alabildiğine müdahale edebilen, onlara külfetler yükleyen ve fakat tüm bunları yaparken idaresi hukuka bağlı olmayan” devlet demektir. Polis devleti anlayışında devlet hukuka bağlı olmadığına göre, devletin eylem ve işlemlerinin yargı tarafından denetlenmesi de söz konusu değildi. “Polis devleti” ifadesindeki “polis” kelimesi sadece “kolluk” anlamında değil, daha geniş bir anlamda, kamunun refah ve selametini sağlamaya yönelik tüm devlet faaliyetleri anlamında kullanılıyordu. Devletin bu faaliyetleri yürütebilmek için sahip bulunduğu sınırsız ve denetimsiz güç ise “polis kudreti” olarak adlandırılıyordu. Kısaca “polis” deyimi hiçbir sınır ve denetim tanımayan kamu kudreti anlamına geliyordu. Bugün de idaresi hukuka bağlı olmayan, vatandaşlarına hukukî güvenlik sağlamayan devlet tipi için “polis devleti” tabiri kullanılmaktadır7.

Yönetilenlere herhangi bir güvence tanımayan polis devleti anlayışından, zamanla, yönetilenlere bazı hukukî güvenceler sağlayan “hazine teorisi” anlayışına geçilmiştir. Gene Almanya’da ortaya çıkan ve geliştirilen “hazine teorisi” anlayışına göre, idarenin faaliyetleri dolayısıyla hakları ihlâl edilen kişilere yargısal yoldan malî karşılık elde etme imkânı tanımaktadır. Bu teoriye göre, devlet hazinesi hükümdarın dışında ve tamamen özel hukuka tâbi bir tüzel kişilik olarak tanınıyordu. Böylece, hukuk kurallarına bağlı olmayan ve yargı denetimine de tâbi bulunmayan devlet ile özel hukuk hükümlerine tâbi olan ve aleyhinde dava açılabilen hazine birbirinden ayırt ediliyordu. Örneğin devlet özel bir kişiye ait olan bir taşınmaza el atabiliyor, onu işgal edebiliyor, kişiyi zorla çalıştırabiliyordu. Devletin bu tür eylem ve işlemlerinin hukuk kurallarına aykırılığını ileri sürmek mümkün değildi. Ancak devletin bu tür işlemleri ile hakları ihlâl edilenler, özel hukuk hükümleri uyarınca hazine aleyhine dava açma hakkına sahip kılınıyordu. Böylece hazine teorisi yönetilenlere yargı yolu ile dolaylı da olsa belli bir güvence sağlayabilmiştir. Devletin hazinesi ile birlikte tek bir tüzel kişi olduğu düşüncesi benimsendikçe, hazine teorisi yavaş yavaş terk edildi ve onun yerini hukuk devleti teorisi aldı8.

Devletin bütün işlemlerinin hukuk kurallarına uygun olması, hukuk devletinin başlıca varlık şartlarından birini oluşturmaktadır. Hukuk kurallarına uymayı sağlayacak mekanizmada, devletin eylem ve işlemlerinin yargı denetimi altında bulunması akla gelmektedir. Yürütmenin yargısal denetimi bütün demokratik ülkelerde yerleşmiş bir kuraldır.

İdarenin eylem ve işlemlerinin yargısal denetimi konusunda iki sistem vardır. Bunlardan birincisi, bu denetimi genel yargı organlarına bırakan ve özellikle Anglo-Sakson ülkelerinde uygulanan “adlî idare” ve “yargı birliği” sistemidir. Bu sistemde tek bir yargı organı vardır ve devletle fert arasındaki hukukî uyuşmazlıklar tıpkı fertler arasındaki hukukî uyuşmazlıklar gibi bu yargı organlarınca yani genel mahkemelerce çözülür. İkinci sistemde ise, yürütmenin eylem ve işlemlerinden doğan hukukî uyuşmazlıkların çözümünü, genel mahkemede değil, özel bir takım yargı kuruluşlarına, yani idare mahkemelerine bırakır. “İdarî yargı” adı verilen bu sistem, Fransa’da doğmuş ve oradan diğer Kara Avrupası ülkelerine yayılmıştır. Ülkemizde yüz yılı aşkın bir süredir bu sistem uygulanmaktadır. Hukuk devleti ilkesi, gerek adlî yargı, gerekse idarî yargı sistemleriyle bağdaşabilir. Hukuk devleti bakımından önemli olan nokta, yürütmenin eylem ve işlemlerinin bağımsız yargı organlarında denetlenebilmesidir. Bu denetim sağlandıktan sonra, denetimi yapan mahkemenin genel mahkeme veya idare mahkemesi oluşu hukuk devleti açısından önem taşımaz9.

Hukuk devleti denilince ilk olarak yürütmenin hukuka bağlılığı ve yürütme işlemlerinin yargı denetimi altında bulunması akla gelmektedir. Bunu daha çok tarihî sebeplerle açıklamak mümkündür. Hukuk devleti ilkesinin mücadelesinin yapıldığı geçen yüzyıllarda yürütme organı genellikle kral ve onun bakanlarından oluştuğu için, bu dönemlerde kişi haklarına karşı saldırıların ancak yürütme organından gelebileceği, dolayısıyla vatandaşların hukukî güvenliğinin sağlanabilmesi için yürütme organını hukukla bağlamanın gerekli ve yeterli olduğu düşünülmüştür. Kişi haklarının millî iradeden doğan yasama organına karşı da korunmasının gerekebileceği, tarihî bakımdan daha sonraları ortaya çıkan ve benimsenen bir düşüncedir. Nitekim yasama organının yargısal denetimi bazı demokratik ülkelerde (Ör. İngiltere gibi) henüz kabul edilmemiştir. Halbuki idarenin işlemlerinin yargısal denetimi hemen hemen bütün demokratik ülkelerde kabul edilmiştir10.

Gerek 1961 gerekse 1982 Anayasasında Türkiye Cumhuriyetinin nitelikleri belirtilirken, adalet anlayışı içinde insan haklarına dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olduğu vurgulanmaktadır. Bu nitelikler arasında geçen “hukuk devleti” ifadesini Anayasa Mahkemesi yukarıda da zikrettiğimiz gibi şöyle açıklamaktadır: “Hukuk devleti demek, insan haklarına saygı gösteren ve bu hakları koruyucu, adil bir hukuk düzeni kuran ve bunu devam ettirmeye kendinî yükümlü sayan, bütün davranışlarında hukuk ve Anayasa uyan, bütün işlem ve eylemleri yargı denetimine bağlı bulunan bir devlet demektir”11.

Danıştay da vermiş olduğu bir kararında “İdarenin bütün eylem ve işlemlerinin yargı denetimine bağlı olması hukuk devletinin en karakteristik vasfı icabıdır” diyor12.

Yüzyılımızın önde gelen liberal düşünürlerinden Hayek’in hukuk ve siyaset teorisinin temel kavramlarından biri “hukuk devletidir”. O’na göre, hukuk devleti siyasî özgürlüğün başlıca güvencelerinden biridir13. Hukuk Devletinin gerekleri ve teknikleri denildiğinde, her şeyden önce yasama, yürütme, idare ve yargının görev alanlarının açıkça tanımlanmış olması ve bu sınırlara bilfiil uyulması gerekir. Diğer bir gereği, bireysel özel alanların ve temel hakların güvence altına alınmasıdır. Bu bağlamda, hukuk önünde eşitlik, hak arama yollarının açıkça öngörülmesi, kazanılmış haklara saygı, evrensel ilkelerin dikkate alınmasını da zikretmek gerekmektedir14.

Hukuk Devleti, kısaca, “vatandaşlarına hukukî güvence sağlayan devlet” demektir. Bunun içinde yukarıda zikredilen hususlara uyulması gerekmektedir. Bu güvencelerin başında da hak ve özgürlükler sistemi gelmektedir. Denilebilir ki, devlet yapısını ve bu yapının çalışma mekanizmasını belirli kurallara bağlamak hukuk devletinin en önemli koşuludur. Tabii ki bunun sonuç verebilmesi için de, yöneticilerin bu kurallara uymaları ve hukuk düzenine bağlı kalmaları gerekmektedir. Dava hakkının sınırlanmaması ve yargı bağımsızlığı ayrı bir önem taşımaktadır15.

2) 1982 Öncesi Uygulama

Bu kısa açıklamalardan, Anayasa Mahkemesinin ve Danıştayın muhtelif kararlarından anlaşıldığı üzere, hukuk devletinin en önemli niteliklerinden biri, idarenin eylem ve işlemlerinin yargı denetimine tâbi olmasıdır. Bu ilkenin dışına çıkarak idarenin bazı işlemleri yargı denetiminin dışında tutuluyorsa, hukuk devleti ilkesinin zedelenmiş olduğu açıktır. Yönetim ile yönetilenler arasında çıkan anlaşmazlıkların giderilmesinde en etkili yol yönetimin eylem ve işlemlerinin yargı denetimine tâbi tutulmasıdır16. 1924 Anayasası döneminde Danıştay, bir kısım yürütme işlemlerini siyasî mahiyette görerek, bunlardan doğan uyuşmazlıklara bakmayı reddediyordu. “Hükümet tasarrufu” adı verilen bu işlem kategorisi “hikmetinden sual olunmaz” türünden bir düşünceyle, “yerindelik” denetimine dönüşür endişesiyle denetim dışı bırakılmıştı. Bugün artık böyle bir anlayış bütün demokratik ülkelerde kaybolmuştur17.

Öte yandan, özellikle 1950-60 döneminde çıkarılan bazı kanunlarla da bir takım işlemler yargı dışı tutulmuştur. 5434 sayılı Emekli Sandığı Kanununun 39. maddesinin (b) fıkrasının son bendi, 6422 sayılı ve 1954 tarihli kanunla değiştirilmiş ve “bu fıkra hükümlerine göre re’sen emekliye sevk edilenler hakkında kararlar kat’idir. Bu karar aleyhine hiç bir surette kaza merciilerine başvurulamaz” şeklini almıştır. Bu değişikliğe dayanarak Yargıtay üyelerinden 16’sı bir günde emekliye sevk edilmiştir18. Keza, aynı kanuna dayanarak bazı Büyükelçiler de emekli edilmiştir.

Seul Büyükelçisi Doktor Kamil İdil, 26.10.1959 günü Dışişleri Bakanlığınca re’sen emekliye sevk edilmesi üzerine Danıştay’da dava açmıştır. Adı geçen Bakanlık tasarrufu, Danıştay Dava Daireleri Genel Kurulunun 8.4.1960 günlü ve 1960/80 saylıı kararı ile şekil noksanlığı ve yetkisizlik yönlerinden iptal edilmiştir.

Danıştay Dava Daireleri Genel Kurulu, bu incelemeyi yaparken davalının emekliye ayrılmasının dayanağını oluşturan 5434 sayılı Kanunun değişik 39. maddesinin (b) bendinîn Anayasanın 8, 31 ve 114. maddelerine aykırı bularak, durumu 23.11.1962 gün ve 52377 sayılı yazısı ile Anayasa Mahkemesine sevk etmiştir.

Görülüyor ki, Danıştay Dava Daireleri Genel Kurulu bu kanunun ilgili hükmünün Anayasaya aykırılığını, Anayasada temel ilke olarak yer alan, “Anayasanın üstünlüğü ve bağlayıcılığı”, “hak arama hürriyeti” ve “idarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolunun açık olduğunu” belirten kurallara dayandırmıştır.

Anayasa Mahkemesi, Temsilciler Meclisi Anayasa Komisyonu raporunun genel gerekçe kısmının “iktidarın yapısı” başlığını taşıyan yargı bölümünde yer alan “hukuk devletinin temel unsuru, bütün devlet faaliyetinin hukuk kurallarına uygun olmasıdır. Bu uygunluğu sağlayacak makamlar yargı organlarıdır. Anayasa, bütün devlet faaliyetlerini kaideler hiyerarşisi içinde kazaî murakabeye tâbi tutmuş bulunmaktadır” şeklindeki ifadelere yer verdikten sonra şöyle demektedir: “İdarenin hiç bir eylem ve işlemi, hiç bir halde yargı merciilerinin denetimi dışında bırakılamaz şeklindeki Anayasanın 114. maddesi, kazaî denetimi bütün idarî eylem ve işlemlere teşmil etmek suretiyle devlet faaliyetlerinin kazaî denetim sistemini tamamlamış bulunmaktadır. Anılan 114. madde hükmü, bu konuda hiç bir tereddüt ve şüpheye yer vermeyecek kadar kesin ve açıktır. Nitekim bu maddenin gerekçesinde, bir çok kanunlarda, o kanunlara ilişkin idarî kararlara karşı kazaî müracaat yollarının kapatılmış bulunduğunun bir vakıa olduğu ve bu hükümlerin hukuk devleti anlayışına aykırılığı açık olmakla beraber, bundan böyle, geçmiş tatbikatta olduğu gibi, her hangi bir tereddüde yer ve imkân vermemek maksadıyla yeni Anayasada bu maddeyi terke zaruret görüldüğü belirtilmiştir. Bahis konusu 39. maddenin (b) fıkrasına dayanılarak verilen (re’sen emekliye ayırma) kararından ötürü hak ve menfaatleri ihlâl edilenlerin, yetkili yargı merciilerine başvurma hakları, Anayasanın 31. ve 114. maddeleri ile sağlanmış bulunduğundan bu yolu kapatan ve Anayasanın sözüne ve özüne aykırı olan 5434 sayılı kanunun 39. maddesinin 6422 sayılı kanunla değişik (b) fıkrasının itiraz konususon bendinîn iptali gerekmektedir”. Yüksek Mahkeme bu gerekçeye dayanarak adı geçen hükmü Anayasaya aykırı bularak oy birliği ile iptal etmiştir19.

Hukuk devleti kavramı ilk kez Anayasamıza 1961 Anayasası ile girmiştir. Bu durum, 1924 Anayasası döneminde hukuk devleti olmadığı anlamına gelmez20.

3) 1982 Anayasasında Durum

Hukuk devleti, 1982 Anayasası ile bazı kısıtlamalara uğramakla birlikte, Anayasanın temel ilkelerinden biri olma niteliğini korumuştur21.

Yukarıda yaptığımız kısa açıklamalardan anlaşıldığı üzere “hukuk devleti”nin en önemli vasfı özellikle idarî işlem ve eylemlerinin yargı dışı kalmamasıdır. Bu durum bu gün Batı Demokrasilerinde tamamen yerleşmiş ve vazgeçilmesi mümkün olmayan bir ilke halini almıştır.

Durum bu kadar açık ve yargı organlarının eğilimi de bu yönde olduğu halde, 1982 Anayasası, temel ilke olarak hukuk devletini (md. 2) devletin niteliklerinden kabul ettiği ve bunun zorunlu bir sonucu olarak idarenin eylem ve işlemlerine karşı yargı yolunu açık tuttuğu (md. 125) halde, diğer bazı düzenlemelerde bir takım işlemlerin yargı dışı tutulduğunu belirtmiştir. Bunlar genel kurula istisna olarak gösterilmiştir. Yargı dışı tutulan işlemler şunlardır: Cumhurbaşkanının tek başına yapacağı işlemler (md. 125/2, md. 105/2), Yüksek Askeri Şûra Kararları (md. 125/2), olağanüstü hallerde, sıkıyönetim ve savaş hallerinde çıkarılan kanun hükmünde kararnameler (md. 148/1), Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu kararları (md. 152/4). Ayrıca, Anayasanın geçici 15. maddesi ile de bir çok tasarruf yargı denetimi dışında tutulmuştur. Buna göre, 12 Eylül 1980 tarihinden, ilk genel seçimler sonucu toplanacak TBMM Başkanlık Divanı oluşturuluncaya kadar geçecek süre içinde, yasama ve yürütme yetkilerini kullanan 2356 sayılı kanunla kurulan Millî Güvenlik Konseyinin, bu Konseyin yönetimi döneminde kurulmuş hükümetlerin 2485 sayılı kanunla görev ifa eden Danışma Meclisinin her türlü karar ve tasarruflarından dolayı yargı merciilerine başvurulamaz. Bu dönem içinde çıkarılan kanunlar, kanun hükmünde kararnamelerin Anayasaya aykırılığı ileri sürülemez. Bu hüküm nedeniyle 648 adet kanun ve KHK yargı dışı kalmıştır.

Yargı muafiyeti kazandırılan bu işlemler ve tasarruflar arasında sadece Cumhurbaşkanının tek başına yapacağı işlemler için biraz anlayış gösterilebilir. Ancak Cumhurbaşkanının tek başına yapacağı işlemler arasında bir ayırım yaparak, Cumhurbaşkanının yürütme organının başı sıfatı ile yapacağı işlemleri yargı denetimine tâbi tutarken, Onun “Devletin başı” sıfatıyla yapacağı işlemleri “idarî işlem” sayılmayacaklarından yargı denetimi dışında tutmak lazımdır22.

Bu durum dışında kalan yargı bağışıklığı kazandırılmış hususları kabullenmek, bir hukuk devletinde imkânsızdır. Herhalde bunun yolu, normal yasama prosedürü takip edilerek gerekli değişikliklerin yapılmasıdır. Olağanüstü hal döneminde çıkarılan KHK’lerin yargı dışı tutulmasını kabullenmek mümkün değildir. Zira, olağanüstü hal rejimi keyfî değil hukukî bir rejimdir. Böyle olmakla beraber, Anayasa Mahkemesinin Olağanüstü Hâl KHK’lerini bir takım gerekçelerle denetlemesi de kabul edilebilir bir durum değildir. Anayasanın açıkça yargı dışı tuttuğu bir işlem türünü yargı denetimine tabi tutmak, açıkça Anayasaya aykırılık sonucunu doğurur. Bütün gönlümüzle bu tür KHK’lerin yargı denetimine tâbi olmalarını arzulamamamıza rağmen, Anayasa Mahkemesinin zorlama ve tatminkâr olmayan bir takım gerekçelerle bu KHK’leri denetlemesini23 “hiç bir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisini kullanamaz” şeklindeki Anayasa hükmü (md. 6) ile bağdaşır bulmuyoruz24.

Anayasanın geçici 15. maddesi için de durum aynıdır. Bu hükmün artık geçersiz kaldığı şeklindeki görüşleri benimsemek mümkün değildir. Benzer düzenleme 1961 Anayasasında da (Geçici md. 4) mevcuttu. Anayasa Mahkemesi bu hükmü uygulamada muhtelif şekilde değerlendirmiştir25. 1982 Anayasasının geçici 15. maddesine ilişkin olarak Anayasa Mahkemesi şöyle diyor: “Bahis konusu geçici maddenin kapsamında olan ve böylece anayasal korunma altında bulunan yasa hükümlerinin sırf bu nedenle Anayasaya aykırı oldukları ileri sürülemeyeceği gibi, bunların Anayasa Mahkemesince iptal edilmesinden de sözedilemez. Bu durumdaki hükümlerin ancak anayasanın temel ilkelerine ve bu ilkelere egemen olan hukukun kurallarına olabildiğince uygun düşecek biçimde yorumlanmaları düşünülebilir”26.

Görülüyor ki, sorunun halli pek kolay değil ve bu nedenle de Anayasa Mahkemesi birbiri ile çelişkili kararlar verip duruyor. Bu konuda kesin bir tercih yapmak bize de zor geliyor. Bir muhalefet şerhinde belirtildiği gibi, yasama organının Anayasaya uygun olacak bir düzenlemeyi zamanında yapmamış olması, yürürlükteki yasa hükmünün gözardı edilmesini gerektirmez. Mahkemeler yürürlükteki yasa kurallarını daima dikkate almak zorundadırlar. Diğer taraftan Anayasa hükümleri üstünlük ve bağlayıcılık gibi nitelikleri yönünden eş değerde kurallardır. Birinin diğerine tercihi, bir ilkenin korunması pahasına diğerinin ihmâl edilmesi olanağı yoktur… Bu durumda iptal ve itiraz davası yollarını kapatmış olan Anayasanın (1961) geçici 4. maddesini dikkate almamak… Anayasanın 34. maddesini geçici 4. madde hükmüne tercih etme sonucunu yaratacağı içindir ki, benimsenemez”27.

Tabii ki, sorunun çözümü, bir Anayasa değişikliği ile geçici 15. maddeyi yürürlükten kaldırmakla mümkündür. Bu değişiklik yapılmadığı sürece, Anayasa Mahkemesi çelişkili kararlar vermeye devam edecektir. Durumu düzeltmek tamamen TBMM’nin yetkisi içindedir. 1982 Anayasası her ne kadar bu konuda TBMM’ne açık bir yetki vermemiş ise de, bu hususta Meclisin mevcut kanunları ve ilgili geçici maddeyi değiştirme yetkisinin olmayacağını söylemek imkânsızdır. Nitekim, 1961 Anayasası “devrim tasarruflarını” düzenleyen geçici 4. maddesinde yasama organının bunları değiştirme yetkisinin her zaman mevcut olduğunu açıkça hükme bağlamıştır. Buna göre “27 Mayıs 1960 devrim tarihinden 6 Ocak 1961 tarihine kadar çıkarılan kanunlar Türkiye Cumhuriyeti’nin diğer kanunlarının değiştirilmesi ve kaldırılmasında uygulanan kurallara göre değiştirilebilir veya kaldırılabilir”.

Belirttiğimiz gibi 1982 Anayasasının geçici 15. maddesinin ne zaman yürürlükten kalkmış sayılacağı konusunda doktrinde görüş birliği mevcut değildir. 1982 Anayasa Komisyonu Başkanı Aldıkaçtı, bir dava vesilesiyle mahkemeye verdiği bilirkişi raporunda, söz konusu maddenin artık yürürlükte olmadığını ileri sürmüştür28. Bu görüş doğru sayılacak olursa, geçici 15. madde ile bir geçiş dönemi öngörülmüş demektir. Fakat doktrinde ağır basan görüş bu maddenin geçici olmadığı yönündedir29. Anayasa Mahkemesi de bu yorumu benimseyerek geçici 15. maddenin süreklilik arz ettiğini oybirliği ile kabul etmiştir30.

Kanaatimizce geçici 15. madde, 12 Eylül 1980 tarihinden ilk genel seçimlerin yapılmasını takiben toplanan TBMM Başkanlık Divanının oluşumuna (7 Aralık 1983) kadar geçen süre içinde yapılmış olan yasama ve yürütme işlemleri için her türlü sorumluluğu kaldıran ve yargı denetimini engelleyici mahiyette, tabir yerinde ise “kalıcı bir geçici hüküm”31 niteliğinde bir düzenlemedir. Tekrar belirtelim ki, bu kanunların yasama yoluyla değiştirilmeleri veya kaldırılmaları her zaman mümkündür32. Keza, geçici 15. maddenin Anayasayadan çıkarılması yolu da kapalı değildir. Nitekim 47 og sayılı ve 3.11.2001 tarihli kanunla değiştirilmiş ve kanunla yargı yolu açılmıştır32a.

4) Uluslararası Belgeler ve Hukuk Devleti

Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Komisyonunun ferdî başvuru hakkını kabul ettiğine33 ve ayrıca Avrupa İnsan Hakları Divanının yargı yetkisini tanıdığına göre34 uluslararası mekanizmayı bu konuda çalıştırmak mümkündür. Öte yandan, TBMM bünyesinde kurulmuş bulunan İnsan Hakları İnceleme Komisyonuna35 başvurmak da ilk etapta düşünülebilir. Hatta bu yol Avrupa İnsan Hakları Komisyonuna başvuruda temel şart olarak kabul edilmiş olan “iç denetim yollarının tüketilmiş olması” koşulunun yerine getirilmiş olmasını sağlamak için de kullanılabilir. Tabii ki, TBMM İnsan Hakları Komisyonuna müracaat etmek bir denetim yolu niteliğinde görülebilirse.

Bugün artık uluslararası belgelerin etkileri her türlü çekincelere rağmen hissedilmektedir. Öyle ki, sözleşmeyi imzalayan devletlerin koydukları çekinceler dar yorumlanmakta ve fazla dikkate alınmamaktadır. Bu belgelerin, Anayasaların ve iç hukuk düzenlemelerinin üzerinde oldukları bir çok mahkeme kararlarında vurgulanmıştır. Uluslararası Andlaşmaların kanun güç ve kuvvetinde olduklarını ve Anayasa aykırılıklarının ileriye sürülemeyeceğini açıkça hükme bağlayan Anayasamızın hükmü de Milletlerarası Sözleşmelerin etkilerini arttırıcı yönde yorumlanmaktadır.

Danıştay, bu konuda vermiş olduğu son bir kararında bu hususa açıkça değinmiştir. Şöyle diyor: “İnsan Haklarına ilişkin uluslararası belgelerde yer alan hükümlerle, bireyin uluslararası hukukun bir süjesi konumuna getirildiği tartışmasızdır. Bu belgelerde devlet, başka devletlere karşı, kendi vatandaşlarının bu haklardan yararlandırılacağına dair yükümlülük altına girmektedir. Uluslararası sözleşmelerin Anayasaya aykırılığı ileri sürülemiyeceğine ve bu sözleşmelerle bir devlet diğer devletlere karşı sözleşmede yer alan hak ve hürriyetlerden kendi vatandaşlarını da yararlandırmak konusunda diğer devletlere karşı uluslararası yükümlülük altına girmiş olduğuna göre, usulüne uygun şekilde onaylanarak yürürlüğe konulmuş bu nitelikte bir sözleşmenin Anayasaya aykırı hüküm taşısa bile uygulanmaktan alıkonulamayacağı, kendisinden önce veya sonra çıkmış olan yasalara aykırılığı ya da sonradan çıkan yasanın sözleşme kurallarını değiştirdiği ileri sürülerek uygulanmasının savsaklanamayacağı Türk hukukunda genellikle kabul edilmektedir. Anayasa, andlaşmaların Anayasaya aykırılığının ileri sürülemeyeceğini açıklamak suretiyle, iç hukuk yönünden andlaşmaların üstünlüğü ilkesini benimsediğini belirtmiş olmaktadır. Nitekim uygulamada devletin bir andlaşma yaparken, eğer andlaşma ile Anayasa çatışıyorsa, bunu önlemek için çekince koyduğu, iç hukuk ile dış hukuk arasındaki çelişkiyi bu şekilde önlediği bilinmektedir… İç hukukta doğrudan hukuksal sonuçlar yaratan uluslararası sözleşmelerin yukarıda belirtilen niteliği ve bunlara karşı Anayasa Mahkemesine başvurulamaması ve böylece bu sözleşmelerin sonradan yapılacak ulusal yasal düzenlemelerle etkisiz kılınması yolunun kapatılmış olması bu sözleşmelerin iç hukukta yasalar üstü bir konumda olduğunu ve yürütme ve yargı organları için bağlayıcı nitelik taşıdığını apaçık ortaya koymaktadır”36.

Anayasa Mahkemesi de bazı kararlarında uluslararası belgelerin nitelik ve etkilerini, iç hukukla olan ilişkilerini Danıştayın yaklaşımı gibi yorumlamıştır37. Anayasaya aykırı bulduğu bir kanunu iptal ederken ayrıca uluslararası belgeleri “Destek Normu” olarak kullanmaktadır38.

Yüksek Mahkemelerimizin de belirttikleri gibi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini onaylamakla Türkiye Cumhuriyeti Devletinin, bu sözleşmede yazılı hak ve hürriyetleri kendi vatandaşlarına da tanımak ve iç hukukunda sözleşme hükümleri doğrultusunda gerekli düzenlemeleri yapmak konusunda sözleşmeye taraf diğer devletlere karşı uluslararası bir yükümlülük altına girdiğinde kuşku yoktur. Nitekim sözleşmenin 1. maddesinde “Yüksek Âkid taraflar kendi kaza haklarına tâbi her ferde işbu sözleşmenin birinci bölümünde tarif edilen hak ve hürriyetleri tanırlar” şeklinde kesin ve bağlayıcı bir kural yer almaktadır. Ayrıca, 57. maddede de “Her Yüksek Âkid taraf kendi dâhilî mevzuatının, işbu sözleşmenin bütün hükümlerinin fiilen tatbikini ne surette temin ettiği hususunda Avrupa Konseyi Genel Sekreterinin talebi üzerine izahat verecektir” denilmek suretiyle taraf devletlerin iç hukuklarında gerekli düzenlemeler yapmak yükümlülüğü altında bulunduklarına işaret edilmektedir. Nitekim 15 Ocak 1989 tarihli Viyana Belgesiyle de, Viyana toplantısına katılan Devletler, iç hukuklarını, eylemlerini ve politikalarını taraf oldukları uluslararası andlaşmalar ve Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı (AGİK-AGİT) belgelerindeki kararlarla uyumlu hale sokma taahhüdünde bulunmuşlardır. Bunun anlamı, bundan böyle, İnsan Hakları ve temel hürriyetleri ile ilgili hiç bir şeyin sadece bir iç hukuk sorunu olarak görülemeyeceğidir.

II– ADALETTE TIKANIKLIK

1) Hukuk ve Adalet

Bilindiği gibi adalet, haklıya hakkını vermek, haksıza da haddinî bildirmektir. Ancak, kimin neyi hakettiğini bilebilmek için de sağlam bir temel olmalıdır. En büyük politika adaleti hakim kılmak olmalıdır. Devlet imkânlarını elinde tutanların değil, hakkın ve adaletin gücü sağlanmalıdır. Yargı mekanizması, güçlülerin delip geçtiği, zayıfların takıldığı bir örümcek ağı olmamalıdır. Zira, zulme ve haksızlığa uğramış kişilerin başvuracakları ve güvenecekleri tek yer adalet kapısıdır. Ayrıca, adalet, maddî bir olgu değil, manevî bir duygudur. Bu nedenle adalet, sadece mahkeme koridorlarında değil, ondan çok daha önce vicdanlarda ve gönüllerde aranılmalıdır.

Hukuk kuralları fert-toplum arasındaki dengeyi, düzeni ve güveni sağlayan kurallardır. Adalet içinde bir yaşama hakkı sağlamayan bir hukuk sistemi zulüm aracı olur. Hukuk, azınlığın, hatta tek bir ferdin çoğunluk karşısında ezilmeme hakkını sağlayabildiği ölçüde kurumsallaşır. Bu noktada hukuk amaç değil, adalete ulaşmada bir araçtır. Hukukun nihai amacı adaleti gerçekleştirmektir.

Unutmamak gerekir ki, adalet mülkün (Devletin) temelidir. Bilinmelidir ki, bir Devlet küfür üzere ayakta kalabilir; ama zulüm üzere kalamaz.

2) Adalette Gecikme

Türk adaleti bakımından en çok yakınılan husus, davaların çok uzun sürmesidir. Ülkemizde bir kaç milyonluk alacak davalarının dahi bir yıldan önce neticelendirilememesi acil bir hukuk reformu yapılmasını gerektiriyor. Türkiye’de yargının tıkandığı, insanların ihtilâflarına çözüm olmadığı, mahkemelerde biriken dava dosyalarının içinden çıkılamaz bir hale geldiği herkes tarafından konuşuluyor. Öyle ki, bu meseleleri çözmede en çok sorumluluk taşıması gereken Adalet Bakanları tarafından da öne sürülüyor. Ne var ki, bakan olan kişiler, sorunların temeline inerek çözüm üretmek yerine, görev yaptığı dönemde kendi partisine mensup insanlara iş bulmayı hedefliyor ve bununla da övünüyor.

Adalet mekanizmasında yapılacak ilk reform, davaları hızlandırıcı düzenlemeler yapmaktır. Unutmamalıdır ki, “geç gerçekleşmiş adalet gerçekleşmemiş adalettir”.

3) Hakim Açığı

Bir defa, önemli ölçüde hakim açığı var. Örneğin, birleşmeden önce Almanya’da (65 milyon iken) 24 bin hakim vardı. Bizde ise, aynı nüfus olmakla beraber, 7 bin hâkim var. Bazı günler bir tek hâkimin 100′ün üzerinde dava dosyasına baktığı olmaktadır. Oysa, Avrupa’da bir hakime yılda ortalama 100-150 dava dosyası düşmektedir. Böylesine hakim açığı varken, binlerce hukuk mezunu meslek dışı işlerde çalışmasına rağmen, Adalet Bakanlığı kapılarını bu insanlara kapatıyor.

Gerçi bu hâkim açığının bir nedeni de hâkim ve savcıların ülke genelinde dengeli dağılımının yapılmamış olmasıdır. Bu yapılacak olursa hakimlere daha eşit sayıda dava düşmesi sağlanabilir.

4) Dava Sayısında Artış

Adalet reformu çerçevesinde yapılması gereken bir yenilik de dava sayısındaki artışı ve mahkemelerin iş yükünü azaltıcı formüller bulmaktır. Gerçekten yargının dava yükü bir hayli ağırdır. Örneğin, 1987 yılı içinde muhtelif yollardan Savcılığı intikal eden suç duyurusu, 1.251.134′dür. Bunlardan 565.187’si hakkında çeşitli gerekçelerle kamu davası açılmamıştır. Aynı yıl Yargıtay Ceza Dairelerine gelen ve geçen yıldan devredilen dosya adedi 128.138′dir. Bunun 99.757’si hakkında karar verilmiştir.

1993′de Hukuk Mahkemelerimizde toplam dava sayısı 1.701.489′dur. Bunun 1.196.113′ü 1992′den kalmadır. Bu davaların 980.943′ü 1993 yılı içinde karara bağlanırken 520.546’sı 1994 yılına kalmıştır.

5) Yargıya Güvensizlik ve Özel Takip Büroları

Alacak hakkı için Mahkemeye giden vatandaş, davanın uzaması üzerine, başka yollardan hak aramaya başlıyor. Bu gün bu tür faaliyetleri üstlenmiş 1500 kadar büro olduğu biliniyor. Halkın “senet mafyası” dediği bu tür oluşumlara vatandaş “adaletçiler” diyor. Gerçekten de, özellikle davaların uzaması borçluyu borcunu ödememeye teşvik ediyor. Türkiye’de yaşanan enflasyon canavarı karşısında, örneğin iki yıl dava konusu parayı kullanan davalı, davayı kaybetse bile, kanunî faizlerin de eklenmesiyle ödeyeceği miktar, 2 yıl içinde kazandığının çok altında oluyor. Bu durumu bilen alacaklılar ister istemez kanundışı yollara başvurmak zorunda kalıyorlar. Bilinmelidir ki mafya sadece alacaklar için değil tüm hak taleplerinde kesin çözüm olma cazibesini koruyor.

Eskiden Anadolu’da vatandaş haksızlığa uğradığında “şimdi sen görürsün, seni mahkemeye vereceğim, sürüm sürüm sürüneceksin” derdi; maalesef şimdi karşı taraf “işte mahkemenin yolu, bildiğini yap” cevabını veriyor. Kısacası dava açan sürünüyor.

6) Devletçe Yersiz Çıkarılan Af ve İhkak-ı Hak

İktidarlar siyasî yatırım amacıyla ya da başka nedenlerle zaman zaman Af çıkarıyorlar. Bu durumda Cezalar caydırıcılık özelliklerini kaybediyorlar. Ayrıca, Ceza İnfaz Kanunu sürekli değiştirilerek suçlunun bir şekilde dışarı çıkarılması sağlanıyor. Kanunun son durumuna göre mahkum cezanın sadece %43′ünü çekiyor. İşte bu durumları sık sık gören vatandaş yargıya olan güvenini kaybediyor. Bu durumu önceden bildiği için de ihkak-ı hak dediğimiz yola giriyor. Yani, hakkını bizzat kendisi almaya kalkıyor. Bu nedenle özellikle ceza davalarında öldürme ile sonuçlanıyor.

7) Kanun Önünde Eşitlik, Yargının Bağımsızlığı ve Kimi Mahkumlardan Özür Dileme

Bu durum 1996 yılı içinde çok yaygın olarak görüldü. Başbakan ve Cumhurbaşkanının bir mahkumdan (Yaşar Kemal) özür dilemesi infial uyandırdı. Aynı kanunun başka birine uygulanırken ses çıkarılmaması adalete gölge düşürmektedir. Bir kanunun hükmünün yerinde olmaması ayrı şey, o kanunun yürürlükte olduğu müddetçe herkese uygulanması ayrı şeydir. Hakimin görevi kanunu uygulamaktır. Kanunu uygulayan hakim suçlanamaz. Tüm vatandaşlar kanun önünde eşittir.

Filan yazarı, falan gazeteciyi mahkum etti diye suçlulardan özür dilenmez; bu kararı veren hakim de tayin edilemez.

8) Medyanın Sorumsuzluğu ve Adalete Düşen Gölge

Bir kısım medya, sorumsuzca ve siyasî amaçlarla bir olayı adliyeye intikal etmeden, hatta bazen kanuna aykırı olduğu halde, adliyeye intikal ettikten sonra bile, abartarak ve büyüterek veriyor. Ayrıca, o kişi ya da kişileri kesin suçluymuş gibi gösteriyor. Daha sonra Mahkemelerden beraat kararı çıkarsa ya da dava açılmamışsa vatandaşlar “bu nasıl adalet, adam elini kolunu sallaya sallaya çıktı; kimbilir kime ne verdiler; kimi gördüler” gibi bir düşünceye saplanıyorlar. Bu ise adalete olan güveni haksız bir şekilde sarsıyor. Bu durum bir ülkede adalete vurulacak en büyük darbedir.

9) Yargı Reformunda İlk İş: TAHKİM MÜESESSESİ

Milattan önce VI.ve VII. asırda kullanılmaya başlayan ve özellikle Eski Yunanda ve İslâmda uygulama alanı bulan Hakem kurumu halk arasında yeterli ölçüde tanınmamaktadır. Öyle ki, İstanbul Ticaret Odasının kendi üyeleri arasında 1979′dan beri uygulamaya çalıştığı tahkim usulü bile sık başvurulan bir yöntem olmamıştır. 3 Hakemin görev yaparak en geç 6 ay içinde sorunlara çözüm bulduğu Kurul’a 1995 yılı içinde sadece 4 müracaat yapılmıştır. Halbuki çok kısa zamanda çözüm bulunmaktadır. Ayrıca, Baronun da gerekli önemi vermemesi Hakemlik kurumunu atıl bırakmıştır.

Bilindiği gibi, Kanunlarımızda Tahkim kurumu düzenlenmiştir. Ancak, Devlet, tekelinde bulunan yargılama yetkisini özel şahıslara bırakmamak için hakemlerin aldığı kararları çeşitli yollardan denetlemeyi hedefliyor. Yargıtay, hemen tüm kararlarda son mercii olarak görev yapmaktadır. Böyle olunca da Tahkim Kurumu cazibesini kaybediyor.

Kanundaki düzenleniş şekliyle Tahkimin uygulanabileceği alanlar bir hayli geniştir; ama uygulamada çalışmıyor. Oysa, özellikle, sulh hukuk, asliye hukuk, iş hukuk, vergi hukuku ve ticari davalarda, yani kamu düzenini doğrudan doğruya sarsmayan uyuşmazlıklarda “Hakem Yolu” savunulabilir.

Ucuz, kolay ve süratli bir çözüm olan Tahkimin belli alanlarda zorunlu tutulması (Mecburî Tahkim) ve bu davalara mahkemelerin bakmaması, yargı krizini önlemede etkili bir yol olabilir. Ancak, kanunlarımız böyle bir usule yer vermediklerinden, devlet, vatandaşa “ben bu tür kanunlara bakmıyorum, bu konudaki uyuşmazlıklarınızı hakemlere çözdürün” diyemiyor. Böyle olunca da küçük bir alacak bile Yargıtay’a kadar gidebiliyor. Oysa, Devlet, kamu kuruluşları arasında çıkan uyuşmazlıklarda zorunlu olarak tahkime gidiyor. Benzer şekilde, vatandaş-idare arasındaki uyuşmazlıklarda da hakem yolu düşünülebilir.

Bugün uluslararası ilişkilerde Hakem yolu adeta zorunludan Bütün uluslararası özel ticarî ilişkilerde tahkim şartı var. Amerika’daki iş ilişkileri uyuşmazlıklarının yaklaşık %60′ı tahkim yoluyla çözümlenmektedir. Avrupa’da da özellikle ticarî uyuşmazlıklar tahkime gidiyor.

Denilebilir ki, hiçbir devlet vatandaşı mecburî tahkime zorlayamaz. Ancak, Devlet, vatandaşı tahkime teşvik edebilir. Örneğin Almanya’da bu konuda kitaplar yazılarak kişilere “Hakeme gitmek Hakime gitmekten daha iyidir” terkini yapılıyor.

10) İstinaf Mahkemelerinin Kurulması

Osmanlı döneminde mevcut bulunan İstinaf Mahkemeleri yeniden kurulmalıdır. Şimdiki durumda alt mahkemenin kararına itiraz halinde doğrudan doğruya Yargıtay’a gidiliyor. İstinaf olursa, bir ara denetim yolu açılacak. Böylece Yargıtaya dava az gideceğinden yükü azalacak ve davalar hızlanacaktır. Bu şekilde Yargıtay gerçek anlamda “içtihat” kurumu haline gelecektir.

11) Ombudsmanlık Kurumu

Akla gelen başka bir çözüm teklifi de “Ombustmanlık”39 kurumudur. Bilindiği gibi bu sistem İskandinav ülkelerinde doğmuştur. İsveç ve diğerlerinde mevcut olan bu model İngiltere ve Fransa’da başka ad altında bulunmaktadır. Avrupa Birliği ülkelerinde genelde var olan bu kurum “Mediatör” ismini almakta, Rusya’da da “proküratura” ismini taşımaktadır.

XVIII. Asır başlarında İsveç Kralı XII. Şarl (Demirbaş) ile Rus Çarı Büyük Petro arasında rekabet bulunmakta ve bunun merkezini de Lehistan teşkil etmekteydi. Yapılan savaşta XII. Şarl yenilerek 8 Temmuz 1709 günü Osmanlı İmparatorluğu’na iltica etti. Bir süre kaldı ve tüm ısrarlara rağmen Rusya’ya teslim edilmedi. Rusya ile varılan andlaşma neticesi ülkesine dönmesi sağlandı40.

Ülkesine dönen bizim Demirbaş Şarl dediğimiz İsveç Kralı XII. Şarl, Rus ordusu karşısında sığındığı Osmanlı Devleti’ne Divân-ı Mezâlim ile Divân-ı Hümâyun müesseselerinin varlığını görmüştür. Bu müesseselere karşı ilgi duyan Kral Şarl, vatandaşların haklarını koruyan bu kurumların yerine İsveç’e döndüğünde “vekil adam” anlamına gelen “ombudsman” diye adlandırılan bir kişiyi tayin ederek ombudsman müessesesinin temelini atmış oldu. Bugün batı devletlerinin çoğunda bulunan bu müessese yukarıda bahse konu olay neticesi vatandaşı yetki tecavüzüne karşı koruyan Divan-ı Mezâlim’den esinlenerek kurulmuştur41.

Geleneksel denetim yollarının çaresizliği sonucu XVIII. yüzyıl başlarında İsveç’te ortaya çıkan ve uygulanmaya başlanan yeni bir denetim biçimi olarak ombudsmanlık müessesesi ortaya çıkmıştır. Ortaya çıkışı İsveç’te olmakla beraber kökeni Osmanlı Tarihine ve İslam devletlerine dayandıran görüşler ve yazarlar bulunmaktadır. Victor PİCKL’e göre ombudsman 1713′te İsveç’te kurulmasının aslı kaynağı Osmanlı idarî sistemindeki “Başkadılık” makamıdır. Bu dönemde “Kadilküdat” diye bilinen Osmanlı başkadısının çalışmasından esinlenerek kendi adına yargıçların ve kral memurlarının kanunlara uygun çalışmasını denetlemek için Justitiekansler’i atamasıyla başladığı söylenmektedir. Başkadı olan kadilküdat padişah dahil, diğer görevlilerin İslâm hukukuna uygun çalışıp çalışmadığını denetlemekle görevli idi. Ayrıca Divan-ı Mezalim (Yakınmalar Kurulu) gibi kurumlar da bugün hala bazı İslam ülkelerinde mevcuttur42.

Bir kişi tarafından temsil edilen ve etrafında yeterince uzmanla donatılmış olan bu müessese ile idarenin yargı ve yasama dışında bir başka yolla denetimi amaçlanmaktadır. Her yıl bir rapor hazırlamakta ve bunu Parlamento Başkanlığına sunmaktadır. Atandığı süre içinde görevden alınamayan ve önemli güvencelere sahip olan bu kişi yolsuzlukla mücadelede önemli bir rol oynayabilir. Zaten, Avrupa Birliğine girildiğinde oradaki uygulama gereği bu tür kuruma ihtiyaç duyulacaktır. Ne var ki, Ombudsman ve benzeri kurumlar daha çok yargı sistemi iyi işleyen ülkelerde, sorunların çoğunun yargıda çözüldüğü devletlerde, geriye kalan işleri çözmek noktasında işleyebilmektedir. Bizim gibi yasama, yürütme ve yargı sistemi işlemeyen ülkelerde Ombudsman kurumundan yeterli bir netice alınabileceği kuşkuludur. Fakat yine de yolsuzlukla mücadelede yurt dışında etkili gözüken bu yolun da düşünülmesinde yarar görülebilir. Nitekim 1982 Anayasası hazırlanırken, Kamu Denetçileri Kurulu adı ile bu tür bir kurum önerilmişti. Benzer bir teklif de bir siyasi parti tarafından önerilmiştir43. Devlet Denetleme Kurulu’nun ya doğrudan “Kamu Denetçisi” olarak ya da TBMM’ne bağlı “Parlamento Ombudsmanı” olarak yeniden düzenlenmesi de önerilmektedir. Başka öneriler de mevcuttur44.

1809 tarihli İsviçre Anayasası ile kendinî gösteren Osmanlı menşeyli bu kurum, 1971 yılında 21 ülkede; 1975′de 62 ülkede uygulanmaya başlanmıştır. Bugün daha da yaygınlaşmış durumdadır. Ayrıca, Avrupa Konseyi İstişare Asamblesinde 1975 tarihli ve 457 Sayılı Tavsiye Kararı ile Ombudsmanlığı üye devletlere tavsiye etmektedir45.

12) İşlemeyen Sadece Yargı mı?

Elbette değildir. Yargının bu durumu toplumun içinde bulunduğu sosyal barışın ve güvensizliğin ne derece bozulduğunu göstermektedir. Tüm kurumlarda erozyon yaşanmaktadır. Kesinlikle yeniden yapılanma şarttır.

III- HUKUK DEVLETİNİN GERÇEK ANLAMI

Bu kavramın doğuşu çok eski bir geçmişe dayanmaz. XIX. yüzyıl başlarında Alman Hukuk çevresinde ortaya çıktığını söyleyebiliriz. 1946 tarihli Bavyera Anayasası dünyada hukuk devleti terimini ilk defa kullanmış olan Anayasadır (md. 3). Siyaset bilimine ilişkin yazılarda, Hukuk Devleti kavramına ilk kez XVIII. yüzyılın sonunda rastlarız. Ancak, Hukuk Devleti terimi yeni olsa bile bu yönde Eski-Çağ Döneminde de bazı talep ve düşünceler ileri sürülmüş ve kısmen de gerçekleşebilmiştir. Aslında “adalet” insanlar arası ilişkilerde uygulanması gereken ilk kıstas olarak Allah’ın emri olduğu düşünülürse, hukuk üstünlüğü ilkesi Adem Peygamberden bu yana hep var demektir. Zira Hukukun nihaî gayesi adaleti gerçekleştirmektir. Toplum yapısının ve dolayısı ile Devlet Örgütünün gitgide karmaşıklaşması “adalet” ve dolayısıyla “hukuk üstünlüğü” kavramının ilk peygamber ve ilahî vahiy ile birlikte başlamış olması gerçeğini değiştirmez46. Gelişerek bugüne kadar gelmiştir.

Hukuk devleti ne demektir? “Hukuku olan Devlet” denilecek olursa; bu durumda tüm Devletlerin hukuk devleti olması gerekir. Zira her devletin şöyle veya böyle bir hukuku vardır. Şu halde, Hukuku olan devlet demek bu anlamda “Devlet” demekten başka bir anlam taşımaz. Yani Hukuku olan devleti açıklamanın bir anlamı yoktur. Ne var ki yöneticiler genelde Hukuk Devletini, Hukuku olan Devlet anlamında algılar ve uygularlar. Oysa bu devlet olsa olsa “kanun devleti” olabilir.

“Hukuk devleti”, Pozitif hukuka sahip devlet demek olsaydı, Hammurabi Kanunları da bu meyanda hukuk devletinin kılıfı sayılabilecektir. Bu gerçek karşısında, “Hukuk Devleti aslında bir Adalet Devleti olmaktadır. Ancak “adalet” “herkesin hakkettiğini vermek” olmasına rağmen, bu kavram sanki sadece “herkese hakettiği cezayı vermek” şeklinde anlaşılmış ve algılanmıştır. Oysa meselenin “insan hakları”, “insanlık onur ve değeri” gibi beynelminel boyutu da vardır. Denilebilir ki, doğru bir şekilde “insan hakkı” esası gözönünde bulundurulmadıkça “adalet” anlayışına, dolayısıyla “hukuk devleti” esasına ulaşmak mümkün değildir. Şu halde, Hukuk Devleti kavramı, doğru bir insan hakları anlayışına dayanmadıkça dış dünyada gerçeklik kazanamaz. Hangi toplumda insan hakları, gerçekte her birey için sağlanabiliyorsa, Hukuk Devletine giden yolun yarısından çoğu alınabilmiş demektir. Ayrıca herkese emeğimin karşılığı da verebiliyorsa o toplum gerçek Hukuk Devletine kavuşmuş demektir. Hukuk Devletinin göstergesi, Kanun, tüzük, yönetmelik, yönerge gibi düzenleyici işlemlerin sayıca çokluğu değildir. Örgütlü zulüm, bazen en ince hukuk tekniği ayrıntılarına kadar düzenlenmiş olabilir. Bu bir kanun devleti sayılabilir; fakat o da bir Hukuk Devleti değildir.

Üzerine “çağdaşlık” damgası vurarak bir kurala “adalet” esasını getirmiş havası vermek mümkün değildir. Bu şeklide güçlü çıkar gruplarının topluma hakim olmasının adalet ve hukuk devleti ile hiçbir ilgisi yoktur.

Belirtelim ki, “demokrasi” tek başına “Hukuk Devleti”ne olan ihtiyacı karşılamaya yeterli değildir. 1789 Fransız Devriminin, eski Yunan’dan alarak tekrar hukuk pazarına sürdüğü Demokrasi, Hukuk Devleti’ne ulaşmak için ileri sürülen yöntemlerden biridir. Başka güvencelerle beslenmeyen bir demokrasi “çoğunluğun diktatörlüğüne” yol açabilir. Zulmü tek kişi de yapsa, çoğunluk da yapsa, zulüm zulümdür. Nitekim bir çok ülkede “Temsilî Demokrasi” altında bu zulüm yapılabilmektedir. Halk demokrasiyi ciddiye almadıkça, bir oyun olarak seyrine bakdıkça ve her seçimde bir “figüran” olarak oyuna katılmaya razı oldukça gerçek Hukuk Devletine kavuşmak mümkün olamayacaktır. Bu bir “avcılık” oyunu olur. Unutmamalıdır ki, demokrasi Hukuk Devletine ulaşmada bir araçtır47.

Kuvvetler ayrılığı da demokrasi gibi Hukuk Devleti için sadece bir araçtır. Gerçek güç, tek ve çoğu kez çıkar gruplarının elinde ise çok defa görünürde bu kuvvetler ayrımından sözedilebilir. Perde arkasında hakim olan güç oligarşi ise, kuvvetler ayrılığı pekâlâ bu güce hizmet eden bir araç olabilir. Çoğulculuk, çok partili sistem ise bu durumda Hukuk Devletinden çok oligarşi içindeki dengeyi ve uzlaşmayı sağlamak için kullanılır. Örgütlenme hürriyeti şöyle dursun, düşünce açıklama hürriyeti bile tanınmaz. Resmi görüşe aykırı gelen düşünceleri zihinden geçirmek bile yasaklanabilir. Demokrasi ile Hukuk Devleti özdeş değildir. Hukuk Devleti amaç demokrasi ise araçtır. Bu araç bilinçli ve erdemli kişilerin eline veriliyorsa, gerçekten de Hukuk Devletine varabilmenin en iyi aracı olabilir. Buna karşılık, toplumdaki bireylerin çoğunluğunun “Adalet Devleti” amacı üzerinde hiçbir açık düşünceleri yoksa, “Adalet” terimi altında onlara benimsetilen kavram, acımasızca cezalandırma ve kimseye göz açtırmama ise, çağdaş teknolojiden yararlanan son moda propaganda araçları ile oylar etkilenebiliyor ve güdümlenebiliyor ise, bu tür bir demokrasi asla Hukuk Devletini gerçekleştiremez48.

“Kanun maddeleri” tek başına, hukuk devletini yansıtmaz. Bu maddeler değişmez değer olan “adalet” ilkelerine dayanmadıkça bir anlam ifade etmezler. Oysa günümüz anlayışına göre, kanun, tüzük, yönetmelik ve yönerge külliyatı değişinceye kadar tartışmasız, mutlak değerlerdir. Ne var ki, kanunkoyucu bu hükümleri bir kez değiştirdi mi, değişen ister en üst düzeyde yer alan Anayasa olsun isterse en alt düzeydeki bir yönerge olsun, değişen yapraklar külliyattan çıkarılır ve çöp sepetine atılır. Yeni kuralları uygulayan hâkim ve idareci bu kuralın adalete uygun olup olmadığını tartışamaz. Ceza kuralını tatbik eden hâkime takdir hakkı verilmezse ağırlatıcı ve hafifletici sebeplerle yetinir. Böylebir yetkisi yoksa zahmete gerek kalmadan hukuku uygular geçer49.

Hukuk Devleti “bilinçli olarak, Hukukun gerçekleştirilmesi amacına yönelik olarak kurulmuş ve örgütlenmiş olan Devlet” olarak tanımlayanlar vardır. Bu sadece şekli bir tanım olabilir. Zira, Devlet gücü Hukuka ve Kanuna bağlanmış ise devletin tasarrufları bağımsız mahkemelerce gözden geçirilebiliyorsa, kanun yollarına gitme imkânı varsa, bütün bunlar şeklî bakımdan Hukuk Devletinin varlığını gösterir. Oysa, Hukuk Devleti gerçekte maddî açıdan kamu gücünün “adalet” icra ve gerçekleştirme yükümü altında olduğu Devlettir. Bir başka biçimi ile Hukuk Devleti “Kamu gücünün pozitif Hukuk Kuralları ile bağlı olduğu devlet” şeklinde tanımlanmaktadır. Oysa, Devlet gücünü fiilen elinde tutan ve kullanan baskı grubunun iradesi “değişmez ahlâkî değerler” temeline dayanmıyorsa, o kamu gücünün hukuk kuralları ile gerçekten bağlı olduğu söylenemez. Pozitif Hukukun kayıtladığı irade yine Pozitif Hukuku koyan ve açıklayan irade ise, buradaki bağımlılık bir görünüşten ibarettir. Şu halde, kayıtlayan pozitif Hukukun temel ilkeleri, gerçek ve değişmez ahlâkî değer ilkeleri olmalıdır ki, gerçekten Hukuka bağlılıktan söz edilebilsin50.

Bir baskı grubu veya uzlaşmaya varmış olan baskı grupları oligarşisi darbe yapma gücünü ellerinde tutuyorlarsa, toplumun çoğunluğu bu gibi darbelere tepki göstermeyecek kadar bilinçsiz ise, bu durumda bir süre sonra hukuka bağlılık devlet, tüm pozitif düzenlemeleri ile bile yürürlükten kaldırılabilir. “Almanya’da darbe olmaz, çünkü kanunen yasaktır” deniliyordu. Demokratik yöntemlerle iktidarı eline geçiren Hitler örneği ortadadır. Bugün Alman halkına direnme hakkı tanındı. “Başka bir çare kalmazsa, Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya çalışan herkese karşı bütün Almanların karşı koyma hakları vardır”. Demek ki “değişmez ilkeleri değiştirmek isteyene karşı direnme” fikri yeni değildir. Nitekim, 10 Aralık 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Bildirisi, Başlangıç Bölümünde “İnsanın zulüm ve baskıya karşı son çare olarak ayaklanmak zorunda kalmaması için insan haklarının bir hukuk düzeni ile korunmasının temel bir zorunluluk olması…” ifadesine yer vermiştir. Ancak bizde, darbecileri Milletin çağırdığı Anayasalarının Dibacesinde yazıldığı için zaten Hukuk Devleti bakımından bir sorun yoktur!

Belirtelim ki, Hukuk Devleti anlayışında Talat Paşa’nın ifadesi ile “Yok Kanun yap Kanun” zihniyeti yeterli değildir.

Netice itibariyle, nasıl ki, mesleğin giysisini giymekle kişi o mesleğin ehli olmazsa, şekli anlamda Hukuk Devletinin özelliklerinin bulunması, o Devleti Hukuk Devleti kılmaya yetmez. Şu halde bir Devlete, Hukuk Devleti niteliği tanıyabilmemiz için bunu bir değerler dizisine göre ölçmemiz gerekecektir. Anayasanın ve hukuk üstü normların önemi burada kendisini göstermektedir.

SONUÇ YERİNE

Açıklamalarımızdan anlaşıldığı üzere, “hukuk devleti” olduğunu iddia eden bir Devlet, Anayasasında özellikle “idarî işlem” niteliğindeki tasarrufları yargı denetimi dışında tutamaz. Bu bakımdan 1982 Anayasasında yer alan bu tür düzenlemelerin “hukuk devleti” ilkesi ile bağdaşması mümkün değildir. Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Kararlarının yargı dışı kalmasını (md. 159), Olağanüstü dönemlerde çıkarılan Kanun Hükmündeki Kararnameler aleyhine dava açılamamasını (md. 148); keza, “Askerî Şûra kararlarının yargı dışı tutulması” yönündeki Anayasa hükmünü (md. 125/2) ve aynı yönde düzenleme ihtiva eden 1602 sayılı Yüksek Askerî Şûra’nın Kuruluş ve Görevleri Hakkındaki Kanunun ilgili maddesini (md. 21) normal karşılamak zordur.

Yargı yolu Anayasa ile daha başta kapatılmış bulunan işlemler aleyhine, yukarıda açıkladığımız nedenlerle uluslararası belgelere dayanarak uluslararası yetkili makamlara götürülmesinin mümkün olacağı kanaatindeyiz. Doktrinde ağır basan görüş, Avrupa İnsan Hakları Komisyonu ve Avrupa İnsan Hakları Divanının tutumu ile Anayasa Mahkemesi ve Danıştayın belirtmiş olduğumuz yaklaşımı, bizim bu kanaatimizi doğrular niteliktedir.

Elbette ki, bu konuda en köklü ve gerekli olan çözüm, Anayasamızda ve ilgili Kanunda bu hususta mevcut olan tüm düzenlemeleri ayıklamaktır. O halde, yine meseleyi halledecek olan mercii TBMM olacaktır.




* Prof. Dr., İstanbul Üniversitesi, Hukuk Fakültesi, Anayasa Hukuku Ana Bilim Dalı, Öğretim Üyesi.

1 KUZU, B., Türk Anayasa Metinleri ve İlgili Mevzuat, İstanbul 1999, s. 153.

2 Bkz. E. 1976/1, K. 1976/28, Kt. 25.5.1976, AMKD. Sy. 14, s. 189. Benzer bir karar için bkz., E. 1990/20, K. 1991/17, Kt. 21.6.1991, AMKD, sy. 28, c. I, s. 100.

3 Bkz. E. 1985/31, K. 1986/12, Kt. 27.3.1986, AMKD, sy. 27, s. 120. Benzer kararları için bkz. E., 1988/36, K. 1989/24, Kt. 2.5.1989, AMKD, sy. 25, s. 262; E. 1989/11, K. 1989/48, Kt. 12.12.1989, AMKD., sy. 25, s. 433 vd.

4 Bkz. E. 1991/7, K. 1991/43, Kt. 12.11.1991, AMKD., sy. 27, c. 2, s. 652.

5 ÖZBUDUN, E., Türk Anayasa Hukuku, Ankara 2000, s. 113-114.

6 Bkz. ÖZBUDUN, E., Türk Anayasa Hukuku, Ankara 1998, s. 89; GÖZLER, K., Türk Anayasa Hukuk Dersleri, Bursa 2000, s. 150; GÖZÜBÜYÜK, A.Ş., Anayasa Hukuku, 6. Baskı, Ankara 1997, s. 151

7 GÖZLER, K., a.e., s. 150; GÜNDAY, M., İdare Hukuku, Ankara 1997, s. 24.

8 GÖZLER, K., a.e., s. 156-161; GÜNDAY, M., a.e., s. 24 vd., 25.

9 İbid., s. 114-115.

10 İbid., s. 114.

11 Bkz. E. 1966/11, K. 1966/44, Kt. 29.11.1966, AMKD, Sy. 5, s. 13, E. 1963/124, K. 1963/243, Kt. 11.10.1963, AMKD. Sy. 1, s. 348.

12 E. 320, K. 50/128, Kt. 30.3.1950, DDK, sy. 50-53, s. 112.

13 ERDO⁄AN, M., Anayasal Demokrasi, Ankara 1999, s. 86.

14 İbid., s. 88-980; ATAR, Y., Türk Anayasa Hukuku, Konya 2000, s. 72-75; MEMİŞ, E., Anayasa Hukuku Notları, İstanbul 1998, s. 148-161.

15 YAYLA, Y., Anayasa Hukuku Ders Notları, İstanbul 1986, s. 90.

16 GÖZÜBÜYÜK, A.Ş., Yönetim Hukuku, Ankara 1988, s. 235.

17 GİRİTLİ, İ., Hükümet Tasarrufları, İstanbul 1958.

18 ALDIKAÇTI, O., Anayasa Hukukumuzun Gelişmesi ve 1961 Anayasası, İstanbul 1982, s. 345.

19 Bkz. E. 1962/262, K. 1963/21, Kt. 30.1.1963, AMKD. Sy. 1, s. 86.

20 GÖZÜBÜYÜK, a.e., s. 151.

21 İbid.

22 ÖZBUDUN, a.e., s. 116, 311-316. Ayrıca Bkz. KUZU, B., “Parlamenter Rejimde Devlet Başkanının Konumu ve 1961-1982 Anayasalarında Durum”, İHFM, Sy. 1-4, İstanbul 1991, s. 76-77.

23 Bkz. E. 1920/25, K. 1991/1, Kt. 10.1.1991, RG. 5.3.1992-21162, E. 1991/6, K. 1991/20, Kt. 3.7.1991, RG. 8.3.1992-21165.

24 Bkz. KUZU, B., Olağanüstü Hal Kavramı ve Türk Anayasa Hukukunda Olağanüstü Hal Rejimi, İstanbul 1993.

25 Bkz. E. 1969/24, K. 1969/50, Kt. 30.9.1969, AMKD. Sy. 7, s. 408, E. 1971/41, K. 1971/67,. Kt. 17-19.8.1971, AMKD. Sy. 11, s. 67, E. 1981/8, K. 1982/3, Kt. 6.5.1982, RG. 30.11.1983-18237. Ayrıca Bkz. AMKD., Sy. 20, s. 8.

26 Bkz. E. 1984/1, K. 1984/1, Kt. 28.9.1984, RG. 14.2.1985-18666, s. 39.

27 Bkz. E. 1981/8, K. 1982/3, Kt. 6.5.1982, AMKD. Sy. 20, s. 14.

28 Rapor için bkz. Yeni Gündem, 16 Eylül 1985, sy. 30, Ek. 9.

29 ÖZBUDUN, E., a.e, s. 59, 351, SOYSAL, M., 100 Soruda Anayasanın Anlamı, 1982 Anayasasına Bilimsel Yaklaşım, İstanbul 1986, s. 395, TANÖR, B., İki Anayasa, 1961-1982, İstanbul 1986, s. 113. Ayrıca, TBB Başkanı T. Evren, İstanbul Barosu Başkanı S.S. Tekinay da aynı görüşteler. Bkz. Milliyet, 29.11.1985, Cumhuriyet, 12.12.1985.

30 Bkz. E. 1985/19, K. 1985/21, Kt. 18.11.1985, AMKD. sy. 21, s. 235.

31 SOYSAL, M., a.e., s. 395.

32 ÖZBUDUN, E., a.e., s. 59.

32a Bkz .RG. 17.16.2001-24556 (Mükerrer)

33 Bkz. RG. 21.4.1987-19438.

34 Bkz. RG. 27.9.1989-20384, RG. 26.12.1989-20384.

35 Bkz. RG. 8.12.1990-20719.

36 Bkz. DD. 5, E. 1986/1723, K. 1991/933, Kt. 22.5.1991, İstanbul Barosu Dergisi, c. 65, sy. 7, 8, 9, s. 772-773.

37 Bkz. E. 1963/336, K. 1967/29, Kt. 26-27.9.1967, AMKD. sy. 6, s. 18.

38 Bu konuda bkz. YÜZBAŞIO⁄LU, N., Türk Anayasa Yargısında Anayasallık Bloku İstanbul 1993, s. 337; BATUM, S., Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Türk Anayasal Sistemine Etkileri, İstanbul 1993, s. 273.

39 Bu konuda bkz. GÖZÜBÜYÜK, A.Ş.-TAN Turgut, İdare Hukuku, Genel Esaslar, c. I, Ankara 1998, s. 747-750; OYTAN, M., “Ombudsman Eli ile İdarelerin Denetimi Konusunda Kıyaslamalı Bir İnceleme”, Danıştay Dergisi, sy. 18-19, 1977, s. 198 vd.; ALTU⁄, Y., “Vatandaşı İdarenin Yetki Tecavüzlerine Karşı Koruyan Ombudsman Müessesi”, Yargıtay Yüzüncü Yıldönümü Armağanı, Ankara 1968, s. 159 vd., PUGET, H.M., “Le Contrôle de l’Administration; Les Systèmes classiques, l’Ombudsman et La prokuratura”, Revue Internationale de Droit Comparé, No: 1, 1965, s. 5 vd.; PİCKL. V., “Ombudsman ve Yönetimde Reform”, Ankara 1986, s. 19; ASLAN, S., İngiltere’de Ombudsman, Amme İdaresi Dergisi, Ankara 1986, c. 19, s. 1; KAYA, A., Devlet Denetleme Kurulu, (Basılmamış Doktora Tezi 1996).

40 Bkz. AKDEŞ, N. K., İsveç Kralı Şarl XII’nin Türkiye’de Kalışı ve Bu Sırada Osmanlı İmparatorluğu, Ankara 1943, s. 268; REFİK, A., Memalik-i Osmaniye’de Demirbaş Şarl, Reşit Tarihi, III, İstanbul 1332, s. 26.

41 ALTUĞ, ., “Avrupa Ülkelerindek i Ombudsmanlık Müessesesi”, Türkiye Gazetesi, 26.12.1990.

42 Bkz. PİCKL, V., “Ombudsman ve Yönetimde Reform”, Amme İdaresi Dergisi, c.19, Ankara 1986, s. 4, 37, 38.

43 Bkz. DYP’nin Önerisi, “İşleyen Rejim İşleyen Devlet”, Ankara 1990, s. 170.

44 Bkz. Omdusman (Kamu Hakemi) Kurumu İncelemesi, TÜSİAD Yayını, 1997, s. 29.

45 ERO⁄LU, H., İdare Hukuku, Ankara 1984, s. 334.

46 Bkz. HATEMİ, H., Hukuk Devleti Öğretisi, İstanbul 1989.

47 İbid.

48 İbid.

49 İbid.

50 İbid.

Abstract

ÖZET

“Hukuk Devleti” kişiler kadar, bizzat Devletin kendisinin de önceden konulmuş kurallar çerçevesinde hareket etmesidir. Hukuk Devleti “hukuku olan devlet” anlamına yada kanunu lan devlet manasında değildir. Bu anlamda olsaydı dünyadaki bütün devletler hukuk devleti olrdu. Öteyandan hukuk devleti sadece kanun metinlerinin bulması ile gerçekleşmiş sayılmaz.

Ayrıca bu kararları adalet gibi değişmez bazı değerlerde uygun olarak çıkarılmaları gerekmektedir. Hukuk devletinin en önemli göstergelerinden biri de, devletin yetkili organlarınca yapılan işlemlerin yargı denetimine bağlı olmasıdır. Bu kıstaslara bakacak olursak ülkemizde bazı işlemlerin yargı dışı tutulması hukuk devleti konusunda ciddi eksikliklerin göstergesidir.



* Prof. Dr., İstanbul Üniversitesi, Hukuk Fakültesi, Anayasa Hukuku Ana Bilim Dalı, Öğretim Üyesi.

1 KUZU, B., Türk Anayasa Metinleri ve İlgili Mevzuat, İstanbul 1999, s. 153.

2 Bkz. E. 1976/1, K. 1976/28, Kt. 25.5.1976, AMKD. Sy. 14, s. 189. Benzer bir karar için bkz., E. 1990/20, K. 1991/17, Kt. 21.6.1991, AMKD, sy. 28, c. I, s. 100.

3 Bkz. E. 1985/31, K. 1986/12, Kt. 27.3.1986, AMKD, sy. 27, s. 120. Benzer kararları için bkz. E., 1988/36, K. 1989/24, Kt. 2.5.1989, AMKD, sy. 25, s. 262; E. 1989/11, K. 1989/48, Kt. 12.12.1989, AMKD., sy. 25, s. 433 vd.

4 Bkz. E. 1991/7, K. 1991/43, Kt. 12.11.1991, AMKD., sy. 27, c. 2, s. 652.

5 ÖZBUDUN, E., Türk Anayasa Hukuku, Ankara 2000, s. 113-114.

6 Bkz. ÖZBUDUN, E., Türk Anayasa Hukuku, Ankara 1998, s. 89; GÖZLER, K., Türk Anayasa Hukuk Dersleri, Bursa 2000, s. 150; GÖZÜBÜYÜK, A.Ş., Anayasa Hukuku, 6. Baskı, Ankara 1997, s. 151

7 GÖZLER, K., a.e., s. 150; GÜNDAY, M., İdare Hukuku, Ankara 1997, s. 24.

8 GÖZLER, K., a.e., s. 156-161; GÜNDAY, M., a.e., s. 24 vd., 25.

9 İbid., s. 114-115.

10 İbid., s. 114.

11 Bkz. E. 1966/11, K. 1966/44, Kt. 29.11.1966, AMKD, Sy. 5, s. 13, E. 1963/124, K. 1963/243, Kt. 11.10.1963, AMKD. Sy. 1, s. 348.

12 E. 320, K. 50/128, Kt. 30.3.1950, DDK, sy. 50-53, s. 112.

13 ERDO⁄AN, M., Anayasal Demokrasi, Ankara 1999, s. 86.

14 İbid., s. 88-980; ATAR, Y., Türk Anayasa Hukuku, Konya 2000, s. 72-75; MEMİŞ, E., Anayasa Hukuku Notları, İstanbul 1998, s. 148-161.

15 YAYLA, Y., Anayasa Hukuku Ders Notları, İstanbul 1986, s. 90.

16 GÖZÜBÜYÜK, A.Ş., Yönetim Hukuku, Ankara 1988, s. 235.

17 GİRİTLİ, İ., Hükümet Tasarrufları, İstanbul 1958.

18 ALDIKAÇTI, O., Anayasa Hukukumuzun Gelişmesi ve 1961 Anayasası, İstanbul 1982, s. 345.

19 Bkz. E. 1962/262, K. 1963/21, Kt. 30.1.1963, AMKD. Sy. 1, s. 86.

20 GÖZÜBÜYÜK, a.e., s. 151.

21 İbid.

22 ÖZBUDUN, a.e., s. 116, 311-316. Ayrıca Bkz. KUZU, B., “Parlamenter Rejimde Devlet Başkanının Konumu ve 1961-1982 Anayasalarında Durum”, İHFM, Sy. 1-4, İstanbul 1991, s. 76-77.

23 Bkz. E. 1920/25, K. 1991/1, Kt. 10.1.1991, RG. 5.3.1992-21162, E. 1991/6, K. 1991/20, Kt. 3.7.1991, RG. 8.3.1992-21165.

24 Bkz. KUZU, B., Olağanüstü Hal Kavramı ve Türk Anayasa Hukukunda Olağanüstü Hal Rejimi, İstanbul 1993.

25 Bkz. E. 1969/24, K. 1969/50, Kt. 30.9.1969, AMKD. Sy. 7, s. 408, E. 1971/41, K. 1971/67,. Kt. 17-19.8.1971, AMKD. Sy. 11, s. 67, E. 1981/8, K. 1982/3, Kt. 6.5.1982, RG. 30.11.1983-18237. Ayrıca Bkz. AMKD., Sy. 20, s. 8.

26 Bkz. E. 1984/1, K. 1984/1, Kt. 28.9.1984, RG. 14.2.1985-18666, s. 39.

27 Bkz. E. 1981/8, K. 1982/3, Kt. 6.5.1982, AMKD. Sy. 20, s. 14.

28 Rapor için bkz. Yeni Gündem, 16 Eylül 1985, sy. 30, Ek. 9.

29 ÖZBUDUN, E., a.e, s. 59, 351, SOYSAL, M., 100 Soruda Anayasanın Anlamı, 1982 Anayasasına Bilimsel Yaklaşım, İstanbul 1986, s. 395, TANÖR, B., İki Anayasa, 1961-1982, İstanbul 1986, s. 113. Ayrıca, TBB Başkanı T. Evren, İstanbul Barosu Başkanı S.S. Tekinay da aynı görüşteler. Bkz. Milliyet, 29.11.1985, Cumhuriyet, 12.12.1985.

30 Bkz. E. 1985/19, K. 1985/21, Kt. 18.11.1985, AMKD. sy. 21, s. 235.

31 SOYSAL, M., a.e., s. 395.

32 ÖZBUDUN, E., a.e., s. 59.

32a Bkz .RG. 17.16.2001-24556 (Mükerrer)

33 Bkz. RG. 21.4.1987-19438.

34 Bkz. RG. 27.9.1989-20384, RG. 26.12.1989-20384.

35 Bkz. RG. 8.12.1990-20719.

36 Bkz. DD. 5, E. 1986/1723, K. 1991/933, Kt. 22.5.1991, İstanbul Barosu Dergisi, c. 65, sy. 7, 8, 9, s. 772-773.

37 Bkz. E. 1963/336, K. 1967/29, Kt. 26-27.9.1967, AMKD. sy. 6, s. 18.

38 Bu konuda bkz. YÜZBAŞIO⁄LU, N., Türk Anayasa Yargısında Anayasallık Bloku İstanbul 1993, s. 337; BATUM, S., Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Türk Anayasal Sistemine Etkileri, İstanbul 1993, s. 273.

39 Bu konuda bkz. GÖZÜBÜYÜK, A.Ş.-TAN Turgut, İdare Hukuku, Genel Esaslar, c. I, Ankara 1998, s. 747-750; OYTAN, M., “Ombudsman Eli ile İdarelerin Denetimi Konusunda Kıyaslamalı Bir İnceleme”, Danıştay Dergisi, sy. 18-19, 1977, s. 198 vd.; ALTU⁄, Y., “Vatandaşı İdarenin Yetki Tecavüzlerine Karşı Koruyan Ombudsman Müessesi”, Yargıtay Yüzüncü Yıldönümü Armağanı, Ankara 1968, s. 159 vd., PUGET, H.M., “Le Contrôle de l’Administration; Les Systèmes classiques, l’Ombudsman et La prokuratura”, Revue Internationale de Droit Comparé, No: 1, 1965, s. 5 vd.; PİCKL. V., “Ombudsman ve Yönetimde Reform”, Ankara 1986, s. 19; ASLAN, S., İngiltere’de Ombudsman, Amme İdaresi Dergisi, Ankara 1986, c. 19, s. 1; KAYA, A., Devlet Denetleme Kurulu, (Basılmamış Doktora Tezi 1996).

40 Bkz. AKDEŞ, N. K., İsveç Kralı Şarl XII’nin Türkiye’de Kalışı ve Bu Sırada Osmanlı İmparatorluğu, Ankara 1943, s. 268; REFİK, A., Memalik-i Osmaniye’de Demirbaş Şarl, Reşit Tarihi, III, İstanbul 1332, s. 26.

41 ALTUĞ, ., “Avrupa Ülkelerindek i Ombudsmanlık Müessesesi”, Türkiye Gazetesi, 26.12.1990.

42 Bkz. PİCKL, V., “Ombudsman ve Yönetimde Reform”, Amme İdaresi Dergisi, c.19, Ankara 1986, s. 4, 37, 38.

43 Bkz. DYP’nin Önerisi, “İşleyen Rejim İşleyen Devlet”, Ankara 1990, s. 170.

44 Bkz. Omdusman (Kamu Hakemi) Kurumu İncelemesi, TÜSİAD Yayını, 1997, s. 29.

45 ERO⁄LU, H., İdare Hukuku, Ankara 1984, s. 334.

46 Bkz. HATEMİ, H., Hukuk Devleti Öğretisi, İstanbul 1989.

47 İbid.

48 İbid.

49 İbid.

50 İbid.

Burhan Kuzu*


Yorum Yapın

OSMANLI ARMASININ ANLAMI NEDİR

Osmanlı armasının üzerindeki sembolleri en tepeden başlayarak şöyle sıralayabiliriz:En tepede bir güneş şekli ve onu çevreleyen güneş ışıkları vardır. Güneş şeklinin ortasında armanın ait olduğu dönemin hükümdarlarının tuğrası yer almakta. Onun altındaki yukarıya açık hilalin üzerinde Arapça “Osmanlı devletinin hükümdarı olan … han, Allah’ın Muaffak kılması ve yardımına dayanır ve öylece hüküm sürer.” anlamına gelen bir söz yazılı.Onun altında, armanın tam göbeğine gelecek şekilde aynalıklı kalkan motifi var. Bu kalkanın çevresinde yıldızlar bulunuyor. Bu yıldızların sayısı çok zaman 12 adet ile sınırlandırılmış olup 12 burcu temsil eder. Böylece Osmanlı, kâinatın merkezine yerleştirilmiş olur.Kalkanın hemen üzerinde de devletin kurucusu Osman Gazi’yi temsil eden bir sorguç vardır ki Osmanlıların köklerine ne kadar bağlı olduğunu anlatır.Kalkanın sağ yanında Osmanlı sancağı yer alır. Renkli armalarla kırmızı ile gösterilir. Onun karşısında ise hilafet sancağı bulunur. Hilafet sancağının rengi aslında siyah iken, arma üzerinde hemen daima yeşil renkte gösterilmiş ve bazen üzerinde üç hilal kondurulmuştur.Merkezdeki kalkandan Osmanlı sancağı yönüne doğru uzanan şekiller ise şöyle sıralanmaktadır:Sancağın üzerinde bir ok var. Sancak alemini altında baltacıklar ocağının kullandığı tek taraflı bir çift yüzlü teberler (balta) bulunur. Sonra mızrak ve altında el sperlikli tören kılıcı vardır. Sonra ağızdan dolma bir top ve altında savaş kılıcı yer alır. Hemen altında bozdoğan (gürz) görülür. Top ile bozdoğanı sancaktan ayıran boynuzdan yapılan boru ise savaş ilanını ve sonra da mehterhaneyi temsil eder.Armanın sol yanında, yani hilafet sancağı yönünde uzanan semboller yine yukarıdan aşağıya şöyle sıralanırlar:Sancak aleminin altında süngü

takılmış bir tüfek, altında tek yüzlü teber (balta), sonra toplu tabanca ve topuz başlı asa mevcuttur. Asanın şeşper (savaş araçlarından altı dilimli topuz) topuzu kenarına asılı olan terazi adaleti temsil eder. Terazinin kitap şekilleri üzerine oturtulmuş olup bu kitaplardan üstteki Kuran-ı Kerim, alttaki ise diğer hukuk metinleri yerine geçen kanun kitabıdır.Hilafet sancağının altındaki çiçek şekilleri Osmanlı’nın estetik yönünü gösterir. Buket arasında ki güller hilafet sancağı üzerinde manevi ilhamlar sebebiyle bulundurulur. Buketin hemen altında bir çapa (gemi demiri) yer alır ki denizciliğin sembolüdür.Arma göbeğindeki kalkanın hemen alt yanın da dik duran bir borazan mızıka takımını; onun altında çaprazlama duran tirkeş (ok kuburu, sadak) ile meşale de gece donanmalarını ve ok müsabakalarını hatırlatır.Armanın alt tarafını boydan boya süsleyen inci defne yaprakları, çiçek motifleri arasından beş tane madalya sarkar. Bu madalyaların isimleri şöyledir: İmtiyaz nişanı, Mecidi nişanı, İftihar nişanı, Osmanlı nişanı ve Şefkat nişanı.

AHMET ERDOĞAN
Kaynak : http://nstarlar.blogspot.com/

Yorum Yapın

Önceki Yazılar»