Ahiret Seferi
Yavuz Sultan Selim’in, Mısır seferinden İstanbul’a döndüğünde, İstanbul İskenderiye deniz yolunun ortasında çok tehlikeli bir korsan ocağı olan Rodos şövalyelerinin üzerine sefer yapılmasını isteyen vezirlerine:
“Bizim şimdiden sonra sefer-i Ahiret’den gayrı seferümüz yoktur” diyerek vefatının yaklaştığını hissedip haber verdiğini ve hakikaten de kısa bir müddet sonra da vefat ettiğini…
Felç
Yirmi yedinci Osmanlı Padişahı I. Abdülhamid (1725-1789) döneminde Tuna boylarında Osmanlı-Rus Savaşı devam ederken, savaşın komutanı Koca Yusuf Paşa’dan padişaha bir mektup gelip, mektupta Özi kalesinin düşmanın eline geçtiği ve 25 bin masumun Ruslar tarafından vahşice katledildiği haber verildiğini…
Günlerdir, vatanından koparılan topraklardan dolayı içi kan ağlayan müşfik padişahın bu haber üzerine “Ah, mel’unlar!” diye bağırarak aniden tahtından yere yıkıldığını ve üzüntüsünden felç gelip Hakk’ın rahmetine kavuştuğunu…
Kan Davası
Doğu’yu Hristiyanlaştırmak gayesi ile Orta Çağ’da İslam dünyasına misyonerlik faaliyetleri için sefere çıkan Toskar papaz Ricoldo’nun, İslam dünyasında gördüklerini, 1301′de döndüğü Floransa’da kaleme aldığını… Yazdıkları arasında kan davası (kısas) ile alakalı olarak:
“Bir Müslüman bilmeden veya kötü niyetle bir başka Müslüman’ı öldürdüğünde, öldürülenin oğlunun öç alması çok nadir görülür. Ölenin ve öldürenin ortak dostları bir araya gelir, cinayeti işleyeni alıp, öldürülenin oğluna götürürler. ölenin oğlu, katili, babasının mezarına götürür ve şöyle der Babamı öldürdün, fakat seni öldürmem babamı geri getirmeyecektir. ‘Bir Müslüman’ın ölümü kötü bir şeyse niçin iki Müslüman ölsün’ diyerek konuyu Allah’a havale edip, katilin de saçlarını keserek serbest bırakırlar” diye yazdığını…
Osmanlı Hukuku
Mohaç Savaşı’nda Türklere esir düşen ve daha sonra Osmanlı ülkesinde gördüklerini “Türklerin Gelenek ve Görenekleri” isimli kitapta toplayan Macar asıllı Bartholomaus Georgievic’in, Osmanlı adalet anlayışı ile alakalı olarak “Türkler ve Hristiyanların hakimleri aynıdır. Müslümanlar arasından seçilen hakimler ayrım gözetmezler, herkese aynı adaleti uygularlar.
Öldüren öldürülür, hırsızlık yapan veya zorla birşey alan asılır. Pazarda sütünü satan bir kadının sütünü içen ve parasını ödemeyen bir ‘lenitzeren’e(yeniçeriye) de aynı kaide uygulandı. Ben buna Şam’da şahit oldum” diye yazdığını…
İnsanlara Takılan At Koşumları
İtalyan kökenli Dominik papazı Ricoldo de Monte Croce’ nin Doğu’yu Hrıstiyanlaştırmak için 13. yüzyılın ikinci yarısında çıktığı seferde, rastladığı Türkler ve Yunanlılar hakkında bilgi verirken :
“Güvenilir kaynaklardan öğrendiğimize göre, Yunanlılar Türklerden öyle çekinirlermiş ki, tohum ekmeye, ormanda çalışmaya veya bir başka iş yapmaya giderken birbirlerini bağlayabilecekleri at koşumları olmaksızın kentlerinden ve surlardan dışarı adım atmazlarmış…” diye yazdığını…
Süleyman
İleride Avrupalı kralların üzengi öpmek için sıraya geçecekleri büyük bir devlet adamı olacak olan Kanuni’nin doğum haberi Yavuz Sultan Selim’e ulaştırıldığında, huşu içinde Kur’an okumakta olan baba Yavuz’un okumakta olduğu Kur’an-ı Kerim’den başını kaldırarak: “Adını Süleyman koydum” deyip Kur’an okumaya devam ettiğini…
Ve o anda okuduğu ayetin mealinin de (Neml Suresi 30. ayet) “O muhakkak ki Süleyman’dandır ve O (mektubun ilk satırı) Bismillahirrahmanirrahim’dir” olduğunu…
Diş Kirası
Osmanlı medeniyetinin güzel ananelerinden biri olarak hali vakti yerinde olan ailelerin Ramazan’da iftara davet ettikleri misafirleri uğurlarken “diş kirası” adı altında bir miktar para veya kıymetli eşyayı hediye ettiklerini…
Tanzimat ricalinden Rıfat Paşa’nın bir Ramazan sonu kahyasının getirdiği diş kirası hesabını tetkik ederken yekünün 5000 altın olduğunu okuyup “Çok şükür bu Ramazan’ı ucuz atlattık” dediğini…
İstanbul’a Verilen Değer
Çağ açıp çağ kapayan büyük dahi Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fetheder etmez hemen imar faaliyetlerine giriştiğini…
İstanbul’un en güzel yerlerinden biri olan Haliç’in dolmaması için her iki yakada da tırnaklı hayvanların otlatılmasını menettiğini…
Toprağın yağmurlarla akıp giderek Haliç’i doldurmaması için de Haliç’in kenarlarına (sırtlarına) ağaç ve ayrık kökleri diktirdiğini…
Biliyor muydunuz?
Osmanlı’da Savaş Disiplini
Mohaç Savaşı’nda(1528) Türklere esir düşen ve daha sonra 1535′de kaçarak kurtulan Macar asıllı Bartholomeus Georgievic’un 1544 yılında yazdığı “Turcarum ritu et caere De moniis” (Türklerin Gelenek ve Görenekleri) isimli eserinde Türklerin savaş gelenekleri ile alakalı olarak: “Savaş zamanında öyle sıkı bir disiplin vardır ki, hiçbir asker adaletsiz birşey yapmaya cesaret edemez. Adaletsizlik yapan hiç acımaksızın cezalandırılır. Gözcüler ve düzen sağlayıcılar vardır… Geçip gidilen yolların kıyısındaki bağ ve bahçelerde sahiplerinin izni olmaksızın, bir elma bile koparılamaz. İzinsiz koparanın cezası ölümdür. İran seferine katıldığımda gördüm: Ortalıkta dolaşan bir at, birinin tarlasına girdi diye bir sipahinin atı ve uşakları ile birlikte başı vuruldu” diye yazdığını…
Sanata ve Sanatkara Verilen Değer
Osmanlı padişahlarının ilim ve sanata büyük kıymet vererek bu uğurda gayret gösterenleri maddi manevi desteklediklerini…
Veli lakaplı Sultan II. Bayezid’in, büyük hat sanatkarı Şeyh Hamdullah’ın sanatına olan hürmetinden ve sevgisinden dolayı, hat üstadının yazı meşkederken hokkasını tutup, rahat etsin diye sırtını yastıkla beslediğini…
Hilal, Lale ve Allah
Lale, hilal ve Allah(cc) lafızlarının ebced değerinin aynı olduğunu ve bundan dolayı kültürümüzde laleye apayrı bir değer verilip sevgi beslenildiğini… (302/a)
Özellikle Osmanlı kültüründe, lalenin oldukça yoğun bir alaka görüp bir lale soğanının bin altına kadar müşteri bulabildiğini ve zamanın padişahı III. Ahmet’in bir ferman yayınlayarak bu fiyatlara bir sınırlama getirmek zorunda kaldığını…
Bir devre adını veren bu tefekkür simgesi çiçeğin o dönemde 1108 çeşit renkte üretildiğini…
Bağ-ı İrem’de Gül-i Muhammed Açtı
Kosova fatihi dervişmeşreb Gazi Murat Han’a 30 Mart 1432 sabahı Edirne Sarayı’nda bir erkek çocuğunun olduğuna dair müjdeli haberi getirdiklerinde Murat Hanın önündeki Kur’an-ı Kerim’den Sure-i Muhammed’i okumakta olduğunu…
Şair ruhlu Sultan’ın, bu müjdeli haber üzerine okumakta olduğu Kur’an-ı Kerim’den başını kaldırıp: “Bağ-ı İrem’de gül-i Muhammed açtı.” diyerek, geleceğin bir çağı kapayıp yeni bir çağ açacak olan Fatih’in adını “Muhammed”, yani Mehmed” koyduğunu…
Bir Yabancının Hac Düşünceleri
18. yüzyılda Osmanlı ülkesine gelerek intibalarını yazan Hristiyan tarihçi M. A Ubucini’nin Müslümanların Hac ibadetini araştırdıktan sonra kendi dini ile kıyaslayarak:
“Hac aslında sadece büyük Müslüman ailesinin dağınık fertlerini birbirine bağlamak hedefini gütmüyordu; Hac bilhassa, bu ibadeti yapmakta olan Müslümanlara, aynı imanı taşıyan kimseler arasında hüküm sürmesi gereken eşitlik kavramını hatırlatmak için tesis edilmişti. Biz Hristiyanlar böyle bir eşitlik örneğini, bu yüce ahlaki eşitliği gösterebiliyor muyuz? Değil kilisenin içinde, mezarlarımızda bile bu ulu eşitlik kavramından tek eser yok. Buyurun bir camiye girelim.. Orada Allah’ın şanına yakışmayan, lüzumsuz ve boş süslemeler, resimler, heykeller yok yalnızca şunlar var:
Duvarların üzerine işlenmiş bazı Kur’an ayetleri,bir mihrap,bir kürsü ve müminler için tertemiz sergiler. Hiçbir şeref kürsüsü hiçbir özel yer ve hiçbir derece farkı göremezsiniz. Müslüman mabetlerinde… Sadece ibadet eden insanlar vardır ve ibadetten alıkoyacak veya ibadet edenleri rahatsız edecek hiçbir şeye rastlayamazsınız diye yazıp İslam’ın eşitlik anlayışına olan hayranlığını ifade ettiğini…
İlme Hürmetin Böylesi
Fatih Sultan Mehmed Han döneminde ilme ve alime muazzam bir kıymet verildiğini…
Fatih’in hocalarından Molla Hüsrev’in Ayasofya’da derse başlamadan önce talebeleri tarafından Hoca’nın evine gidilip atına bindirilerek, arkasında da talebelerinin eşliğinde camiye getirildiğini…
Zamanın Ebu Hanife’si addolunan Molla Hüsrev, camiye girdiğinde, hürmet ifadesi olarak takrimen ayağa kalkıldığını ve hoca dersini bitirdiğinde talebeleri tekrar onu atına bindirerek evine kadar bıraktıklarını…
Hasaneyn’in Ruhu İçin
Gençliğinde güçlü ve kuvvetli iken, savaş meydanlarında düşmana karşı kılıç sallayarak hizmet eden yeniçerilerin, artık sakalına ak düşüp de kılıç sallayacak dermanı kalmadığı zaman da, sırtlarına meşin bir su kırbası geçirip elde bir kalaylı tas alarak sokak sokak gezinip Kerbela’da bir yudum suya hasret giden “Hasaneyn’in(Hz. Hasan ve Hüseyin) ruhu için” su dağıtıp sevap kazanmaya çalıştıklarını…
Aziz Mahmud Hüdai’den İstenen Keramet
Aziz Mahmud Hüdai Hazretleri’nin İstanbul’un Üsküdar semtine gelip zaviyesini kurmasından sonra Sultan I. Ahmed’in bu gizli nur hazinesini keşfederek eteğine yapıştığını…
Bu Gönül Sultanı’nın birgün sarayda abdest alırken, Padişah I. Ahmed’in abdest suyunu döküp annesi Valide Sultan’ın da havlu tuttuğunu…
Bir ara Valide Sultan’ın boşta bulunup kendini tutamayarak: “Efendim, ne olur bize bir keramet gösteriniz” demesi üzerine tebessüm eden Aziz Mahmud Hüdai Hazretleri’nin gayet latif bir şekilde “devrin padişahı abdest suyumu döküyor validesi ise havlumu tutuyor. Bundan büyük ne keramet istersiniz?” cevabını veridiğini…
Osmanlı’da Musiki
Musikiyi mehter ile savaş meydanlarından, tasavvufi tekke musikisi ile birçok hastalığın tedavisine kadar pek çok yerde kullanan Osmanlı Cihan Devleti temsilcilerinin, ayrıca bu sanatı çeşitli sosyal müesseselere kadar soktuklarını…
Ayasofya imaretine bağlı kalenderhanede (tekke) ve Edirne’deki II. Murat imaretinde olduğu gibi bizzat sema ve musiki cemiyetleri için vakfiyelere maddeler konulduğunu…
İlk Boğaz Köprüsü Projesi
Asya ile Avrupa’yı birbirine bağlama düşüncesinin ilk olarak bundan yaklaşık bir asır önce (1900), dahi padişah II. Abdülhamid tarafından ortaya atılıp projelendirildiğini…
Avrupa’nın güney, güneybatı ve merkezindeki demiryollarını bu Boğaz Köprüsü ile Bağdat demiryoluna bağlamayı düşünen cennetmekan Abdülhamid Han’ın F. Arnodin isimli bir Fransız’a hazırlattığı bu dev köprüye ait projede minareler, kubbeler kuleler ve askeri savunmayı temin edecek topların yer aldığını…
Yine Abdülhamid Han’ın bu köprüyle bağlantılı olarak oldukça ileri görüşlü bir bakış açısıyla çevre yolları projesi çizdirdiğini…
Fasulya Aşı Yemeye Razı Olmak
Vatan şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un hayatında hiç boyun eğmeyip, kimseye eyvallah etmediğini…
Umumi seferberlik zamanında (1914) bir arkadaşı ile oturup fasulya aşı yerken nezaret erkanından birinin çıkagelip ona, yazılarında fazla ileri gitmemesini nazikçe söylemesi üzerine Akif’in pürhiddet yerinden fırlayıp:
“Nazırına söyle, kendilerini düzeltsinler. Bu gidiş devam ettikçe bizi susturamazlar. Ben fasulya aşı yemeğe razı olduktan sonra kimseden korkmam!” diyerek pervasızca cevap verdiğini…
Nasreddin Hoca’nın Merkebine Ters Binmesinin Hikmeti
Türk halkının nüktedan hazır cevap ve zeki bir fıkra kahramanı olarak tanıdığı Nasreddin Hoca’nın (1208-1284 ), aslında medresede ders veren büyük bir müderris ve ayrıcada kadı olduğunu…
Talebeleri arasında oldukça sevilen Nasreddin Hoca’nın, ders verdiği medreseden merkebine binip evine giderken dahi talebeleri tarafından yalnız bırakılmayıp yolda kendisine sualler sorulduğu…
Hem yol alıp hem de talebelerin sorularına cevap veren Nasreddin Hoca’nın, sual soran talebelerine arkası dönük olarak cevap vermenin İslami edebe aykırı olacağından dolayı,merkebine ters binip, talebeleri ile yüz yüze gelerek ders verdiğini…
Moskova Önlerinde Fetih Tuğları
Rusya’nın başkenti Moskova’nın yaklaşık 150 yıl Türk hakimiyetinde kaldığını…
Moskova’nın merkezindeki altın kubbeli kilisenin Türk hakimiyetinden kurtuluşun şerefine inşa edildiğini…
Ecdadın Ticaret Ahlakı
Yabancı bir kumaş tacirinin Osmanlı ülkesine gelerek bir kumaş imalathanesinin mallarını beğenip hepsini almak istedikten sonra, mal sahibinin kumaş toplarını denklerken bir top kumaşı ayırdığını görüp bu hareketinin sebebini sorması üzerine, Osmanlı esnafının “Onu sana veremem, kusurludur” cevabını verdiğini…
Yabancı tacirin “Ziyanı yok, önemli değil” demesine rağmen Osmanlı esnafının o kumaş topunu vermemekte direterek: “Benim malımın kusurlu olduğunu söyledim biliyorsunuz. Fakat Siz onu kendi memleketinizde satarken, alıcılarınız orada benim bunları bize söylemiş olduğumu bilmeyeceklerdir. Böylece de müşterilerinize kusurlu mal satmış olacağım.
Neticede Osmanlı’nın gururu şeref ve haysiyeti rencide olacak, bizi de hilekar sanacaklardır. Onun için bu sakat topu asla size veremem…” diyerek kumaşı vermeyişinin sebebini izah ettiğini…
Biliyor muydunuz?
Dördüncü Murat’ın Sporculuğu
Osmanoğulları’nın on yedinci padişahı olan Bağdat Fatihi IV. Murat’ın çok kuvvetli biri olduğunu…
Bir gün sarayda Murat Han’ın, musahibi Musa Paşayı sağ eliyle kuşağından tutup kaldırarak ve öylece Has Odayı dolaştırdığını ve sonra da en küçük bir yorgunluk ve tıknefeslilik göstermeden, paşayı kaldırdığı gibi tek elle yavaşça zemine bıraktığını…
Bir cirit mızrağı ile, arka arkaya konan dokuz kalkanı bir atışta deldiğini…
200 okkalık bir gürzü kolayca kaldırıp salladıktan sonra fırlatabildiğini…
Savaş zamanlarında metrise girip topla nişan alıp düşmana isabet kaydettiğini…
Ve İstanbul Okmeydanı’ndaki kemankeşlik müsabakalarda 1070,5 gez (706. 5cm) mesafeye okunu ulaştırıp rekor kırdığını ve okun düşdüğü yere rekorunu belgeleyen menzil taşı dikildiğini…
Musul’da bulunduğu bir sırada oraya gelen Hint elçisinin “tüfek ve kılıç kar eylemez” diye hediye ettiği fil kulağından yapılma üzeri gergedan postu kaplı çok sağlam siperi (kalkanı) el mızrağı ile ortasından deldiğinı ve içini altın ile doldurup elçiye geri hediye ettiğini…
İslam’ın Boğazına Geçirilmeye Çalışılan İp
İlk olarak Avrupa’yı Ümit Burnu üzerinden doğuya bağlayan deniz yolunu keşfetmesiyle dünya sömürgecilik tarihinde yeni bir dönem açan “İsa tarikatı şövalyesi” Portekizli denizci Vasco da Gama(1460-1524)’nın Güney Hind adalarına ulaştığında:
“İşte şimdi İslam’ın boğazına ipi geçirdik. Bu ip çekilmeye devam edecek, neticede boğaz sıkılacak ve Müslümanlık ölecektir.” dediğini…
Eski Bir Hamam Kitabesi
Eski İstanbul’ un hamam kitabelerinden birinde karakter temizliğinin ehemmiyetini vurgulamak için:
“Tıynetin na-pak ise, Hayr umma sen germabeden Önce tathir-i kalb et, sonra tathir-i beden.” Yani (Kötü huylu, kirli karakterli bir kimse isen, hamamdan bir şey bekleme. Temizlik istiyorsan evvela kalbini temizle, sonra da bedenini..) diye yazdığını…
Bir Ahlak Kahramanıydı
Vatan şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un yakın dostu olan Mithat Cemal Kuntay’ın, Akif’le olan arkadaşlık münasebetini anlatırken yıllarca onun kusurlarını ve falsolarını araştırdığını ve otuz beş yıl sonra onun karakterini kağıda dökerken, hayranlık hisleri içinde:
“İlk tanıdığım zaman ona inanmadım. Bir insan bu kadar temiz olamazdı. Fena aktör melek rolünü oynamaktan bir gün yorulacaktı. Gayri tabii bir faziletten yorulan yüzünü bir gün görecektim. Fakat otuz beş sene bugün gelmedi.
Otuz beş sene onun yanından her çıkışımda kendime hep bu sualleri sordum: Bu tevazu, kendi kendini inkar edercesine nasıl çıkıyordu? Mahrumiyetlerden yılmayan seciyesiyle kendisini nasıl kahraman sanmıyordu? Onu yakından tanıyanlar için, her geçen gün, nasıl onun lehine geçen bir gün oluyordu? Onun temizliği yanında insan kendi günahlarından muzdarip olurken, o kendisinin sizden başka olduğunu nasıl görmüyordu?
Onda bütünlük vardı; Kininde de, evlatlık, babalık, kardeşlik kuvvetini alan dostluğunda da, bütünlük… Dostunu, sevmek kelimesinin noksansız mefhumuyla seviyordu: Öldüğü zaman düştüğü zaman, dünya aleyhine döndüğü zaman, yanında olmadığı vakit ve sevmeyenlerin yanında bulunsa bile diye yazdığını…
Yavuz’un Tevazuu
Büyük Cihangir Yavuz Sultan Selim’in günde üç saat uyku uyuyup tahta kaşıkla tek çeşit yemek yediğini…
Herhangi bir saray halkından ayırt edilemeyecek kadar sade giyindiğini ve bunun sebebini soranlara:
“Vezirlerin ve beylerin süslü giyinmeleri, padişahlarına saygıdan ileri gelir. Biz kime şirin görünmek için süslü giyinelim ki? Bizim Padişahımız (Allah c.c.) vücudun dışına değil, içindeki cevhere(imana) bakar” diye veciz bir cevap verdiğini…
Rus Çarı’na Tokat Gibi Cevap
İmkansızlıklar içinde Kafkasya dağlarında yıllarca sürdürdüğü özgürlük mücadelesinden sonra Ruslara esir düşen Kafkas kartalı Şeyh Şamil’in büyük bir törenle Petersburg’a getirilip, şerefine büyük balo düzenlendiğini ve Çar ll. Aleksandr’ın Şamil’e bu baloyu nasıl bulduğunu sorması üzerine Büyük İmam’ın:
“Çar hazretlerine meçhul değildir ki Cenab-ı Hak dünyayı Hristiyanlara ve ahireti Müslümanlara vaad buyurmuşlar. O İlahi ‘Cennet’e gidemeyeceğinize göre, dünyayı Cennet’e çevirmekte çok isabet buyurmuşsunuz” diye müthiş bir cevap verdiğini…
Batılı Gözüyle Türkler
Birçok batılı yazarın, Osmanlı’yı muhteşem yapan dinamikleri öğrenmek gayesi ile bizim topraklarımıza seyahatler tertip ettiğini…
Bunlardan biri olan Edmondo De Amicis’in İstanbul adlı eserinde Türklerin özellikleriyle alakalı olarak:
Türkler, uzak ve belirsiz bir şeyleri düşünen insanların görünümüne sahipler. Hepsi de sabit fikre dalmış filozof veya bulundukları yeri ve çevrelerindeki şeyleri fark etmeksizin yürüyen uyur gezerler gibi görünmektedirler.
Hepsi de büyük ufukları seyretmeye alışmış kimseler gibi ileriye ve uzaklara bakan ve gözlerinde ve ağızlarında belli bir üzüntü ifadesi vardır” diye yazdığını…
İslam’ı Parçalama Planları
Napolyon Bonapart’ın sömürmek gayesi ile gittiği Mısır’ı işgali sırasında beraberinde getirdiği “Yakın Doğu Toplumu ve Kültürü” kitabının yazarı bir Fransız araştırmacısının:
“Biz her İslam ülkesinde İslam öncesi kültürleri ortaya çıkarmak için toprağı kazdık. Tabiatıyla, İslam öncesi inançları Müslümanlara giydirmek mümkün değildir. Fakat çocuklarını, İslamiyetle o eski medeniyetler arasında mütereddit kılmak bize yetiyordu” diyerek sinsi düşüncelerini ortaya koyduğunu…
Enteresan Bir Tüzük
Osmanlı’da esnaf ve sanatkarlar hakkındaki tüzüklerden “hamamcılar” ile ilgili kısmında:
“… Kafir başını ve uyuş başını tıraş ettiği ustura ile Müslümanların başını tıraş etmeyeler, onun gibilerin usturaları ayrı ola. Ve natır (hizmetli), futayı (peştemal) pak ve temiz tuta ve adamına göre futa vere. Delikli ve kısa futa olmaya ve kafire ayrı futa vereler. Verdikleri futanın ayrı işareti ola. Ve kafir yüzünü sildiği rida ile Müslüman yüzünü silmeye. Velhasıl Müslümanların her nesnesi ayrı ola. Eğer inad ederlerse muhkem ta’zir edip haklarından geline” diye yazdığını…
Fakir Ama İzzetli Bir Hayat
İstiklal marşımızın yaslı şairi Mehmet Akif Ersoy’un hayatının hep fakr u zaruretler içinde geçtiğini…
Memleketinden ayrılıp Mısır’ a gittiğinde evinde eşya namına sadece birkaç kanepe, iki demir ayak üzerine konulmuş bir kaç tahtadan ibaret karyola vazifesi görür birşey bir hasır seccade, bir nalın ve bir divit bulunduğunu.
Ve bu büyük üstadın evden eve taşınırken konu komşu eşyalarını görmesin diye geceleri taşındığını…
Sin Şın a Girdiğinde
15 Aralık l516’da Şam’a giren Yavuz Sultan Selim Han’ın, metruk halde bulunan Muhyiddin-i Arabi’nin türbesini ortaya çıkarttığını ve vefatından önce “Sin (Selim), Şın’a (Şam) girdiğinde benim kabrim ortaya çıkacaktır” diyen Muhyiddin Arabi’nin kerametinin gerçekleştiğini…
Tokat
Bursa’yı Yunanlılar işgal ettiğinde Pir Emir türbesine bakan türbedarın, mezarı bastonla dürtüp:
“Ya pir Bursa’yı Yunanlılar işgal etti, kalk kurtar dediğini ve türbedarın gece rüyasında Pir Emir Hazretlerini görüp, Emir’in kendisine:
“Behey ahmak, vatanı düşmandan kurtarmak ölülerin değil dirilerin hakkıdır!” diyerek hışımla bir tokat aşkettiğini ve türbedarın korku içinde uyandığında çenesinin yamulmuş olduğunu gördüğünü ölünceye kadar çenesinin düzelmediğini…
Çocuğunu Satılığa Çıkaran Kadın
Çok zor şartlar altında devleti 33 yıl dahice idare eden Abdulhamid Han’ın Osmanlı tahtından indirilmesinden sonra Osmanlı Devleti’nin başına Balkan gailesi açılıp, Sırp, Yunan, Bulgar ve Karadağlı çapulcuların İstanbul önlerine kadar gelmeleri üzerine, binlerce kilometre ötedeki Müslüman Hintli kardeşlerimizin, İslam’ın son hür kalesi olan Hilafet merkezi Osmanlı’ya yardım elini uzatmak için çırpındıklarını…
Genç kızların çeyizlerini, ihtiyarların cenaze masrafları için bir köşeye ayırdıkları paralara kadar neleri varsa ortaya dökdüklerini, bu yardım toplama kampanyası sırasında Peşaver’de çok fakir bir kadının, verecek birşeyi olmaması üzerine kucağındaki mini mini yavrusunu halka gösterip onu satılığa çıkartıp, karşılığında alacağı parayı Osmanlı’ya yardım için vereceğini ilan ettiğini…
Ulu Çınarın Serencamı
Şanlı Osmanlı Devleti’nin 1299 yılında kurulup 1922 yılında tarihe intikal ederek benzersiz bir şekilde 623 yıl gibi uzun bir süre varlığını sürdürdüğünü…
Bu Kerim Devlet’in, kuruluşundan 230 yıl sonra Viyana kapılarına dayanarak, bir mille ve devletin; başka ırk, başka dil, başka din ve başka kültür dünyasına, bu kadar kısa zaman içinde böylesine hakim olup tesir edişine tarihte başka hiç rastlanılmadığını…
Fakat aynı tarihin, bu bu koca Osmanlı Devleti’nin 46 yıl gibi çok kısa bir süre içinde mahvoluşundaki süratine de şahit olmadığını…
Evren Paşa ve Osmanlıca
12 Eylül ihtilalinin baş mimarı ve 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in, bir mevzu münasebetiyle Osmanlıca’nın mükemmelliğinden:
“Ben Osmanlıca yazıyı rahat okurum ve bütün notlarımı eski yazıyla tutarım. Bunun Atatürkçülüğe aykırı bir tarafı yok. Bir kere ortalıkta kaldığı zaman herkes okuyamıyor. İkincisi bir çeşit steno olmuş oluyor. diye bahsettiğini…
Fatih İle Napolyon Arasındaki Fark
Adı dünya tarihindeki büyük kumandanlar arasında anılan Napolyon Bonapart’a, Saint Helena adasında hapis bulunduğu sırada “Kimler büyük adamdır?” diye sormaları üzerine Bonapart’ın Fatih Sultan Mehmed’den bahsederek:
“Büyüklükte ben onun çırağı bile olamam. ‘Niçin?’ derseniz, bana pek acı gelen bir gerçeği açıklamam icap eder ki o da şudur..
Ben kılıçla fethettiğim yerleri, hayatta iken geri vermiş bir bedbahtım. O ise, fethettiği yerleri nesilden nesile intikal ettirmenin sırrına ermiş bir bahtiyardır” diyerek bir hakikati ortaya koyduğunu…
Biliyor muydunuz?
Uluğ Bey ve Rasathanesi
Büyük İslam astronomu ve devlet adamı Uluğ Bey’ in 11394/1449), Semerkant’da kurmuş olduğu rasathanesinde, yeryüzünün güneş etrafındaki tam devrini yani bir yılı, 365 yeryüzünün güneş gün 6 saat, 9 dakika, 6 saniye olarak hesapladığını…
Aradan asırlar geçip 20. yüzyılın en modern cihazları ile yapılan hesaplarla, Uluğ Bey’in hesapları arasında sadece 58 saniye farkın bulunduğunu…
Kasırgadan Seher Yeline
İtalyan şairi Tasse ‘nin, Türkleri tanıdıktan sonra, onlar hakkındaki görüşlerini hayranlık içinde:
Deviren, kırıp-döken, silip-süpüren yaman bir kasırgayı seher gibi yumuşatmak mümkün müdür? Korkunç dalgalarını kabarta kabarta yürüyen bir denizi birden sakinleştirmek kabil midir.?Yıldırımı güle çevirmek imkanı var mıdır? İnsanlar bu sorulara ‘hayır, hayır’ demekte tereddüt etmez değil mi? Halbuki ben, kasırganın seher yeline,Coşkun denizin sevimli bir göle, yıldırımın güle inkılap ettiğini gördüm. Türkten bahsediyorum. Düşmanına saldırırken amansız bir kasırgaya, korkunç bir denize ve insafsız bır yıldırıma benzeyen Türk, dost yanında ve silahsız kalmış bir düşmanın karşısında bir seher yelidir,bir güldür” diyerek ifade ettiğini…
Biliyor muydunuz?
Abdülhamid Han’da Yerli Sanayi Düşüncesi
Osmanlı Sultanı II. Abdülhamid Han’ın sade olmakla birlikte giyiminin kendine has bir zarafeti olduğunu, hatta yeni elbise giyenlere karşı: “Benimki sizinki kadar şık değil ama, halis Türk malı Hereke kumaşıdır.” diye övündüğünü…
Kendisine bir yabancı firma tarafından yeni çıkartılan otomobillerden biri hediye edileceği zaman, “Ben bozulduğu zaman yedek parçası memleketimize imal edilmeyen makinayı kullanmak istemem.” diyerek almayı reddettiğini ve böylece sanayi politikası bakımından hala bugün bile geçerli olabilecek bir görüşü dile getirdiğini…
Fakat hadiselere atgözlüğü ile bakan bazı tarihçilerin Abdülhamid Han’ın bu korumacı metodunu hiç hesaba katmadan, onun, vehimlendiği için arabayı kabul etmediği safsatasını yaydıklarını…
Osmanlı’ya Karşı Batının Çirkin Yüzü ve Pis Oyunları
Batılıların emperyalist gayeli entrikalarına karşı 33 yıl fasılasız mücadele veren büyük siyaset dahisi Abdülhamid Han’a, gayelerine vasıl olamayan bu Batılılar tarafından akla hayale gelmedik iftiralar atıldığını…
Albert Vandal’ın “Le Sultan Rouğe” (Kızıl Sultan) sloganının, maşası haline gelen Jöntürkler tarafından benimsendiğini…
Yine Osmanlı düşmanı İngiliz Başbakanı Glodstone’un Sultan Abdülhamid için uydurduğu “The Great Crimminal” (Büyük Cani) yakıştırmasının Jöntürkler tarafından pek beğenilerek devrim tarihçiliği terminolojisine kazandırıldığını…
Beş parasız yurt dışına kaçan bu Jöntürkler’in Sultan Abdülhamid’e karşı Avrupa’nın (hatta ABD’nin) toplam 29 büyük kentinde 160 gazete yayınladıklarını.
Aynı zaman zarfında bütün Osmanlı Devleti sınırları içinde 125 gazete çıkarıldığı hesaba katılırsa batılı emperyalist güçlerin Osmanlı’yı parçalamak için böylesine büyük maddi finansman ortaya döktüklerini…
Osmanlı’nın Dayısı
Osmanlı Devleti’nin Cezayir Beylerbeyi Dayı Hasan Paşa ile ABD Cumhurbaşkanı George Washington arasında 1795′te yapılan bir anlaşmaya göre, Dayı Hasan Paşa’nın Amerikan gemilerini vergiye, daha doğrusu haraca bağladığını…
ABD’nin yabancı dille (Türkçe) yapmış olduğu bu ilk ve tek anlaşmaya göre Amerikalıların 12 bin Cezayir sikkesi veya 642 bin ABD altını vergi (haraç) vermeyi kabul etmek zorunda kaldıklarını…
Fatih’in Topları
Büyük dahi Sultan Mehmed’in, İstanbul’un fethi için balistik hesaplarını bizzat kendisinin yaptığı, yaklaşık 17 ton bakır kullanılarak dökülen ve 1,5 ton ağırlığındaki mermileri 1000 metre uzağa atabilen “şahi” adını verdiği muazzam toplar döktürdüğünü…
50 çift manda ve 700 askerle iki ayda Edirne’den İstanbul yakınlarına getirilebilen bu, o zamana kadar misli görülmemiş topların ilk deneme atışları yapılmadan önce yakında bulunan kimselerin dillerini yutmamaları ve gebe kadınların çocuklarını düşürmemeleri için şehrin her tarafına münadiler salınarak topların atılacağı zamanın ilan ettirildiğini…
Ütopya ve Türkler
Hristiyan Avrupa’nın akıldışı yönetimi karşısında arayış içine giren batılı filozofların “Yaşayanlara kusursuz bir düzen içinde var olma imkanı sağladığını kabul edilen ideal ülke ütopya” arayışı içine girdiklerini…
Bu filozoflardan biri olan Tommaso Campanella’ nın, 1602′de bu gaye ile La Citta del sole (Güneş Ülkesi) eserini yazdığını ve bu eserinin hayata uygulanabilirliğini ispat sadedinde:
“Güneş ülkeyi yer yüzünde bulmak mümkün mü? Fikir hürriyetine, vicdan hürriyetine, lisan hürriyetine ilişmeyen Türklerin mevcudiyeti hiç olmazsa yarın böyle bir ülkenin olacağını zannettiriyor bana…
Madem ki; düşünceyi zindana koymayan, hakikat sevgisini zincire vurmayan bir millet, o cesur ve adil Türkler var, üzerinde yalnız hakikatin, adaletin ve hürriyetin hüküm sürdüğü bir Güneş Ülke niçin vücut bulmasın!…” dediğini…
Kıyamete Kadar Çan Sesi Dinlemek
Ahmet Vefik Paşa’ nın, Rumelihisarı’ nın üst tarafında kurulan “Robert Kolej” adlı misyoner yuvasının arsasını Amerikalı Protestan misyonerlere sattığını…
Bu zatın, öldüğünde vasiyet ettiği gibi Eyyüb Sultan’a gömülmek istediğini, fakat zamanın padişahı Abdülhamid Han’ın buna kat’iyen müsaade etmeyerek:
“Protestanlara arsa satan adam, kıyamete dek onların çan sesini dinlesin” diyerek Eyyüb Sultan’a değil, sattığı arsanın hemen önündeki Rumeli mezarlığına gömülmesini emrettiğini…
Manidar Bir İtiraf
Sultan Abdülhamid’in II. Meşrutiyet’in ilanından on beş gün sonra Meclis-i Mebusan azalarına bir ziyafet verdiğini…
Bu mühim hadiseyi, o akşamki ziyafette bulunmuş olan İttihatçıların meşhur kalemşörü, Abdülhamid düşmanı Hüseyin Cahit (Yalçın)’ın “Meşrutiyet Hatıraları”nda:
“Abdülhamid ile görüşen Avrupalılar onun pek çekici ve bağlayıcı bir nezaketi ve şahsiyeti olduğunu öteden beri yazarlardı. Bunu dalkavukluğa ve menfaatperestliğe hamlederek inanmazdık. Fakat bu gece Abdülhamid’deki büyük cazibeyi ben de yakından gördüm. Ziyafet sonunda hemen bütün mebusların kalbini kazanmıştı” diye itiraf ettiğini…
Rumeli Hisarı’nın Planı
Planları başta Fatih Sultan Mehmed olmak üzere Mimar Muslihiddin tarafından çizilen ve inşaatında Koca Sultanın bile taş taşıdığı Rumeli Hisarı’nın, altı bin işçinin geceli gündüzlü vecd ve iman havasının lezzeti ve heyecanı içinde çalışması sayesinde yüz otuz iki gün gibi akıl almaz bir zamanda bitirildiğini…
Hisarın planına kuş bakışı nazar edildiği zaman, Arapça “Muhammed” yazısı okunacak şekilde olduğunu…
Bu muazzam abidenin “Mim” harflerinin olduğu yerde kulelerin, “Ha” ve “Dal” harflerinin olduğu yerde ise istihkamların yer aldığını…
Hassa Tacirleri
Zaman şeridini biraz geriye çevirip baktığımızda, İstanbul sokaklarında başı bereli, ince tel gözlüklü Yahudilerin “eskiciii ” diye bağırarak para kazanmaya çalıştıklarını ve Karaköy’de çöp bidonuna atılmış balık kafalarını toplayıp, eve götürerek karınlarını doyurduklarını İnşaat işlerini Ermeni kalfaciyanların, tuğlacıyanların yapıp, demircilerin ve kömürcülerin Rumlardan olduğunu…
Aynı dönemde Osmanlı tüccarlarının “Hassa Tacirleri” ünvanıyla Çin, Yemen, Moskova, Avusturya arasında padişah fermanının gölgesinde gümrüksüz ve ülkesine girdiği devletin koruması altında ticaret yaptıklarını…
Milletlerarası ticaret yapıp “Hassa Taciri” ünvanını almanın ancak ehl-i namus, dürüst Müslümanlara has olduğunu…
Bunların, yurt içinde derbentler tarafından güvenlikleri sağlanıp, Yurt dışında da padişah fermanıyla emniyet içinde dolaştıklarını ve mallarına zarar geldiğinde devlet tarafından tazmin edildiğini…
Hüsnü Hatta Verilen Değer
Osmanlılarda ilim ve sanat erbabına verilen ehemmiyetin bir göstergesi olarak hüsn-i hat (güzel yazı) erbabına pek ziyade hürmet edildiğini…
Çoğu Osmanlı kibarlarının, konaklarına her gün bir hattatı davet ederek Kur’an-ı Kerim, Buhari veya şifa-i şerif gibi kitaplardan hiç olmazsa bir-iki satır olsun mutlaka yazdırarak teberrük edildiğini (mübarek sayıldığını)…
Ve birçok Osmanlı zengininin, hüsn-i hatla kazanılan parayı, asıl helal para gözüyle bakarak hiç ihtiyaçları olmadığı halde kitap yazıp para kazandıklarını ve vefat ettiklerinde techiz ve tekfin masraflarının bu paradan karşılanmasını vasiyet etiklerini…